Ana Sayfa Blog Sayfa 239

Sese Kulak Verme!

2

Çoksatan “Kafes” kitabının yazarı Josh Malerman’ın son kitabı Kırmızı Piyano, Aslı Dağlı’nın çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından okuyucuya sunuluyor. Sese kulak vermemenizi öğütleyen yazar, bizi Afrika’daki çöllerin derinliklerine götürüyor.

Philip Tonka ve müzik grubu The Danes, yeni şarkıları üzerinde çalışırken Amerikan ordusundan bir generalin onlara gizemli bir sesi dinletmesi üzerine sesin kaynağını bulmak için Afrika’ya doğru yola çıkacaklar. Çıktıkları yolculuk onları kızgın çöl kumlarına ve beklenmedik olaylara sürükleyecek, bu yolculuktan bir şekilde sağ çıkan Philip kendini hastane odasında bütün kemikleri kırılmış bir şekilde bulurken, şimdi çözmesi gereken daha fazla sorunu olduğunu fark ediyor. Başına ne geldiğini nasıl hatırlayacak?  Grup arkadaşlarına ne oldu? Hepsi nerede? Üzerinde deneyler yapan sapkın doktordan nasıl kurtulabilir?  Çölde keşfedilen bu ses nedir?

Philip bu sorunlarla uğraşırken, biz de okuyucu olarak kitaptaki bazı unsurlara göz atalım:

Kırılan Kemikler

6 ay komada kaldıktan sonra uyanan bir hasta, başına neler geldiğini hatırlayamıyor. Bu hasta uyanır uyanmaz doktor ve hemşireler onun nasıl olup da vücudundaki bütün kemikleri kırdığını ve bu kadar zararla nasıl hala hayatta olduğunu sormaya başlıyorlar. Okuyucunun karşısındaki “canavar”, bir insanın bütün kemiklerini aynı anda kırabilecek kadar dehşet verici. Hastanın zihinsel olarak da sarsılmış olması da ürpertici.

Ses

Kitabın yazarı Malerman okuyucuya “Sese kulak verme!” diyerek uyarıda bulunuyor. Karşımızdaki nasıl bir ses? Kim olduğu belirsiz biri isminizi mi fısıldıyor, yoksa başkarakter devamlı aynı garip sesi mi duyuyor? Aslında tam aksine, karakterler sesin kaynağını ararken onu duyacaklarından korkuyorlar, çünkü bu ses insanları fiziksel olarak sersemletiyor. Sese kulak vermek istemiyorlar ama şeytani ses onlara zarar vermeye devam ediyor.

Kırmızı Piyano

Hastanede yatan bir hasta neden ünitesinde bulunan bir piyanodan korkar? 6 ay komada kaldıktan sonra öğrenmek isteyeceği ilk şey arkasında bulunan piyanonun rengi.

Karmakarışık Bir Kronoloji

The Danes grubu sesin kaynağını bulmak için çöle gittiklerinde, çölün kronolojik düzeni olmadığını fark ediyor, çünkü karşılarına çıkan kişiler birer hayalet değil.

Yassı Bir Ceset

Philip çölden kurtulduğunda başına ne geldiğini bilmiyordu ama aklında olan şeylerden biri yassı olmuş dil balığına benzeyen tuhaf bir insan cesedi bulduklarıydı. Üzerinden bir araç geçtiğine ve bu şekilde ezilmiş olabileceğine ihtimal vermiyorlar, çünkü vücudu bozulmamış. Bir yerden düşmüş olamaz, vücudunda hasar yok. Bu zavallı yassı cesetin en korkunç tarafı ise, gözleri ile sizi takip etmesi. İçiniz ürperdi mi? Benim ürperdi.

Şırıngalar

Vücudunun bütün kemikleri kırılan bir adam, 6 ay komada kaldıktan sonra uyanıyor ve ertesi gün boynunu hareket ettirebiliyor. Doktoru ona şırıngayla ilaç enjekte ediyor, üzerinde deney yapıyor ve normalden çok daha hızlı şekilde hastasını iyileştiriyor. Garip ziyaretçilerin yanında hastasını çırılçıplak soyan ve sunumunu yapan bu sapkın doktorun amacı nedir?

Kırmızı Giysiler İçindeki Keçi

Ve son olarak, sıra dışı ve belki de en ürpertici unsuru paylaşıyorum: Kırmızı giysiler içindeki keçi. Bir insanın kolları uzunluğunda boynuzları, ses ile birlikte ortaya çıkması, kıpkırmızı fon önünde belirmesi ilginç, değil mi?

Korku severlerin bayılacağı Kırmızı Piyano yukarıda listelenen beklenmedik unsurları ve düşündürücü bir hikâyeyi barındırıyor. Yazarın üslubu ürpertici görüntüleri zihninizde canlandırırken, sesleri de kulaklarınızda hissetmenize sebep olabilir. Gerginlik arttıkça kalp atışlarının da hızlanacağı romanı bir an önce edinmenizi tavsiye ederim.

İyi okumalar.

18. İzmir Kısa Film Festivali jürisi açıklandı

2

18. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali, yarışma filmlerini değerlendirecek ve aralarında ödüllü yönetmen Handan İpekçi ve Berlin gibi büyük festivallerde ödül almış filmlerin yapımcısı András Muhi’nin de olduğu jüri üyelerini açıkladı. Kendi rengi ve tarzı ile İzmir sokaklarını süsleyecek olan festival afişi de belli oldu.

Festival Başbakanlık Tanıtma Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Sinema Genel Müdürlüğü, Buca Belediyesi, Konak Belediyesi, Bornova Belediyesi, Karşıyaka Belediyesi ve Fransız Kültür Merkezi’nin katkılarıyla gerçekleştiriliyor. 7-12 Kasım tarihleri arasında perdelerini açacak olan festivalde Altın Kedi Ödülleri için yarışacak filmler 7 Ekim’de açıklanmıştı.

ULUSAL JÜRİ
Bu sene ulusal yarışma filmleri; senarist yönetmen Handan İpekçi, oyuncu Deniz Çakır, oyuncu akademisyen Ali Düşenkalkar, görüntü yönetmeni Aytekin Çakmakçı, cast direktörü Harika Uygur ve film editörü, kurgucu Aziz İmamoğlu tarafından değerlendirilecek.

Handan İpekçi – Büyük Adam Küçük Aşk, Babam Askerde, Çınar Ağacı ve Saklı Yüzler adlı filmlerin usta senarist ve yönetmeni, Yeni Yapım Film’in kurucusu Handan İpekçi. İpekçi 2001 yılında, “farklılıklar zenginliktir” diyen filmi Büyük Adam Küçük Aşk filmi ile 38. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Senaryo ödülleri de dâhil olmak üzere toplam 21 ödül aldı.

Deniz Çakır – 2004’te Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümün’nden mezun olan başarılı oyuncu, Kadın İsterse, İki Arada Aşk, Evet Benim, Yaprak Dökümü, İffet ve Muhteşem Yüzyıl gibi dizilerde oynadı. Yaprak Dökümü dizisiyle 2010 İsmail Cem Televizyon Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülüne değer görüldü. Deniz Çakır ayrıca Aşk Sözleri, Cam, Bütün Kadınların Kafası Karışıktır tiyatro oyunu ile Kako Si?, 40 ve Ya Sonra isimli uzun metrajlı filmlerde de rol aldı. Halen 3. Sezonu devam etmekte olan Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinde Meryem Çakırbeyli karakterine hayat vermektedir.

Ali Düşenkalkar – 1983 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun olduktan sonra, halen çalışmayı sürdüğü İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda göreve başladı. İstanbul Efendisi, Kızıldereliler ve IV Murat oyunlarında sahneye çıktı. İstanbul Kanatlarımın Altında, Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne, Beş Vakit ve Kosmos gibi filmlerde rol aldı. Korkuyorum Anne filmindeki rolü ile Ankara ve Nürnberg Film Festivallerinde En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı. Ayrıca Ezo Gelin, Dila Hanım gibi televizyon dizilerinde de oynadı. Sanatçı ayrıca, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde öğretim görevlisi.

Aytekin Çakmakçı – Aytekin Çakmakçı, görüntü yönetmeni Kriton İlyadis’e asistanlık yaparak sinemaya başladı. Ümit Efekan’ın yönettiği Acı filmi ile görüntü yönetmenliğine adım attı. Son olarak Nene Hatun ve Beni de Götür filmlerini görüntüleyen Çakmakçı, Marmara Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nde görüntü ve stüdyo teknikleri konusunda üç yıl eğitim verdi ve atölyeler düzenledi. Daha çok Muhsin Bey, Gizli Yara, Yılanların Öcü, Arabesk, Tatar Ramazan ve Uzlaşma gibi filmleriyle bilinen ve alanında Altın Portakal, Altın Koza ve Altın Kelebek ödülleri sahibi Aytekin Çakmakçı, 2013 yılında düzenlenen İstanbul Film Festivali tarafından Onur Ödülü’ne değer görüldü.

Harika Uygur – Uzun yıllar Osman F. Seden’in yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Sektörün en önemli şirketlerinden olan İFR’ye 1994 yılında katıldı. Ezel Akay’ın yönetmen yardımcılığından sonra 1997 yılında casting direktör olarak çalışmaya başladı. 2000 yılında kendi casting şirketini kurdu. İşleri arasında ödüllü yapımlar Mustang, Gişe Memuru, Uzak İhtimal ve Üç Maymun adlı filmleri ve Türkan, Firar, Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi adlı dizileri sayabileceğimiz Harika Uygur, Türsak ve dünyanın en büyük Cast Direktörleri Birliği olan CSA üyesi. Uygur’un İpekli Mendil adlı kolektif bir hikâye sözlüğü ve Cannes Film Festivali Kısa Film Köşesi’nde gösterilen “Fil Mezarlığı” adlı bir filmi de var. Halen birçok reklam, sinema filmi ve TV dizisinin cast çalışmalarını yürütüyor.

Aziz İmamoğlu – Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü mezunu Aziz İmamoğlu, Misafir, Kutsal Bir Gün, Mavi Pansiyon, Çınar Ağacı, İncir Reçeli 2 gibi sinema filmlerinde ve Son Yaz Balkanlar 1912, Behzat Ç.Bir Ankara Polisiyesi, Vicdan gibi TV dizilerinde çalıştı. İmamoğlu, halen Yaşar Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi Film Tasarım Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Uluslararası jüri

Uluslararası yarışma filmlerini değerlendirecek olan jüri üyeleri ise şöyle; Macar Film yapımcısı András Muhi, yönetmen ve akademisyen Alev Fatoş Parsa, yönetmen ve akademisyen Sali Saliji – Sallini ve sinema yazarı ve eğitmen Murat Tolga Şen.

András Muhi – Avrupa’nın önde gelen yapımcılarından biri olan Macar Muhi, 2000 yılında Inforg Studio’yu kurdu ve 120’den fazla yapıma imza attı. Muhi’nin filmleri Cannes, Locarno ve Karlovy Vary gibi üst düzey festivallerde ödüller aldı. Kısa bir süre önce de yapımcılığını üstlendiği film On Body and Soul, Berlin’de 2017 Altın Ayı ödülüne değer görüldü.

Alev Fatoş Parsa – Prof. Dr. Alev Fatoş Parsa, 1993 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nden mezun oldu. TV haber programları ve ana haber bültenlerinde görüntü yönetmenliği, yönetmenlik ve muhabirlik yaptı. Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde televizyon üzerine derinlemesine akademik çalışmalar yaptı. 2008 yılında Doçent unvanını alan Parsa, yönetmenliğini yaptığı Göçmen Kuşlar… Döndüler belgeseli ile ulusal ve uluslararası pek çok festivalde finale kaldı ve üç ödül kazandı. Parsa, 2013 yılında profesör unvanı aldı.

Murat Tolga Şen – Sinema yazarlığına 2003’te başlayan Murat Tolga Şen, 2005 yılının sonlarına doğru Öteki Sinema (ilk ismi Midnight Movies) sitesini kurdu. Öteki Sinema, 2007 yılında kendi alan adına kavuştu ve halen çok yazarlı, bağımsız bir sinema sitesi olarak yayına devam ediyor. Şen, Beyazperde.com için film kritikleri yazdı, Yeni Harman, Fotoğraf gibi dergiler ve medya siteleri için sinema makaleleri kaleme aldı. Aktif sinema yazarlığına devam eden Şen, Sinemerkez Akademi’de eğitmenlik de yaptı. Şen aynı zamanda Antalya Sinema Derneği’nin danışmanlığını yürütüyor ve OFCS (Online Film Critics Society) üyesi.

Sali Saliji – Sallini – Sallini, birçok uzun metrajlı belgesel film, tiyatro oyunu, müzik videosu, reklam, tanıtım ve deneysel filmin yönetmenliğini yaptı. Üç uzun metrajlı belgesel filmden oluşan Balkan Müzikleri Üçlemesi’nin yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendi: Rock the Trumpet, Sevdalinka:The Alchemy of Soul ve Tamburica: The Sound of Landscape. Sallini,1999 yılından beri Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Film Tasarımı Bölümü, Yönetmenlik Anasanat Dalı’nda yabancı uyruklu öğretim üyesi olarak halen görevini sürdürmekte.

Belgesel jüri

Festivalde yarışacak belgesel filmler akademisyen, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo – TV ve Sinema bölüm başkanı Prof. Dr. Dilek Takımcı, ödüllü belgesel yönetmeni ve görüntü yönetmeni Tahsin İşbilen ile belgesel yapımcısı, yönetmeni ve fotoğraf sanatçısı Haluk Koçoğlu tarafından değerlendirilecek.

Festival afişi – Kasım Kedisi

Festival direktörü Yusuf Saygı bu yılki festivalin afişini şöyle açıkladı : “Afiş tasarımımız 8. festivalimizden bu yana bizi yalnız bırakmayan, aktif olarak grafik tasarım işi ile uğraşmasa da her yıl bizi desteleyen Murat Top’a ait. Son üç yıldır devam ettiğimiz tarzda afiş ve görsellerimize devam ediyoruz. Bu yıl da Kasım kedisi kendi rengi ve tarzı ile İzmir sokaklarını süsleyecek.”

Film seçkisi

İzmir Kısa Film Festivali, alanında Türkiye’nin en önde gelen ve saygın festivali olarak bu yıl da, ilham verici uluslararası bir seçkiyi sinemaseverlerle buluşturuyor. Ulusal ve uluslararası panorama seçkileri yanında, animasyon, belgesel, deneysel, kurmaca kategorilerinde, Özel Seçki, Fransız Kültür Merkezi Seçkisi, Euroshort Film Seçkisi, Busho Film Festivali 2017 Seçkisi, Romanya Kısa Film Seçkisi, Short Export 2016 Seçkisi adı altında pek çok kısa film izlenebilecek. Almanya’dan Çağdaş Deneysel Film ve Video sanatının örnekleri de görülebilecek. Filmler ücretsiz olarak Fransız Kültür Merkezi, Buca Belediyesi Tarık Akan Gençlik Merkezi ve Kültürpark içindeki İzmir Sanat ile öğrencilerin festivali daha kolay takip edebilmelerini sağlamak amacıyla, katılımcı üniversitelerin salonlarında izlenebilecek.

Gelecek teknoloji akımı: Kısaca transhümanizm

“Teknolojinin gelişmesi ile birlikte’’ başlayan cümleler son günlerde makalelerin başında görmeye alışık olduğumuz bir tabir haline geldi. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte veya sosyal medyanın yaygınlaşması, şu anda hem akademinin hem de insanlığın gelecekte bunların sonuçlarının neler getireceği hakkında en çok sorduğu ve cevaplarını almak istedikleri bir alan. Günden güne artan bir şekilde devam eden kullanımının, ileride hayatımıza daha ne kadar adapte olacağı her gün daha da artan bir sorun. Bilgisayar ve telefonla başlayıp şu an “Alexa” gibi hayatımıza giren yapay zekalar, gittikçe yaşamımızın bir anlamı, değeri olarak artarak hayatlarımızda yer almaya devam ediyor. Peki artık fiziksel olarak da giyebildiğimiz bu yapay zekaların ileride hayatlarımızdaki rolü ne olacak sorusunun bir kısmı transhümanizm akımını da kapsıyor.

Transhümanizm, logosundan da anlam çıkarılabileceği üzere türkçe anlamı olarak insan üstü (people plus (+)) olarak tanımlanıyor. Evrim süreci boyunca insanlar sürekli gelişmeye devam etmişlerdir, evrimin artık bir noktasından sonra ise, insanlığın daha üst bir seviyeye ulaşması gerekir, bu da ölümsüzlüğün bulunmasıdır. Transhümanizm kavramsal olarak, “gelişen teknolojilerle birlikte” insanın daha uzun yaşaması, kapasitesini geliştirip, artı bir insan yaratması felsefi akımıdır. İnsan biyolojisinin radikal bir değişimidir bir diğer tanım olarak.

İngiliz evrimci biyolog ve enternasyonalist Julian Huxley’in “New Bottles For Wine” kitabına göre, “İnsan eğer isterse, kendisinin ötesine geçebilir, birey bir ya da öteki bir şekilde, kendi bütünlüğü içinde birey olarak kendini aşabilir. Bu inancı isimlendirmek lazım. ‘Transhümanizm’ bu inancı tanımlamak için kullanılabilir: İnsanın kendini yeni olanaklara adapte etmesi ve kendini aşması kavramıdır. ‘Ben transhümanizme inanıyorum’. Bu kavrama inanacak insan sayısı yeterli olduğu zaman ise, bizden farklı olarak, insan türü yeni bir varoluşun eşiğinde olacak, kendi kaderini bilinçli olarak yerine getirecektir.”

Fakat Huxley, bu fikri savunduğunda yıl 1957 idi. Transhümanizmin gerçekleşecek olmasına inanıyor fakat insani değerlerin kalacağını da ekliyordu. Bugün gelinen teknolojik aşama bunu gösteriyor olsa bile, insani değerlerin artıp ya da azalacağı konusunda aynı fikri savunmak zamana ve teknolojinin gelişimine kalmış bir süreç.

Gelelim bu tanımın hayatlarımıza adapte olma sürecinin nasıl olacağına. Bunu hayal etmek bir yana, transcendence adlı filmde görmek mümkün. 2014 yılı yapımı başrolünde Johny Deep’in bulunduğu filmin konusu aslında insanlığın bir üst boyuta ulaşmasını ve bunun sonuçlarının nasıl olacağını anlatıyor. İnsan bilincinin ne kadar ileri gidebileceğini ve  fiziksel ölüm gerçekleştikten sonra, beynin bilgisayara aktarılıp aslında hâlâ gelişip, etrafında olanları kontrol edebileceğini konu alıyor. Bir nevi transhümanizm kavramını anlatan bir film. Fakat daha çoğunu yapabilmenin farkına varma ve bu isteğin sürekli peşinden gitme duygusu, Huxley’in savunduğu fikrin aksine insani değerlerin git gide yok olmasına yol açıyor.

Transinsanlık tek bir hareket ya da fikirler belirleyemezken, bazı transhumanistler, transhumanist fikirleri popülerleştiren kar amacı gütmeyen örgüt olan H+ (Humanity Plus) içinde örgütlenirler. H+’ın şu anki başkanı Natasha Vita-More. Örgüt, Dünya Transfumanist Dernek (WTA) ve Extropy Enstitüsü de aynı fikri savunan, aynı zamanda ortaya çıktı. Extropy Enstitüsü 1990’ların başında Max More ve Tom Morrow tarafından kuruldu. Her ikisi de 1988’den bu yana Extropy adlı bir transhumanist fikir dergisini yayınladılar.

Her şeye rağmen transhümanizm, evrimi devam ettirip bir düşünce olarak insan olma bilincini üst seviyelere taşıyabilir, farkındalık yaratabilir. İnsan biyolojisini geliştirip, istediği aşamaya ulaşabilir fakat neler getireceği teknoloji gelişimine kalmış bir merak konusu.

Kaynakça

“Post- and Transhumanism: An Introduction, edited by Robert Ranisch, and Stefan Lorenz Sorgner, Peter Lang GmbH, Internationaler Verlag der Wissenschaften, 2014.”

Ankara için varan bir: Gökçek “sonunda” gitti, darısı…

İstanbul talanının mimarı Kadir Topbaş’ın istifasının hemen ardından özellikle Ankara gündemini esir alan, “Melih Gökçek’in de istifası istendi“, “Direniyor“, “Yok, Direnmiyor“, “Etti (mi?)“, “Yok etmemiş“, “Kendini Yüksel Anıtına bağlayacak” gibi iddialar bugün son buldu. 5 Ekim Perşembe akşam saatlerinde AKP Genel Başkanı tarafından huzuruna çağırılan, Ankara’nın 23 yıllık talanının müteahhidi Melih Gökçek, liderinin baskılarına temsili olarak 23 gün dayanarak bugün itibariyle görevinden istifa etti.

15 Temmuz ‘Fason Darbe‘sinin ardından iç hesaplaşma ve güç savaşına girişen iktidarda, AKP ilk büyük firesini geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da vermiş, Ankara’dan gelen talimat sonrasında Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, geçerli ve toplum tarafından kabul görebilecek mantıklı bir gerekçe gösteremeden istifa etmişti. Birkaç gün sonra Balıkesir Belediye Başkanı, istifa talebi hakkında “İrade-i Külliye” gibi garip bir niteleme kullanırken, Bursa Belediye Başkanı Altepe ise 23 Ekim Pazartesi günü “İş yapamaza hale getirdiler, ben de gidiyorum” sözleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.

Benzer bir akıbet ve uygulamayla karşılaşan Gökçek için de, AKP MYK’sından Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nde hiçbir karara imza atılmaması ve Gökçek’in pasifize edilmesi kararı alınmıştı. Geçtiğimiz Pazartesi günü son bir defa görüşme talebi kabul edilen ve saat 16:00’da yeniden AKP Genel Başkanı tarafından huzuruna çağırıldıktan sonra “Cumartesi günü istifamı açıklayacağım” diyen Gökçek, belki de hayatında ilk defa Ankaralılara verdiği sözü tuttu ve 23 günlük direnişinin ve adeta bir melodrama çevirdiği sürecin ardından istifa ettiğini duyurdu.

Halkın İradesine Ya Kayyım, Ya Yeniden Atama

Ülke çapındaki yerel yönetimleri, illegal de olsa AKP’nin parti merkezi haline gelen KaçAkSaray’a bağlama çalışmaları kapsamında, ilk önce Doğu ve Güneydoğu’da bulunan Kürt illerindeki belediye başkanlarının yerine AKP Genel Başkanı tarafından belirlenen kayyımlar atanırken, AKP’nin iç hesaplaşmasının da başlangıcı olarak, ellerinde bulundurdukları rant merkezi büyükşehirlerdeki rantın direkt olarak yine AKP Genel Başkanı üzerinden tahsil edilebilmesi amacıyla, yolsuzlukları artık daha fazla gizlenemeyen İstanbul, Ankara, Balıkesir ile Bursa illeri pilot şehirler olarak belirlenmişti.

Halkın iradesi KaçAkSaray tarafından ilk olarak Doğu ve Güneydoğu’da gasp edilirken, batı kentlerinde ise hatırlanacağı üzere, 2014 yerel seçimlerinde AKP adayları özellikle Ankara ve İstanbul’da kaybetmek üzere iken İçişleri Bakanı’nın YSK’yı ziyareti sonrasında tablo bir anda değişmiş ve Topbaş ile Gökçek birdenbire yeniden Büyükşehir Başkanı seçilmişti.

Partinin tepesinden gelen baskı ve tehditlere direnemeyerek istifa kararı alan Gökçek’in yerine, yine parti tarafından yapılacak atama ile büyük ihtimalle Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’nin geleceği belirtiliyor.

Ankara Talancısından Kurtuldu, Yurttaşlar Devamını Bekliyor…

Koltuğunu bırakmaya hiç niyetli olmasa da, genel başkanının talimatlarına daha fazla karşı duramayan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in istifasının ardından başkent Ankara, tarihinin en büyük şehir talancısından da kurtulmuş oldu.
Ankara’nın çeyrek yüzyıllık bir işkenceden kurtuluşunun ardından şimdi de Ankaralılar, son zamanlarda yaşananların, tüm Türkiye’nin içerisinde bulunduğu işkenceden kurtuluşun da bir sinyali olup olmadığını merak etmeye başladı.

Ancak Ankaralıları şimdiden kara kara düşündüren bir diğer soru ise, bir AKP klasiği olarak yeni yapılacak atamayla Gökçek’in koltuğuna oturacak adayın, gideni aratıp aratmayacağı yönünde.

İç Hesaplaşma Sadece Rant Kaynaklarının Devri mi?

Özellikle yine geçtiğimiz haftalarda sosyal medyaya düşen bir listede, iktidara geldiği günden bu yana yol arkadaşı ve en büyük destekçisi olan Fethullah Gülen cemaatine karşı açtığı savaşta neredeyse tek delil olarak sunabildiği ‘Bylock’ mesajlaşma programını kullananların arasında AKP’nin kurucu üyelerinden, mevcut hükümette yer alan bakanlara ve Belediye Başkanları’na kadar birçok önde gelen ismi de yer alıyordu.

Son gelişmeler ışığında ise Ankara kulislerinde, ‘Fason Darbe Girişimi‘nin siyasi ayağının incelenmemesi için akla karayı seçen AKP’nin, hem iç hesaplaşma, hem rant alanlarına hükmeden koltuk ve makamların yeni varislerine devredilebilmesi, hem de ‘tek adam‘ idaresinin sağlamlaştırılması adına ‘istifaya zorlama’ yönteminin kullanılmaya başlandığı yorumları giderek artmaya başladı.
Tabii tüm bu rant paylaşımında aslan payını ise, tüm yerel yönetimleri kendisine bağlayarak hem yerel yönetimlerin dizginlerini, hem de rantın kontrolünü de eline geçirmeyi amaçlayan AKP Genel Başkanı’nın alması bekleniyor.

Doğuya Kayyım, Batıya Eş-Dost-Akraba; Muhalefetin Tepkisi İse Akılalmaz

Büyükşehir Belediyeleri ile başlayan parti içi temizlik çalışmalarında boşalan yerlere, özellikle AKP Genel Başkanı Erdoğan’a gerek akrabalık, gerekse iş ilişkileriyle bağlı bulunan isimlerin atanması ise, Türkiye’nin doğu illerinde yerel yönetim faaliyeti sürdüren Kürt kökenli Belediye Başkanlarının yerine adeta ortaçağ derebeyleri misali merkezi yönetimden zorla kayyım atanması yöntemi seçilirken, neden batıdaki AKP hakimiyetindeki belediyelerde veraset usulü atama yapıldığı sorusunu akıllara getirdi.

Bunun yanısıra başta CHP olmak üzere “Seçimle gelen seçimle gider” söylemlerini en ön saflarda savunanların, doğu illerindeki tüm belediyeler hukuksuz biçimde boşaltılıp yerlerine kayyımlar atanırken neden halk iradesinde ayırımcılığa giderek sessizliği tercih ettikleri, halkın iradesi ve seçilmiş başkanların hakları hukuksuz biçimde gaspedilirken, bu pozisyonlara halkın oylarıyla seçilmişlerin ve dolayısıyla iradesini kullanan doğu halkının haklarını savunmaktan neden imtina ettikleri ise, Türk siyasetinin etik ve ahlak anlayışının 21 yüzyılda geldiği noktanın değerlendirilmesinde sorgulanan en önemli konuların başına yerleşti.

Alıntı: İnadına Haber

Gezici Festival 23’üncü kez yola çıkmaya hazırlanıyor

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında 23’üncü kez sinemayı şehir şehir dolaştırıyor. Festivalin, bu yılki durakları Ankara, Sinop ve Kastamonu. Her yıl olduğu gibi bu yıl da festivalin ilk durağı Ankara. 1-7 Aralık tarihleri arasında, Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Alman Kültür Merkezi’nde başkentli sinemaseverlerle buluşacak olan Gezici Festival, 8-11 Aralık tarihleri arasında Telvin Sanat Akademi’nin katkılarıyla Sinop’ta konaklayacak ve 12-14 Aralık tarihleri arasında Kastamonu Üniversitesi Medya ve İletişim Topluluğu’nun katkılarıyla Kastamonu’da bu yılın yolculuğunu tamamlayacak.

Gezici Festival, 23’üncü yılında sinema tutkunlarına hitap eden zengin bir içeriğe sahip. Festivalin değişmeyen bölümlerinden Dünya Sineması, her zaman olduğu gibi filmlerin Türkiye’deki ilk gösterimlerini üç kentte birden seyircilerle buluşturacak. Dünyada bu yıl düzenlenen festivallerde öne çıkan yapıtları içeren festivalin bu bölümü, İran’dan Çin’e; Filistin’den Meksika’ya değişik coğrafyaların yapıtlarını bir araya getirecek. Bir diğer sürekli bölüm olan Türkiye 2017 ise, ulusal ve uluslararası festivallerde beğeni toplayan filmleri bir araya getirmekle yetinmeyip film ekiplerinin de katılımıyla gerçekleşecek çeşitli atölye ve söyleşileri de içerecek. Kısa Filmler ve Çocuk Filmleri gösterimleri ise her yıl olduğu gibi ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. Bu yıl, Çocuk Filmleri bölümü Kanada’dan örnekleri ağırlayacak.

Oyuncu ve yazar Ercan Kesal’in Sinemanın Gücü ve Sinemada Adalet-Vicdan Olgusu, başlığını taşıyan seçkisinin yanı sıra Il Cinema Ritrovato film festivaliyle işbirliği içinde Guy Borlee, İtalyan Usülü Evlilik ve Boşanma başlığı altında toplanan “İtalyan tarzı komedi”nin üç örneğini izleyiciye sunacak. Geçmişin sinemasında bugünün dertlerine dair bir başka özel bölüm, Amerikan Film Enstitüsü’nden Mimi Brody’nin seçkisiyle karşımıza çıkacak.

Festivalin özel bölümleri kapsamında, Sessiz Divalar: Zamansız ve İsyankâr başlığı altında, Eye Film Müzesi sessiz film küratörlerinden Elif Röngen-Kaynakçı sinemaseverleri, canlı müzik eşliğinde iki sıradışı filmi izlemeye davet edecek.

Gezici Festival’in son yıllardaki klasikleşen bölümlerinden biri haline gelen, güncel sanat alanında işler üreten sanatçılar ile festival izleyicisini buluşturan bölümün bu yılki sanatçı konuğu İsrail’den Guy Ben Ner.

İlk yılından bu yana Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün afişler sunan Behiç Ak, 23’üncü yılda da hazırladığı afişle Gezici Festival’e desteğini sürdürüyor.

Eyüp Belediyesi hayvan katliamına son vermemekte ısrarcı!

Türkiye’de asla düzeltilemeyeceğinden korktuğumuz durumlardan birisi de sokak hayvanlarının durumudur. Belediye başkanı köpek sevmiyorsa sistematik bir şekilde sokaktaki hayvanlar yavaş yavaş öldürülmekte.

Bunun yeni bir örneği de Eyüpsultan belediyesi tarafından Göktürk’te gerçekleştirildi. Göktürk bölgesine 5 araçla adeta harekat düzenleyen Eyüpsultan Belediyesi sokakların sakinleri olan köpekleri toplayarak bilinmeze gönderdi.

Halkın karşı çıkmasına rağmen her zaman olduğu gibi “şikayet var” bahanesinin arkasına sığınan belediye, polisin ve zabıtanın da desteği ile katliamını sürdürüyor.

Tüm tepkilere rağmen belediye katliamını durdurmuş ya da katletmek için kaçırdığı hayvanları geri getirmiş değil.

Mevcut yasalara göre yasa-dışı şekilde davranarak hem suç işleyen hem de hayvan katleden belediye başkanına çağrıda bulunuyoruz. Katliama son verin! Hayvanları yaşadıkları sokaklara geri gönderin!

Halk tepkili, sırf bir-iki kişi “rahatsız oluyor” diye her sokakta ayrı ayrı sevenleri olan hayvanların toplatılmasına kimsenin emri, iradesi yetmez. Bu ahlaksızlığın ve katliamın bir an önce durdurulmasını talep ediyoruz.

Eyüp belediyesi birkaç mutlu hayvan fotoğrafı ile “hayvansever belediyecilik” reklamları yaparken diğer yandan şu günlerde hayvanları yaşlı, genç, yavru demeden katletmektedir. Belki bu, katliamcılar için yüz kızartıcı bir durum ve ahlaksızlık olmayabilir ama bizlerin bu katliamcılara yaptıkları şeyin katliam olduğunu hatırlatmamız gerekmektedir.

Belediye devlet tarafından tahsis edilen ve görevi hayvanları kurtarmak olan hayvan ambulanslarını da hayvan katliamında kullanıyor. Kısacası belediye devletin her türlü imkanını hayvanlara işkence etmek ve onları katlederek, kendi zavallı ve ölüm sevgisine bürünmüş ruhlarını tatmin etmek için kullanıyor.

İlgili video: https://www.facebook.com/gozde.caglar.7547/videos/10155270418403323/

Video 2: https://www.facebook.com/gozde.caglar.7547/videos/10155270459033323/

Video 3: http://www.hurriyet.com.tr/video/eyupte-tartisilan-goruntu-sokak-kopeklerini-boyle-topladilar-40621715

29 Ekim Pazar Günü saat 12.00’de Eyüp Belediyesi önünde toplanıp, saat 14.00’te Basın açıklaması yapılacak. Etkinlik linki için lütfen tıklayın.

En iyi yol arkadaşı: Kedi Willow

O görünüşte sokaktan kurtarılmış bir kedi olabilir ama bu küçük siyah kedi, sahibi ve karavanıyla birlikte Avustralya çevresinde 50.000 kilometreden fazla dolaştı. Sıcacık hikâyelerini bir de Rich East’in ağzından dinleyelim:

Hobart/Tazmanya‘yı Mayıs 2015’te terk ettiğimizden beri, kedim ve ben yani Rich ve Willow olarak seyahat ediyoruz.

Evimi, sahip olduğum her şeyi sattım ve bir ömür boyu yolculuğa çıkabilmek için işimden de çıktım. Arkamda bırakamayacağım tek bir şey vardı; bu küçük kedi… Onu da yanıma aldım.

Şubat 2017’de bu seyahatimizi Güney Avustralya’da tamamladık ve böylece Willow’un Avustralya’daki 2 kıta ve 6 eyalet seyahati de tamamlanmış oldu. Birlikte çok şey başardık ve inanılmaz güzel yerler gördük. O yanımda olmadan çıktığım bir seyahati hayal bile edemiyorum. Büyük Set Resifi’ni geçtik, dağlarda kamp kurduk, Queensland’daki Bourketown‘dan, Kuzey Bölgesine kadar binlerce kilometrelik çakıllı yollar aştık.

Bazı insanlar kedi ile seyahat ettiğim için bana çok garip bir gözle bakıyor ama Willow gerçekten çok sakin bir kedi ve yeni yaşamımızı çok seviyor. Willow gayet güvende çünkü her zaman nerede olduğunu bilmeme olanak sağlayan bir takip tasması var boynunda. Günün çoğu saatinde tasması boynunda ve kamp yerimizin etrafını keşfetmeyi oldukça seviyor. Takip tasması sayesinde eğer yürüyüşe çıkmak isterse bunu yönelişlerinden anlıyorum ve hemen arkasından gidiyorum.

Onunla birlikte dünya maceralarımı paylaşmak çok keyifli. Biri bana mesaj atıp “Fotoğraflarınızı gördük, sizin sayenizde güne güzel başladık” dediğinde çok mutlu oluyorum. Bana, şu an yaptığımız şeye devam etme amacıyla güçlü bir motivasyon kaynağı oluyor.

Gezgin hayatına tam olarak uyum sağladık artık ve günlerimizi ormanlarda, kumsallarda geçiriyoruz. Başladığımız yere yani evimize geri döndüğümüz nokta da olsak da başka yerlere gitmemizi engelleyecek hiçbir şey yok. Yoldaki yaşama alıştık ve hatta bu yaşam tarzımız haline geldi. Hayatta sizi mutlu eden ne varsa onları seçmelisiniz. Biz de şu an böyle mutluysak, neden tek bir noktada duralım ki?

Willow ile çok gurur duyuyorum. Karavanımı bir eve, tüm Avustralya’yı da bir bahçeye çevirdi. Gelmiş geçmiş en iyi yol arkadaşı!

Şu an itibarıyla 2,5 yıldır kedim Willow ve karavanımla birlikte Avustralya’yı geziyorum.

Bugüne kadar 50,000 km yol gittik.

Hobart/Tazmanya’daki evimizi 2015 yılında terk ettik.

Evimi, sahip olduğum her şeyi sattım ve bir ömür boyu yolculuğa çıkabilmek için işimden de çıktım.

Arkamda bırakamayacağım tek bir şey vardı; bu küçük kedi… Onu da yanıma aldım.

Şubat 2017’de bu seyahatimizi Güney Avustralya’da tamamladık ve böylece Willow’un Avustralya’daki 2 kıta ve 6 eyalet seyahati de tamamlanmış oldu.

Bazı insanlar kedi ile seyahat ettiğim için bana çok garip bir gözle bakıyor ama Willow gerçekten çok sakin bir kedi ve yeni yaşamımızı çok seviyor.

Yoldaki yaşama alıştık ve hatta bu yaşam tarzımız haline geldi. Hayatta sizi mutlu eden ne varsa onları seçmelisiniz. Biz de şu an böyle mutluysak, neden tek bir noktada duralım ki?

Gezgin hayatına tam olarak uyum sağladık artık ve günlerimizi ormanlarda, kumsallarda geçiriyoruz. Birlikte çok şey başardık ve inanılmaz güzel yerler gördük. O yanımda olmadan çıktığım bir seyahati hayal bile edemiyorum.

KaynakBoredPanda

Er ist nicht nur Weltmeister im Boxen, sondern auch ein Eroberer der Herzen

Er wurde in einem fremden Land geboren und wuchs dort, weit von seiner Heimat entfernt, auf. Sein Vater war für ihn immer ein großer Held. Er hat immer seinen Glauben und seine Überzeugung verteidigt und ließ sich von nichts und niemandem herunterbringen. Er war sehr diszipliniert und arbeitete viel. Dieser Mann mit der eisernen Faust, der bei jedem Mal an dem er in den Ring stieg einen neuen Erfolg erzielte, hatte tatsächlich ein unendliches Mitgefühl in seinem Herzen und es war durchaus kein Zufall, dass eines Tages die ganze Welt ihn kennen würde…

Weltmeister und National-Boxkampfsportler Ünsal Arık antwortete aufrichtig auf alle meine Fragen. Ich möchte mich dafür hier noch einmal bedanken. Nun lasst uns den Ünsal Arık etwas näher kennenlernen…

Hallo Herr Ünsal Arık, wir haben Sie durch Ihren Weltmeistertitel kennengelernt was uns natürlich unglaublich gefreut hat. Können Sie uns etwas über sich selbst erzählen?

Ich wurde am 27. Oktober 1980 in Deutschland geboren. Meine mittlerweile verstorbene Mutter (Ayşe) und mein Vater (Mustafa) lernten sich hier kennen und heirateten daraufhin. Das ist der Grund dafür, dass ich nicht in meinem Heimatland lebe.

Wann und wie haben Sie mit dem Sport angefangen?

In meiner Jugend war ich, wie es eben viele in dem Alter sind, verrückt nach Fußball und schaffte es bis hin zur Jugendmannschafft von Fenerbahçe, mein Trainer war der mittlerweile verstorbene Selçuk Yula. Als ich meine Karriere in Deutschland fortführte entschloss ich mich mit dem Boxen anzufangen um meine Kondition zu steigern. Was also als Spaß anfing wurde zu einem professionellen Beruf.

Wieso entschieden Sie sich für das Boxen?

Wie schon gesagt fing eigentlich alles mit einem Spaß an und wurde dann zum Beruf. Ich konnte mich beim Boxen selbst verwirklichen und konnte mir neue Ziele setzen. Diese Ziele veränderten dann meinen Lebensstil und meine Denkweise.

Was genau haben Sie Ihren sportlichen Erfolg zu verdanken?

Wie bekannt muss man für Erfolg sehr viel arbeiten. Als meine Freunde ausgingen um sich zu amüsieren, ging ich trainieren. Wenn Sie sich selbst ein Ziel setzen, dann müssen Sie 100% darauf fokussieren und fest an sich selbst glauben. So war das bei mir!

Gab es bei Ihnen ein Rollenmodell das Sie sich seit Ihrer Kindheit als Beispiel nehmen?

Bis heute hat mein Vater in meinem Leben stets eine große Rolle gespielt. Er erzählte mir immer über seine Geschichte. Ich hörte von ihm immer, wie er sich Geld auslieh, mit einem Koffer nach Deutschland kam und hier eine Familie gründete. Ich dachte mir immer, wenn mein Vater in einem fremden Land dessen Sprache er nicht einmal beherrschte all das zustande bringen konnte, dann dürfte es nichts geben was ich nicht hätte hinbekommen können.

Was für ein Gefühl war es Weltmeister zu werden?

Das Gefühl erfolgreich zu sein und seine Ziele zu erreichen ist einfach unglaublich! Jedoch ist für mich der schönste Teil, bevor ein Kampf beginnt der, wo die Nationalhymnen gespielt werden, dabei bekomme ich jedes Mal eine Gänsehaut.

Wir wissen, dass Ernährung für Sportler unglaublich wichtig ist. Wie ernähren Sie sich als Weltmeister?

Meiner Meinung nach sind 70% des Sports die Ernährung. Wenn man sich nicht gesund ernährt, dann hat es auch keinen Sinn Sport zu treiben. In Zeiten von intensivem Training und vor Wettkämpfen achte ich immer darauf, Obst, Gemüse und Getreide zu konsumieren, dass reich an Vitaminen und Proteinen ist. Es empfiehlt sich übrigens Artikel wie Schokolade, Chips und ähnliche Snacks oder süße und kohlensäurehaltige Getränke nicht auf dem Speiseplan zu haben.

Sie deklarierten erst vor kurzem Vegan zu sein. Wann und wie kam es dazu, dass Sie Vegetarier & Veganer wurden?

Ich ernährte mich schon seit 4 Jahren Vegetarisch und entschloss mich, nach langen Recherchen, Vegan zu werden, was ich nun seit 4 Wochen bin. Ich besitze einen kleinen Hund namens Oskar. Seine Liebe und Zuneigung für mich brachte mich dazu Tiere noch mehr zu mögen. Daraufhin fing ich an zu erforschen und lernte, dass der Mensch auch ohne Tierische Produkte gesund leben kann. Die Natur stellt uns alles das wir brauchen zur Verfügung, alles was wir benötigen können wir in Gemüse und Obst finden.

Ist Vegetarische & Vegane Ernährung wirklich so schwer wie gesagt wird? Hatten Sie dabei Schwierigkeiten?

Nein, ich hatte überhauptkeine Schwierigkeiten. Denn eigentlich ist das keine große Umstellung. Da die Menschen nicht recherchieren, denken sie, dass sie Protein nur aus tierischen Quellen beziehen können. Leider wissen sie nicht, dass ein Teller Linsensuppe eigentlich eine Proteinbombe ist. Wie schon vorhin erwähnt, können wir alles was wir zum Leben brauchen in der Natur finden und müssen dafür nicht töten!

Welche Wirkungen hat vegetarische & vegane Ernährung auf Ihrer Leistung und auf Ihrer Gesundheit?

Seitdem ich mich vegan ernähre, fühle ich mich viel kräftiger und energischer. Das schönste am Vegan sein ist ganz ohne Zweifel, dass ich weniger krank werde. Wenn sich ein Sportler vegan ernähren kann, dann kann es ein normaler Mensch auf jeden Fall.

Wie und wo möchten Sie sich in der Zukunft sehen?

Neben meiner Karriere als Sportler beteilige ich mich an sehr vielen sozialen Verantwortungs-Projekten. Zum Beispiel bin ich Botschafter der Kinder-Herz-Stiftung. Ich möchte in der Zukunft noch viel mehr Menschen dazu auffordern vegan zu werden. Ich würde sehr gerne mit Tierschutz- und Tierfreiheits-Organisationen kooperieren. Das würde mich wirklich stolz machen.

Was möchten Sie unseren Lesern als letztes mitteilen?

Bitte lesen sie und erforschen sie mehr. Jedes Lebewesen kommt auf die Welt um hier zu leben, genau wie wir. Wir dürfen nicht vergessen, dass Tiere unsere Freunde sind und dass sie genau wie wir ein schlagendes Herz haben. Meine Überzeugung hat mir beigebracht, in Frieden zu leben und nicht zu töten! Mein größter Traum ist es, in einer Welt zu leben in der kein einziges Lebewesen gequält oder gar getötet wird, in einer Welt zu leben wo es nichts anderes als Frieden gibt …

Hepimiz Gogol’un Paltosundan çıktık

1

Orta halli toprak sahibi bir aileden gelen Gogol‘un edebiyata olan ilgisi lise yıllarında başlar. Bir dergide yayımlanan yazıları ve mizahı sayesinde dikkatleri üzerine çeken Gogol, 1831 yılında Dikanki Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları adlı sekiz öyküden oluşan eserini yayımlar.

1842 yılında ise “Palto” adlı uzun öyküsünü kaleme alır. Bu öykü de “küçük adam” temasını işler ve “Rus edebiyatı” ifadesinin oluşmasına da sebep olur. Bu yüzden bu eseri büyük önem taşır. Hatta sonraki günlerde Dostoyevski, Gogol’un Palto adlı uzun hikâyesine ithafen; “Hepimiz Gogol’un Paltosundan çıktık.” der. Gogol, kendine özgü mizahı sayesinde Rusya’ya kendi yüzünü gösteren ilk yazar olmuştur.

Kitap, o dönemlerde Çarlık Rusyası’nda yaşanan eşitsizliğe dikkat çeker. Öykünün kahramanı Akakiy Akakiyeviç, zor şartlar altında yaşamını sürdürür. Etrafındakilerin alaycı tutumlarına maruz kalır ve sürekli ezilip, hor görülmektedir. Bu hikâyeden sonra birçok eserde haksızlığa uğrayan, yoksul kesimin hayatı işlenmeye başlar. Gogol, bu anlamda bir öncü olur.

Aslında Gogol, Palto‘yu bir arkadaş ortamında anlatılan bir hikâyeden esinlenerek yazar. Herkesin anlatıldığında güldüğü o hikâyede, Gogol’u düşündüren bir şeyler vardır. Tam sekiz yıl sonra da “Palto”yu kaleme alır. Bu eser, soylu kesim tarafından benimsenmez ve tepkiyle karşılanır çünkü eserde küçük memurların yaşantıları ve dramları konu edinmiştir.

Öykünün kahramanı Akakiy Akakiyeviç, yeni bir paltoya sahip olmak için birçok zorluğa katlanır. Ayakkabılarının tabanları aşınmasın diye parmak uçlarında yürür, çamaşırlarını yıkamaya daha az göndermek için eve gelir gelmez iç çamaşırlarına kadar her şeyini çıkarır ve eski pamuklu entarisiyle oturur, akşamları ise aç yatar. Bu sayede palto için gerekli parayı ancak biriktirir. Bu gerçekçilik kimilerinin hoşuna gitmez. Ama şu bir gerçektir ki Gogol, bu eseri sayesinde edebiyata yön vermiştir. Akıcı, insanı düşündüren ve sarsıcı bir dil kullanmış, okuyucunun kendini ve çevresini sorgulamasını sağlamıştır.

Kitaptan bir bölüm;

Ben sizin kardeşinizim. Neden bana böyle eziyet ediyorsunuz?” Hayatı boyunca bu sahne gözünün önüne geldikçe, genç adam elleriyle yüzünü kapatıp insan denilen varlığın ne kadar acımasız olabildiği; ince, kültürlü, terbiyeli kişilerde (Tanrım!), hatta toplum tarafından asil ve şerefli insanlar olarak kabul görmüş kişilerde bile ne kadar gaddarca bir yan olabildiği gerçeğini gördükçe, derinden sarsıldı.

Gogol, sadece Rus edebiyatı için değil aynı zamanda Dünya edebiyatı için de ölümsüz bir eser bırakır. Palto, “küçük insanların” hayatına değinmiş, büyük bir eserdir. Fantastik sonu, değindiği konu ve anlatım diliyle, gerçek bir başyapıttır.

Roboski utancında 70. ay!

Roboski katliamının üzerinden 70 ay geçti. Ne yargılama süreci ne idari soruşturma ne de meclis komisyonu tarafından yürütülen raporlama çalışmasında ciddiye alınmaya değer bir ilerleme söz konusu.

İnsan hayatının bu denli değersiz görüldüğü bir ülkede barıştan, birlikte yaşamaktan söz etmek son derece zor. 34 sivil yetişkin ve çocuğun katledilişi karşısında siyasi kararlılık, toplumsal duyarlılık sergilenemiyorsa ne zaman ve hangi durumda bu sorumla hareket edeceğiz.

Bizler biliyoruz ki Türkiye 34 kişinin göz göre göre katledilebildiği bir ülke haline geldi. Yine öyle inanıyoruz ki, Roboski’nin sorumlularından hesap sorulmadıkça benzer cinayetler aydınlatılamayacak, yeni suikast ve katliamların işlenmesinin önüne geçilemeyecektir.

Roboski yargılamasını sıradan bir adli vaka gibi zamana yayma, konuyu kamuoyu gündeminden uzak tutmaya çalışma ve hesap vermekten kaçma eğilimi asla kabul edilemez. Roboski katliamını bir dönüm noktası olarak görüyor ve Roboski’yi unutmayacağımızı, unutturmayacağımızı ifade etmek için burada buluşuyoruz.

Her ayın 28. Günü bu katliamı gündeme taşımak üzere buluşmaya devam edeceğiz. Vicdanı körelmemiş, adalet arayışından vazgeçmemiş herkes davetli…

28 Ekim 2017
Cumartesi 18.30
Ankara
Meşrutiyet Cad. No:38 Kızılay
İHD Ankara Şb. Önü

https://www.facebook.com/events/137324016991008