Dil, bir kültürün aynasıdır. O halde dilimize yerleşen bazı sözlere göz atarak kültürümüzde sanatın nasıl algılandığına dair bazı ip uçları yakalayabilir miyiz?
Önce dilimize yerleşen bu sözlerin ne anlamda kullanıldıklarına kısaca değinmekte fayda olabilir.
Mutlaka siz de hayatınızda birçok kez şuna benzer şeyler duymuşsunuzdur: “Ah, bırak canım şimdi edebiyat parçalamayı/yapmayı da derdin ne, bana onu söyle!”
TDK’ye göre “edebiyat yapmak” sözü şu anlama geliyor: “bir konu üzerinde gereksiz yere süslü sözler söylemek.”
Diğeri de yine sıkça duyduğumuz “felsefe yapmak”… Hani özellikle hummalı bir tartışmanın ortasında biri şöyle der ya; “Bana felsefe yapma, günlük hayatta söylediklerinin bir karşılığı yok.”
TDK’ye göre “felsefe yapmak” sözü de şu anlama geliyor: “gereği yokken, olayların nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili olarak, kişisel ve soyut birtakım düşünceler öne sürmek / bilgiçlik taslamak”
Son yıllarda bir de şunu sıkça duymaya başladık: “caz yapmak”
TDK’ye göre “caz yapmak” sözü ise “boşa konuşmak, gevezelik etmek/aykırı düşünceler ortaya atmak.” şeklinde açıklanıyor.
Üçünün de ortak yanı pratikte bir işe yaramayan, somut bir çözüm ortaya koyamayan, günlük hayatın gerçeklerine yönelik fayda sağlamayan ve zaman kaybına neden olan bir kavramın dile getirilmesidir.
Bu da edebiyat, felsefe ve cazın kulağa hoş gelen ama aslında pratikte hiçbir fayda sağlamayan, soyut bir dünyanın gerçekleri olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Buradan da anladığımız üzere edebiyat süslü kelimelerle, felsefe soyut kavramlarla ve caz da zaman öldürmeyle eşleştirilmiştir.
Bu üç terim de sanki hayatta büyük bir derdi olmayanların, boş zamanları çok olanların, hayalperestlerin, ütopyacıların ve bir şeyler bildiğini sanan insanların laf salataları olarak konumlandırılmıştır. Bir de dilimize yerleşmiş “fakir edebiyatı” sözü vardır. Bu söz genelde “duygu sömürüsü yapmak” anlamında kullanılır.
Tiyatro da bu değer kaybından nasibini almıştır. Örneğin; «Hayat bir tiyatrodur.» derken, insanların belirli rollere bürünmek zorunda kalmasından ötürü yaşama yüklenen bir anlam söz konusudur; dolayısıyla bu bir benzetmedir. Diğer bir deyişle, bir metafordur. Fakat «Tiyatro bunların hepsi… Bizi yiyorlar!» cümlesindeki gibi dilimize akseden kullanım, tiyatronun oyun ve kurguyla ama daha da acısı bunun kandırmaca, yalan, entrika ve sahtekârlıkla özdeşleşen bir şekilde kullanılmasıdır.
Tabii, bir de «Artist misin? Havan kime?» ya da «Bana artistlik yapma!» gibi sözler var. Artist kelimesinin dilimizdeki birebir karşılığı her ne kadar sanatçı olsa da buradaki artist kullanımı «ünlü kişi, şöhret sahibi kimse» ve artistlik ise «hava atan, burnu havada, ukala, şımarık, gösteriş meraklısı» vb. anlamındadır.
Ayrıca medyada çok sık duymaya alışık olduğumuz «halka mal olmuş sanatçı» gibi sözler de vardır. Burada halka mal olmuş sözü, toplum tarafından kabul görmüş, sevilen, saygı duyulan, halkı anlayan, halkı savunan, onlar için emek veren, herkes tarafından takdir edilen sanatçıları betimlemek için kullanılmaktadır. Fakat ne acı ki sözü edilen bu kişilerin çoğu aslında sanatçı değildir. Sadece şöhrettir. Bir diğer deyişle «artist»tir. Yalnız işin daha da vahim tarafı, sanatçı olduğu varsayılan bu isimler halk tarafından kabul edilip sevilse de aslında onlar sadece halkın imrendiği insanlardır. Halk onlara imrenir çünkü onlarla aynı kültür yapısı içerisinde olmalarına rağmen toplum tarafından değer verilen, bir yerlere gelmiş, rahat bir yaşam süren bu insanlar, bir gün onların da değerlerinin anlaşılacağına dair bir umut taşımalarına neden olur. Kendilerinden bir parça bulurlar. Böylece kendilerinin de aslında değerli birer insan olduğunu teyit etmelerinin bir başka avuntusudur bu algı.
Özetle; işin sanat veya sanatçı olmakla hiçbir ilgisi yoktur. Sanatın ne olduğunu bilmeyen bir toplum, sanatçının kim olduğunu da bilemez. Ünlü biri olması sanatçı sıfatını alması için yeterlidir bu zihinlerde. İşte o yüzden de hayatında yediği suşi vb. yiyeceklerin sayısı simitten daha fazla olan biri, halkın gerektiğinde simit yiyerek ömrünü geçirebileceğini söyleyip halka mal olmaya devam edebilir. Çünkü o halkın sanatçısı değil, malıdır.
Sanatı anlamayan, sanatı şöhret ile karıştıran bir toplumun diline baktığımızda ise kolektif aklın yansımasını görürüz.
Sanatıyla değil simit almak, ekmek bile kazanamayan, üstelik “20. yüzyıl romanının kurucularından” sayılan Robert Musil’in acı durumu, belki de sadece ülkemizde değil, dünyada da sanata verilen değeri gözler önüne sermektedir.
Robert Musil
Avusturyalı romancıların en büyüğü Robert Musil, 1942’de sığınmacılığın yoksulluğu içerisinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu:
Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum ve yazar olduğumdan bu yana, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi… Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün var olmasıyla var olmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek…
Ve ikinci bir not:
yaşamım, … her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda Niteliksiz Adam üzerine çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu.
Ve İsviçre’deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları:
Gerçekte ise, Niteliksiz Adam’ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncının belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum. *
Yoksa, “20. yüzyıl romanının kurucularından” sayılan Robert Musil’in de fakir edebiyatı yaptığına mı inanıyorsunuz?
* Niteliksiz Adam – Robert Musil – Yapı Kredi Yayınları – Önsöz: Ernst Fischer – Çeviren: Ahmet Cemal
1997 yılı baharı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları yüksek lisans programı öğrencileri, Mine Göğüş Tan’ın odasında Kadın Araştırmalarından Kesitler dersindeler. Derste yaşam öyküleri yazmaya karar veriyorlar. Amaç ise, feminist hareketin biriktirdiği deneyimleri akademinin içine taşımak, başka kadınların yaşamları ve deneyimleri aracılığıyla kendi yaşamlarına ve deneyimlerine bakmak.
Peki kimdi bu kadınlar?
Haziran ayına gelindiğinde, Eser Köker yazmaya oturduğunda kaleminin ucuna önce anneannesinin dolandığını anlatarak anneannesinin öyküsünü okuyor. Böylece on bir kadın, anneannelerinin hayatına ve kendi geçmişlerine dönüyorlar.
Müşerref’in, Raziye’nin, Selvi’nin, Ereğlili Emine’nin, Sarı Satı’nın, Hatice’nin, Elif’in, Hasnune’nin, İstanbullu Emine’nin, Najla’nın, Fatma’nın hayatlarını, hikâyelerini konuşuyorlar. Konuşmakla kalmayıp yazıyorlar ve böylece “Anneanne Sırlarını Eskitmiş Aynalar” kitabı tüm bu kadınların yaşanmışlıklarını kucaklayarak bugünlere kadar geliyor.
2020 yılı Mart ayı. Birçoğu farklı şehirlerde olan Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları lisansüstü bölümü mezunu on bir KÇ’li bir araya gelerek bu kez Hatice’yi, Ummuhan’ı, Mukaddes’i, Rabia’yı, Cevahir’i, Münevver’i, Zehra’yı, Yurdagül’ü, Şükrüye’yi, Ayşe’yi anlatmaya, anlamaya çalışıyorlar.
Geçtiğimiz hafta yayımlanan “Anneannemin İzleri” kitabı, kadın hikâyelerine ve kadın hayatlarına verilen değerin yanı sıra; Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları bölümünün “anneannecilik geleneğinin” de bir devamı niteliğinde.
Kendi içinde yaşanıp tükenmiş ama bir yandan hayatın tam da kendisi olan hikâyeler, hayatlar…
Yazarlarının sözleriyle:
“Bir asırlık hayatlar, yirmi yılı aşan bir gelenek ve bir buçuk yıllık emek…
Satı Atakul, Çiğdem Aydın ve tüm anneanneler için…
Okunması, anlaşılması dileğiyle.”
*kitap yalnızca kitapyurdu.com adresinden edinilebilir.
2021, müzik dünyasının global çapta canlandığı bir yıl oldu. Konserler önlemler eşliğinde tekrar başladı, müzisyenler evlerinden ve stüdyolarından çıkabildi, üretim devam etti. En öne çıkan akımlar ise post-punk, neo-folk, yeni nesil soul, hip&hop ve Billie Ellish’in açtığı yoldan giden yeni isimler oldu.
2021, bir yandan dönüşlerin yılı oldu. Adele, yıllardır merakla beklenen albümüyle görkemli bir dönüş yaparken, Duran Duran, ABBA gibi 70 ve 80’lerin büyük yıldızları da yeni albümleriyle geri döndüler.
Billie Ellish, son yılllarda müziğin gidişatını belirleyen isimlerden biri. Bu yıl da yeni albümüyle yine hem çok kaliteli bir albümün altına imzasını attı hem de yolunu açtığı yoldan gitmeyi tercih eden isimlerle de adeta yeni bir akım başlattı.
Sporda neredeyse her kupayı süpüren İtalya, adeta “İtalya yılı” yaşatan ülke, müzikte de Eurovision’u kazanan Maneskin’in başarısıyla ses getirdi.
Yeni nesil seslerin ivme kazandırdığı bazı türler de öne çıktı bu yıl, örneğin punk, IDLES gibi gruplar başta olmak üzere, altın çağlarından birini yaşıyor yine. Soul müzik, Curtis Harding gibi örneklerle tekrardan ilgi odağı oluyor.
Metal dünyasında Iron Maiden, metalseverlerin aklını başından yeni albümüyle aldı. Aynı Mastodon ve Gojira’nın yaptığı gibi.
Biz de, her yıl yaptığımız gibi, bu Aralık ayında da Gaia Dergi olarak, yılın akıllarda yer eden ve ileriki yıllarda hatırlanma potansiyeli yüksek 25 albümünü sizler için derledik. Üstelik, müzik dergileri ve yayınları, listelerde benzer isimler üstünde dururken, bu listede o listelerde yer almayan cevher niteliğinde albümlerle de karşılacaksınız, bkz. Birdy, Tori Amos, The Anchorees, Marina, Stephen Fertwell, Alessia Cara ve The Spelling.
İyi dinlemeler, 2022 de yine iyi müzikler getirsin bizlere.
25) Coldplay – Music of The Spheres
24) Arlo Parks – Collapsed ın Sunbeams
23) Stephen Fertwell – Busy Guy
22) War on Drugs – I Don’t Lıve Here Anymore
21) The Coral – Coral Island
20) Sam Fender – Seventeen Going Under
19) Low- Hey What
18) Sons of Kemet – Black to the Future
17) Tori Amos – Ocean to Ocean
16) Adele – 30
15) Alessia Cara – In the Meantime
14) Curtis Harding – If Words Were Flowers
13) Courtney Bartnett – Thinhs Take Time, Take Time
Daha ilk satırlarla bir çırpınışın içinde buluyoruz kendimizi. Yerde yatan bir kadın… Onun sesinden, ağzından, gözünden, duyularından neler olup bittiğini bizler de anlamaya çalışıyoruz. Biliyoruz ki yerde yatan değiliz. Bıçaklanmış, yere kapaklanmış, ölümle pençeleşen Miray öğretmen değiliz. Şimdiye dek hep izledik Mirayları. Gazete köşelerinden, tv haberlerinden, sosyal medya duvarlarından hep izledik yerde yatan Mirayları. Metin Turan bizi izleyici olmanın, izleyici kalmanın, durduğumuz yerden ah vah etmenin ötesine geçirmeye ve daha ilk satırlarda Miraylaştırmaya çalışıyor. Tüm Miray olanların; hayatın neresinden, hangi sosyal çevresinden, konumundan, sınıfından olursa olsun tüm yerde yatanların ortak duyumsadığı bir şeyler olmalı; yaşamak için, hayata tutunabilmek için, nefes alabilmek için ortak bir şeyler… Belki de bu nedenle biz okurları Miray kılmaya, hepimizin ortak yanını bulmaya çağırıyor. Satırları Miray’ın ağzından okurken, bir süre sonra o olan bir çırpınışın içinde buluyoruz kendimizi. Miray oluyoruz; aşağılanan, damgalanan, korunmayan, bıçaklanan, dövülen, öldürülen.
Miray’ın çaresiz çığlığını bize attırmaya çalışıyor Metin Turan:
“Beni kim, neden öldürmek istesin?”
Sadece dudaklarımı değil, bütün bedenimi silme harekete geçirmiş, nasıl becerdiysem vücudumun tamamını âdeta kocaman bir ağıza dönüştürmüş gibiyim. Duyulsun ya da duyulmasın, şimdi, şu an, bunun pek bir önemi yok. Avaz avazım. Hani topyekûn çığlık:
“Beni kim, neden öldürmek istesin?”
İlerleyen satırlarda gene Miray’ın sesinden, onun hikâyesine geçerken, belki sadece biçimsel olarak farklı, kendi hikâyelerimizde bulabiliriz kendimizi.
“Kulağı radyoda çalınan şarkıdayken ajandasını okuyan kendimi, yattığım yerden bir film izler gibi izliyorum.”
Film izler gibi…
Öykünün anlatım biçimi de bir filmden kareler gibi. Tersten başlayan bir kurgusu var. Sonunu baştan veriyor; yerde yatan bir kadın. Ölü değil ama öldürülmüş. Yaşamaya can atıyor. İlk yardım ekipleri pes etmiş. Artık morga gidecek denli ölü sayılmış. Oysa o yaşıyor içten içe. En içinden yaşıyor. Ve öykü bize Miray’ın hangi yaşam kıvrımlarından gelip yerde yatan bir ölüye dönüştüğünü film kareleri gibi parça parça başlıyor anlatmaya. Miray’ın kendini izleyen sesinden. Nasıl yaşarsa yaşasın, Miraylar yerde yatan bir ölü olacak önünde sonunda. Kaçınılmaz son! Ve bir soru işareti. Öyle mi olmalı son? Onu yaşar kılmaktaki sorumluluğumuz? Onun yerde yatan olmasındaki sorumluluğumuz? Filmin kareleri; öykünün her bir bölümü bizim sorumluluklarımızın, sorumsuzluklarımızın birer dökümü gibi:
İstenmek… Sahibi olunmak… Ben sana bakarım denmek… Seni mutlu edeceğim denilmek… Giyimine kuşamına, etek boyuna karışılmak… Ağzından çıkan her kelimenin, attığın her adımın, edindiğin her arkadaşın bilmediğin evlerde, bilmediğin kahve köşelerinde, bilmediğin insanlarca dillendirilmesi…
Ve ister farkında ol, ister olma, yaşamının başkalarının elinde, dilinde, beyninde dolaşan salt bedenden bir varlığa, varlıksızlığa dönüşmesi. Seni senden çok başkalarının yaşaması; anne-babanın, kahve köşelerinde okey döndürenlerin, bindiğin taksinin şoförünün, ev aradığın emlakçının, komşuların, mesai arkadaşlarının… daha haberin yokken, ihtiyacın yokken, senin adına alınmış kararlarla hayatının başkalarının elinde, dilinde, beyninde dönenip durması.
Giyim tarzından dolayı sorgulamadık mı başkalarını?
Ayrıldığı ya da boşandığı için “Kızım, burası bir kere aile yeri, tamam mı?” diye damgalamadık mı komşumuzu?
Boşanmış olmayı bir suç ya da bir leke olarak görmedik mi hiç? Bulunduğumuz muhitte ağzımıza sakız etmedik mi?
Daha çocuk yaşta, sırf erkek olduğumuz için kız çocuklarından ayrı, öte, üstün tutulmadık mı? Üstün tutmadık mı erkek olanı diğerlerinden? “Körpe beynimiz hoyratça ezilip yoğrulmadı mı?”
Ve sokak ortasında “erkeği” tarafından dövülen, bıçaklanan, kurşunlanan kadınların izleyicisi olurken bir kez daha ve daha çok öldürmedik mi?
Miray, ambulansın içinde, hastane koridorunda bir yandan kalp masajı yapılarak hayata döndürülmeye çalışılırken, onun duyularından hikâyenin içine sokulmuş olan bizler hayat soluğunu almaya çalışıyoruz. Miray’ın yaşaması için bizim de yaşamamız gerekiyor çünkü. Bizler daha sağken ölmüşsek, bizler daha sağken Miraylara sırt çevirdiysek, görmezden geldiysek, sadece ah vah edip işimize, yolumuza devam ettiysek; bizim de yaşama dönmemiz, soluk almamız gerekiyor. Onun yaşama dönme çabasında bizler de hayati soluğu almalıyız.
O zaman öykünün sonundaki gibi hastaneden çıkan sadece Miray değil hepimiz olabiliriz.
Ve o zaman; “Dünyanın işiyle gücünün, sadece basitçe dönmek olmadığını görmek güzel” olurdu.
Metin Turan’ın ele aldığı hikaye; ama direkt, ama kıyısından köşesinden içinde olduğumuz bir yaşamın öyküsü. Başlayıp biten değil, ısrarla yeniden yeniden başlayan bir yaşama çabasının umutkâr bir öyküsü.
Gost Books’tan çıkan ‘The Book of Veles’in ön kapak tasarımı
“Magnum Photos ajansının fotoğrafçısı Jonas Bendiksen ile en son projesi olan ‘The Book of Veles’ hakkında kısa ama öz, bir o kadar da düşündürücü bir röportaj yaptım. Bu röportajda; sentetik görüntü, yapay zeka tarafından üretilen metinler ve yalan haber konuşmalarımızın merkezinde yer aldı.”
Veles’in sembolü
The Book of Veles Ne Hakkında?
2016 yılında sakinlerinin eğilimleri yüzünden dünya haritasında sahte haber üretiminin merkezi olarak işaretlenen kötü şöhretli küçük bir kasaba hakkında. Jonas Bendiksen’in Kuzey Makedonya’nın Veles kasabasındaki bu maceraperest fotoğrafik yolculuğu, ‘sahte haber ve belgesel fotoğrafı’ eski Slav mitolojisiyle harmanlıyor. Bu proje aracılığıyla Bendiksen, fotoğrafçılık, güven ve gerçekliğin temsili hakkında kritik soruları gündeme taşıyor.
Kariyerine 19 yaşında Magnum Photos’un Londra ofisinde stajyer olarak başladı. Ardından fotoğrafçılık kariyerini bir foto muhabir olarak sürdürmek amacıyla Rusya’ya gitti. Bendiksen’in eski SSCB’nin unutulmuş bölgelerine dair hikayeler içeren Satellites adlı kitabı 2006 yılında yayımlandı.
2005 yılında, dünyanın dört bir yanındaki kentsel gecekondular hakkında bir proje olan ‘The Places We Live’ üzerinde çalışmaya başladı. Bu projeni, 2008’de hem dünya çapında bir sergi hem de bir albümle sonuçlandırdı.
2017’de çıkarttığı The Last Testament adlı kitabında, her biri İncil’deki Mesih olduğunu iddia eden yedi farklı adamın hikayelerini anlattı.
Bendiksen 2004’te Magnum Photos’a aday oldu. 2008 yılında tam üyelik hakkına erişti. Günümüzde eşi ve üç çocuğuyla birlikte Norveç’in başkenti Oslo’nun dışında yaşıyor.
“Süreç, adeta kendi küçük Frankenstein canavarımın canlanmaya başlamasını izlemek gibiydi. Çirkin, korkunç ve de oldukça ürkütücüydü. İçimden, ‘Kahretsin, başımız cidden büyük belada!’ diyordum.” – Jonas BENDIKSEN
Cenk Mirat PEKCANATTI: The Book of Veles’in özünde ne var? Projeniz ne hakkında?
Jonas BENDIKSEN:İlk bakışta buzdağının görünen kısmında projem, Veles’teki yalan haber üreticileri ve yalan haber üretimiyle ilgili klasik bir belgesel fotoğraf projesi. Ayrıca mitolojik Veles Tanrısının ve Veles Kitabının antik keşfinin… Projemin yüzeysel konuları temelde bu ögelerden oluşuyor.
Fakat işin özünde, göstermeye çalıştığım… ya da ufak bir öngörüsünü vermeye çalıştığım olay… yakın gelecekte bizleri bekleyen enformasyonla ilgili vahim duruma dair… Bahsettiğim gelecekte daha önce hiç karşılaşmadığımız türden sentetik bilgi akışıyla karşı karşıya geleceğiz. İnsanlar her zaman fotoğrafı manipüle etmeye ya da yalan haberler yazmaya yatkındılar. Yakında karşılaşacağımız sürecin farkı ise, sentetik görsel ve bilgi üretimi hakkında konuşuyor olacak olmamız… Sentetik görsel üretimi derken kastım, bir bilgisayar çipi tarafından üretilmiş görüntüler… ek olarak yapay zeka tarafından üretilmiş metinler... Bütün bunların otomatik olarak üretilebilecekleri yeni bir döneme giriyoruz. Dezenformasyon ve sentetik bilgi üretimi, kısmen ya da tamamen otomatik bir şekilde gerçekleşecek. Bu türden garip şeylerle inanılmaz sıklık ve yoğunlukta karşılaşacağız. Yaşanacak durum insanlığı oldukça kaotik bir ortama sürükleyecek.
Kurgusal Bir Belgesel Proje
İnsanlar günümüzde de; gerçek haber – yalan haber, enformasyon – dezenformasyon, güvenilebilir kaynaklar ve komplo teorilerine dair… bunları ayırt edebilmeye dair… bir takım problemlerle karşı karşıya olduklarını biliyorlar. Fakat aslında tüm bunlar bu yaklaşımın iyiden iyiye bir silaha dönüştüğünü ve otomatik olarak üretildiğini göreceğimizin kritik evreye kıyasla oldukça düşük bir seviyede… Projemin gündeme taşımaya çalıştığı… biraz gözler önüne sermeye çalıştığı da bu hususa dair.
Benim yaptığımsa bu işte kullanılan bazı yazılım ve araçlar aracılığıyla tamamen kurgusal bir belgesel projesi yapmak oldu. Benim proje dahilinde kendime sorduğum sorular şunlardı.
“Sentetik bilgi üretiminde kullanılan araçlar ya da en azından bu araçların bir kısmı yetkin hale gelmişler miydi?”, “Konu hakkında Youtube’dan bulduğu bazı videoları izleyip ardından tamamen yalan belgesel üreten benim gibi kaçık bir fotoğrafçı tarafından kolayca kullanılabiliyorlar mıydı?” Bunları kurcalamaya başladığımda fark ettim ki, tamamen s*çmış durumdaydık! Ve ben bu soruların cevaplarından hoşlanmayacaktım. Anladım ki oldukça kolay olacaktı.
Üç Boyutlu Avatarlar
Kitabımdaki karakterleri oluşturan o üç boyutlu avatarlara doğrudan bakar bakmaz adeta canlı gibi olduklarını hemen fark ettim. Sanki bilgisayarımın monitöründen bana doğru bakıyorlardı. Önce onları manipüle etmeye, oynamaya, pozlarını değiştirmeye ve ifadeler vermeye başlamıştım. Ve bunun oldukça korkutucu olduğunu kavradım. Bu Frankenstein’ın canavarına bakmak gibiydi. Bu şeyin kontrolünü hemencecik kaybedebileceğimizi anladım. Ve ardından milyonlarca kere bu projeyi yapmamam gerektiğini düşündüm. Bu gerçekten de kötü bir fikirdi. Ve bu işten mümkün olduğunca uzak durmalıydım. Çünkü bu, şu ana kadar yaptığım her işle çelişiyordu. İşlerimin genelinde temelde gerçeğin ortasında bir yerde olup, kimi öyküleri aktarıyordum.
Fakat bu tehlikeli işin bir o kadar da çekici bir yanı vardı. Günümüzde bu olayın ne noktaya eriştiğini görmek açısından çok önemli bir yanı bulunuyordu. Bu imkanların şimdiki kapasitesi ve benim bunlarla ne yapabildiğim düşünülünce, gelecekte birçok insanın benim yaptığımdan çok daha gerçekçi işler yapması kaçınılmazdı. Bu teknolojinin ilerlemesinin doğası gereği böyle… Düşünün ki benimki sadece prototip seviyesinde…
– Böylesi yüksek riskli bir proje yapmaya kalkışmanızın sebepleri neler? Sizi kim ya da ne etkiledi?
– Kim ya da ne etkiledi? Hımm! Aslında bu ilginç bir soru…
Ben genel olarak fotoğrafı ele aldığım konuya dair bir ilham kaynağı olarak kullanıyorum. Etkilendiğim şeyleri; okumalarımdan ya da diğer başka türden kaynaklardan sağlıyorum.
Kulağa fazlasıyla banal geliyor olabilir, fakat projenin gidişatını ön görebiliyordum. İki kez Veles’e gitmiştim. Bir kez 2019 kışında ve daha sonra da… 2020 yılında Şubat sonu gibi… tüm Avrupa’nın karantinaya girmesinden 10 gün önce… Çok ballıydım. Çünkü gerekli tüm malzemeyi edinmiştim. Bilgisayarımda onlar üzerinde çalışmak… onları kurcalamak için dünya kadar vaktim vardı.
Corona sürecinde karım ve ben Le Bureau’yu çok ama çok fazla izliyorduk. Belki biliyorsunuzdur; bu bir Fransız casusluk dizisi… gizli operasyonlarla ilgili. Aynı süreçte Darknet Diaries gibi podcastler dinliyordum. Bilgisayar korsanları için, yine bilgisayar korsanları tarafından hazırlanan çok iyi bir podcasttir. O evrede bu türden hacking ve virüs operasyonlarından oldukça etkilendiğimi söyleyebilirim. Casusluk dünyasının tüm o hileleri ve tebdili kıyafetler hep kafamdaydı. Ve muhtemelen gizli görevdeki bir tür ajanmışçasına tüm bunlardan deli gibi etkilendim. Bir tür çılgınca rüya yaşadım. Bilgisayar korsanlarından zaten bir şekilde hep etkileniyorum. Malum bunların iyisi var, kötüsü var. Fakat hepsinin ana sistemin yapısına sızmak gibi bir olayları var. Birçok etkileşimimiz, yaşadığımız sanal hayatın büyük bir kısmı, sosyal medya, tüm o yapay zeka bilgileri…
– Zaten Metaverse de yolda…
– …evet Metaverse ve diğer tüm o çılgınlıklar… Tüm bu sistemlerin içine sızmak ve bozmak fikrinden kaynaklıydı. Benim için bu işlerin ne kadar kolaylıkla yapılabileceğini test etmekle ilgili ilginç bir fikirdi. Bizler bu sistemlerin köleleriyiz. Bilemiyorum ben modern zaman korsanlarından oldukça etkileniyorum. Öylece ortaya çıkıp ortalığı bir anda birbirine katıyorlar. İlham muhtemelen bunların hepsinden geliyordu.
Yetişen Alıyor!
– Book of Veles’in ilk baskısı çok hızlı bir şekilde tükendi. İlgililerin ön sipariş edebileceği ikinci baskıyı organize ettiğinizi biliyorum. Doğru mudur?
– Bu satış miktarı ve hızı hakkında ne düşünüyorsunuz? İnsanlar ‘The Book of Veles’i satın almak için neden bu kadar hevesliler? Daha önce satışı tükenen bir başka işiniz olmuş muydu?
– Aaa! Evet… evet! Daha önce ‘Satellites’ adlı kitabım datamamen tükenmişti. Fakat satış için çok daha uzun süre piyasada kaldı. Hatta ikinci baskısı da tükenmişti. Ancak bu daha farklıydı. Çünkü inanılmaz bir hızda gerçekleşti. Bunun benim planlayabileceğim türden bir şey olduğunu düşünmüyorum. ‘The Book of Veles’den bir anda tüm dünyada bahsedilmeye başlandı.
Benim asıl planım, insanların kitabımı ne zaman keşfedeceklerini beklemekti. Birkaç hafta ya da bir ay kadar süreceğini tahmin ediyordum. İnsanlar tartışmaya, üzerinde düşünmeye ve birbirlerine şu tuhaf kitabı sende gördün mü? Bunda bir şeyler yanlış. Ama ne? diye sormaya başlayacaklardı. Ardından her şey adeta bir tür define avına dönüşecekti. İnsanlar sonrasında kitabı keşfedeceklerdi. Önümüzdeki yazmevsiminden öncede olay nihayetlenecekti. Yani benim asıl planım buydu.
Bu plan başarısız olduğunda… çünkü kimse kitabı fark etmemişti. Bende sürecin içerisine bir tür sahte beyanla dahil oldum. Chloe Miskin aracılığıyla kitabı açığa çıkartmak gereksinimi oluştu. Ardından da bu süreç benim eğlenceli öyküme dönüştü.
Kimi insanlar bana kızdılar. Kimisi de kutladı. Bir biçimde ikiye bölünmüşlerdi. Bunların hiçbiri benim planladığım şeyler değildi. Fakat itiraf etmeliyim ki, tüm bunların projenin bilinirliğini daha çok arttırmayı sağlayacağını biliyordum. İşte tüm bu süreç ve nedenlerden ötürü hikaye ortaya çıkınca, insanlar ‘The Book of Veles’i edinmek için oldukça hızlı davrandılar. Genel olarak insanlar kitapta ne olduğuna dair oldukça meraklanmışlardı. Neye benzediğini görmek için sabırsızlanıyorlardı. Nasıl olup ta kandırılmış olduklarını inceleyip, keşfedeceklerdi. Benim bu türden işleri daha çok göreceğimize dair üzerine yoğunlaştığım teorim insanların ilgisini çekiyordu.
Kitap vesilesiyle sentetik görüntü ve yapay zeka aracılığıyla metin üretimi sürecine aşina olmak istediler. Nelerin olmaya başladığını keşfetmek arzusunda oldular. Bu türden düşünce mekanizmaları ve içgüdüler etkin oldu. Sonuçta eğlenceli bir hikayeye dönüştü.
Tuhaf Birçok Katmandan Oluşan Bir Öykü
Zaten bu aynı zamanda güzel bir hikayeyi gündeme getirme amaçlı olmayıp, sadece bu teknolojik imkanların neleri yapmamıza aracı olduklarına dair teknik bir kanıtlama süreciyle ilgili olsaydı, ‘The Book of Veles’i yapmazdım. Benim hikayelerim, her zaman ortada anlatılmaya değer bir hikaye var mı, yoksa yok mu sorusunu olumlu biçimde cevaplamamın ardından başlar. Bu Veles Kasabası, Veles Tanrısı ve Veles’in Antik Kitabı ile de zaten böyle oldu. Öykü tuhaf birçok katmandan oluştu. Sonuçta anlatılmaya değer bir hikayeye dönüştü.
Diğer taraftan insanlar sürekli olarak yalan haberden ve risklerinden uzun zamandan beri bahsediyorlardı. Tüm bu durumu anlamakla, mevzu bahis teknolojileri ve bilgi sistemlerini konuşmakla ilgili bir durum vardı sanırım. Bu yüzden kitap hakkındaki tartışmalar hızla yayıldı. Tüm olup bitenlerden sonra mutlu olduğumdan çok emin değilim. Demek istediğim Veles’in eğlenceli bir öyküye dönüşmesinden yana memnunum. Fakat bu gibi meseleler üzerinde tartışmamız gerekliliği ve yayılması açısından; hileleriyle, gizli ajanlarıyla, sahte profiliyle, aldatmacalarıyla eğlenceli bir casus öyküsü olmak zorundaydı. Belki de böyle olmasını önceden planlasaydım bu kadarı olmazdı.
Kitapla ilgili ilginin bu noktaya erişmesinden ötürü mutluyum. Birçok tartışmaya vesile olmasından ötürü mutluyum. Tüm bunlar beklentilerimin de ötesindeydi. Sentetik enformasyon ve bununla ilgili olarak ne yapacağımız konusuna dair tartışmalar fotoğraf camiasının dışına da çıkarak aldı başını yürüdü.
– Peki ya korelasyon? İnsanlar hikayenin sahte olduğunu öğrendiklerinde kitabı daha fazla mı satın aldılar?
– Aaa! Evet… Evet… İnsanlarsahte olduğunu öğrendiklerinde daha çok satın aldı. Kitabıminanılmaz birhızla tükendi. Aslında kitabın genel satışı fena değildi. Fakat ne zamanki işin düzmece olduğu ortaya çıktı o vakit satışta adeta bir patlama yaşandı.
– Bazı insanlar projenizi ‘akıllıca ve eğlenceli’ buldu. Öte yandan, başkaları ‘The Book of Veles’i çok… ama çok sert bir şekilde eleştirdi. Genel olarak bu eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?
– Her türden eleştirinin var olmasından ötürü mutluyum. Çünkü bunlar sağlıklı düşüncelerin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Herkesi anlayabiliyorum. Zaten en başında da herkesin bu projeyi seveceği düşüncesiyle yola çıkmamıştım. Çok önceden de olayların bu noktaya gelebileceğini tahmin ediyordum. Genel görüş ve eleştirilerin ne noktada dengeleneceğini oldukça merak ediyordum. Sadece bunların nasıl gelişeceğini ve nereye varacağını ön göremiyordum.
– Öyle sanıyorum ki aslında bir tür deneysel süreçti.
– Evet… Evet… Tamamen öyleydi. Her şeyi elime yüzüme mi bulaştıracaktım, yoksa işler yolunda mı gidecekti? Bu konuda hiçbir fikrim yoktu. İnsanların eleştirel olduklarını da gördüm. Anladığım kadarıyla temel eleştiri kendi güvenilirliğime zarar vermemle ilgiliydi. Dürüst, çalışkan bir foto-muhabir dışarıda bir yerlerde genellikle iyi ve doğru işler yapıyorken, şimdi sosyal medyayı sallıyor ve bu süreçte yapması beklenmeyen şeyler yapıyordu. Bu sanırım insanların pek hoşlarına gitmemişti. Onları anlıyorum. Kişisel olarak benim yaptığım türden müdahalelere foto-muhabirlik ya da belgesel fotoğrafçılıkta sıkça rastlanıyor. Ben tüm bunları yapmamış olsaydım bile, gelecekte bu türden yığınla işle karşı karşıya geleceğiz. Foto-muhabirlik sentetik enformasyon tarafından suistimal edilecektir.
(Bu noktadan sonraki bir dizi benzetmede Bendiksen, Corona Virüsüne gönderme yaparak kendi durumuna açıklık getiriyor.)
Bunun dönüm noktasında yer almamın... ve bu virüse karşı korunmak adına aşı olmamın daha sağlıklı olacağını gördüm. Antikorlar oluşmasının faydasını gördüm. Sanırım başkaları tarafından üretilen projelerle hatırlatma dozlarına da ihtiyaç duyacağız.
Şayet foto-muhabirlik benim yaşattığım tecrübeye karşı yeterince dayanıklı değilse, zaten o vakit s*çtık. Foto-muhabirlik çok ama çok hassas… sonunda sentetik enformasyon, muhabirliğin üstesinden gelmek zorunda kalacağı bir sorun olacak. Bununla nasıl başa çıkacağımızı düşünmeye başlamamızın zamanın artık gelmiş. Umarım insanlar benim amacımın bunun açığa çıkması olduğunu görürler. Kitabımda bunun birkurmaca olduğunu dair birçok ipucu bulunuyor. Hoş insanların bir kısmı bunu görmezden gelmeyi halen sürdürüyor.
Dünya Nüfusunun Küçük Bir Parçası
Benden sonra gelenlerin benim gibi masumane bir amaçları olmayacak, bunu ekonomik ya da politik türden niyetlerini gerçekleştirmek amacıyla suistimal edecekler. Sanırım dünyanın dört bir yanında rastlana gelen bu gerçeğin benim aldatmacam olmadığı,bu noktadainsanların biraz gözlerinden kaçtı. Benim projemden sebep aldanan insanlar, toplam dünya nüfusunun oldukça küçük bir parçası… Jonas Bendikson’un fotoğraf kitaplarını satın alan oldukça küçük bir topluluk. Benim sosyal medya takipçilerim. Bunu kendi sosyal kanallarında paylaşmaları için Magnum Photos’a dahi vermedim. Çünkü tüm süreci tamamen kendim kontrol etmeyi çok istedim. Beni Instagram, Facebook ve Twitter’da takip eden, kitaplarımı satın alan herkesin daha önceki işlerimin üzerine ne koyacağımı merak ettiklerini tahmin ediyordum. Bu yüzden dergilerin de sürecin kontrolünü ele geçirmelerine müsaade etmedim.
Bunun dışında, aldanan ekstra topluluk olan Visa pour L’image izleyicileri oldular ki, onlar da fotoğraf endüstrisinin içindeki küçük bir grup insan. Kitaplarımı alan ve beni sosyal kanallardan takip edenler, Visa pour L’image’da bulunan bir grup foto-muhabir, editör ve fotoğrafçı… Bu sonuçta tüm dünya değil!..
Dünyaya yayılan projemin etrafında gelişen hikaye oldu. Bu konuda kendimi iyi hissediyorum. Bu tamamen meşru… Fotoğraf endüstrisi bununla başa çıkamayacaksa da, bu kendi kendimizi kurban edişimiz demek. Artık medya açısından yepyeni bir bölgeye ve döneme giriyoruz. Benim için foto-muhabirlik, daha önceki süreçte yaptığım gibi, 1973 yılında Life dergisinin çatısı altında icra edilen klasik formüllü foto-muhabirliği olarak artık devam etmeyecek.
– Son olarak; dezenformasyon, manipülasyon, yalan haber, sahnelenmiş gerçeklik ve benzeri daha birçok tehdit karşısında belgesel fotoğrafçılık ve foto-muhabirliğini nasıl bir gelecek bekliyor? Bu iki branş, geleneksel formlarında hayatta kalabilir mi? Yoksa başka bir şeye mi dönüşecekler?
– Tüm bunlara (belgesel fotoğrafçılık ve foto-muhabirlik) gelecekte de gerek olacağını düşünüyorum. ız var. Herkes benimle hem fikir olmayacak. Fakat benbu projeyi foto–muhabirliği savunmak adına gerçekleştirdim. Projemin asıl amacı buydu.
Güçlü ve ciddi muhabirliğe ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu bir bakıma bu ihtiyacı işaret etmek amacını taşıyordu. Gelecekte edindiğimiz bilginin bağlamı giderek daha önemli hale gelecek. Öyle ki bilginin kendisinden daha önemli olacak. “Haber nasıl üretilmiş?”, “Kim tarafından üretilmiş?”, “Hangi politik ya da ekonomik amaçla üretilmiş?” Tüm bu sorulara dair şeffaflığa sahip olmak ve son kullanıcıyı bu sürece dahil etmek, her zamankinden çok daha önemli bir hal alacak.
Çeşitliliğe İhtiyaç Var
Ayrıca gündemle alakalı olabilmek adına farklı yaklaşımlardan oluşan bir çeşitliliğe ihtiyacımız var. Bağlam odaklı yaklaşımların önemi giderek artacak. Ben her zaman yaklaşımımızı, ele almaya çalıştığımız bağlama göre özelleştirmemiz gerektiğine de inanıyorum. Yani mevcut durumda kişinin yapmaya çalıştığı şey, dezenformasyon ve sentetik görüntülerin tehlikeleri hakkında bir farkındalık yaratmaksa, o vakit bunun çözümü nedir? “Bir galerinin duvarına asılmış, siyah çerçeveli, 35 mm siyah-beyaz fotoğraflar mı?” Muhtemelen bu sonun cevabı; hayır! Üzerine düşünülmesi ve tartışılmasını istediğiniz herhangi bir konu için, etkili dağıtım aracının ne olacağı hususunda muhakkak akıllıca düşünmeniz gerekiyor. (son)
beraberce Derneği, Aralık ayı içerisinde Diyalog ve Barış Kültürü Yaygınlaştırma başlığı altında iki farklı atölye gerçekleştirmeyi planlıyor. Çatışmalarda/çatışmalı Durumlarda Ne Yaparım/ız? ve Yıldızlar Barış İçin Ne Söylüyor? atölyeleri için kayıtlar devam ediyor. Atölye içerikleri içerikleri ve başvuru linkleri ise şöyle.
Çatışmalarda/çatışmalı Durumlarda Ne Yaparım/ız? Atölyesi
Atölye’de; Çatışma nedir ve nerede başlar? Peki biz bu çatışmanın neresindeyiz?, Çatışmalar çözülmek için mi vardır yoksa içinde yaşamak için mi?, Gündelik hayatta bir çatışma halinde olduğumuzda bunu nasıl çözeriz?, Peki herkesin çatışma çözme yöntemi aynı mıdır? Yoksa farklı olduğunda bu da başka bir çatışmaya mı yol açar?, Peki öyleyse çözüm yolları neler olabilir?, En son yaşadığınız çatışma deneyimini hatırlıyor musunuz? Nasıl çözdüğünüzü ya da çözemediğinizi? sorularına cevap aranacak.
Atölye; 13 Aralık 2021 Pazartesi günü, saat 18.30- 21.30 arasında çevrimiçi olarak gerçekleşecek. Kolaylaştırıcılığını ise Aliye Uysal ve Derman Gülmez yapacak. Atölyeye; 11 Aralık 2021 Cumartesi günü, saat 20.00’a kadar başvuru yapabilirsiniz.
Başvuru Formu:
Yıldızlar Barış İçin Ne Söylüyor? Atölyesi
Atölyede; Barış bizim için ne anlam ifade ediyor ve gündelik yaşamımızdaki karşılıkları neler?, Barışı mümkün kılacak bir ilişki kurma biçimini nasıl öğrenebiliriz?, Barış kültürü inşası için gelecekten beklentilerimiz, çekincelerimiz ve sorumluluklarımız neler? üzerine birlikte düşünüp cevaplar aranacak.
Atölye; 16 Aralık 2021 Perşembe günü, saat 18.30- 21.30 arasında çevrimiçi olarak gerçekleşecek. Kolaylaştırıcılığını ise Nursemin Tuskan Akkaş ve Sefanur Yeşilyurt Aksakal yapacak. Atölyeye; 12 Aralık 2021 Pazar günü, saat 18.00’a kadar başvuru yapabilirsiniz.
Barış Kültürü Eğitimi Ağı – PeaCE Net Projesi Nedir?
Barış Kültürü Eğitimi Ağı – PeaCE Net Projesi beraberce Derneği tarafından Monte Sole Barış Okulu (İtalya) ortaklığıyla Sivil Toplum Diyaloğu Programı VI kapsamında yürütülüyor. PeaCE Net, Türkiye, AB ve aday ülkelerden; yetişkin eğitimi yoluyla diyalog ve barış kültürü eğitimi faaliyetleri yürüten veya bu alanda çalışmaya istekli sivil toplum kuruluşlarını, platformları, yetişkin eğitimcileri uluslararası bir ağ ve işbirliği çalışmasında buluşturmak istiyor.
Nowadays especially vegans hesitate about having tattoos that may contain animal derived products. In that case, there are some confusion about it. Due to explain about that complicated subject, we interviewed with the vegan tattoo artist Ilkim Koc…
Hello Ilkim, can you talk about youself and your work please?
Hello, I was born and grown up in Istanbul. In 2011, I started my job in a tattoo shop as an assistant. The end of 2012, i finally start tattooing. In 2013, me and my partner opened our very first tattoo shop. After we became vegan, we decided to turn to our studio completely vegan. By this way, we became the Pioneer of the vegan tattoo art in Turkey. Because there was no other. We kept working as a vegan tattoo shop till 2019 when we decided to move to Bodrum. I am now currently working in Bodrum and Istanbul.
What is Vegan tattoo?
When people think about vegan tattoos, first thing that came to mind is “ink”. But there are other equipments and products are used during the tattoo process. For example; The stencil stuff, the papper that helps us transfering the stencil and some others like that. To sum up ; if we are talking about vegan tattoo, it means not only tattooing also to the other elements, products that are needed to tattoo should be cruelty free; not having any animal derived products or not animal tested. No animals should be harmed or used during the process.
As a tattoo artist, where do you stand now and where you would like to be in the future?
My interest about tattooing led me start my job. There were some achivements and deams that i would like to reach. My dreams didnt come true yet. There are always more desires in people’s life. I do the tattoos the style/ way that i want. I must say; There are lots of practice and experience needed to get to this point. Nothing happenes instantly. Lots of hard work and sacrifices should be given. That’s what i did and still doing. I am still learning in every tattoo that i made.
Are there any success/award that you won?
In 2014, with my tattoo shop, we had an invitation to Sofia Tattoo Convention. I had the 2nd place of “The Best Oldschool “category
Beside deciding a tattoo and the artist, Hygiene factor is also an important point. What is your advice about it?
It is good to question about it. When my clients ask me “do you get angry or bored when we ask questions about it” my answer is always” no, this is what everybody should do”. That is an important point. When you want to get a tattoo, it is important that the needles must be disposable. Clients should ask how they disinfecte the working area.
As a tattoo artist, do you have any criteria such as “ I dont do all kind of tattoos” or do you say “ how the clients choose me, i have right to choose the tattoo” kind of questions.
Yes, absolutely. Otherwise, there is no possibilty to create something unique. Sometimes a client finds Google images and asks for the same stencil. Yes it can be done, no problem but that wouldnt be original. It is going to be a “copy and paste”. So there wıll be no “art”. Just beacuse people think if they present/Show a well-done stencil or image, they think there will be no tolarenace or mistake. But that is totally a wrong way to think. If you find a real tattoo artist and trust them, there will be always pleasure.
So, finally what style makes you who you are?
When i first started tattooing, I was interested in “ oldschool” style. I also won the award on that category. But in the mean time, i have more interest on “linework, geometric or minimal” styles. I really like to work on that styles. On the other hand, if a client wants to have a tattoo that is not my style, i do not ignore them. I like to do new things and put more experiences on my tattooing career.
Yaşamım boyunca pek çok hareket sistemi deneyimledim. Her hepsinin insana iyi gelen bir yanı muhakkak var ama yazımın konusu bu değil. Size, hayatınıza kesinlikle pozitif yönde etki edecek 5 hareketten bahsedeceğim. Bazen bedenlerimiz aküsü bitmiş bir arabayı; yaşam enerjisinden mahrum kalmış, başka bir ifadeyle chi akışı az olan bir makineyi andırır. Dıştan bakıldığında tüm işlevlerini sürdüğünü düşündüğümüz bedenimizin içinde neden böylesine atıl, sıkılmış, boğulmuş, bitip tükenmiş halde olduğunu bilmeyen, popüler tabirle kendini yorgun, isteksiz, hissiz hissedenlere özellikle iyi gelecek, dengeleyici ve canlandırıcı bir hareket sistemi olan Tibet Gençlik Pınarı ve sadece 5 hareketten ibaret. Zamanın, en kıymetli hazinelerimizden biri olduğunu düşününce lafı çok uzatmadan, hareketleri anlatmak istiyorum.
Tibet Gençlik Pınarı | 5 Hareket
Bu hareketleri yapmadan önce sağlığınızın ve kas gelişiminizin bu hareketleri yapmak için uygun olduğundan emin olmanızı isteyeceğim. Eğer hareketi yapamıyorsanız yapmaya çalışarak gün geçtikçe geliştirebilir ya da öncesinde yapacağınız başka hareketlerle bu hareketleri yapabilir hâle gelebilirsiniz. Başlamadan belirteyim: Bel fıtığı olanlara bu egzersiz serisi önerilmiyor.
Yukarıdaki görselde 5 hareketi görüyoruz. Bu hareketler en fazla 21 defa yapılıyor ve başlangıç sayısı: 3. Bedeniniz ne kadar uygun ve gelişmiş olursa olsun hareketleri yapmaya 3 tekrarla başlamak ve her hafta hareket sayısını 2 artırarak 21’e kadar devam etmek öneriliyor. Hareketleri yapmaya başladıktan 8 hafta sonra 21 yapabilir hale geliniyor. Bu sayının artırılmaması yine belirtilenler arasında yer alıyor. Diğer yandan hareketleri yapmaya bir günden fazla ara verildiğinde, yeniden üçten başlayarak devam etmenin uygun olduğunu söylemeliyim.
Bedeninize bir ödül verin
Bedenin, hareketleri ilk kez yaptıktan sonra hissedeceği iyilik hali bu hareketleri yapmaya sizi yöneltecek, motive edecek içsel dinamonuz olsun. Umarım bu sizi hareketi ertesi gün yeniden yapmak için de ateşler. Eğer içsel ateşiniz su olursa, hareketlere de kendi içsel enerjinizle devam etmiş olursunuz. Bence bu, hayatınızdaki belki de en kıymetli farkındalıklardan biridir. Her şey ya da belki de birçok şey için yönlendiren itki budur. Zamanla değişebilir. Bazen aylarca ve tüm bir gün boyunca bedeniniz için bir şey yapmadığınız olur. Yıllar doğuştan gelen itkiler üstünde belirleyici etki yapar. Bedeninizin çalışma biçimi de değişebilir. Hadi ona yeniden yani bugün bu hareketleri yaparak bir ödül verin. Bakın, hemen nasıl kendinizi yapmadan önceki halinizden iyi hissedeceksiniz? Baktıktan sonra yarın yine aynı saatte ya da günün herhangi bir saatinde bunu yapar ve devam ederseniz bu, yaşamınızın kazanacağı, iyi bir alışkanlığa dönüşür.
Bildiğimiz üzere beden ve beyin arasındaki çift yönlü ilişkide beyniniz, bu hareketleri severse, “evet o hareketler güzeldi, yeniden yapalım” mesajını size ilettir. Ona kulak verin. Mesaj başkaysa sağlık ve güç durumunuzu kontrol edin. Bedeninizi dinleyin. İyi hissettiğinizde yeniden denemekten çekinmeyin. Sizin adınıza konuşuyorken, umarım size harekete geçmeniz için yeterli telkini yapıyorumdur:)
Değişim ve değişim isteği, zihinsel düzlemde gözlemlenir, aslında bu da bir hikaye. Konumuza dönersem, bu hareketleri ya da başka hareketleri hayatınıza katmak isterseniz her zaman bedeninizle çalıştığınızı hatırlayın; bedeniniz sizin avatarınız ve size hayatınız boyunca eşlik edecek, lütfen ona iyi bakın ve bedeninizle zihniniz arasında her zaman bir algoritma olduğunu hatırlayın.
Her şey bu kadar basitken denemeye hazır mısın?
İlk Hareket
Harekete başlarken ayakta dik bir şekilde duruyoruz. Kollar yere paralel ve avuç içleri yere bakıyor. Ayaklarımızı kalça genişliğinde birbirinden ayırıp, saat yönünde dönüyoruz. Sağa doğru dönüyoruz yani saat yönünde, kendi etrafınızda attığınız her tur bir tekrar demek. Harekete başlamadan karşıda, kendinizden en az 1,5 en çok 2 metre uzakta, bir sabit bakış noktası belirleyin. Belirlediğinizde, yerinizde 3 nefes alın, verin.Yapmak istediğiniz, o an içinizden gelen bir nefes çalışması varsa onu tamamlayın. Başka çalışmalar da yapabilirsiniz.
Isının. Gözlerinizin her tur sonrası bakış noktasını gördüğünden emin olsun. Açık hava, geniş bir arazi, deniz…Ufunuzun geniş olduğu bir yerde bu hareketleri yapıyorsanız, bence zaten bakışı sabitlemeyi biliyorsunuzdur. Üç dönüş yapıldıktan sonra tabii dönüş hareketini de yaptığımız yerde gezinmeden yaptığımıza emin olduktan sonra dikkat edilecek noktaları hatırlatmakta fayda var. Bu hareket esnasında ya da hareket sayısı artıkça başınız döndürebilir. Farkında olduğunuz sürece baş dönmesi normaldir. Size rahatsız veriyorsa ya da dönüşe kendinizi kaptırdıysanız, kendinize yaptığınız egzersiz sayısını ve bunun bir egzersiz olduğunu hatırlatmanızda fayda var. Baş dönmeniz geçene dek rahatça nefeslenin.
Hareketi yaparken ayaklarınızın kollarınızı takip etmesine izin verin. Çeneniz yere paralel, omuzlarınız rahat olsun. Omuzlarınızı bir kere geriye doğru çevirmek ve ikinci turda aşağıdayken omuzlarınızı sabitlemek omuzlarınızın rahat olduğunu gösterir.
İkinci Hareket
Yere sırt üstü uzanın ve kollarınızı vücudunuzun yanına getirin. Bitişik olsun ve mümkün olduğunca düz olsun. Nefes alırken bacaklarınızı ve başınızı yerden kaldırın. Nefes verirken başınızı ve bacaklarınızı tekrar yere koyun ve ilk pozisyonunuza geri dönün. Her kaldırıp indirme, bir tekrar demek. Bacaklarınızın mümkün olduğunca düz olması gerekiyor. İlk yaptığınızda yeterince düz değilse zamanla düzelecektir.
Bu hareketi bir mat ya da benzer bir yüzey üzerinde yapmanızı rahatınız için öneririm. Ayrıca hareketler arasında tüm kaslarınızın bir an için gevşemesi de akılda tutulması gereken bir nokta. Bir diğer nokta da hareketi karnınız içe çekili olarak yapmanızdır.
Hareketi yaparken ayak parmaklarınızı kendinize çekip, bırakabilirsiniz. Zihinsel olarak karın bölgenize odaklanabilirsiniz.
Üçüncü Hareket
Bu hareketi dizlerimizin üzerinde yapıyoruz. Dizinizin altına matınızı katlamak ya da destek için bir havlu ya da battaniye kullanmanız dizlerinizi koruyacaktır. Dizlerinizin arasını omuz genişliğinde açık, avuç içlerinizi kalçanıza yerleştirin. Nefes alırken nazikçe başınızı geriye doğru yatırıyor ve göğsü iyice açılıyor. Nefes verirken başınızı öne doğru getirip, başladığınız dik pozisyona dönüyorsunuz. Başın bir kere geriye yatıp öne gelmesi bir tekrar oluyor.
Başınızı ve boynunuzu zorlamayın, rahat bırakın, aynı zamanda hatırlayın; gözler açık.
Dördüncü Hareket
Yere oturuyoruz. Omurgamız dik ve bacaklarınız düz olsun. Ayaklar omuz genişliğinde birbirinde ayrı durumda, eller kalçanın yanında yerde ve el parmaklarınızın ayaklarınızı gösteriyor. Nefes alırken vücudunuzu yerden kaldırın. Ayaklarınız ve ellerinizle kendinizi destekleyin ve dizlerinizi kırarak, ters masa olarak da adlandırılan pozisyonuna geçin. Nefes verirken başladığınız pozisyona geri dönün. Masa pozisyonunu alıp tekrar yere oturmaya dönmeniz bir tekrar anlamına geliyor.
Önemli not: Sırtınızın alt kısımlarını korumak için poponuzu sıkıştırılmış bir şekilde tutun. Başınızı arkaya, paralel pozisyondan daha geriye doğru atmayın. Menopoz semptomları olanlar için hareketi yaparken karnı içeriye çekmek öneriliyor.
Beşinci Hareket
Harekete yüzüstü başlanıyor. Eğer yoga terimlerine aşina iseniz; aşağı bakan köpek pozundan nefes alarak yukarı bakan köpek pozuna geçildiğini belirteyim. Nefes vererek yeniden aşağı bakan köpeğe geçilmesi bir tekrar demek.
Bu pozları daha önce deneyimlememişler için daha detaylı bir açıklamaysa; yüzüstü uzanmışız, ayak parmakları içeriye doğru kıvrık, ellerimiz tam olarak avuç içlerimiz yere gelecek şekilde omuzlarımızın altına yerleştirilmiş, ayaklarımızı omuz genişliğinde açarak, kollarımız düz olacak şekilde, ters bir V harfi olana dek kendimizi kol ve ayaklarımızla yukarıya itmeye aşağı bakan köpek, kol ve bacaklarımızın düz olduğu ayak parmaklarıyla yere tutunduğumuz ve kollarımızla gövdemizi yerden yükseltip, başımızı geriye attığımız harekette yukarıya bakan köpek, ikisi arasında gidip gelme de beşinci hareketi oluşturuyor.
Karnınızı içeride ve poponuzu sıkıştırarak tutun, seriniz bitmeden yere düz yattığımız pozisyona dönmüyoruz.
Beş hareketi bitirdikten sonra soğumak için esneme hareketleri yapabilir sonrasında da yere sırtüstü uzanıp bir süre dinlenebilirsiniz.
Kısa Bir Tekrar
Başlarken ısınma hareketleriyle başlıyoruz. İki, üç dakika zıplayarak ısınabilirsiniz. Ardından birkaç dakika da eklemlerinizi ısıtıp (elleri kenetleyip çevirmek, kolları dirsekten bir kuklaymış gibi sallamak, omuzları çevirmek, kolları yere paralel açıp kapamak, beli çevirmek, yere eğilip, geriye bükülmek, dizleri hareket ettirmek ve ayak bileklerini yerde bile olsa çevirmek eklemlerinizi ısıtır. Ardından boynunuzu dört yöne ısıtan hareketleri nazikçe yapabilirsiniz), Tibet Gençlik Pınarı hareketlerini yaptıktan sonra neler olduğunu artık biliyorsunuz. Beden kendini bir tık daha iyi hissediyorsa devam…
Bitirmeden
Bir romanla dünyaya yayılan bu bilgi umarım size de sağlık ve şifa olur. Önemli olan Tibet Gençlik Pınarı hareketleri değil, sizsiniz. Önemli olan, ısınma, beş hareket, esneme, soğuma ve dinlenmenin olduğu bir egzersiz serisinin hayatınıza katabilecekleri… Ayırabildiğiniz bu zaman dilimini, sağlığınıza, yaşama sevincinize ve zindeliğinize iyi gelecektir. Yarım saat, kırk beş dakikayı her gün kendinize ayıramıyorsanız bile haftada en az üç gün bunu yapmanız mümkün. Beş dakika ile başlayın. Artırın. Yavaşça, nazikçe ve severek çalışın. Bunu yapabilirsiniz. Size inanıyorum. Eğer ben size inanıyorsam siz de kendinize inanabilirsiniz.
Kim bilir belki o zaman siz de benim gibi bu bilgiyi başkalarıyla paylaşmak istersiniz. Namaste, sağlıcakla kalmanız dileklerimle, sevgiler.
Şehre bir festival geri döner ve film coşkusu kaldığı yerden devam eder misali… İşte bir yıllık pandemi arasının ardından yeniden yola çıkan Gezici Festival, Ankara’da izleyicisiyle buluştu. 26. kez düzenlenen festival, Ankaralı sinemaseverler tarafından ilgiyle karşılandı. 1 yıllık ara sonrası izleyici tarafından özlendiği hissedilen ve ruhunu yeniden yaşatan Gezici Festival’in filmleri, Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin salonunda takip edildi. Her gün en az bir seansta film izlediğim festivalde, birçok sinema dostuyla bir araya gelmek ve filmler hakkında sohbet etmek hepimize çok iyi geldi.
Festivalde izleyicilerle hep beraber olan, başta Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre olmak üzere ‘Ankara Sinema Derneği’ ekibi ve festival gönüllülerine teşekkürler. Şimdi ise festivalin filmleri; 3-5 Aralık’ta Sinop’ta ve 6-8 Aralık’ta Kastamonu’da izlenecek. Şimdiden Sinop ve Kastamonu’daki izleyicilere bol keyif dilemek gerek.
Hangi filmleri izledim?
Festivalde takip ettiğim ilk seans, merhum sanatçı Tuncel Kurtiz için özel hazırlanan seçki üzerine oldu. Festivalin uzun yıllar boyunca ‘yol arkadaşı’ olan Kurtiz için “Tuncel Kurtiz’in Sürgün Yılları” seçkisinde, ‘Saç’ ve ‘Bebek’ filmlerini izledik. Yaşar Kemal’in dünyasından uyarlanan “Bebek” filmi; izleyiciye Anadolu’nun zorlu köy yaşamı, geçim derdi, hastalık ve yaşamın çaresizliği içerisinde bir zorlu manzara sunuyor. İsmail ve Zala’nın beklediği bebek üzerinden bu manzarayı anlatan film, dramasını had safhada tutarken bir yandan da bunu ajitasyon halinde değil Anadolu gerçekçi diliyle kavrıyor. Geçimin başı olan tarla sahibi işveren ağa rolü ve eğlence düşkünü umursamaz doktor karakteri de, bu durumun karakterize edilmiş halleri olarak filme büyük bir artı kazandırmış. Borç ödemek için çalışmak ve annesiz kalmış bir bebeğe hem anne hem baba olabilmek için verilen çaba da güçlü bir anlatım diliyle sunuluyor. Bir annenin iki bebeğe birden süt annesi olması durumu ve kör bir yaşlı nineye de bu çocukların emanet edilmek zorunda bırakılması da filme çaresizlik durumları ekletiyor. Bir bakıma karakterlere çok fazla yüklenme hissi yaşanması bir süre sonra fazla gelse de, bir dram filmi için nitelikli bir Türk sineması örneği Bebek…
Kurtiz’in bu kez kamera arkasına geçtiği “Saç” filmi ise, hikayesini ilginç ama bir o kadar da tanıdık bir yerden ele alıyor. İç Anadolu köylerinden başlayarak İsveç’e uzanan gerçekçi belgesel tadındaki film, saç toplayıcısı bir adamın köylerde yaşadığı durumları konu alıyor. Köylerde geçim sıkıntısı nedeniyle aile reisleri tarafından saçları kesilen kızlar, bu saçlarını saç toplayıcılarına satıyorlar. İlk başta filmde bu durumu algılamamamız biraz zor oluyor, çünkü film çok bir anda başlayarak zorlu bir anlatım dili seçiyor kendine. Ama bir süre sonra hikayesine yavaş yavaş girdiğimiz filmde, saçın bir kadın için öneminin yüksek olduğunu ve saçların neden örüldüğünü öğrenerek bir efsaneye de ulaşıyoruz. Ayrıca bu filmin 45 yıl sonra ilk kez izleyiciyle buluşması da önemli bir olay aslında…
Philip Doherty’nin yönettiği İrlanda filmi “Serseri’nin Kefareti” yani “Redemption of a Rogue” hayırsız bir adamın doğduğu kasabaya dönüşünü ve bu süreçte yaşadıklarına odaklanıyor. Gelişiyle kasabanın kaderinde değişime sebep olan Jimmy’nin gerçeklerle yüzleşmesi de hayatını baya zorluyor. Bu kadar duygusal konuları bu kadar güçlü bir mizahla anlatabilmek, büyük bir yetenek olmalı diye düşündüm filmi izlerken. Dışlanma psikolojisini kara mizahla harmanlayan film, din motifleri ve cesur anlatım diliyle de ilgi çekiyor. Yağmurun yarattı kaosla beraber; sütyen teliyle araba açma, ayakkabı yardımı, heykeller, aşk ve cinsellik ince ve naif yerlere de dokunması başarılı işlenmiş. Ayrıca sinematografisi de oldukça kaliteli. İrlanda’yı bu filmle hatırlamak güzel olacak… Ayrıca Aaron Monaghan’ın karakterine hakim güçlü oyunculuğu, filme artı katıyor.
Yohan Manca’nın yönettiği “Kardeşlerim ve Ben” yani “My Brothers and I” ise, anneleri komada olan dört kardeşin yaşamını bizleri misafir ediyor. Kardeşlerin en küçüğü olan Nour, yaz tatilinde çalışmaktadır. Müziğe olan ilgisini ise çalıştığı yerdeki müzik dersleri sayesinde ortaya çıkaran Nour’a odaklanan film, hayaller ve umutlar üzerine bir baş kaldırı hikayesi bir bakıma. Müzikle annesi ve babasının anısı sayesinde bağ kuran küçük Nour’u anlatan filmi izlerken, içimizdeki naif işlenmiş duyguları harekete geçiren bir yapım niteliğinde. Abi-kardeş ve öğretmen-öğrenci ilişkilerinin inşasını güçlü bir dille ele alırken, sıcacık bir yaz mevsimi meyvesi tadında anlatımı da umutlandırıcı… Hayallerinden, hırslarından, haksızlıktan ve bildiğinden vazgeçmeyenlerin filmi bir bakıma… Bir yandan kahkaha attıran bir yandan da duyguları harekete geçiren bir film… Mark Rouin Berrand, büyüme evresindeki Nur’a hayat verirken şahane bir performans sergiliyor. Judith Chemla’nın nefes aldıran performansı da dikkat çekici…
Adana Altın Koza’nın ‘En İyi Film’ ödüllü belgesel yapımı “Yaramaz Çocuklar” Ahmet Necdet Çupur’un yönetmenliğinde karşımıza çıkıyor. Kendi ailesinin yaşadığı bir hikayeyi belgesel tadında, ya da dokü-drama harmanıyla anlatan Çupur, aslında ailesinin Antakya’nın Keskincik köyündeki küçücük yaşamına odaklanıyor. Yer yer bazı sahneleri kurmaca gibi hissedilen film, aslında sağlam mesajlar veriyor. Ailenin baş kaldıran küçük kızının okumak ve iş sahibi olmak isteme macerası, babanın ve annenin kendi bildikleri doğrulardan çocuklarını çıkarmamak isteği ve de eğitim-iş durumunun önemi üzerine ciddi fikirler var filmde. Eşinden ayrılmak isteyen ve hayatına yeni bir yön vermek isteyen bir adamın mücadelesine de dikkat çeken film, ekonomik zorluklar konusunda da mevzulara odaklanıyor.
Ainhoa Rodriguez’in yönettiği “Işık Hüzmesi” yani “Mighty Flash” ise, tek düze bir hayat yaşayan ve sadece yaşlıların kaldığı bir köye odaklanıyor. Köyün bir anda ışık hüzmesiyle beraber durağanlığından sıyrılmasına odaklanan film, bu durumu kadınlar üzerinden anlatıyor. Aslında film renkleri ve hareketli dakikalarıyla izleyiciyi kendi içine alan sahneleri oluşturuyor. Ama film boyunca durağanlık, yaşlılık ve hantallık hissinin yayılmış olması izleyiciyi soğutuyor. Tek düzelikten kurtulma hevesi ve hayata hareket getirme hikayesi güzel olsa da, filmde bunun işlenişi oldukça ağır. Orta yaşlı bir kadının kocasını bırakıp gitme, genç erkeklerle eğlenme isteği ve bunun hazinlike sonuçlanması da dikkat çekçi olmuş. Ama filmin sonunda filmden çıkardığım tek cümlenin şu olduğunu düşünüyorum: “Tülaay, geri dönn!”
Clara Roquet’in yazıp yönettiği “Libertad” filmi, Nora’nın büyüme evresine odaklanırken, Libertad ile tanışmasıyla değişen hayatını anlatıyor. Bir büyüme hikayesi olarak başlayan ve anlaşamayan anne-kız ilişkisi üzerinden hikayesini kuran film, hayatın çılgınlıklarla dolu olduğunu da unutturmuyor. Sıcacık bir yaz mevsiminin olduğu bir iklimde naif dokularla işlenen film, bir yoldaşlık ve arkadaşlık öyküsü çiziyor. Bunu çizerken ekonomik hiyerarşiden de beslenen film, hikayesini başarılı bir yoldan kuruyor. Büyüme evresindeki insanların yaşadığı hırçınlık, isyankârlık ve asiliği de asla unutmayan film, aşkın yolunu da kendine çevirmeyi başarıyor. Hayatın sürprizlerle dolu olabileceği bir aşk macerası olduğunu da unutturmayan Libertad, büyüme çağında kurulan arkadaşlık ilişkilerinin yönlerinin sapması konusunda da bir alt çizgi çekiyor. Genç olmak da kolay değil, çocuğunun büyüdüğünü fark etmek de…
Nasılsın? Sana yazmayalı epey oldu, değil mi? Ne yaptın, uçak biletini alabildin mi? Kızın seni şimdiden çok özledi. Burada her şey geçen gece başımıza gelen tuhaf ve tatsız olay dışında hemen hemen aynı. Bunu sana anlatmak istiyorum. Birisine hem de bir Noel Baba’ya vurmak zorunda kaldım. Lütfen, önce anlatacaklarımı dinle sonra umarım beni anlayacaksın.
Daha önceki mektubumda Belma’nın Jeremy’e aşık olduğunu söylemiştim. Sonunda Belma ve Jeremy ortalıkta pamuk şeker gibi tatlı bir hava yayarak dolaşmaya başladılar. Biz de bunu kutlamaya karar verdik. Kalabalık bir grup olarak her zamanki gibi White Balance’a gittik. White Balance’a kendi aramızda merdiven altı diyoruz. Gerçekten taktığımız ada uygun bir havası var aynı zamanda oldukça karmaşık ve eğlenceli. Sahnede kendini ifade etmek isteyenler doğaçlama müzik yapıyor. Böylece o gece müzik yapmak isteyen ve birbirini hiç tanımayan müzisyenlerin, uyumundan ya da uyumsuzluğundan yeni performanslar doğuyor. Bazen ilginç doğaçları coşkuyla alkışlarken buluyoruz kendimizi bazen de sahneye o kadar uyumsuz bir ekip çıkıyor ki, üç beş parça sonra grubun elemanları başkalarıyla yer değiştirmek zorunda kalıyor. Bu arada herkes eğleniyor. Birkaç gece ben de orada müzik yaptım. Hatta bir keresinde inanılmaz bir gece geçirdim. Buraya geldiğinde de seni mutlaka oraya götüreceğim.
Kutlama için buluştuğumuz gece tahmin edeceğin üzere epey içtik. White Balance’dan çıktığımızda keyfimiz yerindeydi. Bulvarın köşesinde el ilanı dağıtan bir Noel Baba’nın bize seslendiğini duyduk. Bizi, onunla iki çift laf etmeyecek kadar kibirli, sokakta para kazanmaya çalışan birini umursamayacak kadar züppe olmakla suçlayan laflar söylüyordu. Nasıl olduysa kendimizi ona yardım etmek için sokakta müzik yaparken bulduk. Sanırım kendimizi Noel ruhuna kaptırmıştık.
Coşkuluyduk ve müziğimiz insanların dikkatini çekiyordu. Noel Babanın önündeki kutuda bahşişler birikiyordu. Bir süre sonra kar serpiştirmeye başladı. Sanki büyülü bir an tarafından sarıp sarmalanmıştık. Maalesef ki bu büyünün bozulması uzun sürmedi.
Noel Baba, biz müzik yaparken, içiyor, şirin ve sevimli olduğunu düşündüğümüz hareketlerle çevremizde dolaşıyordu. Bir yandan da el ilanlarını dağıtıyordu. El ilanları bittikten sonra dinleyiciler arasında bir kadına laubali hareketlerle yaklaşmaya çalıştığı gözüme takıldı. Dikkat kesildim. Kadın ondan uzaklaşmak için çırpınırken, bir eliyle belinden kavradığı kadını öpmek için hamleler yapıyordu. Kadının çaresiz ve yardım dileyen gözlerini görünce nasıl olduysa yerdeki içkimin şişesini fırlatmışım.
Şişe Noel Baba’nın kafasına geldiğinde önce kimse ne olduğunu tam olarak anlayamadı. Havaya tekinsiz bir sessizlik yayıldı. Herkes dehşete kapılmış bakışlarını üstüme dikmişti. Kadın, durumu anlatıp, bana teşekkür etmese yanmıştım. Tüm bunlar olurken Noel Baba’nın oradan nasıl sıvıştığını görmeni isterdim.
Evet, yaptığımın hoş bir şey olmadığını biliyorum. Senin “ama biz şiddet karşıtıyız,” dediğini de duyar gibiyim ama ne yapabilirdim? Bu sefer Noel Anne bendim ve o çok yaramaz bir çocuktu. Böylece kendi payına düşen şişeyi de başına almış oldu.
Şimdi derse gitmem gerekiyor. Mektubumu bitiriyorum. Seni çok seviyor ve gözüm posta kutusunda mektubunu bekliyorum. Bak beni de kendine benzetip, eski kafalı yaptın. Sen bu son yazdığıma bakma olur mu annecim ve bana sık sık yaz. Canının New York’taki içinden dağ kadar büyük sevgilerle.