Ana Sayfa Blog Sayfa 206

Ünlü oyuncu Jennifer Garner’ın vegan bebek gıdası markası: Once Upon a Farm

Jennifer Garner denildiğinde akla birbirinden güzel filmleri olan bir oyuncu geliyor. 13 Going On 30 (Keşke 30 olsam), The Odd Life Of Timothy Green (Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı), Miracles from Heaven (Cennetten Mucizeler) ve daha bir çoğu… Evet o başarılı bir oyuncu; fakat bunun yanında o bir anne, bir sosyal adalet aktivisti ve aynı zamanda bir vegan ve organik bebek gıdası şirketinin (Once Upon a Farm) kurucu üyesi ve marka yöneticisi.

Kaliforniya merkezli Once Upon a Farm (Bir Zamanlar Çiftliği), her yaştan çocuğa nefis ve besleyici “çiftlikten aileye” yiyecekler sunma hayaliyle, Jennifer Garner’ın da aralarında bulunduğu dört ortak ile kuruldu. Misyonu, ebeveynlerin ve çocukların yararına olumlu sosyal değişim ve gıda adaleti için mücadele eden, bunları destekleyen lider organik bir aile gıda şirketi olmak. Bu misyon “daha sağlıklı ve mutlu bir dünyayı gelecek kuşaklara aktarma” amacını da taşıyor.

Once Upon a Farm, modern bir ebeveynin bebeğinin sağlıklı ve besin değeri yüksek yiyeceklerle beslenmesi konusunda aradığı her şeyi sağlıyor; çocukların bedenleri ve ruhları için en iyi besinleri sunuyor; ürünlerin içeriğinde hiçbir şekilde şeker veya koruyucu maddeler bulunmuyor ve bütün gıdalar sadece yerel ve organik üretim yapan çiftliklerden alınıyor.

Üretilen her şey vegan, organik, glutensiz, GDO’suz, BPA-free (BPA içermeyen ambalaj materyaliyle paketlenmiş gıdalar) ve soğuk basınçlı ambalaj sertifikalarına sahip.

 

Amerikan Beslenme Derneği ve Amerikan Pediatri Akademisi doğru uygulanan bir vegan beslenmenin bebekler, emzikliler, gebeler, sporcular ve çocuklar için uygun bir beslenme şekli olduğunu raporladı. Aynı kuruluşlar vegan beslenmenin çocukların büyüme ve gelişimlerine olumlu katkı sağladığını belirtiyor. Bebeklerin ve çocukların vegan beslenmesinde en önemli husus ise kusursuz bir beslenme planı hazırlanmış olduğundan emin olmak.

Çocuklarınızı lezzetli vegan yemekleriyle cezbetmek hakkında ipuçları için PETA.org ve PETAKids.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Once Upon a Time resmi sitesi

Kaynak: PETA 

Osman Evcan’ın vegan yemek hakkı yine gasp ediliyor!

Cezaevlerindeki işkence koşullarına ve vegan yemek hakkının elinden alınmasına karşı önceki yıllarca defalarca direnişe geçen, girdiği süreli ve süresiz açlık grevlerinden kazanımlarla çıkan vegan-anarşist tutsak Osman Evcan, Silivri Kapalı Cezaevi’nde kendisine eksik verilen/etli verilen/şiddetli mide ağrılarına yol açan yemekleri Ekim 2017’den beri reddediyor; kendi imkanları ile kantinden sağlıklı, vegan besinlere erişmeye çalışıyor.

2011’deki 42 günlük açlık grevinin neticesinde yönetmeliğe girmiş olan vegan yemek hakkı, OHAL döneminde yeniden gasp edilen Osman Evcan, yaşadığı baskıları ayrıntılarıyla anlattığı dilekçelere hiçbir somut karşılık alamayınca başta veganlar ve anarşistler olmak üzere tüm yoldaş ve dostlarını kendisiyle dayanışmaya çağırdı. Konunun takipçisi olalım. Telefon ve dilekçe yağmuru, suskunluğumuzu bozmak için iyi bir başlangıç! Yapılan her başvuru, Osman’ın yanında dört duvara sıkıştırılmayacak kadar fazla arkadaşı olduğunu göstermek adına önemlidir!

BİMER ÜZERİNDEN GÖNDERİLEBİLECEK ÖRNEK DİLEKÇE:

T.C. ADALET BAKANLIĞINA,
CEZA VE TEVKİFEVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE,
TBMM İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA,
SİLİVRİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA,
 
Konu: Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulmakta olan Osman Evcan’ın şikayetleri

Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu C9-71’de tutulmakta olan hükümlü Osman Evcan, uzun yıllardır vegan bir hayat sürdürmekte, yani menşei hayvan olan hiçbir gıdayı, katkı maddesini, ürünü kullanmamaktadır. Adı geçen hükümlünün şu anda en temel hakkı olan beslenme hakkından mahrum edildiğini kaygıyla öğrenmiş bulunmaktayım. Cezaevi idaresi son derece keyfî bir tutum sergileyerek adı geçen mahpusun yaşamına, en temel haklarına saygı göstermemekte, bağlı bulunduğu Adalet Bakanlığının yönetmeliğinde hükme bağlanan iaşe miktarını temin etmeyerek mahpusu kendince cezalandırmak istemektedir.

Osman Evcan’ın Silivri Cumhuriyet Başsavcılığına 26.10.2017 tarihinde 2017/18672 çıkış numarasıyla yazdığı dilekçe, T.C. Adalet Bakanlığına 15.11.2017 tarihinde 2017/20131 çıkış numarasıyla yazdığı dilekçe ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna 27.11.2017 tarihinde 2017/20817 çıkış numarasıyla yazdığı dilekçe adeta sistematik bir ihmalkarlıkla görmezden gelinmiştir. Osman Evcan bu dilekçelerinde özetle Silivri Kapalı Cezaevi personeli ile Silivri Açık Cezaevi mutfak personeli arasındaki sözde anlaşmazlık sebebiyle kah eksik kah etli yemekler getirildiğini, en sonunda 11-13-19 Ekim tarihlerinde getirilen yemeklerin midesini günlerce şiddetli ağrıtacak kadar zehirli çıktığını, bu nedenlerle Ekim 2017 ortalarından bu yana iaşe hakkını almadığını yazmış; kendisiyle alay eden, onu açlıkla veya karın ağrılarıyla terbiye etmeye kalkışan tüm yetkililer hakkında soruşturma başlatılmasını talep etmiştir. Hükümlü, aylardır yaşadıklarını dilekçelerde “hak ihlalinin yanı sıra manevi değerlerime yönelik sistematik taciz girişimi, psikolojik işkence” olarak tanımlamıştır.
28 Mart 2012’de Resmi Gazete’de yayınlanan “Hükümlü ve Tutuklular İle Ceza İnfaz Kurumları Personelinin İaşe Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”e göre vegan-vejetaryenlerin talepleri iaşe miktarıyla sınırlı kalmak üzere karşılanır. Yönetmeliğin 9. Maddesini açıkça ihlal eden personelinizin bu davranışları, adı geçen hükümlüye yönelik sistematik şiddettir. Bu ayrımcı ve küçük düşürücü davranışlar, yalnızca evrensel hukuk normlarını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti ilkesini çiğnemekle kalmıyor;  aynı zamanda Adalet Bakanlığının kendi çıkardığı yönetmeliğin amir hükümlerini uygulamaktan aciz olduğu izlenimi uyandırıyor.
Talep: Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu C9-71’de tutulan Osman Evcan’ın (1) yukarıda anılan yönetmelik maddeleri gereği mevsimlik, sağlıklı, vegan yemek ihtiyacının ivedilikle ve düzenli olarak karşılanmasını, (2) yukarıda cezaevi çıkış numaraları yazılı dilekçelerin ayrıntısıyla incelenmesini ve sorumlular hakkında idari soruşturma başlatılmasını, (3) tarafıma bu husustaki girişimleriniz hakkında bilgi verilmesini saygılarımla talep ederim.

Ad Soyad:…….
TC Kimlik No:…………..
E-Posta:…….
ŞİKAYETİNİZİ FAKSLA VEYA ARAYARAK DA İLETEBİLİRSİNİZ:
T.C. Adalet Bakanlığı / Telefon: 0312 417 77 70
Faks: 0312 419 33 70
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü / Telefon: 0312 204 10 00 Faks: 0312 223 60 07
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu / Faks: 0312 420 53 94
Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu / Telefon: 0212 726 06 86 Faks: 0212 726 06 87

Saraydan alanlara süfrajet bir prenses: Sophia Duleep

0

Hayatımda mümkünse her yerde alıntılayabileceğim iki kulağa küpe sözüm var. Biri Halide Edip’in bir konferanstaki şu konuşması: “Bugün bu saat, ben size böyle hitap ederken, siz beni dinlerken şüphesiz biz de tarih yapıyoruz, demektir. Bu tarihçeyi torunlarımız bir konferans dolduracak kadar uzun ve iftiharla yaptıkları zaman, elbet bizim aciz fakat hüsn-i niyet ve samimiyetle dolu bin müşkilatla elde edilen mücadelemizden de bahsedeceklerdir.” Bir diğeri de Andree Michel’in Feminizm kitabındaki şu ifadeleri: “kadınların tarihi her şeyden önce baskı altına alınışlarının ve bunun gizlenişinin tarihidir. Zaten gizlemede baskının parçasıdır.  Bu açıdan ne rastlantıdan ne de tarafsız bilimden söz edilebilir. Bu yüzden kadınların tarihiyle ilgili sessizlik, ABD, İngiltere ve kıta Avrupa’sında Feministlerin bu sessizliği kırmak ve her öğrendiğimizle bizleri şaşırtan bir geçmişi araştırmak konusundaki çabalarıyla bozulmaya başladı.” Kalemime pelesenk bu sözler, benim hayatımın tam ortasında, o yüzden çok seviyorum. Kadının tarihi diye neden tutturduğumu da benden iyi açıklıyor ustalarım. Ataerkil tarihin sayfalarına almadığı kadın hareketinin bilinmeyenleri ise deniz derya ve bekliyor orada. Okuyun ve dahi yazın, unutulanları hatırlatın ki büyüyelim…

Prenses Sophia Duleep Singh, 8 Ağustos 1876 yılında İngiltere’de doğdu. Babasının kral unvanı taşıdığı Punjab Krallığının ya da dünyanın diğer noktalarında krallık, imparatorluk merkezlerinde hatta masallarda dahi prenseslere dayatılan rollerin dışına çıkan prenseslerden biri oldu o da. Kadın hareketinin alanlarda yer alan aktif isimlerinden biriydi ve tarihin sayfalarına süfrajet prenses olarak yazıldı.

Kaynak

Birçok alanda mücadele eden Sophia Duleep, İngiltere’de ezilen kesimlerin, halkların yanında oldu. Fakat asıl mücadele alanı kadın hareketiydi. Eşitlik ve oy hakkı mücadelesinde tıpkı dönemin diğer sufrajetleri gibi yoğun mücadele verdi. Hatta bunun için sarayın kendisine sağladığı rahatlıkları reddetti. Öyle ki oy hakkı olmayan kadınların, vergi de ödememesi gerektiğini savunması ve vergi vermeyi reddetmesi sonucu mücevherlerine, değerli eşyalarına el konulmuştu.

Sophia Duleep, 18 Kasım 1910’da Emmeline Pankhurst, Elizabeth Garrett Anderson ve diğer hareketin öncüsü olan isimler ile birlikte ‘Kara Cuma’ Avam Kamarası ilk temsilciliğinde yer aldı. Pek çok derneğin, kuruluşun üyesi olan Sophia, hayvanları, doğayı da mücadele konularının arasında katmıştı.

Kaynak

Bisiklet tutkunu olan Sophia Duleep, yaşamı boyunca hiç durmadan mücadele etti. Barış, kadın hakları, ezilen halklar ve daha pek çok konuda harekette olan Sophia, 22 Ağustos 1948 yılında yaşamını yitirdi.

Kaynak: Anita Anand, Sophia: Princess, Suffragette, Revolutionary, Bloomsbury USA, 2015.

Kapak görseli: The British Library sitesinden

Trakya halkı termikçilere ÇED toplantısı yaptırmadı!

0

Çerkezköy ve Kapaklı’ya bitişik orman alanlarına yapılması planlanan kömürlü termik santralin ÇED süreci ‘halkın katılımı toplantısı’ için Çerkezköy Ticaret ve Sanayi Odası önünde toplanan bine yakın vatandaşın önü çevik kuvvet barikatıyla kesildi. Salon önünde slogan atarak bir süre bekleyen halk içeri girmek için defalarca polis barikatını aşmaya çalıştı. Halkı “bilgilendirme” toplantısına almayan termikçi şirketin bazı şahısları arka kapıdan salona soktuğu anlaşıldı. Düzmece ÇED toplantısı, içeri girmeyi başaran Trakya köylüsü kadınların attığı “Termik santral istemiyoruz”, “Kapılar açılsın” sloganları eşliğinde başlamadan sonlandırıldı.

Halksız “Halkı bilgilendirme toplantısı”

Sabahın erken saatlerinden itibaren Trakya topraklarını ve Kuzey Ormanları’nı zehirleyecek olan termik santrale karşı ÇED süreci “halkın katılımı toplantısı” için salon önünde toplanan bine yakın vatandaş ellerinde taşıdıkları döviz ve sloganlarla beklemeye başladı. Toplantı saatinin başlamasıyla birlikte önce tek tek alınacağı belirtilen salon 20 dakika geçtikten sonra çevik kuvvet tarafından girişe kapatıldı. Polis protestolara rağmen toplantı bitimine kadar barikatı kaldırmadı ve içeri girmeye çalışan yaşam savunucularını tartaklayarak yakın mesafeden gaz sıkmakla tehdit etti.

Gerçek ÇED toplantısını halk dışarıda yaptı

Salon önünden saatlerce ayrılmayan halk, bölgeye ölüm getirecek termik santrallere karşı konuşmalar yaptı, sloganlar attı. Kuzey Ormanları Savunması aktivistlerinin üzerinde “Termik santral ölüm demektir, ölümün “ÇED”i olmaz” yazılı bir pankart eşliğinde ölümü simgeleyen kara tulumlarla yere yatarak yaptığı eylem ilgiyle izlendi.

Tutanağa “Halk bilgi almak istemiyor” yazdılar

Kapıları Trakya halkına kapatan termikçi şirket salonun arka kapısından içeri soktuğu bazı figüranlarla ÇED toplantısı dekoru oluşturmaya çalıştı. Salona girmeyi başarabilmiş bölge köylüsü kadınların alkışlarla sloganlar atmaya başlaması üzerine düzmece ÇED toplantısı sonlandırılarak yine düzmece bir tutanak tutuldu. Tutanağa “Katılım toplantısı açılışı yapılmıştır. Halk bilgi almak istemeyerek eylem yapmıştır. Toplantı kapatılmıştır” ibaresi yazıldı.

Alıntı: KOS- Kuzey Ormanları Savunması

Auteur yönetmenlere biyografik bir bakış açısı

“Auteur” denildiğinde aklımıza ilk ne geliyor? Oldukça havalı dokusuyla ilgimizi çeken bu kelime elbette Fransızca bir kökene sahip ve kısaca “kendine özgü” anlamını taşıyor. Auteur kelimesi 1940’larda Fransız yönetmenlerin tekelinde bir sözcük olarak ortaya çıkıyor. Bu kelimeyi ilk sahiplenen sinemacılardan birisi ise yakından tanıdığımız bir isim, François Truffaut.

Auteur yönetmen demek, kendi sesine sahip yönetmen demek. Kendi sesi, kendi dokunuşu olan yönetmenler, tek bir sekans ile sizlere adını hatırlatmayı başarıyor. Bu ismi layıkıyla taşıyan isimler elbette, zaman içinde çoğaldı. Sovyet sineması denildiğinde akla Andrey Tarkovski’nin gelmesi gibi Akira Kurosawa, Woody Allen, Krzysztof Kieslowski, Ingmar Bergman ve Michael Haneke gibi isimler de “Auteur” unvanını doğallıkla taşıyan sinemacılar arasında yer alıyor. Bu isimlerin diğer bir ortak yanı ise edebiyat. Sinemada yarattıkları atmosferi kitap sayfalarına sürükleyen bu isimlerin yazdığı biyografik- otobiyografik kitaplar adeta bir sinema dersi edasında raflarda yerini alıyor.

mühürlenmiş zaman

1- Mühürlenmiş Zaman- Andrey Tarkovski

Auteur sinemacı denildiğinde Kuzey’den gelen esintinin ismi elbette, Andrey Tarkovsky. Filmlerinin tek bir sekansını saatlerce izleyebileceğiniz yönetmenin otobiyografik kitabı olan “Mühürlenmiş Zaman” aynı özel ünü hak eden bir eser. Sinema estetiği üzerine yazılmış bu kitabın ilk basımı Afa yayınları tarafından basılmış. Kitabın ikinci basımı ise 2010 yılında Agora Kitaplığı tarafından Füsun Ant çevirisi ile birlikte raflarda yerini aldı. Kitaptan çok bilinen bir söz ile noktayı koyalım: ”Görüntü, hakikatin suretidir

büyülü fener

2- Büyülü Fener- Ingmar Bergman

İsveç’li bir yönetmen olan Ingmar Bergman, insan ile Tanrı ilişkisini irdeleyen filmleri ile izleyicinin varoluşsal kaygılarına bir adım yaklaşıyor. Yaban Çilekleri, Yedinci Mühür, Persona… Tüm filmleri kendi özel alanını yaratmış olan yönetmenin en bilinen eserlerinden birisi de anılarını topladığı bir kitap olan “Büyülü Fener“. Bergman’ın Agora Kitaplığı’ndan çıkan bu eserinin yanı sıra “Sinematografi İnsan Yüzüdür” isimli bir eseri daha bulunuyor.

akira

3-Kurbağa Yağı Satıcısı- Akira Kurosawa

Akira Kurosawa “Kurbağa Yağı Satıcısı” isimli otobiyografik kitabı ile, sinemasını benzettiği “Harika İksirin” tarifini veriyor. Bu iksirin en önemli maddesi ise elbette ki, kurbağa sıvısı. 20. yüzyıl yönetmenleri arasında yer alan Kurosawa, Japonya doğumlu bir yönetmen. Filmlerinde kullandığı geometrik çizgiler ile tanınan Kurosawa, Auteur’ Uzak Doğu’daki önemli temsilcilerinden birisi. Kitap, Kurosawa tarafından “otobiyografi gibi bir şey” olarak tanımlanıyor. 2006 yılında basılan kitap Agora Kitaplığı Yayınları’na ait.

allen

4- Tüysüz- Woody Allen

Auteur olarak tabir edilen bir yönetmenin yaşadığımız çağa tanıklık etmesi elbette büyük bir şans. Sayısız kült filme imza atan Amerikalı yönetmen Woody Allen, aynı zamanda birçok kitaba sahip bir isim. Yönetmenin en çok bilinen kitaplarından birisi olan “Tüysüz“, sinemadan ziyade felsefe, siyaset, seks, sanat, kadın- erkek ilişkilerini konu alan bir eser. Allen’in filmlerinde konu edindiği her şeyi kitapta bulmak mümkün. Kitabın son olarak 2015 yılında Siren Yayınları tarafından yeniden basıldığını hatırlatalım.

Bir Zerrecik Deleuze, Banyan Ağacı ve Ursula

Bir filozof olan Deleuze’un aktarmaya çalıştığı fikirlerin doğanın bir parçası olan Banyan ağacında bulunabileceğini söylemek elbette cüretkar olarak nitelenebilecek bir fikirdir. Oysaki imgelerin imgeleri, göstergelerin göstergeleri beslediği çağımızda Deleuz’un özellikle altını çizdiği “oluş”a bir gönderme olarak da okunabilir. Hatta bu gönderme yakın zamanda yaşama veda eden Ursula’ya da çıkacaktır.

Anlatmaya hangisiyle başlayacağımı tam olarak kestiremesem de önceliği, Deleuze’den ve Ursula’dan çok daha eskilere dayanan Banyan ağacına vermek istiyorum. Banyan ağacı, Hindistan’a özgü, bir yerde Budist düşünceyi de beslemiş bir ağaç. Bir tür incir ağacı olan Banyan ağacını özel kılan köklerinin havada olmasıdır. Ağaç dalları, toprağa doğru gelişerek yeni bir gövde oluştururlar ve bir ağaçtan bir orman olabilecek kadar büyüyebilirler.

Banyan Ağacı ve Deleuze

Deleuze, kendi felsefesini oluştururken İlkçağ felsefecileri, Descartes, Nietzsche, Spinoza gibi düşünürlerin kavramlarından yararlanarak kendi bakışını yaratmıştır. Bu, tıpkı Banyan ağacının dallarından gövdelenen yeni bir ağaç oluşmasına benzetilebilir. Tıpkı her filozofun da yeni bir kök/ağaç olarak Banyan Ağacı dalı olabileceği gibi.

Banyan Ağacı ölümsüzlüğü simgeler ve yaşam ağacı olarak da adlandırılır. Aslında sanatın ve edebiyatın oluş savlarından birinin ölüm ve ölümsüzlük olduğunu düşünerek bile Deleuze bir köprü kurulabilir. Bu köprünün Deleuze tarafına geçildiğinde orada felsefeyi ve dünyayı algılamamızı belirleyen kavramlara dair yeni bir soluk bulunur. Bu soluk, farklılıklara ve çeşitliliğe olanak tanır. Deleuze, yeni gövdelenmiş bir dal olarak insan düşüncesinin gelişmesinde tıpkı sıcak ve bunaltıcı bir havada serinlemek için kaçılan bir ağaç gölgesidir.

Aynı zamanda Deleuze’un anlatmaya çalıştıklarının cisimlenmiş halinin de Banyan Ağacı’nda bulunabileceğini akla getirmek mümkündür. Bir Banyan Ağacı/Ormanına bakmak, Deleuze’un felsefesinde, organik olarak anlatmaya çalıştığı düşüncenin dile gelmiş haline bakma etkisi yaratabilir.

Dalların Kökleşmesi

Baker’in çevirisiyle Deleuze’in söylediği, “Kuşkusuz, bu şu ya da bu kavramı oturup imal etmeye benzemez –sanki şu ya da bu kavramı bir filozof oturup, hadi imal edeyim diye işe kalkışması saçmalıktır… Tıpkı bir ressamın, günün birinde hadi şöyle şöyle, böyle böyle bir resim yapayım demesinin saçma olacağı gibi… Bir zorunluluk olması gerekir… Başka türlü, ortada hiçbir şey yoktur.”**

Eminim ki o koca gövdeli Banyan Ağacı da şuradan buraya inip kökleneyim dememektedir. Ama onun tohumlanmasına yardımcı olan hayvanlar, düşüncelerin kendiliklerinin zaruriliğinin beslenmesidir.

Aynı zamanda kökleri havada olan bu ağaç, bildiğimiz toprağın içinde kökleri gelişen ağaç imgesini de ters yüz eder. Bu biçimiyle de Deleuze hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma Deleuze’un üstünde durduğu yapıbozumudur. Statükonun yani mevcut düşünce biçimlerinin artık katılaşarak oluştuğu görünür hale gelmiş yapıların bireyi zapettiği o yerden çıkmasını olanaklı kılan bir kapıdır.

Banyan Ağacı Statükonun Da Bir Resmini Sunabilir

Banyan Ağacı çevresindeki yapıları içine alarak kaybedecek kadar büyüyebilir. Tayvan’da terk edilmiş tuz madenleri ele geçirişi, turistik bir öğe olarak ziyaretçilere sunulmuştur. Bu da tıpkı yine oluş’un katılaşmış, statik halini hatırlatır. https://gaiadergi.com/banyan-agaclari-terk-edilmis-tuz-ambarlarini-kusatiyor/

“Tolkien da aynı şeyi yaptı; bir yüzük buldu, o zamandan beri kaybetmeye çalışıp durduğumuz bir yüzük…”*** der Ursula sadece Tolkien’in yüzüğü değil, kendisinin Mülksüzler’deki duvarı da kaybetmeye çalıştığımız bir şey olarak varlığını sürdürmektedir.

Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar kitabında ejderhalardan neden korkulur? diye soran Ursula’nın ejderhalarına Deleuze’in gözlüğü ile bakılırsa orada, insanın yaratıcı yanı, hayal gücü görülecektir. Aslında tüm imkanda biraz oradadır. Bu nedenle statükonun artık kalıplaştırdığı bakış, o dirimi bir ejderha imgesiyle hatırlayarak bir ürküntüye kapılır.

Banyan’ın, ezberletilen doğruyu -havada köklenerek, bilinen ağaç imgesinin tersine çevirerek- sarsmasında dirimi görmek mümkünken, katılaşıp, bir yapıyı yutmasında da statükoyu görmek de mümkündür. Deleuze’un düşüncede açtığı imkana Mülksüzlerin odoculuğuyla yaklaşılabileceği gibi Banyan ağacı imgesinden Deleuze ve Ursula’ya doğru yol almak ya da tam tersi yani Deleuze ve Ursula’dan bakıp, Banyan ağacının imgesine ulaşılabilir.

Deleuze’un felsefesine dalmak ya da Ursula’nın okuruna miras bıraktığı yapıtlarının düş dünyasında dolaşmak, bir yerde ikisi de bir Banyan ağaç/ormanında tatlı bir uykuya dalıp, güzel düşler görmek gibi.

*http://www.sanatteorisi.com/sanatteorisi.asp?sayfa=Makaleler&icerik=Goster&id=2709

***Ursala K. L. Guin. Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Hazırlayanalar: Deniz Erksan, Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen. Metis Yayınları. Altıncı Basım 2013, İstanbul.

 

Kadiköy çıkışlı alternatif rock grubu Gergin Bekleyiş

0

Kadiköy çıkışlı alternatif rock grubu Gergin Bekleyiş Zeki Dizdar ve Ömer Faruk Dizdar tarafından kuruldu. Kuzenler, Fenerbahçe Lisesi yıllarında müzikle ilgilenmeye başladılar ve yıllar içinde edebiyat ve müzik alanında çeşitli projelerde yer aldılar.

90’ların rock ve grunge müziğinin yanısıra Kesmeşeker, Rashit gibi gruplardan ilham alarak yola çıkan grubun temelleri, 2017 yazında  ilk demo çalışması Yüklen Geceyi’nin kaydedilmesiyle atıldı. Ardından; bir aylık süreçte Kentin Serserileri, Bırak Kış Gelsin (Game of Thrones Tribute) ve Kendi Halinde isimli demoları paylaşan ikiliye ilk olarak Sergen Tertemiz (davul) katıldı. Birçok ünlü ismin proje ve sahnelerinde davulcu olarak yer alan, İKSV ve Rock n Coke gibi en önemli müzik organizasyonlarında sahne ve prodüksiyon  amirliği tecrübesi bulununan Sergen’in katılımıyla ekip profesyonelliğe ilk adımı atmış oldu.

Kısa süre sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Klasik Gitar bölümü öğrencisi Ayşim Buse Kaya (bass) ile yollarını birleştiren grup, müzikal yeteneklerini bir üst seviyeye taşıdı.

Son olarak Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları öğrencisi olarak İzmir’den İstanbul’a gelen deneyimli lead gitarist Gökay Geçgel’in katılımıyla grup kadrosu tamamlanmış oldu.

Bu tarihten sonra Gergin Bekleyiş ve henüz sadece canlı performanslarda çalınan Kaktüsün Aşkı isimli besteleri de repertuvarına ekleyen grup sahne ve albüm çalışmalarına yöneldi. Caravan Rock Bar’da sahne açılışını yapan ekip, yakın zamanda ilk olarak Sokak Sahne ve ardından Woodstock performanslarıyla Kadıköy sahnesinde dinleyicisiyle buluşacak.

Bilsart Şubat 2018 sergi programı: Nevin Aladağ & Neslihan Koyuncu

Bilsar, yıllardır güncel sanat alanında destek verdiği projelere bir yenisini ekledi.

Sanatçılara video işlerini sergilemek için yeni bir alan yaratmak ve sanatseverleri bir araya getirmek amacıyla, ofis binasının garajını kâr amacı gütmeyen ve video sanatına odaklanan Bilsart ismini verdiği bir sanat mekânına dönüştürdü.

Ocak 2018 itibariyle video sanatının güncel örneklerini, 15 günde bir değişen bir programla sunacak olan Bilsart, yine bu alana odaklanan bir kütüphaneyi de kullanıma açacak. Bu dinamik sergi programı dâhilinde koleksiyoner seçkilerine, küratöryel projelere, workshop ve panellere yer verecek olan Bilsart, aynı zamanda sanatçı, küratör ve koleksiyoner konuşmalarına da ev sahipliği yapıyor olacak. Bilsart’ın kâr amacı gütmeyen bu sanat mekânının ajandasında yer alan bir diğer önemli etkinlik ise genç sanatçılara görünürlük sağlayabilmek adına her sene yapacağı açık çağrılar.

 

“Şehir Sesi l – City Language l”

Bilsart’ın, Şubat ayı sergi programı dahilinde Nevin Aladağ’ın “Şehir Sesi l – City Language l” isimli sergisi 7 Şubat’ta açılıyor.

Sanatçının sergide yer alan “Şehir Sesi l / City Language l” isimli video işi, eşit boyutlarda parçalara bölünmüş görüntülerden oluşan serinin ilkidir. Video, şehrin çeşitli kamusal alanlarında, flüt, tef ve saz gibi müzik aletlerinin rüzgâr, su, sokak ve güvercinler ile etkileşimini yansıtıyor. Dört aletin hepsi tanıdık ama garip yollarla birtakım sesler çıkartıyorlar. Adeta şehir bir müzisyen, duyduklarımız ise şehrin sesine dönüşüyor. Videonun bitimine doğru, enstrümanlar artık kimseye ihtiyaç duymuyor; onlar şehri başlı başına yürüyor gibi görünüyorlar.Sergi, “Sanat Konuşmaları lll” etkinliği altında Başak Doğa Temür’ün konuşmasıyla beraber açılacak.

“Dream Log”

Bilsart, Neslihan Koyuncu’nun “Dream Log” isimli sergisine 21 Şubat – 03 Mart tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sergi, ismini Neslihan Koyuncu’nun 2017 tarihli video enstalasyonundan alıyor.

Sanatçının sergide yer alan “Dream Log” isimli video enstalasyonu, Kadıköy’de bulunan evinden taşınmak zorunda kalmadan önceki üç ay boyunca her gece girdiği rüya güncesine ithafen yaptığı bir çalışma. Küçüklüğünden beri anılar biriktirdiği bu evin, kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacağını öğrenen sanatçı, yavaş yavaş kendisini bu eve karşı yabancı gibi hissetmeye başlıyor. Daha sonra evin her köşesini incelemeye başlayan Neslihan Koyuncu, duvarların kendisine ait hiçbir iz taşımadığını fark ettiği anda, yatağının kenarında bulunan duvarı, günlerin kalıntıları olan gerçeküstü anılarıyla doldurmaya başlıyor. Bu sayede eski anılarını şimdiki zamana ileri getirirken, mekânı boşlukta kaybolmaktan kurtarmayı hedefliyor.

Kendi değimiyle; “Evdeki son günümde, bazı rüyaları duvardan sökünce evin ilk sahibine ait duvar boyası katmanı ile karşılaştım. Lavanta rengi duvarın ortasında geçmişten benim zamanıma doğru parlıyordu. Sonrasında zemin döşemesini yerden söktüm. Ortaya çıkan pembe marley kaplamalarla, ev denilen mekân, zaman içinde arkeolojik bir kazı çalışmasına dönüşmeye başladı.” “Dream Log” sergisi, “Sanat Konuşmaları lV: Neslihan Koyuncu & Onur Bali” etkinliği ile açılacak.

Sergi programları ve etkinliklerden haberdar olmak için:

www.instagram.com/bilsartistanbul
www.facebook.com/bilsartistanbul

Bilsart Evliya Çelebi Mah, Kıblelizade Sk. No:5/A 34430 Beyoğlu/İstanbul
Salı – Cumartesi 10.00 – 18.00

 

Bir Freud analizi: Leonardo da Vinci’nin bitmemiş eserleri

Leonardo huşuyla doğrulup yatakta oturdu, ona içindeki huzursuzluğu tüm ayrıntılarıyla anlatarak sanatta üzerine düşeni yapmadığı için Tanrı ve insanlara karşı suç işlediğinden sızlandı.” Ünlü Uffizi Galerisinin mimarı, sanat tarihçiliği yazarlığının kurucusu Vasari’nin ölüm döşeğindeki Leonardo ile ilgili yazdıkları böyledir.

Leonardo da Vinci, daha yaşarken ünü yayılan ve bugün bile eserlerine, dehasına hayranlık ve bilmecemsi bir gözle bakılan İtalyan Rönesansı’nın yetiştirdiği bir dahi, Sigmund Freud’un Leonardo’ya ilgisini ise 9 Ekim 1889 tarihinde bir arkadaşına yazdığı mektupta kullandığı cümlelerden anlıyoruz: “Kadınlarla bir aşk macerası yaşadığına dair elimizde hiçbir belge bulunmayan Leonardo belki de gelmiş geçmiş solak kişilerinin en ünlüsüydü.” (Kaynak: Sanat ve Sanatçılar üzerine-Sigmund Freud)

Eser: St. Jerome in the Wilderness

Freud’n Leonardo’nun dehasına ve yaşantısına zaten ilgisi vardı ancak Jung’a yazdığı gibi onu Leonardo’nun eserlerini analiz etmeye götüren gerçek sebep ise bir hastasının Leonardo’ya çok benzemesidir. Aynı mektupta Freud, Jung’a İtalya’dan onun çocukluk ve gençlik dönemi hakkında kitap getirtmek istediğinden bahseder.
Çocukluğu hakkında çok detaylı bilgiye sahip olmadığımız Leonardo 1452 yılında Floransa ile Empoli arasında ufak bir şehir olan Vinci’de evlilik dışı bir ilişki sonucu doğar. O dönemlerde evlilik dışı dünyaya gelen çocuklara halk arasında ağır bir gözle bakılmıyordu. Annesi başka bir adamla evlenir. Babasının da ikinci evliliği çocuksuz kalınca Leonardo küçük yaşta baba evine alınır ama bir süre sonra orayı da terk edecektir.

Gençlik dönemine ait çok fazla bilgi yoktur. Sonraları Milano dükünün sarayına lavtacı görevine atanır ve hakkındaki bilgilere bu tarihten sonra daha kolay ulaşma imkânı buluruz. Ancak Freud’un ilgisini çeken asıl konu ise Leonardo’nun çocukluk dönemi ve neden sıklıkla eserlerini tamamlanmadan bıraktığıdır.

Bir başka tamamlanmamış eseri: Head and Shoulders of a Woman

Ünü yayılmaya başladığı dönemlerde sürekli resim siparişi alırken o birkaç iş ile ilgilenir bazılarını ise tamamlanmadan bırakır ve mühendislik ya da büyücülük ile ilgilenir.

Hatta öyle dönemler vardır ki fırçayı eline neredeyse gönülsüz aldığı söylenecek dönemler gelmiştir. Sanat tarihi yorumcularından bazıları Michelangelo’nun da birçok eserini tamamlanmadan bıraktığı ve bunun sebebinin ünlü ressamların bize göre olağanüstü eserlerinin onlar için sadece kafalarındaki eserin yetersiz bir yansıması olması yüzünden olduğunu söylerler.

Leonardo’yu bir romanında baş kahraman yapan Dimitri Sergeyeviç Merejkovskiy ise Leonardo’nun tamamlanmamış eseleri hakkında şöyle der: “Leonardo’daki her şeyi tanıyarak ve serinkanlı düşünerek mükemmelde saklı en derin gizleri araştırıp ele geçirme yolundaki o dindirilmez güçlü tutku, Leonardo’nun eserlerini her zaman yarım kalmak gibi bir tahlihsizlikle karşı karşıya bırakmıştır.

Eser The Last Supper – İsa Peygamberin Son Yemeği

Freud bunu Leonardo’nun sevgi ve nefret kavramlarına bakışı ile açıklamaya çalışır. Buna dayanak olarak Leonardo’nun bir cümlesini kullanır: “Büyük sevgiler, sevilenin adamakıllı tanınmasından kaynaklanır. Sevi objesi yeterince tanınmadığı zaman yeterince sevilemez

Freud, Leonardo’nun bu cümledeki yanlışını da bildiğinden emin olarak der ki: Bir nesneye karşı sevgi ve nefret duyguları beslemek için, bu duygulara konu edilen nesneyi tamamen incelemek anlamak gerekmez, insanlar içtepisel yoldan severler, sevgileri duygusal nedenlere dayanır.

Freud’a göre Leonardo’nun sevgi anlayışı şöyle bir özellik taşır. Duygular dizginlenir ve araştırma içgüdüsü ortaya çıkar ve onun duyguları artık araştırma güdüsünün etkisine altına girmiştir.
Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitabında Freud şu cümleleri kullanır: ”Leonardo sevip nefret etmemiş, neyi sevip neden nefret edeceğini belirleyen etkeni araştırmış.

Sevgi ve nefret duygularına göre hareket etmemiş daha çok nedenleri araştırmış aynı babasının yeni evliliğinde çocuksuz kalması yüzünden Leonardo’yu evine alması gibi, o da çocuklarına yani eserlerine ilgisiz ve sevgisiz davranarak yarım bırakmıştır.
Freud’un sıklıkla eserlerini tamamlanmadan bırakan, belki de gerçekten yazının başında Leonardo’nun ölümünden hemen önce söylediği sözlerin anlamı budur.

Başlık Görseli: Adoration of the Magi

Chipotle mantar soslu siyah fasülye

Chipotle sosun ana malzemesi jalapeno biberinin kurutularak, ocak üzerinde közlendikten sonra havanda dövülerek ortaya çıkar. Bu zahmete girmek istemeyenler için chipotle tozu da satılmakta. Bu tarifte siyah fasülyeyi mantar tozu, nutritional yeast, cherry domatesler ve chipotle ile birleştirerek enfes bir tat elde ettik.

İşte malzemeler:

  • 1 çorba kaşığı zeytinyağ,
  • 200 gr. siyah fasülye,
  • 1 orta boy pırasa sapı,
  • 1 orta boy havuç,
  • 2 küçük patates,
  • 1 orta boy jalapeno,
  • 1 adet sebze bulyon,

5-6 damla reishi ganoderma mantar ekstratı (ya da shiitake mantar tozu olabilir, shiitake veganlar için harika bir B12 vitamini kaynağıdır_ Dilerseniz erişiminizin kolay olduğu başka herhangi bir mantar ile de deneyebilirsiniz.)

  • 1/2 çorba kaşığı nutritional yeast (bitkisel toz maya),
  • 1 çay kaşığı tuz,
  • 1 çay kaşığı sarımsak tozu,
  • 1/2 çay kaşığı hardal tozu,
  • 1 çorba kaşığı domates salçası,
  • 175 gram cherry domates,
  • 1 çay kaşığı chipotle powder,
  • 250 gram su.

Yapılışı:

  1. Siyah fasülyeleri yıkayın, derin bir tencereye aktarın. Üzerini suyla kaplayarak orta ateşte hafif yumuşayıncaya kadar pişirin. Süzün ve kenara koyun.
  2. Geniş ve derin bir tavada, zeytinyağını ısıtarak, küçük parçalara kesilmiş pırasayı ve jalapeno biberini ekleyin. Soyulmuş ve doğranmış patates ve havuç dilimlerini ilave edin. Orta ateşte pembeleşinceye kadar sote edin.
  3. Ardından cherry domatesleri, sarımsak, hardal, tuz, nutritional yeast ve chipotle tozunu ilave edin. 200ml. suyu da üzerine dökerek iyice karıştırın. Orta ateşte 5-6 dakika pişirin.
  4. Kaynamaya başlayınca sebze bulyonu küçük parçalara keserek içine atın. Mantar ekstratı ya da tozu ile haşladığınız siyah fasülyeleri de tencereye ilave edin. Yaklaşık 5 dakika orta ateşte ardından 5 dk dakika kısık ateşe alarak pişirin.
  5. Fırını 200 dereceye ayarlayın.
  6. Tenceredeki karışımı geniş bir güveç kabına aktarın ve fırında 15-20 dakika ya da sosu iyice koyulaşıp üzeri hafif kızarıncaya kadar pişirin.
  7. Fırından çıkarınca 10 dakika soğumaya bırakın.
  8. Taze nane yaprakları ya da maydonoz süsleyerek servis edebilirsiniz.

Afiyet olsun!