Ana Sayfa Blog Sayfa 245

Işığın şekli nasıldır?

1
Bir sarı ışık demetinin pencereden içeri süzüldüğünü hayal edin. Kuantum fiziği; ışının, foton adı verilen zilyonlarca minik ışık paketlerinden oluştuğunu söyler. Fakat tek bir foton neye benzer? Bir şekli var mıdır? Hatta bu soruların bir anlamı var mıdır?

Polonyalı fizikçiler, tek bir foton parçacığına ait ilk hologramı oluşturmayı başardılar. İki kesişen ışının girişim desenini gözlemleyerek elde edilen bu beceri, ışığın temel kuantum doğasına önemli bir bakış açısı kazandırıyor. Sonuçlar ayrıca kuantum iletişim ve kuantum bilgi işlem gibi, fotonların şeklinin anlaşılmasını gerektiren teknolojiler açısından da önemli olabilir.

Nature Photonics dergisinde yayımlanan makalenin başyazarı ve Varşova Üniversitesi’nden fizikçi Radoslaw Chrapkiewicz; “Gözlenmesi inanılmaz derecede zor olan bir şeyi ölçmek ve görüntülemek için, oldukça basit bir deney gerçekleştirdik: Tek bir fotonun dalga cephesinin biçimi” diye açıklıyor. Yüzlerce yıl boyunca, fizikçiler ışığın neyden yapıldığını anlamaya çalıştılar. 19. yüzyılda, tartışma, İskoç fizikçi James Clerk Maxwell’in ışığın elektromanyetik dalgalardan oluştuğunu açıklamasıyla sona ermiş gibiydi. Fakat 20. yüzyılın başlarında işler biraz karışmaya başladı. Alman fizikçi Max Planck ve yurttaşı Albert Einstein ışığın foton adı verilen, bölünemez parçacıklardan oluştuğunu gösterdi.

1920’li yıllarda Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger, bir dalganın nasıl göründüğünü açıklayabilmek için, kuantum dalga fonksiyonları için kendi denklemini ortaya koydu. Bu denklemin, fotonların kullanıldığı deneylerin sonuçlarını öngörmekte oldukça kullanışlı olduğu ortaya konuldu. Fakat Schrödinger’in teorisinin başarısına rağmen, fizikçiler hala dalga fonksiyonunun ne olduğu üzerine tartışıyorlar.

Yakın zamanda, Varşova Üniversitesi’ndeki fizikçiler, ilk defa gerçek bir deneyde Schrödinger denklemi ile tanımlanan biçimi ölçmeyi başardılar. Dalgalar olarak hareket eden fotonlar stepte bulunabilirler (yani aynı fazda olabilirler). Eğer birbirleriyle etkileşirlerse, parlak bir sinyal üretirler. Eğer faz dışına çıkarlarsa, birbirlerini geçersiz kılabilirler. Bu iki farklı hoparlörden çıkan ses dalgalarının, oda içerisinde gürültülü ve sessiz noktalar meydana getirmesi gibidir. Fotonun hem şekli, hem de fazı hakkında bilgi içerdiği için hologram olarak adlandırılan görüntü, kalsit kristalinden yapılmış bir ışın bölücüye aynı anda iki ışık ışını gönderilmesiyle elde edildi. Işın bölücü, bir trafik kavşağı gibi davranır. Her bir foton ya dümdüz ilerler ya da dönüş yapar. Polonyalı ekibin deneyi, fotonların dalga fonksiyonlarının şekline bağlı olarak, her bir fotonun hangi yolu seçtiğine dayanıyor.

Bir foton için tek başına, her iki yol da eşit derecede olasıdır. Fakat iki foton kavşağa yaklaştığında birbirleriyle etkileşir ve olasılıklar değişir. Ekip, eğer fotonlardan birinin dalga fonksiyonunu bilirlerse, ikinci fotonun şeklini detektör üzerindeki parıltıların konumlarından elde edebileceklerini fark ettiler. Bu biraz, iki merminin ateşlenip birbirlerini sıyırarak geçmesi ve sapmış uçuş yollarını kullanarak her bir merminin şeklinin belirlenmesine benzer.

Deneyin her bir yürütülmesinde, detektör üzerinde, her biri bir foton için olmak üzere iki parıltı gözlendi. Yaklaşık 2000 tekrarın ardından, parıltıların deseni ortaya çıktı ve ekip bilinmeyen fotonun dalga boyunun biçimini yeniden oluşturabildi. Son çıkan şekil Malta Haçı’na benziyordu, tıpkı Schrödinger denkleminden elde edilen dalga fonksiyonu gibi. Haçın kollarında, fotonlar aynı fazda bulunuyor, böylelikle görüntü daha parlak oluyor. Aynı fazda olmadıklarında ise karanlık görüyoruz.

Deney bizi, dalga fonksiyonunun gerçekte ne olduğunu anlamaya bir adım daha yaklaştırıyor ve kuantum bilgi işlem ve kuantum iletişim gibi teknolojilerde, iki foton arasındaki etkileşimi araştırmak için yeni bir araç olarak kullanılabilir. Araştırmacılar ayrıca, atomlar gibi daha karmaşık kuantum nesnelerinin dalga fonksiyonlarını da oluşturabilmeyi umuyorlar.

Alıntıfizikist.com
Kaynakcosmosmagazine.com
Kapak Görseli:  sciencealert.com

AsiKeçi Ankara Sanat İnisiyatifi PersonaNonGrata sanat etkinlikleri ile 15-20 Ekim tarihlerinde Ulus Anafartalar Çarşısı’nda!

AsiKeçi Ankara Sanat İnisiyatifi 15-20 Ekim tarihlerinde Ankara’da Ulus tarihi kent merkezinde, PersonaNonGrata temalı, disiplinlerarası ve uluslararası bir kamusal sanat etkinliği gerçekleştiriyor. Anafartalar Çarşısı, Ulus İşhanı ve Zafer Anıtı çevresindeki etkinlik kapsamında, Ankara ve İstanbul’dan sanatçılar ile Belgradlı sanatçı kolektifi KURS, Ankaralı sanatseverlerle buluşacak. Etkinlik duvar resmi, enstalasyon, fotoğraf, video-art, performans gibi farklı disiplinlerde yaratıcı üretim süreçlerini deneyimleyen sanatçıları bir araya getiriyor.

AsiKeçi Ankara Sanat İnisiyatifi PersonaNonGrata temasıyla, Ankara kenti özelinde kentsel yaşamın bürokratik ve politik yoğunlukları içinde, resmi ve gayr-i resmi dayatmalar arasında sıkışan kentli insanın farklı yaşam pratiklerini irdeliyor. Ağır rutini içinde akıp giden kentte kapalı kapılar ardında sahiplenilmiş yaratıcılıkları kamusal alanla buluşturuyor.

Etkinlik mekânı olarak seçilen Anafartalar Çarşısı ve Ulus İşhanı, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yıkımına karar verdiği tarihsel değeri olan kamusal yapılar. Anafartalar Çarşısı içinde 1963 tarihli Füreya Koral, Seniye Fenmen, Cevdet Altuğ ve Atilla Galatalı imzalı seramik duvar panoları ile Nuri İyem ve Arif Kaptan imzalı duvar resimleri bulunuyor. Ulus Meydanı’nda yer alan ve 1920’li yıllara tarihlenen Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel imzalı “Zafer Anıtı” da kentin kültürel belleğinde önemli bir yer tutuyor.

PersonaNonGrata teması bu noktada “istenmeyen kişiler”, “istenmeyen hayatlar”, “istenmeyen yapılar” ve “istenmeyen sanatlar” ekseninde dönerek toplumsal güç odaklarının gündelik yaşama müdahalesini sorguluyor.

Belgradlı Sanatçı Kolektifi KURS Ankaralı Sanatçılarla Ulus’ta!

2010 yılında Belgrad’ta kurulan KURS; duvar resimleri, illüstrasyonlar, duvar gazeteleri gibi çeşitli görsel formlarla sosyal sorunları irdeleyen bir sanatçı kolektifi. Sanat dilini dayanışma ve toplumsal mücadelenin bir parçası haline getiren KURS’un pek çok farklı ülkede duvar resimleri bulunuyor.

KURS’un öne çıkan duvar resimleri arasında Belgrad’ın uzun süren öğrenci mücadelesine adanan Struggle, Knowledge, Equality ; Hırvatistan Ivanec’teki Itas-Prvomajska fabrikasında bulunan Factories To Workers ; Maribor, Slovenya’daki Class Struggle ve İspanya’daki Uluslararası Tugaylar’ın 80. kuruluş yıl dönümüne ithaf edilen Solidarity – To the International Brigades yer alır.

Ankara kentinin tarihsel, mimari ve sanatsal değerlerine sahip olan Ulus semtinin kültürel mirasına ilişkin farkındalık yaratmak ve kentle sanat aracılığıyla etkileşime geçmek amacı taşıyan PersonaNonGrata adlı disiplinlerarası kamusal sanat etkinliği, AB Türkiye Delegasyonu’nun Sivil Düşün AB Programı tarafından destekleniyor. PersonaNonGrata ,15 Ekim tarihinde canlı performanslar eşliğinde açılacak ve 20 Ekim tarihine kadar sanatçı konuşmaları, sergi turları ve canlı performanslar gibi paralel etkinlikler eşliğinde devam edecek. PersonaNonGrata’nın bütün etkinliklerine katılım ücretsizdir.

Ayrıntılı bilgi ve program için:

www.asikeci.com

İnsan beyni ilk kez internete bağlandı!

0

Güney Afrika Wits Üniversitesi’nden bilim insanları, insan beynini eşzamanlı olarak internete bağlamanın bir yolunu bulduklarını açıkladılar. Brainternet adı verilen proje biyomedikal mühendisliği alanında büyük bir bilimsel gelişmeye imza attılar.

Bu projeyle beyin nesnelerin interneti ile www düğümüne bağlanıyor. Kullanıcının bağlanan EEG cihazı- Emotiv EEG beyin dalgalarını toplayarak, ucuz Raspberry Pi bilgisayara gönderdi ve verileri programlama arayüzüne aktardı. Böylece aktiviteyi gören biri internet sitelerini açabiliyor. Wits Üniversitesi’nden Adam Pantanowitz sistemden şöyle bahsediyor: “Brainternet yeni nesil beyin-bilgisayar arayüz sistemlerinin öncüsüdür. Normalde insan beynin bilgiyi nasıl işleyerek, çalıştığını anlamak kolay değildir. Brainternet bir insanın beyninin ve diğerlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmayı hedefliyor.”

Beyin aktivitesinin sürekli görüntülenmesi ile interaktiflik mümkün oluyor. Pantanowitz bunun sadece bu projenin sunduğu imkânlardan biri olarak başlangıç olduğunu belirtiyor. Ekip kullanıcı ve beyni arasında daha interaktif bir tecrübeye imkan vermek için çalışmalarına devam ediyor. Beynin bu fonksiyonunda kurulan hâkimiyet halen oldukça kısıtlı, ancak bir kol hareketi kadar uyaran sağlanabiliyor.

Brainternet aynı zamanda akıllı telefon uygulamasıyla kaydedilerek, makine-öğrenme algoritması geliştirilebilir. Pantanowitz gelecekte ise beyinden hem girdi (input) hem de çıktı (output) bilginin mümkün olabileceğini belirtiyor. Gerçekten bu proje makine öğrenme ile beyin-bilgisayar arayüzlerinde heyecan verici gelişmelere imkan tanıyabilir. Bu projeden toplanan veri, beynimizin nasıl çalıştığını daha iyi anlamamızı ve beyin gücümüzü arttırmamızı sağlayabilir.

Alıntı: gercekbilim.com
Kaynakfuturism.com

Açık Akademi Kent Seminerleri Başlıyor: İstanbul Yeniden

Geçtiğimiz dönem ilki gerçekleştirilen Açık Akademi Kent Seminerleri’nin ikincisi, İstanbul Yeniden başlığıyla 17 Ekim-23 Kasım tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Akademi’de gerçekleştiriliyor. Seminer programında yine birçok farklı olgu, alanında yetkin isimlerin yönlendirmesiyle tartışılacak.

İstanbul, son yıllarda yaşadığı hızlı tahribat nedeniyle gündemden düşmüyor. 3. hava limanı ve 3. köprü gibi projelerin yarattığı ekolojik riskler ve durdurulamayan kentin kuzeye doğru büyüme eğilimi, planlama ilkelerine aykırı şekilde yaşanan dönüşümler, artan imar yoğunluklarıyla yetersiz hale gelen donatı alanları ve peşinden gelen sosyal problemler, kamusal hizmetlerin alıcısına ulaşmasında yaşanan problemler, keşmekeş haline dönüşen ulaşım problemi, iyiden iyiye büyüyen göçmen-mülteci krizi ve daha bir çok faktörden dolayı tartışılan İstanbul’dan kaçma eğilimi… Peki ama İstanbul bu keşmekeşin dışında tahayyül edilemez mi? Bu ve benzeri sorunlara adil, eşitlikçi ve özgürlükçü bakış açısıyla yaklaşarak alternatifler üretmenin ve bu sorunlarla başa çıkmanın yollarını konuşmak ve bu anlamıyla İstanbul’u yeniden düşünmek için Kadıköy Belediyesi Akademi’nin Açık Akademi Güz 2017 döneminin seminer programının başlığı İstanbul Yeniden olarak belirlendi.

İstanbul’a ait bu tartışmaların akademik alanın dışına taşarak belediyenin de dahil olduğu bir düzlemde tartışıyor olması bu programının özgün tarafını oluşturuyor. Bu güne kadar akademik alan içerisinde hapsolmuş olguların bir yerel yönetim tarafından da önemsenmesi anlamına gelen bu programla, bir bakıma akademik bilgi ve belediye pratiği aynı platformda etkileşim haline geçiyor.

Güz 2017 seminer programı 17 Ekim – 23 Kasım 2017 tarih aralığını kapsayacak. Açık Akademi’nin 6 haftalık güncel programında; göçmenlik-mültecilik ve toplumsal cinsiyet bağlamında eşit yurttaşlık olgusu, kentlerdeki kamusal alan politikası, tarihi kent merkezlerindeki kentsel yenileme çalışmaları ve soylulaşma olgusu, kentsel-toplumsal hareketler ve siyasal katılım bağlamında yurttaş temelli siyaset, son günlerde etkisi daha da belirginleşen aşırı iklim olaylarına kentlerin uyumu ve son olarak beyazperdedeki İstanbul temsilleri üzerinden kent ve İstanbul tartışılacak. Bu kapsamda 6 hafta boyunca aşağıdaki seminerler, alanında yetkin isimlerin yönlendirmesiyle yapılacak:

Her Salı 19:00-21:00 (17, 24, 31 Ekim, 7, 14, 21 Kasım)
Aşırı İklim Olayları ve Kentlerin Uyumu / A Salonu
Efe Baysal, Erdem Ergin
Sinemanın İstanbul’u / B Salonu
Ayça Çiftçi

Her Çarşamba 19:00-21:00 (18, 25 Ekim, 1, 8, 15, 22 Kasım)
Yurttaş Temelli Siyaset: Siyasal Katılım Modellerinden Toplumsal Hareketlere / A Salonu
Yüksel Taşkın, Baran Uncu

Çeşitlenen Kentlerde Eşit Yurttaşlık ve Birlikte Yaşam: Göç, Toplumsal Cinsiyet, Beden ve Kamusallık / B Salonu
Kumru Çılgın, Erhan Kurtarır, Soner Çalış, Ece Öztan

Her Perşembe 19:00-21:00 (19, 26 Ekim, 2, 9, 16, 23 Kasım)
Demokratik Kent için Kamusal Tartışmalar: Bu meydanlar, bu sokaklar bu parklar hepimizin (mi?) / A Salonu
Ebru Firidin Özgür, İdil Akyol Koçhan

Tarihi Dokunun Sürekliliği Bağlamında Yeldeğirmeni Örneği* / TAK
*Yeldeğirmeni’nde bulunan TAK (Tasarım Atölyesi Kadıköy) salonunda yapılacak.
Gül Köksal

Seminer tanımları, haftalık ayrıntılı seminer programları ve okuma önerileri ise http://www.kadikoyakademi.org/acikakademi/ linkinde yer alıyor. Bu linkten seminer detaylarına bakarak dilediğiniz seminerlere kolaylıkla kayıt yapabilirsiniz.

Açık Akademi’ye Kimler Katılabilir?

Açık Akademi’ye kent üzerine düşünmek, tartışmak ve üretmek isteyen, yerel yönetimler konusunda akademik veya akademi-dışı, teorik veya pratik çalışmalar yürüten / yürütmek isteyen herkes katılabilir.

Program Takvimi Nasıl?

Açık Akademi’nin Güz 2017 Programı Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri 2’şer saatlik seminerler şeklinde planlandı. Seminerler 19:00-21:00 saatleri arasında ve Kadıköy Belediyesi Akademi’nin seminer salonlarında yapılacak (Yalnızca Gül Köksal’ın “Tarihi Dokunun sürekliliği Bağlamında Yeldeğirmeni Örneği” semineri Yeldeğirmeni’nde bulunan TAK’ta yapılacak). Her gün 2 farklı seminer aynı anda ve farklı salonlarda yapılacağından, katılımcılar her gün seminerlerden birini takip edebilecek. Programda 6 adet farklı seminer başlığı olacak ve her bir seminer 6 hafta sürecek.

Programa Katılım ve Katılım Belgesi:

Programda katılmak istediğiniz seminerlere kaydınızı kayit.kadikoyakademi.org linkinden online olarak yapabiliyorsunuz. Dilerseniz kaydınızı Akademi’yi ziyaret ederek ya da  (216) 411 48 33 numaralı telefonu arayarak da yapabilirsiniz.

Programa katılım ücretsizdir. 6 haftalık programın en az 5 haftasına katılım gösterenlere program bitiminde katılım belgesi verilmektedir. Dileyenler kayıt yapmaksızın oturumlara katılabilir, ancak bu durumda katılım belgesi alamazlar.

#AmputeMilliTakım

Ampute Futbol Milli Takımı şampiyon oldu ve Twitter’da #AmputeMilliTakım hashtag’i ile twitler yağıyor. Hemen merak edip hashtag’e girdim ve atılan twitlere göz gezdirdim. Göz gezdirmek dediğim bayağı inebildiğim kadar aşağı inerek okudum. Okudukça “kuruldum”. Takımın “Milli” olmasından bağımsız bir şeylerden bahsedeceğim. Benim ilgilendiğim “Ampute” kısmı. Atılan twitlerin neredeyse tamamında bu şampiyonluk ajite edile edile verildi. Sanki bedensel bir “engel”i bulunan kişiler spor yapamazdı ve “milliler” bir mucizeyi gerçek kıldı. Bu şampiyonluğun mucizevi olan bir kısmı var elbette; bedensel farklılıkların kişiye engel olması için her zorluğun çıkarıldığı bir yerde, oralara gelebilmek gerçekten bir yanıyla da mucizevi.

Bedeniniz bir sebepten “farklı” ise zaten her şey zorlaştırılıyor. Hatta bir sebepten ‘farklı’ iseniz bu zor bir hayat için yeter koşul. Bir ideal insan var çünkü kafalarda. Bu ideal insan hayali; kişilerin bedenlerini, düşüncelerini, cinsel yönelimlerini de yine bu ideale göre şekillendiriyor. İdeal insandan uzaklaştıkça hayat zorlaşıyor ve başarılarınız ya görülmüyor ya da bu şampiyonlukta olduğu gibi ajite edile edile sunuluyor. Bu başarının “milli” bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Bu başarı, o insanların bizzat kişisel başarıları. Bu şampiyonluk haberi gelmeden önce hiç anasayfama düşmedi mesela, oysa finale gelene kadar da bu takım “milli” idi. Elbette sevinelim bu başarıya ama bir özeleştiri de vermek zorundayız sanki.

Eylülün son haftası Kadıköy’den metroya inen engelli asansörü bozuktu ve en fazla 4 kişi taşıyabiliyordu. İstisnasız her gün asansör önünde tartıştım insanlarla. “Bu asansör benim kullanımım öncelikli. O yüzden benden önce beklemeye başlamanız bir anlam ifade etmiyor.” demek zorunda kaldıysam, ya da 10 kişi bindiğimiz için inmek zorunda olan 6 kişiden biri olmadığımı anlatmaya çalışıp, en son güvenlik çağırmak zorunda kaldıysam sanki biraz durup düşünmek gerek bu başarı bize ne kadar temas ediyor diye. Bu sevincin samimiyetsiz bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bu başarı bir fark yaratsın, engeller bedenlerimizde değil zihinlerimizde diyelim istiyorum. Çünkü bedenlerine rağmen değil, çıkarılan engellere rağmen başardılar.

Kendi biramı yapmak için bir yılımı verdim

Ben bir Bira Sommelier’iyim (Sommelier: Yemeğe göre şarap seçip tadarak müşteriye bilgi veren kimse.) ve bir süre önce zorlu bir göreve adım attım. Amacım sadece ufak bir alanda yetiştireceğim ya da toplayacağım malzemeleri kullanarak bira mayalamak. Bu projeye “Growing Beer” (Bira Yetiştirmek) adını verdim. Bunun için epey bakımsız, neredeyse çöplüğe dönmüş küçük bir arazi aldım. Şerbetçiotu ile arpayı ekmek, yağmur suyu toplamak ve ileride kullanabileceğim mayayı bir şekilde elde etmek için toprağa çeki düzen veriyorum.

İşin yarısından fazlasını hallettim. Şu ana kadar bahçe işlerini yoluna koymak, uzmanlarla röportaj yapmak ve “Growing Beer” videolarımı yayına hazırlamak için 500 saatten fazla zaman harcadım. Bu süreçte projem kuraklıktan, yaz fırtınalarından, sığır tavşan, böcek işgallerinden ve bahçıvanlık konusunda sergilediğim cehaletten sağ kurtulmayı başardı. Şerbetçiotu ve arpayı yetiştirdim. Yağmur suyunu toplayıp filtreledim. İşime yarayacak mayayı da bulmak üzereyim. Son aşama ise bunların hepsini mayalama gününde bir araya getirmek olacak. Eğer işe yararsa yıl sonunda ilk biramızı yudumlayabiliriz demektir.

Ocak ayında işe koyulduğumda etraf darmadağındı.

Yılların bakımsızlığı nedeniyle arazi çöplerle ve yabani otlarla kaplıydı.

Bahçemi temizledikten sonra 30 bin arpa tohumu ektim.

Bazen başarısız olsam da arpalarımı elimden geldiğince rüzgardan, yağmurdan ve fırtınalardan korumaya çalıştım.

Arpalar zamanla olgunlaştı ve altın sarısı rengine büründü.

Sonra hasat edilip taneleri çıkarıldı.

Yağmur suyunu topladım. Meyvelerden, çiçeklerden ve böceklerden onlara zarar vermeden maya örnekleri aldım ve kullanılabilecek olanı ayırmak için bir laboratuvara gönderdim.

6 adet şerbetçiotu kökü diktim ve yaklaşık 5 metre kadar büyüttüm.

O kadar çok uzuyorlar ki asıl mücadeleyi onları zapt etmeye çalışırken verdim.

Fırtınalara, tavşanlara ve hastalıklara rağmen şerbetçiotları da nihayet ürünlerini verdi. Bunun beni ne kadar mutlu ettiğini görüyorsunuz.

Kaynak: Bored Panda

Kaderiyle baş başa Afrika: Ruanda Soykırımı

1994 yılında meydana gelen Ruanda Soykırımı 800,000 insanın hayatını kaybetmesine sebep oldu. Bu soykırıma çeşitli sebeplerden ötürü dünya sessiz kaldı, soykırım olarak nitelendirmedi. İlk etapta soykırım olarak adlandırılmasa da katliam sayısı, insan hakları ihlalleri, acı doruk noktaya ulaştı.

Soykırım öncesi Ruanda

1916 yılında Belçikalılar Ruanda yönetimini ele geçirdiler ve I. Dünya Savaşı sonrasında Ruanda Belçikalıların mandası haline geldi. Belçikalılar Ruanda’daki insanları burun yapıları, göz ölçüleri gibi anatomik farklılıklarını göz önünde bulundurarak ve kimlik kartları oluşturarak toplumu Hutu ve Tutsi ırkları olmak üzere ikiye ayırdılar.

Aslında Tutsiler ve Hutular arasındaki kutuplaşma sömürgecilik dönemlerinden önce başlamıştı. Tutsi kralı Rwabugiri’nin uyguladığı politikalar Tutsilerle Hutular arasındaki etnik farklılaşmayı arttırmıştı fakat Belçika’nın uygulamalarıyla bu kutuplaşma daha da arttı. İddialara göre Tutsiler Kafkasyalılara daha çok benziyorlardı. Bu sebeple Belçikalılar Tutsileri destekleyerek yönetimi onlara verdiler. Hutulara ise “yönetilmeyi hak eden siyahi insanlar” mantığıyla davranıldı. Tutsiler daha çok eğitim olanağı bulurken, Hutular bu tarz olanaklardan Tutsiler kadar yararlanamadı ve daha zor işlerde çalıştırıldılar. Ülkedeki Hutu sayısı ise nüfusun neredeyse yüzde 90’ı kadardı. Bu gerçeklik gelecekte ülkenin dengelerinin değişmesini kolaylaştırdı.

20. yüzyıl ortalarında Belçika’nın Ruanda üzerindeki kontrolünü çekmesinden sonra Hutular siyasi güç elde ettiler ve yine nüfusun büyük bölümünü Hutular oluşturduğu için iktidara bir Hutunun gelmesi kaçınılmaz oldu. İktidara Hutu olan Grégoire Kayibanda geldi. Bu sefer işler tersine döndü ve devlet Tutsilere ikinci vatandaş muamelesi yapmaya başladı ve bazı çatışmalar meydana geldi. 20,000 Tutsi hayatını kaybetti ve 300,000 Tutsi sınırdışı edildi. Uganda’ya sürülen Tutsiler burada “Ruanda Vatansever Cephesi”ni kurdular.

1973 yılında ise ılım bir Hutu olan Juvénal Habyarimana askeri darbeyle iktidara geldi. Siyasal gücü eline alan Habyarimana tüm partileri yasakladı ve gücünü konsolide etti. Her 5 yılda bir %99 oy ile tekrar başkan seçildi. Uganda’da yapılanan Ruanda Vatansever Cephesiyle Habyarimana arasında çatışmalar oldu. Sonuç olarak Habyarimana Tutsilerle barış masasına oturdu. Anlaşmalarına göre Tutsiler ülke yönetimine katılacak ve onlar da söz sahibi olacaklardı. Fakat 1994 yılında Başkan Habyarimana’nın uçağı vuruldu ve Habyarimana öldü. Bu olay soykırımı başlatan olay olarak tarihte yerini aldı. Bir gün sonra ülkede başlayan olaylarda 10 Belçikalı Birleşmiş Milletler askeri öldü ve sonrasında 2,500 kişilik Birleşmiş Milletler barış koruma gücü ülkeden geri çekildi.

Soykırım

Kahve ve çay Ruanda’nın ana ihracat mallarındandı. 1989 yılındaki uluslararası kahve fiyatındaki düşüş zaten kırılgan olan Ruanda ekonomisini derinden etkiledi. Bunun yanında ülkede kuraklık ve gıda sıkıntısı yaşandı. Ruanda’ya para desteğinde bulunan devletler ise Ruanda’ya tasarruf politikası uygulatmak istediler. Bu istek devletin halka sağladı sosyal hizmetlerde kesintiye yol açtı. Soykırım öncesi yakın yıllarda tüm bu sebeplerden ötürü halk zaten çok kızgın ve memnuniyetsiz bir karaktere bürünmüştü. Habyarimana’nın uçağının düşürülmesinden sonra ise soykırım patlak verdi.

1994 Nisanında başlayan soykırımda Interahamwe (birlikte çalışanlar) denilen aşırı uç Hutu grubu 800,000 Tutsi ve ılımlı Hutuyu yüz gün içerisinde öldürdü. Soykırımı gerçekleştirenler arasında jandarmalar gibi hükümet çalışanları da vardı. Yani soykırım devlet destekliydi. Soykırımda radyo büyük rol oynadı çünkü radyolar Hutuları galeyana getirici yayınlar yapıyor ve öldürmeye teşvik ediyordu. “Mezarlar henüz dolu değil” söylemi radyodan yayınlanan sloganlardan biriydi. Soykırımda Tutsi ve ılımlı Hutulara işkenceler yapıldı. Canlı olarak yakılanlar, aile bireylerini kendi elleriyle öldürmesi için zorlananlar, canlı olarak lağım çukurlarına veya toprağa gömülenler, çok sayıda tecavüze uğrayan kadın oldu.

Tecavüzlerden dolayı ülkede AIDS’li kadın sayısı arttı. Soykırım sırasında öldürme işlemi büyük oranda palalarla gerçekleştirildi çünkü ateşli silahlar için gereken cephaneyi sürekli bulmak kolay bir şey değildi. Silah daha çok karşı koyacak veya kaçacak durumda olanları öldürmek için kullanıldı. Geçmişte Belçikalıların hayata soktuğu kimlik kartları ise soykırım sırasında kimlerin Tutsi olduğunu belirlemede kolaylık sağladı.

Soykırım sonrası yargılama süreci

Soykırım Paul Kagame’nin (2000 yılından bugüne Ruanda başkanı olarak görevini sürdürmektedir) liderlik ettiği Ruanda Vatansever Cephesi’nin ülkede kontrolü ele almasıyla sona erdi ve ülke kaos ortamından biraz olsun kurtuldu. 120,000 kişi soykırıma katıldığı gerekçesiyle alıkonuldu. Sayının bu kadar fazla olması sebebiyle yargılama üç aşamalı olarak gerçekleştirildi. İlk olarak Birleşmiş Milletler tarafından kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi, ikinci olarak ulusal mahkeme sistemi ve üçüncü olarak ise ‘gacaca’ adı verilen topluluk mahkemelerinde yargılamalar gerçekleşti. Ülkenin içinde kurulan açık havadaki topluluk mahkemelerinde yargılanan insanların, suçlarından dolayı pişman olan ve tövbe edenlerinin bir kısmı ufak cezalar, bir kısmı sosyal hizmet cezaları, bir kısmı ise hiç ceza almadı.

Soykırım sonrasında Ruanda’nın suçluları yargılamak için kurulacak olan Anayasa Mahkemesi ve suçluların gönderilmesi için gereken yeni hapishaneler kurmaya yeterli parası yoktu. Bu sebeple mahkemeyi kurmak ve yeterli miktarda hapishane açmak için Birleşmiş Milletler’den para almak zorunda kaldı.

1994 yılında gerçekleşen Ruanda soykırımı ilk yıllarda yeteri kadar dikkati üzerine çekemedi. Popüler medya 800,000 kişinin hayatını kaybettiği bu soykırımı bir kabile çatışması olarak lanse etti. Etnik olarak insanları etiketlemek ve aralarında bir çatışma olduğunu söylemek soykırımın arkasındaki esas sebepleri ilk zamanlarda gizledi.

Kaynakça

Cooke, J. G. (2011). Assessing Risks to Stability. Center For Strategic & International Studies, 1-20.
http://www.history.com. THE RWANDAN GENOCIDE. Ekim 5, 2017 tarihinde http://www.history.com/topics/rwandan-genocide. adresinden alındı
Rosenberg, J. (2017, April 20). The Rwandan Genocide. https://www.thoughtco.com/the-rwandan-genocide-1779931: https://www.thoughtco.com/the-rwandan-genocide-1779931 adresinden alındı
Sellström, T., & Wohlgemuth, L. The International Response to Conflict and Genocide: Lessons from the Rwanda Experience. 5-90.
The United Nations. (2012, 3). The Justice and Reconciliation Process in Rwanda. http://www.un.org/en/preventgenocide/rwanda/pdf/bgjustice.pdf. adresinden alındı
Werwimp, P. (2006). Machetes and Firearms: The Organization of Massacres in Rwanda. Journal of Peace Research, 43(1), 5-22.

Ölen yüreklerimiz oldu: 10 Ekim 2015

“20 Eylül 2011 Ankara; 3 canımız,
20 Ağustos 2012 Gaziantep; 10 canımız
11 Mayıs 2013 Hatay; 52 canımız,
5 Haziran 2015 Diyarbakır; 5 canımız,
20 Temmuz 2015 Suruç; 34 canımız,
8 Eylül 2015 Iğdır; 13 canımız,
10 Ekim 2015 Ankara; 109 canımız
12 Ocak 2016 Sultanahmet Meydanı; 11 canımız,
17 Şubat 2016 Ankara;28 canımız,
19 Mart 2016 İstiklal; 4 canımız,
13 Mart 2016 Kızılay Meydanı; 35 canımız,
7 Haziran 2016 Vezneciler; 11 canımız yandı.”
“Öncelikle yapılan katliamlarda yaşamını yitirenleri anıyor, hepimize baş sağlığı diliyorum.”

2 sene önce, tarihte bugün; Ankara’nın göbeğine bir bomba, ülkeye bir ateş düştü. Bu öyle bir ateş ki “barış” için birleşen herkesin canını yaktı; Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Bulgar, yaşayan 67 milletten insan, birbirine düşman olmuş her bir ırk bu ateşte yandı ve ölen 109 canımız oldu.

Terörün dini, dili, ırkı, vatanı olmaz; sadece ateşi ve elinde kalan kanı olur. Bu öyle bir ateş ki barış için birleşen herkesin kalbini cehenneme çevirdi. Fikirlerimizi ve düşüncelerimizi bombayla yok etmek istediler fakat fikir, düşünce bombayla parçalanabilir mi? Düşüncelerimizi öldürebilir mi patlayan bir bomba? “Barış” fikri için birleşenler, Elif, Orhan, Hakan, Ayşe, Ece, Leyla Aziz, Umut gibi ölen bizler olduk, düşüncelerimiz değil. Bu fikir; hepimizin kardeşliği, bu fikir bombayla patlar mı? -Bu fikir ki hepimizin dirilişi.-

10 Ekim 2015 ANKARA

10 Ekim 2015 tarihinde, KESK, DİSK, TTB, TMMOB çağrısı ile çok sayıda insan “Emek, Demokrasi ve Barış” mitingi için bir araya geldiler. Tren garı önünde kortej oluşturup saat 10.00 da yürüyüşe başlanılacağı duyurulmuştu ve saat 10.10 da, yürüyüşe başladıktan 10 dakika sonra, gar önünde birbirine yakın iki ayrı noktada iki bomba patladı. Olay yerinde yaşamını yitiren insanlar, sağ kalan insanlar ve olay yerinde bulunan sağlık görevlileri ile daha sonra olay yerine gelen ambulans personeli tarafından kontrol edilip olay yerinde bırakılmışlardır. Yaşamını yitirenler mitingde kullanılacak bez afiş ve pankartlarla örtülmüştür. Yaralılara müdahale edilirken kalabalık bir çevik kuvvet polisi ekibi olay yerine biber gazı ve tazyikli su sıkarak müdahalede bulunmuş ve sağlık personelinin ilkyardım çalışmalarını engellemiştir. Olay yerinden uzaklaşmaya çalışan gruba cop kullanarak, kargaşa çıkmasına neden olmuştur. Olay yeri sağ kalan insanlar tarafından şerit çekilerek muhafaza altına alınmış ve şeritlerin etrafında kalarak yerde yatan arkadaşlarını yalnız bırakmamıştır.

Olay yeri incelemesi olay yerinde bulunan uzman polislerin verdiği bilgiler ile bombanın patlatılma biçiminin ve bomba düzeneğinin Suruç’taki patlama ile benzerlik gösterdiği söylenmiştir. Fakat bombaların patlatıldığı cadde üzerinde yapılan incelemede, zeminde bir tahribat olmadığı ve bombanın yerden yaklaşık 1 metre yukarıda vücuda bağlı olarak patlatıldığı görülmüştür [1].Yapılan soruşturmanın sonucunda saldırıyı IŞİD üyesi Yunus Emre Alagöz ile Suriye uyruklu bir teröristin gerçekleştirdiği ve Yunus Emre Alagöz, 20 Temmuz 2015 tarihinde Suruç’ta 34 kişinin öldüğü saldırıyı gerçekleştiren Şeyh Abdurrahman Alagöz’ün ağabeyi olduğu tespit edildi.

10 Ekim 2015 ve Devlet Üzerine İnceleme

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, devletlerin iki yükümlülüğü bulunmaktadır; negatif ve pozitif yükümlülüktür. Negatif yükümlülük, ihlal etmeme; pozitif yükümlülük, önlem alma ve koruma yükümlülüğüdür. Bu bağlamda, “Emek, Demokrasi ve Barış” mitinginde Türkiye’nin en kanlı terör saldırısı yaşanmış, yaşama hakkı ve toplanma özgürlüğü ağır bir şekilde ihlal edilmiştir. 109 kişinin ölümüne neden olan bombaların patlamasında devletin pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Binlerce insanın Ankara’ya geleceği ve Ankara Tren Garı’nda toplanacağı ve saat 10.00’da yürüyüşün başlayacağı günler öncesinden bilindiği halde, devlet toplanma ve yürüyüşe geçme alanında (gar önü ve gara açılan yol güzergâhlarında) hiçbir önlem almamıştır [2].

Dönemin İçişleri Bakanı Selami Altınok, güvenlik önlemlerinin, üst arama işleminin, miting alanı için alındığını belirtmiş ve bu açıklamasıyla gar önü için önlem alınmadığını itiraf etmiştir. Toplanma özgürlüğünün mitingin gerçekleştiği mekanla sınırlı olduğunu belirterek ağır bir ihlal yapıldığı yani negatif yükümlülüğün yerine getirilmediği açıkça belirtilmiştir.Dolayısıyla, yaşam hakkı bakımından devletin bu tutumu kabul edilemez niteliktedir [3].

DİPNOT

[1]https://www.ihd.org.tr/10-ekim-2015-tarihinde-ankara-merkez-tren-gari-onunde-emek-demokrasi-ve-baris-mitingi-toplanma-yerinde-gerceklestirilen-katliam-insan-haklari-dernegi-on-gozlem-raporu/

[2]https://www.ihd.org.tr/10-ekim-2015-tarihinde-ankara-merkez-tren-gari-onunde-emek-demokrasi-ve-baris-mitingi-toplanma-yerinde-gerceklestirilen-katliam-insan-haklari-dernegi-on-gozlem-raporu/

[3]https://www.birgun.net/haber-detay/ihd-ankara-katliami-nin-on-raporunu-yayimladi-92086.html

Kıyafetlerimizin arkasındaki yaşamlar

Kim olduğumuza giydiğimiz giysilerle karar verdiğimiz bir hızlı moda döneminin içindeyiz. Bir nevi seçilmiş derilerimiz olan kıyafetleri indirimde yakalayınca şampiyon olmuş gibi hissediyor artık çoğumuz. Üzücü yanıysa genellikle giysiler konusunda düşünme şeklimizi sadece fiyatlara endeksliyor oluşumuz.

Önemli saydığımız birçok gün için yeni giysiler tüketiyoruz. Kıyafetler fiyatlarından dolayı ihtiyaçtan çok tüketim malzemesi haline geldi. “20 liraya elbise alırım, 1 kere giysem bile kârdır.” veya “En kötü ihtimalle ihtiyacı olanlara dağıtırım…” bilinçaltıyla durmaksızın yeni kıyafetler edinme isteğimiz önüne geçilemeyecek bir boyuta ulaştı. Biz insanlar para, imaj, statü gibi maddi değerlere önem verdikçe depresif ve kaygılı bir hale büründük ve bunca alışverişe rağmen giyecek bir şey bulamama fobisi işte böyle gelişti. Aslında olay bu maddi değerlerin altında yatan dayatma ve propagandayla ilişkiliydi; hayatımızdaki sorunları çözmenin yolu tüketimden geçer!

Dünyada her yıl 80 milyardan fazla giysi satılıyor ve bu sayı 20 yıl önce aldıklarımızın yüzde 400 fazlası demek. Peki bu hızlı tüketim tiyatrosunun perde arkasındaki dünyaları yaşayanlar kimler? Tüketiciler olarak ucuz ürün gördüğümüzde sevinip kıyafetler üzerine kurduğumuz dünyalarımızın arkaplanında kirlettiğimiz bir atmosfer ve canları pahasına çalışan sigortasız fabrika işçileri var.

Bangladeş, Hindistan gibi insan gücü kullanan ülkelerdeki giyim fabrikalarında üretiliyor vitrinlerine hayranlıkla baktığımız o en büyük markaların giysileri. Kazanç zincirinin tepesi ürünlerin nerede yapılacağını seçiyor ve en az parayı kabul eden fabrikalarla seri üretimde anlaşılıyor. 40 milyondan fazla işçinin yüzde 85’inden fazlası kadınlardan oluşuyor ve günlük 3 doların altında paralarla sigortasız şekilde çalışıyor bu işçiler. Fabrikatörler pahalılaşma isterse, markalar fabrika değiştirerek yarıştan atmış oluyor diğer fabrikaları ve işçilerin çığlıkları yine sessizliğe karışıyor.

Küreselleşmiş giysi üretimi konusunda birkaç şey okuduktan sonra hemen bir felaket haberiyle karşılaşıyoruz: Rana Plaza olayı 2013 Dhaka/Bangladeş… 1135 insanın ölmesine neden olan fabrika göçüğü olayı ve daha nice felaket…

Sadece iş güvenliği tehlikesiyle de sınırlı kalmıyor sektör… Sermaye başlarının her şekilde galip geldiği birçok felaketi de beraberinde getiriyor. Toprak kirletiliyor. Nitrat gübresi ile ürünlerin verimleri arttırılıyor ancak nitrat oranı yerel ekinlerle uyuşmuyor. Bu yüzden bu toprakta yaşayan halkın DNAlarında hasar meydana gelmiş duruma ve kalıtsal deri hastalıkları, sakatlıklar, kanserler yeni nesilde aşırı artış gösteriyor. Aynı şirket, halkın cilt kanserine de ilacı üreten şirket. Yani yine kar, yine kazanç…

Geçim kaygısı, hastalıklar, toprakların para etmemesi dünyadaki en büyük intihar dalgasını yarattı ve son 16 yılda 250.000 çiftçi intihar etti. Çiftçiler daha fazla mücadele edemeyip topraklara attıkları gübreleri içerek tarlalarında ölü bulunuyorlar. Bu oran Hindistan’da 30 dakikada 1 çiftçi intiharı demek.

Peki öylece kabullenmek mi gerek bu yaşanacak olası giyim distopyasını? Neler yapılıyor ve bizler neler yapacağız bu küresel hızlı dev endüstriyle başa çıkmak için? Halihazırda People Tree ve Eco Age gibi adil ticaret markaları kurularak yola çıkıldı ve “insan canı”nın hâlâ değerli sayıldığı fabrikalarda işçiler ölüm korkusu yaşamadan çalışmaya başladı son yıllarda. Organik pamuk üretimi yaygınlık gösterdi. Yediğimiz elma bile organik olsun diye uğraşırken aslında en büyük organımızın deri olduğu ve bu derinin yaşam kaynağının atmosfer olduğu, atmosferi korumamız gerektiği insanlara işlendi. Atmosferin ve toprağın da giysi atıklarından ve hızlı hasattan zarar gördüğünü kavramaya başladı insanlar. Büyük forumlar düzenleniyor ve büyük markaların sürdürülebilir yaşam sorumluları konuk edilerek işçilerin yaşam hakları münakaşa ediliyor.

Şu anda küçük bir yüzdeye tekabül eden proje fabrikalardaki şartların iyileştirilmesi için yola çıkıldı. Belki de bunlardan daha önemlisiyse büyük bir farkındalık uyandı sahalarda çekilen “The True Cost” gibi belgesellerle ve yaşanan can kayıplarıyla. Bu yüzden şu andan başlayarak tüketiciler olarak aktivistlere dönüşmeli ve en azından kendi adımıza etik sorgulamaları yapmalıyız. Bundan daha iyisini yapmamız mümkün…

İşçilerinse tek bir temennisi var: “Kimsenin bizim kanımızla üretilen şeyleri giymesini istemiyoruz.”

Başlık fotoğrafıSpencer Tunick

Ankara katliamında yitirdiğimiz tüm barış düşlü arkadaşlarımıza ve Veysel’e

Nasıl korkunçtu gülüşleriyle kaybolmaları bir fotoğrafta Ah! Nasıl korkunç…
Veysel ve kalbinde barış düşüyle gidenlere.

YIKILIR

Yıkılır çürümüş dünyanın sessiz ruhları. Bu öfke yıkılır.
Yıkılır nefreti kutsanmış taşlar.
umudu pazar yerlerinde katledenler.
Yıkılır yeryüzünü incitenler,
Yaşamın kalbindeki sevgiyi sömürenler.

Tarihin zaferleri Yıkılır.

Masalları çalınan çocukların ahını alanlar yıkılır.

Yıkılır kutsanmış sınırlar, bayraklar, ülkeler.

Boğazlarda, denizlerde milyonların ağıdını bırakanlar yıkılır.

Viran şehirler, yakılmış köyler, incinmiş düşlerden kendine hayatlar, zenginlikler yaratanlar yıkılır.

Yıkılır evleri sessizliğe bırakanlar, fotoğrafların ahını alanlar.

Tarih Yıkılır.

Yıkılır bataklığını yüceltenler, idamlar hazırlayanlar, savaşlar başlatanlar.

Çiçekleri öldürenler, geriye ayaklar altında ezilmiş nergisler, boynu bükük bir direniş karanfili bırakanlar Yıkılır.

Yıkılır zalimler, kravatlılar, atalar, devletler, ülkeler, sınırlar…

Yıkılır sömürücüler, kan içiciler.
Şiirsiz, kitapsız yaşayanlar, şarkı söylemeyenler Yıkılır.
Yıkılır insanların kalbine dokunmayanlar, mutluluğu paylaşmayanlar.
Canı acımayanlar, acıya ortak olmayanlar, gökkuşağını bilmeyenler Yıkılır.

Yıkılır kuşları öldürenler, güvercinlerin kanatlarını kıranlar.
Ciddi olanlar,ciddi konuşanlar Yıkılır.
Yıkılır gökyüzünü bulutlara yasaklayanlar, güneşi içmeyenler, sevmeyenler.
Aşkı hor görenler, ayıp görenler YIKILIR. YIKILIR. YIKILIR…

Gülüşler, şarkılar, şiirler, sözler, fotoğraflar kalır.
Çocukların düşleri kalır.
Yarın için direnenler kalır,
Erguvanlar, leylaklar ve hala ölmemiş yeşermeye çalışan çiçekler kalır.

Bir gün mutlaka yaralarımız çiçeklenecek…

10.10.15
10:04/Ankara