Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Yemişim sanatını

Sanatla ilgisi olmayan insanların bile dikkatini çeken ve üzerinde çokça tartışılan, günlerce sosyal medyada paylaşılan ve hatta birçok markanın reklam çalışmasına konu olan bir eserle ilgili o kadar çok şey söylenmesine rağmen hâlâ eserin ne anlama geldiğinin tam olarak anlaşılmaması, sizce de tuhaf değil mi? Ayrıca eserin adının Komedyen olması da bu durumla fazlasıyla örtüşmüyor mu?

Eseri gören birçok insanın “Bu da sanat mı şimdi?” diye eleştirdiği Komedyen çalışmasının ne anlattığını kaç kişi anlayabildi, bilemiyorum. Belki de sadece bir kişi. Neden bir kişi veya o kişi kim diye merak edenler, bu sorunun cevabını yazının sonunda bulabilirler.

Çoğu insanın “Duvara Bantlanmış Muz” ile adını duyduğu Komedyen çalışması, İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’a aittir. Fakat sanılanın aksine tüm bu sansasyon, sanatçının bu eserini Art Basel Miami’de sergilemesiyle başlamadı. Çünkü Cattelan buna benzer birçok eleştiri içeren eserini yıllar önce de sergileyerek dünya sanatında yeterince ses getirmişti zaten. Fakat bu eserin bu kadar sansasyon yaratmasının temel nedeni, duvara bantlanmış muz kadar basit bir şeyin 120 bin dolara satılmasının yarattığı şoktu.

Tuhaf olansa çoğu insanın bu eserden haberi varken, onu üreten sanatçı hakkında bilgilerinin olmaması gerçeğinin fark edilmemesidir. O yüzden Komedyen çalışmasına geçmeden önce Cattelan ile ilgili birkaç bilgi paylaşmak yerinde olacaktır.

Birleşik Devletler’de yaşayan İtalyan sanatçı Cattelan (1960-), ironik espri anlayışıyla ve genellikle insanı şaşırtan yapıtlarıyla ünlüdür. Sıklıkla ve aykırı bir şekilde kültürel ve toplumsal yaşamlarımızla alay eden sanatçı, sanat dünyasının kendini beğenmiş tutumuna dikkat çekmeyi hedefler ve bu dünyanın doğasında var olan bir aptallık veya yapaylık olarak gördüğü şeylerle dalga geçer.

Kültürle ilgili çağdaş meseleleri eleştirme tarzıyla Cattelan genellikle kavramsal sanat uygulayıcısı ve bir enstalasyon sanatçısı olarak sınıflandırılır. O ise kendini sanatın palyaçosu olarak tanımlar.*

Gerçekten de Cattelan, modern sanat dünyasının soytarısı olarak anılır. Soytarı başlığı onun eserlerinin, sanat eseri olduğu gerçeğini yok etmeyip eserlerine kasıtlı olarak mizah eklemesini sağlamaktadır. Bununla birlikte eserlerinde eleştirel bir ironi de mevcuttur. Cattelan’ın kendisine soytarı rolü yaratması, Orta Çağ dünyasının soytarıları gibi fikir ve uygulamalar hakkında kimseye izin verilmeyecek şekilde yorum yapmasını kolaylaştırmaktadır. Böylelikle kültürel uygulamaları eleştirip, cezalandırılma korkusu olmadan yargıda bulunabilmektedir.**

Maurizio Cattelan, “America” – (18 ayar klozet, 2016-17)
Sanat ve insanın fiziksel doğasının iç içe geçtiği, altın olmasına rağmen eylem olarak herkesin eşitlendiği bir alan sunmaktadır.
Maurizio Cattelan, “La Nona Ora – The Ninth Hour” – (Polyester reçine, doğal kıllar, aksesuarlar, taş, halı, değişken boyut, 1999)
Vatikan’ın kırmızı halısı üzerinde yukarıdan düşen bir göktaşı altında ezilmiş halde yatan Papa II. John Paul’ün balmumu heykeli
Maurizio Cattelan, “A Perfect Day” (Alüminyum üzerine monte edilmiş forex üzerine C-baskı, 258 x 192 cm, 10. sürümü, 1999)Massimo De Carlo’nun yapışkan bantla duvara yapıştırıldığı bir performans; ancak sanat ticaretinin destekleyicisi olarak bir sanat eseri gibi sergilenmiştir.

Cattelan’ı ve çalışmalarını yakından takip eden eleştirmenler de sanatçının Komedyen isimli eserindeki eleştirisinin ne olduğu ile ilgili birçok şey yazıp çizdiler. Örneğin; bazıları sanatçının buradaki eleştirisinin “zenginler 120 bin dolara sıradan bir muzu sanat eseri diye satın alırken, sıradan insanların bu olaya tepki göstermesi yani fakir ve zengin arasındaki farkın çarpıcı bir şekilde ortaya konması” olarak yorumladı. Hani bu yorum, bizim bir deyimimizi anımsatırcasına: “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar.” hesabı…

Diğer yorumlardan biri de sanatçının aslında toplumu ve medyayı hedef aldığı yönündeydi. Eğer basit bir eser (ki kimilerine göre eser bile değil) tüm medyayı meşgul edebiliyor, hatta reklamlara bile konu edilebiliyorsa, eseri bir sanat eseri haline getiren de işte budur. Diğer bir deyişle, bazı eleştirmenler İtalyan sanatçının ‘duvara bantlanmış muz’unun tek başına bir eser olmadığını, duvara asıldıktan sonra medyada ve online dünyada aldığı aşırı etkileşimle bir esere dönüştüğü görüşündedir.

Cattelan’ın Komedyen eseriyle, nasıl gördüğümüzü ve neye değer verdiğimizi yapılandıran ekonomik, sosyal ve söylemsel sistemlerin sorgulanmasını istediği de yorumlar arasındadır. Aynı zamanda kültürel endüstrinin eleştirisinin bu çalışmayla çarpıcı bir şekilde ortaya konduğu da belirtilmektedir. Saçma sapan şeylerin değer atfedildiği günümüz kültüründe sanatın da bundan payını aldığını ve aslında bu çalışmayla Cattelan’ın muz kadar basit bir şeyin bile nasıl sanat eseri olarak konumlandırılabileceğini, pazarlama gücünün kültürün üzerindeki etkisinin yansımasıyla birlikte sanatın bile artık bu gücün tekelinden kendini sıyıramayacağının bir eleştirisi olarak da yorumlandı.

Peki, gerçekte neydi? Cattelan, Komedyen eseriyle sadece bu eleştirileri mi yapmayı hedeflemişti?

Açıkçası Cattelan’ın diğer çalışmalarını da incelediğimizde Komedyen eserinin altında başka fikirler aramaktan kendimizi alıkoymak zorlaşıyor. Çünkü eğer “basit zordur” mantığı ile düşünürsek, bu eserin bu kadar basit görünmesinin ardında çok daha zekice bir fikrin yatması gerekmez mi?

Çoğu insanın aksine “Bu da sanat mı şimdi? Bunu ben de yaparım. Hatta beş yaşındaki çocuk bile bunu yapabilir.” tartışmalarını bir kenara bırakıp bu eserin ardında yatan eleştiriye odaklandığımızda, Cattelan’ın bu çalışmasının tamamen insanlığın eleştirisine dayalı olduğunu anlamak zor olmayabilir. Hatta Cattelan’ın bu eseriyle insanlık komedyasının bir örneğini sergilediğini söylemek de mümkündür.

O halde, Komedyen bize ne söylemektedir?

Sanat, sadece insana özgü bir kavramdır. Çünkü bu anlamı bulan ve bu anlama bir değer yükleyen de sadece insandır. Hatta anlamın kendisini yaratan da…

Evrim sürecinde insana odaklandığımızda ise primat atalarından evrimleşerek bugüne gelen insanın bundan milyonlarca yıl önce muzu ağaçtan koparıp yemekle meşgul olduğu aşikârdır. Diğer bir deyişle, evrimleşme sürecimizin başlarında bizim türümüz için muz, sadece bir besin kaynağıdır.

Milyonlarca yıl sonra evrimleşen insan için muzu bir sanat eseri olarak konumlandırmak ise adeta şu soruyu sormaktır: Acaba ne kadar evrimleşebildik?

Bu çalışmanın altında yatan eleştiri ise evrim sürecinde kat edebildiğimiz yol işte bu kadar dercesine karşımızda durmaktadır. Acaba insan denilen türümüz, milyonlarca yıllık evrim sürecinde ağaçtan kopardığı muzu duvara yapıştırıp “bu sanat mıdır, değil midir” tartışması yapabilecek kadar mı evrimde yol alabilmiştir?

İşte, bu eserin adının Komedyen olmasının nedeni belki de budur.

Bir diğer karmaşık durum ise, Cattelan’ın Komedyen eserinden üç tane üretmiş olmasıdır. Cattelan, bunu neden yapmış olabilir? Nedensiz yapmayacağı aşikâr. Acaba?..

Bu yüzden eseri anlayabilen tek kişi belki de David Datuna idi. Performans sanatçısı David Datuna’nın Cattelan’ın Komedyen eserinin sergilendiği esnada duvara bantlanmış muzu yiyip “Aç Sanatçı” adıyla bir performans sanatı sergilediğini ilan etmesiyle, eserle ilgili en çarpıcı yanıt yine bir sanatçıdan böyle gelmişti. Sanki “Evet, evrimde bu kadar yol alabildik! Yemişim sanatını.” dercesine…

David Datuna’nın “Aç Sanatçı” adlı performansını izlemek için linke tıklayabilirsiniz.
https://tr.euronews.com/embed/956076

* Beş Yaşındaki Çocuk Bunu Neden Yapamaz – Açıklamalı Modern Sanat – Hayalperest Yayınevi – Susie Hodge

** MAURIZIO CATTELAN’IN ESERLERİNDE İRONİ VE ELEŞTİRİ- Serpil AKDAĞLI (Dr. Öğretim Üyesi, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü)

Ah’ındandır | Öykü

“Ah, ne diyordum, unutmuşum Oğuz’cuğum, her şey tam da planladığımız gibi olunca, bizim de Tehlikeli Oyunlar’ımız var sahici okuyucu, bazı şeyler el el üstünde oturmakla olmuyor. Öyle değil mi Oğuz’cuğum?

Kadının Adı: Saliha, Meliha, Bediha, birisi işte, bir rey, bir birey.

Kadının Adı: Sabahat, Nebahat, Nurhayat, tek göz oda, yanan soba, sobanın üstünde bir tencere, tencerede bakliyat, odada, yatak döşek, çoluk çocuk, su ısıtılan emayede kaynayan kazan, sobanın üstünde çoraplar, çamaşırlar.

Kadının Adı: Eda, Seda, Belgin, kahve makinesinin sesi gece yarısından sonra komşularını rahatsız etmesin diye Bodrum’a taşınmış.

Kadının Adı: Tezer, Leyla, Tomris, kitaplıkta hâlâ sayfaları sevgiyle açılır.” diye yazarken Günaydın Hanım, kızı bakar yazdıklarına.

“Kadının adı olsun diye her birine bir ad verdin de n’oldu? Daha ilk sayfada kendinle monoloğa başlamışsın. Yüzüme bak, gözlerime, gözlerimin tam içine, lens mi taktın sen?”

“Evet, dışarı çıkacağım. Hatta hazırlanmaya başlasam iyi olur. Bunun daha kıyafeti var. Kıyafete uygun çantası var. Kolyesi, küpesi, yüzüğü, bileziği var. Fular mı taksam, şapka mı alsam? Senin için de var. Seda için de var. Nebahat gündeliğinin derdinde belki onun için yok. Hah, iyi insan lafının üstüne gelirmiş. Kapıyı aç da beklemesin.”

“Tamam anne.”

“Nebahat hoş geldin, biz de birazdan çıkacağız Eda’yla. Bak senin oğlanlar için bir şeyler hazırladım. Kapının yanındaki poşetlerde, çıkarken almayı unutma.”

“Sağ olun Günaydın Hanım, Allah tuttuğunuzu altın etsin. Allah ne muradınız varsa versin.”

“Sen de sağ ol Nebahat. Hadi hazırlan Eda. Beş çayından önce yetişmezse bu sayfa lansman kalır yine başka bahara.”

Günaydın Hanım, hazırlanırken, müthiş edebi dehanız bir yana yine çok kadirşinassın. Pencere önlerinde sardunyaların capcanlı. Balkonundaki yaseminler, begonviller açmış. Evdeki ekmekten arta kalanları martılara için hazırlamışsın. diye geçer aklından.

Nebahat temizliğe başlamış. Günaydın Hanım ve kızı çıkınca önce televizyonu açar. Bir kahve yapar kendine. Kediye terslenir. Kedinin umru değil. Nebahat sevmez kedileri ama bunun ayrı bir havası var der kendine, cins midir nedir? Günaydın Hanım da az değil. Yine de gözüm yok hiçbir şeyinde. Aslan gibi kocam, düzgün, adam gibi oğullarım var. Ne o Günaydın Hanım’ın kızı öyle? Dili de dil değil sanki pabuç.

Eda’dan ayrılınca yazdıklarına döner Günaydın Hanım. Yazlığa dönmeye benzetemez yaptığını. Oğuz Atay’a aşık olduğu bir roman yazmaktır umduğu. Şu ilk sayfayı bir bitirse gerisi kendiliğinden gelecektir, nasıl olsa? Cemiyetin önde gelen ahbaplarından Günaydın Hanım için her şey hazır. Bir bitirse şu ilk sayfayı.

“Ah Oğuz’cuğum, ah Oğuz’cuğum sen de az değilsin. Ne o öyle Sevgi’ye laf çarpmalar, Bilge’yi anlatmalar.” başka bir şey bulamaz yazmak için defterine. Gözü takılır Günaydın Hanım’ın kordonda kahvesini yudumlarken önünden geçen afeti devran bir hanfendiye.

“Tu, tu, tu, maşallah.” der ardından. Gözü yoktur kimsenin güzelliğinde. Büyük bir romancı olacaktır sonuçta, bugün esini bir tek cümle olsa da. Bekler başka bir cümle çıkmayınca “En iyisi alışveriş yapayım.” der kendisi.

Ah bir bitse Oğuz’cuğu, romanı, hazır şimdiden ödülleri bile.

Aysel Tuğluk’a Özgürlük için 1000 Kadından Çağrı!

Hey tanrım, bu çocuklar çocuklarımız bizim
bunca yıl hangi taşı oraya kapatsan
un ufak olur,
bunca yıl hangi kuşu
bize hüzünlü görüşler, tel örgüler
beton gölgeler bağışlayan
bunca yıl hangi bir kuşu,
ölür ölür ölür.

Anlamıyor musun
yok mu senin oğlun kızın.
Gülten Akın

Aysel Tuğluk zor bir coğrafyanın çok katmanlı sorunlarına doğmuş milyonlarca kadın yurttaştan biri. Seçimini başta Kürtler ve kadınlar olmak üzere toplumun güç ve iktidar ilişkileri içinde ötekileştirilmiş bütün kesimleriyle birlikte ve ötekileştirmelere karşı mücadeleden yana yapmış bir isim. Yaşadığı coğrafyanın güçlüklerinin uzağında bir hayat kurma imtiyazını kullanmamış, kadın hareketinin ve hak savunuculuğunun kesişim alanlarında özveriyle çalışmaktan hiçbir koşulda vazgeçmemiş bir kadın. Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürlük mücadelesinin savunucusu. Bir hukukçu ve siyasetçi. O her birimizin derin bir yol arkadaşlığı duygusuyla bağlı olduğu kadın mücadelesinin kıymetli bir parçası.

Aysel Tuğluk milletvekili kimliğiyle yaptığı, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındaki konuşmaları nedeniyle yargılandı ve yıllardan bu yana cezaevinde. Yetkili yerel sağlık kurumları tarafından cezaevinde yaşayamayacağı yönünde aylar evvel görüş bildirildiği halde, İstanbul Adli Tıp Kurumunun raporuna dayanarak tutsaklığı sürdürülüyor. Cezaevi koşullarında iyileşmesi mümkün olmadığı gibi sağlığı her geçen gün geri döndürülemez biçimde kötüye gidiyor.

Aysel kadınların yoldaşı, kız kardeşi…

Aysel’in hayatının bu şekilde riske edilmesine daha fazla sessiz kalamayız. Seyirci olamayız.

Hayatın ve mücadelenin her alanından 1000 kadın olarak herkesi Aysel için ses vermeye davet ediyoruz. Aysel için geç kalmış olmak istemiyoruz. Gözyaşı dökmek istemiyoruz.

Bugün cezaevlerinde birçoğu ağır hasta olan yüzlerce mahpus var. Sadece geçtiğimiz ay yedi mahpus cezaevinde hayatını kaybetti. Hasta mahpusların tahliyesi ulusal ve uluslararası mevzuatın ve sözleşmelerin gereğidir. Herkesin evinde ve sevdiklerinin arasında yaşama ve tedavi görme hakkı vardır. Yaşama hakkına sahip çıkıyoruz.

Her şey için geç olmadan Aysel Tuğluk için ve onun şahsında tüm hasta mahpuslar için özgürlük istiyoruz.

Aysel Tuğluk’a Özgürlük için 1000 Kadın çağrısıyla yola çıkmıştık. Bir gecede binlerce kadın çağrımıza ses verdi. Artık Aysel Tuğluk’a Özgürlük için binlerce kadın olduk! Aysel Tuğluk şahsında hasta mahpusların yaşam hakkını savunuyoruz. Bütün varlığımızla Aysel’in yanındayız. İmzalarınızı ve desteğinizi bekliyoruz.

İmzalamak için lütfen tıklayın: https://ayseltuglukicin1000kadin.org/

Yorgo’nun Yoğurdu

Her okşayışında kafasını eline uzatan kediyi sevmeye devam ederek, “bir kediyle aynı evde yaşıyorsanız onun oyun oynama isteğine tırnaklarını dahil etmesini istemezsiniz. Bazen onun hiçbir işe yaramadığını düşünürsünüz bazen de atalarımızın onları evcilleştirdiklerini söylerken aslında onların bizi köleleştirdiğini gizlediğini,” dedi babaannem Eleni. Şimdi sormamın tam sırasıydı. Ne de olsa kedi de yoğurt fabrikası gibi babaanneme Yorgo’dan miras kalmıştı.

Miras, bir söylenti olarak akrabalar arasında dolaşmaya başladığında da miras işlemleri bittikten sonra da ben dahil kimse konuyla ilgili hiçbir şey öğrenemedik. Yorgo kimdi? Babaannem onu nereden tanıyordu? Yorgo babaanneme neden böyle bir miras bırakmıştı? Bu ve benzer sorular akrabalar arasındaki hemen her konuşmada geçiyor ama kimse bu sorulara bir yanıt bulamıyordu. Şimdi kimsenin aklının almadığı bu durum karşısında medet umulan kişi bendim. Ben, onun biricik ve en sevdiği torunu, Gordion’un düğümünü çözecek, bir Truva atı misali tatilimi babaannemde geçirecek ve her şeyi öğrenecektim. Kaleyi içten fethetmek için buradaydım. Özellikle tembihlenmiştim.

“Kuzum Müberra, Yorgo meselesinin aslını astarını öğrenmeden döneyim deme!”

Onda kaldığım ikinci günün akşamıydı. Yakın dostlarıyla verandadaydık. Ona her şeyi sordum. Ne de olsa ya ancak böyle samimi bir ortamda sorularıma cevap verir ya da beni nazikçe görmezden gelmeyi seçerdi. Neyse ki anlatmaya başladı:

“Yorgo’yla ben, hani Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur şarkısı vardır. Oradaki mendilin bırakılışı yerine kalp şeklinde bir balonun ipleriyle birbirimize bağlandık. O günü çok iyi anımsıyorum. Sokaktan geçen çocukların elinden kaçan bir balon, onun şemsiyesine oradan da ayakkabımın topuğuna dolaşınca dengem kaybolmuş, ayakkabımın topuğu kırılmıştı. Kendimi Külkedisi masalında prensiyle tanışan bir prenses gibi hissediyordum.” dedi babaannem Eleni. Yorgo’yla ilk buluşmalarında bir dondurmacıya oturmuşlar. Yorgo, ona, durmaksızın kurmayı düşlediği yoğurt fabrikasından bahsetmiş. Babaannem de kendisinde muhteşem tariflerin olduğu bir kitabın varlığından. Kitabın adı: Osmanlı Sarayı’nın Şifa Sırları’ymış ve kitabın adını duyunca Yorgo hemen yerinden fırlamış. O kitabı mutlaka görmeliymiş. 

Kitabın Fas’taki yazlıklarında olduğunu söyleyen babaannem, bir fısıltı gibi kitabı da Konstantinapol’de nam-ı değer İstanbul’da bir kütüphaneden arakladığını anlattı. Yorgo’dan bahsettiğinden mi yoksa kitabı çaldığını itirafından mı bilemiyorum ama bir parşömeni andıran yüzüne al yürümüştü. Onu daha önce hiç bu kadar pembe yanaklarla görmemiştim. Babaannemin bir kitap çalması mı yoksa onu dedem dışında bir adamla düşünme fikri mi beni rahatsız etmişti bilemiyorum ama bir karmaşaya, içsel bir fırtınaya sürüklenmek üzereyken düşüncelerimin ipini tutmaya karar verdim. Babaannemim yüzünün pembeliğinden anlamlar çıkarmayı bırakacak, zihnimden geçen vızıltıları susturacak ve söylenenleri kulaklarımı açıp, dinleyecektim.

“Hemen yarın yola çıkıyoruz.” demiş Yorgo.

Babaannem Eleni’yse tatilde halasının evinde misafirmiş. Yola çıkması mümkün değilmiş. 1894 yazının ilk günleri, Yorgolu günler böyle başlamış ve ta ki kitap, 1895 yılında çalınana dek de sürmüş. 

“İyi ki de böyle olmuş değil mi kuzucuğum? Yoksa dedenle nasıl tanışacaktık?”

Bana gülümseyip göz kırptığını görebiliyor ama ona hiçbir şey söyleyemiyordum. Neyse ki bir arkadaşı:

“Canım Yorgo, demek sen de bizi bırakıp gittin.” diye araya girdi. 

“Bir adada gün batımına karşı şarabını yudumlarken son nefesini vermiş.” dedi adını anımsayamadığım bir İstanbul beyefendisi. Tam bu esnada caddeden tam gaz geçen bir Honda, sağ arkasına patinaj yaptırırken çöp bidonuna çarptı. Çöp bidonundan fırlayan bir kedi, önce arabanın ön camına sonra da yola atlayarak, kaçtı.

Tüm bunları gördüğümüz köşede, Honda’ya, kimseye bir şey olmamasına, kedinin atlayışına ve Yorgo’ya yeniden kadeh kaldırdılar.

“Kitabı çalan Yorgo’muş. Tüm bu miras işleri sırasında öğrendim.” dedi babaannem Eleni. “O kitaptaki tariflerle lokanta açacaktım. O da biliyordu. Yorgo böyle yaparak hayallerimi çalmanın kefaretini ödemek istemiş olmalı.” Tüm bunlardan bahsederken sanki yeniden o dondurmacıya gitmiş ve Yorgo’nun karşısına oturmuştu ya da bana öyle geliyordu. Buğulu bakışlarına, hülyalı bir iç çekiş yerleştirip, “bizimki ilk görüşte aşktı.” diye anlatmaya devam etti. Prag’ta, sonbaharda, sisli ve ıslak Arnavut kaldırımlarından geçen fayton sesleri ona hâlâ Yorgo’yu anımsatıyormuş. O bunları söylerken ben onu, o dondurmacıdan kaldırmak ve şimdi duvarda asılı fotoğrafta beraber oturdukları koltuklarda dedemin yanına yeniden yerleştirmek istiyordum.

İnce, uzun bakışlarıyla bizi süzdükten sonra sözü alan ismini bilmediğim İstanbul Beyefendisi:

“Zavallı Yorgo’yu son gördüğümde pasajdaydı, boşalmış çay bardaklarıydı gözleri.” diye başladı anlatmaya. “Gramafoncu Mehmet’i kaybetmiştik. Zaman ustalarından Zagrep’li Mihailkozovski’de yanımızdaydı. “Gramafonlar öksüz kaldı. Bakalım sıra bizim saatlere ne zaman gelecek?” diye iç çekiyordu. Hadi Yorgo, demiştim. Sefer tasına uzanmıştı. Bilirsiniz, huyuydu; yoğurdunu, peynirini meyhaneye götürürdü. Masaya da bir şakşuka söyler, başka meze istemezdi. Mehmet yaşıyor olsaydı hep beraber içiyor olacaktık ama o artık aramızda değildi. Boş bıraktığı sandalyeye bir karanfil koyduk, rakılarımızı doldurduk ve sonra, bütün gece, tek söz söylemeden oturduk. Sanki bütün gece bir karanfili dinliyorduk.

Bir ara lavabodan dönerken, burnunun sümüğünü koluna silen çocuklar gibi gözyaşlarını ceketine sildiğini gördüm Yorgo’nun. Masaya kadehini vurup bir yudum çekti sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Elim ayağım çözüldü. Durduğum yere çökmüşüm. Orada öylece kaldım. Nasıl kalktım? O gece nasıl bitti, anımsamıyorum. Yorgo’yu hep öyle çocuklar gibi ağlarken hatırlıyorum.” dedi.

Verandadaki herkes Yorgo’nun çok duygusal ve naif bir insan olduğu konusunda birleşti.  

“Yorgo, kitap hırsızı, arsız böğürtlen, aslında Eleni’nin kalbini ve yoğurtlarının sırrını çalmış.” dedi babaannemin çok eski bir dostu sonra da hep beraber bu sefer Yorgo’nun Yoğurtlarına’na kadeh kaldırırlar. Bense donmuştum, kadehime bile uzanamıyordum. Bu sırada, tam karşımdaki mindere uzanmış kediye gözüm takıldı. Kedi önce esnedi. Ardından tırnaklarını çıkardı. Yeniden kıvrıldı ve uykuya daldı. O an, bu duyduklarımdan kimseye bahsetmemeye karar verdim. Soranlara bir yalan uyduracak ve babaannemin ağzını bıçak açmayan tavrından bahsedecektim. Yorgo’nun yoğurdunun lezzetinden bahsedecektim ama kimseye onlarla ilgili tek söz etmeyecektim. Babaannemim kitabı, Yorgo’nun babaannemin kalbini ve büyülü tarifleri çalması gibi ben de ikisinin hikayesini çalacak, tüm bunların sonsuza dek bir sır olarak kalmasını sağlayacaktım. Bu kararla çözüldüm. Kadehime uzandım ve çın çın seslerine aldırmadan, kimseye kadeh kaldırmadan, kimseyle kadeh tokuşturmadan, verdiğim sessizlik kararıma büyük bir yudum yuvarladım.

Türker Hoca’nın mama kutuları | Öykü

Silecekler düzenli aralıklarla çalışmaya başlayınca daha fazla dayanamadı. Montunu giydi, cep telefonunu ve kulaklığını sırt çantasına tepti. Uyuyanlara, pencereden alık, boş bakanlara aldırmadan şoföre seslendi,

“Kaptan! Burada inebilir miyim?”

Zaten bilmem kaç dakikadır aynı yerde çakılı halde bekliyorlardı. Bulvar birbirine ulanmış kırmızı far ışıklarıyla şişmiş bir aorta benziyordu. Kapı tıslayarak açıldı. Türker paldır küldür indi otobüsten. Her zamanki saatinden yarım saat geç de olsa ayak bastı şehre. 

Yağmur hızını artırıyordu. Türker adımlarını alışık olduğu ritme kavuşturmakta zorlanmadı. Eve gitmeden önce eczaneye uğramalıyım diye düşünüyordu. 

Eczaneye mırıldanarak girdi,

Babam oturduğu yerde uyuklamaya başladı gene… O mama iyi gelmişti ona…

İçerideki hava ılıktı, çilekli şurup kokuyordu. Türker’in burnu ağrımaya başlamıştı. Tezgahın arkasındaki kalfa kasayı toparlamaya dalmıştı,

“….’dan 6 adet lütfen”

Kalfa başını ancak kaldırdı. Floresan ışık altında sesi de teni de soluktu.

“Hastanın kimlik numarası neydi abi?”

“ 12345678…”

Kalfanın gözleri bilgisayarın monitöründe kısa bir süre gezindikten sonra

“Kayıt bulunamadı diyor abi?” dedi kalfa.

Türker kredi kartını uzattı. Daha önce de böyle olmuştu. Raporun süresi bitmiş olsa gerek diye düşündü. Canı sıkıldı ama nasıl olsa yarın medikoda yazdırırım diye mırıldandı. Sabahtan bölüm kurulu vardı. Bölüm başkanı gene bir sürü imalı laf edecekti muhakkak… Türker’den laboratuvarını bodrum kattaki depoya taşımasını istiyordu. Sebebini anlatmıştı ama şimdi hatırlamıyordu Türker. Duymamış gibi yapmayı tercih ediyordu. Toplantı erken biterse deneylerine başlamadan önce bu işi halledebilirdi. Ağzı devamlı kıpırdıyor, belli belirsiz sesler çıkıyordu ince kuru dudaklarının arasından. Kalfa,

 “Bir şey mi dedin abi? “ diye sordu.

“Yok yok.. Sana değil…”

“700 TL tuttu burası. Çekelim mi abi?” 

Türker kalfanın ölgün ve soru soran bakışlarına çabucak yanıt verdi:

“Tabii tabii… Lâzım bunlar.”

Eczanenin sensörlü kapısına çarpmak üzereyken açıldı. Yağmur dinmeye yüz tutmuştu. Montunun şapkasını kafasına geçirdi gene de. Mama kutularının olduğu torbayı sırt çantasına teperken cep telefonunu çıkardı. Hızlı arama sayfasında bakıcı yazan satırı tıkladı. Bir yandan dudaklarını kemiriyor,  bir yandan da dolmuşa yetişmek için adımlarını tekrar sıklaştırıyordu.  

“Buyur Türker Hocam?”

Kadının bıkkın sesine alışıktı. Yaşlı insanlara bakmak zor işti, yıldırıcıydı. Ancak böyle durumlarda kısa ve net cümlelerle konuşmak istediği cevabı almak için en iyi yöntemdi, zamanla öğrenmişti.

“Figen Hanım, babamın ilaçlarını almak için eczaneye uğradım da… Kayıt bulunmadı dedi gene. Keşke hatı..”

Bakıcı Figen sözün tamamlanmasını bekleyemedi:

“Hatırlatmadım çünkü baban vefat edeli bir ayı geçiyor Türker Hocam…”

Düşmemek için en yakınındaki sokak lambası direğine tutundu. Yanından geçip gidenlerin çoğu direğe son umuduymuş gibi dayanan zayıf, uzunca boylu adamı umursamadı. Sadece çok yakınından geçen bir iki çift telefonun hoparlöründen yayılan sesi duydular ve birbirlerine daha da sokulup  hallerine şükrettiler acımasızca…

“Bu böyle olmaz Türker Hocam… Asapların bozulmuş senin. Kaçıncı kezdir arıyorsun bak. Daha kaç kere söyleteceksin babanın öldüğünü bana?” 

Türker elini direkten çekti. İnsanların hâlâ kendisine baktığının farkındaydı. Birkaçıyla göz göze bile geldi. Sonradan o akşamı düşününce iki duygunun izini görüyordu kendinde. Utanç ve o utançtan aldığı haz. Bir an önce eve dönmeliydi. Çantasını sıkıladı, montunun fermuarını boğazına kadar çekti. Hava soğuktu, nefes aldıkça burnunun sızısı artıyordu. Bir ucunda dolmuş durakları bulunan … Sokağı’na saptı. 

***

…. Sokağında her şey beklendiği gibiydi. Çürük diş gibi kararmış apartmanlar, öğürtü gibi dalgalanan kaldırımlar ve kaldırımların üzerinde yeni yeni salınmaya başlamış travestiler, orospular… Sokağın kuytularında parlak gözleriyle onları gözetleyen pezevenkleri yalnızca müstakbel müşteriler görebilirdi. Otoparkın tam karşısındaki matbaadan yayılan sodyum sarısı ışık yabancıydı sadece. Tezini sunum posterlerini bastırdığı matbaaydı burası. Necdet Ustayla konuşmadan anlaşırlardı. Sayfada kaç santim boşluk kalacak, puntolar ne olacak, cildin sırtı düzgün mü değil mi enstitü müdüründen iyi bilirdi Necdet Usta. Türker dükkânın içini önünü ezbere bilirdi ama bu ışık altındaki görüntüsünü bilmezdi. Matbaanın gece açık olduğuna ilk defa bu akşam rastlamıştı. Kapının önündeki sepetleri toplayan kadını da daha önce hiç görmemişti. Otoparkın değnekçisi Tayfun kısık dikenli sesiyle Çiğdem’i esir almaya çalışıyordu. 

“Kim alır lan bu eşantiyon eskilerini? Eski köye yeni adet getirdin ha… Babanın haberi var mı bunlardan? Alooo! Sana diyorum Çiğdem!”

Çiğdem dönüp, “Sana ne be!” demek üzereyken Tayfun,

“Vaaayyy! Türker Hocam! Çantasını takmış dönüyor okulundan…” diye bağırdı.

Türker, mamalar yüzünden ağırlaştığı için omzundan habire kayan sırt çantasını düzelterek kimseye çarpmadan, bakmadan yürüyordu. 

Ne Türker aldırmıştı bu cümleye ne Çiğdem ne de sokaktakiler. Çiğdem son sepeti de içeri taşımıştı. Kepenkleri indirmek üzereydi. 

“Çiğdem sen bilmezsin, ben bu Türker Hoca’nın burnunu ara sıra kırıyorum.”

Çiğdem bir şey diyecekmiş gibi ağzını açtıysa da yaptığı işe devam etti. Türker’in adımlarının ritmine uygun olarak birbirine çarpan mama kutularının sesini ikisi de bir anlığına olsa da duydular.

“Bak, duyuyor musun sesi Çiğdem? İlk duyduğumda demiştim ki herif yüklenmiş birayı rakıyı gidiyor.. E boş geçmek olmaz bu sokaktan. Dik dik de bakıyor suratıma. Tam önümden geçerken suratına bir indirdim… Kalıbından da utanmadı yığıldı yere.” 

Tayfun hırıl hırıl gülmeye başladı. Çiğdem kollarını kavuştırmuş kımıltısız dinliyordu. 

Türker bir toz kümesiymiş ya da rüzgârda sürüklenen kuru bir yaprak gibi yürümeye devam ediyordu

“Bak hâlâ yolunu değiştirmiyor gerizekâlı mal…  Ne diyordum? Yığıldı yere, çantasının içinden mama kutuları çıktı, iyi mi? Ulan sokaktaki bütün orospular, pezevenkler bile biliyor babasının mortu çektiğini. Bu dallama ne yapıyor? Gidip gidip ölmüş babasına mama alıyor… Seyret bak Çiğdem, neler olacak?”

Tayfun bir bacağını arkaya yaslamış diğerini öne doğru uzatmıştı. Türker önünden geçtiği sırada duvara dayadığı bacağını öne doğru uzattı. Türker tuzağı fark etmediği için patates çuvalı gibi düştü. Tayfun katıla katıla gülüyordu artık. 

“Sen de olmasan… Kalk hadi! Bu sefer elimi acıtmayayım dedim. Kalk lan!”

Tayfun tam adamın karnına tekmeyi basacakken Çiğdem Türker’in kolunu tuttu. Tayfun’a sadece 

“Dur artık!” dedi. 

Tayfun annesinden azar yemiş gibi sus pus oldu. Nefesi düzeltikten sonra ağzının kenarında biriken tükürükleri kolunun tersiyle sildi. Yere düşen sırt çantasından bir kutu mamayı çıkartıp tekme atarak sokağın ilerisine yuvarladıktan sonra Çiğdem’e döndü

“Söyle ona, babası öldü!” dedi. 

Çiğdem, Türker’in kolunu boynuna atarak onu dükkâna götürdü. El yordamıyla sandalyeye oturturken,

“Burnunuz kanıyor, pansuman gerekiyor” dedi. 

Çiğdem’in soğuk, kırılgan elleri ve burnuna dolan pas kokusu Türker’i kendine getirmeye yetti.

 

Tekrar

0

 

Günlerdir aynı şey, dön dolaş aynı şey. Başım dönüyor artık vallahi. Ev işleri; temizlik, yemek yap, sil, süpür. Hep aynı şeyler. Günler birbirinin içinde eridi de tek bir gün oldu sanki.

Aklımı da bir şey kurcalıyor ki kime nasıl soracağımı şaşırıyorum. İstiyorum ama son anda hep bir şey çıkıyor ya biri su istiyor ya da yemeğin altını kapatmam gerekiyor.

Şimdi de bunu düşünmeyi bırakıp fasulyeleri ıslatamalıyım. Çamaşır makinesi de bitmiş galiba. Hiç sesi gelmiyor. Çay demlenirken çamaşırları assam diyorum ama balkon temiz miydi? Biraz tozlanmış. Çamaşırları asmadan bir kova su dökmem gerekir. Çoraplarım ıslandı suyu dökerken hay Allah! Kirliye atsam, olmaz. Kokusu ağırlaşır sonra tüm çamaşırları kokutur. Bir sudan geçireyim. Çamaşırlarla onları da asayım.

Bugünlük bütün işler bitti galiba. Bitti dediysem kapı çalar birazdan, “Anne acıktım.” diye gelir dışarıdaki. Her gün dilimin ucuna kadar gelip sonra da yuttuğum soruyu sorarım ona belki. 

Artık gerçekten çok merak ediyorum. Benim adım hangisi? Hanım mı? Anne mi? Neden genç olan ikisi bana “Anne” derken, yaşı bana yakın olan diğeri “Hanım” diyor.

Ayrıca gençlerin kendilerine ait yatakları var da neden biz yaşı bana yakın olanla aynı yatağı paylaşıyoruz. Kendimi bildim bileli böyle bu. Bir iki gece salondaki kanepede uyuyayım dedim de her yerim tutulunca vazgeçiverdim ondan da. Tamam bizim uyuduğumuz yatak büyük ama yine de insan düşünmeden edemiyor. Onca iş, güç, uğraş sonra da kendine ait bir yatağın bile yok. Şaşılacak şey bu. Hayli tuhaf.

Bazı geceler bana Hanım diyeni yataktan atmak üzereyken buluyorum kendimi. Bir gün yuvarlandığıyla kalacak. O değil de ayıp olacak. Bir de mazallah bir yerine bir şey olursa diye ne yalan söyleyeyim korkuyorum.

Kimse de kimseyle konuşmuyor ki anacım. Aklıma gelsin de sorayım. Kafamda hep aynı şeyler dönüp duruyorum ben de. Bak işte, çiçekleri sulamayı unutmuşum yine.

Bu evde de üç beş cümle dışında sanki sessizlik yemini edilmiş. Bazen konuşmak istiyorum ama ağzımı açınca heyecandan iki lafı bir araya getiremiyorum.

En iyisi çiçekleri sulayınca kendime bir kahve yapayım. Hanım diyen hemen kokusunu alır, yetişir, gelir. “Bana da yaptın mı Hanım?” Evdeki üç beş cümleden birisi bu. Diğerlerini de saysam bir elin parmaklarını geçmez, onları da sıralayıvereyim. “Yemek hazır mı?”, “Akşama ne yiyeceğiz?”, “Çoraplarım nerede?” Anlamıyorum ki, aynı soruları tekrar tekrar sormayı hepsi biliyor da neden bana sadece tek bir isimle hitap edemiyorlar?

Hoş, Allah var, kahve yaptığımda gençlerin hiç sesi çıkmaz da diğeri aynı yatağı paylaştığımızdan mıdır nedir hemen damlar dibime. Evin bütün işlerini benim yaptığım yetmiyor mu? Kahveni de kendin yap be adam? Yok, yok, kimseye böyle diyemem. En iyisi kahveden de vazgeçeyim. Hem ne kaldı şunun şurası akşam yemeğine?

Adımı öğrenmek benim de hakkım. Hanım mıyım, Anne miyim? Hanım Anne miyim? Bu insanlar kim? Ben kimin evindeyim?

Onlar çorbalarını içerken en azından ben de “Benim adım ne?” diyebilmeliyim.

2021’in En İyi Yerli Albümleri: EP ve tekliler yılında “Merhem” gibi albümler

0

Pandeminin bir önceki yıl en çok etkilediği alanlardan biri olan müzik dünyası, 2021’de bir nebze olsun canlandı. Konserler başladı, müzisyenler seyircilerine kavuştu. Diğer yandan albümlerdense tekli ve EP yayınlama eğilimi bu yıl artarak devam etti. Albümlerin az olduğu senede öyle iki albüm geldi ki, ileriki yıllarda en iyi Türkçe albümler listelerinde belki de yerini şimdiden aldı. Gaia Dergi olarak, biz de 2021’in yerli müzik dünyasına albümler ve adeta bir albüm tadı veren EP’ler üzerinden bir bakış atalım istedik. İşte 2021’in en iyi yerli albümleri!

İyi dinlemeler, 2022 de yine iyi müzikler getirsin bizlere.

Melike Şahin – Merhem

Melike Şahin, teklilerle ısındırmıştı bizleri, albümü “Merhem” ile neredeyse alev alev yaktı. Uzun yıllar hatırlanacak, dinlenecek, harika bir albümü bizlere sundu.

Madrigal – Neogazino EP

Son yıllarda genç gruplar arasında en öne çıkan isimlerden biri Madrigal oldu. Özellikle “Kelebekler” ve “Seni Dert Etmeler” gibi son dönemin en büyük iki hit şarkısına imzalarını atan grupların, konserleri de doluyor, taşıyor. Bu sene çıkardıkları EP, kısa bir albüm tadıyla dinleyicisini yakaladı.

Bulutsuzluk Özlemi – Bedreddin

Bulutsuzluk Özlemi, eşine Türkiye’de az rastlanan bir albümle karşımıza çıktı bu sene. “Bedreddin” 1,5 saate yakın bir rock operası adeta ve Türk rock tarihinin kesinlikle en büyük albümlerinden biri.

Lil Zey – Kara Tiyatro

Hip-hop’ta kadın şarkıcılar her geçen yıl daha da öne çıkıyor. Bunlar arasında en kaliteli işler çıkaran isimlerden biri Lil Zey de, bu sene beklenen albümüyle hip-hop dünyasında çıtayı yükseltti.

Jakuzi – Açık Bir Yara EP

Sadece iki şarkılık bir EP, 10 dakikadan bile az, ama iki şarkıda adeta koca bir albüm dinlemiş hissi, tatmini ve doygunluğu.

Ceren Türkmenoğlu – Mai

Hani bazı albümler dinleyicisini mest eder ya, işte genç kemancı Ceren Türkmenoğlu’nun Mai albümü öyle bir albüm idi.

Baki Duyarlar – Jazz Ark

2020’nin son günlerinde gelmişti bu müthiş albüm. Yerli caz sahnesinde kalite hiç eksilmiyor, her sene çok önemli albümler arz-ı endam ediyor.

Şenay Lambaoğlu – Hayat Defteri

Hayat Defteri, Lambaoğlu’nun beşinci albümü. Her albümde Lambaoğlu’nun kendine has vokal ve tarzı daha da yerine oturuyor.

Fakir edebiyatı ve simit

0

Dil, bir kültürün aynasıdır. O halde dilimize yerleşen bazı sözlere göz atarak kültürümüzde sanatın nasıl algılandığına dair bazı ip uçları yakalayabilir miyiz?

Önce dilimize yerleşen bu sözlerin ne anlamda kullanıldıklarına kısaca değinmekte fayda olabilir.

Mutlaka siz de hayatınızda birçok kez şuna benzer şeyler duymuşsunuzdur: “Ah, bırak canım şimdi edebiyat parçalamayı/yapmayı da derdin ne, bana onu söyle!”

TDK’ye göre “edebiyat yapmak” sözü şu anlama geliyor: “bir konu üzerinde gereksiz yere süslü sözler söylemek.”

Diğeri de yine sıkça duyduğumuz “felsefe yapmak”… Hani özellikle hummalı bir tartışmanın ortasında biri şöyle der ya; “Bana felsefe yapma, günlük hayatta söylediklerinin bir karşılığı yok.”

TDK’ye göre “felsefe yapmak” sözü de şu anlama geliyor: “gereği yokken, olayların nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili olarak, kişisel ve soyut birtakım düşünceler öne sürmek / bilgiçlik taslamak”

Son yıllarda bir de şunu sıkça duymaya başladık: “caz yapmak”

TDK’ye göre “caz yapmak” sözü ise “boşa konuşmak, gevezelik etmek/aykırı düşünceler ortaya atmak.” şeklinde açıklanıyor.

Üçünün de ortak yanı pratikte bir işe yaramayan, somut bir çözüm ortaya koyamayan, günlük hayatın gerçeklerine yönelik fayda sağlamayan ve zaman kaybına neden olan bir kavramın dile getirilmesidir.

Bu da edebiyat, felsefe ve cazın kulağa hoş gelen ama aslında pratikte hiçbir fayda sağlamayan, soyut bir dünyanın gerçekleri olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Buradan da anladığımız üzere edebiyat süslü kelimelerle, felsefe soyut kavramlarla ve caz da zaman öldürmeyle eşleştirilmiştir.

Bu üç terim de sanki hayatta büyük bir derdi olmayanların, boş zamanları çok olanların, hayalperestlerin, ütopyacıların ve bir şeyler bildiğini sanan insanların laf salataları olarak konumlandırılmıştır. Bir de dilimize yerleşmiş “fakir edebiyatı” sözü vardır. Bu söz genelde “duygu sömürüsü yapmak” anlamında kullanılır.

Tiyatro da bu değer kaybından nasibini almıştır. Örneğin; «Hayat bir tiyatrodur.» derken, insanların belirli rollere bürünmek zorunda kalmasından ötürü yaşama yüklenen bir anlam söz konusudur; dolayısıyla bu bir benzetmedir. Diğer bir deyişle, bir metafordur. Fakat «Tiyatro bunların hepsi… Bizi yiyorlar!» cümlesindeki gibi dilimize akseden kullanım, tiyatronun oyun ve kurguyla ama daha da acısı bunun kandırmaca, yalan, entrika ve sahtekârlıkla özdeşleşen bir şekilde kullanılmasıdır.

Tabii, bir de «Artist misin? Havan kime?» ya da «Bana artistlik yapma!» gibi sözler var. Artist kelimesinin dilimizdeki birebir karşılığı her ne kadar sanatçı olsa da buradaki artist kullanımı «ünlü kişi, şöhret sahibi kimse» ve artistlik ise «hava atan, burnu havada, ukala, şımarık, gösteriş meraklısı» vb. anlamındadır.

Ayrıca medyada çok sık duymaya alışık olduğumuz «halka mal olmuş sanatçı» gibi sözler de vardır. Burada halka mal olmuş sözü, toplum tarafından kabul görmüş, sevilen, saygı duyulan, halkı anlayan, halkı savunan, onlar için emek veren, herkes tarafından takdir edilen sanatçıları betimlemek için kullanılmaktadır. Fakat ne acı ki sözü edilen bu kişilerin çoğu aslında sanatçı değildir. Sadece şöhrettir. Bir diğer deyişle «artist»tir. Yalnız işin daha da vahim tarafı, sanatçı olduğu varsayılan bu isimler halk tarafından kabul edilip sevilse de aslında onlar sadece halkın imrendiği insanlardır. Halk onlara imrenir çünkü onlarla aynı kültür yapısı içerisinde olmalarına rağmen toplum tarafından değer verilen, bir yerlere gelmiş, rahat bir yaşam süren bu insanlar, bir gün onların da değerlerinin anlaşılacağına dair bir umut taşımalarına neden olur. Kendilerinden bir parça bulurlar. Böylece kendilerinin de aslında değerli birer insan olduğunu teyit etmelerinin bir başka avuntusudur bu algı.

Özetle; işin sanat veya sanatçı olmakla hiçbir ilgisi yoktur. Sanatın ne olduğunu bilmeyen bir toplum, sanatçının kim olduğunu da bilemez. Ünlü biri olması sanatçı sıfatını alması için yeterlidir bu zihinlerde. İşte o yüzden de hayatında yediği suşi vb. yiyeceklerin sayısı simitten daha fazla olan biri, halkın gerektiğinde simit yiyerek ömrünü geçirebileceğini söyleyip halka mal olmaya devam edebilir. Çünkü o halkın sanatçısı değil, malıdır.

Sanatı anlamayan, sanatı şöhret ile karıştıran bir toplumun diline baktığımızda ise kolektif aklın yansımasını görürüz.

Sanatıyla değil simit almak, ekmek bile kazanamayan, üstelik “20. yüzyıl romanının kurucularından” sayılan Robert Musil’in acı durumu, belki de sadece ülkemizde değil, dünyada da sanata verilen değeri gözler önüne sermektedir.

Robert Musil

Avusturyalı romancıların en büyüğü Robert Musil, 1942’de sığınmacılığın yoksulluğu içerisinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu:

Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum ve yazar olduğumdan bu yana, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi… Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün var olmasıyla var olmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek…

Ve ikinci bir not:

yaşamım, … her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda Niteliksiz Adam üzerine çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu.

Ve İsviçre’deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları:

Gerçekte ise, Niteliksiz Adam’ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncının belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum. *

Yoksa, “20. yüzyıl romanının kurucularından” sayılan Robert Musil’in de fakir edebiyatı yaptığına mı inanıyorsunuz?

* Niteliksiz Adam – Robert Musil – Yapı Kredi Yayınları – Önsöz: Ernst Fischer – Çeviren: Ahmet Cemal

Bir asırlık hayatlar, yirmi yılı aşan bir gelenek ve bir buçuk yıllık emek: Anneannemin izleri

1997 yılı baharı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları yüksek lisans programı öğrencileri, Mine Göğüş Tan’ın odasında Kadın Araştırmalarından Kesitler dersindeler. Derste yaşam öyküleri yazmaya karar veriyorlar. Amaç ise, feminist hareketin biriktirdiği deneyimleri akademinin içine taşımak, başka kadınların yaşamları ve deneyimleri aracılığıyla kendi yaşamlarına ve deneyimlerine bakmak.

Peki kimdi bu kadınlar?

Haziran ayına gelindiğinde, Eser Köker yazmaya oturduğunda kaleminin ucuna önce anneannesinin dolandığını anlatarak anneannesinin öyküsünü okuyor. Böylece on bir kadın, anneannelerinin hayatına ve kendi geçmişlerine dönüyorlar.

Müşerref’in, Raziye’nin, Selvi’nin, Ereğlili Emine’nin, Sarı Satı’nın, Hatice’nin, Elif’in, Hasnune’nin, İstanbullu Emine’nin, Najla’nın, Fatma’nın hayatlarını, hikâyelerini konuşuyorlar. Konuşmakla kalmayıp yazıyorlar ve böylece “Anneanne Sırlarını Eskitmiş Aynalar” kitabı tüm bu kadınların yaşanmışlıklarını kucaklayarak bugünlere kadar geliyor.

2020 yılı Mart ayı. Birçoğu farklı şehirlerde olan Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları lisansüstü bölümü mezunu on bir KÇ’li bir araya gelerek bu kez Hatice’yi, Ummuhan’ı, Mukaddes’i, Rabia’yı, Cevahir’i, Münevver’i, Zehra’yı, Yurdagül’ü, Şükrüye’yi, Ayşe’yi anlatmaya, anlamaya çalışıyorlar.

Geçtiğimiz hafta yayımlanan “Anneannemin İzleri” kitabı, kadın hikâyelerine ve kadın hayatlarına verilen değerin yanı sıra; Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları bölümünün “anneannecilik geleneğinin” de bir devamı niteliğinde.

Kendi içinde yaşanıp tükenmiş ama bir yandan hayatın tam da kendisi olan hikâyeler, hayatlar…

Yazarlarının sözleriyle:

“Bir asırlık hayatlar, yirmi yılı aşan bir gelenek ve bir buçuk yıllık emek…

 Satı Atakul, Çiğdem Aydın ve tüm anneanneler için…

Okunması, anlaşılması dileğiyle.”

*kitap yalnızca kitapyurdu.com adresinden edinilebilir.

2021’in en iyi 25 albümü: Post-punk, neo-folk ve Billie Ellish

0

2021, müzik dünyasının global çapta canlandığı bir yıl oldu. Konserler önlemler eşliğinde tekrar başladı, müzisyenler evlerinden ve stüdyolarından çıkabildi, üretim devam etti. En öne çıkan akımlar ise post-punk, neo-folk, yeni nesil soul, hip&hop ve Billie Ellish’in açtığı yoldan giden yeni isimler oldu.

2021, bir yandan dönüşlerin yılı oldu. Adele, yıllardır merakla beklenen albümüyle görkemli bir dönüş yaparken, Duran Duran, ABBA gibi 70 ve 80’lerin büyük yıldızları da yeni albümleriyle geri döndüler.

Billie Ellish, son yılllarda müziğin gidişatını belirleyen isimlerden biri. Bu yıl da yeni albümüyle yine hem çok kaliteli bir albümün altına imzasını attı hem de yolunu açtığı yoldan gitmeyi tercih eden isimlerle de adeta yeni bir akım başlattı.

Sporda neredeyse her kupayı süpüren İtalya, adeta “İtalya yılı” yaşatan ülke, müzikte de Eurovision’u kazanan Maneskin’in başarısıyla ses getirdi.

Yeni nesil seslerin ivme kazandırdığı bazı türler de öne çıktı bu yıl, örneğin punk, IDLES gibi gruplar başta olmak üzere, altın çağlarından birini yaşıyor yine. Soul müzik, Curtis Harding gibi örneklerle tekrardan ilgi odağı oluyor.

Metal dünyasında Iron Maiden, metalseverlerin aklını başından yeni albümüyle aldı. Aynı Mastodon ve Gojira’nın yaptığı gibi.

Biz de, her yıl yaptığımız gibi, bu Aralık ayında da Gaia Dergi olarak, yılın akıllarda yer eden ve ileriki yıllarda hatırlanma potansiyeli yüksek 25 albümünü sizler için derledik. Üstelik, müzik dergileri ve yayınları, listelerde benzer isimler üstünde dururken, bu listede o listelerde yer almayan cevher niteliğinde albümlerle de karşılacaksınız, bkz. Birdy, Tori Amos, The Anchorees, Marina, Stephen Fertwell, Alessia Cara ve The Spelling.

İyi dinlemeler, 2022 de yine iyi müzikler getirsin bizlere.

25) Coldplay – Music of The Spheres

24) Arlo Parks – Collapsed ın Sunbeams

23) Stephen Fertwell – Busy Guy

22) War on Drugs – I Don’t Lıve Here Anymore

21) The Coral – Coral Island

20) Sam Fender – Seventeen Going Under

19) Low- Hey What

18) Sons of Kemet – Black to the Future

17) Tori Amos – Ocean to Ocean

16) Adele – 30

15) Alessia Cara – In the Meantime

14) Curtis Harding – If Words Were Flowers

13) Courtney Bartnett – Thinhs Take Time, Take Time

12) The Stranglers – Dark Matters

11) Sleaford Mods – Spare Ribd

10) Spelling – Turning Wheel

9) Weather Station – Ignorance

8) The Anchorees – Art of Losing

7) Black Country New Road – For the First Time

6) Japanese Breakfast – Jubilee

5) Marina – Ancient Dreams in the Modern Land

4) Little Simz – Sometimes I Might Be Introvert

3 ) Birdy – Young Heart

2) Olivia Rodrigo – Sour

1)Billie Ellish – Happier Than Ever