Ana Sayfa Blog Sayfa 208

Kale yapraklı mercimek çorbası

Son zamanların en popüler olan bitkisi kale yaprağı genellikle fırınlanarak cips olarak tüketilmekte, ancak pek çok yemeğin içine girerek lezzet katma özelliğine sahip. Gelin beraber çorbasını yapıp bu lahana türevi leziz bitkiyi sağlıklı öğünlerimize dahil edelim.

İşte malzemeler:
  • 250 gram kırmızı mercimek,
  • 50 gram bulgur,
  • 1 orta boy pırasa,
  • 150 gram kale yaprağı,
  • 1 çay kaşığı sarımsak tozu,
  • 1 çay kaşığı beyaz pul biber tozu,
  • 1 çay kaşığı deniz tuzu,
  • 1 adet sebze bulyon,
  • Yarım demet doğranmış dereotu.

Yapılışı:

  1. Derin bir kaba kırmızı mercimekleri ve bulguru koyun, iyice yıkayıp süzdükten sonra üzerini suyla kaplayarak orta ateşte kaynamaya bırakın. İyice kaynadıktan sonra altını kapatın ve blendara aktarın. Pürüzsüz bir kıvam elde edinceye kadar karıştırın ve karışımı tencereye aktarın.
  2. Diğer tüm malzemeleri blendera yerleştirerek yüksek hızda 2-3 dakika çalıştırın ve tencereye mercimek ve bulgur karışımı üzerine dökün.
  3. 5-6 dakika orta ateşte kaynamaya bırakın.
  4. Kale yaprakları ve dereotu ile süsleyerek servis edebilirsiniz. Arzu ederseniz limon da kullanabilirsiniz. Afiyet olsun!

Veganlık vejetaryenlik arasındaki farklar

Yıllar önce vejetaryen olmanın dışında veganlık diye bir kavramın daha olduğunu duyduğumda çok şaşırmıştım. Dürüst olacağım, bu bana aşırı gelmişti. Kendimi hayvansever olarak tanımlarken bir yandan hayvansal ürünleri kullanmaya devam ederek hayvan sömürüsüne katkıda bulunuyordum ve bunun farkına vardığımda kendimi affetmem pek de kolay olmadı! Vejetaryenlik ve veganlık arasındaki fark sadece süt ürünleri kullanmamak gibi görünse de durum çok daha farklı. Çoğunlukla beslenme şekli olarak algılanan  veganlık aslında hayvan özgürlüğünü ve adaletin benimsendiği bir yaşam şekli. Peki vejetaryenlik ve veganlık arasındaki farklar nelerdir?

1- Süt ve süt ürünleri kullanmazlar

İnek sütü doğal ve harika bir içecektir, tabii sadece ineğin kendi yavrusu için! Reklamlarda gördüğümüz neşeli, gülen inekler süt sektörünün bize söylediği yalanlardan sadece biri!

İnsanlar süt ve süt ürünleri için hayvanların öldürülmediğini düşünseler de durum bunun tam tersidir.

Bir süt ineği yavrusunu 9 ay boyunca karnında taşır, tıpkı insanlar gibi ve sadece yavrusu için süt üretir.İneğin süt vermesi için hamile olması gerekir ve inek yapay döllenme ile hamile bırakılır. Yapay döllenme öyle sandığımız gibi masum bir işlem değildir. Yapay döllenme ineğin rektumuna kol (bunu uretusu uygun pozisyona getirmek için yapıyorlar) ve vajinasına rape rack adı verilen demir çubuk sokularak hamile bırakılmaya çalışılması şeklinde olur. Bu bir insana yapılsaydı bunun adı tecavüz olurdu fakat bir ineğe uygulandığı için adı yapay döllenme oluyor ve bu durum normalleştiriliyor!

Süt ineğinin yaşadığı işkence bununla da bitmiyor, doğum yaptıktan sonra yavrusu annesinden alınıyor, anne sütünü içmesine izin verilmiyor. Çünkü o süt insanlara satılacak.Yavru erkek ise direk mezbahaya yollanıyor çünkü süt sektöründe parasal bir değerleri olmuyor. Yavru dişi ise annesi gibi süt kölesi olarak kullanılmak üzere esaret dolu bir hayata başlıyor. Ta ki süt sektörü için işe yaramaz hale gelene kadar. Süt ineğinin köleliği artık işe yaramadığı için mezbahaya gönderilmesi ile son buluyor.

Haberlerde bir kadının ya da adamın yeni doğum yapmış bir köpeğin sütünü içtiğini duysaydınız tepkiniz ne olurdu? Bunu normal karşılamazdınız. İnek sütü içmek kedi ya da köpek sütü içmek kadar gereksizdir. İnek sütü sanıldığı gibi sağlıklı ya da insan yapısı ve sindirimi için uygun bir içecek değildir.

2- Bal yemezler

Kulağa şaşırtıcı gelse de bal vegan değildir. Arılar balı soğuk ve zor hava şartlarında kullanmak üzere kendileri için üretir. Arı yetiştiriciliği sırasında bir çok arı çiftçiyi sokmaya çalıştığı için ölür. Bal arılarının hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları tek besin kaynağı baldır, insanlar ise bal olmadan da yaşayabilirler.

3- Kürk, deri, yün, angora ve ipek kullanmazlar.

Şüphesiz hayvan kürkü giymenin cinayetten ibaret olduğunu hepimiz biliyoruz. Aslında deri kullanımının kürkten hiçbir farkı yoktur. Ama üzerinde kürk bulunmayan hayvan derisi giymek insanlara normal gelir.

Yün üretiminin koyunlara zarar vermeden yapıldığını ve saç kesimi gibi bir işlem olduğunu düşünsek de yün üretimi ardındaki gerçekler son derece rahatsız edicidir. Yün üretmek için bir kişinin bir kerede birçok koyunun tüylerini kırpması gerekmektedir ve bu  işlem sırasında çoğu zaman koyunların derileri ve kuyrukları birlikte kesilir, vücutlarında derin kesikler oluşur. Derinizin bir parçasının vücudunuzdan ayrıldığını hayal edebiliyor musunuz?

Angora üretmek için yetiştirilen angora tavşanları hayatlarını küçücük kafesler içinde hiç özgürce koşmadan, sosyalleşmeden geçirirler. Erkek angora tavşanlarının kürkü dişilere oranla %80 daha az verimli olduğu için sektör için bir değerleri yoktur ve doğar doğmaz öldürülürler. Daha uzun tüyler parasal yönden daha değerlidir bu yüzden kırpma yerine tüyler yolunur!

Peki ya ipek? İpek üretimi sırasında yetiştirilen ipek böcekleri sömürüldüğü ve öldüğü için veganlar ipek kullanmazlar. Aslında bir çok alternatifi varken ipek kullanmadan yaşamak çok da zor olmasa gerek!

4) Hayvanların eğlence amacı ile hayvanat bahçeleri, sirkler, yunus ve balina parkları, gösterilerine gitmezler. Çünkü bütün hayvanlar özgür olmalıdır. Hiçbir hayvan hayatını doğal ortamından uzakta hapsedilmiş olarak geçirmemelidir. Hayvanların kullanıldığı ve köleleştirildiği at yarışları, boğa güreşleri, köpek dövüşleri gibi etkinliklere katılmaz ve faytona binmezler.

5) Petshoplardan ya da benzeri yerlerden hayvan satın almazlar. Çünkü hayvanlar satın alınacak birer eşya değillerdir. Petshoplarda vitrinlerde gördüğümüz sevimli kedi ya da köpeklerin hayatlarıda onlar kadar sevimli midir? Küçücük kafeslerde hareket özgürlüğü kısıtlanarak hayatını sürdürmeye çalışan hayvanlar aynı yerde tuvaletlerini yapar ve aynı yerde yemek yerler. Bu olay bir çok hastalığı da beraberinde getirir.Kafesinde fazla çiş ve kaka yapmaması için hayvanlara günde bir kere yemek ve az su verilir. Bütün gün canlı ve hareketli kalmaları için  iğne yapılır. Neşe içinde kuyruğunu sallayan bir köpek ya da miyavlayan bir kedi aslında yardım etmeniz için size yalvarmaktadır ama yardım etmek onları satın almak değil hayvanların para ile satılmasını ve mal ya da eşya  olarak görülmelerini reddetmektir. Petshoplardan satın almak yerine barınaklardan hayvan sahiplenmeyi tercih ederek bir hayvanın hayatını sonsuza kadar güzelleştirebilirsiniz.

6) Hayvanlar üzerinde test edilen kozmetik, makyaj malzemesi ve diğer ürünleri kullanmazlar. Bir çok başarılı ve güvenilir kozmetik markası hayvanlar üzerinde test yapmazken bir kısmı hayvanlar üzerinde test yapmaya devam etmektedir. Hayvan testi laboratuvarları hayvanlar için ölüm kamplarıdır. Doğada özgürce dolaşması gereken hayvanlar küçücük kafeslerde tutulup test adı altında akıl almaz işkencelere maruz bırakılırlar. Çoğu test ürünün göz ve cildi tahriş edip etmeyeceğini anlamak için yapılır. Bu testlerden en acımasız olanı ürünlerin hamile kadın ve bebekler üzerindeki etkisini görebilmek adına hamile tavşanların karnından bebekleri çıkartılarak madde üzerinde denenir ve ürünün insan fetusuna olan etkisinin görülmeye çalışılmasıdır. Üzerinde test yapılan çoğu hayvan test esnasında ölür, ölmeyenler bir sonraki testte tekrar kullanılmak üzere kafesine geri koyulur. Bu yüzden veganlar hayvanlar üzerinde test yapmayan ürünleri kullanırlar.Bundan sonra alacağınız ürünlerin hayvanlar üzerinde test yapmadığını belirten logosu olmasına dikkat ederek bu sömürüye karşı olan duruşunuzu gösterebilirsiniz.

7) Sigara içmezler. Evet kulağa biraz garip gelse de sigara üretimi esnasında yine hayvanlar kullanılır, özellikle de beagle cinsi köpekler üzerinde duman testleri yapılır. Bu testler sırasında köpeklere maskeler takılarak zorla sigara dumanı solumaları sağlanarak sigaranın ciğerlere verdiği zarar ölçülmeye çalışılır. Diğer hayvan testlerinde olduğu gibi çoğu hayvan ölür, ölmeyenlerin küçük kafeslerine hapsedilerek bir sonraki ölümcül testi beklerler. Hayvanlar üzerinde test yapmayan markalarda bulunmaktadır ama en sağlıklısı sigara içmemektir.

Evet, ne yaparsak yapalım doğaya ve hayvanlara bir şekilde zarar veriyoruz fakat neden bu zararı en aza indirmeyelim? Hayvanların bize ve bizim sesimize ihtiyaçları var. Ve senin sesin olmadan onların bir yanı hep yarım kalacak…

Film incelemesi: Eating You Alive

Uzun metrajlı Eating You Alive adlı bu belgesel neden Amerikalıların bu kadar hasta olduğunu ve bizim bu konu ile ilgili neler yapabileceğimizi ortaya koyuyor. 

Hollywood Yönetmeni James Cameron filmde yer alıyor.

Amerikan tıp sistemi, hastalık ve rahatsızlıkların semptomlarını tedavi etmede mükemmel. Doktorlar, sağlıksız “sonuçlar”la baş etme konusunda son derece eğitimli. Peki ya “nedenler”?

Birçok doktor tıp okullarındaki kişisel deneyimlerini bu film sayesinde paylaşıyorlar. Okudukları tıp fakültelerinde besin dersleri almamışlardı. Daha basit bir ifadeyle, birçok Amerikalı doktor diyet üzerine çok az bilgiye sahipler, diyetin sağlık üzerindeki sonuçları hakkında çok az şey biliyorlar. Burada konuşanlardan bazıları; tıbba, diyeti de göz önünde tutarak, son dönem yaklaşımlarda bir değişiklik ve daha iyi bir eğitim için çağrıda bulunuyorlar. Eğer hasta, hastalığına neden olan davranışları yapmaya devam ederse hastalığın tedavisi ne olur? Tabii ki bu bir döngü yaratır: erken ölümle sonuçlanan, kötü sağlığın hiç bitmeyen bir döngüsü.

Sevdiklerini kanser ya da kalp hastalığından kaybeden birçok insan bu belgesel aracılığıyla kişisel hikâyelerini paylaşıyorlar. Duygular yüzeyde; yaralar açık ve hisler yoğun. Kar için, yalan ve yanlış bilgilerle yakınlarını yemeleri için zorlayan endüstriye sesleniyorlar ve bu da duygularını daha da iyi anlamamızı sağlıyor. Yakınları sağlıksızdı. Hayvan ürünlerinin tüketimini normal bir şey gibi düşünüyorlardı ve aldıkları tıbbi tedavi standart bir prosedürdü. Insanların sürekli hayvan temelli diyetlerin, sözde faydalı olan reklamlarla ve yanlış bilgilerle bombardımana uğradığı kültürde, insanların kafası karışıyor ne neyin sağlıklı olduğunu tam olarak bilemiyorlar. Endüstriden kaçamıyorlar ve bunların ulaşım kolaylığına da bağımlı oluyorlar. Birçok insan hastalıklarının basit bir şekilde kalıtımsal olduğunu ve bu yüzden kaçışın olmadığını düşünüyor. Zehirli diyetlerine devam ediyorlar ve genç yaşta ölüyorlar.

The China Study’nin yazarı Dr. T. Colin Campbell,  hayvansal proteinlerin kansere neden olan etkileri üzerinde duruyor, ve bu tartışmaya daha fazla ağırlık veren diğer pratisyenler de onunla aynı fikirdeler. Ancak bu konuda en çok ismi duyulan kişi o değil. Aktör Samuel L. Jackson da sağlıklı yemekle ilgili kendi deneyimini anlatıyor. Kalçasında bir ağrı ve genel bir yorgunluk hissediyordu; sağlıklı ve bitki esaslı diyeti benimseyerek bu etkileri tersine çevirmeye başladı ve bu belgeselin en büyük savunucularından biri oldu. Dikkat çekmeye çalıştığı bu farkındalık, protein mitlerini yıkıp bitki esaslı beslenme şekillerini benimseyen atletler tarafından da desteklendi.

Veganlar: Bu filmi sosyal medya sayfalarınızda paylaşın ve arkadaşlarınıza söyleyin, bu etkili ve bilgilendirici sinemanın bir parçası. Gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca, mantığı görmemezlikten gelmek imkansızdır. Yönetmen Paul David Kennamer Jr., bunları biraraya getirerek iyi bir iş çıkardı. Bireysel vaka çalışmalarının hepsi, bunun önemini herkesin gündelik hayatına getirmeye gerçekten yardımcı oluyor. Bunu izlemenizi tavsiye ederim.

Kaynak: Plant Based Newse

Terry Crews cinsel tacize uğradığını ve neden sessiz kaldığını açıklıyor

Geçen aylarda Hollywood, film prodüktörü Harvey Weinstein hakkındaki rahatsız edici cinsel taciz suçlamalarıyla sarsılıyordu. Bu, tecavüzü öven kültürel sistem ve onu protesto etmeleri için ünlülerin sorumlulukları hakkında bir tartışmayı ateşledi. Aktör ve eski futbol oyuncusu Terry Crews, tartışmaya katılmak için cesurca öne çıktı. Twitter’dan bir Hollywood yöneticisiyle olan kendi beklenmedik ve rahatsız edici deneyimini paylaştı.

Crew’in itirafı The New York Times’ın 5 Ekim’de yayınlanan gizliliği açığa vuran makalesine yanıt olarak geldi. İhbar, Miramax kurucu ortağı Harvey Weinstein’in yaygın cinsel taciz ve istismarını açığa vurdu. Weinstein tarafından birçok kadın istismara maruz bırakıldı. Bu kadınların içerisinde aktris Ashley Judd, Gwyneth Paltrow ve Angelina Jolie de yer alıyor.

“Umarım hikayemle ileri çıkmam bir istismarcıyı caydıracaktır ve umutsuz birini cesaretlendirecektir,” Crews duygusal cümlelerini sonlandırdı.

Hollywood büyük seks skandalının ortasında aktör Terry Crews cesurca kendi istismar hikayesini paylaştı.

10 Ekimde Twitter’dan yayınladı ve viral oldu;

“Harvey Weinstein ile ilgili olan bu şey bende travma sonrası stres bozukluğu yaratıyor. Çünkü buna benzer bir şey BANA oldu.”
“Eşim ve ben geçen yıl Hollywood özel törenindeydik, yüksek seviyeli bir Hollywood yöneticisi yanıma geldi ve beni elle taciz etti.”
“Geri zıpladım ve ne yapıyorsun dedim. Eşim her şeyi gördü ve ona manyakmış gibi baktı. O ise sadece bir pislik gibi gülümsedi.”
“Kendisini fena benzetecektim- ama tüm bunların nasıl görünebileceğini iki kez düşündüm.”
109 kilo. Siyahi adam Hollywood şefini ezdi, ertesi günün manşeti olabilirdi.”
“Muhtemelen okuyamayabilirdim çünkü HAPİSTE OLURDUM. Bu yüzden ayrıldık.”
“O gece ve ertesi gün onunla çalışan tanıdığım herkesi arayıp ne olduğunu anlattım.”
“Ertesi gün özür dilemek için beni aradı, ama neden yaptığını tam olarak asla açıklamadı.”
“Daha fazla uzatmamaya karar verdim çünkü toplum dışı bırakılmak istemedim – çünkü istismarcı güç ve nüfuz sahibi.”
“Vazgeçtim. Ve neden başına böyle bir şey gelen birçok kadının vazgeçtiğini anladım.”
“Sana kim inanacak? (birkaç kişi) Tepkiler neler? (birçok) Tekrar çalışmak istiyor musun? (evet) Toplum dışı edilmeye hazır mısın? (hayır).”
“Yaptığım işi seviyorum. Ama birisi bundan yararlanmaya kalkınca bu utanç verici ve hayal kırıklığına uğratıcı.”
“O kim olduğunu biliyor. Ancak bazen beklemek ve güç pozisyonu kazanmak için mağdur edilenlerle görüş alışverişinde bulunmak zorundasınız.”
“Sessiz kalanları anlıyorum ve kendilerinin duygularını paylaşıyorum. Ama Harvey Weinstein tek istismarcı değil.”
“Hollywood bunun yaşandığı tek iş değil ve bu davranışın mağdurları- yalnız değilsiniz.”
“Umarım hikayemle ileri çıkmam bir istismarcıyı caydıracaktır ve umutsuz birini cesaretlendirecektir.”

The ‘Old Spice Guy’ her yerdeki istismar kurbanlarına destek olduğu için alkışlanıyor.

“Bu hikaye bunun size de (güçlü ve karizmatik bir adam) olabileceğini, olduğunda da sessiz kalmaya ihtiyaç duyabileceğinizi kanıtlıyor. Çok fazla kadın var…”
“Cinsel istismar mağduru olmak ile bağlı olan çok fazla utanç var; bu yüzden birçok kişi sessizce acı çekiyor.”

Bu, tecavüzü öven kültürel sistem ve sistematik taciz üzerine uzun ve ateşli bir tartışmanın en sonuncu bölümü sadece.

“Terry Crews farkında olmayabilir bile, ama cinsel istismara uğradığını paylaşması önemli bir mesele.”
“Terry Crews milli bir servet! Umarım hikayesini paylaşmasının birçok kişi için ne ifade ettiğinin farkındadır.”
“Neden ona bunun yapıldığının açıklaması, bence, GÜÇ iddia etmek. Basit ve gerçek. Mesaj- ‘Büyük, güçlü, güzel siyahi bir adam olabilirsin ama ben seni elimin küçük bir hareketiyle daha küçük ve güçsüz hissettirebilirim. Sana sahibim. Kendi başına bana zarar veremezsin, ama ben seni kargaşaya sürükleyebilirim. Kendini güçsüz, yalnız hissettirebilirim. Güpegündüz. Eşinin önünde! Tüm saygınlığını, kazancını ve hayat boyu verdiğin emeği yenilginin önünde sallandırabilirim. Ve sen, küçük çocuk, şimdi bu yükü kendin taşıyacaksın çünkü ben sahte bir bahane sunacağım. Ama etkisi sürecek ve benim görevim tamamlandı.’ Terry Crews, dürüstlüğün için teşekkür ederim. Sana ve senin gibi mağdur edilmiş olan herkese tam anlamıyla iyileşme diliyorum.”
“Ayrıca misilleme yapsaydı nasıl görülebileceğinin farkında olmasını sevdim. Toplumumuzdaki yanlış şeylerin katmanlarının farkına varmak.”
“Bu ona olduğu için üzgünüm ve hikayesini paylaşmak çok fazla cesaret gerektiriyor. Medyadaki bir şeyi okuduktan sonra travma sonrası stres artışı zor ve sizi bir süreliğine yıkabiliyor. Umarım herkes, Bay Crews de dahil, kendilerine dikkat eder.”
“Teşekkür ederim Bay Crews. Erkek cinsel istismar ve tacizi gerçek ve bunları yaşayan çocuklara ve erkeklere zarar veriyor. Oğlumu öğretmenleri, aile üyeleri, koçları, arkadaşları profesörleri, işverenleri, doktorları… konusunda uyardım. Bu mağdurlar için bir azgın fantazi değil…”

Kaynak: Bored Panda

Afrin savaşına karşı halkların ortak mücadelesi kazanacak!

0

Aralarında AKA-DER, PSAKD ve DAD’ında bulunduğu kitle örgütleri TSK’nin Efrin’e yönelik saldırısını bir açıklama yayımlayarak protesto etti.

AKA-DER, PSAKD, DAD, Karadeniz Gençliği, Ezidi Kültür Vakfı, Sabro Gazetesi ve Demokratik Çerkes Kongresi girişimi tarafından ortak yapılan açıklamada, ”Biz halklar, kendi kimliklerimizle özgürce, barış içinde, bir arada yaşamak istiyoruz. İnsanca, onurumuzla, kardeşçe ve barış içinde yaşamak için savaş çığırtkanlığınıza karşı çıkıyoruz!” denildi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

AFRİN SAVAŞINA KARŞI HALKLARIN ORTAK MÜCADELESİ KAZANACAK !

Kürt halkını aşağılayarak, efendileri ABD’ye sözde efelenerek ilan ettikleri Afrin’i işgal girişimi, Rusya’nın hava sahasını açması ile başlamış oldu.

Saray Rejimi “Türkiye’nin bekası için risk alınacak” diyerek Suriye’nin Afrin şehrini işgal edeceğini ilan etti.

Ardından da Suriye’de 6 yıllık savaşın yıkımına uğramamış birkaç şehirden biri olan, savaşın mağdur ettiği halka ev sahipliği yapan, halkların ortak bir yaşam inşa ettiği bir şehrin yıkımına giriştiler.

Suriye’de silinen IŞİD’den devşirdikleri çeteleri ÖSO adı altında Afrin sınırına getirerek Afrin’i işgal etmeye giriştiler. Şam’da namaz kılma hayalleri ile ABD emperyalizminin tetikçiliğine soyunanlar içeride bu cihatçı çeteleri Maraş Terolar’da kurdukları kamplarda beslediler ve şimdi devreye sokmaktadırlar.

Biz Halklar biliyoruz ki; ABD emperyalizminin ve onun tetikçilerinin bu saldırısı Kürt halkının örgütlenmesine  yönelik olsa da, yüzlerce yıllık işgalci yağmacı sömürgeci bu devleti tanıyoruz.

Bu savaş, kâhyalık yaptıkları emperyalist efendileri adına ve yağma, talan, sömürü ve zulüm üzerine kurulu düzenlerinin bekası için yapılmaktadır. Kanla, katliamla tüm insanlığı sokağa çıkamaz hale getirmek, evlerine, hatta ve hatta kendi içlerine, kendi vücutlarına hapsetmek istiyorlar. Baskı, katliam ve haksız hukuksuz, gözaltı, tutuklama ve yargılamalarla, KHK ve OHAL uygulamaları ile  halkları esir alma operasyonu gerçekleştirmektedirler.

Savaş çığırtkanlığı yaparak milliyetçiliği, ırkçılığı kabartsalar da biz halklar bu savaşın bizim savaşımız olmadığını, bu savaşta ölenlerin, savaşın yıkımını yaşayanların, faturasını ödeyenlerin emekçi halklar olduğunu biliyoruz. Biz barıştan ve halkların kardeşliğinden vazgeçmiyoruz.

Umudu, barışı, kardeşliği yok edemeyeceksiniz!

Tıpkı, Sur’da, Cizre’de kurulan ablukayı Cerrattepe’de yıktığımız gibi…

Tıpkı, Maraş’ta, Malatya’da cihatçılara geçit vermediğimiz gibi…

Biz halklar, kendi kimliklerimizle özgürce, barış içinde, bir arada yaşamak istiyoruz. İnsanca, onurumuzla, kardeşçe ve barış içinde yaşamak için savaş çığırtkanlığınıza karşı çıkıyoruz!

Afrin’de savaşa ve işgale derhal son verilsin.Devlet eliyle IŞİD-ÖSO gibi çetelerin beslenmesi durdurulsun.Emperyalistler ve işbirlikçileri bölgemizden defolsun!

Bölgemizde halklar arası düşmanlığa geçit vermeyeceğiz!

Yaşasın Hakların Kardeşliği!

Halkların Ortak Mücadelesi Kazanacak

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ

ANADOLU KÜLTÜR VE ARAŞTIRMA DERNEĞİ

DEMOKRATİK ALEVİ DERNEĞİ

DEMOKRATİK ÇERKES KONGRESİ-GİRİŞİMİ

EZİDİ KÜLTÜR VAKFI

KARADENİZ GENÇLİĞİ

SABRO GAZETESİ

Hayvanları öldürmeden şükretmek mümkün

Bir süre önce Pegasus Havayolları’nın uçağının indikten sonra pistten çıktığı haberini okumuştuk. Bir uçağın pistten çıkma olayı aslında dışarıdan göründüğü gibi değildir. Bu üzücü olay kabin ekibinin yolcuları başarı ile tahliye etmeleri sonucunda hiçbir yaralanma ya da can kaybı yaşanmadan atlatıldı. Arkadaşlarını uçak kazasında kaybetmiş biri olarak (Isparta kazası) uçakta yaşanabilecek çok küçük olayların bile sonrasında kazalara dönüşebileceğini ve yaşayanlar için hayatları boyunca hafızalarından silinmeyecek bir tecrübe olduğunu biliyorum ve buradan bir kez daha kabin ekibi arkadaşlarıma ve yolculara geçmiş olsun demek istiyorum.

Geride bıraktığımız bu kaza ile birlikte Pegasus Havayolları 162’si yolcu 168 kişi için 168 adet kurban keseceği haberleri gazetelerde çıkmaya başladı. Sonrasında Pegasus Havayolları bu haberi doğrulamasa da bununla ilgili kesin bir basın açıklaması olmaması akıllarda soru işaretlerinin oluşmasına sebep oldu! Sadece ülkemizde değil dünyanın her yerinde insanların çeşitli olayları kutlamaları adı altında hayvanlar öldürülüyor. Ve bizlerle eşit yaşam hakkına sahip olan masum bir hayvanı öldürmenin iyilikle bir alakası olduğunu söylemek çok zor.

Satın almak istediğiniz takdirde bir adet koyunun 950-1300 TL civarı olduğunu düşünürsek en düşük fiyattan  hesapladığımızda 168 adet koyun 159.600 TL yapıyor. Sizce ülkemizde ihtiyacı olan sayısız kurum ve yardım derneği varken böyle bir rakamı öldürülmek için satın alınacak hayvanlara harcamak gerçekten iyi bir fikir mi? İnsanları kilo kilo hayvan etine mi yoksa hayatlarını devam ettirmek için gerçekten yardıma mı ihtiyaçları var? Gelin aslında nerelere bağış yapılabilir birlikte inceleyelim.

1) LÖSEV

Sayısız minik yürek bağışlarınızı bekliyor. Başkası nasıl olsa yardım eder demeyin, O başkası sizsiniz!

2) UMUT ÇOCUKLARI DERNEĞİ

Yaşadığı olumsuz koşullar ve maddi olanaksızlık yüzünden diğer arkadaşları gibi okuluna gidip, oyun oynamak yerine sokaklarda çalışan, çalıştırılan çocuklara yardım edebilirsiniz.Çocukların yeri sokaklar değil okulları olmalıdır.

3) UMDER Uyuşturucu ile Mücadele ve Eğitim Derneği

Adını sıklıkla duymadığınız derneklerden biri. Yine bağışlarınız ile mücadeleye devam ediyorlar.

4) MOR ÇATI Kadın Sığınağı Vakfı

Kadına Yönelik her türlü şiddeti önlemek amaçlı hizmet veren Mor Çatı daha fazla kadına yardımcı olabilmek için bağışlarınızı bekliyor.

5) ALZHEIMER VAKFI

Unutulmayan tek bir gerçek varsa bu da koşulsuz sevgidir.Destek bekleyen alzheimer hastalarını unutmadık!

6) LAMBDAİSTANBUL

Homofobi ve transfobi öldürür! Yaşamak, kaliteli yaşamak herkesin hakkıdır.Ne yalnız ne de yanlışınız sloganı ile biteylere destek veren kuruluşu bağışlar ayakta tutuyor.

7) HAYVAN BARINAKLARI

Türkiye’de sokak hayvanları için hizmet veren barınakların yardımlarımız olmadan ayakta kalmaları ve daha çok hayvana yardımcı olmaları imkansız… Hayvanları kurban etmek yerine yaşatmayı seçmeliyiz.

8) AKUT

Doğa afetlerinde ve doğal kazalarda yardıma ihtiyacı olan herkesin yardımına koşan ve bu konularda halkın bilgilenmesini sağlayan Akut unutmamamız gereken en önemli yardım kuruluşlarından biri.

Lütfen sizler de aklınıza gelen yardım kuruluşlarının isimlerini bizlerle paylaşın. Sözü geçen 168 hayvanın öldürülmesinin yanlış olduğunu düşünüyorsanız lütfen bir imza da siz verin. Gelin yaşamı yaşatarak kutlayalım…

Konuyla ilgili başlatılan imza kampanyasını imzalamak için lütfen tıklayın.

Türkiye, Uğur Mumcu’yu 25. Yıldönümünde andı: “Uğurlar Olsun”

0

Yıl 1993… Gün 24 Ocak… Ankara’daki evinin önündeki otomobiline binip, gazeteye yeni haberlerine gidecekti. Ama olmadı. Gazeteci ve Yazar Uğur Mumcu, otomobiline yerleştirilen bombanın infilak etmesi sonucu hayatını kaybetmesinin üzerinden tam 25 yıl geçti.

Mumcu için, her yıl olduğu gibi 25. ölüm yıldönümünde, Mumcu’nun adının verildiği sokaktaki evinin önünde bulunan anıt parkta anma töreni düzenlendi. Törene CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’li bazı milletvekilleri, sanatçı Selda Bağcan ile çok sayıda vatandaş katıldı.

Törende; anmaya katılan sanatçı Selda Bağcan, Mumcu için ‘Uğurlar Olsun’ ve ‘Yiğidim Aslanım” türkülerini söyledi. Ardından oyuncu Şebnem Gürsoy’un sunum yaptığı törene katılanlar, Uğur Mumcu’nun hayatını kaybettiği yerde saygı duruşunda bulundu; Uğur Mumcu anıtına karanfiller bırakarak mum yaktı ve türküler söyledi.

Tam 25 yıl önce, basın susturulmaya çalışıldı ve bir gazeteci katledildi. Bu dizelerinde bu sözleri sarf eden Mumcu, başına gelecekleri bilir gibi…

“Bir gün mezarlarımızda güller açacak, ey halkım unutma bizi… Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak, ey halkım unutma bizi…”

Şu dizelerde ise; kendini ve kendi gibi mertleri yok edebileceğini sananlara böyle seslenmişti.

“Ben Atatürkçüyüm… Ben, cumhuriyetçiyim… Ben lâikim… Ben antiemperyalistim… Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım… Ben insan hakları savunucusuyum… Ben, terörün karşısındayım… Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır.”

Augusto Boal’dan bir anı; Virgilio’nun düşürdüğü maske

Bugün bir dizi oyuncusunun sosyal medya paylaşımı ve onun üstüne söylenenler bana Augusto Boal’un Ezilenlerin Tiyatrosu kitabında paylaştığı bir anısını hatırlattı. Ajitprop tiyatroyu neden bıraktığını anlatmak için Augusto Boal’un kitabına aldığı bu anısının, coğrafya değişse de tarihler değişse de olaylar değişse de canlılığını koruduğunu söyleyebilirim.

Augustu Boal’dan*

“1960’ların başında, tiyatro grubumla -Sao Paulo Arena Tiyatrosu- çok fazla seyahat ettim. Yoksul bölgelere gittik, Brezilya’da yoksulluğun en fazla vurduğu bölgelere: Sao Paulo’nun iç kesimlerine, Kuzey-Doğuya… Aşırı yoksulluk Brezilya’da hala devam eden bir özellik. Ortalama aylık gelirin 50 Amerikan dolarından daha az olduğunu ve halkın büyük çoğunluğunun bunu bile kazanamadığını söylemek yeterli. Yeni ve güvenilir araştırmalara göre, bugün orta-kademe bir işçi geçen yüzyılda bir efendinin kölesini beslemek, giydirmek ve bakmak için yaptığı minimum harcamayı kazanarak evine geliyor. Ancak Brezilya uluslararası kapitalist ekonomiler liginde sekizinci sırada yer alıyor. Aşırı zenginlik, en berbat sefaletin yanında yer alıyor. Ve idealist sanatçılar olarak bizler, böylesi vahşete suç ortaklığı edemezdik. Buna karşı isyan ettik, kanımız tepemize çıkmıştı ve acı çekiyorduk. Oyunlar yazdık ve oynadık, adaletsizliğe karşı saldırgan bir öfke taşıyan, şiddetli ve heyecanlı oyunlar. Bunları yazarken kahramansı, oynarkende kutsal bir üslup kullandık: Neredeyse her zaman bu oyunlar, oyunculardan oluşan koroların söylediği teşvik edici ilahilerle ve vurgulanan şu dizelerle son buluyordu: Özgürlük için kanımızı akıtalım! Toprağımız için kanımızı akıtalım! Kanımızı akıtalım, kanımızı akıtalım!

Ezilenleri baskıya karşı mücadele için teşvik etmenin gerçekten aciliyet taşıyan bir durum olduğu bize çok doğru geliyordu.

Hangi ezilenler?

Hepsi. Genel anlamda ezilenler. Çok genel anlamda. Ve sanatımızı Hakikatleri söylemek, Çözümleri üretmek için kullandık. Köylülere toprakları için nasıl savaşmaları gerektiğini -büyük şehirlerde yaşayan bizler- öğrettik. Siyahlara ırksal önyargılara karşı nasıl mücadele etmeleri gerektiğini -neredeyse tümü beyaz, bembeyaz olan bizler- öğrettik. Kadınlara baskıcılara karşı nasıl savaşmaları gerektiğini öğrettik. Hangi baskıcılar? Bir erkeğe karşı hepimiz feministken -ve neredeyse hepimiz erkekken- neden biz? Ne olursa olsun iyi niyetliydik.

Ama bir gün

-Her hikayede er ya da geç bir gün gelir- öylesine, güzel bir gün, Kuzey Doğu’da küçük bir kasabada, köylülerden oluşan bir seyirci grubuna muhteşem müzikli gösterilerimizden birini oynuyorduk; sadece köylülerden oluşan kendinden geçmiş seyircimize kahramansı sözleri olan “Kanımızı akıtalım!’ı söylüyorduk. Gösterinin sonunda iri yarı bir köylü, kocaman bir erkek irisi, gözleri dolmuş bir şekilde yanımıza geldi:

İşte bu çok güzel bir şey; sizin gibi insanlar, genç insanlar, şehirli insanlar, aynen bizim gibi düşünüyorsunuz. Biz de sizin yanınızdayız, biz de toprağımız için kanımızı vermemiz gerektiğini düşünüyoruz.

Gurur duymuştuk. Görev tamamlanmıştı. Mesajımız temiz ve parlak bir şekilde yerine ulaşmıştı. Ama Virgilio -asla adını, yüzünü ve sessiz gözyaşlarını unutmayacağım- sözlerine şöyle devam etti:

Siz de aynen bizim gibi düşündüğünüze göre, şunu yapacağız: Öğle yemeği yiyeceğiz (gün ortasıydı) ve sonra hep birlikte gideceğiz, siz kendi silahlarınızla biz bizimkilerle albayların (Brezilya’da büyük toprak sahipleri kendilerini “albay” diye adlandırır; bu tanımlamanın hiçbir askeri yönü yoktur.) kabadayılarını paketleyip göndereceğiz; bir yoldaşın toprağını ele geçirdiler, evini ateşe verdiler ve ailesini öldürmekle tehdit ettiler. Ama önce yemek yiyelim…

Hepimizin iştahı kaçmıştı.

Düşüncelerimizi kelimelerle ifade etmeye çalışarak, yanlış anlaşılmayı düzeltmek için elimizden geleni yaptık. Dürüstlük en iyi politika gibiydi: Tabancalarımız teatral aksesuarlardı, gerçek silah değillerdi.

“Ateş etmeyen silahlar mı?” diye sordu Virgilio şaşkınlıkla. “Peki o zaman ne işe yarıyorlar?”

Oyun oynarken kullanılıyorlar, geçekten ateş etmezler. Biz ciddi sanatçılarız, vaaz ettiklerimize inanırız, tamamen samimiyiz, ama silahlar… sahte.

Tamam, madem silahlar sahte, onları çöpe atalım. Ama sizler sahte değilsiniz, samimisiniz, sizi kanın nasıl akması gerektiğini söylerken gördüm. Samimisiniz o halde bizimle gelin, herkes için silahımız var.

Korkumuz paniğe dönüşmüştü. Zira, silahlarımız ateş etmez ve bizler de nasıl nişan alınacağını bilmezken, gene de samimi ve sahici olduğumuzu -hem Virgilio’ya hem de kendimize- açıklamak zordu. Yapabileceğimiz en iyi biçimde kendimizi açıkladık. Onlarla gitmeyi kabul etseydik, yardımdan çok engel oluşturacaktık.

O halde,

Siz gerçek sanatçılar, kanın akması gerektiğini söylerken, akması hakkında şarkı söylediğiniz kan sizin değil bizim kanımız, öyle değil mi?

Niyet konusunda kesinlikle samimiyiz ama biz gerçek sanatçılarız, gerçek köylü değiliz! Virgilio, geri gel, bu konuda konuşalım… Geri gel.

Onu bir daha hiç görmedim.

Virgilio’yu hiç unutmadım. O anı da unutmadım -kendi içinde bana hala güzel bir şey gibi görünen- sanatımdan utandığım o anı. Yanlış neredeydi? Muhtemelen, hala bugün bile haklılığına inandığım teatral janrda değildi. Ajitprop -ajitasyon ve propaganda- politik mücadelede aşırı derecede etkili bir araç olabilir. Yanlış, bizim onu uygulama biçimimizdedir.

O zamanlarda, Che Guevara çok güzel bir cümle yazmıştı:

Dayanışma aynı riskleri almak demektir. Bu yanlışımızı anlamamıza yardım etti. Ajit-prop iyiydi; iyi olmayan bizim kendi önerilerimizi uygulamaktan aciz olmamızdı. Büyük şehirli beyaz erkekler olarak bizlerin, taşralı siyah kadınlara öğretecek çok az şeyi vardı…

Bu ilk karşılaşma -soyut bir köylülük’tense kanlı canlı gerçek köylüyle karşılaşma- sarsıcı ama aydınlatıcı olduğundan, ne bir daha öğüt veren oyunlar yazdım ne de “mesaj” gönderdim. Diğer herkesle aynı riskleri aldığım zamanlar dışında”

Bu anlattığından yola çıkarak Augusto Boal ’un tiyatrosuna Virgilio’nun yön verdiği söylenebilir. Virgilio, oyuncunun maskesini düşürerek tiyatroya yaptığı katkının farkında mıdır? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey tuzu kuru kahramanlık destanları söyleyenlerin sahtekâr olabileceği sanırım bunu bana Virgilio öğretti.

İklim değişikliği neden yeni nesil zorla evlendirilen çocuklar ortaya çıkarıyor?

Küresel ısınma, kuraklık ve su baskınlarını artırdıkça, çiftçi gelirleri düşmekte ve 13 yaşına kadar varan kız çocukları yoksulluğu atlatmak için armağan gibi verilmekteler.

O su baskını da, ergen bir genç olan Ntonya Sande’nin ilk yılının aynı zamanda evlilik hayatının ilk yılı olacağını garantilemişti. Suyun her şeyi alıp götürmesine kadar, Sande’nin ailesi Malavi Nsanje bölgesi, Kachaso merasında zar zor da olsa bir hayat sürdürüyorlardı. Sonra satmak için yakacak odun kırıntılarını süpürmeye başladılar.

Genç bir adam kapılarına gelip ve 13 yaşında, evliliğe uygun bir kız olup olmadığını sorduklarında çift başka bir yere bakmasın diye üzerinde uzun uzun düşünmediler bile. Ntonya, fikirlerini değiştirsinler diye ailesine çok yalvardı. Çok genç olduğunu söyledi. Ayrılmak istemiyordu. Ama hiçbir yararı yoktu. Ailesi onu oturttu ve iklimin değiştiğini ve suyun onlardan her şeyi aldığını ayrıntılarıyla bir bir açıkladı. Herkese yetecek kadar yiyecek kalmamıştı. Masada başka bir boğaza daha bakmaya güçleri yetmiyordu.

O gece ilk defa yatakta hiç görmediği bir adamla beraber yatmıştı ve ona cinsel ilişkinin önemli noktalarını anlatan yengesinin talimatlarını izledi. 10 ay sonra, ilk çocuğunu (kız çocuğu) dünyaya getirdi.

Herkesin iklim değişikliğinin ne olduğu konusunda kendi fikirleri var. Bazılarına göre, Mavi Gezegen’deki eriyen buz akıntılarının kendine yer açma girişimleriydi. Bazılarına göre ise dalgaların altında beliren şehirlerin vahiysel bir tasavvuruydu. Ancak Afrika’daki çoğu kız çocuğu için, iklim değişikliğinin düpedüz görünmesi arkadaşlarının okula gidişini, kollarında bebekle oturup izlemek anlamına geliyordu. “Avrupa Gazetecilik Merkezi” tarafından finanse edilen “Güneşin Gelinleri” (Brides of the Sun) projesi birçok uzmanın uyardığı gerçek ve büyüyen krizin skalasını incelemek için yola koyuldu: iklim değişikliğinin doğrudan bir sonucu olarak “çocuk gelinler neslinin ortaya çıkışı”

Malavi’nin güneyinden Mozambik’in doğusuna kadar uzanan köylerde, evliliğe zorlanan çocuklar ve aileler benzer hikayeler anlatıyor. Son yıllarda sıcaklıkların arttığını, yağmurun yakında geleceğini ve bazen sel baskınlarının daha önce hiç olmamış hasarlara yol açabileceğini fark ettiler. Çocuklarına bakabilmiş ve eğitebilmiş olan aileler de şimdi içinden çıkması imkansız bir durumla karşı karşıya olduklarını belirtiyorlar.

Bu köylerin hiçbiri, değişiklikleri bilimsel yollardan kayıt altına alabilecek veya gerektiğinde acil bir müdahalede bulunabilecek herhangi bir yöntem barındırmıyor. Tüm bildikleri iklimin değiştiği ve eskiden çocuklarını okula gönderebiliyorken artık gönderemeyecekleri… Ve tek çözümleri bir ya da daha fazla kız çocuklarını evlendirmek.

Bazen bu kararları veren aileler oluyor. Ailenin geri kalanının iyiliği için bir kız çocuğunun kurban edilmesi gerekiyor. Okuldan almak ve bir koca bulmak, doyuracak bir eksik boğaz anlamı taşıyor. Bazen bu kararı veren kız çocuğunun kendisi oluyor ve ailelerini buna zorluyor. Kocayı, mutsuzluk ve açlığa bir çözüm olarak görüyorlar.

Carlina Nortino (fotoğrafta en sol başta) kocası Horacio ile birlikte Mozambik’in doğu kıyısında Nampula dolaylarındaki Larde bölgesinde, Nataka köyünü basan nehirden geriye kalan kuru kumda oturuyor. Nehirden geriye hiçbir şey kalmamış. Ancak bir drone kamera ile gözlemlenince, ova boyunca dolambaçlı uzanan yeşil hattın karanlık çizgisi nehrin hayaletini ortaya çıkarıyor.

Carlina 15, Horacio 16 yaşında. 13 yaşına ulaştıklarında yani nehir yok olduktan 2 sene sonra evlendiklerini söylüyor Carlina.

“Burada balık avlayan insanları gördüğümü hatırlıyorum. Ben de balık satardım. Onları balıkçıdan alır köye satmak için götürürdüm. Burda heryerde su vardı. Horacio’yu da diğer balıkçılarla gördüğümü hatırlıyorum. Ancak yağmur yağmayınca, balıklar da öldü.”

Ailesi 20 kilodan 50 kiloya kadar manyok(yeşil yapraklı bir bitki) hasat ederlermiş. Bugün bu bir,iki torbaya kadar düşmüş durumda. Carlina bunun için kuraklığı suçluyor.

Horacio nehrin bir zamanlar aktığı yere doğru bakıyor. “Artık balık avlayamıyorum çünkü balık için su yok. Su yok oldu. Şimdi tarım yapıyorum. Önceden eylülde başlayan yağmur marta kadar düzenli olarak yağardı. Şimdi yağmur sadece ocak ve şubatta geliyor. Hepsi bu kadar.”

Carlina bir ebe olmayı hayal etmiş hep. Okul, hayatının en önemli kısmıymış. “Bu kadar erken yaşta evlenmek hiçbir zaman benim isteğim değildi. Okula gitmek istiyordum. Ama babam tarafından zorlandım. Ailem hayatta kalmak için yeteri kadar yiyeceğe sahip değillerdi. Böylece babam teklifi kabul etti çünkü okula gitmeme yardımcı olamıyordu.”

İlk çocuğunu, erkek, bu yılın başlarında doğurmuş Horacio.  Başından beri sorunlar varmış. Aile hastaneye küvözle gitmeyi karşılayamamış ve çocuk ölmüş. “Eminim ki eğer kocam ve babam o kadar yoksul olmasalardı oğlum hala hayatta olabilirdi” diyor.

Onu evlendirmenin kendisinin seçimi olmadığını belirtiyor babası Carlitoz Camilo. 49 yaşındaki baba, ailesini tarım ve balıkçılıkla geçindiriyormuş. “Daha sonra hava dağişti ve artık balık kalmadı. Eğer çocuklarıma bakabilecek durumda olsaydım, onu bu kadar erken yaşta evlenmesi için ötelemezdim. Diğer kızlarıma bir bak, büyüdüler, okula gittiler, normal bir yaşta evlendiler.”

2015’te Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, yalnızca o yıl, 13.5 milyon çocuğun 18 yaşın altında -hergün neredeyse 37.000-  evlendirildiğini varsayıyor. Afrika’nın boyunca, 2015’te UNICEF evliliğe zorlanan çocukların toplam sayısının 2050’ye kadar, eğer mevcut durumlar devam ederse, 310 milyonu ikiye katlayacağı konusunda uyarıyor.

Çocukların erken yaşta evlenmeleri için birçok sebep bulunuyor.  Bazı toplumlarda, bu basitçe pratik bir şey olarak kabul ediliyor; çocuklar ergenliğe ulaştıklarında, gebelik riski taşıyan cinsel davranışlar başlar.  Başka yerlerde ise sebep yoksulluk: aileler bir sürü çocuğa bakamayacaklarında bu kız çocuklarının gitmek zorunda olması anlamı taşıyor.

Malavi Cumhuriyeti 18 yaş altı evlilikleri 2015’te yasakladı ve bunu anayasaya henüz bu yıl yazdı. Zorla yaptırılan çocuk evliliklerinin oranı düşüyor olmalı. Ancak hala devam etmekte. Mozambik’te evliliğe zorlanan çocukların sayısı, artan popülasyonun sonucu olarak hızla yükseliyor. Denkleme başka bir şey daha girdi.

Malavi, Zomba’daki ofisinden çocuk ve kadın hakları için mücadele eden Gençlik Ağı ve Rehberliği yönetici müdürü Mac Bain Mkandawire, bu yeni unsurun iklim değişikliği olduğunu söylüyor.

“Ayrıntılı rakamlara sahip değiliz ancak Malavi’de çocuk evliliklerinin %30’dan %40’a kadar iklim değişikliğinden oluşan sel ve kuraklıklardan kaynaklı olduğunu söyleyebilirim” diyor. Elimizde yeterli rakamlar yok çünkü daha önceden hiç kimse bu iki meseleyi birbirine bağlamayı ve doğru soruları sormayı düşünmedi.

“Verilen rakamlara göre Malavi’de 4 veya 5 milyon kız çocuğu evlendirilme tehlikesi altında. Bunların 1.5 milyonu iklim değişikliğiyle bağlantılı gelişmelerden dolayı… Bu büyük bir rakam.”

Yaygın kaynaklar sorunun büyüklüğünü daha düşük göstermekte çünkü evlilikler gayri resmi ve bu yüzden de resmen kayıt altına alınmamış. Çoğunlukla aileler basit yoldan aralarında anlaşma sağlar veya aileler yoksa erkek ile kız çocuklarının kendi arasında anlaşma sağlanır. Bazen eş ya da ailesi tarafından düşük miktarlarda başlık parası da ödenir.

Filomena Antonio’nun başına gelen de aynı bunun gibiydi.  21 yaşındaki Momande Churute’nin babasına geldiğinde Antonio henüz 15 yaşındaydı ve onunla evlenmek için 2000 Mozambik metikali (100 TL) teklif etti.

Antonio Momade Jamal 50 yaşında. Tüm hayatı boyunca Nampula bölgesindeki Moma’da yaşamış. 1985’te daha hala kar yapılabilir durumdayken balıkçılığa başlamış. O zamanlar müşteriler Nampula’dan gelir, malı alabilmek için birbirleriyle yarışırlarmış. Sonraları iklim değişmeye başlamış.

“Görüyoruz ki çok sıcak. Bununla ilgili konuştuk ve bu yüksek sıcaklıklar yüzünden balık avlamanın zor olacağına karar verdik” diyor. “Daha evvel gittiğimiz alanlarda şimdi deniz yükseliyor ve dalgalar eskisinden daha da güçlü.”

Filomena’nın evlenmek için çok küçük olduğunu da söylüyor. Ancak çok az seçeneği olduğunu ve Momande de onun okula devam edeceğine söz verdiğinde kabul etmiş. Onun tek olmadığını da söylüyor.

“Açlıkla ve yoksullukla mücadele ettikleri için kızlarının evlenmesine izin veren komşuları da gördüm. Bundan başka orta okula giden 5 çocuğum daha var. 2 kız çocuğum var. Biri 11, diğeri 13 yaşında. Eğer bir gün gelir de onları da isterlerse bunu kabul ederim. Bu adam sadece benim kızıma yardımcı olmayacak ayrıca diğer çocuklarım da okullarına devam edebilecek.”

Filomena arkasında oturuyor ve dinliyor. Eğitimine şehirde devam ettiği sürece kaderine razı olmuş gibi görünüyor. Hemşire olmak istiyor.

“Burada komşuyken tanıştık ve onunla beraber olmamı isteyip istemediğimi sordu” diyor Momande’yi işaret ederek. “Onu sevdim. İyi bir adam olduğunu düşündüm.”

Ona, kendisini babasından istemesi gerektiğini söylemiş. “Babam kabul etti çünkü başka çaresi yoktu ve bu yüzden kocamın okula gitmem için bana destek olabileceğine inandı. Ben de kabul ettim çünkü babam izin vermişti. Babam yoksul olduğu için evlendim. Evlenirsem kocamın bana yardım edeceğini düşündüm. Eğer babam balıkçılığa devam edebilseydi bu teklifi kabul etmezdi çünkü eğitimimi, okul harcımı ve kitaplarımı karşılayabilirdi.”

Yasal evlilik yaşı 18 (ailenin rızasına göre 16’ya iniyor) ancak Mozambik dünyada 18 yaşın altında -ve hatta yediden on beşe kadar her iki kız çocuğundan birinin evlendirildiği yer olarak- zorla evlendirilen çocuk sayısının en yüksek olduğu yerlerden birisi. Zorla evlendirilen çocukların en yüksek oranı genç yaşta gebeliklerin de olduğu Nampula’yı da kapsayan kuzey bölgesinde oluyor.

Fatima Mussa 16 yaşında ve 9 aylık hamile. Aslında evlenmek istemiyormuş. Öte yandan babası Fatima’yı daha fazla yanında barındırazmış. Henüz 15 yaşındayken, geçen yıl, 18 yaşındaki Priorino Antonio babasıyla Nampula’daki Nataka Köyü’nde görüştükten sonra onunla evleniyor. Priorino babasına 2000 metikal veriyor. Düğün bile yapmamışlar.

“Kızımın şu an evlenmesini çok küçük olduğu için aslında şu an kabul edemiyorum.” dedi babam. “Ancak kızımın ortaokuluna ödeyecek yeteri kadar param olmadığı için evlenecek.” Bu kadar erken bir yaşta evlenmek istemedim ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Bu yüzden hayat şartlarımı biraz daha artırabilecek biriyle evlenmeyi bir fırsat olarak gördüm.

Yoğunlukla iklim değişikliği ile artan yoksulluk, zorla evliliklerin asıl sebebi. Uluslararası Para Fonu, yoksulluk sınırının altında yaşayan 19 milyonluk nüfusun %70’i ve genel nüfusun %25i aşırı koşullarda yaşadığını belirtiyor. Yoksul olmayan kırsal alanlarda yaşayan nüfusun havaların etkisinde korumasız olduğunu varsayarsak, yoksulluk oranı, ne olursa olsun, son sel ve kuraklıkların etkisi yüzünden artacağı beklenmektedir.

Lucy Anus’a göre köşeye itilmesinin sebebi 2016’daki kuraklık. Namalaka’da yaşayan çiftçi bir ailenin 3 kızından en genç olanı ve 14 yaşında.

“Benimle evlenmek isteyen bu adamla tanıştım. Ailemin bana öğrenim hayatımla ilgili güzel şeyler vaad etmesine rağmen kabul etmek zorundaydım. Evdeki hayatıma baktım ve evliliği seçtim.”

Ailesi çok üzgünmüş ancak o çok inat etmiş. Yalnızca hamile kaldığında kocası kararından pişman olmaya başlayıp başlamadığını sormuş.

Şimdi 15’inde ve kızını geçen yılın başlarında doğurdu. Annem geri dönmek zorunda kaldı. Ancak beni düşünmeyi hiç bırakmadı: “Kızım, sana her şeyi anlattım.  Evlenmek için çok küçüksün. Bu kadar genç yaşta evlendiğinde birçok zorluklarla yüzleşeceksin.”

İklimdeki değişiklikler tarımdaki yanlış adımlardandı diyor Malavi iklim değişikliği ve meteorolojik hizmetlerden Amos Mtonya. “Yağmur yağmaya başladığında ekime başladılar. Ancak sonraları, yani 3 hafta sonra, fark ettiler ki ektikleri her şey kurumuş” diyor A. Mtonya. “Bazılarına göre kız çocuklarını vermek teselli olabilirdi. Bu ev işlerinde yardım edecek birisi anlamına geldiğinden aynı zamanda erkeğin ailesinin de işine geliyor. Tabi ki gelenekler rollerini oynuyor ancak iklim değişikliği insanları zorla erken yaşta evlenmeye yönlendirecek.”

Çocuk evlilikleri karşıtı Kız Çocukları Gelin Değildir! (Girls not Brides) isimli girişimin yayınladığı bir rapora göre, hükümet 2015’teki tutanaklarında çocuk evliliklerinin bir yan etki olduğu belirtiliyor. “Şimdi harekete geçmezsek başka çocuk kuşaklarının kaybolması riskini yaratacağız” diyor yetkili müdür Lakshmi Sundaram.

Maliya Mapira bir öğretmeninin ona tecavüz edip hamile bırakması sonucu okulu bırakmış. O zamanlar 15 yaşındaymış. Ailesi tütün üreticisiymiş ve kötüleşen hasat onlar için kıt kanaat geçinmek demek. Bebeğin babasının kim olduğunu öğrendiklerinde Maliya’dan onunla evlenmesini istemişler. “Ancak o öğretmen ne bana ne de çocuğa bakabilecek gibi değil. Eğer ailem beni destekleseydi evlenmek yerine eğitimime devam etmeyi tercih ederdim. Ancak üzerlerinde baskı kurmak istemedim. Bu yüzden yalnızca hayatta kalmak için evlenmeye karar verdim.”

Ancak evlilik onun hayatını biraz değiştirmiş. O ve tütün çiftçisi Maliki Hestone 6 aylık oğulları Bashiru Akim’i yetiştirmeye çalışırken ailesinin başarısız olduğu sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldılar. “Bazen sel baskınları yüzünden ekinler su ile sürüklendiler. Günün sonunda çok küçük bir hasat elde ettik.” diyor. “Daha çocuk istemiyorum çünkü zaten sahip olduğumuz çocukla ilgilenmek için bile büyük mücadele veriyoruz.  Bu her şeyi daha da zorlaştırır.”

500 mil ötede, Moma’daki bir evin iç avlusunda, Majuma Julio henüz 1 yaşındaki kızı Fatima’yı kucağında tutarken kocası Juma Momade’ye öğle yemeği için bir çanak mısır karıştırıyor.

Çift 2 yıl önce, Majuma 15, Juma da 19 yaşındayken evlenmiş. Majuma bunun istediği şey olmadığını söylüyor. Ancak onu öğrenciliği boyunca bakan çiftçi bir amcasıyla kalıyormuş. İklim değişmiş ve artık para kalmayınca evlilik tek çözüm olmuş.

“Bu güneş yüzünden oldu. Çok fazla sıcak vardı ve yeteri kadar yağmur yağmıyordu. Amcamın üretimi, evlenmeden 3 yıl önce düşmeye başladı.” diyor Majuma. “2 ay boyunca yağmıştı ama bir süre sonra az az gelmeye başladı. Hiçkimseyi suçlamıyorum. Hava değişti. Amcam beni çağırdı ve benimle evlenmek isteyen bir adamın olduğunu söyledi. Ben de kabul ettim. Bu fikri beğenmemiştim ancak kabul ettim. Ben okumak istiyordum.”

Majuma evliliğin “çocuklar” demek olduğunun farkındaydı. Ancak Juma ona bakacağına söz vermiş. “Juma ve imam amcamın evine geldiler, nikah kıyıldı ve biz evlenmiştik. Şimdi iyiyim. Amcamın evinde olduğumdan daha iyi hissediyorum hatta. Çünkü kocam bana çok iyi davranıyor, okula devam ediyorum. Herhangi bir sorun da olmuyor. Kızımın 15 yaşında evlenmesine de izin vermeyeceğim. O okumak zorunda.”

Moma kıyılarına doğru, yöneticilerden Brigi Rupio Larde Nehri’nin mavi enginliklerine doğru dalıyor. “2014’te buraya geldiğimde, nehrin kıyısında bir ev vardı.” diyor şu an bankaların yüksek oranda değer kaybı gösterdiği yerleri göstererek… “Ancak 2015’te evleri yok eden ve nehrin seviyesini yükselten bir dizi sel akıntıları vardı. Ardından da kuraklık… Pirinç yetiştirdiğimiz alanlar vardı. Kuraklık dönemi yüzünden bu artık daha fazla mümkün olmadı tabi. İklim değişiyor. Okuma yazması olmayanlar bile bunu farkedebilir.”

Erken yaşta zorla evlendirilmek için okuldan alınan genç kız çocukları da buna şahitlik edebilir.

Kaynak: The Guardian

Psikoloji serisi: Mükemmeliyetçilik nedir?

1

Hiçbir zaman yaptığınız işten ve ürettiklerinizden tatmin olmuyorsanız, her zaman daha iyisini yapmanız gerektiğine inanıyorsanız, eğer mükemmel bir iş çıkaramazsanız o işte berbat olduğunuza inanıyor ve kendinizi değersiz hissediyorsanız, yüksek standartlarınız ve beklentileriniz varsa ve bunlara ulaşmak için kendinize acımasız davranacak şekilde mücadele ediyor ve çabalıyorsanız mükemmeliyetçisiniz diyebiliriz.

Avustralya’daki klinik müdahale merkezi (CCI), mükemmeliyetçiliği 3 maddede tanımlamış.

1) Yüksek standartlar için verilen acımasız uğraş ve çabalar

Mükemmeliyetçi kişinin standartları başkalarına mantıklı ve gerçekçi gelmeyebilir. Yüksek standartlara birkaç örnek verelim; yapılan her projenin en iyi sıralamada olmasını veya sınavlardan her zaman yüksek not almayı beklemek. Bu gerçekçi olmayan standartlar kişiyi acımasız bir çabaya itebilir ve kişi yemek dahi yemeden saatlerce hatta günlerce aynı proje için çalışabilir.

2) Özdeğerini yüksek standartları başarmak üzerine kurma

Kişi kendini yalnızca bu yüksek standartlara ulaştığında ve başarılı olduğunda değerli hissediyorsa, orada ters giden bir şeyler vardır.

3) Kişinin kendine zarar veren yüksek talepler ve standartlar belirlemesi

Örneğin, kişinin sağlığını olumsuz etkilese dahi kendine saatlerce çalışma ve her zaman birinci olma hedefi koyması gibi.

Mükemmeliyetçilik kişiyi başarıya götüren bir şey olarak görülse de aslında kişiye zarar verir, onu mutsuz edebilir ve performansını düşürebilir. Kendi değerini yalnızca başarılı olmasına bağlayan bir kişi sürekli baskı altındadır. Kendi değeri -öz-değeri- sürekli tehdit altındadır. Şöyle düşünceleri olabilir;

“Bu işten tam not alamazsam ben yetersizim biriyim, başarısız biriyim, bulunduğum yeri hakketmiyorum.”

Mükemmeliyetçilik kişinin hayatının birçok alanını etkileyebilir; iş, okul, ev işleri ve temizlik, yakın ilişkiler, beslenme ve kilo, kişisel bakım, spor, sağlık ve fitness.

Mükemmeliyetçi kişilerin bazı ortak davranışları nelerdir?

Zamanında karar verememek (örn: sabah işe ne giyeceğine bir türlü karar verememek, hangi renk tshirtü alacağına karar veremeyip iki rengi de almak)

Güvence ve onay arayışı (örn: başkalarından yaptığın işi kontrol etmesini istemek, emin olmak istemek)

Aşırı düzenleme ve liste hazırlama (örn: sürekli gün içinde yapmak istediğin işleri listelemek, silip tekrar liste hazırlamak)

Kolay vazgeçmek (örn: öğretmenin yönergelerini takip edemediğin için 2 hafta içinde kursu bırakmak, halbuki diğer kişiler de takip edemiyorlardı)

Erteleme/Procastination (örn: yeterince iyi olmayacağından korktuğun için projeye başlamayı ertelemek)

Ne zaman duracağını bilememek (örn: başkaları ilgisini kaybetmiş olsa da aynı şeyi tekrar tekrar savunmak, bavul hazırlarken gerekenleri seçmekte zorlanmak ve birçok şeyi almak)

Fazla karşılama/kompanze etme (örn. ev adresini detaylıca anlattıktan sonra mesaj olarak da yollamak, her zaman randevulara 30 dk. önce gelmeye çalışmak, mutfağı yemekten önce 3 kere temizlemek)

Kontrol etme/Checking (örn: işini defalarca kontrol etme ve hata arama, yüz lekeleri için tekrar tekrar aynaya bakma ve kontrol etme, tekrar tekrar tartılma)

Biriktirme/Hoarding (örn: olur da lazım olur diye 20 yıllık banka dokümanlarını saklamak, bir gün okumak isteyebilirsin diye eski dergileri saklamak)

Yavaşlık (örn: doğru şeyi söylediğinden emin olmak için yavaşça konuşmak, önemli yerleri kaçırmamak için gazeteyi yavaşça okumak)

Başarısız olma ihtimali olan durumlardan kaçınma (örn: işe alınmayacağınızdan korkarak iş başvurusu yapmaktan kaçınmak, kilo almış olmak gününü mahvedeceği için tartılmaktan kaçınmak)

Özetle, mükemmeliyetçiler birçok alanda işlevsel olmayan davranışlara sahiplerdir. Ancak bu davranışların temelinde gerçekçi olmayan problemli düşünceler yatar. Sonraki yazımda bu düşüncelere değineceğim ve Avustralya’daki clinical intervention merkezinin örneklerini paylaşacağım.

Kaynaklar:

Fursland, A., Raykos, B. and Steele, A. (2009). Perfectionism in Perspective. Perth, Western Australia: Centre for Clinical Interventions

https://psychologytools.com/mechanism-perfectionism.html
http://www.cci.health.wa.gov.au/docs/1%20What%20is%20%20Perfectionism.pdf
görsel:
http://yeji-draws-yeti.tumblr.com/