Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Ahmet Yapar: “Hayat öyle bir illüzyon ki bir biçimde delirmenizi engelliyor”

Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Ahmet Yapar kimdir? Yolu tiyatroyla nasıl kesişmiştir?

Ahmet Yapar: 1984 Mersin Tarsus doğumluyum. Tiyatroya 1997 yılında amatör olarak başladım. 2003 yılında 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dramatik Yazarlık Bölümü’ne girdim. Oradan mezun olduktan sonra Ankara Ekin Tiyatrosu, Ankara Devlet Tiyatrosu, Adana Devlet Tiyatrosu ve kimi kurumsal tiyatrolarda çalıştım. Reji asistanlığı, dramaturji asistanlığı yaptım. Tiyatronun mutfağında, Ekin Tiyatrosu’nda yetiştim. İki amcam da tiyatrocu; sanırsam onları rol model olarak görmem tiyatroya başlamamda en büyük etken oldu. Süreç 2010 yılında kendi tiyatromu, Ankara Devinim Tiyatrosu’nu kurmamla birlikte değişti. Seneye 12. yılımıza giriyoruz. 12 yıldır Ankara başta olmak üzere farklı şehirlerde de tarafımca yazılmış oyunları oynamaya özen gösteriyoruz. Devinim Tiyatrosu kuruluşunda hem bir yazar tiyatrosu hem de bir politik tiyatro olmayı kendisine ilke edinmişti.
İlk etapta oyunlarımı okutacak kimseyi bulamamış; okulu yeni bitirmiş olduğumdan dolayı ciddiye alınmamıştım. Bu durum bir süreliğine her şeyi rafa kaldırmama sebep olmuştu. Kendi tiyatromu kurup kendi oyunlarımı oynamakta da bu noktada karar kıldım; çünkü bir inancım, bir fikrim vardı. Bir üslup, bir biçim, yapmak istediklerim vardı. Hiçbir şeyi ertelemek istemedim. Devinim Tiyatro’da 12 senelik süreçte yaklaşık 63 tiyatrocu arkadaşım görev aldı, birbirinden bağımsız yaklaşık 20 oyun sergiledik. Dans tiyatrosu, radyo tiyatrosu, sokak tiyatrosu yaptık. Seyirciye ulaşabileceğimiz her türlü alanı kullandık. Devinim Tiyatrosu adını tiyatronun kuruluşunda yardımcı olan, oyunlarda görev alan bir arkadaşımızdan almakta. Bahsi geçen arkadaşımız paralı eğitime dair bir protesto gösterisi esnasında gözaltına alınmıştı, 3 yılla yargılanmaktaydı. Mahkemeye çıktığında hakim “Ne iş yapıyorsun?” diye sorduğunda “Tiyatrocuyum.” cevabını vermişti. Hakim “Hangi tiyatro?” diye sorduğunda ağzından “Ankara Devinim Tiyatro” çıkıverdi. Biz de o dönem isim arayışı içerisindeydik ve tiyatronun adını “Devinim” koymakta karar kıldık.

Günümüz koşullarını göz önünde bulunduracak olursak tiyatro mesleki açıdan çok da avantajlı bir noktada durmamakta. Tiyatro emekçisi pek çok arkadaşımız ek iş edinmek durumunda bırakılıyor. Sizin bu durumla ilgili görüşleriniz nedir? Bu noktada bir şeylerin değişmesi adına ne tür adımlar atılmalı?

Ferhan Şensoy’un çok güzel bir sözü vardır: “Tiyatro batıda sanayi, bizim ülkemizdeyse hobi olarak görülüyor.” Başka ülkelerde pek çok tiyatrocu parfüm isimleriyle de var olmaktayken Türkiye’de belli bir kesim geçim derdiyle uğraşıyor. Tiyatroyu çok kutsallaştırmak, çok ulvi görmek başka bir tartışma konusu; fakat bundan kaynaklı kimi kavramların yerinin değiştiğini düşünüyorum. Bir Ortadoğu ülkesi, üçüncü dünya ülkesi olduğumuz için tiyatronun devlet hegemonyasından bağımsız olamayacağını, her ne kadar buna çabalasak da, tıpkı sol fraksiyonlarda da olduğu gibi, bölünmeden kaynaklı örgütlenemeyeceğimizi düşünüyorum. Özellikle ülkemizde sanatın örgütlenemeyeceği kanısındayım; örgütlenmesine de gerek yok.
Aynı zamanda usta-çırak ilişkisi geçmişten günümüze taşınmadığı için ülkemizde bir ekol eksikliği devam ediyor. Biz batıda, uluslararası festivallerde veya internette ne görüyorsak ona imreniyoruz. Yerleşik bir sanat icra etmiyoruz. İşimizi yaparken türlü türlü sorunlarla karşılaşıyoruz. Bu sorunlardan en büyüğü sahne sıkıntısı; yerleşik bir sahne olmayışı. Bu sıkıntı oyunları olabildiğince pratik biçimde hazırlanabilecek sahnelerde sergileyişimizi beraberinde getiriyor. Işık rejisi, tekniği, aksesuarlar her daim taşınabilir ve kolaylıkla hazırlanabilir olmak durumunda kalıyor. Böylelikle “yoksul tiyatro” kavramı da ortaya çıkmış oluyor.
Genç arkadaşlarımıza, yeni mezun arkadaşlarımıza daha fazla olanak verilmesi halinde çok daha farklı yerlere geleceğimiz noktasında şüphem yok; ne var ki biz ülkece tiyatro fakiriyiz, edebiyat fakiriyiz, müzik fakiriyiz. Günümüzde bir besteci bestesini yaparken, orkestraya verecek parası olmadığından ötürü, bir kayıt indirip kendi başına düzenlediği parçalar eşliğinde bir şeyler yapmaya çabalıyor. Tiyatro da buna benzer ilerlemekte; biz her enstrümanı çalmıyoruz, demo olan kimi şeyleri alıp açıkçası “yamıyoruz”. Bu da kulakları tırmalayan bir şeylerin varlığını beraberinde getiriyor. Bu durumum en büyük üç sebebi sahne sıkıntısı, ekonomik sıkıntı ve yeni mezun arkadaşlarımızın ciddi bir akademik eğitimden geçmiyor oluşu. Pandemi süreci, KHKlar, akademide sahne olmayışı… Hepsi eğitim sürecini olumsuz yönde etkilemekte. Öğrenciler sahneye çıkmadan mezun olabiliyorlar; çünkü yalnızca 5 m2’lik bir odada eğitim görmeye çalışan bir öğrenci topluluğu söz konusu. Sahnesi olan okullarda ise “Oyununu oyna git” mantığıyla ilerleyen bir sistem var. Tam da bundan ötürü yeni mezunlar sudan çıkmış balık misali insanların karşısına çıkıyorlar. Aynısı bizler için de geçerli. Bizler de oyunlarımıza tam anlamıyla hazırlanamadan sahneye çıkıyoruz. Daha önce de bahsetmiş olduğum üzere Türkiye’deki ekonomik kaygılar bu durumun asıl sebebidir. Enflasyonu bir salyangozun jilet üzerinde yürümesine benzetiyorum. İnsanlar bir oyuna bilet alırken defalarca düşünmek durumunda kalıyor; fakat şöyle bir gerçek de var: İnsanların aldıkları bilet bir sonraki oyunun giderlerini karşılamaya yaramıyor, ancak anı kurtarmaya yetiyor. Çok fazla bir vergi yükü var, devlet desteği ancak ikili ilişkilerle yürüyor. Bu da sermayesi olan, daha büyük olup ünlü oyunlar sergileten salonların öne çıkmasına neden oluyor. Anlık çözümlerle tiyatro yapılmaya çalışılıyor, bu da niteliği ortadan kaldırıyor. Tiyatrocular çoğu zaman sahne ve seyirci kaygısından, sosyal güvence kaygısından dolayı oyuna konsantre olamıyor. Böylelikle insanların ayakları sevdikleri mesleği icra ediyor olmalarına rağmen geri gidiyor. Benim pek çok arkadaşım intiharlardan döndü, barlarda garsonluk veya sokaklarda müzisyenlik yaptılar. Geçim derdi, ev kirası, sigorta, sağlık sorunları, faturalar arka arkaya geldiği zaman ikinci bir meslek zorunlu bir hal alıyor. Kısacası bu ülkenin gerçeklerini tecrübe etmiş olan anne ve babalarımız, “Sen tiyatroculuğu bir meslek değil de hobi olarak icra etmeye devam et; fakat kolunda her daim altın bir bileziğin olsun.” derken maalesef haklılarmış.

Pandemi dönemiyle beraber dijital tiyatro kavramı da ortaya çıkmış oldu. Peki sizce tiyatro bir noktada dijital de olmalı mı? Tiyatronun hem sahnede hem de çevrimiçi sürdürülmesine sıcak bakıyor musunuz?

Dijital tiyatroya karşıyım; çünkü tiyatro bir illüzyondur. Seyirci sahneye gelir, oyunu görür, oyunun ışığını görür… O illüzyon olmadıktan sonra sahneye konulmuş 2-3 kamera eşliğinde çekilmiş işler tiyatro değildir; o farklı bir kategoriye girer. Dijital tiyatro kriz anında destek amaçlı ortaya konulmuş bir proje. Tiyatro oyuncusu alkışı veya seyircinin yerleşme esnasında çıkarttığı sesleri duymazsa motive olmaz. Tiyatroyu canlı kılan şey budur. Çevrimiçi olan her şey tiyatro olarak lanse ediliyor; fakat bu yanlış bir tabir. Seyirci olmazsa tiyatro olmaz. Sinemada takıldığınız veya hata yaptığınız zaman çekim durur, tekrardan başa sarılır. Tiyatrodaysa anı kurtarmak zorundasınızdır. Bu durum seyirciyle iletişimi de sağlar. O an her ne kadar başka oyuncu arkadaşlar sahnede olsa da aslında yalnızsınızdır; dolayısıyla kendi yeteneğiniz ve zekanızla durumu kurtarırsınız. Dijital tiyatro düne kadar, arşivlerde kalması adına, tek kamerayla ve düşük pikselle çekilen oyunlardan ibaretti. Açıkçası ben yapmayı düşünmüyorum. Yalnızca 1-2 oyunumuzu seyirciyi dinç tutmak ve “Biz hala buradayız!” diyebilmek adına internete yüklemiştik; fakat şu an üç tane oyunumuzla seyirci karşısına çıkıyoruz.

Yine pandemi dönemiyle birlikte pek çok tiyatro sahnesi / ekibi maddi ve manevi anlamda sıkıntıya düştü. İlk sorum sahnelere bu süreç içerisinde herhangi bir devlet desteği olup olmadığı yönünde. İkinci sorum: Bu sahnelerin ekiplerinin toparlanabilmeleri adına şu anda toplumsal bir destek mevcut mu?

Bakanlık devlete bağlı tiyatro sahnelerini ücretsiz olmamak kaydıyla bir defaya mahsus tiyatrolara açtı, dijital destekler verdi, salon destekleri verdi. Dijital desteği ayakta kalabilmek adına kötüye kullanan tiyatrolar da oldu. Bunu eleştirmiyorum; bence tiyatroyu ayakta tutabilmek adına yapılan akıllıca bir hamleydi. Asıl şimdi devletin bu istikrarı nasıl sağlayacağını sorgulamak gerekiyor. Fransa bu süreçte öğrenci bursunun yanında kültür bursu verdi. İngiltere yardımlarında son derece cömert davrandı. Almanya vatandaşlarına yardım yaptıktan sonra kültür desteklerini arttırdı. Biz devletimizden IBAN numarasını öğrendik ve devlet bizlerden destek bekledi. İki tarafta bir çelişki var: Devletimiz bir yandan vatandaşına “destek” olurken diğer yandan IBAN verdi. Peki vatandaşına IBAN numarası veren devlet tiyatrolara hangi koşullarda destek verdi? Hangi tiyatrolar destek aldı? Bu soruların cevabı hala belirsiz ve açıklanmış değil. Destek yandaşlara, yemek şirketlerine, turizm şirketlerine, organizasyon firmalarına gitti; fakat gerçekten tiyatro yapmak isteyen kaç tane tiyatroya yardım yapıldığı belli değil. Devletin söylemine göre tiyatrolara 12 milyon TL aktarıldı; fakat şöyle bir gerçek var: CHP milletvekili Mahir Başarır günün birinde Osmangazi Köprüsü’ne gitmiş, oradan bir günde kaç aracın geçtiğini saymıştı. Söylediğine göre bir saat boyunca yalnızca 15 tane araç geçmiş; köprünün vatandaşa bugünkü maliyeti ise 12 milyon TL. Bu noktadan bakılacak olursa tiyatrolara verilen destek devede kulak. Ne var ki bizde şöyle bir gelenek var: Biz teşekkür ediyoruz. Yardım alan tiyatrolar, STK’lar teşekkür etti; fakat bizler bunu sorgulamadık. Kime ne kadar para yattı bilmiyoruz. Tiyatrolar bu konuda ketumdur; buna itirazım yok; fakat tiyatrolar olarak bir noktadan sonra devletle metres ilişkisi yaşıyor olduğumuzu söylemek durumundayım. Sus payı olarak verilen bir para ve sürekli teşekkür eden bir topluluk söz konusu. Oysaki devlet vatandaşın cebinden aldığını tekrardan cebine koyuyor. Ödenek vermek adına “Vergi borcu yoktur.” veya “Sigorta borcu yoktur.” gibi yazılar talep ediyor. İşverenin kendisini bile sigortalatma imkanı yokken çalışma arkadaşlarını sigortalatabilmesi mümkün mü? Ortada bir karmaşıklık var ve ne yazık ki kooperatif adı altında toplaşan kimi tiyatro ekipleri bakanlıklarla görüşerek kendilerine tozpembe bir dünya yarattılar, kendilerini sınıf atlamış hissediyorlar. Ne var ki Anadolu’daki tiyatroların sorunlarına bir türlü derman olmadılar. Özel bir vakıf tiyatroculara 400 TL destekte bulundu; sadaka gibi bir meblağ, Allah kendilerinden razı olsun. Biz bunları konuşurken Fransa’da tiyatro oyuncuları, devlete ait tiyatro kurumları tiyatro işgal ettiler. Bakan “Bunları ciddiye almayın.” derken bir anda Fransa’nın pek çok şehrinde tiyatrolar işgal edildi ve devlet ödenek aktarmaya mecbur bırakıldı. Biz 400 TL destek alınca teşekkür ettik. Siz teşekkür ederseniz bakanlık da bu ilişkiyi devam ettirebilmek adına elbet farklı olanaklar sunacaktır.

Tiyatronun Türkiye genelinde ve Ankara özelinde hak ettiği değeri gördüğünü düşünüyor musunuz? Ankara özelinde konuşacak olursak seyirci kitlesi hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

Ankara benim açımdan özel bir hassasiyet noktası. Ben gençliğimden çok büyük konuşmuştum; “Ankara’ya gelmem”, “Çok kapalı şehir.”, “Melih Gökçek oranın belediye başkanı.” gibi cümleler sarf etmiştim. Geldiğimiz noktadaysa 15 yıldır Ankara’dayım ve Ankara’dan çıktığımda çok mutsuz oluyorum. Ben Mersinliyim; kıyı şehrinde doğdum büyüdüm. Çok aydın bir şehirdi. Ardından İzmir’de yaşadım. Beni burada tutan en büyük etken tiyatronun, sanatın çok faal olması ve merkezi olarak burada can bulması. Burada insanlar çok politik, seyirci de çok politik. Genç nüfus da yaşlı nüfus da memur kesim de öğrenci kesim de oyunları takip ediyor ve bilet fiyatlarına çoğunlukla bakmıyor. Amatör tiyatrolara, yarı amatör tiyatrolara, devlet tiyatrolarına, turne tiyatrolarına gidiyorlar. Yapmış olduğum bir araştırmaya göre devlet tiyatrolarının neredeyse tüm oyunlarına giden emekli bir kesim mevcut. Bu kesim genellikle bürokratik yerlerden veya bakanlıklardan emekli ve devlet tiyatrolarının bütün oyunlarını yalnızca takip etmekle kalmıyor, en az %50’sine gidiyor. AST’ın kitlesiyse genellikle, köklü bir tiyatro olmasından ve pek yeni oyun çıkarmıyor olmasından kaynaklı, yaşça daha ileri bir kitle. AST’ın oyunlarına genellikle Ankara’yı bilen kitle gidiyor. Ankara’yı diri tutan etken ise daha butik tiyatroların, küçük salonların yaptığı işler. Küçük ekipler ve salonlar ortaya güzel işler koyabiliyor; çünkü Ankara’da kiralar İstanbul’a göre çok daha makul ve kitle açısından, üniversitelerden de kaynaklı, yeniliklere açık bir kitle mevcut. Biz ODTÜ’ye festivale gittiğimizde ODTÜ Tiyatro Topluluğu bizleri kapıda karşılıyor, dekorlarımızı kendileri taşıyor, sahneyi kuruyor, bize çay ikram ediyor. Böyle bir gelenek söz konusu olduğu için Ankara’nın dinamizmi hiç bitmiyor. Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nun farklı farklı semtlerde toplam 15 sahnesi var. Yaklaşık 60’a yakın özel tiyatro var. Bir günde perde açan tiyatro sayısı 25. Bu Türkiye için çok iyi bir rakam. Ankara kitlesi onu seveni seviyor ve beraberinde yeni bir nesil de getiriyor.
Ülke geneli açısından konuşacak olursak ünlü isimler büyük önem taşıyor. Zengin bir repertuvara, zengin olanaklara sahip olmak ve insanlar tarafından tercih edilmek noktasında ünlü bir isimle birlikte hareket etmek önem arz ediyor. Bu enflasyon şartlarında tiyatroya gitmek de lüks bir hal aldı. Bu noktada insanlar tercihlerini amatör bir tiyatrodan ziyade ünlü bir isimden yana kullanıyor. Bahsettiğimiz tiyatrolar imkanları çok zengin tiyatrolar; dolayısıyla seyirci keyif alacağını da biliyor. Daha geniş kadro, daha zengin prodüksiyon insanlara cazip geliyor. Bunun yanında her şeye açık olan seyirci amatör tiyatrolara da 50 TL vermekten çekinmiyor. Ben seyircinin örgütlenmesi gerektiği kanısındayım. Bu örgütlenme yeni bakış açılarını da beraberinde getirecektir.
Tiyatro tabii ki ülkemizde hak ettiği yerde değil; ama durum çok da vahim değil. Anadolu’da turne yapılmıyor. Ben Anadolu’da pek çok turnede görev aldım, yazdığım oyunlar da oynandı. Anadolu seyircisi büyük şehir seyircisine göre çok daha aç; dolayısıyla tiyatroyu çok daha çabuk sahiplenebiliyor. Ne var ki şu an maliyet çok yüksek olduğundan ötürü belediyelerin desteği çok önemli, çok değerli. Tiyatronun hak ettiği yere gelebilmesi için sosyal demokrat belediyelerin asfalta harcadıkları veya taşeron firmalara verdikleri paralardan kısıp her ay birkaç tiyatro oyunu sergilemeye ön ayak olmaları yeterli olacaktır. Müteahhitlere verilecek para ertelenebilir, onlar batmazlar; fakat şehri biraz daha canlı kılmak adına adım atmak istiyorsanız kültür adına devede kulak rakamları gözden çıkarmanız şart. Ne yazık ki biz de betona sarılan bir millet olduğumuz için belediyeler buna pek sıcak bakmıyor. Bu noktada sağcı belediyelerden bahsetmiyorum; onlar hiçbir zaman bu tarz işlere girişmediler.
CHP’li belediyeler şunu da anlamalı: Yalnızca ustalar oyun sergilemiyor; yalnızca onlar sergiliyormuş gibi bir görüntü ortaya koyulmamalı. Belediyeler başka açılara da girmeli. Bizim gibi genç tiyatroculara imkan sağlamalı. Benim kimi arkadaşlarım belediyede kültür alanında çok iyi noktalara geldi, söyledikleri şu: “Bize bir bütçe ayırdılar, bütçe bitmek bilmedi. Kimseyi getirememiş olduğumuzdan ötürü o para orada duruyor. Bir şehir tiyatrosu kurduk, kendi kadromuzu kurduk, orada kendi imkanlarımızla oyunlar yapıyoruz. Dışarıdan oyun alacağımız zaman da tanıdık isim veya komedi olmasına özen gösteriyoruz; çünkü seyirci başka oyunlara gelmiyor.” Bunu kırmak için Hasan Ali Yücel’in köy enstitülerinde gerçekleştirmiş olduğu gibi bir aydınlanma revizyonuna ihtiyacımız var. Su faturası ödemek için kuyrukta bekleyen insanlara davetiye vermek veya gişeler kurmak gibi yollar izlenmeli. Festivaller düzenlenmeli. Bu adımlardan hiçbirisi belediyeleri batırmaz. Peşkeş batırır. Rant sevdası batırır. Açıkçası Ankara’daki Çankaya Belediyesi kadar içine kapanık başka bir belediye tanımıyorum. Yenimahalle Belediyesi de kendi kabuğuna kapanmış vaziyette. Salonlarında 5 spot ışık çalışıyorsa 7 tanesi çalışmıyor. Koltuklar ne kadar hijyenik? Sahneler yılda kaç defa bakımdan geçiyor? Kimlerin tiyatro oyunları alınıyor? Kültüre destek vermek bu değil. Belediye olarak şehirde yetişen çocukların geleceğine yatırım yapmak zorundalar. Şehrin genç tiyatrolarına destek olmak durumundalar. Yeri gelecek gençler deneyecekler, yanılacaklar. Belki seyirci çıkıp gidecek; fakat onlara şans tanımadan bu iş olmaz. Bir kültür devrimi şart. Mao “Devrim köyden, gecekondudan, kasabadan başlar.” felsefesini benimser; öncelikle belediyelerin de bu felsefeyi benimsemesi lazım. Bizler seyirciyi örgütleriz; sosyal medyada, sokakta derdimizi dile getiririz. Kadın mücadelesi beraberinde neyi getirdi? Artık pek çok insan konuşma esnasında daha dikkatli olmaya, “bayan” değil “kadın” demeye özen gösteriyor. Bu kazanılmış bir haktır. Tiyatrocular da bunu yapar; fakat önce tiyatronun ülke genelinde bir yere gelebilmesi adına tiyatrocular kamusal hakkını savunacak, insanlara derdini aktaracak, belediyeler de bu kamusal hakkı elinden gelen tüm imkanlarla sunacak. Ancak bu şekilde bir şeyler değişebilir, bir yerlere gelebiliriz.

Biraz da ortaya koymuş olduğunuz oyunlardan bahsedelim: Oyunların tamamı politik ve toplumsal mesajlar içermekte. Ne var ki bu mesajların büyük bir çoğunluğu repliklerin arasına saklanmış durumdalar. Bu noktada seyircilerin farkındalığı beklentilerinizi karşılıyor mu?

Ben politik tiyatro yaparken Brecht’in estetiğinden esinleniyorum. Politik tiyatrodan anladığım şey yalnızca Grotowski’nin yoksul tiyatrosu veya Piscator’un politik tiyatrosu değil. Bu çağda o kuramın nerede durduğu üzerinden bir değerlendirmede bulunuyorum. Sahnede slogan atmak yerine ya da ajitprop bir şey yapmak yerine insan hikayelerinin içerisine veya öykünün genel hatlarına bunu koyarak yapmak daha estetik ve daha doğru geliyor. Sloganı her zaman atarız; fakat tiyatroda önemli olan nokta sloganı nasıl bir Ahmet’in taşıdığıdır, neye hizmet ettiğidir. Açıkçası günün birinde ajitprop bir oyun da ortaya çıkarmak isterim. Örneğin Albert Camus’nün “Avusturya’da İsyan” isimli bir oyunu vardı. Bu oyunu ilk etapta Fransa’da eylem yapan fabrika işçileri yazmaya başlıyor; fakat tamamlayamıyorlar. Albert Camus oyunu işçilerin bıraktığı yerden devralarak yazmaya devam ediyor ve haliyle ortaya ajitprop bir şey çıkıyor. Zamanında AST da bunu yaptı ve günümüzde hala söylenmekte olan, sözleri Timur Selçuk’a ait bir şarkı mevcut: “Nereye Payidar”.
“Kaktüslü Adam” oyununda hali hazırda var olan bir marş kullanmak istemedim; tıpkı AST’ın da zamanında “1 Mayıs Marşı”nı bestelediği gibi ben de kendi oyunumuzun marşını çıkarmak istedim. Belli mi olur; bugün olmasa bile belki bir gün herkes tarafından söylenir. “Çalışmak asıl amaç / Ekmeği taştan çıkartmak…” sözlerini ben yazdım, Engin Bayrak’la birlikte kendi marşımızı yaptık. Orada da slogan atıyoruz. “Kahrolsun fakirlik!” derken bunu eşit bir kaygı içerisinde yapıyoruz. Politik tiyatro sadece slogan atmak veya sahnede bir felsefeyi tartışmak değildir. Bir durumun toplumun hangi alanlarına nasıl yansıdığını anlatmak da bu kavramı kapsar. Biz anlatıcıyız, meddahız; içinde bulunduğumuz durumu seyirciye nasıl aktardığımız çok önemli. Bunu yabancılaştırma tekniğiyle yapabiliriz, tarihsel bir kahramanı günümüze uyarlayarak yapabiliriz; fakat asıl önemli nokta öykünün harmanlanış biçimidir.

Bizlere bu sezon sahnelemekte olduğunuz oyunlarınızdan biraz bahseder misiniz?

Ben “Ankara Gazinosu Müzikli Kabare” oyununu geçtiğimiz Haziran ayında bitirmiş, Temmuz ayında sahnelemiştim. Türkiye’de normalleşme süreci sonrası sergilenen ilk açık hava tiyatrosuydu. Bu oyunda 1980 darbesi sonrası değişen toplumsal, kültürel erozyonun ne aşamalardan geçtiğini; eski aile gazinolarının nasıl pavyona dönüştüğünü anlatmaya çalıştık.
“Muhteris Sükunet” oyununu hazırladık. “Muhteris Sükunet” 2016 yılında Sevda Şener Oyun Yazma Yarışması Başarı Ödülü’nü kazanmış bir oyun. Konuya değinecek olursak kısaca “bir set işçisi üzerinden anlatılan sınıfsal adaletsizlik” diyebiliriz. Biraz psikolojik, finali sürprizli bir hikaye.
“Parody Night Show” ise barda oynadığımız bir skeç gösterisi. İnsanın içinde bulunduğu durumları hicvederek, siyasi ve güncel göndermeler yaparak oynadığımız bir oyun. Oyun birbirinden bağımsız hikayelerden oluşmakta.
Birbirinden farklı üç oyun ortaya koymuş bulunmaktayız. Üçü de birbirinden farklı alanlarda sergilenmekte. “Ankara Gazinosu” prodüksiyonlu bir oyun; büyük sahnelerde ortaya konmakta. Kısacası seyirci kapasitesi ve teknik imkanları yüksek sahnelerde oynanıyor. “Muhteris Sükunet” küçük salon işi. “Parody Night Show” da daha önce belirtmiş olduğum üzere barlarda sergilenen bir oyun. Oyunlar her ne kadar birbirlerinden bağımsız olsa da tek ortak noktaları, Devinim Tiyatrosu’nun repertuvar tiyatrosu olmasından da kaynaklı, repliklerin arasında politik mesajlar barındırıyor olmaları.

İlerleyen süreç için yeni projeler mevcut mu? Mevcut ve hali hazırda şekillenmekte olan herhangi bir projeleriniz varsa bizlere bunlardan kısaca bahsedebilir misiniz?

Var. Bunu dillendirmek enerjiyi kırmaz diye düşünüyorum. Ben yeni bir oyuna başladım; Albert Camus’nün “Caligula” eserini, Roma imparatoru Caligula’nın hikayesini farklı bir reji, farklı bir yorum eşliğinde tek kişilik bir oyun olarak hazırlıyorum. Açıkçası bu proje beni çok heyecanlandırıyor. Oyunun tasarısı kafamda az çok bitti ve ortaya çok güncel bir hikaye çıkacağı kanısındayım. Şöyle ki Caligula Roma’nın bütün hazinelerini tüketmiş, Roma’yı ekonomik krizlere itmiş, kendi hırsı ve hevesleri yüzünden, histerileri yüzünden bitmiş bir adam. Kız kardeşiyle farklı bir ilişki yaşayan, temelde babasına karşı psikolojik bir histeri besleyen, babasını sevmeyen; ondan aldığı çocukluk deneyimleriyle şiddet, vahşet gibi unsurları içinde barındıran, meclisi hiçe sayan, halka kendini Tanrı olarak gösteren, sadece kendisine tapmalarını isteyen bir kral. Oyunu kafamda bir et mezbahasında geçecek şekilde tasarladım. Sahnede kendi heykelini kendi yapıyor olacak. Kimi grotesk imgeler de mevcut olacak. Kız kardeşiyle ilişkiye girdiği yerlerde şiddet ve vahşet ön planda olduğundan ötürü bu bölüm mezbahada bir etin kesilmesi imgesiyle seyirciye sunulacak. Caligula çok zengin bir karakter ve tesadüf o ki bir epilepsi hastası. Nöbetler geçiriyor, bayılıyor ve bir noktadan sonra sağlıklı düşünemiyor. Sağlığını yitirdiği her noktada da Roma’ya çok farklı sorunlar katıyor ve böylelikle Roma’nın duraklama ve gerileme dönemini de beraberinde getiriyor. Oyunun tek kişilik olacak olmasının sebebi bir noktada da kalabalık kadrolu oyunlar yapmaktan yorulmuş olmam ve tek kişilik bir oyun söz konusu olduğunda daha rahat çalışabiliyor olmam. Kalabalık oyunlarda gerekli otoriteyi sağlayamadığımı hissediyorum.
Bunun dışında üzerinde 5 yıldır çalıştığım bir metin var; henüz bitiremedim. Oyunun adı “Şey(h): Anti-kahramandan Fetvalar”. Trafik kazasında eşini ve çocuğunu kaybetmiş bir adamın uhrevi bir şekilde bir aydınlanma yaşayıp bundan kaynaklı intikam almasını anlatan bir hikaye. Burada “Ne olursan ol gel.” felsefesine, “Yolda tebessüm ettiğin bir insanı belki intihardan caydırabilirsin.” diyen Halil Cibran’ın bakış açısına karşı bir karakter söz konusu. Hikayemizde mevcut karakter bu söylemlere karşı antitez üreterek bir filozofa dönüşüyor. Bir noktadan sonra köpeğini öldüren, kızının mezarını açıp onunla konuşan, insanlığını kaybetmesi bir adamın hikayesi… Bu biraz aykırı bir hikaye; çünkü karakterimiz adaleti kendi içinde sağlamaya çalışıyor.
Bu arada 30 sayfalık metni 5 senedir bitirememiş olduğumu da belirtmek durumundayım. Metni defalarca silip tekrardan yazdım. Halil Cibran’ı, Ali Şeriati’yi, Mesnevi’yi, Türkiye’deki ve dünyadaki adalet sistemini, insanların adalete bakışını tekrar tekrar gözden geçirdim. Kendimi bazen Rabia Naz’ın babası Şaban Vatan’ın yerine koyuyorum. Kimi zaman kendimi 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda hayatını kaybetmiş Veysel’in ailesi yeniden koyuyorum. Çorum Tren Katliamı’nda yitip gitmiş Arda’nın annesi veya Ali İsmail’in annesi Emel Anne… Bu insanlar nasıl bir dirayete sahip, bunu öğrenmeye çabalıyorum. Şey(h) ismini verdiğimiz karakter nasıl ayakta kalır? Kendine bu hayatta nasıl bir yer bulur? Hayata nasıl tutunur?
Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan’ı ne zaman görsem düşünmeden edemezdim: “İnsan babasının yakıldığını bile bile nasıl yaşar? Bu nasıl bir sabırdır? Nasıl bir duruştur? Ayaklarını nasıl sağlam basabilir?” Tabii bunları kendisine sormam, soramam. Bunlar çok hassas konular.
Rabia Naz olayı hikayemin farklılaşmasında etken oldu. Trafik kazasını yapan alkollü sürücü iktidar yanlısıydı; bu da alt metni oldukça kuvvetlendiren unsurlardan bir tanesi.
Acılar sürekli tazelendiğinden ötürü metin bir türlü bitmek bilmedi. Ben Ankara Tren Garı Katliamı’nda akrabalarımı, mahalleden arkadaşlarımı, abilerimi yitirdim. O gün Mersin’den iki otobüs insan gelmişti. Hayatta kalan arkadaşlarımız için sevinemedik, günlerce gecelerce düşündük sorguladık…
Hayat öyle bir illüzyon ki cenazeye ev sahipliği yaptığınızda bile kendi yasınız dışında başka insanlardan ve olaylardan konuşmaya başlıyorsunuz ve tebessüm bile edebiliyorsunuz. Not aldığım noktalardan bir tanesi de bu: “Hayat böyle bir illüzyon işte; bir biçimde delirmenizi engelliyor.”
Elbette öç almak çok tehlikeli bir şey; fakat ben oyunumda buna antitez üreten bir kahramandan bahsediyorum. 5 yıldır hala o karakterin hikayelerini yazıyorum açıkçası. Halil Cibran’ın, Ali Şeriati’nin sarf etmiş olduğu sözcükler elbet dönemine göre çok mantıklı olabilir, kulağa çok güzel gelebilir, mesnevi bir dünya görüşüne yakın gelebilir; fakat bana içinde bulunduğumuz noktadan çok mantıklı gelmiyor. Yaşadıklarım ve tanık oldukları hiç de öyle şeyler değil açıkçası ve bu 19 yıllık AKP iktidarının yaratmış olduğu bir hikaye. Kimse kusura kalmasın, ben bir noktada inancımı kaybettiysem tam da bu yüzden.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mıdır?

Sizleri seviyoruz, tiyatro iyileştirir!

Mezbahalar ve gaz odaları: Türcülüğün ve sağlamcılığın kesişimi

0

Egemenin öldürmekte hiçbir sakınca görmediği, bedeni rahatlıkla parçalara ayrılabilen, yaşam hakkı elinden alınanların tarihi kapkara ve hala bu şekilde kanla, sömürülmeyle, dışlanmayla, yok sayılıp aşağılanmayla yazılmaya devam ediyor. Yani bu, sadece eski günlerden fırlama bir tarihin yazısı değil, güncel bir tarihle şekillenen türcülüğün ve sağlamcılığın kesiştiğini gören ve deneyimleyen bir yazı. Zira çok açık ki gaz odaları şekil değiştirdi, mezbahalar ise hala yerinde duruyor…

İnsan üstünlüğüne inananlar, hayvanı aşağı bir varlık olarak görenler bu yazıyı ve kesişimsellik konusunu sevmeyebilir ama ben engelli kadın kimliğini taşıyan bir birey olarak hayvanlara yaşatılanlar ile ortaçağdan bu yana engellilerin maruz kaldıkları ve benim de karşılaştıklarım sonucu fark ettiğim bu kesişimselliği yazmak istedim.

Türcülük ve sağlamcılığın kesişimi her zaman güçlü bir sınıf, tür, normallikler yaratan patriyarkal kapitalizmin varlığı ile ortaya çıkıyor. Sistemin yarattığı bu kesişimsellik, tarih, medya, eğitim gibi pek çok yolla bireylere taşınırken bazı insanları mücadelede veya hayatın içinde görmek isteyip engeli olanı dışlamak hatta öldürmek ile bazı hayvanların başını okşarken bazılarını aynı hissedişe sahip olsa da yemek olarak görmek ‘normal’ hale geliyor.

Engizisyondan, neredeyse 70’lere kadar devam eden öjenik uygulamalara, günümüzde şekil değiştiren ve nefreti de içinde barındıran dışlayıcı politik söylem ve toplumsal yaklaşım, engelli bireyleri bazen yaktı, bazen kısırlaştırdı, bazen gaz odalarında boğdu. ‘İdeal’ ve egemen güç, aynısını aşağı tür olarak gösterdiği hayvanlara da yaptı. Kafeslere hapsetti, mezbahalarda katletti, ‘yük’ adını önüne ekleyip tüm ağırlığını üzerine bindirdi, hayvanat bahçeleri inşa edip tahakkümü ve dışlanmışlığı normalleştirdi.

Gaz odaları uygulandığı dönemlerde olması gereken olarak karşılandı. Bu Nazi Almanyası’na ait bir uygulama olduğu için di’li geçmiş zaman kullansam da bugün de farklı tekniklerle benzer istekler mevcut. Sağlamcılar, yüzünü ekşitmeyle başlayan bir yaklaşımdan, aynı ortamda bulunmaktan kaçınmaya ve ara ara daha da sertleşen söylemlerle dışlamayı ve yok saymayı her türlü yolla uygulamayı ‘normal’ olarak görüyor.

Nazi Almanyası’nın bilim insanları, politikacıları ve toplumun belli bir kesimi için engellilerin öldürülmesi, öjeni ve gaz odaları normal olandı tıpkı mezbahaların, hayvanat bahçelerinin, at yarışlarının normal görülmesi gibi. Oysa hayvanlara yapılanlar egemenin kendisi gibi olmayanın özgürlüğünü çalmasından başka bir şey değil. Hayvanları, hissediş ve bilinçlerini görmezden gelerek aşağı ilan etmek ve sömürmek kendini üstün ilan eden gücün ideal ilan ettiği dünyanın bir parçası. Türcü yaklaşım, Çin’de köpeklerin yenmesine kızarken burada koyunların yenmesinden rahatsız olmuyor. Halbuki ikisi de can acıtan ve bir yaşama son veren uygulamalar.

Kesişimselliği farklı bir noktadan bakarak görmek de mümkün. Öyle ki sakat insanın öldürülmesi, atın vurulması, ineğin kesime gönderilmesi de tastamam türcülüğün ve sağlamcılığın bir başka açıdan kesişimini gösteren bazı örnekler. Normal olan ise ‘ideal ve mükemmel’ bir bedene sahip olmak ya da hayvanların yenmesi değil. Bana öyle geliyor ki eğer başka bir dünya mümkünse bu, herkesin eşit olduğu, kimsenin ezilip öldürülmediği, türcülüğün, sağlamcılığın ve elbette üstün güç yaratan tüm ayrımcılıkların bittiği noktada mümkün olacak.

Ahmet Kemal Akıncı | İçimden Biri | Galeri FE

Galeri FE, fotoğraf, resim ve heykel sanatçısı Ahmet Kemal Akıncı’nın 9-26 Şubat 2022 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Türkiye’deki ilk solo sergisi “İçimden Biri”ne ev sahipliği yapıyor.

Sergi, kelime anlamından yola çıkarak toplumla ve çevresiyle kurduğu ilişkileri sorgulayan sanatçının, hayatın çeşitli anlarını süzgecinden geçirerek ürettiği resim ve heykellerinden oluşuyor. Sanatçı bireye ve çevreye odaklandığı eserlerinde gündelik hayatın an’larına, bireyin toplum içindeki konum ve duygu durumuna, incelikle kurgulanmış düşsel görüntülere, bazen de şahit olduğumuz alelade an’lara odaklanıyor.

Fotoğraf sanatçılığının kazandırdığı görsel hafızasının, üretimlerinin kökenini oluşturduğu düşünüldüğünde, sanatçı, bakır malzemeden ürettiği heykellerindeki figürleri ve bu figürleri yerleştirdiği minimize mekan üslubu ve doğa-şehir temalı resim ve resim+heykel kompozisyonları sayesinde izleyiciye kendi yaşam deneyimlerini hatırlatmayı ve bu sayede izleyicinin sergiye eklemlenmesini amaçlıyor.

26 Şubat’a kadar devam edecek olan Ahmet Kemal Akıncı’nın “İçimden Biri” başlıklı solo sergisi Pazar ve Pazartesi hariç her gün 11.00-19.00 saatleri arasında izlenebilir.

Galeri FE: Cemil Topuzlu Cad. Kutmen Apt. No 60/2 D:4 Çiftehavuzlar/Kadıköy, İSTANBUL

Yemişim sanatını

Sanatla ilgisi olmayan insanların bile dikkatini çeken ve üzerinde çokça tartışılan, günlerce sosyal medyada paylaşılan ve hatta birçok markanın reklam çalışmasına konu olan bir eserle ilgili o kadar çok şey söylenmesine rağmen hâlâ eserin ne anlama geldiğinin tam olarak anlaşılmaması, sizce de tuhaf değil mi? Ayrıca eserin adının Komedyen olması da bu durumla fazlasıyla örtüşmüyor mu?

Eseri gören birçok insanın “Bu da sanat mı şimdi?” diye eleştirdiği Komedyen çalışmasının ne anlattığını kaç kişi anlayabildi, bilemiyorum. Belki de sadece bir kişi. Neden bir kişi veya o kişi kim diye merak edenler, bu sorunun cevabını yazının sonunda bulabilirler.

Çoğu insanın “Duvara Bantlanmış Muz” ile adını duyduğu Komedyen çalışması, İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’a aittir. Fakat sanılanın aksine tüm bu sansasyon, sanatçının bu eserini Art Basel Miami’de sergilemesiyle başlamadı. Çünkü Cattelan buna benzer birçok eleştiri içeren eserini yıllar önce de sergileyerek dünya sanatında yeterince ses getirmişti zaten. Fakat bu eserin bu kadar sansasyon yaratmasının temel nedeni, duvara bantlanmış muz kadar basit bir şeyin 120 bin dolara satılmasının yarattığı şoktu.

Tuhaf olansa çoğu insanın bu eserden haberi varken, onu üreten sanatçı hakkında bilgilerinin olmaması gerçeğinin fark edilmemesidir. O yüzden Komedyen çalışmasına geçmeden önce Cattelan ile ilgili birkaç bilgi paylaşmak yerinde olacaktır.

Birleşik Devletler’de yaşayan İtalyan sanatçı Cattelan (1960-), ironik espri anlayışıyla ve genellikle insanı şaşırtan yapıtlarıyla ünlüdür. Sıklıkla ve aykırı bir şekilde kültürel ve toplumsal yaşamlarımızla alay eden sanatçı, sanat dünyasının kendini beğenmiş tutumuna dikkat çekmeyi hedefler ve bu dünyanın doğasında var olan bir aptallık veya yapaylık olarak gördüğü şeylerle dalga geçer.

Kültürle ilgili çağdaş meseleleri eleştirme tarzıyla Cattelan genellikle kavramsal sanat uygulayıcısı ve bir enstalasyon sanatçısı olarak sınıflandırılır. O ise kendini sanatın palyaçosu olarak tanımlar.*

Gerçekten de Cattelan, modern sanat dünyasının soytarısı olarak anılır. Soytarı başlığı onun eserlerinin, sanat eseri olduğu gerçeğini yok etmeyip eserlerine kasıtlı olarak mizah eklemesini sağlamaktadır. Bununla birlikte eserlerinde eleştirel bir ironi de mevcuttur. Cattelan’ın kendisine soytarı rolü yaratması, Orta Çağ dünyasının soytarıları gibi fikir ve uygulamalar hakkında kimseye izin verilmeyecek şekilde yorum yapmasını kolaylaştırmaktadır. Böylelikle kültürel uygulamaları eleştirip, cezalandırılma korkusu olmadan yargıda bulunabilmektedir.**

Maurizio Cattelan, “America” – (18 ayar klozet, 2016-17)
Sanat ve insanın fiziksel doğasının iç içe geçtiği, altın olmasına rağmen eylem olarak herkesin eşitlendiği bir alan sunmaktadır.
Maurizio Cattelan, “La Nona Ora – The Ninth Hour” – (Polyester reçine, doğal kıllar, aksesuarlar, taş, halı, değişken boyut, 1999)
Vatikan’ın kırmızı halısı üzerinde yukarıdan düşen bir göktaşı altında ezilmiş halde yatan Papa II. John Paul’ün balmumu heykeli
Maurizio Cattelan, “A Perfect Day” (Alüminyum üzerine monte edilmiş forex üzerine C-baskı, 258 x 192 cm, 10. sürümü, 1999)Massimo De Carlo’nun yapışkan bantla duvara yapıştırıldığı bir performans; ancak sanat ticaretinin destekleyicisi olarak bir sanat eseri gibi sergilenmiştir.

Cattelan’ı ve çalışmalarını yakından takip eden eleştirmenler de sanatçının Komedyen isimli eserindeki eleştirisinin ne olduğu ile ilgili birçok şey yazıp çizdiler. Örneğin; bazıları sanatçının buradaki eleştirisinin “zenginler 120 bin dolara sıradan bir muzu sanat eseri diye satın alırken, sıradan insanların bu olaya tepki göstermesi yani fakir ve zengin arasındaki farkın çarpıcı bir şekilde ortaya konması” olarak yorumladı. Hani bu yorum, bizim bir deyimimizi anımsatırcasına: “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar.” hesabı…

Diğer yorumlardan biri de sanatçının aslında toplumu ve medyayı hedef aldığı yönündeydi. Eğer basit bir eser (ki kimilerine göre eser bile değil) tüm medyayı meşgul edebiliyor, hatta reklamlara bile konu edilebiliyorsa, eseri bir sanat eseri haline getiren de işte budur. Diğer bir deyişle, bazı eleştirmenler İtalyan sanatçının ‘duvara bantlanmış muz’unun tek başına bir eser olmadığını, duvara asıldıktan sonra medyada ve online dünyada aldığı aşırı etkileşimle bir esere dönüştüğü görüşündedir.

Cattelan’ın Komedyen eseriyle, nasıl gördüğümüzü ve neye değer verdiğimizi yapılandıran ekonomik, sosyal ve söylemsel sistemlerin sorgulanmasını istediği de yorumlar arasındadır. Aynı zamanda kültürel endüstrinin eleştirisinin bu çalışmayla çarpıcı bir şekilde ortaya konduğu da belirtilmektedir. Saçma sapan şeylerin değer atfedildiği günümüz kültüründe sanatın da bundan payını aldığını ve aslında bu çalışmayla Cattelan’ın muz kadar basit bir şeyin bile nasıl sanat eseri olarak konumlandırılabileceğini, pazarlama gücünün kültürün üzerindeki etkisinin yansımasıyla birlikte sanatın bile artık bu gücün tekelinden kendini sıyıramayacağının bir eleştirisi olarak da yorumlandı.

Peki, gerçekte neydi? Cattelan, Komedyen eseriyle sadece bu eleştirileri mi yapmayı hedeflemişti?

Açıkçası Cattelan’ın diğer çalışmalarını da incelediğimizde Komedyen eserinin altında başka fikirler aramaktan kendimizi alıkoymak zorlaşıyor. Çünkü eğer “basit zordur” mantığı ile düşünürsek, bu eserin bu kadar basit görünmesinin ardında çok daha zekice bir fikrin yatması gerekmez mi?

Çoğu insanın aksine “Bu da sanat mı şimdi? Bunu ben de yaparım. Hatta beş yaşındaki çocuk bile bunu yapabilir.” tartışmalarını bir kenara bırakıp bu eserin ardında yatan eleştiriye odaklandığımızda, Cattelan’ın bu çalışmasının tamamen insanlığın eleştirisine dayalı olduğunu anlamak zor olmayabilir. Hatta Cattelan’ın bu eseriyle insanlık komedyasının bir örneğini sergilediğini söylemek de mümkündür.

O halde, Komedyen bize ne söylemektedir?

Sanat, sadece insana özgü bir kavramdır. Çünkü bu anlamı bulan ve bu anlama bir değer yükleyen de sadece insandır. Hatta anlamın kendisini yaratan da…

Evrim sürecinde insana odaklandığımızda ise primat atalarından evrimleşerek bugüne gelen insanın bundan milyonlarca yıl önce muzu ağaçtan koparıp yemekle meşgul olduğu aşikârdır. Diğer bir deyişle, evrimleşme sürecimizin başlarında bizim türümüz için muz, sadece bir besin kaynağıdır.

Milyonlarca yıl sonra evrimleşen insan için muzu bir sanat eseri olarak konumlandırmak ise adeta şu soruyu sormaktır: Acaba ne kadar evrimleşebildik?

Bu çalışmanın altında yatan eleştiri ise evrim sürecinde kat edebildiğimiz yol işte bu kadar dercesine karşımızda durmaktadır. Acaba insan denilen türümüz, milyonlarca yıllık evrim sürecinde ağaçtan kopardığı muzu duvara yapıştırıp “bu sanat mıdır, değil midir” tartışması yapabilecek kadar mı evrimde yol alabilmiştir?

İşte, bu eserin adının Komedyen olmasının nedeni belki de budur.

Bir diğer karmaşık durum ise, Cattelan’ın Komedyen eserinden üç tane üretmiş olmasıdır. Cattelan, bunu neden yapmış olabilir? Nedensiz yapmayacağı aşikâr. Acaba?..

Bu yüzden eseri anlayabilen tek kişi belki de David Datuna idi. Performans sanatçısı David Datuna’nın Cattelan’ın Komedyen eserinin sergilendiği esnada duvara bantlanmış muzu yiyip “Aç Sanatçı” adıyla bir performans sanatı sergilediğini ilan etmesiyle, eserle ilgili en çarpıcı yanıt yine bir sanatçıdan böyle gelmişti. Sanki “Evet, evrimde bu kadar yol alabildik! Yemişim sanatını.” dercesine…

David Datuna’nın “Aç Sanatçı” adlı performansını izlemek için linke tıklayabilirsiniz.
https://tr.euronews.com/embed/956076

* Beş Yaşındaki Çocuk Bunu Neden Yapamaz – Açıklamalı Modern Sanat – Hayalperest Yayınevi – Susie Hodge

** MAURIZIO CATTELAN’IN ESERLERİNDE İRONİ VE ELEŞTİRİ- Serpil AKDAĞLI (Dr. Öğretim Üyesi, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü)

Ah’ındandır | Öykü

“Ah, ne diyordum, unutmuşum Oğuz’cuğum, her şey tam da planladığımız gibi olunca, bizim de Tehlikeli Oyunlar’ımız var sahici okuyucu, bazı şeyler el el üstünde oturmakla olmuyor. Öyle değil mi Oğuz’cuğum?

Kadının Adı: Saliha, Meliha, Bediha, birisi işte, bir rey, bir birey.

Kadının Adı: Sabahat, Nebahat, Nurhayat, tek göz oda, yanan soba, sobanın üstünde bir tencere, tencerede bakliyat, odada, yatak döşek, çoluk çocuk, su ısıtılan emayede kaynayan kazan, sobanın üstünde çoraplar, çamaşırlar.

Kadının Adı: Eda, Seda, Belgin, kahve makinesinin sesi gece yarısından sonra komşularını rahatsız etmesin diye Bodrum’a taşınmış.

Kadının Adı: Tezer, Leyla, Tomris, kitaplıkta hâlâ sayfaları sevgiyle açılır.” diye yazarken Günaydın Hanım, kızı bakar yazdıklarına.

“Kadının adı olsun diye her birine bir ad verdin de n’oldu? Daha ilk sayfada kendinle monoloğa başlamışsın. Yüzüme bak, gözlerime, gözlerimin tam içine, lens mi taktın sen?”

“Evet, dışarı çıkacağım. Hatta hazırlanmaya başlasam iyi olur. Bunun daha kıyafeti var. Kıyafete uygun çantası var. Kolyesi, küpesi, yüzüğü, bileziği var. Fular mı taksam, şapka mı alsam? Senin için de var. Seda için de var. Nebahat gündeliğinin derdinde belki onun için yok. Hah, iyi insan lafının üstüne gelirmiş. Kapıyı aç da beklemesin.”

“Tamam anne.”

“Nebahat hoş geldin, biz de birazdan çıkacağız Eda’yla. Bak senin oğlanlar için bir şeyler hazırladım. Kapının yanındaki poşetlerde, çıkarken almayı unutma.”

“Sağ olun Günaydın Hanım, Allah tuttuğunuzu altın etsin. Allah ne muradınız varsa versin.”

“Sen de sağ ol Nebahat. Hadi hazırlan Eda. Beş çayından önce yetişmezse bu sayfa lansman kalır yine başka bahara.”

Günaydın Hanım, hazırlanırken, müthiş edebi dehanız bir yana yine çok kadirşinassın. Pencere önlerinde sardunyaların capcanlı. Balkonundaki yaseminler, begonviller açmış. Evdeki ekmekten arta kalanları martılara için hazırlamışsın. diye geçer aklından.

Nebahat temizliğe başlamış. Günaydın Hanım ve kızı çıkınca önce televizyonu açar. Bir kahve yapar kendine. Kediye terslenir. Kedinin umru değil. Nebahat sevmez kedileri ama bunun ayrı bir havası var der kendine, cins midir nedir? Günaydın Hanım da az değil. Yine de gözüm yok hiçbir şeyinde. Aslan gibi kocam, düzgün, adam gibi oğullarım var. Ne o Günaydın Hanım’ın kızı öyle? Dili de dil değil sanki pabuç.

Eda’dan ayrılınca yazdıklarına döner Günaydın Hanım. Yazlığa dönmeye benzetemez yaptığını. Oğuz Atay’a aşık olduğu bir roman yazmaktır umduğu. Şu ilk sayfayı bir bitirse gerisi kendiliğinden gelecektir, nasıl olsa? Cemiyetin önde gelen ahbaplarından Günaydın Hanım için her şey hazır. Bir bitirse şu ilk sayfayı.

“Ah Oğuz’cuğum, ah Oğuz’cuğum sen de az değilsin. Ne o öyle Sevgi’ye laf çarpmalar, Bilge’yi anlatmalar.” başka bir şey bulamaz yazmak için defterine. Gözü takılır Günaydın Hanım’ın kordonda kahvesini yudumlarken önünden geçen afeti devran bir hanfendiye.

“Tu, tu, tu, maşallah.” der ardından. Gözü yoktur kimsenin güzelliğinde. Büyük bir romancı olacaktır sonuçta, bugün esini bir tek cümle olsa da. Bekler başka bir cümle çıkmayınca “En iyisi alışveriş yapayım.” der kendisi.

Ah bir bitse Oğuz’cuğu, romanı, hazır şimdiden ödülleri bile.

Aysel Tuğluk’a Özgürlük için 1000 Kadından Çağrı!

Hey tanrım, bu çocuklar çocuklarımız bizim
bunca yıl hangi taşı oraya kapatsan
un ufak olur,
bunca yıl hangi kuşu
bize hüzünlü görüşler, tel örgüler
beton gölgeler bağışlayan
bunca yıl hangi bir kuşu,
ölür ölür ölür.

Anlamıyor musun
yok mu senin oğlun kızın.
Gülten Akın

Aysel Tuğluk zor bir coğrafyanın çok katmanlı sorunlarına doğmuş milyonlarca kadın yurttaştan biri. Seçimini başta Kürtler ve kadınlar olmak üzere toplumun güç ve iktidar ilişkileri içinde ötekileştirilmiş bütün kesimleriyle birlikte ve ötekileştirmelere karşı mücadeleden yana yapmış bir isim. Yaşadığı coğrafyanın güçlüklerinin uzağında bir hayat kurma imtiyazını kullanmamış, kadın hareketinin ve hak savunuculuğunun kesişim alanlarında özveriyle çalışmaktan hiçbir koşulda vazgeçmemiş bir kadın. Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürlük mücadelesinin savunucusu. Bir hukukçu ve siyasetçi. O her birimizin derin bir yol arkadaşlığı duygusuyla bağlı olduğu kadın mücadelesinin kıymetli bir parçası.

Aysel Tuğluk milletvekili kimliğiyle yaptığı, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındaki konuşmaları nedeniyle yargılandı ve yıllardan bu yana cezaevinde. Yetkili yerel sağlık kurumları tarafından cezaevinde yaşayamayacağı yönünde aylar evvel görüş bildirildiği halde, İstanbul Adli Tıp Kurumunun raporuna dayanarak tutsaklığı sürdürülüyor. Cezaevi koşullarında iyileşmesi mümkün olmadığı gibi sağlığı her geçen gün geri döndürülemez biçimde kötüye gidiyor.

Aysel kadınların yoldaşı, kız kardeşi…

Aysel’in hayatının bu şekilde riske edilmesine daha fazla sessiz kalamayız. Seyirci olamayız.

Hayatın ve mücadelenin her alanından 1000 kadın olarak herkesi Aysel için ses vermeye davet ediyoruz. Aysel için geç kalmış olmak istemiyoruz. Gözyaşı dökmek istemiyoruz.

Bugün cezaevlerinde birçoğu ağır hasta olan yüzlerce mahpus var. Sadece geçtiğimiz ay yedi mahpus cezaevinde hayatını kaybetti. Hasta mahpusların tahliyesi ulusal ve uluslararası mevzuatın ve sözleşmelerin gereğidir. Herkesin evinde ve sevdiklerinin arasında yaşama ve tedavi görme hakkı vardır. Yaşama hakkına sahip çıkıyoruz.

Her şey için geç olmadan Aysel Tuğluk için ve onun şahsında tüm hasta mahpuslar için özgürlük istiyoruz.

Aysel Tuğluk’a Özgürlük için 1000 Kadın çağrısıyla yola çıkmıştık. Bir gecede binlerce kadın çağrımıza ses verdi. Artık Aysel Tuğluk’a Özgürlük için binlerce kadın olduk! Aysel Tuğluk şahsında hasta mahpusların yaşam hakkını savunuyoruz. Bütün varlığımızla Aysel’in yanındayız. İmzalarınızı ve desteğinizi bekliyoruz.

İmzalamak için lütfen tıklayın: https://ayseltuglukicin1000kadin.org/

Yorgo’nun Yoğurdu

Her okşayışında kafasını eline uzatan kediyi sevmeye devam ederek, “bir kediyle aynı evde yaşıyorsanız onun oyun oynama isteğine tırnaklarını dahil etmesini istemezsiniz. Bazen onun hiçbir işe yaramadığını düşünürsünüz bazen de atalarımızın onları evcilleştirdiklerini söylerken aslında onların bizi köleleştirdiğini gizlediğini,” dedi babaannem Eleni. Şimdi sormamın tam sırasıydı. Ne de olsa kedi de yoğurt fabrikası gibi babaanneme Yorgo’dan miras kalmıştı.

Miras, bir söylenti olarak akrabalar arasında dolaşmaya başladığında da miras işlemleri bittikten sonra da ben dahil kimse konuyla ilgili hiçbir şey öğrenemedik. Yorgo kimdi? Babaannem onu nereden tanıyordu? Yorgo babaanneme neden böyle bir miras bırakmıştı? Bu ve benzer sorular akrabalar arasındaki hemen her konuşmada geçiyor ama kimse bu sorulara bir yanıt bulamıyordu. Şimdi kimsenin aklının almadığı bu durum karşısında medet umulan kişi bendim. Ben, onun biricik ve en sevdiği torunu, Gordion’un düğümünü çözecek, bir Truva atı misali tatilimi babaannemde geçirecek ve her şeyi öğrenecektim. Kaleyi içten fethetmek için buradaydım. Özellikle tembihlenmiştim.

“Kuzum Müberra, Yorgo meselesinin aslını astarını öğrenmeden döneyim deme!”

Onda kaldığım ikinci günün akşamıydı. Yakın dostlarıyla verandadaydık. Ona her şeyi sordum. Ne de olsa ya ancak böyle samimi bir ortamda sorularıma cevap verir ya da beni nazikçe görmezden gelmeyi seçerdi. Neyse ki anlatmaya başladı:

“Yorgo’yla ben, hani Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur şarkısı vardır. Oradaki mendilin bırakılışı yerine kalp şeklinde bir balonun ipleriyle birbirimize bağlandık. O günü çok iyi anımsıyorum. Sokaktan geçen çocukların elinden kaçan bir balon, onun şemsiyesine oradan da ayakkabımın topuğuna dolaşınca dengem kaybolmuş, ayakkabımın topuğu kırılmıştı. Kendimi Külkedisi masalında prensiyle tanışan bir prenses gibi hissediyordum.” dedi babaannem Eleni. Yorgo’yla ilk buluşmalarında bir dondurmacıya oturmuşlar. Yorgo, ona, durmaksızın kurmayı düşlediği yoğurt fabrikasından bahsetmiş. Babaannem de kendisinde muhteşem tariflerin olduğu bir kitabın varlığından. Kitabın adı: Osmanlı Sarayı’nın Şifa Sırları’ymış ve kitabın adını duyunca Yorgo hemen yerinden fırlamış. O kitabı mutlaka görmeliymiş. 

Kitabın Fas’taki yazlıklarında olduğunu söyleyen babaannem, bir fısıltı gibi kitabı da Konstantinapol’de nam-ı değer İstanbul’da bir kütüphaneden arakladığını anlattı. Yorgo’dan bahsettiğinden mi yoksa kitabı çaldığını itirafından mı bilemiyorum ama bir parşömeni andıran yüzüne al yürümüştü. Onu daha önce hiç bu kadar pembe yanaklarla görmemiştim. Babaannemin bir kitap çalması mı yoksa onu dedem dışında bir adamla düşünme fikri mi beni rahatsız etmişti bilemiyorum ama bir karmaşaya, içsel bir fırtınaya sürüklenmek üzereyken düşüncelerimin ipini tutmaya karar verdim. Babaannemim yüzünün pembeliğinden anlamlar çıkarmayı bırakacak, zihnimden geçen vızıltıları susturacak ve söylenenleri kulaklarımı açıp, dinleyecektim.

“Hemen yarın yola çıkıyoruz.” demiş Yorgo.

Babaannem Eleni’yse tatilde halasının evinde misafirmiş. Yola çıkması mümkün değilmiş. 1894 yazının ilk günleri, Yorgolu günler böyle başlamış ve ta ki kitap, 1895 yılında çalınana dek de sürmüş. 

“İyi ki de böyle olmuş değil mi kuzucuğum? Yoksa dedenle nasıl tanışacaktık?”

Bana gülümseyip göz kırptığını görebiliyor ama ona hiçbir şey söyleyemiyordum. Neyse ki bir arkadaşı:

“Canım Yorgo, demek sen de bizi bırakıp gittin.” diye araya girdi. 

“Bir adada gün batımına karşı şarabını yudumlarken son nefesini vermiş.” dedi adını anımsayamadığım bir İstanbul beyefendisi. Tam bu esnada caddeden tam gaz geçen bir Honda, sağ arkasına patinaj yaptırırken çöp bidonuna çarptı. Çöp bidonundan fırlayan bir kedi, önce arabanın ön camına sonra da yola atlayarak, kaçtı.

Tüm bunları gördüğümüz köşede, Honda’ya, kimseye bir şey olmamasına, kedinin atlayışına ve Yorgo’ya yeniden kadeh kaldırdılar.

“Kitabı çalan Yorgo’muş. Tüm bu miras işleri sırasında öğrendim.” dedi babaannem Eleni. “O kitaptaki tariflerle lokanta açacaktım. O da biliyordu. Yorgo böyle yaparak hayallerimi çalmanın kefaretini ödemek istemiş olmalı.” Tüm bunlardan bahsederken sanki yeniden o dondurmacıya gitmiş ve Yorgo’nun karşısına oturmuştu ya da bana öyle geliyordu. Buğulu bakışlarına, hülyalı bir iç çekiş yerleştirip, “bizimki ilk görüşte aşktı.” diye anlatmaya devam etti. Prag’ta, sonbaharda, sisli ve ıslak Arnavut kaldırımlarından geçen fayton sesleri ona hâlâ Yorgo’yu anımsatıyormuş. O bunları söylerken ben onu, o dondurmacıdan kaldırmak ve şimdi duvarda asılı fotoğrafta beraber oturdukları koltuklarda dedemin yanına yeniden yerleştirmek istiyordum.

İnce, uzun bakışlarıyla bizi süzdükten sonra sözü alan ismini bilmediğim İstanbul Beyefendisi:

“Zavallı Yorgo’yu son gördüğümde pasajdaydı, boşalmış çay bardaklarıydı gözleri.” diye başladı anlatmaya. “Gramafoncu Mehmet’i kaybetmiştik. Zaman ustalarından Zagrep’li Mihailkozovski’de yanımızdaydı. “Gramafonlar öksüz kaldı. Bakalım sıra bizim saatlere ne zaman gelecek?” diye iç çekiyordu. Hadi Yorgo, demiştim. Sefer tasına uzanmıştı. Bilirsiniz, huyuydu; yoğurdunu, peynirini meyhaneye götürürdü. Masaya da bir şakşuka söyler, başka meze istemezdi. Mehmet yaşıyor olsaydı hep beraber içiyor olacaktık ama o artık aramızda değildi. Boş bıraktığı sandalyeye bir karanfil koyduk, rakılarımızı doldurduk ve sonra, bütün gece, tek söz söylemeden oturduk. Sanki bütün gece bir karanfili dinliyorduk.

Bir ara lavabodan dönerken, burnunun sümüğünü koluna silen çocuklar gibi gözyaşlarını ceketine sildiğini gördüm Yorgo’nun. Masaya kadehini vurup bir yudum çekti sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Elim ayağım çözüldü. Durduğum yere çökmüşüm. Orada öylece kaldım. Nasıl kalktım? O gece nasıl bitti, anımsamıyorum. Yorgo’yu hep öyle çocuklar gibi ağlarken hatırlıyorum.” dedi.

Verandadaki herkes Yorgo’nun çok duygusal ve naif bir insan olduğu konusunda birleşti.  

“Yorgo, kitap hırsızı, arsız böğürtlen, aslında Eleni’nin kalbini ve yoğurtlarının sırrını çalmış.” dedi babaannemin çok eski bir dostu sonra da hep beraber bu sefer Yorgo’nun Yoğurtlarına’na kadeh kaldırırlar. Bense donmuştum, kadehime bile uzanamıyordum. Bu sırada, tam karşımdaki mindere uzanmış kediye gözüm takıldı. Kedi önce esnedi. Ardından tırnaklarını çıkardı. Yeniden kıvrıldı ve uykuya daldı. O an, bu duyduklarımdan kimseye bahsetmemeye karar verdim. Soranlara bir yalan uyduracak ve babaannemin ağzını bıçak açmayan tavrından bahsedecektim. Yorgo’nun yoğurdunun lezzetinden bahsedecektim ama kimseye onlarla ilgili tek söz etmeyecektim. Babaannemim kitabı, Yorgo’nun babaannemin kalbini ve büyülü tarifleri çalması gibi ben de ikisinin hikayesini çalacak, tüm bunların sonsuza dek bir sır olarak kalmasını sağlayacaktım. Bu kararla çözüldüm. Kadehime uzandım ve çın çın seslerine aldırmadan, kimseye kadeh kaldırmadan, kimseyle kadeh tokuşturmadan, verdiğim sessizlik kararıma büyük bir yudum yuvarladım.

Türker Hoca’nın mama kutuları | Öykü

Silecekler düzenli aralıklarla çalışmaya başlayınca daha fazla dayanamadı. Montunu giydi, cep telefonunu ve kulaklığını sırt çantasına tepti. Uyuyanlara, pencereden alık, boş bakanlara aldırmadan şoföre seslendi,

“Kaptan! Burada inebilir miyim?”

Zaten bilmem kaç dakikadır aynı yerde çakılı halde bekliyorlardı. Bulvar birbirine ulanmış kırmızı far ışıklarıyla şişmiş bir aorta benziyordu. Kapı tıslayarak açıldı. Türker paldır küldür indi otobüsten. Her zamanki saatinden yarım saat geç de olsa ayak bastı şehre. 

Yağmur hızını artırıyordu. Türker adımlarını alışık olduğu ritme kavuşturmakta zorlanmadı. Eve gitmeden önce eczaneye uğramalıyım diye düşünüyordu. 

Eczaneye mırıldanarak girdi,

Babam oturduğu yerde uyuklamaya başladı gene… O mama iyi gelmişti ona…

İçerideki hava ılıktı, çilekli şurup kokuyordu. Türker’in burnu ağrımaya başlamıştı. Tezgahın arkasındaki kalfa kasayı toparlamaya dalmıştı,

“….’dan 6 adet lütfen”

Kalfa başını ancak kaldırdı. Floresan ışık altında sesi de teni de soluktu.

“Hastanın kimlik numarası neydi abi?”

“ 12345678…”

Kalfanın gözleri bilgisayarın monitöründe kısa bir süre gezindikten sonra

“Kayıt bulunamadı diyor abi?” dedi kalfa.

Türker kredi kartını uzattı. Daha önce de böyle olmuştu. Raporun süresi bitmiş olsa gerek diye düşündü. Canı sıkıldı ama nasıl olsa yarın medikoda yazdırırım diye mırıldandı. Sabahtan bölüm kurulu vardı. Bölüm başkanı gene bir sürü imalı laf edecekti muhakkak… Türker’den laboratuvarını bodrum kattaki depoya taşımasını istiyordu. Sebebini anlatmıştı ama şimdi hatırlamıyordu Türker. Duymamış gibi yapmayı tercih ediyordu. Toplantı erken biterse deneylerine başlamadan önce bu işi halledebilirdi. Ağzı devamlı kıpırdıyor, belli belirsiz sesler çıkıyordu ince kuru dudaklarının arasından. Kalfa,

 “Bir şey mi dedin abi? “ diye sordu.

“Yok yok.. Sana değil…”

“700 TL tuttu burası. Çekelim mi abi?” 

Türker kalfanın ölgün ve soru soran bakışlarına çabucak yanıt verdi:

“Tabii tabii… Lâzım bunlar.”

Eczanenin sensörlü kapısına çarpmak üzereyken açıldı. Yağmur dinmeye yüz tutmuştu. Montunun şapkasını kafasına geçirdi gene de. Mama kutularının olduğu torbayı sırt çantasına teperken cep telefonunu çıkardı. Hızlı arama sayfasında bakıcı yazan satırı tıkladı. Bir yandan dudaklarını kemiriyor,  bir yandan da dolmuşa yetişmek için adımlarını tekrar sıklaştırıyordu.  

“Buyur Türker Hocam?”

Kadının bıkkın sesine alışıktı. Yaşlı insanlara bakmak zor işti, yıldırıcıydı. Ancak böyle durumlarda kısa ve net cümlelerle konuşmak istediği cevabı almak için en iyi yöntemdi, zamanla öğrenmişti.

“Figen Hanım, babamın ilaçlarını almak için eczaneye uğradım da… Kayıt bulunmadı dedi gene. Keşke hatı..”

Bakıcı Figen sözün tamamlanmasını bekleyemedi:

“Hatırlatmadım çünkü baban vefat edeli bir ayı geçiyor Türker Hocam…”

Düşmemek için en yakınındaki sokak lambası direğine tutundu. Yanından geçip gidenlerin çoğu direğe son umuduymuş gibi dayanan zayıf, uzunca boylu adamı umursamadı. Sadece çok yakınından geçen bir iki çift telefonun hoparlöründen yayılan sesi duydular ve birbirlerine daha da sokulup  hallerine şükrettiler acımasızca…

“Bu böyle olmaz Türker Hocam… Asapların bozulmuş senin. Kaçıncı kezdir arıyorsun bak. Daha kaç kere söyleteceksin babanın öldüğünü bana?” 

Türker elini direkten çekti. İnsanların hâlâ kendisine baktığının farkındaydı. Birkaçıyla göz göze bile geldi. Sonradan o akşamı düşününce iki duygunun izini görüyordu kendinde. Utanç ve o utançtan aldığı haz. Bir an önce eve dönmeliydi. Çantasını sıkıladı, montunun fermuarını boğazına kadar çekti. Hava soğuktu, nefes aldıkça burnunun sızısı artıyordu. Bir ucunda dolmuş durakları bulunan … Sokağı’na saptı. 

***

…. Sokağında her şey beklendiği gibiydi. Çürük diş gibi kararmış apartmanlar, öğürtü gibi dalgalanan kaldırımlar ve kaldırımların üzerinde yeni yeni salınmaya başlamış travestiler, orospular… Sokağın kuytularında parlak gözleriyle onları gözetleyen pezevenkleri yalnızca müstakbel müşteriler görebilirdi. Otoparkın tam karşısındaki matbaadan yayılan sodyum sarısı ışık yabancıydı sadece. Tezini sunum posterlerini bastırdığı matbaaydı burası. Necdet Ustayla konuşmadan anlaşırlardı. Sayfada kaç santim boşluk kalacak, puntolar ne olacak, cildin sırtı düzgün mü değil mi enstitü müdüründen iyi bilirdi Necdet Usta. Türker dükkânın içini önünü ezbere bilirdi ama bu ışık altındaki görüntüsünü bilmezdi. Matbaanın gece açık olduğuna ilk defa bu akşam rastlamıştı. Kapının önündeki sepetleri toplayan kadını da daha önce hiç görmemişti. Otoparkın değnekçisi Tayfun kısık dikenli sesiyle Çiğdem’i esir almaya çalışıyordu. 

“Kim alır lan bu eşantiyon eskilerini? Eski köye yeni adet getirdin ha… Babanın haberi var mı bunlardan? Alooo! Sana diyorum Çiğdem!”

Çiğdem dönüp, “Sana ne be!” demek üzereyken Tayfun,

“Vaaayyy! Türker Hocam! Çantasını takmış dönüyor okulundan…” diye bağırdı.

Türker, mamalar yüzünden ağırlaştığı için omzundan habire kayan sırt çantasını düzelterek kimseye çarpmadan, bakmadan yürüyordu. 

Ne Türker aldırmıştı bu cümleye ne Çiğdem ne de sokaktakiler. Çiğdem son sepeti de içeri taşımıştı. Kepenkleri indirmek üzereydi. 

“Çiğdem sen bilmezsin, ben bu Türker Hoca’nın burnunu ara sıra kırıyorum.”

Çiğdem bir şey diyecekmiş gibi ağzını açtıysa da yaptığı işe devam etti. Türker’in adımlarının ritmine uygun olarak birbirine çarpan mama kutularının sesini ikisi de bir anlığına olsa da duydular.

“Bak, duyuyor musun sesi Çiğdem? İlk duyduğumda demiştim ki herif yüklenmiş birayı rakıyı gidiyor.. E boş geçmek olmaz bu sokaktan. Dik dik de bakıyor suratıma. Tam önümden geçerken suratına bir indirdim… Kalıbından da utanmadı yığıldı yere.” 

Tayfun hırıl hırıl gülmeye başladı. Çiğdem kollarını kavuştırmuş kımıltısız dinliyordu. 

Türker bir toz kümesiymiş ya da rüzgârda sürüklenen kuru bir yaprak gibi yürümeye devam ediyordu

“Bak hâlâ yolunu değiştirmiyor gerizekâlı mal…  Ne diyordum? Yığıldı yere, çantasının içinden mama kutuları çıktı, iyi mi? Ulan sokaktaki bütün orospular, pezevenkler bile biliyor babasının mortu çektiğini. Bu dallama ne yapıyor? Gidip gidip ölmüş babasına mama alıyor… Seyret bak Çiğdem, neler olacak?”

Tayfun bir bacağını arkaya yaslamış diğerini öne doğru uzatmıştı. Türker önünden geçtiği sırada duvara dayadığı bacağını öne doğru uzattı. Türker tuzağı fark etmediği için patates çuvalı gibi düştü. Tayfun katıla katıla gülüyordu artık. 

“Sen de olmasan… Kalk hadi! Bu sefer elimi acıtmayayım dedim. Kalk lan!”

Tayfun tam adamın karnına tekmeyi basacakken Çiğdem Türker’in kolunu tuttu. Tayfun’a sadece 

“Dur artık!” dedi. 

Tayfun annesinden azar yemiş gibi sus pus oldu. Nefesi düzeltikten sonra ağzının kenarında biriken tükürükleri kolunun tersiyle sildi. Yere düşen sırt çantasından bir kutu mamayı çıkartıp tekme atarak sokağın ilerisine yuvarladıktan sonra Çiğdem’e döndü

“Söyle ona, babası öldü!” dedi. 

Çiğdem, Türker’in kolunu boynuna atarak onu dükkâna götürdü. El yordamıyla sandalyeye oturturken,

“Burnunuz kanıyor, pansuman gerekiyor” dedi. 

Çiğdem’in soğuk, kırılgan elleri ve burnuna dolan pas kokusu Türker’i kendine getirmeye yetti.

 

Tekrar

0

 

Günlerdir aynı şey, dön dolaş aynı şey. Başım dönüyor artık vallahi. Ev işleri; temizlik, yemek yap, sil, süpür. Hep aynı şeyler. Günler birbirinin içinde eridi de tek bir gün oldu sanki.

Aklımı da bir şey kurcalıyor ki kime nasıl soracağımı şaşırıyorum. İstiyorum ama son anda hep bir şey çıkıyor ya biri su istiyor ya da yemeğin altını kapatmam gerekiyor.

Şimdi de bunu düşünmeyi bırakıp fasulyeleri ıslatamalıyım. Çamaşır makinesi de bitmiş galiba. Hiç sesi gelmiyor. Çay demlenirken çamaşırları assam diyorum ama balkon temiz miydi? Biraz tozlanmış. Çamaşırları asmadan bir kova su dökmem gerekir. Çoraplarım ıslandı suyu dökerken hay Allah! Kirliye atsam, olmaz. Kokusu ağırlaşır sonra tüm çamaşırları kokutur. Bir sudan geçireyim. Çamaşırlarla onları da asayım.

Bugünlük bütün işler bitti galiba. Bitti dediysem kapı çalar birazdan, “Anne acıktım.” diye gelir dışarıdaki. Her gün dilimin ucuna kadar gelip sonra da yuttuğum soruyu sorarım ona belki. 

Artık gerçekten çok merak ediyorum. Benim adım hangisi? Hanım mı? Anne mi? Neden genç olan ikisi bana “Anne” derken, yaşı bana yakın olan diğeri “Hanım” diyor.

Ayrıca gençlerin kendilerine ait yatakları var da neden biz yaşı bana yakın olanla aynı yatağı paylaşıyoruz. Kendimi bildim bileli böyle bu. Bir iki gece salondaki kanepede uyuyayım dedim de her yerim tutulunca vazgeçiverdim ondan da. Tamam bizim uyuduğumuz yatak büyük ama yine de insan düşünmeden edemiyor. Onca iş, güç, uğraş sonra da kendine ait bir yatağın bile yok. Şaşılacak şey bu. Hayli tuhaf.

Bazı geceler bana Hanım diyeni yataktan atmak üzereyken buluyorum kendimi. Bir gün yuvarlandığıyla kalacak. O değil de ayıp olacak. Bir de mazallah bir yerine bir şey olursa diye ne yalan söyleyeyim korkuyorum.

Kimse de kimseyle konuşmuyor ki anacım. Aklıma gelsin de sorayım. Kafamda hep aynı şeyler dönüp duruyorum ben de. Bak işte, çiçekleri sulamayı unutmuşum yine.

Bu evde de üç beş cümle dışında sanki sessizlik yemini edilmiş. Bazen konuşmak istiyorum ama ağzımı açınca heyecandan iki lafı bir araya getiremiyorum.

En iyisi çiçekleri sulayınca kendime bir kahve yapayım. Hanım diyen hemen kokusunu alır, yetişir, gelir. “Bana da yaptın mı Hanım?” Evdeki üç beş cümleden birisi bu. Diğerlerini de saysam bir elin parmaklarını geçmez, onları da sıralayıvereyim. “Yemek hazır mı?”, “Akşama ne yiyeceğiz?”, “Çoraplarım nerede?” Anlamıyorum ki, aynı soruları tekrar tekrar sormayı hepsi biliyor da neden bana sadece tek bir isimle hitap edemiyorlar?

Hoş, Allah var, kahve yaptığımda gençlerin hiç sesi çıkmaz da diğeri aynı yatağı paylaştığımızdan mıdır nedir hemen damlar dibime. Evin bütün işlerini benim yaptığım yetmiyor mu? Kahveni de kendin yap be adam? Yok, yok, kimseye böyle diyemem. En iyisi kahveden de vazgeçeyim. Hem ne kaldı şunun şurası akşam yemeğine?

Adımı öğrenmek benim de hakkım. Hanım mıyım, Anne miyim? Hanım Anne miyim? Bu insanlar kim? Ben kimin evindeyim?

Onlar çorbalarını içerken en azından ben de “Benim adım ne?” diyebilmeliyim.

2021’in En İyi Yerli Albümleri: EP ve tekliler yılında “Merhem” gibi albümler

0

Pandeminin bir önceki yıl en çok etkilediği alanlardan biri olan müzik dünyası, 2021’de bir nebze olsun canlandı. Konserler başladı, müzisyenler seyircilerine kavuştu. Diğer yandan albümlerdense tekli ve EP yayınlama eğilimi bu yıl artarak devam etti. Albümlerin az olduğu senede öyle iki albüm geldi ki, ileriki yıllarda en iyi Türkçe albümler listelerinde belki de yerini şimdiden aldı. Gaia Dergi olarak, biz de 2021’in yerli müzik dünyasına albümler ve adeta bir albüm tadı veren EP’ler üzerinden bir bakış atalım istedik. İşte 2021’in en iyi yerli albümleri!

İyi dinlemeler, 2022 de yine iyi müzikler getirsin bizlere.

Melike Şahin – Merhem

Melike Şahin, teklilerle ısındırmıştı bizleri, albümü “Merhem” ile neredeyse alev alev yaktı. Uzun yıllar hatırlanacak, dinlenecek, harika bir albümü bizlere sundu.

Madrigal – Neogazino EP

Son yıllarda genç gruplar arasında en öne çıkan isimlerden biri Madrigal oldu. Özellikle “Kelebekler” ve “Seni Dert Etmeler” gibi son dönemin en büyük iki hit şarkısına imzalarını atan grupların, konserleri de doluyor, taşıyor. Bu sene çıkardıkları EP, kısa bir albüm tadıyla dinleyicisini yakaladı.

Bulutsuzluk Özlemi – Bedreddin

Bulutsuzluk Özlemi, eşine Türkiye’de az rastlanan bir albümle karşımıza çıktı bu sene. “Bedreddin” 1,5 saate yakın bir rock operası adeta ve Türk rock tarihinin kesinlikle en büyük albümlerinden biri.

Lil Zey – Kara Tiyatro

Hip-hop’ta kadın şarkıcılar her geçen yıl daha da öne çıkıyor. Bunlar arasında en kaliteli işler çıkaran isimlerden biri Lil Zey de, bu sene beklenen albümüyle hip-hop dünyasında çıtayı yükseltti.

Jakuzi – Açık Bir Yara EP

Sadece iki şarkılık bir EP, 10 dakikadan bile az, ama iki şarkıda adeta koca bir albüm dinlemiş hissi, tatmini ve doygunluğu.

Ceren Türkmenoğlu – Mai

Hani bazı albümler dinleyicisini mest eder ya, işte genç kemancı Ceren Türkmenoğlu’nun Mai albümü öyle bir albüm idi.

Baki Duyarlar – Jazz Ark

2020’nin son günlerinde gelmişti bu müthiş albüm. Yerli caz sahnesinde kalite hiç eksilmiyor, her sene çok önemli albümler arz-ı endam ediyor.

Şenay Lambaoğlu – Hayat Defteri

Hayat Defteri, Lambaoğlu’nun beşinci albümü. Her albümde Lambaoğlu’nun kendine has vokal ve tarzı daha da yerine oturuyor.