Ana Sayfa Blog Sayfa 252

Eğitim Sen: “Araştırma üniversiteleri, neyi, nasıl araştıracak?”

0

Eğitim Sen, Cumhurbaşkanı tarafından ilan edilen araştırma üniversitelerine ilişkin bir açıklama yaptı. Açıklamada araştırma üniversitelerinin çözüm olmadığı, akademi üzerinde kurulan baskı ve YÖK kaldırılmadan sorunun çözülemeyeceğinin altı çizildi. 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilen araştırma üniversiteleri ile ilgili Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) bir açıklama yaptı. Araştırma üniversitelerinin genç akademisyenlere kolaylık sağlayacağı iddiasının doğru olmadığını söyleyen açıklamada, üniversite üzerindeki baskılara, güvencesizleşmeye ve ihraçlara da dikkat çekildi. Açıklama şöyleydi:

18.06.2017 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen, akademi ve üniversitelerin geleceğini mühürleyen yasanın kabul edilmesi sonrasında YÖK, üniversitelerin farklı alanlarda ihtisaslaşması için yetkilendirildi.

2017-2018 akademik açılış töreninde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan tarafından araştırma üniversiteleri oluşturulduğu duyuruldu.

Bir önceki akademik yıl açılışında da “Bölgesel Kalkınma Odaklı Misyon Farklılaşması ve İhtisaslaşma Projesi” kapsamında Bingöl Üniversitesi, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Düzce Üniversitesi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi ve Uşak Üniversitesi’nin bulundukları bölgenin “kalkınma odaklı gelişimine” yönelik projeler üretmesi amacıyla pilot üniversite olarak belirlendiği duyurulmuştu.

Belirtmek isteriz ki söz konusu proje, YÖK ve Kalkınma Bakanlığı tarafından 2015 yılının Haziran ayında başlatılan ve yöntemini YÖK’ün belirleyeceği desteklerle yürütülecek olan bir proje olmakla birlikte; “araştırma üniversitesi” kategorisi doğrudan Cumhurbaşkanının yönlendirmesiyle oluşturulmuş bir kategoridir.

Yani üniversitelerin sorunlarına dair üniversite bileşenlerinin, sendikaların çözüm önerilerinden ziyade tıpkı TEOG, LYS ve YGS değişikliklerinde olduğu gibi Cumhurbaşkanının arzuları temel belirleyici olmuştur.

Üstelik YÖK Başkanı araştırma üniversitelerinin, “akademinin genç kuşakları kazandırması” açısından önemli bir hamle olduğunu belirtmektedir. Ancak bu sözler ironik olmanın ötesinde bir gerçekliği gizlemeye çalışmaktadır. Çünkü OHAL hukuksuzluğuyla genç akademisyenlerin statüleri değiştirilmiş, işten atılma kaygısı had safhaya çıkmış, akademik çalışmalar üzerindeki baskı ve otosansür zirve yapmıştır.

Eğitim Sen olarak belirtmek isteriz ki;

  • Üniversitelerin kurumsal özerkliğinin yok edildiği,
  • Rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atandığı,
  • Üniversitelerin insan, toplum ve doğa yararına değil de kar getirisi olan, sermaye ve AKP yararına bilgi üretmeye zorlandığı,
  • Bilimsel bilgiyi üretecek olanların, hakikati arayanların her an işten atılma kaygısı taşıdığı ya da işten atıldığı,
  • Trajikomik gerekçelerle, hukuk tanımaz yöntemlerle açılan disiplin soruşturmaları sayısının katlanarak arttığı,
  • Ankara Üniversitesi Rektörü gibi hakkında yolsuzluk iddiaları olan, hukuksuz uygulamalarla üniversite kamuoyunun gündeminden düşmeyen rektörlerce üniversitelerin yönetildiği,
  • Bilime, sanata, felsefeye, özgür ve eleştirel düşünceye karşı adeta savaş ilan edildiği,
  • İhbarcılığın değer olarak görüldüğü,

bir yükseköğretim sisteminde araştırma üniversitelerinin neyi, nasıl araştıracağı, ortaya çıkan bilginin toplumun hangi sorununa çözüm üretebileceği, bu üniversitelere aktarılan kaynağın akıbetinin ne olacağı ortadadır.

Sorun da çözüm de açık ve nettir! Üniversiteler özgürleşmeden, haksız ve hukuksuz ihraç edilen bilim insanları görevlerine geri dönmeden, akademik özgürlükler geliştirilmeden, kurumsal özerklik, kamusal finansman ve iş güvencesi garanti altına alınmadan, üniversiteler tüm bileşenlerinin karar alma süreçlerine katıldığı modellerle yönetilmeden ve YÖK kaldırılmadan Türkiye üniversitelerinde özgür bilim, nitelikli bilgi üretimi olmayacaktır!

Alıntı: marksist.org

Çevrecilere saldırı ve tehditler artarken bize düşen sorumluluklar

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu

Geçtiğimiz Mayıs ayında katledilen yaşam savunucuları sevgili Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu cinayeti unutulmasın, davayı takip edelim diye düşünürken, katil Ali Yumaç’ın Alanya L Tipi Kapalı Cezaevi’nde intihar ettiği haberi geldi. Koğuş arkadaşları kahvaltıya gitmişken eşofman lastiğiyle kendisini boğduğu söylendi. Cinayetin, açıklanacağı beklenen sırları da böylece katille birlikte mezara gönderildi.

Neden böyle bir akıl yürüttüğümüzü cinayet günü olan 10 Mayıs’tan bugüne kadar geçen süreyi incelediğimizde daha iyi anlarız. Katil, cinayetten hemen sonra yakalanıp mermer ocağının ismini, azmettiricinin eşgalini, lakabını (çirkin), aldığı parayı ve kalan miktarı itiraf etmesine rağmen soruşturma fazla ilerlemedi. Dahası Alİ Yumaç’ın karısının üzerinde çıkan mektupta ikinci bir mermer ocağının isminin geçmesi ve söz verdikleri parayı karısına ödemezlerse mahkemede hepsini ihbar edeceğini net bir şekilde ifade etmesi, cinayetin organizasyonunun daha büyük olduğunu gösteriyordu. Fakat bu konuda da herhangi bir ilerleme olmadı. Katilin itiraflarını mahkemede yapacağını söyleyip de geçen beş aya rağmen mahkemeye çıkamadan intihar etmesi ister istemez şüpheli kılıyor bu ani ölümü. Ali Yumaç’ın kısa bir süre önce Elmalı Cezaevi’nden, Alanya L Tipi Cezaevi’ne nakledildiğini de söyleyelim.

Olayın ve faillerinin neredeyse her şeyiyle ortada olduğu bir durumda bile azmettiricilerin hiçbir şekilde yakalanamaması, soruşturmanın zerrece ilerlememesi insanın adalet duygusunu acımasızca örseliyor. Gözümüzün içine baka baka boşuna adalet beklemeyin diyorlar. Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun çocuklarını düşünün bir de, sabır ve güç diliyorum onlar için.

Birhan Erkutlu ve Tuğba Günal

Birhan ve Tuğba 14 yıl önce yerleştikleri Alakır Vadisi’nde geri dönüşümlü malzemeden yaptıkları yuva dedikleri evlerinde ekolojik bir yaşam sürdürüyorlar. Fakat onların bu mütevazi yaşam alanı, HES’ lere karşı mücadele ettikleri için sayısız tehdit ve saldırıya maruz kaldı.

İki yıl önce evlerinin hemen yakınında korkutma amaçlı ateş açılması kendilerinin şikayetine rağmen, onlar avcıdır denilerek bir soruşturmaya uğramadı. Daha sonra Birhan ve Tuğba’nın kendi ifadeleriyle “11 Ağustos 2016 günü saat 17.00 sıralarında Metamar/Dedegöl Enerji şirketine ait Kürce HES’in bekçisi Şaban Akkay bizleri tehdit ederek ‘Ayaklarınızı denk alın, yoksa bacaklarınızı kırarız’ deyince biz yine savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Davaya bakan Kumluca 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi, geçen hafta Şaban Akkay’a, Birhan Erkutlu’yu tehdit etmek suçundan 5 ay hapis cezası verdi. Bekçinin daha önceden de kasıtlı suçtan ertelenmiş cezası olduğu için hapis cezası ertelenmedi”.

Bu gelişmeler üzerine 21 Eylül Perşembeyi Cuma’ya bağlayan gece saat 01.00 de Birhan ve Tuğba’nın yaşam alanlarına iki el silah sıkıldı ve Altınyaka Jandarma Karakolu’na suç duyurusunda bulunuldu. HES şirketinin yöneticilerinden birinin, Birhan ve Tuğba’nın yaşam alanının tam karşısında bir arazi alıp ortamı kışkırtmaya çalıştığını da belirtelim.
Antalya’da tüm canlıların yaşam alanlarını savunmak için barışçıl ve demokratik yöntemlerle mücadele veren insanlara bu denli fütursuzca saldırılmasının sebebi ne ola ki diye düşündüğümüzde; gözümüzün önüne sermayedarların iştahını kabartıp, gözünü döndüren, doğal güzellikler geliyor. Ve bu gözü dönmüşlükle cinayet dahil her şeyi yapabilecek hale geliyorlar. Bu cüretkarlığı nereden aldıklarını hepimiz çok iyi biliyoruz tabii.

Bütün bu ve benzeri yaşanan olaylar çok iyi gösteriyor ki diğer canlıların yaşam alanlarını ve kendi yaşam hakkımızı ancak kendimiz koruyabiliriz. Bunun yolu da her yerde yürüttüğümüz mücadeleleri bir koordinasyon etrafında toplayarak sermaye barbarlığının karşısına daha güçlü çıkmaktan geçiyor. Arkadaşlarımız, yalnız oldukları yerlerde ve tehditlere rağmen korkmadılar, gitmiyoruz buradayız dediler. Bize de öldürülen arkadaşlarımızın anısına saygıyla sahip çıkmak ve tehdit edilen arkadaşlarımızı savunmak görevi düşüyor.

Mutant kelebekler: Genlerin değiştirilmesiyle gelen renk ve desen

0

ABD’deki bilim insanları, genetik hastalıkları iyileştirmek için geliştirilen CRISPR-Cas9 tekniğini kullanarak, kelebeklerin kanatlarında farklı desen ve renklerin oluşmasını sağladılar.

Amerikan basınında yer alan haberlere göre, iki farklı biyolog ekibi, “optix” ve “WntA” genlerini silerek yaptıkları deneyler sonucunda, bu genlerin kelebeklerin desen ve renklerini belirlemede rol oynadığını buldular.

Cornell Üniversitesi’nden Linlin Zhang ve Robert D. Reed öncülüğündeki ilk ekip, “optix” isimli genin bir kelebeğin kanatlarındaki rengi belirlediğini buldular. Bu gen, “Agraulis vanillae” türündeki kelebeğin yumurtalıklarından silindiğinde, genellikle kestane rengi olan yetişkin kelebeklerin kanatlarının siyah ve gümüşe döndüğünü fark ettiler. Bunun nedeni, “optix” geninin yokluğunda, kelebek geleneksel kestane rengi yerine siyah bir pigment olan melanin salgılıyor.

Biyologların optix geninin kelebeğin kestane rengi pigmentini sağladığından bir süredir şüphelendiği, ancak onun yokluğunda siyah pigmentin ortaya çıkmasının yeni bir bulgu olduğu kaydediliyor.

Junonia coenia” kelebek türünden optix genini kaldırdıklarında, kelebeğin geleneksel kahverengi ve sarı renkleri kayboldu, bunun yerine keskin bir mavi renk ortaya çıktı.

Doktor Reed, “Bu bizi hayrete düşürdü

Cornell Üniversitesi’nden Anyi Mazo-Vargas ve George Washington Üniversitesi Arnaud Martin öncülüğündeki ikinci ekip ise, “WntA” geninin kelebeklerin kanatlarındaki desenlerin belirlenmesinde önemli bir rol oynadığını buldu.

WntA geni silindiğinde, kelebeklerin kanatlarındaki renklerin solduğu ve desenlerin yok olduğunu gördüler. Araştırmayı yürütenlerden Arnaud Martin, artık kelebeklerin çiftleşmek ya da avcılardan korunmak için güzel desen ve renklerdeki kanatlarının nasıl oluştuğunu anlayabildiklerini söylüyor.

Görsel: Owen McMilan/STRI’den alınmıştır
Haber Kaynağı: BBC

Boksun endüstrileşerek yozlaşması

Amerikan edebiyatının büyük ustalarından Jack London’ın, henüz endüstriyelleşmemiş döneminde boks sporunun toplum tarafından görülmemiş yoz yanlarını ele aldığı kısa, öz, yalın ve içinde bir de saf aşk hikâyesi barındıran Boksör adlı kitabı, boks sporu ve boksör psikolojisine uzak olanlar için okunması gereken eserlerden birisidir.

Hikayede, ünlü bir eski ağır sıklet şampiyonu olan koca Pat Glendon, onunla aynı adı taşıyan oğlu kusursuz ve dürüst yeni şampiyon genç Pat Glendon, spor ahlakından uzak bir menajer olan Sam Stubener ve son olarak da idealist genç kadın gazeteci Maud Sangster karakterleri öne çıkıyor.

Mücadele ve ring sporları yapan, ring görmüş, eline o eldivenleri geçirmiş, yumruk yemiş ve (slow motion kameralarla yakalanmamış olsa da) alnındaki ter yediği yumruğun etkisiyle savrulmuş bir sporcu olarak, koca Pat’in oğlunu nasıl bir tutkuyla boks sporuna hazırlayıp armağan ettiğini anlayabiliyorum.

Boks, birçok kişi ve toplum nazarında sert, acımasız, duygusuz, vahşi ve zekâ gerektirmeyen bir spor olarak görülüyor. Ringin dışından bakıldığında, üç dakikalık bir raunt boyunca rakibin saniyelik hamlelerine aynı süre içinde tepki vermeye çalışmanın, çok da büyük bir maharet olmadığı ve zekâ gerektirmediği düşünülebilir. En az üç raunt üzerinden oynanan bu oyunda, ağzında nefes almanı güçleştiren bir dişlikle rakibine yumruk atıp yumruk yemeyi, tutkuyla değil de şiddet yüklü duygularla açıklamak yaygın olarak kabul görmekte.

Koca Pat, ömrünün en kıymetli yıllarını verdiği bu spordan alabileceği her şeyi almış, emekli olmuş ve ardından bir dağ evinde inzivaya çekilmiştir. Eşi öldükten sonra, oğlu Pat’i ilkel sayılabilecek bu koşullarda ve annesiz büyütmek zorunda kalmıştır. Genç Glendon, babasından vahşi doğada yaşamanın dışında boks sporunun tüm inceliklerini de öğrenir. Bunların yanı sıra sanat ve edebiyatı da yaşamının bir parçası haline getirmiştir. Güçlü, iri yarı ve kusursuz fiziğinin yanında çok teknik bir boksör, aynı zamanda şiir yazan, fotoğraf çeken, Shakespeare okuyan bir birey olmuştur.

Genç Pat, büyük şehrin yozluklarından, kaosundan, düzenbazlıklarından, çirkinliklerinden habersiz kusursuz bir boksör, saf, ahlaklı ve duyarlı bir birey olmuşken, babasının daveti üzerine yanlarına gelen dönemin yeni yeni palazlanmaya çalışan menajeri, yine babası gibi emekli bir boksör olan ve hiç güven vermeyen Sam Stubener ile tanışmasıyla hem dünyanın zirvesine çıkacağı boks kariyeri hem de düzenin tüm yozluklarını göreceği yeni yaşamına başlar.

Sam Stubener, danışıklı dövüşler ayarlayarak yasa dışı bahis yoluyla kazanç elde eden, spor ahlakının yakınından bile geçmemiş çakal bir menajerdir. O yıllarda boks maçları seyir keyfi ve bahis oranları kaygısı içinde daha önceden menajerler ve bahis oynatıcıları tarafından belirlenen rauntta bitirilmekte, böylelikle de maçın biteceği raunda bahis oynayan bahisçiler ve menajerler kazançlar elde etmektedir. Bu çarkın içinde, durumdan haberdar olan boksörler, bahis oynatıcıları, belediye görevlileri ve emniyetten sorumlu polisler ile tabi ki menajerler başrollerdedir.

Kapitalist sistemin, boks dâhil tüm spor branşlarını endüstriyelleştirip her türlü sömürü ve yozlaştırmayla içlerini boşaltıp metalaştırdığını düşünürsek, bu durum çerçevesinde spor emekçilerinden önce sistemin kendisini hedef almamız gerektiğini düşünüyorum.

Neoliberal kapitalist politikalar karşısında ne denli gereken bir toplumsal refleks açığa çıkıyor? Bu sorunun cevabıyla birlikte boks ve spor emekçilerinin duruşunun birlikte ele alınması daha sağlıklı bir tahlil sağlayacaktır.

Günümüz dünyasında endüstriyel spor kavramının olmadığı tek ülke olan sosyalist Küba’yı ve Küba’nın spor politikalarını alt, orta ve üst yaş gruplarındaki tüm sporculara anlatmak, sadece spor emekçilerinin değil eşit, adil, özgür dünya düşleyen herkesin görevi olmalıdır. Sosyalist Küba’da kültür-sanat, edebiyat, bilim ve spor, ülkeye ve dünyaya karşı sorumluluklarını bilen doğru bireye ulaşmak için eşit düzeyde ele alınmaktadır ve sporun toplumcu bir bireyin bedensel ve ruh sağlığı gelişimi açısından önemli bir alan olduğu yasalarca beyan edilmektedir.

Kısaca, her kesimden insan, olması gereken toplumcu duruşa ne kadar mesafedeyse, sporcular da o kadar mesafedeler, başta boksörler olmak üzere hiç bir kesimden insan bu bağlamda sert eleştirilere maruz kalamamalı, kendi özelinde ele alınıp empati yolu aranmalıdır.

Tam bu noktada genç Glendon’a gelecek olursak, kusursuz bir ağır sıklet boksörü olan Pat, aynı zamanda edebiyata meraklı, şiirler yazan, resim yeteneğini geliştiremediği için fotoğraf sanatına yönelmiş, gazeteleri de takip eden bir kişidir aslında. Maç öncesi bir röportaj sırasında tanıştığı genç, güzel ve bir o kadar da idealist bir gazeteci olan Maud Sangster ile yakınlaşıp birbirlerini sevmelerinde, Pat’in boksör kimliğinden ziyade yukarıda sıraladığım ilgi alanlarının daha ağır bastığını belirtmemek olmaz.

Maud, refah düzeyi yüksek ailesinin ona sunmuş olduğu konformist yaşamı reddetmiş, kendi ayakları üzerinde durmayı tercih eden bir kadın. Maud da tıpkı Pat gibi sanat ve edebiyat düşkünüdür. Pat ile tek farkları, büyük şehirde büyüdüğü için şehrin pisliklerine hâkim ve aşina olan Maud’un bu pisliklere karşı “gard”ının hep havada olmasıdır. Maud’un boksu sevdiği için değil, boks sporu içindeki kirli oyunları araştırdığı için girdiği bu ortamdaki tanışmaları, hem kendisi hem de genç şampiyonun yaşamının dönüm noktası olur.

Pat, o zamana kadar menajerinin ona söylediği “seyirciler maç izlemek için para ödüyorlar, bu yüzden maçı şu raunda kadar uzatmalısın, buradan mutlu ayrılmalılar” sözünü gerçek bellemiştir. Ta ki Maud ona bu maçının biteceği raundu söyleyene kadar.

Gerçek, Pat’in yüzüne hayatında inen en sert kroşe gibi patlar ve o gün kariyerini noktalamaya karar verir. Ama bu sıradan bir noktalama olmayacaktır. Sırada, en ünlü rakibi vardır. Bu maçı hem kendisine söylenen raundda bitirmeyecektir hem de salonu dolduran seyircilere bu bozuk çarkta dönen tüm dolapları haykıracaktır. Nitekim Pat, büyük bir şampiyona yakışan bir maç çıkartır ve büyük bir şampiyonda olması gereken bir toplumcu sorumlulukla bozuk düzeni tek tek anlatır tüm seyircilere.

Şampiyon, ringlere veda edip Maud ile evlenmek üzere doğup büyüdüğü dağ köyüne gitmeden önce ring ortasında son olarak şu sözleri haykırır: “Hile ile spor aynı ringi paylaşamaz!”

London’ın kitabında anlattığı Pat karakterine rastlamak, günümüz dünyasında mücadele sporlarına olan ön yargılarımızı kırarak baktığımızda çok da zor değil. Bu sporlara yönelimin altında neler olduğunu anlamaya çalışmak, doğru bir başlangıç olabilir.

Örneğin, Filipinler’de yoksulluktan kurtulmak için yumruk atmayı öğrenen gençler, Amerika’da neo nazilerden korunmak için özsavunma ihtiyacı duyan siyahlar, alt orta sınıf içinde yaşamı ezilmekle geçip buna bir refleks olarak şan, şöhret, saygınlık hayali kuran gözü pek gençler… Bu örnekler daha da uzatılabilir, fakat kısaca toparlamak gerekirse başta boks olmak üzere tüm mücadele sporlarına yönelen gençler çok büyük bir oranda yoksullar ve ezilenler arasından çıkar.

Sonuç olarak boks ve diğer mücadele sporlarıyla uğraşan insanlara doğrudan vahşi bir işle uğraşıyor gözüyle bakmak çok sakıncalı. Mücadele sporlarıyla uğraşan bir birey olarak şunu oldukça net bir biçimde söyleyebilirim; hayatın her alanında, her meslek grubunda insanlarla kurulan doğru iletişim, bizim için kazanılmış birer raund olacaktır. Gönül ister ki, günümüz dünyasında endüstriyel spor anlayışına karşı profesyonel para kazanma kaygısıyla değil de Kübalı efsane boksör Teofilo Stevenson gibi amatör bir refleksle kapitalizmin çenesine yumruklar sallansın.

Eşit, adil ve özgür bir dünyada, fiziken ve ruhen doğru birey olma yolunda spor yapılacak günler görmek dileğiyle.

**Bu yazı ilk olarak BirGün’de yayınlanmıştır.

Işığı çoğaltanlar: İthaki Akademi Ekim’de yeni atölyelerine başlıyor

İthaki Akademi atölye çalışmalarına çok az kaldı. İkinci dönemi olacak atölye çalışmaları Ekim’de başlıyor. İthaki Akademi hem yetişkinler hem de çocuklar için düzenlenen atölyelere ev sahipliği yapacak. Birbirinden çeşitli, dolu dolu programlarıyla dikkat çekiyorlar. Bir “umut mekânı” inşa eden ekibin neler yaptığına şahit oluyoruz.

Akademi’nin koordinatörü Öznur Baycan merak edilenleri cevapladı ve İthaki Akademi hakkında bizlere bilgi verdi.

“Bir markaysanız ve arkasında Akademi kelimesini kullanıyorsanız altını boş geçmemeniz lazım. İkisi birbirini besleyecektir. Bu sene iyi hazırlandığımızı düşünüyorum.”

İthaki Akademi nasıl bir oluşum ?

İthaki Akademi küçük bir hayalden yola çıkılarak kurulan bir yer. Edebiyat ile iç içe, Türkiye’ye okunmamış değerleri katmayı amaçlamış bir yayınevinin hayaliydi. Biz edebiyata ve sanata nasıl bir katkıda bulunabiliriz? Sizin ne haddinize diyen olabilir. Ama öyle değil.

22 yıllık geçmişi olan bir yayınevinin birikimlerini aktarmak istediği bir yer. Daha doğrusu sadece kendi birikimlerini değil, yayınevi camiasında olan yazarların ve diğer yayınevi çalışanlarının da katkıda bulunabileceği bir yer yapalım, insanlar bildiklerini aktarsınlar ve buradan da faydalansınlar, kendilerini geliştirsinler diye oluşturulan bir yer haline geldi. Ama geçen sene ocak- nisan arasında yapılan atölyeler ilk deneyimimizdi. Biz o zaman “neyi yapabiliyoruz” onu gördük.

Emekleme aşamamızdı. Bu aşamadan sonra yürüyebiliriz dedik. Temmuz ayından itibaren, Ekim ayı için inanılmaz derecede “bu sene ne yapabiliriz” diye kafa yorduk. Koordinatörlüğün başına geçtiğim zaman hiç deneyimim yoktu. İlk olarak diğer atölyeler ne yapmış diye baktım, onların deneyiminden yararlandım. Onlardan farklı ne yapabiliriz diye düşündüm. Çünkü İthaki ve Akademi bir araya geldiği zaman onlardan farklı olmak zorunda. Bir markaysanız ve arkasında Akademi kelimesini kullanıyorsanız altını boş geçmemeniz lazım. İkisi birbirini besleyecektir. Bu sene iyi hazırlandığımızı düşünüyorum.

Katılımcıların geri dönüşleri nasıl oldu ?

Atölyelere katılan insanlar, yeni dönemin haberlerini beklediler. Aynı atölyelere bu sene tekrar katılmak isteyenler bile var. Çünkü, geçen sene katıldık ama yeni grupla ne öğreneceğiz, farklı olacak diye düşünüyorlar. Mesela Hakan Bıçakçı, geçen sene katıldı ama bu sene yeni bir grupla aynı içeriği tekrar işlemek istiyor. Geçen sene tadını alanlar, bu sene merakla geliyorlar. Bu sene farklı olarak, katılım sertifikasıyla yetinmek yerine, atölyelerde uygulamaya, üretmeye doğru gidiyoruz. Biz sadece bu işlerin profesyonel olarak nasıl görünmesi gerektiğini belirleyip katılımcıların ortaya koyduğu şeyleri insanlara sunmayı planlıyoruz.

Farklı atölyelerin işlerine bakınca örnek aldığınız çalışmalar oldu mu?

Çocuk atölyelerinde evet. Çocukları sadece baş belası olarak gören aileler de var. O atölyelerde çalışan bir iki arkadaşımdan, ailelerin hafta sonları kafa dinlemek için çocukları bir yerlere savurduğunu öğrendim. Biz de o çocuklara bir şeyler öğretmek istiyoruz.

Çocuk atölyeleri programda yoğun görünüyor. Özel bir sebebi var mı?

Çocuklar algısı en açık, zihni üretmeye en yatkın varlıklar. Küçük insanlar. Benden bir farkı yok ve aslında benden daha iyi. Çünkü algısı tertemiz, her şeyi net görebiliyor, üretime daha odaklı ve gerekli eğitimi aldığında, o özgüveni sağladığında neler ortaya çıkabilir ! Bu beni merak ettiriyor. Çocuklara farklı bir şey yaptırmak istiyorsunuz. Çünkü çocuklar okulda çok yoğunlar ve kaçıyorlar. Bu durumdan sıkılmış aileler de var. Bu sene çalışacağımız hocalarımızdan biri Deniz Öcal, animasyon yönetmeni. Bu noktada ne yapabiliriz diye düşünürken tamamen denk geldi. Stop motion atölyesi…

Çocukların hayal dünyasında oluşan şeyleri çeşitli materyallerle kendisi üretecek ve biz onun iç dünyasını göreceğiz. Hayal gücüne gerçekten önem veriyoruz. Çünkü hayal gücünün bir sınırı yok ve bunu çocuklarla daha iyi görüyoruz. Çocukların ürettiği bir animasyonun filmi hazırlanacak, ailelerine ve çevremize bunu izletmek istiyoruz.

Eğitimcileri neye göre belirliyorsunuz?

Burada tek başıma karar vermesem de yayın kurulu ve yönetim kurulunun ortaklaşa yürüttüğü Akademi Yönetim Kurulu var. Herkes bir projesi ile ortaya bir şey koyuyor. Bir sürü seçeneğin elemesinden geçtikten sonra karar veriyoruz. Deniz hocayı nasıl bulduğumu örnek vereyim : Biz  oldu bittiye gelmesin ortaya bir şey çıksın istiyoruz. Çocuk atölyelerini araştırırken Deniz hocanın yazısına denk geldim “çocukların hayal dünyası” diye. O cümle orada beni çekti. Deniz hocanın gerçekleştirdiği atölyelerde oluşturulan stop motion filmleri görünce bu olmalı dedim.  Bünyemizde yapılan işlerin içeriği ve sonucu çok önemli. İthaki’yi zedeleyecek şeyler değil besleyecek şeyler olmalı. Yayınevi olduğunuzda insanlarla iletişim kısıtlı ama atölyelerde birebir iletişim içinde oluyoruz.

İki dönem arasında neler değişti?

Geçen seneki atölyeler ilk defa yaptığımız bir şeydi ve eleştirecek olursak üretim daha azdı. Bu seneki farkı katılımcıları üretime teşvik etmek ve bunları diğer insanlara duyurmak. Çünkü hiç ummadığınız bir noktada birisi öyle güzel öykü, eleştiri yazabilir ya da bir çocuk çok güzel karikatür çizebilir. Ama bunu kendisine saklaması anlam ifade etmeyebilir. Biz farkımızı, duyurma aşamasında ortaya koyuyoruz. Değerli Süha Oğuzertem ile Eleştiriye İlk Adım diye bir dersimiz var. Burada metin incelemesi yapacağız. Süha bey özellikle katılımcıların da metin getirmesini istedi, eleştirinin de eleştirisini yapacak. Ortaya çıkan yazıları yayınlatmayı amaçlıyoruz. Aracı olacağız.

”… Belki birilerinin hayallerine dokunuruz… İnsanlar kendilerini umutlu hissettiğinde mutlu olur ve mutluluğu dağıtır. Işığı çoğaltmak istiyoruz.”

İthaki Akademi’den “umut mekânı” diye bahsetmişsiniz. Niye böyle isim düşündünüz?

Çünkü sıkışıp kalınmış bir dünyanın içindeyiz. Hele İstanbul gibi bir yerde bunu daha yoğun yaşıyorsunuz. Bu sıkışmışlığın arasında, karanlık bir duyguya sahip olduğunuzda istemiş olduğunuz tek bir şey olur: küçücük bir ışık, umut… Belki birilerinin hayallerine dokunuruz… İnsanlar kendilerini umutlu hissettiğinde mutlu olur ve mutluluğu dağıtır. Işığı çoğaltmak istiyoruz.

Yayınevi ve üretici insanlar arasındaki duvarı kaldırmış onları içeriye almışsınız….

Evet. Bu duvarı eleştirenler olabilir. Ama içeriden birisi olarak söylüyorum, yayınevi çok yoğun. Yayınevleri , çok yoğun çalışmak zorundalar. Çünkü bu ülkede en zor şeyi yapıyorlar. Okunmayan bir kitabı ne olursa olsun edebiyata kazandırmak açısından onu basmaya çalışıyorlar ve ne zor şartlarda… Dolayısıyla eleştiri alabilirler, her türlü hatayı yapabilirler. Ama bir okur, özgür olacağını düşündüğü bir yerde eleştirisini de dostane yapabilecektir. Akademiyi de bu anlamda çatı olarak görüyoruz. Bu bizim hayallerimizi süslüyor. Umarım gelecek insanların da hayallerini süsleyen bir yer olur.

Son olarak biraz programın içeriğinden bahseder misiniz ?

Selahattin Özpalabıyıklar  ile editörlük atölyemiz var. Editörlük başlangıç seviyesi ve derin editörlük olmak üzere iki aşamadan oluşuyor. Katılımcılar için planımız, eğitmenin belirleyeceği kişi bünyemizde stajyer olarak uygulama aşamasında pratiğe dökecek, bir editör bir günde ne yapar, metnin üzerinde nasıl çalışır… gibi deneyim edindirmek istiyoruz.

Zeynep Kaçar ile oyun yazarlığı atölyemiz var. Bu atölyede yazılan metinler oluşturulacak ve bunları sahneye uyarlamayı düşünüyoruz. Yazıldıysa oynanmalı diye yola çıktık. Avantajlarımızdan da yararlanacağız. Mevcut iki tane tiyatro sahnemiz var, çalışmalar orada gerçekleşecek.

Felsefe atölyesinde Kurtul Gülenç ile yetişkinler ve çocuklar için sınıfımız var. Yetişkinler atölyesinde ilk aşama felsefeyi anlatıp, felsefe ile görüşleri nasıl birbirine yakınlaştırabiliriz bunları ele alacağız. Çevirmen Çiğdem Erkal ile bu sene çeviri atölyesi yapıyoruz. Kendisi ile projemiz, başlangıç ve ileri seviye sonrasında üçüncü dönem olacak. Bilim kurgunun en iyi bilinen yazarına ait metinlerin ortak çalışma ile çevirisi yapılacak. Bu grup çalışması olacak, Türkçe’ye çevrilmemiş metinler o gruptan çıkacak ve belki de biz bunu basacağız. Doğaçlama ekibimiz de drama öğrenecek ve atölye sonunda güzel sürprizler olacak. Aynı şekilde çocuklarla drama atölyesinde çocuklar da öğrendiklerini sergileyebilecek. Hikaye atölyelerinde ortaya çıkan yazıları da inceledikten sonra çeşitli mecralarda yayınlamayı düşünüyoruz. Sürekli bir üretim ve yayın var.

Bir yayınevi olarak çok yönlü bir atölye süreci ve sonu olacak gibi duruyor.

Sadece edebiyatla sınırlı kalmayıp, sanat demek çok ağır olabilir ama, sahne sanatları diyebiliriz yetişkinler ve çocuklar için güzel bir süreç olacak.

Fuat Sevimay ile James Joyce’a dair Hikayat atölyemiz yapılacak. Çok bilinmeyen bir yazar ama bizim bilinmesini istediğimiz bir yazar atölyemizde işlenecek. Kadın yazını okuma seminerlerinde bir okuma listemiz var, bu listeleri katılımcılarımız okuyacak. Toplamda 6 ay sürecek. Okuduklarını metin haline getirecekler. Bunlar, yeterli sayıda çıkarsa kitap haline getirilecek.

Feryal Tilmaç ile yazı atölyesinde her alanda metin yazma öğretilecek. Eğitimcilerimiz ve editörlerimizin uygun gördüğü yazılar yine yayınlanacak.

Fikirden Senaryoya bölümünde ile bir fikir, bir senaryo ile gelecekler sonrasında uygulama kısmı olacak. Tuğçe Isıyel ile psikanalitik Edebiyat Okumalarında ise 4 hafta eğitim alacaklar 2 hafta metin çalışması yapacaklar. 2 haftada çıkan metinleri ismi sayılır yerlerde yayınlatmayı düşünüyoruz. Sonuç olarak atölyelerin sonunda katılımcılar neler yaptıklarını gösterebilecek biz sadece aracı olacağız. Atölyelere katılmayanlar da atölyeler hakkında fikir sahibi olacak. Umut yeri olacağız onlar için… Bilinmeyen limanlara yolculukta herkesi bekliyoruz! Tek başına çıkılmaz…

Öznur hanıma bu samimi sohbeti için teşekkür ediyorum ve başarılar diliyorum.

http://ithakiakademi.com/

Standart Model’e bir darbe daha

0

Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı LHC’den gelen deney sonuçları, birbiriyle çarpışarak yok olan parçacıkların Standart Model’de öngörülen şekilde parçalanmadığını gösterdi.

New York’ta düzenlenen LHC Fizik konferansına katılan LHCb işbirliği ekibi, fizik biliminin temellerini sarsacak yeni sonuçlar açıkladı. Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı olan LHC’nin dört büyük deney sisteminden biri olan LHCb’ye ait sonuçlar, atomaltı dünyayı açıklayan Standart Modele aykırı yeni ve farklı Standart Model’e göre bozunma sırasında eşit sayıda elektron ve muon üretilmeli. Oysa araştırmacılar yapılan deneylerin yüzde 25’inde elektronların daha çok sayıda üretildiğini saptadılar. LHC’nin gelecekteki verileri de bunu desteklerse, bu durum Standart Model’den farklı bir fizik teorisi geliştirmeyi gerektirebilir.

Heidelberg Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmalarını yürüten ve etkinlikte yeni sonuçları açıklayan Michel De Cian, “Söz konusu uyuşmazlığı görmeye devam edersek bu durum yeni bir parçacığın kanıtı olacaktır, örneğin Z bozonunun daha ağır bir kuzeni” diyor.

Sonuçlar ne kadar kesin?

Öte yandan Japonya’daki Belle ve SLAC bünyesinde yer alan BaBar ekipleri, benzer deneylerde elektron ve muonların aynı sayıda üretildiğini gördüler. Bu da Standart Model’e uygundu. Ancak deney sonuçları istatistiksel kesinlik açısından çok belirsiz olduğu için LHC’nin sonuçları dikkate alındı. Parçacık hızlandırıcılardaki sonuçların neden ilk seferinde belirsiz olduğuna gelince:

Atomaltı parçacıklar çok küçük ve hızlı olduğu için bunların parçacık hızlandırıcılardaki parçalanma anı görülemiyor. Yalnızca çevreye saçılan kalıntıların izleri görülebiliyor. Bu da deney sonuçlarının bulanık olmasına yol açıyor. Fizikçiler bir deneyden emin olmak için sonuçları defalarca test ediyor. Deney sonuçları ancak Sigma 4 ve daha üst kesinlik düzeylerine ulaştığında bilimsel çevrelerde kabul görüyor (standart sapma derecesi Sigma olarak adlandırılıyor).

Ancak, LHCb sonuçları daha kesin olmakla birlikte ek deneylere ihtiyaç duyuyor ve bilim insanları bu yıl çok daha kesin sonuçlar elde etmeyi umuyor. Sonuçlar kesinleşirse nükleer parçacıkları ve kuantum dünyasını açıklayan Standart Model’i değiştirmek gerekecek. De Cian bunun yeni bir fiziğin kapılarını aralayacağını düşünüyor.

Kaynak: popsci

Başlık Görseli: https://phys.org/news/2014-08-black-hole-birth-universe.html

Terapide LGBTQ+ önyargısı

0

Psikologların uyması gereken belli etik kodlar ve prensipler vardır. Bunlar; terapide, medyada, eğitim kurumlarında, ve toplumda psikolog kimliğinizle sergilediğiniz davranışların nasıl olması gerektiği üzerine bilgiler içerir.

Mesleki yeterliliğinizin olduğu konularda çalışmak ve demeç vermek, danışanların özel bilgilerini ve gizliliğini korumak, genelleyici ve ayrımcı demeçler vermekten kaçınmak, danışanla terapist-danışan ilişkisi dışında bir ilişki geliştirmemek prensiplere örnek olabilir. Bu etik kodlara ve prensiplere yasa gibi yaklaşmak yerine, psikologlara önderlik eden kılavuz olarak yaklaşmak faydalıdır çünkü her psikoloğun karşılaştığı etik çıkmazlar farklıdır ve psikolog bu kodları birebir uygulamak yerine onları kılavuz alarak kendi şahsi kararını verebilmelidir.

İyi bir psikolog etik kodlara hakim, kendi sınırlarının ve önyargılarının farkında olan ve insanlara herhangi bir zarar vermemeyi aksine fayda sağlamayı gözeten bir psikologdur.

Amerikan Psikoloji Derneği (APA) ve Türk Psikoloji Derneği (TPD) kendi etik kodlarını ve prensiplerini yayınlamışlardır ve her iki derneğin de etik prensiplerinde cinsiyet, ırk, din, sosyoekonomik durum, yaş, cinsel yönelim üzerinden ayrımcılık yapılmaması gerektiği yazar. Ancak psikologların ve diğer akıl sağlığı profesyonellerinin kendi kişisel önyargıları -isteyerek veya istemeyerek- bu etik prensipleri yok saymalarına ve ayrımcılık yapmalarına sebep olabilir. Maalesef ki, dünyada lgbtq+ bireyler akıl sağlığı hizmetlerinde hala önyargılar ve engellerle karşılaşmakta.

2001 yılında Amerika’da yapılmış bir araştırma terapideki biseksüel önyargısını ortaya seriyor (Mohr, Israel, Sedlacek, 2001). Araştırmada 97 psikolojik danışman, biseksüel bir kadın danışana ait kurmaca bir vaka okuyor. Bu vakadaki problemlerden bazıları şunlar; kariyer seçiminde zorlanma, kız arkadaşından ayrıldığı için yas tutma, ve bi-fobik olan eski bir erkek arkadaş. Ancak, vakadaki biseksüel danışanın problemleri arasında kendi cinsel yönelimini kabul edememe gibi sorunlar yok.

Araştırmacılar; psikolojik danışmanların bu vakaya karşı hoşgörülerine, tutumlarına, biseksüellik hakkında ne düşündüklerine ve vakayı klinik olarak nasıl değerlendirdiklerine bakıyorlar.

Biseksüelliğe karşı olumlu bir tutuma sahip olan ve biseksüelliği gerçek bir cinsel yönelim olarak gören danışmanlar vakadaki danışana daha hoşgörülü yaklaşıyorlar, ona kendi fikirlerini empoze etmiyorlar, onu gereğinden daha fazla patolojik bir vaka olarak görmüyorlar ve problemleri danışanın biseksüelliğine bağlamıyorlar. Aksine, danışanın psikososyal işlevliğinin iyi ve yüksek olduğunu değerlendiriyorlar.
Ancak, biseksüelliğe karşı olumsuz bir tutumu olan ve biseksüelliği gerçek bir cinsel yönelim olarak görmeyen önyargılı danışmanlar, vakadaki danışana kendi fikirlerini empoze ediyor ve danışanın problemlerini biseksüel cinsel yönelimine ve biseksüellikle ilgili kalıplaşmış yargılara bağlıyorlar.

İlginç bir ek bilgi olarak, biseksüelliğe karşı önyargılı olan bu danışmanların hepsi heteroseksüel bireyler. Anlaşıldığı üzere, terapistlerin ve danışmanların kendi önyargıları lgbtq+ danışanları gereğinden fazla problemli görmelerine ve klinik olarak yanlış değerlendirmelerine sebep oluyor.

2006 yılında yapılmış bir diğer araştırma, New Mexico’daki kırsal alanlarda lgbtq+ bireylerin psikolojik destek alırken karşılaştığı sorunları ortaya seriyor (Willging, Salvador, Kano, 2006).

Araştırmacılar, toplamda 20 akıl sağlığı profesyoneliyle lgbtq+ bireylere karşı olan tutumlar ve lgbtq+ bireylerin terapiye ulaşırken karşılaştıkları engeller üzerine röportaj yapıyor. Bu röportajlar profesyonellerin problemli ve önyargılı düşünce ve davranışları olduğunu gösteriyor. Bazı profesyonellerin bütün danışanlarının cinsel yönelimlerinin heteroseksüel olduğunu varsaydığı, bazılarının eşcinsel danışanlarının cinsel yönelimini yok saydığı ve lgbtq+ danışanlarını sığ buldukları ve yargıladıkları ortaya çıkıyor. Röportajlar aynı zamanda bazı psikologların lgbtq+ danışanlarını cinsel yönelimlerini değiştirmek için zorladıkları ve baskı kurduklarını açığa çıkarıyor.

Kısacası, hayatın birçok alanında zorlanan lgbtq+ bireyler adil ve uygun terapi almakta da zorlanıyorlar. Cinsel yönelim üzerine ayrımcılık yapılmaması gerektiği etik kodlarda belirtilmiş olsa da, psikoloğun kendi önyargıları klinik değerlendirmeyi psikolog farkında olarak veya olmayarak etkiliyor olabilir.

Lgbtq+ bireylerin terapiye ulaşması, terapiden yararlanması ve adil bir hizmet alması için hala katedilecek çok yol var ve bütün akıl sağlığı profesyonelleri kendi önyargılarına karşı tetikte olmalı.

Kaynaklar:

Mohr, J. J., Israel, T., & Sedlacek, W. E. (2001). Counselors’ attitudes regarding bisexuality as predictors of counselor’ clinical responses: An analogue study of a female bisexual client. Journal of Counseling Psychology, 48(2), 212-222.
Willging, C. E., Salvador, M., & Kano, M. (2006). Unequal treatment: Mental health care for sexual and gender minority groups in a rural state. Psychiatric Services, 57(6), 867-870.
http://www.apa.org/ethics/code/
https://www.psikolog.org.tr/turkey-code-tr.pdf

Vega’dan eski Türkiye’yi hatırlatan yeni albüm

1

Evet belki eski Türkiye’de de her şey güllük gülistanlık değildi, benzer acılar ve çirkinlikler vardı. Ama her şey bu derece pislik içine batmamıştı. Bugünlerde o eski Türkiye’nin bazı güzel yönlerini özlemle ve kaybetmişlik hissiyle anımsarken; ilaç gibi bir albüm, 12 yıl aradan sonra albüm yapan Vega’dan çıkageldi.

Türkiye’de rock müziğin son 20 yılına baktığımızda “En iyi grupları say” dendiğinde belki de çoğu kişinin ilk 5’inde mutlaka Vega olur. Ki bu, 12 yıl yeni bir albüm yapmamışsa bile böyle olabilir. İşte o Vega, beklenen dönüşü 2017’de sonunda yaptı, bize onların tarzını ve vokalini ne kadar özlediğimizi hissettirdi. Vega, yeni albümü “Delinin Yıldızı”nı bu hafta çıkardı.

Vega’dan eski Türkiye’yi hatırlatan yeni albüm

Deniz Özbey ve Tuğrul Akyüz’den oluşan Vega, 1999 yılında yayınladıkları ilk albümleri Tamam Sustum”la büyük ses getirmiş, bir anda kült grup mertebesine terfi ettirilmişti dinleyici nezdinde. Adını mavi ışık yayan Vega yıldızından alan grup ilk olarak Mert Koral, Tuğrul Akyüz ve Deniz Özbey tarafından kurulmuştu. 1999 yılında “Tamam Sustum”, 2002 yılında “Tatlı Sert” ve 2003 yılında “Tatlı Sert 2” albümlerini çıkaran grup, 2003 yılında Mert Koral’ın ayrılmasından sonra yola iki kişi devam etti. En son 2005 yılının sonunda “Hafif Müzik” albümü dinleyiciyle buluşmuştu. O gün bugün onları sadece konserlerde, ki o da seyrek şekilde görebiliyorduk. Vega ama bu süre zarfında “Serzenişte”, “Tamam Sustum”, “Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı” gibi Türkçe rock’un unutulmaz hitlerinin altına imzasını atmıştı bile çoktan.

İkili, bu yıl içide yeni albümleri “Deniz Yıldızı” için 2012 yılından bu yana çalıştıklarını duyurmuştu ve müzikseverleri heyecanlandırmıştı. Lansman konseri 30 Eylül’de If Performance Hall Beşiktaş sahnesinde gerçekleşecek yeni albüm, 10 şarkıdan oluşuyor.

Albümde yepyeni bir Vega yok karşımızda, o bildiğimiz, çok özlediğimiz, yerinin dolamadığını düşündüğümüz Vega var. Kendine özel tarzıyla Vega var.

Vega’dan eski Türkiye’yi hatırlatan yeni albüm

İlk olarak tabii Deniz Özbey’in vokali. Bazen adeta kelimelerin ağzına içine kaçtığı, bazen inceleşen, narinleşen, bazen naif bir öfkeyi hissettiren nev-i şahsına münhasır vokal tarzı. Ve tabii Vega’nın akışkan, ritim ve melodiyi bu akışkınlıkta ve de sözlerin uyumluluğunda harmanladığı sound’u. Hepsinden bu albümde yine fazlasıyla var.

Albümde en öne çıkacak iki şarkının “Sevgilim” ve “Arzuhal” olabileceğini, özellikle sosyal medyada yeni albümle ilgili yazılanları takip edince görebiliyoruz. Albümde geçmiş albümlerdeki Vega hitlerini anımsatan şarkılar da var, örneğin “Dertler İyi Kıyım” bunlardan biri. Yine “Dünyacım” şarkısı adeta yeni bir “Serzenişte” gibi, dünyaya serzenişte bu sefer Vega.

“Manyaklar” farklı, albümün genelinden ayrışan, ritmin öne çıktığı bir şarkı olmuş, kendini albüm içinde fark ettiren bir şarkı.

“Ve Tekrar” ise oldukça iyi bir kapanış şarkısı olmuş.

Uzun sözün kısası, özlemiştik, iyi ki geri dönmüşler. Bir daha bakalım bu kadar özletecekler mi kendilerini yine. Bizim görüşümüz, asla bir daha bu kadar ara vermesinler.

Hopa Çay Kooperatifi: Halk üretiyor, halk kazanacak

Kooperatifin yöneticileri: Çukurova’dan domates, Ege’den zeytin, Ovacık’tan nohut, fasulye, Malatya’dan kayısı, Amasya’dan elma alacağız, yerine çay vereceğiz.

Çaykur’un KHK ile Türkiye Varlık Fonu AŞ’ye verilmesinin ardından çay üreticileri çeşitli dernek ve kooperatiflerin çatısı altında örgütlenmeye çalışıyor. Bunlardan biri de Hopa Tarımsal Kalkınma Kooperatifi. Üretimin bütün aşamalarında bizzat yöre halkının yer aldığı Hopa Kooperatifi Türkiye’nin her yerine kargo ile çay gönderiyor.

Kooperatifin yöneticileri “Çukurova’dan domates, Ege’den zeytin, Ovacık’tan nohut, fasulye, Malatya’dan kayısı, Amasya’dan elma alacağız, yerine çay vereceğiz. Bizim gibi kooperatiflerin bizimle iletişim kurmasını bekliyoruz” diye konuştu.

Cumhuriyet’in haberine göre, Doğu Karadeniz ekonomisinin lokomotifi ve neredeyse yöre insanının tek geçim kaynağı durumundaki çay tarımında, Çaykur’un kota, kontenjan ve fiyat uygulaması nedeniyle üretici zor durumda kalırken adeta özel sektöre mahkûm edildi. Çaykur’un bir gece çıkartılan KHK ile Türkiye Varlık Fonu AŞ’ye devredilmesi de büyük tepki çekerken satılacağı veya özelleştirileceği iddialarının arkası kesilmiyor. Üreticiler, tarımsal kalkınma kooperatifleri, Rize’de kurulan Çay Üreticileri Dayanışma Derneği ve Çay-Sen’in yanı sıra Tüm Köy-Sen ve Çiftçi-Sen çatısı altında örgütlenmeye çalışıyor.

Hopa Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Şerafettin Çelik, “Doğu Karadeniz için bir anlamda hayat olan çayın getirildiği nokta hepimizi tedirgin ediyor. Kota ve kontenjan, randevu uygulamaları özel sektörün istediği şekilde ve fiyattan çay almasına neden oluyor. Çaykur’un açıkladığı fiyat bir anlamda formalite oluyor. Biz de bu duruma bir çare arayışı içine girdik. Daha önce de denenen ama yarım kalan projeyi hayata geçirmede ilk olarak Hopa halkına, 1959’dan ayakta kalan kooperatifimiz ve 4 bin 300 üyemize güvenerek ilk adımı attık” diye konuştu.

Satışına bu yıl başlanan Hopa Çay’ın Türkiye’nin çeşitli illerinde bayiilikleri bulunuyor. Siz de aşağıdakileri numaralara ulaşıp çay sipariş ederek Hopalı çay üreticilerine destek olabilirsiniz.

Kaynak: Cumhuriyet

Kooperatif iletişim Bilgileri

Felaketzedelerin hayatını kurtaran Frida’yla tanışın

0
Labrador retriever cinsi bir köpek geçtiğimiz haftalarda Meksika’da yaşanan depremler de dahil olmak üzere birçok başka doğal afette kurtardığı hayatlarla uluslararası alanda övgü topluyor.

Koruyucu gözlükler ve botlar giyen arama-kurtarma köpeği Frida, doğal afetlerde Meksika donanmasıyla (SEMAR) birlikte çalışıyor. Göreve iki hafta önce Meksika’nın Oaxaca eyaletinde yaşanan depremle başlayan Frida, geçtiğimiz Salı günü Meksiko’yu sarsan depremde de görev yaptı. Los Angeles Times’ın haberine göre ilk görevinde enkaz altında kalan bir polisin yerini tespit eden 7 yaşındaki Frida, 12’si hâlâ hayatta olmak üzere şu ana kadar toplam 52 kişinin yerini tespit etti.

Hayvanlara zarar veren, onları terk eden ve sömürenler, iki kez düşünün. Bir gün hayatınızı o hayvanlar kurtarabilir.

Frida, 14 arama-kurtarma köpeği ve yardım ekipleriyle birlikte geçtiğimiz günlerde Meksiko’yu sarsan ve en az 305 kişinin ölümüne sebep olan 7.1 şiddetindeki depremin kurbanlarının yerini bulmak için çalışıyor. Fakat Frida’nın ünü sosyal medya sayesinde çoktan dünyaya yayıldı bile. Meksika Devlet Başkanı Enrique Peña Nieto da bir tweet’inde Frida’nın kahramanlığından bahsetti.

Kaynak

@SEMAR_mx üyesi dört bacaklı kahraman Frida. Hayvanlara hak ettikleri sevgi ve ilgiyi gösterelim.

Bazı kişiler 500-peso banknotları üzerindeki ünlü Meksikalı ressam Diego Rivera’nın yerine Frida’nın resminin basılmasını talep ediyor.

Kaynak

Fakat Frida ve ekibi şimdilerde depremzedelerin yerini tespit etmekle meşgul. Kurtarma ekipleri depremden 4 gün sonra bile hayatta kalan insanlar olabileceği umuduyla aramalarını sürdürüyor.

Kaynak: TIME