Ana Sayfa Blog Sayfa 218

Beyin hücrelerimiz hakkında, 100 yıllık gerçeği tarihe gömen keşif!

1

İnsan beyni, 80 katrilyon civarında nöron içeriyor ve her bir hücre, sinaps adı verilen trilyonlarca bağlantı noktasına sahip. Aralarındaki iletişim ise elektrik sinyalleri ile sağlanıyor. Bilim insanları, beynimizdeki gizemli hücreler olan nöronlarla ilgili bir asırlık problemi çözmeyi başardılar.

Beynimizle ilgili bütün rakamlar fazlasıyla akıl karıştırıcı görünüyor. Aklımız karışırken bile nöronlarımızın bu işi anlamak için harıl harıl çalıştığını bilmek, insan doğasının en büyük ironilerinden olsa gerek. Ancak sinir hücrelerinin beynin işlevlerine katkısı hala bilimsel bir tartışma konusudur.
Yeni tamamlanan bir araştırmaya göre bazı nörolojik rahatsızlıkların ardında bambaşka dinamiklerin olduğu anlaşıldı. Aynı zamanda, beynimizdeki sinir hücreleri olan nöronların arasındaki sinyal alışverişinin tam olarak ne şekilde ortaya çıktığına dair yaklaşık 100 yıllık bir varsayım yerle bir oldu.

Bar-Ilan Üniversitesi’nde görevli olan ve fizikçilerden oluşan bir ekip, bir nöronun diğer hücrelerden aldığı sinyallere nasıl tepki verdiğini tam olarak belirlemek için fareler üzerinde çalışmalar yürüttü.

1907 yılında Farnsız sinirbilimci Louis Lapicque, iki sinir hücresi arasındaki elektrik akımının nasıl ve ne şartlara bağlı olduğunu ortaya koymak için bir varsayım geliştirmişti. Bu varsayıma göre belirli bir eşiğe ulaşan bir nöron, tepki vermek için hazır hale gelir ve sinyali ilettikten sonra üzerindeki elektrik voltajı sıfırlanır.

Bu varsayımdan hareketle çıkartılacak diğer anlam, bir nöronun yeterince elektrik gücüne sahip olmadan mesaj gönderemeyeceğidir. Elbette bu konuda son sözü söyleyen Lapicque değildi. Bugüne kadar beyin hücrelerinin iletişimi hakkında çok farklı hesaplama modelleri ve varsayımlar geliştirildi. Fakat bir ilk sayılabilecek bu varsayım geçerliliğini koruyordu.

Yapılan son araştırmanın baş yetkilisi Ido Kanter, “Bu sonuca yeni bir deneysel kurulumla ulaştık, ancak prensip itibariyle sonuçlarımız 1980’lerden beri var olan teknolojiyi kullanarak ancak keşfedilebilirdi. Bilim dünyasında 100 yıldır kök salmış olan varsayım, tespitimizin onlarca yıl gecikmesine yol açtı” açıklamasında bulundu.

Yapılan deneyler iki aşamada gerçekleştirildi. Bunlardan ilki, elektriksel akımının bir nörona tam olarak nerede ulaştığına dayanan aktivitenin doğasını mercek altına aldı. İkinci aşamada ise birden çok sinyali aynı anda alıp verebilen nöronların bu sinyalleri nasıl ateşledikleri (ürettikleri) araştırıldı.

Sonuçlar, nöronların aldıkları sinyal yönüne göre, gönderdikleri sinyallerin yani verdikleri tepkilerin değiştiğini ortaya koydu:

Eğer bir beyin hücresi sol tarafından ya da sağ tarafından farklı şiddetlerde uyarı alırsa, hangisi daha güçlüyse ona göre yanıt veriyor. Yani elektriksel akım şiddeti olarak baskın olan sinyal, nöronların verdikleri tepkileri değiştiriyor.

Bu tespitin çok farklı faydaları var. Nöronların bu sinyalleri nasıl hesapladıkları zamanla anlaşılabileceği gibi, bazı nörolojik rahatsızlıkların kökenleri de daha iyi anlaşılabilir.

Çığır açıcı ve 100 yıllık varsayımı ortadan kaldıran bu keşfin ardından detaylı araştırmalar devam ediyor.

Alıntıwebtekno.com
Kaynak: sciencealert.com

Ey ÖSYM, dünya beşten büyüktür!

0

Başlığın sonundaki cümle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Birleşmiş Milletler’e tepki gösterdiği bir konuşmasından alıntı. Aslında “beşten büyüktür” ifadesi, iki farklı olguya gönderme yapıyor. Birincisi, Birleşmiş Milletler’in beş daimi üyesi olan Amerika, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin. İkincisi ise, kendisinin sık sık karşı karşıya kaldığını iddia ettiği, fiili güçle yıkılamayan bir ülkeye karşı, istihbarat, casusluk, propaganda ve terör gibi metotları kullanarak bir soğuk savaş yöntemi geliştirmeyi ifade eden ”beşinci kol faaliyeti” kavramından geliyor. Evet, ”Dünya beşten büyüktür”, ama ben bu cümleyi Birleşmiş Milletler’e karşı kurmuyorum ve gönderme yaptığım şey de, yukarıdakilerden herhangi birisi değil.

Çocukluğumuzdan beri, sürekli sınavlara hazırlandık. Birinci sınıfta okumayı öğrendik ama okumayı öğrenmemizin amacı, sadece sınavlara girebilecek seviyeye gelmekti. Çünkü biz okumayı öğrenince, hayatımıza çok katkı sağlayacak Oscar Wilde kitapları okutulmadı bize, hayal gücümüzü ateşleyecek Jules Verne romanlarıyla ilgili, çok kısıtlı bilgi verildi. Kendi küçüklüğümle alakalı ancak eksiklikleri sayabilirim, ama şu anda ilkokullarda okutulduğunu internetten öğrendiğim bir ”çocuk kitabında”, vahşet dolu ifadeler bulunuyor.

Dili bırakıp matematiğe geçtiğimizde, aslında daha ilginç bir gerçek var önümüzde. Bir matematik öğretmeni dostum bana, ”biz çocuklara matematik öğretmiyoruz, hesaplamayı öğretiyoruz” demişti. Bunun doğruluğunu, bilgisayar bilimleriyle ilgilenmeye başladığımda daha net gördüm. Elimizde evrenin bizimle konuştuğu bir dil var ve bu dili, çocuklarımıza tamamen ezberletiyoruz. Öğretmiyor “öğretmenlerimiz”, sadece ezberletiyorlar. Formülleri ezberlememizi söylüyorlar, kuralları ezberlememiz gerektiğini. Ama karşımızdaki konunun mantığını anladığımızda ve matematiğin kalanının içindeki yerini öğrendiğimizde; söz gelimi, lise birinci sınıftan itibaren öğrendiğimiz her konunun, ileride göreceğimiz konuların içinde birer element olduğunu, ilkokul ve lisede bize harfleri öğrettiklerini, mesela fonksiyon konusunun bir Baudlaire şiiri, Edgar Allen Poe hikayesi olduğunu anlatmıyorlar. Bu konuda onlar mı suçlu? Değiller aslında.

Çünkü onlara da böyle anlatıldı, onlara da formüller ezberletildi sadece. ”Eğitim sistemi” denen şey, bir dilin akraba olduğu dillerle arasındaki ilişkilerden hareketle o dili öğretmedi, bizi döve döve alfabeyi ezberletti.

Tarih, Coğrafya, Fizik, Kimya, Biyoloji gibi derslerde de durum farklı değildi. Sözel derslerim iyiydi, çünkü ilgimi çeken konular vardı orada ve hocanın anlattıkları bittiğinde, ben zaten kitaptan okuyordum her şeyi. Ama matematik aynı değildi, çünkü o dili bilmiyordum, rakamlarla konuşamıyordum. Hâlâ da öyle. Ve tüm bunlar, geçtiğimiz aylarda kaldırılan TEOG (ben liseye geçerken OKS adlı bir sınava girmiştim, üçüncü kez değiştirildi ve toptan kaldırıldı) ve YGS adlı iki sınav için. Yani tüm okul hayatımız boyunca, bizi sadece iki sınav için hazırlıyordu öğretmenlerimiz.

Fabrikaların, kışlaların ve okulların, hapishanelere bu kadar benzemesi tesadüf değil
Michel Foucault

Liseye ve üniversiteye gitmek için, bu iki sınava girmek durumunda kaldım. Bu sınavlarda, soruların cevapları hep beş şık arasındaydı. Bu beş şıkka göre düşünmemiz gerekiyordu, taktikler geliştiriyorduk, tahmin yürütüyorduk. Hatta Türkçe’deki bazı soru köklerinde, ”yukarıdaki metne göre” yazıyordu ve hocalarımız, ”eğer bu cümle varsa, sadece o metni dikkate alacaksınız, bildiğiniz her şeyi unutacaksınız.”

Şey… hocam, belki de bütün problem bu?

Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji gibi alanlarda bugün adını bildiğimiz bütün insanlar, o güne kadar varolan düşünme şekillerini değiştirmiş kişiler. Sigmund Freud, kızı Anna Freud, Wilhelm Reich, Michel Foucault, Virginia Woolf, Jacques Lacan, Derrida, Althusser, Gramsci, Zizek… Üniversitede düşüncelerini okuduğumuz bütün önemli insanlar, kendilerinden önceki tüm geleneklere karşı çıktılar ve adlarını tarihe yazdırdılar. İngilizce’de ”out of the box thinking” denilen, kalıpların dışına çıkan düşünceleri geliştirdiler. Yani onlar, beş şıklı sınavlara girmediler, hayır, onlar altıncı şıkkı gördüler. Önlerine verilen seçeneklerle yetinmediler ve yeni alternatifler yarattılar. Bu yüzden adlarını biliyoruz.

Bu insanlar gibi büyük işler yapmam için, ALES adlı başka bir sınavdan iyi bir puan almam gerekiyor. Üniversitede, benden sadece kitapta verilenleri isteyen hocalarla karşılaştıktan sonra, bir kere daha beş şıkkın arasına sıkışmam isteniyor. Ben altıncı şıkkı görmek için, tekrar beş şıklı, kısır bir denklemin arasında ezilmek zorundayım. O puan olmadan, yüksek lisans için başvuru yapamam çünkü. Sonra yine, düşünmeye değil, salt kitapta yazan bilgiyi tekrarlamam gereken bir ”bilim sınavına” girmek zorunda kalacağım. Daha önce girdiğim bir ”bilim sınavı” tamamen bu şekilde sıralamıştı çünkü sınava girenleri. Düşünme şekillerimizi anlatmamıştık, bilgilerimizi yazmak zorunda kalmıştık sınavda sadece.

Evet, Dünya Beşten Büyüktür! Dünya’da o kadar fazla değişken, dinamik var ki her alanda, bu veriler beş şıkkın arasına sıkıştırılamaz. Düşünme biçimlerimiz, hazırda bulunan seçeneklerin arasında ezilemez. Bugüne kadar yapılanlar, bizden sadece metin-konuşma robotları üretebildi, ezberletilen metinleri seslendirmemizi sağladı.

Bu yüzden, yukarıda saydığım isimlerin arasına, Türkiye’den anca birkaç düşünürü ekleyebilirim. Bizi istemediğimiz, beynimizi körelten, yaratıcılığımızı yok eden eğitim sistemine karşı, tekrar tekrar söylemeliyiz bunu;
EY ÖSYM, DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR!

Teknolojik çağın yeni yılı: The Dark Code sizi çağırıyor

Dünya nereye gidiyor? Bu soruyu bir çok kere soruyoruz. Bazen yediğimiz içtiğimizdeki kanserojen maddelerden şikayet ederken soruyoruz, bazen otobüse binerken soruyoruz. İçimizden soruyoruz. Dışımızdan soruyoruz. Bazen ciddi ciddi soruyoruz, bazen gülerek eğlenerek soruyoruz. Ama soruyoruz. Değişimi anlamaya çalışıyoruz.Evren ise durmuyor, sürekli evriliyor. Birer mikro evren olan zihinlerimiz de bu diyalektik içinde akıyor. İşte The Dark Code yeni yıl etkinliğinde sizlere tam bu noktadan sesleniyor. Mutasyon konseptiyle zihinsel ve fiziksel deformasyonların evrime dönüştüğü noktayı bulmaya çağırılıyorsunuz. Digital müziğin kozmik soundlarının iyileştirici gücüyle ritmik bir gece sizi bekliyor.

Dark psy müzik etkinlikleri konusunda başarı yakalamış The Dark Code ekibi yine muhteşem bir line-upla karşımızda. İtalya’dan Biomekanik, İsviçre’den Plankton ve Intraception, İran’dan Erf, Türkiye’den Mhakavaya ve Fortyfive ile 6 Live act ve yerli yabancı 16 Dj’le toplam 40 saat sürecek bu ‘enerjik’ etkinlik lokasyon tercihiyle de kendine çekiyor.

İzmir Urla’da 1600 metrekarelik dev bir terkedilmiş depoda gerçekleşecek etkinlikte siz misafirlerin ısınması ve dinlenmesi için ‘hotroom kurulacak.Ayrıca alanın çeşitli yerlerinde dev salıncakların bulunduğu dinlenme alanları da bulunacak. Sıcacık sobanın önündeki minderlere kıvrılarak  neymiş şu son zamanlarda çokça duyduğumuz ‘Hygge’ ruh hali anlayabilirsiniz.

Önceki etkinliklerde olduğu gibi bu etkinlikte de dark art galeri unutulmamış. Çeşitli sanatçıların elinden çıkan partinin temasına uygun sanat eserleri sizlerin ziyaretini bekliyor.

The Dark Code’un sizlere bir de yılbaşı hediyesi var!  Çıkışı yeni yılın ilk saatlerinde yapılacak Oxomo tarafından derlenen Va Mutation albümü katılımcılara hediye edilecek. Size 200 bmplerin üstünde seslenen bu psycore albümün masteringi Biomekanik tarafından yapılmış. Çıkışı ise Voodoo Hoodoo Records’tan…

Etkinlikten bir gün önce, 29 Aralık 2017 Cuma günü music production workshopu düzenlenecek. Workshopun pilotluğunu Biomekanik, Plankton, Erf ve Mkakavaya üstleniyor. Kişi sayısı yirmi ile sınırlı olduğundan katılmayı düşünenler rezervasyon için çok da geç kalmasın.

Rezervasyon numaraları, servisler, biletler gibi bir çok detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

“Umarız ki bu etkinlikte yansıtacağımız experimental soundlar ve sanatlar, zihinlerde mutasyonu evrime dönüştürecek anahtar onarıma yardımcı olabilir. Yeni yıla beraber girmek, saatlerce dans edip (!) farkında olmak ve mutant nesli aydınlatmak dileği ile..” diyen The Dark Code 2018’e girmek için alternatif bir fırsat sunuyor.

Amasralılar: “Termik santral için zeytinlerimizi söktürtmeyiz”

1

Amasra’da termik santral kurmak için birçok usulsüzlük yapan Hattat Holding şimdi de Gömü köyündeki zeytin ağaçlarını kesmeye başladı. Gömü ve Tarlaağzı köylüleri Hema Termik Santral projesi için zeytin ağaçlarının kesilmesine isyan etti. Gömü ve Tarlaağzı köylüleri, termik santral için ağaçların kesilmesine, sökülmesine izin vermeyeceklerini söyledi.

Yazılı açıklama yapan Bartın Platformu, 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılandırılması Hakkındaki Kanun’a göre, zeytinlik sahalarının 3 km yakınında değil termik santral, bacası tüten bir atölye bile yapılamayacağını belirtti.

Açıklamada, “Amasra’nın Gömü köyündeki zeytin ağaçları Hattat Holding’in kurmak istediği termik santrale sadece birkaç yüz metre mesafede. Bu zeytin ağaçlarının kurmak istediği termik santrallerin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu bilen Hattat Holding, önce arazi sahiplerine gerçek değerinin oldukça üzerinde para teklif ederek bu sahayı satın aldı. Şimdi de sahayı satın alır almaz bu zeytin ağaçlarını sökerek sahadan uzaklaştırmaya çalışıyor” denildi.

“Bu zeytinler bizim”

Bartın Platformu, köylerindeki zeytin ağaçlarının usulsüz şekilde başka yerlere taşınacağını duyan Gömü ve Tarlaağzı köylülerinin “Bu zeytinler bizim. Başka bir yere götüremezsiniz” diyerek eylem başlattığını belirterek, köylülerin bu haklı eyleminde yanlarında yer aldıklarını duyurdu.

Açıklamada, “Bugün sahada ağaçların budandığını ve kesildiğini gördük. Bu zeytin ağaçlarının taşıma izni için bakanlığa 18 Aralık 2017 tarihinde başvuru yapıldığını ve 19 Aralık’ta taşıma izninin çıktığını gördük. Yani Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bir günde böyle önemli bir kararı nasıl vermiştir? Bizler Bartın ve Amasra halkı olarak, termik santral aleyhine açmış olduğumuz ÇED iptal, Çevre Düzeni Plan Değişikliği iptal ve lisans iptal davaları henüz sonuçlanmamışken, Hattat Holdingin yöre halkını tahrik edecek şekilde giriştiği bu tür girişimleri kınıyoruz. Amasra’da termik santral yapılamayacağı hakkında yeterli teknik ve hukuki gerekçenin var oluğunu düşünüyoruz ve mahkemelerden Bartın ve Amasra halkının lehine kararlar çıkarmasını bekliyoruz” ifadelerine yer verildi.

Alıntı: BirGün

Yılbaşında Viyana gezisi

0

İlk Viyana gezimizi 2012 Eylül ayında gerçekleştirdik. Geziyi engelleyebilecek düzeyde bir soğuk vardı. İkinci gezimiz ise geçen sene Kasım ayında oldu. Bir önceki gezimize kıyasla hava daha iyiydi.

Viyana kaç günde gezilir?

Sanılmasın ki Viyana defalarca gidilip, günlerce gezilemeyecek gibi bir şehir. Tam aksine merkezi oldukça küçük; iki günde hemen hemen tarafının gezmenin mümkün olduğu bir yer.

Viyana toplu taşıma kullanılmadan, yürüyerek çok rahat gezilebilecek kadar küçük bir şehir, ihtiyaç duyulması durumunda ise metro ağı çok kapsamlı.

Viyana insanları her ne kadar nazik insanlar olsalar da Türk olduğunuzu öğrendiklerinde çok farklı davranabiliyorlar. Maalesef ki Viyana’da Türkler pek sevilmiyor.

Viyana Schwechat Havalimanı’ndan Şehir Merkezine Ulaşım

Havalimanındaki CAT (City Airport Train) trenlerini kullanarak 15dk gibi hızlı bir süre içinde Viyana merkezindeki Westbanhof tren istasyonuna ulaşabilirsiniz. Burdan da metro bağlantısıyla gideceğiniz yere ulaşabilirsiniz. Gidiş dönüş 18 Euro civarında.

Vienna Card

Viyana kart, zone 100 içi tüm toplu taşımalarda seyahat hakkı tanır.

48 saatlik 18,90 Euro

72 saatlik 21,90 Euro

Viyana’da konaklama

İlk seyahatimizde Ramada Hotel’de konaklamıştık, nehirin diğer kıyısında konumlanmış, ilk gidişimiz olduğundan şehire epey uzak gelmişti ancak 2 gün kaldıktan sonra Viyana’nın ne kadar küçük ve ne kadar yakın olduğunu görebiliyorsunuz. Otel oldukça konforlu ve ihtiyaç duyabileceğiniz her şeye sahip, çok iyi tasarlanmış.

Viyana’ya son seyahatimizde ise Hotel KaffeeMühle’de konakladık. 7 numaralı Neubau bölgesinde kalıyor. Viyana’nın büyük alışveriş caddelerinden biri olan  Mariahilfer Straße’ye yürüyerek sadece 5 dakika mesafede. Ringstraße Bulvarı’na, Hofburg Sarayı’na ve Westbahnhof Tren İstasyonu’na tramvayla 10 dakika uzaklıkta. Biraz yürüme mesafesi sonrası yakınında bulunan metro durağı; Burggasse- Stadthalle  U6 metro hattı. Odada internet çekmemesi dolayısıyla yetersiz bir oteldi. Kapıyı açıp merdivene çıktığınız zaman çekmeye başlıyor. Odalarının rahatlığı ve yemekleri ortalama olarak değerlendirilebilir. Konumu ana caddelerden birine her ne kadar çok yakın olsa da, internet sebebiyle tercih edilmemesi gereken bir otel. Otelin internetine gereksinim duymayanlar tercih edebilir.

Adres: Hotel KaffeeMühle Kaiserstraße 45, 07. Neubau, 1070 Wien/ Austria

Viyana gezilecek yerler

Gezilmesi gereken yerlerin başında ise, Stephansdom katedrali yer alıyor. İlk gezimizde buranın içini gezememiştik, ikincisinde ise uzun süre kaldığımızdan yapacak bir şey bulamayıp gereğinden fazla gezme imkanı bulduk. Stephansplatz Meydanı’nın tam ortasında bulunuyor ve şehrin simgesi durumunda.

Katedral pek çok bölümden oluşuyor. Üst katları dolaşmak ilgi çekici olsa da, yer altında kalan mezar bölümü için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Belli bir sayı toplandığında rehber eşliğinde grup halinde geziliyor. Yer altındaki hapishanelerde çürüyüp ölmüş insanların kemikleri üstüste yığılmış. Yürürken tavandan kafanıza sular damlayabiliyor.

Üst kattan ise manzara demir teller ardından görülebiliyor, çıkıldığına pek değmiyor. Araştırdığımda bir de kule bölümü olduğunu gördüm ancak uzun merdivenleri çıkmak istemedik.

Katedrali kapsamlı gezmek 3 saat sürüyor. Bitiminde epey yorgun hissederek kendimizi Stephanplatz meydanındaki Aida cafe’ye attık. Burda meşhur Apple Strudel‘i tatma imkanı bulabilirsiniz.

Grabenstrasse, Viyana’nın meşhur ana alışveriş caddelerinden biridir. Tam ortasında beyaz ve altın renkli uzun bir veba anıtı yer alır. Caddenin hemen sağında St.Peter kilisesi, caddenin sonundan sola dönünce yolun solunda ise kışlık saray Hofburg yer alır.

Chanel, D&G, LV gibi bir çok ünlü markanın mağazası da bu cadde üzerinde yer alıyor. Mağazaların sonunda ise sağdan girdiğinizdeki sokakta sarayın meşhur pastacısı olarak bilinen DEMEL pastanesini bulabilirsiniz. Viyana’ya gelip Demel’de kahve ve tatlı molası olmazsa olmazlardan.

Pastaları muazzam güzel, hazırlanma aşamasında merdivenlerden çıkarken aşçıları görebiliyorsunuz. Fiyatları da abartı değil, oldukça normal. Ancak epey bir kuyruk oluyor, erken saatlerde gelmekte fayda var aksi halde en az yarım saat kuyrukta bekleneceği göz önünde bulundurulmalı.

Kartnerstrasse (karlsplatz durağı), Karl meydanı, opera binası, stephansdom katedrali arasında uzanır, Viyana’nın en ünlü caddelerinden biridir, bolca restorant, kafe, hediyelikçi bulabilirsiniz.

Bu cadde üzerindeki çok katlı mağaza STEFFL çok meşhur, bizdeki Beymen gibi. İçinde pek çok designer markayı bulabilirsiniz, en alt katı ise Outlet, bizde sezon ürünüymüş gibi satılan sezonu geçmiş modellerin çoğunu burda daha makul fiyatlara alabilirsiniz. Mağazanın en üst katında bir italyan restoranı ve sky bar yer alıyor. Oldukça kalabalık, yine oturmak isterseniz bir süre kuyruk beklemeniz gerekebiliyor. Oldukça aydınlık Stephansdom manzarasına sahip bu restoran tercih edilesi cinsten. Alışverişinizi yaptıktan sonra oturup güzel bir kahve içebilirsiniz.

Mariahilferstrasse, oldukça uzun ve  daha makul mağazaların olduğu bir alışveriş caddesi, Museum Quartier girişindedir.

Burda Bartolotti adlı meşhur dondurmacıyı deneyimleyebilirsiniz, Aida kahvede Cafe Melange içebilirsiniz.

Biz vakit bolluğundan hepsini yaptık, memnun kaldık.

Michaelerplatz, eski Viyana’nın birçok yapıtı ile ünlü bölümüdür, burası aynı zamanda Hofburg sarayının giriş kapısıdır. En eski yapı Michaelerkirche yani imparatorluk kilisesidir.

Stadthpark, şehrin en ünlü ve büyük parklarından biri, merkeze kıyasla birazcık uzakta kalıyor, etrafında banka ve sigorta şirketlerine ait büyük plazalar yer alıyor.

Schemtterlingshaus, opera binasının 200m ilerisinde yer alan kelebek evi görülmeye değer, büyüleyici bir bahçeye sahip.

Schönburnn Palace,  (Yazlık Saray). Sarayla aynı isimdeki metro durağına ulaşabilmek U4 metro hattını kullanarak ulaşabilirsiniz. Sarayın dışını, bahçesini gezmek ücretsizken iç kısmındaki her bölüm ayrı ücretlendiriliyor. Dilerseniz Sisi Ticket alarak hem Schönburnn hem de Hofburg sarayını gezebilirsiniz.  Sisi Ticket fiyatı 23,50 Euro. Sarayı gezmek ortalama 4 saat sürebiliyor, gezi planınıza dahil ettiyseniz yeteri kadar vakit ayırmak gerekiyor çünkü oldukça büyük ve kapsamlı gezilebilecek bir alan.

Hofburg Palace, (Kraliyet Sarayı), Sisi müzesi, Kelebek evi, Albertina Müzesi  ve Burggarten (ingiliz bahçesi) de sarayın çevresinde yer almaktadır.

Belvedere Palace, Gustav Kilmt ve birçok dönemin meşhur ressamlarının sergisini içerek bu sarayın bahçesi büyüleyici nitelikte. Sanata ilgi duyanlar içini gezmeyi atlamamalı.

Viyana’da Alışveriş

Merkezi bir yerden alışveriş yapmak istiyorsanız Kartnerstrasse üzerinde pek çok ünlü markayı bulabilirsiniz. Özellikle STEFFL mağazası hemen hemen aradığınız her şeyi bulacağınız çok kapsamlı bir alışveriş yeri.

Metro ile erişim sağlayabileceğiniz DonauZentrum adlı alışveriş merkezi de sokakta yürümenin zorlaştığı kış aylarında Viyana’da bulunuyorsanız tercih edilebilir, ayrıca interspar’ın büyük bir mağazası da bu avm içerisinde yer alıyor, market alışverişi için ideal.

Buraya ulaşım için U1 metro hattını kullanarak Kagran‘da inmeniz yeterli olacaktır.

Uygun fiyata hediyelik ve market alışverişi yapmak isteyenler için burayı şiddetle tavsiye ederim.

Avm içinde, üst katta bulunan Müller mağazası mutlaka ziyaret edilmeli, içinde çikolata, hediyelik tarzda alabileceğiniz oldukça uygun fiyatlı şeyler var. Mozart çikolatası almak isterseniz Mirabell markası en iyi.

Wanner isimli resmi Viyana markasının gofret ve çikolataları oldukça lezzetli,  daha fazla almadığım için pişman oldum. Ayrıca vegan için uygun içeriklidir. Hemen hemen heryerde reklamını ya da elinde wanner poşetiyle yolda giden birilerini görebilirsiniz. Meraktan ben de denedim, bizdeki üç kat gofretlerin çok daha yoğun çikolatalı ve lezzetli hali, pek çok tatlı ve çikolata ürünleri de var. Kesinlikle tavsiye edilir.

Şehrin biraz dışına çıkmak isterseniz Shopping City Süd (SCS) shopping mall ve hemen yanında ikea var.

Ringstrassen Galerian, Leoville Premium Outlet ve Parndorf Designer Fashion Outlet de diğer seçenekler.

Bu arada Viyana havalimanında bir çok lüks markanın ürünlerini çok daha uyguna alabileceğinizi belirtmek isterim. Mağazada tax free istediğinizi söylediğinizde doldurulan formla birlikte, Pasaport kontrolden sonra vergi iadenizi de anında alabiliyorsunuz.

Restoran önerisi

La Scala Ristorante, bizim her iki gezimizde de tercih ettiğimiz mükemmel bir italyan restoranı. Lezzetleri adeta italya’da olduğunuz duygusunu veriyor. Makarna ve pizzaları çok güzel, servisi biraz yavaş, fiyatları makul.

Museumquartier metro durağına oldukça yakın.

La Scala Ristorante – FantasiaGmbh Elisabethstrabe 13, 1010 Wien / Austria  lascala.at

Yılbaşı’nda viyana

Yılbaşına yakın zamanlarda gittiğinizde Rathaus binasının önünde Christmasmarkt kuruluyor. Burda pek çok yılbaşı süsü, hediyelik ve tatlılar satılıyor. Yiyecekleri aşırı şekerli, çoğunlukla yağda kızarmış ve şekere batırılmış cinsten şeyler. Pek sağlıklı ve iç açıcı görünmese de Viyana’da hemen hemen herkesin elinde bu abartı şekerli yiyecekleri yerken görebilirsiniz.

Ağaçlar oldukça güzel süslenmişti, kimine ışıklı minik hediye paketleri, kimine de ışıklı cupcake süsler asılmıştı.

Bol bol sokaklarda yürüyerek yılbaşı ruhunu hissedebilirsiniz.

2017’den iz bırakacak 10 yerli müzik albümü

1

Yine yılın son günleri geldi çattı, biz de iki yıldır yaptığımız gibi bu yıl yine Türkiye’de ve dünyada çıkan sayısız albümden gelecek yıllara da kalacak, dinlenmeye hep devam ettirecek düzeydeki albümleri hatırlatalım, tarihe 2017 ile ilgili küçük bir not düşelim istedik. İşte bu yılın öne çıkan yerli albümleri.

Ezhel – Müptezhel

Yılın en çok konuşulan isimlerden biri Ezhel oldu. Ezhel’in rap’in ana akımına asi ve protest bir yan kattığı kesin. Ve bir sonraki albümünün de büyük bir merakla bekleneceği de.

Vega – Delinin Yıldızı

Bir döndüler, tam döndüler. 12 yıl aradan sonra gelen yeni albüm ruhların, kulakların, anıların paslarını sildi.

Can Kazaz – Ben Sizden Kaçtım

Kazaz, Nisan ayında çıkardığı albümle yılın en iyilerinden birinin altına imzasını attı.  uzun zamandır beklenen albümünü çıkardı. “Ben Sizden Kaçtım” isimli albümün genelinde çoğunlukla akustik tarzda ve yaylılar eşliğinde, Kazaz’ın soft vokal tarzıyla birleşen eli yüzü düzgün şarkılar var.

Gözde Öney – İki Gölge

İlk Sofar konserlerinde tanınmış, Kavga şarkısıyla ciddi bir tanınırlık elde etmişti Gözde Öney. Bu sene beklenen ilk albümünü de çıkardı. Öney, ilk albümüyle kaliteli işlerle Türkiye müzik dünyasında çıtayı yükselten kadın müzisyenlerden biri oldu.

Taner Öngür – Elektrik Gramafon

Taner Öngür’ün uzun zamandır eski zamanlar şarkılarını toplayıp, bunlar üzerine çalışmakta olduğunu biliniyordu. Bu emeklerin meyvesi ise Elektrik Gramafon oldu. Öngür, bizleri dünden bugüne müthiş keyifli bir yolculuğa çıkardı.

Tahribad-i İsyan

Tahribad-ı İsyan 2008’de Sulukule’de iki lise arkadaşı, Slang ve Zen-G tarafından kuruldu. 2009’da onlara mahalleden VZ. katıldı. İlk şarkılarını Sulukule kentsel dönüşüm projesini protesto amaçlı yazmaya başladılar. Albümleri rap müzikte protest kanadın Türkiye’deki en içi dolu albümlerinden biri olurken, Türkiye’de müzik dünyasında şimdiye kadar çok işlenmemiş kentsel dönüşüm konusunu işlemeleri de onları özel bir yere yerleştirdi.

Tuğçe Şenoğul – Gölgelerine

Seni Görmem İmkansız’dan tanıdığımız Tuğçe Şenoğul’dan yılın sonuna doğru güzel bir sürpriz geldi. İlk solo kaydını Kasım ayı sonunda yayınlayan Şenoğul, sene biterken yılın en iyilerinden birine imza attı.

Manuş Baba – Dönersen Islık Çal

Evet yılın son ayı onun için iyi geçmedi. Bir şarkısının çalıntı olduğu iddia edildi o da biraz ilgisiz kaçan bir açıklamaya cevap verdi, gündeme kötü şekilde geldi. Ama albümü ses getirdi, bu da bir gerçek, şarkıları bu yılın en çok dillerde yer eden şarkılarından oldu.

Büyük Ev Ablukada – Fırtınayt

Bir süredir onlardan yeni kayıt bekleniyordu, bu sene geldi o kayıt. Türkiye’de indie müziğinin gerçek anlamda yüzaklarından biri olduklarını bir daha gösterdiler.

Ezgi Aktan & Banu Kanıbelli

Kadın sesler, Türkiye’de müzikte öne çıkıyor, iyi vokal, kaliteli söz ve müzikal altyapı iyi müzik isteyen dinleyicide karşılığını buluyor. Bu isimlerden ikisi Ezgi Aktan ve Banu Kanıbelli, Aktan “Gece, Kanıbelli de “Yer Gök” isimleri albümleriyle, bu anlamda kotayı bu yıl fazlasıyla doldurdular.

Uranyum Uğruna: Ege’de Terkedilmiş Uranyum Madenleri

1

Türkiye’nin nükleer enerji sevdası yeni değil. Ülkemizde, bundan 40 yıl önce de nükleer enerji üretimi için temel gereksinim olan uranyum madenciliği yapıldı. Nükleer yakıt hammaddesi olan “Yellow Cake – Sarı Pasta” üretildi. MTA tarafından tespit edilen birçok noktada uranyum rezervinin belirlenmesine dönük sondajlar gerçekleştirildi.

Uranyum Uğruna, Türkiye’deki nükleer enerji sevdasının hemen hiç bilinmeyen bir yönünü irdeliyor. Yaklaşık 40 yıl önce, Ege Bölgesinin iki farklı yerinde gerçekleştirilen uranyum madenciliği ve sondajlarını ele alıyor. Uranyum madenciliği sonrası hiçbir önlem alınmadan terk edilen bu yerlerdeki çevre ve sağlık sorunlarına eğiliyor. Adları “kanser köy’e çıkan bu yerlerdeki yoğun kanser oranlarının uranyum madenciliğinden mi kaynaklandığı sorularını ortaya atıyor.

Kitapta anlatılanlar hem yetkili makamda oturanların hem de tüm yurttaşların ister istemez şu soruyu düşünmesine yol açıyor; “Üç hatta beş nükleer santral kurma, nükleer silaha sahip olma sevdasındaki bir ülke daha 40 yıl önceki uranyum madenciliğinin yol açtığı sorunlarla baş edemezken, yapılacak nükleer santralleri nasıl işletecek”?

Özer Akdemir, Ege’de yapılan uranyum madenciliğinin unutturulan gerçeklerine ışık tutuyor. Görmezden gelinen bilimsel gerçekler, adları kanserle yan yana anılan güzelim Ege Köyleri…

Kitapta, 40 yıl önce hoyratça kirletilip hiçbir önlem alınmadan terk edilen doğanın bu umarsızlığa karşı acımasız tepkisi anlatılıyor. Devlet kurumlarının hiçbir sorumluluk kabul etmediği bir konuda, toprağı, suyu, havası kirletilmiş, türlü hastalıklarla boğuşmak zorunda olan Kisir ve Kasar Köylülerinin hüzünlü öyküsü içinizi acıtacak!

Kitabın Academia.edu üzerindeki önizlemesine ulaşmak için buraya tıklayın.

NASA’nın heyecan uyandıran projesi: Satürn’ün uydusu Titan’a yolculuk

1

NASA, düzenlediği “Yeni Sınırlar” misyonlarında pek çok fikri eleyerek iki finalist bıraktı.

NASA, önümüzdeki yıllardaki yapacağı şeyler için bazı çalışmalar düzenliyor. “Yeni Sınırlar” programı ile geliştirilen projelerden ikisi finale kalmayı başardı. Bu hedefler arasında en dikkat çekici olanı Satürn’ün uydularından birisi olan Titan yüzeyine bir uzay aracı yerleştirmek. Bu uzay aracı ile gezegen hakkında bir takım numuneler toplamak isteyen NASA, Dragonfly isimli bir robotu Titan’a götürerek yeni yuvalar aramaya devam etmeyi hedefliyor. Bunun dışında CEASAR misyonu da var. Avrupa Uzay Ajansı’nın Rosetta Uzay Aracı tarafından düzenli olarak araştırılan Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızının rotası dünyamıza yakın olduğu için bu kuyruklu yıldıza ulaşıp buradan bir numune alınması amaçlanıyor. Açıkça söylemek gerekirse ikisi de büyük projeler, ancak benim oyum burada Titan projesine gider.

NASA ve tüm dünyanın ana hedefi şu anda Mars. Çünkü Mars, atmamız gereken ilk adım olarak gösteriliyor, ancak olaylar bundan sonra bitmeyecek. Yeni evler bulmaya devam etmemiz gerekiyor ve Satürn uydusu Titan, bu alanda en ciddi alanlardan bir tanesi. Titan, son derece kalın bir atmosfere, sıvı metan göllerine ve nehirlerine sahip. Yani evet, gezegende sıvı var, ancak bu sıvı daha çok evlerimizde yaktığımız doğalgaz ya da arabalarımızda kullandığımız benzin gibi bir yakıt.

Titan, gelecekte dünya yerine yuvamız diyeceğimiz bir yer gibi gözükmüyor, ancak burada bir şekilde koloni kurmalıyız. Çünkü dünyamızda her geçen gün azalan enerjilerden Titan’da bir hayli çok var. Burayı kolonileştirerek yakıt tankerimiz yapabiliriz. Bunun dışında Satürn’ün soğuk donmuş uydusunun altında sulu bir okyanusun gizlendiği düşünülüyor. Yani, burada hayatın kaynağı olan su da bulunabilir. Her halükarda Titan, Mars’dan sonra ilk uğrayacağımız yerlerden birisi. Üstelik Mars gibi ölmüş bir gezegen değil, her yanı ile fazlasıyla canlı bir uydu. Kafamızı kaldırdığımızda Satürn’ü ve onun kusursuz halkalarını görmek muhteşem olmaz mıydı?

NASA, bu iki projeye aynı anda destek vereceğini duyurdu. Çarşamba günü düzenlenen bir basın konferansında açıklanan bu projeler, Temmuz 2019’a kadar projelerini geliştirecekler ve bu tarihten sonra hangisi seçildiyse 2025 yılında bu görev faaliyete geçecek.

Bu önerilerin dışında Satürn, Venüs, Jüpiter, çevresindeki uydular ve asteroidlerle ilgili farklı projelerde bulunuyordu. Bunlar arasında Satürn uydularından Enceladus’u inceleme görevi çok dikkat çekiyor.

NASA, bu projelerden ikisini daha ileri teknolojik gelişmeler için seçti. Bunlar; Satürn’ün ayı olan Enceladus’a bir yaşam bulucu gönderme ve NASA uzay aracı Venus In-situ ile Venüs’te 30 yıllık derin bir araştırma çalışmalarına başlaması olarak açıklandı. Bu görevler gelecekte karşımıza çıkacak.

Yine bunun dışında NASA’nın 3 “Yeni Sınırlar misyonu” şu anda geçekleştirildi veya gerçekleştiriliyor. Bunlar; 2017’de Plüton’u terk eden New Horizons, Jüpiter’in etrafında dönen Juno ve Eylül 2023’te bir Bennu asteroidi ile buluşup geri dönecek OSIRIS-REx projesi. NASA, önümüzdeki yıllarda pek çok projeyi aynı anda yürütecek gibi duruyor.

Kaynaknasa.gov
Alıntıwebtekno.com
 Kapak Görsel

Hugh Hefner sayısız kadının hayatına zarar verdi – Öyle değilmiş gibi davranmayalım –

İnsan hakları savunucusu ya da değil, Playboy ikonu Bill Cosby’den pek de iyi olmayan bir cinsel istismar suçlusu.

Hugh Hefner öldü ve daha şimdiden bir yığın güllük gülistanlık anma yazısı kendisini tanıyanlar tarafından ortaya atıldı. Bu kişiler onun Playboy Malikane hayatını idealize eden ve Amerikan cinsel devrimine katkılarını övmek isteyen kişiler. Bu anma yazıları Hefner’ı yurttaşlık haklarını dobraca savunduğu için ve Amerikan kültürünü cinsel muhafazakarlıktan arındırmadaki rolü için övüyor. Ama şimdi modası geçmiş, kadın düşmanı görüşlerini ve feminizme verdiği zararları göz önüne almanın tam sırası. Tıpkı adına açılmış bir cinsel istismar davası da bulunduğu gibi.

Kaynak: Playboy

Hefner’ın yurttaşlık hakları hareketindeki rolünü ele alın. Evet, Martin Luther King Jr.’a desteğini dile getirmesi gibi bazı iyi şeyler yaptı. Veya Roots’tan Alex Haley’in Miles Davis ile röportajını yayınlaması gibi. Siyahi bir kadını revaçta olan ve beyazlar tarafından yönetilen hiçbir dergi kapağına koymazken o Playboy’un kapağına koyduğu için övülüyor. Ama 2017 yılında, Afrikan Amerikanların eşit muamele görmesini nasıl bir “kazanç” olarak kutluyoruz ki? Erkeklerin çıplak siyahi kadınların vücutlarına bön bön bakmalarının teşviki neden sosyal gelişim olarak düşünülüyor? Amerikan köleciliğinin başından beri beyaz erkekler bunu yapıyor zaten?

Hefner, Amerikanları tutucu cinsel görüşlerinden arındıran cinsel devrimin bir lideri olarak görülüyor. En azından Vanity Fair’e de söylediği gibi bu kadınları nesneleştirmesinin ahlaki gerekçesi:

Hugh Hefner; Playboy, Aktivist ve Asi isimli yeni belgesel Hefner’ı yalnızca cinsel toleransı umursayan açık fikirli biri olarak değil aynı zamanda birçok iyi, cesur davanın ve ırk eşitliği ile gay haklarını savunan ilk kahramanların arasında gösteriyor. Oldukça ikna edici. “Ama feministler hala kadınlara obje gibi davrandığınız için size karşı çıkıyor,”  dedim.

“Objeler zaten!” ısrar etti. “Playboy doğum kontrolü de dahil olmak üzere kadınların sorunları haline gelen şeyler için savaştı. Bizler kadınlara seçme hakkını veren Roe v. Wade’de bilirkişilerdik. Ama kadınların kendi cinselliklerini kabullenmeyişleri manyakça.”

Playboy kadın cinselliğini teşvik etmek için ne yaptı? Açıkça erkekler için yayınlanan bir dergi nasıl cinsel özgürlüğü sunuyor?
Hefner’ın ve onun Playboy yaşam tarzını savunanlar Playboy tavşanlarının kendi kaderlerini özgürce seçtiklerini ve onlara iyi davranıldıklarını söyleyecektir. Ayrıca Hefner’ın Playboy Playmate’lerinin kariyerlerine yardımcı olduğunu da. Ama Playboy’a çıkan modellerin hepsi üne ve servete kavuşmadı.
Çok fazla Playmate dozaşımından, intihardan, cinayetten ve başka doğal olmayan sebeplerden genç yaşta öldü. Gloria Steinem 1963’te Playboy tavşanı kılığına girdi. Modellerin can acıtan, vücutlarını büken kostümleri giymek zorunda bırakıldığını gördü. Modellerin zararları karşılanmıyordu ve modeller tek kullanımlık şey muamelesi görüyorlardı. Belki 21. yüzyılda tavşancık kostümleri biraz daha bol, ama hala aynı gerici fikri savunuyorlar: kadınların vücutları korselere sıkıştırıldığında daha güzel gözüküyor.

Irk eşitliğini savunan Hefner, feministlerden nefret etti. 1950lerin toplumsal cinsiyet rolleri ayrımını savunan heteronormatif bir görüşe sahipti. 1970 yılında anılarında şöyle yazdı, “Bu piliçler doğal düşmanımız. Tek istediğim militan feministleri ayıracak yıkıcı bir parça. Bunlar Playboy’un savunduğu romantik erkek-kız toplumuna sabitçe karşı çıkıyorlar.”

En azından bazı eleştirmenler Hefner’ı seri tecavüzcü Bill Cosby ile kıyasladı. Bu, Playboy iş adamıyla yaşayanların verdiği ifadelere göre o kadar da rezil görünmüyor. Elbette Cosby’nin ilaçla uyuşturduğu kadınlara tecavüz etmesi ve Hefner’ın bedenlerini Playboy Malikanesine kurban eden genç kızlara bunun karşılığında zenginlik ve kötü şöhret vermesi arasında fark var. Fakat bir cinsel istismar çeşidini diğerinden ne ayırıyor ki?

Hefner’ın eski sevgilisi Holly Madison hatıralarında Hefner’ın kadınlarını kendileriyle seks partisine katılmadan önce quaaludes kullanmalarına ikna ettiğini söyledi. Hefner’ın sevgililerinin bazılarının onu sevdiğine eminim. Savunduğu çok eşli hayat tarzının da karşı çıkılası bir yanı yok. Ama Madison ve Malikane’de yaşayan diğerleri Hefner ile seks yapmanın söylenmeyen bir zorunluluk olduğunu söyledi. Bu, genç aktristler, modeller ve müzisyenler için süslü yiyecekler, pahalı kıyafetler ve kariyer yapmak için ünlülerle tanışma potansiyeli uğruna ödenen bir bedel. Tavşanların bazıları Playboy Malikanesi’nde yaşamın “hapis” gibi olduğunu söyledi.

Ve bir de Hefner’ın milyonlarca sıradan kadına verdiği zarar var. Kendi kendine başarıya ulaştığı ve imrenmeleri için erkeklere (elbette daha fazla sayı satmak uğruna abartılmış) fantazi yarattığı için övülüyor.

Huzur içinde yat Hugh Hefner, kimsenin “o şimdi daha iyi bir yerde” demeyeceği tek ölüm.

pic.twitter.com/5oei5VLymA— Magz (@MagzGTV) Eylül 28, 2017.

Ama neden hala erkeklerin seri bir şekilde kadınların bedenlerini toplayıp elden çıkardıkları bir yaşam tarzına tapıyoruz? Hefner’ın hedonizmi 22,000 fit kare Playboy Malikanesi’ne sürgün edilmiş olabilir. Ama etkisi şüphesiz bir şekilde R Kelly ve Cosby’nin yıllarca suçlarını sürdürdüğü eğlence endüstrisinde devam ediyor.

Hefner’ın mirasına eleştirel bakış, bugün Beyaz Saray’da kadınlara şiddeti destekleyen, bir güzel ve genç eşten diğerine geçen bir cinsel tacizci varken daha da önemli. Kadınlar çok fazla gelişme kat etti, ama hala kendilerini parlak mücevherlerle, seksi kıyafetlerle süsleyen ve kilo aldıklarında ya da yaşlandıklarında kendilerinden kurtulup yerlerine daha genç ve daha büyük göğüslü hallerini koyan erkeklere tapıyor.

Hugh Hefner kadınlar için kötü olan, iğrenç, güçlü ve beyaz bir adamdı. Kadınlara nesne olarak hitap etti ve cinsel devrimin hepimizi iyileştireceğine inandı. Ama iyileştirmedi. Amerika’daki yaşam sosyal, ekonomik ve psikolojik olarak hala kadınlar için erkeklere olduğundan daha zor. Bu Playboy ve ardındaki iş adamının inşaasına yardım ettiği bir dünya.

Kaynak: Alternet
Kapak fotoğrafının kaynağı.

Yıldızlararası ilk ziyaretçimizde, komplo teorilerini havalarda uçuşturan keşif!

0

Yapılan keşifler sadece buz ile sınırlı değil. Aynı zamanda cismin bu buz sayesinde organik bileşenler için uygun olan bir ortamı da bulunuyor. Gelişiyle olay yaratan garip şekilli cisim, bilim dünyasında kafaları karıştırmaya devam ediyor, komplo teorileri ise havalarda uçuşuyor.

Geçtiğimiz aylarda Güneş Sistemi, başka bir yıldızın yörüngesinden geldiği belirlenen bir ziyaretçiye tanık oldu. Dünya’dan rahatça gözlemlenebilir mesafeden geçen bu cisim, ilk etapta kuyruklu yıldız olarak sınıflandırılsa da garip şekli ve milyonlarca yıldır devam eden yolcuğu sayesinde kimi astronomlar tarafından astroid olarak sınıflandırıldı.

Kafalar, Oumuamua adı verilen bu cisim ortaya çıktığı günden bu yana çok karıştı. Bilim insanları kendilerini komplo teorilerine vermekten alıkoyamadılar. Çünkü her yeni detay öğrenildiğinde, daha önce duyulmamış ve görülmemiş bilgiler elde ediliyordu. Dünya üzerinde pek çok gözlemevi ve araştırmacı, bu cisim gözden kaybolana dek inceleme yapacağını aktardı.

Metalle kaplı kabuğunun altında buz var:

Kuyruklu yıldızlar ile asteroidler arasındaki temel fark, kuyruklu yıldızların buz ve tozlardan oluşmalarıdır. Aynı zamanda onlar sert kayalarla kaplı yüzeylere sahiplerdir. Güneş Sistemimizdeki kuyruklu yıldızların çoğu Güneş’e, yapılarındaki buzların eriyemeyeceği kadar uzakta bulunur.

Bir kuyruklu yıldız Güneş’e yaklaştığında, yükselen ısı cismin içindeki buz kütlesini eritir. Bu nedenle buzun içine hapsolmuş toz ve kaya parçaları serbest kalır ve cismin peşine takılırlar. Güneş’e yaklaştıkça artan hızları dolayısıyla, eriyen buzlardan açığa çıkan toz ve kayalar cismin ardında kuyruk oluştururlar. Böylece kuyruklu yıldızlar görürüz.

Oumuamua ise zamanla kuyruklu yıldızlarda gözlemlenen özelliklerin hiçbirini göstermedi. Rengi kırmızımsıydı ve etrafında toz yoktu. Oldukça sert kaya ve metal yığınlarından oluşuyordu. Diğer yandan kozmik radyasyona maruz kaldığı için su ve ya buz içermediği tespit edilmişti.

Queen’s Universitesi’nde görevli olan astronom Alan Fitzsimmons’un liderliğinde; ABD, İngiltere, Kanada, Tayvan ve Şili’den gelen bilim insanlarıyla kurulan bir ekip, bu garip cisim üzerine çalışma yürüttü.

Sonuç: Buzlu bir çekirdek etrafına sarılmış sert kabuklu bir yapı!
Oumuamua 9 Eylül tarihinde Güneş’e yaklaşık olarak 37 milyon kilometre kadar yaklaştı ve tespitlere göre bu uzaklıktayken çekirdeğindeki buz hiç erimedi.
Fitzsimmons, “Yüzeyinin kozmik ışınlara maruz kaldığını düşünüyoruz. Karbon açısından zengin buzlarla kaplı olan cüce gezegenlere benzer bir yapısı var. Ayrıca yarım metre kalınlığında organik açıdan oldukça zengin bir katman barındırıyor. Nesne güneş tarafından ısıtıldığı zaman, yüzeyindeki sıcaklık 300 dereceye kadar çıkmıştı. Ancak bu sıcaklık onun alt katmanlarındaki buzu eritemedi.” dedi.

Kozmik radyasyon, nesnenin yüzey katmanlarındaki karbon açısından zengin olan buzu buharlaştırdığından geride kalan malzeme, kırmızımsı bir renk tonuna sahip organik kalıntıdan ibaret.

Ekip, bu nesnenin diğer yıldızların da benzer özelliklere sahip sistemlere sahip olduklarını kanıtladığını söylüyor. Bu öngörüden yola çıkarak, gezegenimizin ve Güneş Sistemi’nde bulunan diğer gezegen ve cisimlerin, başka yıldızlarla akraba oldukları savını doğrulayabiliriz.

Belki de bu akrabalık ve yapısal benzerlik, yabancı yaşamların varlığını da mümkün kılmıştır.

Alıntıwebtekno.com
Kaynaksciencealert.com
Kapak Görseli