Ana Sayfa Blog Sayfa 244

Anoreksiya: Bir sanat eserinin hikâyesi

Anoreksiya zamanımızın popüler bir hastalığı olarak biliniyor. Kızlar moda endüstrisinin ilkelerini temel alarak daha güzel olmak için acı çekiyorlar. Bütün yapmaya çalıştıkları ötekileri taklit etmek, özellikle dijital olarak manipüle edilmiş fotoğraflarda gördüklerini taklit etmek ve bu acı çekip sağlıklarına zarar vermeleriyle son buluyor. Çektikleri acı onları sadece trajediyle sonuçlanabilen büyük karanlığa itiyor. Buna depresyon deniyor.

Beldeki oklar ince bel için çekilen işkencenin tam bir sembolünü gösteriyor.

Kesilen saç aynı zamanda depresyonun bir göstergesi.

Buna benzer bir şeyi yaşayan kızların tek bir şeyi bilmesini diliyorum: “Olduğun gibi güzelsin, kendin ol!”.

Daha fazla bilgi: Instagram
Kaynak

Milyonda bir görülen solak spiral kabuk yapısına sahip salyangoz Jeremy’nin üzücü hikâyesi

Salyangoz Jeremy, bilim dünyasını oldukça heyecanlandıran bir farklılığa sahip. Jeremy, diğer salyangozlardan farklı olan spiral kabuk yapısıyla insan vücuduna ve beynine dair aydınlanmamış noktalara ışık tutabilecek nitelikte. Üstelik hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat hikâyesi de olan Jeremy’yi çok seveceksiniz.

Salyangoz Jeremy

2 yaşındayken ölen bu salyangoz bilim dünyasının yakından takip ettiği bir hayvan.

Peki neden basit bir salyangoz, bilim dünyasının böylesine dikkatini çekti?

Kabuğundaki spiral diğer salyangozlardan farklı olarak saat yönünün aksine dönen ve yaşadığı “trajik aşk üçgeni” ile gündeme gelen Jeremy, 2 yaşında hayatını kaybetti. ancak bilim dünyasının yakından ilgilendiği Jeremy’nin arkasında yavru bıraktığı açıklandı.

Kabuğundaki spiral yapı diğer salyangozlardan çok daha farklı. normalde saat yönüne dönen kabukların aksine kendisi tam tersi yöne dönen bir kabuk yapısına sahip. Milyonda bir olarak nitelendirilebilecek bu farklılık sebebiyle bilim insanları aynı farklılığa sahip bir eş arayışına girmişler salyangoz Jeremy için. Çift cinsiyetli salyangozlar hem dişi hem erkek üreme organına sahipken bu bile işi kolaylaştırmamış ve koskoca bilim dünyası sadece 2 tane eş adayı bulabilmişler Jeremy için.

İşte asıl dram burada başlıyor 🙂

Jeremy için ayarlanan bu iki salyangoz Jeremy’ye sırtını dönmüş ve kendileri çiftleşmiş 🙁 Koca yürekli Jeremy ise ebeveynlik duygularına yenik düşmüş ve bu çiftin çocuklarına kendisi bakmış 🙁

Hâl böyleyken haziran ayında talihsiz salyangoz Jeremy için bir eş adayı daha bulunmuş ve çiftleşmiş. Buna rağmen yavrulayamayan jeremy, bilim insanları için tam bir hayal kırıklığı olacakken ölümünden kısa bir süre önce yumurtaları çatlıyor ve yavruları ortaya çıkıyor.

Jeremy’nin yavrularından biri
Peki bilim dünyası solak bir salyangozun yavrularının peşine neden böylesine düştü?

Farklı bir spiral yapıya sahip olan bu salyangoza bu durumu hangi genin veya genlerin sebep olduğunu bulmak ve spiralin yönünün vücudun sağ ve sol yarısıyla ilişkisi olduğunu bulmak açısından oldukça önemli. Buradan insan vücudunun ve beyninin sağ ve sol yarısına dair bilinmeyen noktaları aydınlatabileceğine inanılıyor.

Kaynaktr.sputniknews.com

Hollywood kostüm tasarımına kürksüz ve derisiz devam ediyor

Birçok film, film ve televizyon sektöründe hayvanlardan elde edilmeyen derisiz ve kürksüz görünüşleri tercih ederek yeni bir etik standart kurmuş ve izleyicilere hayvanların bedenlerinin onlara kalmasını cekete, ayakkabıya, modaya dönüştürülmemesi konusunda güçlü mesajlar vermişlerdir.

İşte vahşi deri ve kürk yerine yaratıcı malzemeler kullanılmış bazı filmlerin özetleri:

Guardians of the Galaxy Vol. 2 (2017)

Hollywood kostüm tasarımcısı Judianna Makovsky, Alman dergisi Stlight’a filmde deri kullanılmadığını açıklamıştır: “Böyle filmlerde, böyle bir şekilde oluşturulmuş ve bastırılmış farklı doku gibi esnek malzemeler kullanırız… Gerçek deri rahatsız edici ve yeterince esnek değil.”

Check out the exclusive @imax.movies #GotGVol2 poster as debuted by @JamesGunn! #IMAX

A post shared by Guardians of the Galaxy (@guardiansofthegalaxy) on

Game of Thrones (2017)

IKEA’nın sahte kürk kilimleri pelerin olarak kullanılır mı? Neden kullanımasın? Eğer Sansa Stark ve Jon Snow’un kürk pelerinler kendi tüylerle kaplı ceketin olmasını arzulattığını görüyorsan, Kuzeydeki insanları birçok sahte kürk pelüş kilimler sunan IKEA’daki ev eşyaları bölümünden başka bir şeyden giyinmediği konusunda için rahat olsun.

IKEA pelerinler için, kendin kur eşyalarına yaptığına benzer bazı yönergeler verdi. Üç aşamalı Kendin Yap süreci, geçmiş bölümleri art arta izlerken, adılar Bayramı kostümünü tasarlarken ya da sadece sevecen bir şekilde kışa hazırlanırken kendi çekici pelerininle övünebileceğini garantiler.

Empire (2015)

PETA gösterinin gardrobunu stilist Donna Salyers’in Muhteşem Kürkleri’yle teması kesti ve Empire o zamandan beri sette sahte kürkleri kullanıyor. Gelişme var!

The Hunger Games (2014 ve 2015)

Woody Harrelson The Hunger Games filmlerinde vegan botlar giymiş. Catching Fire kostüm süpervizörü Tyson, “Woody Harrelson onları (botları) o kadar beğendi ki , Mockinjay için de istedi.” diyerek alıntı yapar. Bize memnun bir müşteri gibi geldi! Daha çok ünlü yıldız, derilerden kaçındıklarında sadece hayvanların sömürülmesini önlediklerini bildiklerinde sadece memnun olmakla kalmayıp sonuçlarından da tatmin olacaklarına eminiz.

From day one, he always encouraged Katniss to follow her gut. #TheHungerGames

A post shared by The Hunger Games (@thehungergames) on

Les Miserables (2012)

Victor Hugo romanındaki uyarlamasındaki Anne Hathaway’in ayakkabısı tamamen derisizdi. Kostüm tasarımcısı Paco Delgado: “Onun Fantine karakteri için ayakkabıları üzerinde hiçbir hayvandan elde edilen malzeme kullanamadık. Bağcıklı çizme ve bot tasarlamak için çok özel ayakkabıcılar bulmak zorunda kaldık. Aynı zamanda çok daha sofistike olan düz ayakkabılar yaptık.” dedi.

Zombieland (2009)

The Hunger Games Harrelson’ın ilk vegan giyiniş atılımı değildi. Aktör bu filmde, vegan yılan derisi ceket ve vegan botlar giymiştir. Film ekibinden bir üye: “Bu kostüm sentetik materyallerden yapılmıştır. (Asla deri giymemiştir.) Botlar da özel sentetikti. Aynısı ‘piton’ için de geçerlidir.” demek zorunda kalmıştır.

Gladiator (2000) ve Walk the Line (2005)

Gladyatör filminde Joaquin Phoenix’in kostümleri ve ayakkabıları tümüyle vegandı. ABC News “sandaletli ve kılıçlı Russell Crowe için bile ‘Gladiator’ kostümcüleri onu sentetik giydirmek zorunda kaldığını” bildirmiştir. Academy-Award kazanan oyuncu aynı zamanda Walk the Line’da da vegan giyinmiştir. Russell, vegan giyinmesinin kim olduğunun bir parçası olduğunu ve bu yüzden çalışırken her zaman dikkatli olduğunu, yapımcılarla bunu her zaman tartıştığını ve onların uyumlu olduğunu söylemiştir.

101 Dalmatians (1996)

Glenn Close, kürk seven karakterinin filmde sadece sahte kürk giydiği konusunda ısrar etmiştir.

Close’un gerçek hayatta vahşi karakterine benzemediğini gösteriyor!

Batman Returns (1992)

Michelle Pfeiffer’in ikonik Catwoman kostümünün lateksten yapıldığını biliyor muydunuz? Kostüm tasarımcısı Mary Vogt, onun siyah, seksi, esnek ve parlak olmasını istediklerini bildikleri ve Latex de olabileceğin kadar siyah, esnek ve sert olduğunu açıklamıştır.

Ne giydiğini bil

Deri almak direkt olarak fabrika çiftliklerine ve kesimhanelere katkı sağlar, çünkü deri et endüstrisinin ekonomik olarak en önemli yan ürünlerindendir. Aynı zamanda deri doğa dostu değildir, çünkü sepileme için kullanılan toksinlerden kaynaklanan kirliliğin yanı sıra et endüstrisinden kaynaklanan tüm çevresel yıkımların sorumluluğunu üstlenir.

Kürklere gelince, kürk çiftliklerindeki hayvanlar tüm hayatlarını daracık, pis tellerin içine hapsolmuş şekilde geçirirler. Kürk üreticileri, boğma, elektrokusyon, gaz ve zehir içeren mevcut en ucuz ve vahşi yöntemleri kullanırlar.

Birleşik Devletler’deki kürkün yarısından fazlası, milyonlarca kedi ve köpeğin sopalandığı, asıldığı, kan kaybından öldürüldüğü ve genellikle canlı canlı derilerinin yüzüldüğü Çin’den gelir. Çin kürkleri genellikle kasten yanlış etiketlendirilir, yani eğer herhangi bir kürk giyersen, hangi derinin içinde olduğunu bildiğini garanti etmenin kolay bir yolu yok.

Bu vahşi endüstrileri desteklemediğini bildiğinden emin olmanın en iyi yolu sadece hayvanlardan elde edilmeyen ürünler satın almaktır.

Daha fazla bilgi için, Nasıl Vegan Giyinilir makalemizi inceleyiniz.

Kaynak: PETA

Paralel evrenler arası geçiş: Dr. Michio Kaku

0

Paralel evrenlere geçiş mümkün mü?

Evren hakkında bildiklerimizin çok az olması, bizleri her geçen gün yeni sorularla karşı karşıya getiriyor. Bu sorulara cevap ararken, evrenin işleyişinin arkasındaki sistemin, baştan aşağı şaşırtmacalarla dolu olduğunu görüyoruz. Ünlü gelecekbilimci, teorik fizikçi, “İmkansızın Fiziği”“Geleceğin Fiziği” ve “Zihnin Geleceği” kitaplarının yazarı Dr. Michio Kaku, Youtube’daki Big Think kanalında evrenin sonunu açıklayan bir videoya imza attı.

Videoda Kaku, evrenin sona ermesiyle alakalı popüler “Büyük Çöküş” teorisine karşı çıkan “Büyük Donuş” kavramına açıklık getiriyor. Gittikçe hızlanan genişleme yüzünden, evren gelecekte mutlak ve tamamen karanlık bir dönem yaşayabilir. Bu dönemde herhangi bir yönde herhangi bir şeyin gözükmesi imkansız hale gelecektir; çünkü her şey birbirinden fazlasıyla uzak olacaktır.

Ama içiniz rahat olsun, eğer yüz milyarlarca yıl yaşamak niyetinde değilseniz, her şeyin Kaku’nun deyişiyle “tamamen karanlığa bürüneceği” günü göremeyeceksiniz. Kaku, evrenin o vakit sadece yalnız nötron yıldızlarıyla, kara deliklerle, mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarla dolu olacağını söylüyor.

Ancak yüz milyarlarca yıl yaşamayı amaçladığınızı düşünelim, hayatta kalmak için ne yapabilirsiniz? Kaku, Büyük Patlama’nın temeli olan Planck enerjisini toplamayı başarırsak hayatta kalabileceğimizi düşünüyor. Bu enerjiyi kullanarak farklı evrenleri ayıran düzlemlerin ötesine geçebileceğimizi öne sürüyor.

“Paralel bir evrene geçmek için ihtiyacımız olan Planck enerjisi, on ile on dokuz milyar elektron volt,”diyor Kaku ve ekliyor: “Trilyonlarca yıl sonra, evrenin mutlak ölümüyle yüzleşen akıllı yaşam, evreni terk etmeye karar verebileceğini tahmin ediyorum..” 

Kaynakfuturism.com
Alıntıbilimkurgukulubu.com

Deniz suyundan hidrojen elde eden katalizör geliştirildi

1

Normalde deniz suyundan hidrojen elde etmek mümkün fakat bunun için elektrik enerjisi gerektiğinden işlem oldukça maliyetli hale geliyor. Central Florida Üniversitesi’nden bilim insanı Yang Yang güneş enerjisinden yararlanarak, deniz suyundan ucuz ve verimli bir şekilde hidrojen üreten yeni bir hibrit nanomateryal üretti.

Belki de bu çığır açıcı gelişme sayesinde yeni temiz yakıt kaynağımızı bulmuş olabiliriz. Bu sayede fosil yakıtlara olan talep azaltılabilir.

Doç. Dr. Yang güneş enerjisiyle hidrojen ayrımı üzerinde 10 yıldır çalışıyor. Çalışmanın başlangıcında saf sudan hidrojeni ayırma üzerine odaklansa da, deniz suyunda hidrojen elde etmek çok daha zorlu. Çünkü tuzun korozif etkisine karşı koyacak bir fotokatalizör gerekiyor.

İşte Yang ve araştırma ekibi öyle bir katalizör geliştirdi ki, güneş ışığının geniş bir spektrumundan faydalanmakla kalmıyor, aynı zaman deniz suyunun yıpratıcı etkilerine de karşı koyabiliyor. “Sadece laboratuardaki saf suyu ayrıştıran değil, normal suyu da ayrıştırmada yeni bir pencere açtık” diyor Yang Yang hibrit materyallerden oluşan bir fotokatalizör üretti. Yüzeydeki çok ince titanyum dioksitin aşındırılmasıyla nano boşluklar oluşuyor. Sonra bu nano boşluklar molibden disülfit tanecikleriyle kaplanıyor. Böylece tek bir atom kalınlığında iki boyutlu bir malzeme geliştirilmiş oluyor.

Daha Geniş Spektrumda Çalışıyor Mevcut katalizörler sadece belli bir dalga boyunda işe yarıyor.

Fakat bu yeni materyal ışık dalga boyu genişliğini önemli ölçüde arttırdı. UV ile yakın kızılötesi dalga boyunda enerji üretebilen sistem mevcut foto katalizörlere kıyasala 2 kat daha fazla enerji üretiyor. Katalizörün diğerlerine oranla daha kolay ve ucuz üretildiği belirtiliyor. Bu sayede atık sudan da hidrojen üretmek mümkün.

Referans:  Limin Guo et al, MoS2/TiO2 Heterostructures as Nonmetal Plasmonic Photocatalysts for Highly Efficient Hydrogen Evolution, Energy Environ. Sci. (2017). DOI: 10.1039/C7EE02464A

Kaynakphys.org
Alıntıgercekbilim.com

Kadıköy’de Yüzünü Bisiklete Dön çalıştayı düzenleniyor

0

Don Kişot Bisiklet Kolektifi tarafından 21-22 Ekim 2017 tarihlerinde 2 gün boyunca “Yüzünü Bisiklete Dön” sloganıyla bir çalıştay düzenlenecek. Çalıştay, kent ve yurt genelindeki bisiklet severleri, İstanbul’da (TAK)Tasarım Atölyesi Kadıköy’de bir araya getirmeyi planlıyor.

Hava kirliliği, trafik sorunu, fosil yakıt stokları ve insan bedeninin spora duyduğu ihtiyaç göz önünde bulundurulduğunda yerel yönetimlerin bisikletli erişim için radikal ve ivedi adımlar atmamaları intihar ile eş anlam taşıyor.Yapılan araştırmalar gösteriyor ki 10 yıl içerisinde özellikle metropoller başta olmak üzere, bisikletli erişimin yaygınlaşmaması durumunda yaşanacak
sorunlara çözüm üretemez hale geleceğiz.

Kalkınma adı altında kentlerin ,hem insanlar hem de diğer canlılar için yaşanması daha zor alanlara dönüştürüldüğü günümüzde, ulaşımın her geçen gün daha büyük bir kriz ve çevre-gürültü kirliliğine dönüştüğüne dikkat çekilecek olan çalıştayda ,belirlenen konu başlıkları adı altında; akademisyenler, kent planlamacıları, hukukçular, medya uzmanları, triatlon sporcuları, bisiklet aktivistleri ve ilgili konuşmacılarla sorunlar masaya yatırılarak çözüm kanalları aranacak.

Çalıştayda ayrıca serbest kürsü ve çalışma grupları oluşturulacak olup, yurt genelinden görsel bağlantılar kurularak, bisiklet kullanıcıları ve katılımcılar konu başlıkları çerçevesinde kazanımları ve tecrübelerini paylaşacaklar.

Üretilecek fikirler çerçevesinde, yerel yönetimlere yol göstermek ve nihai olarak da yaşadığımız kentlerin nasıl daha fazla bisiklet dostu olabileceği ve bisiklet kullanımının arttırılacağı konusunda oluşturulacak sonuç deklerasyonu ile basılı ve görsel dökümanlar paylaşılacak.

Tarih

21 Ekim 2017 Cumartesi 13:00 – 19:00
22 Ekim 2017 Pazar 13:00 – 19:00

Mekan/Adres: Tasarım Atölyesi Kadıköy (TAK)
Rasimpaşa Mah. Duatepe Sk. 61 Kadıköy, 34722 Istanbul, Türkiye

Etkinlikle ilgili daha geniş bilgi için: https://calistay.donkisotbisikletkolektifi.org/

Futbolun ekonomi politiği: Zamanın gerisinde düz koşu

Futbol asla sadece futbol değildir” cümlesini bir yerden hatırlıyoruz hepimiz. Ben ilk defa, Fifa’nın sponsorluğunu yaptığı bir futbol programıyla duymuştum. Bu programda, daha önce adını duymadığım takımlar tanıtılıyor, belgesel tadında, öğretici şeyler gösteriliyordu. Futbolun sadece endüstriye evrildiği, seri üretimin ve post Fordist anlayışın her ekolü sarıp sarmaladığı bir çağda, bu slogana farklı bir çerçeveden bakmak istedim.

Futbol sahalarında, aslında milyar dolarlık bir piyasa ve büyük politik, kültürel, tarihi kodlar var. O sahada sadece futbolcular yok, o sahada ülkelerin yaptıkları, tarihsel miraslar ve yenilikçi atılımlar var. Futbola farklı bir açıdan bakmak ve maçlarla alakası olmayan, televizyonda göremeyeceğiniz, maçlar bittikten sonra yapılan kritiklerden uzak, eleştirel bir üslup ve farklı disiplinleri birbiri ile beraber çalıştırarak söylenen bir iki kelam işitmek istiyorsanız, burada vermek istediklerimi görebileceksiniz.

Doğadaki hiçbir süreç, bir diğerinden ayrılarak incelenemez. Kaos Teorisi’nin anlatımıyla, okyanusta bir kelebek kanat çırpsa, bu karada bir deprem yaratabilir. “Kelebek etkisi” adı verilen bu tezi, aslında doğaya içkin her sürece uyarlayabiliriz. Doğanın içinde, doğaya karşı savaşarak yarattığımız bu medeniyette, aslında doğadan gelen hayvani dürtülerinden hiç de kurtulamayan insanlar, tanrıcılık oynayan küçük yaratıklar olarak, kendi içlerinde de doğal süreçleri taklit ediyorlar. Evrim gerçeği hakkındaki teoriler arasından, sadece türler arası mücadele fikrini alan insanlık, bir gelişim skalası yaratarak, bu fikri de kendi türü içinde uyguladı. Diğer her alanda geçerli olan bu kural, futbolda da kendisini net olarak gösteriyor.

Geçen gün oynanan İzlanda-Türkiye maçını izlerken, hep bunu düşündüm. Gelişimi sadece nicelikte, rakamlarda arayan, nitelik ve yetenek açısından hiçbir şey kazanamayan ve öğretemeyen ülkemiz, futbolda bugüne kadar başarı kazanmış hiçbir taktiği uygulayamadan, tamamen silik bir oyunla yenildi. Oysa eleme grubunda Türkiye’den daha üst sıradaki üç takımın hiçbirinin nüfusu, Türkiye’den daha fazla değil. En yakın sayı, 44 küsur milyonluk Ukrayna nüfusu, ki bu da Türkiye nüfusunun yaklaşık yarısı ediyor. Demek ki mesele, nüfus veya yüzölçümü ile alakalı değil. Demek ki, elindeki malzemenin niceliği sonucu belirlemiyor.

Peki sonucu belirleyen ne?

Türkiye’yi yönetenler, ülkeyi kalkındırmak adına yaptıkları işleri anlatırken, hep nicelik ve bina hakkında konuşuyorlar. Eğitim konusunda örnek verirken, her şehre üniversite yaptıklarını söylüyorlar. Sağlık sorulduğunda, yine hastane sayısını gösteriyorlar. Ama her şehre üniversite yapılmasının, aslında üniversitelerin kalitesini düşüren başlı başına bir etken olmasını bırakın, kurdukları bu mantık, nitelikli insan sayısı konusunda da bize hiçbir veri sağlamıyor. Futbol konusunda söyledikleri, yine tesis ve stat sayısından ibaret. Türkiye Süper Ligi takımlarının son 5 yılda Avrupa’da yaptıkları ve milli takımın durumu düşünüldüğünde, hâlâ sadece tesis yapımı üzerinden bir şeyler yapmaya çalışan insanların inandırıcılığının kalmadığı görülebilir.

Yüzölçümü belki Konya ve Düzce’nin toplamı kadar olan, tamamının nüfusu yine ancak İstanbul kadar olabilecek Hollanda, Türkiye’nin yüzde ikisi kadar olan tarım arazisi ile, Türkiye’nin iki katı kadar üretim ve üç katı kadar ihracat yapıyor. Elindeki bu imkânlarla gelişen Hollanda’nın üniversiteleri, dünya sıralamasında Türkiye’den çok daha üstte. Ancak Hollanda Liginde (Eredivisie) alt sıralarda adını duyduğumuz Groningen şehrinin üniversitesi, neredeyse tüm sıralamalarda ilk yüz üniversite arasına girebilirken, Türkiye’den en çok puan alan okul olan Bilkent Üniversitesi, 421. sırada bulunuyor.

Futbola dönersek, zaten söyleyecek hiçbir şey kalmıyor. Bugün Avrupa’da çok bilinen futbolcuların birçoğu Hollanda takımlarından yetişti. En bilinen örnekler; Luis Suarez, Zlatan İbrahimovic, Arjen Robben, bir dönem Türkiye’de oynayan Mateja Kezman ve Wesley Sneijder, hâlâ Beşiktaş’ta oynayan Ryan Babel gibi yıldızlar, hep Hollanda takımlarından çıktılar. Peki genç erkek nüfusu (erkek futbolu üzerinden konuştuğumuz için) Türkiye ile kıyaslanamayacak olan Hollanda, nasıl Türkiye’den bu kadar üstün olabiliyor futbolda?

Bunun cevabını, Beşiktaş’ta Metin-Ali-Feyyaz efsanesini yaratan Serpil Hamdi Tüzün veriyor. Türkiye futbolunda görülen eksiklikten dolayı, Hollanda’da “yahu bunlar bu işi nasıl yapıyorlar?” diye merak edip giden ve sistemi yerinde inceleyen Tüzün, Türkiye’ye döndüğünde, bu sistem ile bahsi geçen üç Beşiktaş efsanesini yarattı. Ancak bu sistem, kısa süre sonra terk edildi. Bir daha asla, üç Türkiye futbolcusuyla (Türkiye’de doğup büyümüş futbolcuları kastediyorum) bu yapılamadı.

Bugün Avrupa’da en başarılı Türk takımı olan Beşiktaş’ın en etkili 3 Türk futbolcusu; Oğuzhan Özyakup, Tolgay Arslan ve Cenk Tosun. Bu üç futbolcunun ortak özelliği, üçünün de Türkiye doğumlu olmaması. Hollanda doğumlu Oğuzhan Özyakup, Almanya Paderborn doğumlu Cenk Tosun ve Tolgay Arslan, bugün Beşiktaş’a ciddi anlamda katkı sağlıyorlar, Özyakup ve Tosun milli takım için de büyük yetenekler.

Biraz doğru bir bakışla; Türklere haksızlık yaptıklarını, ayrımcılık yaptıklarını (ki yer yer doğru bu, bu ülkelerde en az Türkiye’deki kadar yabancı düşmanı bir kesim var) söylediğimiz Almanya ve Hollanda, “bizim çocuklarımızı”, bizden daha iyi yetiştiriyorlar. Çünkü bu işin, ne insan sayısıyla alakası var ne yüzölçümü ile ne de binalarla. Bu iş, nitelikli eğitim ve çocukluktan itibaren doğru yönlendirmeler ve yaklaşımlarla yapılabilir. Mesut Özil’in Arsenal’da oynaması, Hakan Çalhanoğlu’nun Milan’da as takıma girmesi, Emre Mor’un milli takımda bu kadar iyi işler yapması, kesinlikle tesadüf olamaz.

Buradan çıkan sonuç nedir?

Biz futbolcu yetiştiremiyoruz. Futbolcuyu bir kenara bıraktım, 16 yaşındaki bir çocuğa gelecek sunamıyoruz. Onu ne iyi bir futbolcu olarak ne dünya çapında bir bilim insanı olarak ne de ülkeden çıktığında Türkiye’de aldığı eğitimin faydasını görerek rahatça yaşayabilecek bir insan olarak yetiştirebiliyoruz. Çocukları ne bilimde ne sanatta ne felsefede ne sporda yetiştirebiliyoruz, bunun üstüne, bir de suçtan uzak tutamıyoruz.

Evet, futbol asla sadece futbol değildir. Sadece eleman yetiştirilmesi üzerinden gelişen bu yazıda, sorunların nerede olduğuna dair ufak bir beyin meltemi yaparak, bu verileri düşündüm. Futbolu seçtim, çünkü hem çok popüler hem de gerçekten, doğru bakıldığında, o sahada gerçekleşenler, başka alanlarda yaşananlarla büyük bir paralellik gösteriyorlar. Bu yazıda sadece somut veriler üzerinden, herkesin görebildiği ve hakkında konuştuğu şeyler üzerinden yola çıktım.

Bundan sonraki yazılarda ise, futbol sahasında görülmeyenlerden veya en azından, herhangi birinin anlatmadıklarını anlatmaya çalışacağım. Burada yapmaya çalıştığım şey ne çok bilmişlik ne de bir propaganda çalışması. Futbol sahalarında gördüğüm şeyleri, futbolla direkt alakası olmayan verilerle yazacağım. Bazen taktik okuması üzerinden gideceğim, bazen tarihten örneklerle bazı fenomenleri açıklamaya gayret edeceğim.

Vegan dostu kıyafetler aldığınızdan emin olmanızı sağlayacak 7 yöntem

1

Hayvanlar üzerinde denenmemiş kıyafetler seçmek bir kâbus gibi gözükmemeli. Veganlar için, bazen moda dünyasında gezintiye çıkmak cevaplardan daha çok soruya sebep olabiliyor. Bunu göz önünde bulundurarak, hayvanları vücudunuzdan ve dolabınızdan çıkarmanıza yardımcı olacak oldukça hızlı ve kullanışlı bir rehber hazırladık.

1- Dokunun, hissedin

Gerçek hayvansal maddeleri sahte olanlarından ayırmak muhtemelen en sık karşılaşacağınız engel olacaktır. Gerçek kürkün saçınıza daha çok benzediğini ve büyüme yönü olduğunu unutmayın. Sahte kürk ise daha çok peluş bir halıya benzer ve düz sıralar halinde dikilir. Gerçek kürkler, hayvanların gerçek derisinin dışında gelişip oluşuyor ancak yapay derilerin ve kürklerin altında genellikle beyaz olan bir kumaş desteği bulunur hatta baktığınızda dikişleri bile görebilirsiniz.

2- Kıyafetleri tanıyın

Kıyafet alışverişi yaparken dikkat etmeniz gereken bir başka konu ise standartları bilmektir. Örneğin, tişörtler genellikle pamuktan üretilir fakat takım elbiseler ise yünden üretilir. Bu yüzden takım elbise alırken; keten, pamuk veya sentetik seçeneklerine bakmalısınız. Diğer yaygın kıyafetler arasında ise genellikle deri ayakkabılar ve kemerler, ya da sadece tek bir yerinde veya burun kısmında deri olan ayakkabılar/kemerler yer alır. Kadın bluzları çoğunlukla ipekten üretilir ancak şimdilerde artık çoğunlukla polyester veya suni ipek karışımından üretilmekte. Kravatlar genellikle ipekten üretilir ancak naylon, suni ipek ve polyester sayesinde gerçek ipek görünümünde olan kravatlar da bulabilirsiniz. Yün olmayan takım elbise mi arıyorsunuz? Yahudi terzilerin elyafları karıştırmaları yasaktır, bu nedenle her şey açıkça etiketlenir ve genellikle yünlülerin bulunduğu mağazalar, keten mağazaları ve pamuklu mağazalar ayrı şekillerde bulunur.

3- Vintage giyimde dikkatli olun

Eskiden hayvan kürkünden yapılma yakaları ve benzer detaylarını kullanmak daha yaygınmış; bu nedenle alacağınız vintage kıyafet ne kadar eski yıla ait olursa, hayvanlardan yapılma olasılığı da o kadar yüksek oluyor. Yün kazaklar ve ceketler, deri ve keçe şapkalar ve kürk yakalar gibi kıyafetler için bu olasık iki kat daha artıyor. İnciler muhtemelen plastik veya cam olmasına rağmen, genellikle gömlek düğmeleri, cüzdanlar ve mücevherlerde sıklıkla bulunan boynuz ve sedef konusunda dikkatli olun.

4- Okumayı öğrenin

Bir kıyafetin etiketini güzelce okumayı öğrenmek, montajı yapılacak mobilyanın talimatlarını okumaya benzer. Kıyafetin etiketinin, malzeme listesinden bakım talimatlarına kadar tüm bölümlerini dikkatlice okuyup kontrol etmeniz oldukça önemlidir. Etiketleri okurken astar, dış kabuk, üst ve kapitone gibi kategorilere bakın. Eğer malzeme listesi yazmıyorsa “Bakım Talimatı” etiketi olup olmadığını kontrol edin. Birçok hayvansal materyalin kuru olarak temizlenmesi gerekiyor fakat modern sentetikler ve çoğu bitkisel materyal makinede yıkanabiliyor. Bunlara ek olarak, karışımlar için dikkat edin. Örneğin, bir süveterin %75’i akrilik, %15’i tiftik olabilir. Yaygın olan diğer karışımlar ise pamuk / yün ve ipek / pamuktur.

5- Elyafınızı alın

Pamuk aslında bir veganın en yakın arkadaşıdır ve zaten çoğu giyim eşyası pamuk kullanılarak yapılabilir hatta pamuktan yapılmış birçok giyim eşyası da vardır. Pamuktan sonra gelen diğer vegan elyafları ise keten, polyester, elastan, likra, rami, bambu, kendir, denim (kot), naylon, suni ipek, tyvek, pvc kumaş, mikrofiber, mantar, akrilik, viskon ve modaldan oluşur. Hayvansal materyaller içeren malzemeler genellikle yün, alpaka, kaşmir, ipek, deri, süet, angora, tiftil, timsah, paşmina ve hayvanların ismini içeren diğer her madde (kuzu derisi) den oluşur.

6- Ayrıntıları unutmayın

Bazen eve gelene kadar göremediğiniz yerlerde kıyafetler üzerine kürk, deri ve diğer şeyler eklenir. Bu nedenle her zaman kürke, kot pantolonlardaki deri etiketlere, deri cep detaylarına, sedef, inci veya boynuzdan yapılmış düğmelere, kenarlarında aslan yelesi şeklinde kürkler bulunan şapkalara ve şallara dikkat edin. Çoğunlukla göz ardı edilen detayların arasında fermuarın üzerindeki deri detaylar ve şapkalardaki kürkler de bulunuyor.

7- Yerel ya da güvenilir yerlerden alışveriş yapın

Özellikle vegan işletmelerin veya kıyafetleri kendileri üreten insanların karşısında hiçbir güç duramaz. Fakat, tüm olanaklar veya bütçeler “hayvanlar için vegan” tişörtler ya da el örgüsü bambu kazaklar satın almayı karşılayamaz. Yine de ister online alışveriş ister birebir alışveriş yaparken sorular sorup materyalleri inceleyin. Araştırarak; alışveriş rehberleri, vegan şirketler ve diğer vegan giyim kaynakları hakkında çok şey bulacaksınız. Ya da vegan dostu online alışveriş sitelerini ziyaret edin. Şüpheye düştüğünüz zaman, Mercy For Animals (Hayvanlarİ İçin Adalet) dükkânından bazı etkili vegan mesajları dinlerken bu alışverişlerin nedenini desteklemek için yerel hayvan hakları gruplarından alışveriş yapın.

KaynakVegnews

Savaş ekonomisi, militarizm ve sakatlık

Son günlerde sakatların Ötv muafiyetiyle alınan araçların önüne Maliye Bakanlığı tarafından 70.000 kısıtlaması konusunda haberler, makaleler, imza kampanyaları gibi isyanfonik, sloganik ve acitatör yazılar okumaya başladım.

Benim hakkıma dokunma körün hakkını al diyen mi ararsın… Benim bacaklarıma dokunma onun kolunu kopar diyen mi ararsın… Ben suistimal etmiyorum ama o yaptı abi diyerek birbirini satan mı ararsın… Engelli çocukları olup onlar üzerinden araba alan anne ve babalara söven mi ararsın…

Bunun bir hak ihlali olduğu, sakatların ne şartlarda ne koşullarda yaşadığını, neden bunların görülmediği, düşünülmediği konusunu ufak bir çocuk gibi şikâyet ederek, ağlayarak, hatta birbirinizi satarak, anne ve babaların da yaşadıkları zorlukları yok sayıp anlatmaya çalıştınız. Ve evet bunları en başta siz sakatlar konuştunuz, yazdınız. Fakat kaçımız insanlığı, üzerinde yaşadığımız coğrafyayı ulusal sınırlara bölen, dış düşmanlar inşa eden, bizi okullarda, kışlalarda, fabrikalarda tektipleştiren, savaşlara sokarak öldürten, öldüren, sakat bırakan bu sistemi sorguladınız.

-Araştırmalara göre bugünkü dünya nüfusu kadar insan, savaşlarda ölmüş veya sakat kalmıştır.

-Birinci Dünya Savaşı’nda 10 milyon, İkinci Dünya Savaşı’nda 20 milyon insan sakat kalmıştır.

-Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları ile 250 bine yakın insan ölmüş, iki katı kadarı da sakat kalmıştır. Bombanın radyasyon etkisinden dolayı da yıllarca sakat çocuklar dünyaya gelmiştir.

-İç savaşlar ve bölgesel boğazlaşmalarda ölen ve sakat kalan insan sayısı on milyonlarla ifade edilmektedir.

-İkinci Körfez Savaşından sonra başlayan 8 yıllık işgal boyunca bir buçuk milyon insan öldürülmüş, iki misli insan bedensel ve ruhsal bakımdan sakatlanmıştır.

Onlara varlıklarımızı feda etmemiz, onlar için ölümlere düşmemiz, onlar için sakatlanmamız, onlar için kendimizden, benliğimizden hayatlarımızdan vazgeçmemiz asla ama asla söz konusu bile olmamalı.

Devlet ezerken sağlam-sakat, yaşlı-genç, erkek-kadın, çocuk-hasta ayrımı yapmaz. Sadece sakatlar daha dezavantajlı gruplar olduğu için böyle bir süreç içinde sefalete, açlığa, yoksulluğa, hastalık ve ölümlere en yakın grupturlar. Neredeyse tüm savaşların başlatılması, sürdürülmesi, sonlandırılması kendilerine özgü bir ekonomik duruma bağlıdır.

Burada ötv sınırlanmasına sloganik isyan yüklemenin dışında silah ekonomisini ve militarizmi sorgulamalı ve sorularımızı harekete geçirmeliyiz. Bu tasarının asıl sebebini, silah sanayi harcamalarını toplum üzerinden yapabilmektir. Böylece Türkiye’de gelişen savaş koşullarının fazlaca geliştiğini bunu toplum üzerinden örgütleyerek mtv zammı, vergi ambargosu, akaryakıt zammı adı altında silah ekonomisinin güçlenmesini sağlamak.

Sakatlar en samimi ve en kararlı savaş karşıtı olmak zorundadırlar. Çünkü savaş bizlerin sayısını devasa boyutlara artırırken, sakatlığın önlenmesi ya da sakatların yaşam standartlarının yükselmesi için ayrılması gereken kaynakların heba olmasına yol açmaktadır. O iğrenç savaş çığırtkanlığınızdan sıyrılmalı ve her gün biraz daha naylonlaşan duygularınızı yolup atmalıyız. Özgür bir yaşam için, devlet kimliğinden sıyrılmayı savunmalıyız. Anti militarist olmadan insan-doğa, insan-toplum, toplum-devlet ilişkilerine alternatif bir cevap oluşturmanın faydası yok.

İktidarda bulunan diktatörlerin koltuklarını korumak ve halk üzerindeki demir yumruklarını sağlamlaştırabilmek için bizleri içine soktukları bu bataklıktan kurtulmanın yollarını aramalı, birbirimizin ellerini sıkıca tutmalıyız. Sloganik ve acitatör olmak yerine insanlığı ırklara, ulusal sınırlara, cinsiyetlere bölen bu sistemin hepimize aynı kumaştan aynı elbiseleri giydirmek için gece gündüz uğraş veren bu düzenbazlara, hokkabaz kalemşörlere, silahşörlere ve bizi biz olmaktan uzaklaştırmak isteyen egemen güçlere orta parmağımızı gösterip kirli iktidar ve para hırslarını yerle yeksan etmeliyiz.

Kış geliyor – winter is coming!

0

Pek bilinen bir başlıkla yola çıkmak… Kış geliyor resmen. Yani kış demek kapalı hava, yağmur, kar, çamur, hüzün, zorluk mu demek? Peki, bu durumu kötü yapan nedir? Sanki kış olmasa dünya sevgi pıtırcığı çiçeklerin arıların, kelebeklerin hüküm süreceği güzel bir yer mi olurdu?

Elbette kışı seven vardır, hatta mümkün olsa dört mevsimi tek bir mevsimde yaşayacaklar. Ama şöyle bir gerçek de vardır, insan baharda çayır çimen koşup aşkını dolu dizgin yaşadıktan sonra bir an hani bir an vardır ya, bir üşüme gelir, hava kapalıdır, insanlar yağmurda ıslanmamak için koşup durur, işte o an hayattan renkler gider, yerini griye, siyaha bırakır ya işte öyle zamanlarda hayatın tadı nasıl çıkar bilmem. Öğrenemedim bir elinde peçete bir elinde tadını, ismini bilmediğim bir şeye benzettiğim ıhlamur çayı varken ve dışarıyı izleyip yaptığın planların iptal olduğunu görünce “oh, hayat ne kadar da güzel” demeyi.

Hep uzak geldi karanlığın içinde renkleri bulmak, belki de ben kolaya alıştım… Ama zor olduğunu kabul etmek gerek, üstelik bunu ben değil bilim söylüyor.

“İnsan vücudunun ihtiyaç duyduğu normal ısı seviyesi 37,5 derecedir. Beynimizin ortasındaki merkezde, vücut sıcaklığını ayarlayan ısı düzenleyiciler bulunur. Bu merkez, dışarıdaki ısıyı kontrol altına alarak, vücudun sıcaklığını artırır veya azaltır. Ancak ani hava değişimlerinde bu merkez zorlanabilir.”

İşte sorun da bu! Galiba rahata alışmış beynim bir anda battaniyenin altında olmayı sevemiyor ya da güzel yaz gecelerinden uzaklaşmayı kabul edemiyor. Winter is coming… Bu döngüye kafa tutmak zerre aklımdan geçmez, yeterince güçlü değilim ama uyum sağlamak pek çokları gibi bana da zor. En iyisi güzel kısmından bakmak, mesela aşk en çok kışa yakışır.

Acıklı filmler en iyi kışın izlenir ya da sokaktaki hızlı hızlı atılan adımların değeri daha çok belli olur, zamanın içinden akıp giden adımlar… Veyahutta ellerini kazağının içine sokup bir yudum sıcaklığı ararsın avuç içlerinde.Kahvenin yüzüne değen buharı, okuduğun kitabın enfes kokusu, kalın çorapların garip desenleri, yorganın altında büzüşüp nefes alamayacak kadar kendini yok edebilme becerisi, bir akım halinde başlayan giyim alışkanlıkları ve daha niceleri…

Galiba bunları düşününce kışa alışıyorum, en azından öğreniyorum güzel beynimin kabul etmesi gereken şeylerin aslında tadı bir başka…