Ana Sayfa Blog Sayfa 205

Vegan Pita Ekmeği

0

Bu yumuşak ve puf pita ekmeği çorbalarınıza eşlik edebileceği gibi, sote ettiğiniz sebzelerle de lezzetli bir öğün haline gelebilir.

Malzemeler:

  • 200 ml. şekersiz soya sütü,
  • 200ml. sıcak su,
  • 1 çay kaşığı hindistan cevizi şekeri,
  • 1 çay kaşığı tuz,
  • 3 çorba kaşığı zeytinyağ,
  • 550 gr. un,
  • 10 gr. aktif maya.

Yapılışı:

  1. Şeker, maya, sıcak su, soya sütü ve zeytinyağını geniş bir kasenin içerisinde iyice karıştırın.
  2. Unu ve tuzu ekleyerek ellerinizle iyice hamur haline gelene kadar yoğurun.
  3. Üzerini streç filmle kapatarak 35-40 dakika ya da hamur ebatı iki katına çıkana kadar ılık bir yerde dinlenmeye bırakın.
  4. Fırını 240 dereceye ayarlayın.
  5. Hamuru tekrar bir kaç dakika yoğurun ve iki parçaya ayırın.
  6. Hamurdan küçük parçalar kopararak 15-16 cm civarında açın.
  7. Dilerseniz kare şeklinde kesebilir ya da yuvarlak bir şekil verebilirsiniz.
  8. Yüksek ısıda önceden ısıtılmış fırında 10 dakika puf haline gelene kadar pişirin.
  9. Hamurun geri kalanı için de aynı işlemi tekrarlayın.
  10. Sevdiğiniz sebzeleri tavada soya sosu ve zeytinyağ ile sote ederek pita içini açıp doldurabilir ya da üzerine koyarak afiyetle yiyebilirsiniz.

Kat Fowler: Kendinden şüphe etmenin üstesinden gelme ve yogayı benimsemek

Yoga eğitmeni Kat Fowler New York’ta yoga öğretmeyi, kendinden şüphe etmenin gerçeklerini ve Nutella’ya olan tutkusunu anlattı.

Vakıf fonuyla yetiştirilen bir çocuğun ruhani versiyonu gibiydim. Ebeveynlerim iki yaşına kadar yaşadığım bir ashramda (Hinduizm öğretilerinin yapıldığı yer) tanışmış. Doğu felsefesi ve maneviyatı ile iç içe büyüdüm – ama on dört yaşındaysanız ve ebeveynleriniz bir şey yapmanızı söylüyorsa tam tersini yapıyorsunuz.

On dokuz yaşındayken ruhani kökenlerime giden yolu tekrar buldum. Bu sefer bu yaşam tarzını seçtim. Başından beri tüm lükse ve avantajlara sahip olduğunun farkına varan vakıf çocuğu gibi, erken yaşta bilgeliğe maruz kalmanın ne büyük şans olduğunu gördüm. Yirmi dört yaşımdayken on beş tane eğitmen kursu yaptım. Tutulmuştum.
Ayrıca bakınız.

İlk aşkımdan ayrıldıktan sonra haylaz bir ergenden uyanmış bir gence dönüştüm. Kalbim kırılmıştı. Aylarca dışarıya çıkmadım. Annem bir yoga kursu denemem için ısrar etmeyi sürdürüyordu. Sonunda denedim. Tam da o zaman bu yeni yola başladım.

Colorado’ya giden uçak yolculuğu sırasında –Yoga Journal ile fotoğraf çekimi için gidiyordum- korkunç bir türbülans vardı. Uçaktaki insanlara ya çığlık attıran ya dua ettiren ya da insanları ağlatan cinsten. Fazslasıyla varoluşsal düşüncelere sahiptim: Burada ne yapıyorum? Bütün bunlar ne için?

Fotoğraf çekiminin Crestone, Colorado [Budist ashramlarıyla bilinen manevi bir sıcak bölge] yakınlarında olduğunu öğrendiğimde orayı ziyaret etmeyi istediğimi biliyordum. Kasabaya geldiğimde bir ziggurat [Ortadoğu ve Pers kökenli manevi bir yapı] buldum. Üstüne tırmandım ve yolculuğumun stresini attım.
Ayrıca bakınız.

Uzun bir süre kendi gücüme inanamadım. Bana verilen nimetlere ve hediyelere layık olma hissiyle uzun süre boğuştum. İnanılmaz fırsatlarla karşılaştığımda bile kendimi “Evet! Ben bunu hak ediyorum.” diye düşünmek yerine “bundan ne kar edebilirim?” diye sorarken buluyordum. Birçok kadının bununla mücadele ettiğini düşünüyorum. Zigguratın tepesindeyken kendimi sınırlandıran düşüncelerimi atmaya çalıştım. Kendi yolumu tıkamama neden olacak her şeyden kurtulmak istedim.

Hem Doğu hem Batı yogası üzerine en iyi hocalarla çalıştığım için şanslıyım. Öğretmenim Dharma Mittra, yoganın sekiz dalının klasik pratiklerine tamamen yoğunlaştı. Kendisinin eski metin öğretme bağlılığından çok fazla şey öğrendim. Batı tarafında, Tiffany Cruikshank ile çalışmak neredeyse fiziksel terapiyi öğrenmek gibiydi. İki taraftan da harika şeyler kazandım.

New Yorkluları seviyorum. New York’ta yaşıyor ve eğitim veriyorum. Bizler hızlı yürüyen, hızlı konuşan ve yavaş insanlara kızan hırslı insanlarız. Bu zor değişen yoğunluğun içinde kolektif bir enerji var. Elli veya altmış kişiye öğretirken amacım enerjilerini topraklamak ve fazlasını atmak. Stresli enerjinin sakin ve kibar enerjiye dönüşmesini izlemeye bayılıyorum.

Küvette kaşıkla Nutella yemeye bayılıyorum. Ayrıca Netflix izlerken geç saatlere kadar oturmamla da biliniyorum.

Ayrıca bakınız.
Kaynak
Fotoğrafın kaynağı

**Nutellanın içeriğindeki palm yağı hakkında sayısız utanç verici gerçekten birkaçı için bu yazıyı okuyabilirsiniz. Okuduğunuz bu yazı belirtilen kaynaktan çeviridir, bütünüyle görüşlerimizi yansıtmamaktadır.

Psikoloji serisi: Mükemmeliyetçiler neler düşünür?

1

Önceki yazımda mükemmeliyetçi kişilerin bazı davranışlarından bahsetmiştim. Bu yazıda o davranışlara yol açan düşünceleri paylaşacağım.

Herkesin belli yaşam kuralları ve prensipleri vardır. Yaşam kuralları dediğimiz şey, kişinin hayatını nasıl yaşadığı ve yaşaması gerektiğini içeren kurallardır. “İnsanlara kibar davranmak önemlidir” bir yaşam kuralı olabilir. Ancak her yaşam kuralı işlevsel değildir. Örneğin mükemmeliyetçi kişinin şöyle bir yaşam kuralı olabilir: “Bir iş mükemmel değilse, o iş bitmemiş demektir.”

Mükemmeliyetçi kişilerin genellikle problemli ve işlevsel olamayan yaşam kuralları ve varsayımları vardır. Centre of Clinical Intervention bu kuralları şöyle kategorize etmiş:

Yüksek zahmet gerektiren beklentiler, başarı ve öz-değer ilişkisi

Bunlar hep daha iyisi için uğraşmayı gerektiren, yüksek ve zahmetli beklentilerdir. Bu zahmetli beklentileri başaramadığında kişi kendini değersiz hisseder. Başarıya gereğinden fazla değer vermek ve kendi değerine eş görmek kişiyi mutsuz eder.

İyi yapmak yeterli değildir, ben daha iyisini yapmalıyım.

Daha yüksek başarılara ulaşmak için çabalamazsam tembel ve işe yaramaz biriyim.

5 kilo vermek yeterli değildi, çok daha küçük bir beden olmalıyım.

Bunu başaramazsam aptalın tekiyim.

“Ya hep ya hiç” düşüncesi

Bu düşünce dünyayı siyah ve beyaz görmeye benzer, griliğe yer yoktur. Örneğin, bir şey ya tamamen iyidir ya da ufacık bir hata onu kötü yapar. Bu tarz düşüncelere göre; bir işte başarılı olmak demek her zaman en iyisini yapmaktır, küçük hatalara dahi yer yoktur.

Bu konuda yüksek not alamazsam, bu bölümü okumayı haketmiyorum.

Ürettiğim işim, projem, ödevim, eserim hiçbir zaman yeterince iyi değil.

Bir işi yapmanın doğru ve yanlış yolu vardır.

Eğer bir kez bile çikolata yersem, diyetimi mahvetmiş olurum ve sonrasında daha fazla yiyebilirim.

Başarısızlık korkusu

Bu başarısız olmaktan fazlasıyla korkmak ve olumsuz düşünceler geliştirmek ile alakalıdır.

Bir şeyleri mükemmel yapmalıyım.

Başarısız olmamalıyım.

Başkalarının hakkımda kötü düşünmesine izin veremem.

Denersem, yalnızca başarısız olurum.

Bir hata yaparsam, reddedilirim.

İşimi ortaya koyarsam başkaları hakkımda kötü düşünürler.

Yapmalıyım, etmeliyim; -meli, -malı düşünceleri

Bu kategori; gereklilik, zorunluluk içeren düşünceleri ve varsayımlar yapmayı içerir.

Mükemmel olmalıyım yoksa başkaları gerçekte nasıl olduğumu fark ederler.

Öğle vaktinden önce asla yemek yememeliyim.

Evimi temizlediğimde her zaman bütün odaları dip temel temizlemeliyim.

Devamli kontrol etme/checking

Tekrar tekrar kontrol etmek ile alakalı düşünceli içerir.

Başkalarına göstermeden önce, yaptığım her işin üzerinden birçok defa geçmeliyim.

Kilo almadığımdan emin olmak için gün içinde birçok kez tartılmalıyım.

İrade/kişisel kontrol/Self-control

Bu kategori kişinin iradesiyle bağlantılı düşünceler içerir.

Her vakit çalışmalıyım yoksa tembel biri olurum.

Sevdiğim bir şeyi, bir ikramı (kurabiye gibi) haketmek için çok fazla çalışmalıyım.

Bu örneklere baktığımızda, mükemmeliyetçi kişinin kendi ve dünya hakkındaki düşünceleri ve yaşam prensiplerinin faydalı olmadığını görüyoruz.

Faydalı kurallar gerçekçi, koşullara uyarlanabilen, esnek kurallardır.
“Sağlıklı beslenmeye çalışmak iyidir.” kuralı faydalıdır çünkü bilimsel gerçeklere dayanır ve esnek bir kuraldır (“beslenmeye çalışmak” fiili kimi zaman sağlıksız yiyecekler yenebileceğini ima eder, örneğin doğum günlerinde).

Faydasız kurallar katı, sabit, mantıksız kurallardır.
“Asla hata yapmamalıyım.” kuralı faydasızdır çünkü bu standardı sürdürmek imkânsızdır ve hata kaçınılmazdır. Hata yaptığımızda eğer böyle sert bir kurala inanıyorsak çok daha kötü hissederiz.

Bu düşünceler ve kurallar mükemmeliyetçi kişiyi listeler yapmaya, tekrar tekrar kontrol etmeye, organize olmaya saatler harcamaya, karar vermede zorlanmaya, ve bazı şeyleri yapmaktan kaçınmaya iter.

Mükemmeliyetçilik döngüsü

Başarıya gereğinden fazla verilen önem ve kişinin kendini yalnızca başarılı olduğunda değerli hissetmesi onun faydasız düşünceler üretmesine sebep olur. “Başarı çok önemlidir, mutlaka başarılı olmalıyım.”

Bu düşünceler ise yüksek beklentiler ve standartlar belirlemeye yol açar. “Hiç hata yapmamalıyım ve her zaman yüksek notlar almalıyım.”

Yüksek beklentileri olan kişi mükemmeliyetçi davranışlar sergiler (kontrol etme, erteleme, liste yapma vs.). “Ödevimi en az 5 kere okumalıyım ve kontrol etmeliyim.”

Bu davranışlardan sonra, kişi aldığı sonucu ve performansını da mükemmeliyetçi düşüncelere göre değerlendirir. Örneğin, ya hep ya hiç düşüncesi. Sonuç kişinin beklentilerini karşılayamadıysa, küçük bir hata yaptıysa; kendini acımasızca eleştirir, başarısız bulur, kötü ve değersiz hisseder. “Projemin son kısmında hata yaptım, ben bu işi yapamıyorum, projem berbat oldu, burada olmayı haketmiyorum.”

Eğer istediği sonuca ulaştıysa, örneğin hiç hata yapmadıysa, beklentilerinin yeterince yüksek olmadığını düşünür ve bir dahaki sefere daha yüksek beklentiler kurmayı hedefler. “Projemde hiç hata yapmadığıma göre bu çok zor bir proje değildi, bunu herkes yapabilirdi, bir dahaki sefere daha zor bir işe girişmeliyim.”

Kısacası, mükemmeliyetçilik bir döngüdür ve bunu kırmak için kişinin düşüncelerini ve davranışlarını değiştirmesi gerekir.

Sonraki yazımda düşünceleri ve davranışları değiştirmek için neler yapılabileceğini paylaşacağım.

Kaynak: Psychology Tools, CCI Health 1234

Göklerde bir kahraman: Matt Ayer

Hiç şüphesiz kabin ekipleri güvenli bir şekilde seyahat etmemizi sağlayan birçok isimsiz kahramandan oluşuyor. Onlara hayatımızı emanet ediyoruz desek sanırım yanlış olmaz. Şimdi size işine olduğu kadar hayvanlara da hayatını adayan havayolları pilotu Matt Ayer’den bahsetmek istiyorum.

Boş zamanlarını hayvan barınağında çalışarak geçiren Matt günümüzde insanlık ayıbı olarak kabul edebileceğimiz olaylardan biri olan köpek eti ticareti dolayısı ile köpek katliamına dikkati çekebilmek ve masum hayvanları kurtarmak için çabalıyor. Los Angeles’ta bulunan ve Uzakdoğu’daki mezbahalardan köpekleri kurtaran Animal Hope and Wellness kuruluşunda gönüllü olarak çalışarak Çin’den Los Angeles’a getirilen birçok köpeğe tedavileri ardından aileler bularak yeni ve güvenli bir hayata başlamalarını sağlayan hayvansever pilot son günlerde youtube kanalı ile de adından sıkça söz ettirmeye başladı.

Gittiği değişik ülkelerde vegan restorantlarda çekim yaparak aslında vegan yemeklerin sanılanın aksine ne kadar lezzetli olabileceğini izleyicilere gösteren Matt, köpek ya da inek bütün hayvanların eşit şekilde yaşamaya hakkı olduğunu bizlere hatırlatıyor. İşi sebebi ile bütün dünyaya seyahat eden vegan pilot, yiyeceği yemekleri evde hazırlayıp yanında götürüyor.

Gelin kendisini yakından tanıyalım.

Merhaba bize biraz kendinden bahseder misin?

Merhaba, adım Matt. Bir havayolu şirketinde pilot olarak çalışıyorum. Los Angeles’ta yaşıyorum. Sörf yapmayı seviyorum, ayrıca köpek barınağında gönüllü olarak çalışıyorum.

Popüler bir youtube kanalınız var, bu maceranız nasıl başladı?

Aslında her şey Beyond Burger’ı denememle başladı. Tadını çok beğendim ve herkese göstermek için bununla ilgili bir video yapıp Facebook’ta paylaştım. İnsanlar bu videoyu çok beğendiler ve sonrasında vegan yiyecekler hakkında yaptığım yorumları kameraya almaya başladım.

Peki vegan olmaya nasıl karar verdiniz?

Annem ve babam vejetaryen oldukları için ben de doğuştan vejeteryandım. Bir yıla yakın bir süredir veganım ve yayınlarımı bunun üzerine yapmaya başladım. Veganlık hakkında okuyup çeşitli videoları seyrettikçe insan daha iyi anlıyor. Süt sektörünün ineklere yaptıkları düşündüğümde vegan olmak mantıklı geldi.

Seyahat ederken vegan beslenmek zor mu?

Aslında bu tamamen nereye seyahat ettiğiniz ile alakalı. Havaalanlarında çok fazla vegan seçenek bulamayabilirsiniz ama insanların yemek yeme alışkanlıkları hızla değişiyor ve sağlıklı yeme alışkanlığı yayılıyor. Genellikle yemeğimi evde hazırlayıp uçağa götürüyorum.

Uçak yemekleri hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Bazı hava yolu şirketleri sağlıklı yemekler sunmaya özen gösteriyorlar. Uçuş öncesi hava yolu şirketine vejetaryen ya da vegan olduğunuzu söylemek her zaman iyi bir fikir. Böylelikle yemeğiniz sizin için hazır oluyor.

Yolculara, rahat bir uçuş geçirmeleri için önerileriniz var mı?

Eğer yanınızda şişme boyun yastığı varsa hangi koltukta olursanız olun rahatça uyuyabilirsiniz. Yine yanınızda atıştıracak bir şeyler getirmeniz size yardımcı olabilir. Paketlenmiş badem hem çok besleyici hem de taşınması çok kolay. Fıstık ezmeli sandviç çok alternatif olabilir.

Köpekleri çok sevdiğinizi biliyoruz, sahiplendirme konusunda neler yapıyorsunuz?

Los Angeles’da bulunan Animal Hope and Wellness kuruluşunda gönüllü olarak çalışıyorum. Çin, Kore ve Kamboçya’daki mezbahalardan köpekleri kurtaran harika bir organizasyon. Köpeklerin Los Angeles’a güvenle getirilip tedavi olmalarını ve sağlıklı kilolarına kavuşmalarını sağlıyoruz. Sonrasında yuva bulmalarına yardımcı oluyoruz. Elimden geldiğince veteriner işlerine yardımcı olmaya çalışıyorum. Köpeklerin yeni aileler bulmaları için fotoğraflarını ve bilgilerini instagram hesabımdan paylaşarak daha çok insana ulaşmalarını sağlıyorum.

Gelecekte Youtube kanalınız için planlarınız nelerdir?

Kanalımda yayınladığım tarzda bir tanıtım bölümü hazırlayarak yemek ya da seyahat kanallarının biri ile anlaşmayı ya da çok daha fazla içeriği sunabileceğim bir web sayfası oluşturmayı planlıyorum.

Son olarak okuyucularımıza ne söylemek istersiniz?

Neye önem veriyorsanız onunla ilgili projeler yapın. Küçük bir şey olarak başlasa da çok çalıştığınız sürece zamanla büyüyecektir. Yardım etmek istediğiniz bir organizasyon bulup gönüllü işler yapabilirsiniz. Yardım ettikçe hayatınızda pozitif olayların olmaya başladığını göreceksiniz! İhtiyacı olanlara yardım etmek ruhunuzu besler ve dünyanın dengesini sağlamaya yardımcı olur. Mahatma Ghandi’nin de dediği gibi “Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi siz olun.”

A hero in the sky: Matt Ayer

Without a doubt, cabin crews are made up of a lot of unnamed heroes. I guess it would not be wrong to say that we entrust our lives to them. Now I would like to tell you about the airline pilot Matt Ayer, who besides his job, dedicates his life to animals welfare. Matt, who spends his spare time volunteering at an animal shelter, where he tries to save innocent animals by drawing attention to the massacre of dogs as a by-product of dog meat trading, which nowadays is regarded as a shame of humanity.

As a volunteer at the Animal Hope and Wellness organization, Los Angeles whose mission is to saves dogs from slaughterhouses in the Far East, Matt finds families for dogs following medical treatment to help them start a new and secure life. The animal loving pilot has gained popularity through his YouTube channel that features videos taken in vegan restaurants in the different countries he visits. Matt shows the audience contrary to popular belief, how delicious the vegan dishes might actually be and reminds us all animals, be it dogs or cows, equally have the right to live. The veggie pilot, who travels all over the world because of his job, prepares his meals at home and takes them with him. Let’s get to know him better

1) Could tell us little bit about yourself?

My name is Matt and I am an airline pilot based out of L.A.X. I am 30 years old. I enjoy surfing, cooking and I volunteer at a dog rescue here in Los Angeles.

2) What got you started on your vegan journey?

I have been vegetarian since birth because my parents are vegetarian. I became vegan just under a year ago. I went full vegan after I started promoting my blog and was subsequently active in certain vegan forums and Facebook groups. The more I read and watched about veganism, the more that it made sense. I was vegetarian for animals so it made sense to go vegan considering how bad the milk industry was on the cows.

3) Is ıt difficult to remain vegan while travelling?

I would say it is more difficult than eating omni but doesn’t have to be a big challenge. Planning and preparation go a long way. It really depends on where you are traveling as well. For the most part, there are not a ton of great vegan options at the airport. That is of course changing as the healthy eating culture is growing. There are tougher times than others. One time sticks out recently when i didn’t pack food and I ended up eating oatmeal from Starbucks for dinner. While I was grateful for that starbucks oatmeal, it wasn’t the most desirable dinner. The other crew members were giving me some funny looks while they ate burgers.

4) What advise do you have for passengers that would like comfortable flight?

Invest in a good neck pillow. A good neck pillow will allow you to sleep on the plane regardless of what seat you are in. Just be careful and find one that actually supports your head. As far as food goes, bring snacks! A big bag of raw almonds are extremely nutritious and are very easy to travel with. Packing peanut butter sandwiches can make a huge difference too. There are other great vegan protein bars and oat bars out there too. I personally love Cliff “Nut Butter” bars and Rise “Lemon Cashew” bars.

5) What’s your opinion about in flight meals?

Airlines are doing a great job making healthy in flight meals and lots of times there will be a great vegan option. It’s always a good idea to tell your airline that you’re vegan before you travel so they can make proper preparations.

6) You have a very popular youtube channel,how did you get started?

It really got started when I made a video about the Beyond Burger. I loved it so much that I wanted to show others how good it was. I posted it on Facebook and lots of people loved it. From there, I posted other reviews of vegan stuff. A big breakthrough for my channel was when I made a video of my flight crew trying a vegan restaurant on a layover in Salt Lake City. I shot it on my Iphone and edited it on my computer. That video did really well on Facebook and it was a lightbulb moment. My channel sort of transformed to vegan restaurant reviews from around the world.

7) What are the future plans for your youtube channel?

I am planning on creating a full fledged “pilot” episode to try to get a series picked up for the travel/ food channel or a bigger website that hosts a lot of content.

8) We know how much you love dogs,what do you doing for the adoptions of animals?

Right now I do volunteer work at Animal Hope and Wellness in Los Angeles. They are a great organization that rescues dogs from the slaughterhouses in China, Korea, and Cambodia and brings them back to California. They provide medical treatment for the dogs and get them to a healthy weight. They will then adopt them out. I am luck to be able to help in certain areas. I will pick new dogs up at L.A.X. and bring them to the shelter. I also do veterinarian runs. I use my Instagram to promote the rescue as well as show off new dogs that are waiting to be adopted.

9) What message do you have for the readers here?

You should always try to stay busy with projects that you think are important. Even if it starts small, if you work hard, it will surely grow.
Another point I want to make is that you should always be doing volunteer work in way or another. Find an organization that you care about and start committing your time. It will lead to very positive things in your own life. Volunteer work is food for the soul and helping others who are less fortunate will help keep the world in perspective.In the words of Ghandi “Be the change you want to see in the world.”

Rotamız dünyanın en ilginç restoranları

Şık bir restoranda enfes lezzetleri tatmak başlı başına bir keyiftir zaten ama bu keyfi bir üst katmana çıkaranlar da yok değil. Bir restoranın nasıl farklı bir atmosfere çevirebileceğinizi düşündüğünüzde aklınıza neler gelir? Gökyüzü, su altı, zifiri karanlık bir ortam, hatta bir tuvalet… Biz sizin için bir derleme yaptık. Bu restoranlarda hayal gücü sınırsız, deneyim eşsiz.

Gökyüzünde yemek keyfi – Dinner in the Sky: “Yerden 50 metre yukarıda bir akşam yemeği keyfi” fikri kulağınıza nasıl geliyor? Belki korkutucu, belki de sıra dışı. Bununla birlikte kabul etmelisiniz ki Dinner in the Sky adlı restoran, dünyanın en ilginç akşam yemeği deneyimlerinden birini sunuyor. Yunanistan’ın başkenti Atina’da bulunan ve askılı vinçler aracılığıyla gökyüzüne uzanan restoran 22 kişilik. Mönüsü eşsiz, yemeğe eşlik eden müziği gayet iyi ve Akropolis ile süslü manzarası müthiş. Bu restoranda bir yandan pek az kişinin fırsat bulacağı bir restoran keyfi deneyimlenirken, öte yandan dünyanın farklı yerlerinden gelmiş kişilerle tanışmak ve sohbet etmek mümkün.

Avrupa’nın ilk su altı restoranı – Under: Denizin altında, bin bir çeşit balığın ve deniz canlısının arasında bir akşam yemeği yemek, gerçekten de eşi benzeri olmayan bir deneyim vaat ediyor. Daha önce Maldivler, Dubai ve Florida’da yaşanmış olan bu deneyim artık Avrupa’da. 2018 yılının Şubat ayında açılacak olan ve batık bir gemiye benzeyen Under isimli restoran, Norveç’in Kristiansand şehrinin yakınlarındaki Baly’de yer alıyor. Dışarıdan bakılınca kocaman bir kayaya benzeyen restoranın büyük bölümü sular altında ve panoramik cam duvarlarla kaplı. Burada Norveç’in yerel ürünlerinin sunulacak ve aynı anda 100 kişi ağırlanacak. Restoran olmasının yanı sıra deniz araştırmaları merkezi olarak da kullanılacak olan binanın yüzeyinin suni midye resifi olarak görev yapması bekleniyor.

Tuvalette yemek mi? – Modern Toilet: Yemek yerken tuvaletle ilgili şakaların dahi nahoş karşılandığı bir gerçek. Durum böyleyken tamamen tuvalet dekorasyonuna sahip bir restoran ilgi çekebilir mi? Farklı deneyimlerin rağbet gördüğü günümüz dünyasında bu sorunun cevabı kocaman bir evet. Tayvan’ın Taipe şehrindeki Modern Toilet isimli restoran, devasa bir tuvaletteymişsiniz hissi uyandırıyor. Klozetler, küvetler, lavabolar… Bu restoranda sandalye yok; tuvalet dekorunu ilginç bularak gelen konuklar klozetlerin üzerine oturuyor. Küvetler ise masa görevi görebiliyor. Yemekler klozet şeklinde yapılmış kaplarda servis ediliyor. İki katlı ve 80 kişilik restoranın büyük ilgi görüyor olması, tuvalette yemek yeme fikrini pek çok insanın itici değil, tam tersine çekici bulduğunu gösteriyor.

Bir hapishane deneyimi – Alcatraz E.R.: Amerika’nın San Francisco Körfezi’nde yer alan Alcatraz Adası, 1861-1963 yılları arasında aynı isimli bir hapishaneye ev sahipliği yapmıştı. Acımasız yönetimiyle ünlü bu hapishane, Thomas E. Gaddis’in yazdığı “Alcatraz Kuşçusu” adlı romana ve aynı isimle çekilen bir filme konu olmuştu. Japonya’daki Alcatraz E.R. isimli tuhaf ve karanlık restoran da, bu ünlü hapishaneye atıfta bulunarak, hem hapishane hem de hastane konseptine göre dekore edilmiş. Bu restorana gelenler hem mahkum hem de hasta. Girişte konukların elleri kelepçeleniyor ve sonra da bir hücreye alınıyorlar. Tabii ki garsonların, gardiyan ve hemşire kılığında olması hiç şaşırtıcı değil. Restoranda çığlıklar, kelepçeler, elektrikli testereler, şırıngalar da kesinlikle yadsınmıyor.

Bir nüdist – O’naturel: Çıplak yemek mi? Çok tuhaf diyebilirsiniz ama nüdist restoranlar dünyada hızla yayılıyor. Bunun son örneği ise Kasım 2017’de Fransa’nın başkenti Paris’te açıldı. Paris Natürist Derneği’nin desteğiyle hayata geçirilen bu restoranda müşteriler de, çalışanlar da çıplak olmak zorunda. Ancak hem bu restoranı merak edip hem de herkesin içinde çıplak olmak istemeyenler için özel bölümler de oluşturulmuş. Restoran aynı anda 40 kişiye hizmet verebiliyor. 20 yaş altı kişiler ise ebeveyn izni olmadan restorana alınmıyor. Restoranın konukları, yemeğe geçmeden önce tüm giysilerini ve cep telefonlarını vestiyere bırakmak zorunda.

Her yer karanlık – Karanlıkta Yemek: İstanbul-Kâğıthane’deki Karanlıkta Yemek isimli restoran, dünyanın en ilginç yemek deneyimlerinden birini sunuyor. Bu restoran zifiri karanlık; ne karşınızda kimin oturduğunu görüyor, ne de önünüzdeki yemeğin ne olduğunu biliyorsunuz. Ama kulağınız daha iyi duyuyor, burnunuz yemek kokularını daha iyi algılıyor ve damağınız tüm tatları daha iyi algılıyor. Bu deneyim belki biraz ürperti içeriyor ama sıra dışı olduğu kesin. Restoranın tüm garsonlarının ve akustik Türkçe müzik yapan müzisyenlerinin görme engelli olduğunu söylemeliyiz.

Dalgalar hakkında; bir kitap üstüne izlenimler

Virgina Wolf, yazar ve eleştirmen, 1882’de Londra’da doğdu. Bin sekiz yüz seksen iki Londra’sı kadın hakları konusunda günümüz dünyasının birçok ülkesinden daha geri bir noktaydı. Virgina Woolf’un, eğitim hakkı engellendi. Bu durumun onun üstünde yarattığı etki sadece yazısını daha çok bilemesine sebep olmuştur diye düşünmek sadece fantastik bir kurgu olur. Hayatındaki diğer olumsuzluklar gibi yaşarken geçirdiği psikolojik krizlerin altyapısında durduğunu düşünmek, hayalci bir bakış olmasa gerek. Yaratıcı yazının ikon kırıcı bu büyük yazarının iç dünyasını tamamen görmek mümkün değildir. Bu nedenle Dalgalar kitabından bahsedecek bu yazıya sadece birkaç anekdot vererek başlamak istedim.

Virgina Woolf’un Dalgalar’ında Yüzmek

Kimilerine göre yazarın en iyi eserlerinden sayılan bu kitap hakkında okurun genel kanısı, okunmasının kolay olmadığı yönündedir. Okurların kitaplarla kurduğu ilişki değişkenlik gösterdiğinden bu yargının her okuru kapsamadığını belirtmeme bilmem gerek var mı? Sadece Virgina Woolf, okuyabilirim ya da okuyamam gibi bir karar vermeden önce yazarın Kendine Ait Bir Oda, Bir Hava Taarruzu Sırasında Barış Üzerine Düşünceler gibi eserlerini okumakta fayda var.

Dalgalar, bugüne kadar birçok okura keyifli bir okuma zevki sunmasının yanında, epik bir şiirin büyüleyici akışını gün ortasında bölmek gibi özelliğe sahip. Roman olup olmadığı yönünde tartışmalar sürse de Virginia Woolf’un yapmak istediğinin bir tür şiir/roman/oyun olduğu söyleniyor.

Dalgalar, bir döngünün daha doğrusu sonsuz bir döngünün anlatımı

Karakterlerin tüm hayatını bir günün döngüsüyle birleştirerek anlatmak, salt bunun başarılması bile çok zor iken yazar, konuşturduğu altı karakteri birbiriyle hem bağımlı hem bağımsız kılmayı başarıyor. Ayrıca her bölümün başında günün hangi vaktinde olabileceğimizi anlatan bir yapı var. Bu yapı rahatlıkla yirmi dört saatlik bir günün dokuz parçasının betimlenmesi olarak düşünülebilir. Bu kısımların ilk cümlesi okura güneşin hangi noktada olduğunu bir güneş saati etkisiyle gösteriyor.

Dalgalar’ın Güneş Saatleri

“Doğan güneş, yeşil bir örtünün üzerine serilip ıslak mücevherlerin arasından huzursuz bakışlar atmadı artık, yüzünü ortaya çıkardı ve dalgaların üstünden ötelere baktı.”

Bu bölümlerdeki her anlatım, dalgaların, doğanın, çevrenin ve ışığın etkilerinin leziz bir sunumudur. Lirik ve etkileyicidir;

“Havadaki gri-mavi atomların arasından güneş İngiltere’nin çayırlarına vurdu, bataklıkları ve su birikintilerini, bir direğin tepesindeki beyaz bir martıyı, tepeleri kubbeli ormanlar üzerinden ağır ağır süzülen gölgeleri, taze ekinleri, dalgalanan otlakları aydınlattı. Meyve bahçesinin duvarına vurdu, tuğlalardaki çukurluklar, tanecikler gümüşsü, mor beneklerle doldu, dokunulsa ele yumuşak gelircesine sıcak, dokunulsa eriyip kavrulmuş toz zerreciklerine dönüşecekmiş gibi.”

Saati Biliyoruz Şimdi Karakterleri Dinleyelim

Bölüm başı kısımları geçilip yeni bir bölüme başladığında kitabın kahramanlarının çocuklukla başlayan ve ölümle noktalanacak olan serüveninin yaş dönemleri de dinlenmeye başlanır. Dinlenmeye diyorum çünkü kahramanlar geçmiş/gelecek anılar içinde iç/dış konuşmalar yapmaktadır. Kimin konuştuğunu okurun muhtemelen rahatlıkla takip edebilmesi için yazar pratik bir yol kullanır.

-“Bir halka görüyorum,” dedi Bernard, “tepemde asılı duruyor.”-

-“Şimdiki anı içinde barındıran bir dünyada,” dedi Neville, “neden ayrımcılık yapılmalı?”-

-“Sokak lambalarının direkleri vardı, dedi Rhoda, “ve istasyondan gelen yolda yapraklarını henüz dökmemiş ağaçlar.”-

-“Çitteki aralıktan,” dedi Susan, “onun Louis’i öptüğünü gördüm.”-

-“Yerlilerin dansı gibi,” dedi Louise, “kamp ateşi etrafında.”-

-“Ama sen benden asla nefret etmeyeceksin,” dedi Jinny. “Beni asla görmeyeceksin, yaldızlı iskemleler ve büyükelçiler dolu bir salonda bile, benden merhamet dilenmek için salonun öbür tarafına yürüyüp yanıma gelmedikçe.”-

Her bir karakter konuşmaya başladığında yukarıdaki alıntılarla aktarılan: Cümle başı, virgül, konuşan karakterin adı, nokta ile tamamlanan bir ilk cümleyle paragraf açılır.

Percival’ın İki Boyutluluğu

Kitabın karakterleri üç kadın ve üç erkektir. Kadınların ve erkeklerin bu eşit dağılımını hiç konuşmayan bu nedenle de, sadece Bernard, Susan, Rhoda, Neville, Louise ve Jinny’in belirttikleriyle tanıdığımız Percival bozmaktadır. Üstelik Percival, rahatlıkla söylenebilir ki, Dalgalar kitabının en önemli karakteridir. Çünkü anlatının düğümü aslında Percival üstünden atılır. Percival’in erken ölümü, yaşam/ölüm döngüsünün ölüm tarafının acımasızlığını, birer fani olan, karakterlerin hayatlarına sokar. Percival artık sadece eksikliğiyle, olabilirlikleriyle ve yokluğuyla karakterlerin hatırlamalarında var olacaktır.

Bernard’ın çocuğunun doğumuyla aynı zamana gelen bu ölüm, Dalgalar’da anlatılmaya çalışan döngünün özetidir. Aynı zamanda emperyal tutkuların sömürgeci diyarlarda sönen ateşini temsil eden bir nitelik taşır. Percival, Hindistan’da atından düşerek hayatını kaybetmiştir.

Percival, kendisine dair iç diyaloglarını duyma şansımız olmadığından en parlak karakter olarak sunulmuştur. Birbirinden farklı hayatlar süren, hali vakti yerinde kahramanlarımızın çelişkileri, en rahat kendi iç seslerinin kendilerine söylediklerinden okunur. Mesela, aynı zamanda kitabın leitmotiflerinden biri olan Louis’in “Avustralya aksanı”na bu kadar takılması, yine Louis’in iç konuşmalarının aktarımıdır. Karakterlerin çelişkileri daha çok kafalarının içindedir. Böylece Dalgalar’da Percival’ın diğer karakterler için hayranlık duyulan bir imge olarak var olması sağlanmış olur. Virginia Woolf’un Dalgalar’daki altı karakter, sanki üç boyutluymuş gibi bir yaşam sürerken, Percival iki boyutlu bir imge halini almıştır.

Dalgalar…

Kitaptaki altı karakterin tek bir bilincin yansıması olduğu söylenir, Dalgalar’ın karakteri Neville de, “Biz hepimiz Bernard’ın öykülerinin tümceleriyiz.” der. Kitap üstüne nice şey söylenebilir. Benim okuduğum çeviri;

“Dalgalar sahilde çatladı.” diye bitiyor. Başka bir çeviri, “dalgalar sahilde parçalandı.” diye ve bu tümcesi trajik ölümünden sonra mezar taşında yazılı olan tümcesidir. Virtüözce kullandığı bilinç akışı tekniği ile Virginia Woolf’un edebiyata kazandırdığı Dalgalar, elbette hiçbir dönem her okura kendisini okuma zevkini sunmayacaktır. Yine de denemeye değer. Sadece o lirik tadı almak bile onun ustalığını sezdirmeye ve edebiyatın sonsuz sularında neden bir dalga olduğunu anlamaya olanak tanır.

Okuru bol olsun dileklerimle, Dalgalar’a bir kapı açmaya çalıştığım bu yazıyı ilk bölümdeki bence büyülü gerçekçi kısmı paylaşarak tamamlamak istiyorum.

Bernard:

“Buraya ilk gelen biziz. Bilinmeyen bir ülkeyi keşfediyoruz. Kımıldama, bahçıvanlar bizi görürlerse vururlar. Kakımlar gibi ahır kapısına çivilerler. Bak kımıldama. Duvarın üzerindeki eğreltiotlarına sıkı sıkı tutun.

Yazı yazan hanımefendiyi görüyorum. Bahçıvanların süpürdüğünü görüyorum,” dedi Susan.”

Buradaki hanımefendi Virginia Woolf’un Dalgalar’da görünmesi midir? Bilinmez. Yine de yazımı, yazarın tıpkı filminde kendini gösteren yönetmen gibi satırların arasına saklandığı fikriyle tamamlamak istiyorum.

Modern Zamanlar filmi ve düzenin yabancılaşması

Bu yazıda yabancılaşma kavramı ışığında 1930’lu yıllardaki ekonomik ve sosyal yaşantının bir parçası olarak endüstride çalışma ortamı, film aracılığıyla analiz edilmiştir. Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar” (1936) filmi aracılığıyla dönem yorumlanmıştır.

Modern toplum geleneğiyle beraber insanın doğasına ilişkin değişimler daha çok incelenmeye başlamıştır. Bu değişimlerden biri olan yabancılaşma insanın toplumsallığını ve bireysel özgünlüğünü yitirmesine sebep olarak sosyolojik, psikolojik anlamlar da yüklenen karmaşık bir nesnellik getirmiştir. Modern öncesi dönemde etkileşimin modern döneme göre zayıflığı insan ve toplum arasında kısıtlı paylaşımlar sunarken modern toplumda bireysel ve toplumsal iletişim ağları güçlenmiş fakat bu çelişkili yapıları beraberinde getirmiştir. Öyle ki kişiler arası ulaşım, konuşma, görüşme, sosyal aktivite, rahatlıkla iletişim kurma olanakları geliştikçe kişiler önce  içinde bulundukları topluma sonra da kendilerine yabancılaşmaya başlamıştır.

Yabancılaşma konusunda kapitalist üretim toplumunda en çok ses getiren olgulardan biri de emeğe, üreticinin ürettiği şeye yabancılaşması olmuştur. Dönemin ağır çalışma koşullarını çalışma ortamı içinde izleyip anlamaya imkan veren en iyi örneklerden biri Modern Zamanlar filmidir.

Filmde ekonomik bunalımın etkisindeki ABD anlatılmıştır. Dönemin çalışma ilişkileri, emeğin yabancılaşmasının, kapitalist ve modernist sistemin eleştirisi yapılmıştır. Film, Fordizmin ve modernizmin yükselişini eleştirmiştir. Fordizm yığınsal üreten, kitlesel tüketen bir toplum yaratma çabasında olmuştur. Bu sebeple üretim modeline ve arkasında yatan toplum modeli üretme çabasına ismini vermiştir. Fordizmle yığınsal üretim, yürüyen hatlar, zaman baskısı, otomasyon ve hız arttıkça monotonlaşma, emeğin yabancılaşması vb. çalışma sorunlarını gündeme getirmiştir.

Modern Zamanlar filmi içinde bulunduğu bunalım dönemini, sosyal gerçekliği, insandaki değişimi ve modern insan kavramının ortaya çıkmasını sağlayan etkenleri anlamamıza yardım eden önemli bir eser olmuştur. Filmde dönemin kaotik ortamı, açlık, yoksulluk, işsizlik sorunları işlenmektedir. Sanayileşme çağında makineyle rekabet eder hale gelen insanı, sadece fabrikada çalışanları değil her sektörden insanı uyarmıştır. Film, makinelerin çarklarıyla çalışan insanın o çarklardan biri haline geldiği vurgulamış, yaptığı işe yabancılaşan ve içselleştiremeyen insanın dramını yansıtmıştır. Fordizmin bir uzantısı, makinenin bir kolu haline gelen insanın ürettiği şeye ne kadar uzak olduğu, çalışmayı bir gereksinim olarak değil gereksinimlerini karşılamak için bir zorunluluk olarak görmesiyle üretmiş olmanın verdiği hazdan ne kadar uzaklaştığı anlatılmıştır.

Filmin başlangıcında görülen 6’yı vuran saat görüntüsü aslında modern toplumda zamanın ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Öyle ki, sermayedarlar daha çok üretmek amacıyla kendilerine farklı yollar araken, üretilen bir bütünün parçalarından daha değerli olması gerektiği sorununa değer yerine koyabilecekleri kavram olarak “zaman”ı koymaktadır. “Ne kadar çok vakit harcarlarsa o kadar çok üretecek ve bunu kendi istekleriyle yapacaklar çünkü ne kadar çok üretirlerse o kadar çok para kazanacaklar” düşüncesi işçilere dayatmaktadır. İsyan etmek akıllarına gelirse ona da Henry Fordun yaptığı gibi günlük paralarını arttırmak, seslerini alçaltmak çözümü getirilmektedir. Modernite insanı oldukça uyumlu hale getirmektedir.

Film, ağıla koşan koyun sürüsü görüntüsünün dönemin robota benzer insanlarının birbirini takip eder şekilde işlerine gidip dönmeleriyle benzerliği dikkat çekmektedir. Filmde George Orwell’ın 1984 romanındaki “Big Brotherı çağrıştıran yönetici, bir görüntü ekranı aracılığıyla bütün işletmeyi kontrol etmektedir. Kitapta Big Brother’ın ülke topraklarındaki herkesi iş hayatından özel yaşamına kadar denetleyip aykırı bulduğu davranışlarda hemen müdahale etmesine atıf yapılarak patron olgusu kullanılmakta, bu patrona sadece “Man” denmesi dönemin kimliğinden, özselliğinden uzaklaşan insanlarını temsil etmektedir. Filmin çoğunluğunun sessiz olması modern toplumun gürültüsüne, hızlı akan yaşama, klasik müzik yerine hayat temposuna uyan pop müziğin kullanılmasına eleştiri niteliği taşımaktadır.

Filmde Fordizm ile gelen zaman etütlerine de eleştiri yapılmaktadır. Ana karakter Şarlonun kısa bir dalgınlığıyla akan bantta bir cıvatayı sıkamamasıyla tüm bant sistemi birbirine karışmıştır. Burada bireye bir saniyelik bile boşluk tanınmadığını görmek mümkün olmaktadır. Eğer zaman etütlerinde her iş için belirlenen standart zamana uyulmazsa Şarlo’nun karşılaştığı gibi sorunlar yaşanmaktadır. Kapitalistlerin, üreticilerin kaytarabileceği, “Kısa sürede yapabileceği işi belki de uzatıyor, bundan nasıl emin olacağız?” düşüncesiyle üreticileri belli kalıplara sokması, bu sahnede Şarlo’nun kurbanlığıyla görülmektedir.

Şarlo’nun ilerleyen sahnelerde sürekli cıvata sıkma hareketi yapmaktan kendini alamaması gördüğü yangın vanası cıvatalarını da sıkması, arkadaşının yemeğini dökmesi gibi problemler doğurmuştur. Sistemin dayattığı gün boyu yapmak zorunda olduğu fiziksel hareketler artık Şarlo’nun sinirsel yapısını da bozmuştur. Devamlı baskı altında kalma durumu ise bireyin modern zamanlarda “stres” olarak adlandırılacak çağın hastalığı ile karşı kaşıya kalmasına yol açmıştır. Şarlo hastaneye yatarak sinir bozukluğu tedavi edilmiş fakat işsiz olarak hastaneden çıkmıştır.

Sonraki sahnelerde Şarlo’nun iş ararken bir araçtan düştüğünü gördüğü bayrağı alarak şoförün görmesi için aracın arkasından salladığı görülmüştür. Şarlo bu sahnede sendikal eylemin başında bayrak sallıyor gibi görünmüş ve tutuklanmıştır. Modern hayatta olayların ne kadar hızlı geliştiği, kısa sürede takibi mümkün olmayan şeyler yaşandığı Şarlo’nun ardı arkası kesilmeyen olay trafiğiyle hicvedilmektedir.

Yoga nedir ne değildir?

Herkes gibi sayfalar dolusu anlatabilirim (okuduğum her bir kitaptan birer ikişer cümle alarak ne kadar yoga entelektüeli olduğumu gösterebilirim) ki bu aşina olduğumuz yılda mezun olan 33 bin yoga eğitmeninin paylaştığı şeylerden farklı olmaz. Ama sayfanın sonunda siz yoganın ne olduğunu değil benim ne kadar entelektüel olduğumu düşünür ve ya benden nefret edersiniz; sen kimsin de bu kadar çok şey bildiğini sanıyorsun dersiniz ya da tongaya düşüp vaay harbiden biliyor bu kız dersiniz. Ama benim istediğim bu yazının hiçbir şekilde benimle alakasının olmaması, tek amacım az ve öz konuşup gerçek yogayı konuşmak…

Yaşım ilerledikçe ve çevremdeki sığlığın farkına vardıkça kabuğuma çekilip daha az konuşup daha çok okumak ve yoga yapmak gibi bir yaşam tarzı benimsedim. Derslerimde her dersin niyeti ve konusuna göre bu dipsiz kuyu olan yogadan bahsetmeyi madde madde yoga şudur budur demekten daha keyifli ve öğretici buluyorum. Dolayısıyla aslında özellikle bizim gibi entelektüel cahilliğin (bilmediği konuda bildiğini idda etme hali) had safhada olduğu ülkelerde, bu tarz, yoga gibi ağızlara klişe olan kavramların ne olduğundan önce yoganın “ne olmadığını” açıklamak daha doğru olacak.

Her şeyden önce kelime anlamı birlik/bütünlük/simya/bir olmak olan yoga; bir din değildir, talihsizliği, Budizm ve Hinduizm gibi doğu dinlerinin filizlenmeye başladığı dönemlerde onların (yani bu dinlerin) (ki Budizm de bir din değildir, öyle amaçlanmamıştır ama o başka bir yazının konusu olsun) yogadan esinlenmeleri yogaya karşı bir din mi acaba sorusunu sordurtmuştur. Bizim gibi toplumlar dememin sebebi uzun yıllardır yoga ile ilgili yaptığım her şeyde çevremden ilk gelen tepkilerden birisi bunun bir din olduğu ve tam olarak haram olup olmadığı…

Bir diğer yanlış yorum ise yoganın bir spor olup olmadığı; hayır, yoga bir spor değildir. Fakat teknoloji, endüstrileşme gibi gri ve metal sahte gelişimler yüzünden (sahte demenin sebebi; gelişmenin tek bir yöne doğru olduğu yanılgısının içinde ne özümüzü ne zihnimizi ve ne ruhumuzu duyar olduk) sadece fiziksel bedenlerimizden ibaret olduğumuz yanılgısıyla yaşıyoruz ve dışardan bakıldığında bu sadece yaptığımız birkaç hareketten ibaret bir spor gibi algılanıyor…

Yoga her şeyden önce varlık felsefesinin (ontoloji) özü ve başlangıcıdır, bu bir insanın yaşadığı süre boyunca ızdırap ve sınavlarla dolu bu dünyada bedenini bir araç olarak kullanıp zihnini dengeye getirmek ve en sonunda kendi özü ve evrenin özüyle bir olmak için çıktığı bir veya birkaç yaşam süren yolculuğudur. Amaç hiçbir zaman bir dine girmek veya kilo verip fitleşmek (bugünkü sosyal medyada batının sergilediği gibi beden gösterisi) değildir. 5000 (bazı kaynaklarda 8000) yıllık bir gelenek olan yoga sadece birey ve onun özünü ilgilendirir.

Victor Hugo’nun ünlü anlatısı “Bir idam mahkûmunun son günü” sahnede

0

Bambu Tiyatro, “Yastık Adam” oyunundan sonra sezonun ikinci oyunu olan Victor HUGO’nun ünlü anlatısı “Bir idam mahkûmunun son günü” adlı eseri, Ahmet Yapar’ın uyarlaması ve rejisi ile 11 Mart 2018 Pazar 20.00’da CerModern’de, 19 ve 26 Mart Pazartesi 20.00’da Farabi Sahnesi’nde sahneleyecek.

Oyun, idam cezasına çarptırılan bir mahkûmun bu cezayı beş hafta öncesinden öğrenmesi ve bu süre içinde nasıl giderek “insanlıktan çıkıldığını” anlatıyor. İdam infazlarını bir eğlence gibi izleyen halkın yanında; adalet, ceza hukuku, ölüm cezaları gibi güncel konuları seyirciye sorgulatarak ve hatta seyirciyi oyuna dahil ederek mahkûmun yargılanmasını ve idama gidiş sürecini interaktif oyun yapısı ile tartışmaya açıyor. İzleyici, bir mahkeme jürisi gibi oyunda görev almakta ve mahkûmun yargı sürecinde adalet ve idam cezasını tartışmaktadır.

Oyunda Cem Sel, Can Yılmaz, Ozan Demircioğlu ve Bambu Kültürevi Tiyatro Kulübü görev alıyor.
Detaylı bilgi Bambu Kültürevi’nden alınabilir.