Ana Sayfa Blog Sayfa 206

Modern Zamanlar filmi ve düzenin yabancılaşması

Bu yazıda yabancılaşma kavramı ışığında 1930’lu yıllardaki ekonomik ve sosyal yaşantının bir parçası olarak endüstride çalışma ortamı, film aracılığıyla analiz edilmiştir. Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar” (1936) filmi aracılığıyla dönem yorumlanmıştır.

Modern toplum geleneğiyle beraber insanın doğasına ilişkin değişimler daha çok incelenmeye başlamıştır. Bu değişimlerden biri olan yabancılaşma insanın toplumsallığını ve bireysel özgünlüğünü yitirmesine sebep olarak sosyolojik, psikolojik anlamlar da yüklenen karmaşık bir nesnellik getirmiştir. Modern öncesi dönemde etkileşimin modern döneme göre zayıflığı insan ve toplum arasında kısıtlı paylaşımlar sunarken modern toplumda bireysel ve toplumsal iletişim ağları güçlenmiş fakat bu çelişkili yapıları beraberinde getirmiştir. Öyle ki kişiler arası ulaşım, konuşma, görüşme, sosyal aktivite, rahatlıkla iletişim kurma olanakları geliştikçe kişiler önce  içinde bulundukları topluma sonra da kendilerine yabancılaşmaya başlamıştır.

Yabancılaşma konusunda kapitalist üretim toplumunda en çok ses getiren olgulardan biri de emeğe, üreticinin ürettiği şeye yabancılaşması olmuştur. Dönemin ağır çalışma koşullarını çalışma ortamı içinde izleyip anlamaya imkan veren en iyi örneklerden biri Modern Zamanlar filmidir.

Filmde ekonomik bunalımın etkisindeki ABD anlatılmıştır. Dönemin çalışma ilişkileri, emeğin yabancılaşmasının, kapitalist ve modernist sistemin eleştirisi yapılmıştır. Film, Fordizmin ve modernizmin yükselişini eleştirmiştir. Fordizm yığınsal üreten, kitlesel tüketen bir toplum yaratma çabasında olmuştur. Bu sebeple üretim modeline ve arkasında yatan toplum modeli üretme çabasına ismini vermiştir. Fordizmle yığınsal üretim, yürüyen hatlar, zaman baskısı, otomasyon ve hız arttıkça monotonlaşma, emeğin yabancılaşması vb. çalışma sorunlarını gündeme getirmiştir.

Modern Zamanlar filmi içinde bulunduğu bunalım dönemini, sosyal gerçekliği, insandaki değişimi ve modern insan kavramının ortaya çıkmasını sağlayan etkenleri anlamamıza yardım eden önemli bir eser olmuştur. Filmde dönemin kaotik ortamı, açlık, yoksulluk, işsizlik sorunları işlenmektedir. Sanayileşme çağında makineyle rekabet eder hale gelen insanı, sadece fabrikada çalışanları değil her sektörden insanı uyarmıştır. Film, makinelerin çarklarıyla çalışan insanın o çarklardan biri haline geldiği vurgulamış, yaptığı işe yabancılaşan ve içselleştiremeyen insanın dramını yansıtmıştır. Fordizmin bir uzantısı, makinenin bir kolu haline gelen insanın ürettiği şeye ne kadar uzak olduğu, çalışmayı bir gereksinim olarak değil gereksinimlerini karşılamak için bir zorunluluk olarak görmesiyle üretmiş olmanın verdiği hazdan ne kadar uzaklaştığı anlatılmıştır.

Filmin başlangıcında görülen 6’yı vuran saat görüntüsü aslında modern toplumda zamanın ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Öyle ki, sermayedarlar daha çok üretmek amacıyla kendilerine farklı yollar araken, üretilen bir bütünün parçalarından daha değerli olması gerektiği sorununa değer yerine koyabilecekleri kavram olarak “zaman”ı koymaktadır. “Ne kadar çok vakit harcarlarsa o kadar çok üretecek ve bunu kendi istekleriyle yapacaklar çünkü ne kadar çok üretirlerse o kadar çok para kazanacaklar” düşüncesi işçilere dayatmaktadır. İsyan etmek akıllarına gelirse ona da Henry Fordun yaptığı gibi günlük paralarını arttırmak, seslerini alçaltmak çözümü getirilmektedir. Modernite insanı oldukça uyumlu hale getirmektedir.

Film, ağıla koşan koyun sürüsü görüntüsünün dönemin robota benzer insanlarının birbirini takip eder şekilde işlerine gidip dönmeleriyle benzerliği dikkat çekmektedir. Filmde George Orwell’ın 1984 romanındaki “Big Brotherı çağrıştıran yönetici, bir görüntü ekranı aracılığıyla bütün işletmeyi kontrol etmektedir. Kitapta Big Brother’ın ülke topraklarındaki herkesi iş hayatından özel yaşamına kadar denetleyip aykırı bulduğu davranışlarda hemen müdahale etmesine atıf yapılarak patron olgusu kullanılmakta, bu patrona sadece “Man” denmesi dönemin kimliğinden, özselliğinden uzaklaşan insanlarını temsil etmektedir. Filmin çoğunluğunun sessiz olması modern toplumun gürültüsüne, hızlı akan yaşama, klasik müzik yerine hayat temposuna uyan pop müziğin kullanılmasına eleştiri niteliği taşımaktadır.

Filmde Fordizm ile gelen zaman etütlerine de eleştiri yapılmaktadır. Ana karakter Şarlonun kısa bir dalgınlığıyla akan bantta bir cıvatayı sıkamamasıyla tüm bant sistemi birbirine karışmıştır. Burada bireye bir saniyelik bile boşluk tanınmadığını görmek mümkün olmaktadır. Eğer zaman etütlerinde her iş için belirlenen standart zamana uyulmazsa Şarlo’nun karşılaştığı gibi sorunlar yaşanmaktadır. Kapitalistlerin, üreticilerin kaytarabileceği, “Kısa sürede yapabileceği işi belki de uzatıyor, bundan nasıl emin olacağız?” düşüncesiyle üreticileri belli kalıplara sokması, bu sahnede Şarlo’nun kurbanlığıyla görülmektedir.

Şarlo’nun ilerleyen sahnelerde sürekli cıvata sıkma hareketi yapmaktan kendini alamaması gördüğü yangın vanası cıvatalarını da sıkması, arkadaşının yemeğini dökmesi gibi problemler doğurmuştur. Sistemin dayattığı gün boyu yapmak zorunda olduğu fiziksel hareketler artık Şarlo’nun sinirsel yapısını da bozmuştur. Devamlı baskı altında kalma durumu ise bireyin modern zamanlarda “stres” olarak adlandırılacak çağın hastalığı ile karşı kaşıya kalmasına yol açmıştır. Şarlo hastaneye yatarak sinir bozukluğu tedavi edilmiş fakat işsiz olarak hastaneden çıkmıştır.

Sonraki sahnelerde Şarlo’nun iş ararken bir araçtan düştüğünü gördüğü bayrağı alarak şoförün görmesi için aracın arkasından salladığı görülmüştür. Şarlo bu sahnede sendikal eylemin başında bayrak sallıyor gibi görünmüş ve tutuklanmıştır. Modern hayatta olayların ne kadar hızlı geliştiği, kısa sürede takibi mümkün olmayan şeyler yaşandığı Şarlo’nun ardı arkası kesilmeyen olay trafiğiyle hicvedilmektedir.

Yoga nedir ne değildir?

Herkes gibi sayfalar dolusu anlatabilirim (okuduğum her bir kitaptan birer ikişer cümle alarak ne kadar yoga entelektüeli olduğumu gösterebilirim) ki bu aşina olduğumuz yılda mezun olan 33 bin yoga eğitmeninin paylaştığı şeylerden farklı olmaz. Ama sayfanın sonunda siz yoganın ne olduğunu değil benim ne kadar entelektüel olduğumu düşünür ve ya benden nefret edersiniz; sen kimsin de bu kadar çok şey bildiğini sanıyorsun dersiniz ya da tongaya düşüp vaay harbiden biliyor bu kız dersiniz. Ama benim istediğim bu yazının hiçbir şekilde benimle alakasının olmaması, tek amacım az ve öz konuşup gerçek yogayı konuşmak…

Yaşım ilerledikçe ve çevremdeki sığlığın farkına vardıkça kabuğuma çekilip daha az konuşup daha çok okumak ve yoga yapmak gibi bir yaşam tarzı benimsedim. Derslerimde her dersin niyeti ve konusuna göre bu dipsiz kuyu olan yogadan bahsetmeyi madde madde yoga şudur budur demekten daha keyifli ve öğretici buluyorum. Dolayısıyla aslında özellikle bizim gibi entelektüel cahilliğin (bilmediği konuda bildiğini idda etme hali) had safhada olduğu ülkelerde, bu tarz, yoga gibi ağızlara klişe olan kavramların ne olduğundan önce yoganın “ne olmadığını” açıklamak daha doğru olacak.

Her şeyden önce kelime anlamı birlik/bütünlük/simya/bir olmak olan yoga; bir din değildir, talihsizliği, Budizm ve Hinduizm gibi doğu dinlerinin filizlenmeye başladığı dönemlerde onların (yani bu dinlerin) (ki Budizm de bir din değildir, öyle amaçlanmamıştır ama o başka bir yazının konusu olsun) yogadan esinlenmeleri yogaya karşı bir din mi acaba sorusunu sordurtmuştur. Bizim gibi toplumlar dememin sebebi uzun yıllardır yoga ile ilgili yaptığım her şeyde çevremden ilk gelen tepkilerden birisi bunun bir din olduğu ve tam olarak haram olup olmadığı…

Bir diğer yanlış yorum ise yoganın bir spor olup olmadığı; hayır, yoga bir spor değildir. Fakat teknoloji, endüstrileşme gibi gri ve metal sahte gelişimler yüzünden (sahte demenin sebebi; gelişmenin tek bir yöne doğru olduğu yanılgısının içinde ne özümüzü ne zihnimizi ve ne ruhumuzu duyar olduk) sadece fiziksel bedenlerimizden ibaret olduğumuz yanılgısıyla yaşıyoruz ve dışardan bakıldığında bu sadece yaptığımız birkaç hareketten ibaret bir spor gibi algılanıyor…

Yoga her şeyden önce varlık felsefesinin (ontoloji) özü ve başlangıcıdır, bu bir insanın yaşadığı süre boyunca ızdırap ve sınavlarla dolu bu dünyada bedenini bir araç olarak kullanıp zihnini dengeye getirmek ve en sonunda kendi özü ve evrenin özüyle bir olmak için çıktığı bir veya birkaç yaşam süren yolculuğudur. Amaç hiçbir zaman bir dine girmek veya kilo verip fitleşmek (bugünkü sosyal medyada batının sergilediği gibi beden gösterisi) değildir. 5000 (bazı kaynaklarda 8000) yıllık bir gelenek olan yoga sadece birey ve onun özünü ilgilendirir.

Victor Hugo’nun ünlü anlatısı “Bir idam mahkûmunun son günü” sahnede

0

Bambu Tiyatro, “Yastık Adam” oyunundan sonra sezonun ikinci oyunu olan Victor HUGO’nun ünlü anlatısı “Bir idam mahkûmunun son günü” adlı eseri, Ahmet Yapar’ın uyarlaması ve rejisi ile 11 Mart 2018 Pazar 20.00’da CerModern’de, 19 ve 26 Mart Pazartesi 20.00’da Farabi Sahnesi’nde sahneleyecek.

Oyun, idam cezasına çarptırılan bir mahkûmun bu cezayı beş hafta öncesinden öğrenmesi ve bu süre içinde nasıl giderek “insanlıktan çıkıldığını” anlatıyor. İdam infazlarını bir eğlence gibi izleyen halkın yanında; adalet, ceza hukuku, ölüm cezaları gibi güncel konuları seyirciye sorgulatarak ve hatta seyirciyi oyuna dahil ederek mahkûmun yargılanmasını ve idama gidiş sürecini interaktif oyun yapısı ile tartışmaya açıyor. İzleyici, bir mahkeme jürisi gibi oyunda görev almakta ve mahkûmun yargı sürecinde adalet ve idam cezasını tartışmaktadır.

Oyunda Cem Sel, Can Yılmaz, Ozan Demircioğlu ve Bambu Kültürevi Tiyatro Kulübü görev alıyor.
Detaylı bilgi Bambu Kültürevi’nden alınabilir.

Ünlü oyuncu Jennifer Garner’ın vegan bebek gıdası markası: Once Upon a Farm

Jennifer Garner denildiğinde akla birbirinden güzel filmleri olan bir oyuncu geliyor. 13 Going On 30 (Keşke 30 olsam), The Odd Life Of Timothy Green (Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı), Miracles from Heaven (Cennetten Mucizeler) ve daha bir çoğu… Evet o başarılı bir oyuncu; fakat bunun yanında o bir anne, bir sosyal adalet aktivisti ve aynı zamanda bir vegan ve organik bebek gıdası şirketinin (Once Upon a Farm) kurucu üyesi ve marka yöneticisi.

Kaliforniya merkezli Once Upon a Farm (Bir Zamanlar Çiftliği), her yaştan çocuğa nefis ve besleyici “çiftlikten aileye” yiyecekler sunma hayaliyle, Jennifer Garner’ın da aralarında bulunduğu dört ortak ile kuruldu. Misyonu, ebeveynlerin ve çocukların yararına olumlu sosyal değişim ve gıda adaleti için mücadele eden, bunları destekleyen lider organik bir aile gıda şirketi olmak. Bu misyon “daha sağlıklı ve mutlu bir dünyayı gelecek kuşaklara aktarma” amacını da taşıyor.

Once Upon a Farm, modern bir ebeveynin bebeğinin sağlıklı ve besin değeri yüksek yiyeceklerle beslenmesi konusunda aradığı her şeyi sağlıyor; çocukların bedenleri ve ruhları için en iyi besinleri sunuyor; ürünlerin içeriğinde hiçbir şekilde şeker veya koruyucu maddeler bulunmuyor ve bütün gıdalar sadece yerel ve organik üretim yapan çiftliklerden alınıyor.

Üretilen her şey vegan, organik, glutensiz, GDO’suz, BPA-free (BPA içermeyen ambalaj materyaliyle paketlenmiş gıdalar) ve soğuk basınçlı ambalaj sertifikalarına sahip.

 

Amerikan Beslenme Derneği ve Amerikan Pediatri Akademisi doğru uygulanan bir vegan beslenmenin bebekler, emzikliler, gebeler, sporcular ve çocuklar için uygun bir beslenme şekli olduğunu raporladı. Aynı kuruluşlar vegan beslenmenin çocukların büyüme ve gelişimlerine olumlu katkı sağladığını belirtiyor. Bebeklerin ve çocukların vegan beslenmesinde en önemli husus ise kusursuz bir beslenme planı hazırlanmış olduğundan emin olmak.

Çocuklarınızı lezzetli vegan yemekleriyle cezbetmek hakkında ipuçları için PETA.org ve PETAKids.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Once Upon a Time resmi sitesi

Kaynak: PETA 

Osman Evcan’ın vegan yemek hakkı yine gasp ediliyor!

Cezaevlerindeki işkence koşullarına ve vegan yemek hakkının elinden alınmasına karşı önceki yıllarca defalarca direnişe geçen, girdiği süreli ve süresiz açlık grevlerinden kazanımlarla çıkan vegan-anarşist tutsak Osman Evcan, Silivri Kapalı Cezaevi’nde kendisine eksik verilen/etli verilen/şiddetli mide ağrılarına yol açan yemekleri Ekim 2017’den beri reddediyor; kendi imkanları ile kantinden sağlıklı, vegan besinlere erişmeye çalışıyor.

2011’deki 42 günlük açlık grevinin neticesinde yönetmeliğe girmiş olan vegan yemek hakkı, OHAL döneminde yeniden gasp edilen Osman Evcan, yaşadığı baskıları ayrıntılarıyla anlattığı dilekçelere hiçbir somut karşılık alamayınca başta veganlar ve anarşistler olmak üzere tüm yoldaş ve dostlarını kendisiyle dayanışmaya çağırdı. Konunun takipçisi olalım. Telefon ve dilekçe yağmuru, suskunluğumuzu bozmak için iyi bir başlangıç! Yapılan her başvuru, Osman’ın yanında dört duvara sıkıştırılmayacak kadar fazla arkadaşı olduğunu göstermek adına önemlidir!

BİMER ÜZERİNDEN GÖNDERİLEBİLECEK ÖRNEK DİLEKÇE:

T.C. ADALET BAKANLIĞINA,
CEZA VE TEVKİFEVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE,
TBMM İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA,
SİLİVRİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA,
 
Konu: Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulmakta olan Osman Evcan’ın şikayetleri

Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu C9-71’de tutulmakta olan hükümlü Osman Evcan, uzun yıllardır vegan bir hayat sürdürmekte, yani menşei hayvan olan hiçbir gıdayı, katkı maddesini, ürünü kullanmamaktadır. Adı geçen hükümlünün şu anda en temel hakkı olan beslenme hakkından mahrum edildiğini kaygıyla öğrenmiş bulunmaktayım. Cezaevi idaresi son derece keyfî bir tutum sergileyerek adı geçen mahpusun yaşamına, en temel haklarına saygı göstermemekte, bağlı bulunduğu Adalet Bakanlığının yönetmeliğinde hükme bağlanan iaşe miktarını temin etmeyerek mahpusu kendince cezalandırmak istemektedir.

Osman Evcan’ın Silivri Cumhuriyet Başsavcılığına 26.10.2017 tarihinde 2017/18672 çıkış numarasıyla yazdığı dilekçe, T.C. Adalet Bakanlığına 15.11.2017 tarihinde 2017/20131 çıkış numarasıyla yazdığı dilekçe ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna 27.11.2017 tarihinde 2017/20817 çıkış numarasıyla yazdığı dilekçe adeta sistematik bir ihmalkarlıkla görmezden gelinmiştir. Osman Evcan bu dilekçelerinde özetle Silivri Kapalı Cezaevi personeli ile Silivri Açık Cezaevi mutfak personeli arasındaki sözde anlaşmazlık sebebiyle kah eksik kah etli yemekler getirildiğini, en sonunda 11-13-19 Ekim tarihlerinde getirilen yemeklerin midesini günlerce şiddetli ağrıtacak kadar zehirli çıktığını, bu nedenlerle Ekim 2017 ortalarından bu yana iaşe hakkını almadığını yazmış; kendisiyle alay eden, onu açlıkla veya karın ağrılarıyla terbiye etmeye kalkışan tüm yetkililer hakkında soruşturma başlatılmasını talep etmiştir. Hükümlü, aylardır yaşadıklarını dilekçelerde “hak ihlalinin yanı sıra manevi değerlerime yönelik sistematik taciz girişimi, psikolojik işkence” olarak tanımlamıştır.
28 Mart 2012’de Resmi Gazete’de yayınlanan “Hükümlü ve Tutuklular İle Ceza İnfaz Kurumları Personelinin İaşe Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”e göre vegan-vejetaryenlerin talepleri iaşe miktarıyla sınırlı kalmak üzere karşılanır. Yönetmeliğin 9. Maddesini açıkça ihlal eden personelinizin bu davranışları, adı geçen hükümlüye yönelik sistematik şiddettir. Bu ayrımcı ve küçük düşürücü davranışlar, yalnızca evrensel hukuk normlarını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti ilkesini çiğnemekle kalmıyor;  aynı zamanda Adalet Bakanlığının kendi çıkardığı yönetmeliğin amir hükümlerini uygulamaktan aciz olduğu izlenimi uyandırıyor.
Talep: Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu C9-71’de tutulan Osman Evcan’ın (1) yukarıda anılan yönetmelik maddeleri gereği mevsimlik, sağlıklı, vegan yemek ihtiyacının ivedilikle ve düzenli olarak karşılanmasını, (2) yukarıda cezaevi çıkış numaraları yazılı dilekçelerin ayrıntısıyla incelenmesini ve sorumlular hakkında idari soruşturma başlatılmasını, (3) tarafıma bu husustaki girişimleriniz hakkında bilgi verilmesini saygılarımla talep ederim.

Ad Soyad:…….
TC Kimlik No:…………..
E-Posta:…….
ŞİKAYETİNİZİ FAKSLA VEYA ARAYARAK DA İLETEBİLİRSİNİZ:
T.C. Adalet Bakanlığı / Telefon: 0312 417 77 70
Faks: 0312 419 33 70
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü / Telefon: 0312 204 10 00 Faks: 0312 223 60 07
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu / Faks: 0312 420 53 94
Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu / Telefon: 0212 726 06 86 Faks: 0212 726 06 87

Saraydan alanlara süfrajet bir prenses: Sophia Duleep

0

Hayatımda mümkünse her yerde alıntılayabileceğim iki kulağa küpe sözüm var. Biri Halide Edip’in bir konferanstaki şu konuşması: “Bugün bu saat, ben size böyle hitap ederken, siz beni dinlerken şüphesiz biz de tarih yapıyoruz, demektir. Bu tarihçeyi torunlarımız bir konferans dolduracak kadar uzun ve iftiharla yaptıkları zaman, elbet bizim aciz fakat hüsn-i niyet ve samimiyetle dolu bin müşkilatla elde edilen mücadelemizden de bahsedeceklerdir.” Bir diğeri de Andree Michel’in Feminizm kitabındaki şu ifadeleri: “kadınların tarihi her şeyden önce baskı altına alınışlarının ve bunun gizlenişinin tarihidir. Zaten gizlemede baskının parçasıdır.  Bu açıdan ne rastlantıdan ne de tarafsız bilimden söz edilebilir. Bu yüzden kadınların tarihiyle ilgili sessizlik, ABD, İngiltere ve kıta Avrupa’sında Feministlerin bu sessizliği kırmak ve her öğrendiğimizle bizleri şaşırtan bir geçmişi araştırmak konusundaki çabalarıyla bozulmaya başladı.” Kalemime pelesenk bu sözler, benim hayatımın tam ortasında, o yüzden çok seviyorum. Kadının tarihi diye neden tutturduğumu da benden iyi açıklıyor ustalarım. Ataerkil tarihin sayfalarına almadığı kadın hareketinin bilinmeyenleri ise deniz derya ve bekliyor orada. Okuyun ve dahi yazın, unutulanları hatırlatın ki büyüyelim…

Prenses Sophia Duleep Singh, 8 Ağustos 1876 yılında İngiltere’de doğdu. Babasının kral unvanı taşıdığı Punjab Krallığının ya da dünyanın diğer noktalarında krallık, imparatorluk merkezlerinde hatta masallarda dahi prenseslere dayatılan rollerin dışına çıkan prenseslerden biri oldu o da. Kadın hareketinin alanlarda yer alan aktif isimlerinden biriydi ve tarihin sayfalarına süfrajet prenses olarak yazıldı.

Kaynak

Birçok alanda mücadele eden Sophia Duleep, İngiltere’de ezilen kesimlerin, halkların yanında oldu. Fakat asıl mücadele alanı kadın hareketiydi. Eşitlik ve oy hakkı mücadelesinde tıpkı dönemin diğer sufrajetleri gibi yoğun mücadele verdi. Hatta bunun için sarayın kendisine sağladığı rahatlıkları reddetti. Öyle ki oy hakkı olmayan kadınların, vergi de ödememesi gerektiğini savunması ve vergi vermeyi reddetmesi sonucu mücevherlerine, değerli eşyalarına el konulmuştu.

Sophia Duleep, 18 Kasım 1910’da Emmeline Pankhurst, Elizabeth Garrett Anderson ve diğer hareketin öncüsü olan isimler ile birlikte ‘Kara Cuma’ Avam Kamarası ilk temsilciliğinde yer aldı. Pek çok derneğin, kuruluşun üyesi olan Sophia, hayvanları, doğayı da mücadele konularının arasında katmıştı.

Kaynak

Bisiklet tutkunu olan Sophia Duleep, yaşamı boyunca hiç durmadan mücadele etti. Barış, kadın hakları, ezilen halklar ve daha pek çok konuda harekette olan Sophia, 22 Ağustos 1948 yılında yaşamını yitirdi.

Kaynak: Anita Anand, Sophia: Princess, Suffragette, Revolutionary, Bloomsbury USA, 2015.

Kapak görseli: The British Library sitesinden

Trakya halkı termikçilere ÇED toplantısı yaptırmadı!

0

Çerkezköy ve Kapaklı’ya bitişik orman alanlarına yapılması planlanan kömürlü termik santralin ÇED süreci ‘halkın katılımı toplantısı’ için Çerkezköy Ticaret ve Sanayi Odası önünde toplanan bine yakın vatandaşın önü çevik kuvvet barikatıyla kesildi. Salon önünde slogan atarak bir süre bekleyen halk içeri girmek için defalarca polis barikatını aşmaya çalıştı. Halkı “bilgilendirme” toplantısına almayan termikçi şirketin bazı şahısları arka kapıdan salona soktuğu anlaşıldı. Düzmece ÇED toplantısı, içeri girmeyi başaran Trakya köylüsü kadınların attığı “Termik santral istemiyoruz”, “Kapılar açılsın” sloganları eşliğinde başlamadan sonlandırıldı.

Halksız “Halkı bilgilendirme toplantısı”

Sabahın erken saatlerinden itibaren Trakya topraklarını ve Kuzey Ormanları’nı zehirleyecek olan termik santrale karşı ÇED süreci “halkın katılımı toplantısı” için salon önünde toplanan bine yakın vatandaş ellerinde taşıdıkları döviz ve sloganlarla beklemeye başladı. Toplantı saatinin başlamasıyla birlikte önce tek tek alınacağı belirtilen salon 20 dakika geçtikten sonra çevik kuvvet tarafından girişe kapatıldı. Polis protestolara rağmen toplantı bitimine kadar barikatı kaldırmadı ve içeri girmeye çalışan yaşam savunucularını tartaklayarak yakın mesafeden gaz sıkmakla tehdit etti.

Gerçek ÇED toplantısını halk dışarıda yaptı

Salon önünden saatlerce ayrılmayan halk, bölgeye ölüm getirecek termik santrallere karşı konuşmalar yaptı, sloganlar attı. Kuzey Ormanları Savunması aktivistlerinin üzerinde “Termik santral ölüm demektir, ölümün “ÇED”i olmaz” yazılı bir pankart eşliğinde ölümü simgeleyen kara tulumlarla yere yatarak yaptığı eylem ilgiyle izlendi.

Tutanağa “Halk bilgi almak istemiyor” yazdılar

Kapıları Trakya halkına kapatan termikçi şirket salonun arka kapısından içeri soktuğu bazı figüranlarla ÇED toplantısı dekoru oluşturmaya çalıştı. Salona girmeyi başarabilmiş bölge köylüsü kadınların alkışlarla sloganlar atmaya başlaması üzerine düzmece ÇED toplantısı sonlandırılarak yine düzmece bir tutanak tutuldu. Tutanağa “Katılım toplantısı açılışı yapılmıştır. Halk bilgi almak istemeyerek eylem yapmıştır. Toplantı kapatılmıştır” ibaresi yazıldı.

Alıntı: KOS- Kuzey Ormanları Savunması

Auteur yönetmenlere biyografik bir bakış açısı

“Auteur” denildiğinde aklımıza ilk ne geliyor? Oldukça havalı dokusuyla ilgimizi çeken bu kelime elbette Fransızca bir kökene sahip ve kısaca “kendine özgü” anlamını taşıyor. Auteur kelimesi 1940’larda Fransız yönetmenlerin tekelinde bir sözcük olarak ortaya çıkıyor. Bu kelimeyi ilk sahiplenen sinemacılardan birisi ise yakından tanıdığımız bir isim, François Truffaut.

Auteur yönetmen demek, kendi sesine sahip yönetmen demek. Kendi sesi, kendi dokunuşu olan yönetmenler, tek bir sekans ile sizlere adını hatırlatmayı başarıyor. Bu ismi layıkıyla taşıyan isimler elbette, zaman içinde çoğaldı. Sovyet sineması denildiğinde akla Andrey Tarkovski’nin gelmesi gibi Akira Kurosawa, Woody Allen, Krzysztof Kieslowski, Ingmar Bergman ve Michael Haneke gibi isimler de “Auteur” unvanını doğallıkla taşıyan sinemacılar arasında yer alıyor. Bu isimlerin diğer bir ortak yanı ise edebiyat. Sinemada yarattıkları atmosferi kitap sayfalarına sürükleyen bu isimlerin yazdığı biyografik- otobiyografik kitaplar adeta bir sinema dersi edasında raflarda yerini alıyor.

mühürlenmiş zaman

1- Mühürlenmiş Zaman- Andrey Tarkovski

Auteur sinemacı denildiğinde Kuzey’den gelen esintinin ismi elbette, Andrey Tarkovsky. Filmlerinin tek bir sekansını saatlerce izleyebileceğiniz yönetmenin otobiyografik kitabı olan “Mühürlenmiş Zaman” aynı özel ünü hak eden bir eser. Sinema estetiği üzerine yazılmış bu kitabın ilk basımı Afa yayınları tarafından basılmış. Kitabın ikinci basımı ise 2010 yılında Agora Kitaplığı tarafından Füsun Ant çevirisi ile birlikte raflarda yerini aldı. Kitaptan çok bilinen bir söz ile noktayı koyalım: ”Görüntü, hakikatin suretidir

büyülü fener

2- Büyülü Fener- Ingmar Bergman

İsveç’li bir yönetmen olan Ingmar Bergman, insan ile Tanrı ilişkisini irdeleyen filmleri ile izleyicinin varoluşsal kaygılarına bir adım yaklaşıyor. Yaban Çilekleri, Yedinci Mühür, Persona… Tüm filmleri kendi özel alanını yaratmış olan yönetmenin en bilinen eserlerinden birisi de anılarını topladığı bir kitap olan “Büyülü Fener“. Bergman’ın Agora Kitaplığı’ndan çıkan bu eserinin yanı sıra “Sinematografi İnsan Yüzüdür” isimli bir eseri daha bulunuyor.

akira

3-Kurbağa Yağı Satıcısı- Akira Kurosawa

Akira Kurosawa “Kurbağa Yağı Satıcısı” isimli otobiyografik kitabı ile, sinemasını benzettiği “Harika İksirin” tarifini veriyor. Bu iksirin en önemli maddesi ise elbette ki, kurbağa sıvısı. 20. yüzyıl yönetmenleri arasında yer alan Kurosawa, Japonya doğumlu bir yönetmen. Filmlerinde kullandığı geometrik çizgiler ile tanınan Kurosawa, Auteur’ Uzak Doğu’daki önemli temsilcilerinden birisi. Kitap, Kurosawa tarafından “otobiyografi gibi bir şey” olarak tanımlanıyor. 2006 yılında basılan kitap Agora Kitaplığı Yayınları’na ait.

allen

4- Tüysüz- Woody Allen

Auteur olarak tabir edilen bir yönetmenin yaşadığımız çağa tanıklık etmesi elbette büyük bir şans. Sayısız kült filme imza atan Amerikalı yönetmen Woody Allen, aynı zamanda birçok kitaba sahip bir isim. Yönetmenin en çok bilinen kitaplarından birisi olan “Tüysüz“, sinemadan ziyade felsefe, siyaset, seks, sanat, kadın- erkek ilişkilerini konu alan bir eser. Allen’in filmlerinde konu edindiği her şeyi kitapta bulmak mümkün. Kitabın son olarak 2015 yılında Siren Yayınları tarafından yeniden basıldığını hatırlatalım.

Bir Zerrecik Deleuze, Banyan Ağacı ve Ursula

Bir filozof olan Deleuze’un aktarmaya çalıştığı fikirlerin doğanın bir parçası olan Banyan ağacında bulunabileceğini söylemek elbette cüretkar olarak nitelenebilecek bir fikirdir. Oysaki imgelerin imgeleri, göstergelerin göstergeleri beslediği çağımızda Deleuz’un özellikle altını çizdiği “oluş”a bir gönderme olarak da okunabilir. Hatta bu gönderme yakın zamanda yaşama veda eden Ursula’ya da çıkacaktır.

Anlatmaya hangisiyle başlayacağımı tam olarak kestiremesem de önceliği, Deleuze’den ve Ursula’dan çok daha eskilere dayanan Banyan ağacına vermek istiyorum. Banyan ağacı, Hindistan’a özgü, bir yerde Budist düşünceyi de beslemiş bir ağaç. Bir tür incir ağacı olan Banyan ağacını özel kılan köklerinin havada olmasıdır. Ağaç dalları, toprağa doğru gelişerek yeni bir gövde oluştururlar ve bir ağaçtan bir orman olabilecek kadar büyüyebilirler.

Banyan Ağacı ve Deleuze

Deleuze, kendi felsefesini oluştururken İlkçağ felsefecileri, Descartes, Nietzsche, Spinoza gibi düşünürlerin kavramlarından yararlanarak kendi bakışını yaratmıştır. Bu, tıpkı Banyan ağacının dallarından gövdelenen yeni bir ağaç oluşmasına benzetilebilir. Tıpkı her filozofun da yeni bir kök/ağaç olarak Banyan Ağacı dalı olabileceği gibi.

Banyan Ağacı ölümsüzlüğü simgeler ve yaşam ağacı olarak da adlandırılır. Aslında sanatın ve edebiyatın oluş savlarından birinin ölüm ve ölümsüzlük olduğunu düşünerek bile Deleuze bir köprü kurulabilir. Bu köprünün Deleuze tarafına geçildiğinde orada felsefeyi ve dünyayı algılamamızı belirleyen kavramlara dair yeni bir soluk bulunur. Bu soluk, farklılıklara ve çeşitliliğe olanak tanır. Deleuze, yeni gövdelenmiş bir dal olarak insan düşüncesinin gelişmesinde tıpkı sıcak ve bunaltıcı bir havada serinlemek için kaçılan bir ağaç gölgesidir.

Aynı zamanda Deleuze’un anlatmaya çalıştıklarının cisimlenmiş halinin de Banyan Ağacı’nda bulunabileceğini akla getirmek mümkündür. Bir Banyan Ağacı/Ormanına bakmak, Deleuze’un felsefesinde, organik olarak anlatmaya çalıştığı düşüncenin dile gelmiş haline bakma etkisi yaratabilir.

Dalların Kökleşmesi

Baker’in çevirisiyle Deleuze’in söylediği, “Kuşkusuz, bu şu ya da bu kavramı oturup imal etmeye benzemez –sanki şu ya da bu kavramı bir filozof oturup, hadi imal edeyim diye işe kalkışması saçmalıktır… Tıpkı bir ressamın, günün birinde hadi şöyle şöyle, böyle böyle bir resim yapayım demesinin saçma olacağı gibi… Bir zorunluluk olması gerekir… Başka türlü, ortada hiçbir şey yoktur.”**

Eminim ki o koca gövdeli Banyan Ağacı da şuradan buraya inip kökleneyim dememektedir. Ama onun tohumlanmasına yardımcı olan hayvanlar, düşüncelerin kendiliklerinin zaruriliğinin beslenmesidir.

Aynı zamanda kökleri havada olan bu ağaç, bildiğimiz toprağın içinde kökleri gelişen ağaç imgesini de ters yüz eder. Bu biçimiyle de Deleuze hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma Deleuze’un üstünde durduğu yapıbozumudur. Statükonun yani mevcut düşünce biçimlerinin artık katılaşarak oluştuğu görünür hale gelmiş yapıların bireyi zapettiği o yerden çıkmasını olanaklı kılan bir kapıdır.

Banyan Ağacı Statükonun Da Bir Resmini Sunabilir

Banyan Ağacı çevresindeki yapıları içine alarak kaybedecek kadar büyüyebilir. Tayvan’da terk edilmiş tuz madenleri ele geçirişi, turistik bir öğe olarak ziyaretçilere sunulmuştur. Bu da tıpkı yine oluş’un katılaşmış, statik halini hatırlatır. https://gaiadergi.com/banyan-agaclari-terk-edilmis-tuz-ambarlarini-kusatiyor/

“Tolkien da aynı şeyi yaptı; bir yüzük buldu, o zamandan beri kaybetmeye çalışıp durduğumuz bir yüzük…”*** der Ursula sadece Tolkien’in yüzüğü değil, kendisinin Mülksüzler’deki duvarı da kaybetmeye çalıştığımız bir şey olarak varlığını sürdürmektedir.

Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar kitabında ejderhalardan neden korkulur? diye soran Ursula’nın ejderhalarına Deleuze’in gözlüğü ile bakılırsa orada, insanın yaratıcı yanı, hayal gücü görülecektir. Aslında tüm imkanda biraz oradadır. Bu nedenle statükonun artık kalıplaştırdığı bakış, o dirimi bir ejderha imgesiyle hatırlayarak bir ürküntüye kapılır.

Banyan’ın, ezberletilen doğruyu -havada köklenerek, bilinen ağaç imgesinin tersine çevirerek- sarsmasında dirimi görmek mümkünken, katılaşıp, bir yapıyı yutmasında da statükoyu görmek de mümkündür. Deleuze’un düşüncede açtığı imkana Mülksüzlerin odoculuğuyla yaklaşılabileceği gibi Banyan ağacı imgesinden Deleuze ve Ursula’ya doğru yol almak ya da tam tersi yani Deleuze ve Ursula’dan bakıp, Banyan ağacının imgesine ulaşılabilir.

Deleuze’un felsefesine dalmak ya da Ursula’nın okuruna miras bıraktığı yapıtlarının düş dünyasında dolaşmak, bir yerde ikisi de bir Banyan ağaç/ormanında tatlı bir uykuya dalıp, güzel düşler görmek gibi.

*http://www.sanatteorisi.com/sanatteorisi.asp?sayfa=Makaleler&icerik=Goster&id=2709

***Ursala K. L. Guin. Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Hazırlayanalar: Deniz Erksan, Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen. Metis Yayınları. Altıncı Basım 2013, İstanbul.

 

Kadiköy çıkışlı alternatif rock grubu Gergin Bekleyiş

0

Kadiköy çıkışlı alternatif rock grubu Gergin Bekleyiş Zeki Dizdar ve Ömer Faruk Dizdar tarafından kuruldu. Kuzenler, Fenerbahçe Lisesi yıllarında müzikle ilgilenmeye başladılar ve yıllar içinde edebiyat ve müzik alanında çeşitli projelerde yer aldılar.

90’ların rock ve grunge müziğinin yanısıra Kesmeşeker, Rashit gibi gruplardan ilham alarak yola çıkan grubun temelleri, 2017 yazında  ilk demo çalışması Yüklen Geceyi’nin kaydedilmesiyle atıldı. Ardından; bir aylık süreçte Kentin Serserileri, Bırak Kış Gelsin (Game of Thrones Tribute) ve Kendi Halinde isimli demoları paylaşan ikiliye ilk olarak Sergen Tertemiz (davul) katıldı. Birçok ünlü ismin proje ve sahnelerinde davulcu olarak yer alan, İKSV ve Rock n Coke gibi en önemli müzik organizasyonlarında sahne ve prodüksiyon  amirliği tecrübesi bulununan Sergen’in katılımıyla ekip profesyonelliğe ilk adımı atmış oldu.

Kısa süre sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Klasik Gitar bölümü öğrencisi Ayşim Buse Kaya (bass) ile yollarını birleştiren grup, müzikal yeteneklerini bir üst seviyeye taşıdı.

Son olarak Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları öğrencisi olarak İzmir’den İstanbul’a gelen deneyimli lead gitarist Gökay Geçgel’in katılımıyla grup kadrosu tamamlanmış oldu.

Bu tarihten sonra Gergin Bekleyiş ve henüz sadece canlı performanslarda çalınan Kaktüsün Aşkı isimli besteleri de repertuvarına ekleyen grup sahne ve albüm çalışmalarına yöneldi. Caravan Rock Bar’da sahne açılışını yapan ekip, yakın zamanda ilk olarak Sokak Sahne ve ardından Woodstock performanslarıyla Kadıköy sahnesinde dinleyicisiyle buluşacak.