Ana Sayfa Blog Sayfa 253

Kendi merkezinden şaşmayan, berrak ve hafif: Fadik Sevin Atasoy

Oyunculuk, film yapımcılığı, yazarlık mesleklerine yoga eğitmenliğini de ekleyen Fadik Sevin Atasoy ile Santa Monica’nın hip kahve dükkanlarından birinde buluştuk.

Film ve sanatla olan ilişkiniz devam ettiği halde son yıllardaki odak noktanızın yoga/meditasyon olduğu şeklinde bir izlenim var. Bunun doğruluğu nedir?

Doğru bir izlenim. Yoga hayatımda hep vardı, sadece bu kadar açık yaşamıyordum, açıkça dillendirmiyordum. Eğitmenlik konumuna geçince tabii ki mesleğe dönüştü; hobi olan bir şey profesyonelliğe dönüştü. Onun için insanların dikkatini çekmeye başladı. Yoksa ben oyuncu olarak her set kamera demeden evvel meditasyonumu mutlaka yapıyordum. Yogayı sete fazla taşıyamasam da tiyatrodayken sahneye çıkmadan önce bütün o yoga hareketlerini yapıyordum. Yogaya çok uzun zaman önce, Bilkent Üniversitesi Konservatuvar’da okurken başladım.

Yoga kesinlikle bir egzersiz yöntemi değil holistik (bütünsel) bir yaşam biçimi. Ben yogayı iyileştirici bir sanat olarak tanımlıyorum. Oyunculuk sanatından hiçbir farkı yok. İkisinde de bedenini, zihnini ve duygularını kullanıyorsun.

Profesyonel olarak yoga yapmak oyunculuğa nasıl eklendi? Bunu bir dönüşüm olarak görüyor musunuz?

Başka bir alana geçmediğim için dönüşüm olarak görmüyorum. Oyunculuk ve Yoga birbiri ile çok bağlantılı alanlar. Ayrıca ben sadece oyuncu değilim; yazarlık ve prodüktörlük de var şu anda yaptığım işler arasında. Profesyonel yoga eğitmenliği süreci ise şöyle gelişti: Uzun yıllar yoga, meditasyon, farkındalık, holistik yaşam, wellness, mistisizm ile paralel giden yaşantımın sonunda bir gece rüyamda yoga hocamı gördüm. Rüyamda bana dedi ki “Artık senin için yoga var.” Ertesi gün yoga dersi için aynı hocaya gittiğimde “Sen neden yoga eğitmeni olmuyorsun?” diye sordu. Ben de bunu bir işaret olarak aldım. Hemen Yoga Works’ün Los Angeles’daki eğitim programına dahil oldum. Sanskritçe, anatomi, bütün yoga pozlarını kapsayan bir eğitimi tamamladıktan sonra üç ayrı sınava girdim. Bu sınavları da geçtikten sonra Uluslararası sertifikayı almaya hak kazandım.

Yoganın iyileştirici etkisi birçok insan tarafından kabul ediliyor. Kendinizde gözlemlediğiniz olumlu değişimler neler?

Çok güzel bir soru. Ben iki sene boyunca aralıksız sigara içen biriydim. Adeta hayatı sigaralar arasında yaşıyordum. Yoga sayesinde sigarayı bırakabildim. Çünkü sigara içmemin sebebinin aslında nefes alma ihtiyacı olduğunu fark ettim. Korktuğumuz, stres altında olduğumuz zamanlarda nefes almayı unuturuz. Sigara bana korktuğum, stresli olduğum zamanlarda nefes almam gerektiğini hatırlatırken bağımlılık yaratan kötü bir dostmuş, hatta doğrudan düşmanmış. Bunun birçok psikolojik nedenleri mevcut. Burda 4 sene boyunca psikolojik danışmanlık eğitimi de aldım. Bunların hepsi bir araya geldi. Kendimdeki gelişimi oturttuğum şu disiplinle açıklayabilirim:

1- Her sabah 6’da kalktığım zaman kozmosa, evrene ya da kendime, bilinmeyen kendime, “higher consciousness” da diyebileceğimiz yüksek benliğe telefon açmam gerekiyor 🙂 Bunu istediğin gibi adlandırabilirsin, ben isimlerle veya sıfatlarla uğraşmıyorum. Sabah yaptığım bu ilk çalışmaya kendi içine dönmek diyelim. Sabah 6’da uyanır uyanmaz 30 dakika süren bir meditasyon yapıyorum. Bu güne çok daha merkezinde başlamamı sağlıyor.

2- Yoga sayesinde daha sağlam bir zihne sahip oldum. Bahsettiğim gibi nefes alıp vermem ilerledi, sigarayı bırakmayı başardım. Duygularımın beni kontrol etmesinden ziyade ben duygularımı kontrol etmeye başladım.

Yoga matı üzerinde acıyı tolere etmeyi öğreniyorsun. Orda yaptığın bazı hareketlerde yaşadığın kas acısı sende bir kas hafızası yaratıyor. Bu hafıza ile beraber normal yaşamda karşılaştığın zorluklarda güçlü kalabiliyorsun. Yoga matında zorlanırken tolere edebilmeyi öğrendiğin acı, günlük hayatta karşına çıktığında üstesinden gelebilir hale geliyorsun. Kendi adıma yoga matındaki bütün pratiğimi hayata indirgeyebildim ve artık hayatta yoga yapabiliyorum. Yoga bana hayatta “flow” etmeyi öğretti, hayatta akmamı sağladı.

Benzer olumlu etkileri/değişimleri öğrencilerinizde görüyor musunuz?

Özel bir öğrencim vardı, kanser hastası. Onda yüksek bir gelişim oldu. Kemoterapi nedeni ile boynunda ve omuzlarında yaşadığı sıkıntılar önemli ölçüde azaldı. Üç ayın sonunda mum duruşuna kalkmaya başladı. Diğer öğrencilerimin de hepsinde çok olumlu gelişmeler olduğunu görüyorum. Birçoğu nefes almayı tekrar hatırladıklarını, daha güler yüzlü olduklarını, bedenleri ile daha bütünleştiklerini belirtiyorlar. Bazılarında yeme biçimleri değişmeye başladı. Bu şekilde birçok olumlu geri bildirim aldım. Her öğrencideki etki farklı olsa da hepsindeki olumlu diyebilirim. Örneğin bir öğrencim gireceği önemli bir sınav öncesi özel ders ricasında bulundu. Demek ki onlar da benim yaklaştığım şekilde, yogayı holistik terapi olarak görmeye başladılar.

Şu anda Los Angeles’daki iki farklı stüdyoda dersler veriyorsunuz. Bunlar arasinda Hatha Yoga ve Vinyasa Flow var. Uzmanlaştığınız yoga türleri neler ve bunları nasıl seçtiniz?

Aslında yoganın Batı’da bilinen bütün türleri üzerinde yoğunlaştım diyebilirim. Batı’da en çok uygulanan yoga türleri Hatha, Vinyasa, İyengar ve Kundalini. Bunlar haricinde müzikle yapılan Nada Yoga, daha spiritüel seviyede uygulanan Bhakti Yoga vb. çok çeşitli yaklaşımlar var. Benim kökenim Iyengar, aynı zamanda Hatha, Vinyasa ve Restore Yoga dersleri de veriyorum.

Hatha Yoga fiziğe yoğunlaşan, sadece bedensel bir yoga. Zaten bütün yogaların temelinde Hatha var. Vinyasa bir şeyi düzenli bir yere koymak anlamına geliyor. Harekete odaklanan bir yoga çeşidi.

Namastday Yoga Center’da bu dersi veriyorum. Restore Yoga vücuttaki kemiklerin tekrar yerine yerleştirilmesi, kasların düzeninin sağlanması gibi hedeflerle trafik kazaları geçirmiş ya da ağrı çeken kişilere uygulanan, daha çok fizyoterapiye yakın bir yoga turu. Bedensel çok zorlanmadan ama bedeni rahatlatmak üzere yapılıyor, restore ediyor, yani yeniliyor.

Iyengar Yoga benim üzerinde çok çalıştığım, mentörlerim ve ustalarımdan el aldığım özel bir yoga. İç gözünle tek tek kemiklerine, kaslarına, vücudunun bütün organlarına hükmederek ve nefesini oraya yollayıp, bir pozisyonu 3-5 dakika tutarak yapılıyor. “Alignment” tekniği ile vücudunu hizalayıp konumlandırman çok önemli. Supta Padangusthasana dediğimiz bir poz var. Yere uzanıyorsun, ayakların uzun, sağ ayağını banta geçirip bacağını havaya kaldırıyorsun. İç gözünle sol baş parmağının bulunduğu kemiği tavana doğru itiyorsun. Bu çok büyük bir ayrıntı. Sağlam bir anatomi bilgisi de gerektiren Iyengar bu saydığım farklı yoga türleri arasında en güçlüsü. En iyileştirici, en çalıştırıcı, hatta sakatlıklarda bile işe yarayan; fizyoterapi gibi tedavi çeşitlerinin de kökeninde bulunan bir yoga biçimi.

İleri seviyede bilgi ve tecrübe gerektirdiği için Iyengar eğitmeni olmak üç yıllık bir eğitim gerektiriyor, sonrasında da her yıl güncelleme eğitimleri ve sınavları ile süreç devam ediyor. Bu nedenle çok fazla sayıda Iyengar hocası bulunmuyor. Benim şansım çok yüksek düzeyde bir hoca olan Chris Stein’ın bana el vermeye karar vermesi ile oluştu. Kendisi benim için Enstitü’ye mektup yazarak beni çırağı olarak bildirdi. Santa Monica’daki Yoga Works Montana’da haftada iki gün onun derslerine asistan olarak giriyorum.

Son olarak Kundalini’den de bahsedelim. Beden, ruh ve zihin ekseninde ruha odaklanan, yine belirli hareketleri içerirken ruhani bağlantıları araştıran, mantraların söylendiği bir yoga bicimi olarak felsefesini bizim Sufizm’e yakın buluyorum.

Yoga ve meditasyon haricinde zindelik/iyi olma/iyi olma halini koruma bakımından size iyi gelen başka şeyler var mı?

Bence meditasyon en iyi teknoloji; insanın zihnini rahatlatması ve kendi ile bağlantı kurmasını sağlayan bir sistem. Kendimi merkezimden çıkarmayacak alet çantam nedir diye baktığımda, yoga bu çantada bulunan çok güçlü bir araç olarak karşıma çıkıyor.

Kendi keşfettiğim diğer tekniklerden bir tanesi doğanın içinde olmak. Ormanın içinde ya da su kenarında uzun yürüyüşler yapmak, gün içinde parka gitmek, deniz kenarında dolaşmak, hiç bir şey olmasa oturup bir çiçekle zaman geçirmek bile doğa ile kopmadan yaşamamızı sağlayabilir. Doğa bize çok yardım eder.

Bazıları için bu uzaydır. Uzayın resimlerine, gezegenlere, yıldızlara bakmak onlara iyi gelir ve tekrar kendi merkezine getirir. Benim içinse bu insanla oluyor. Yalnızlığımı çok sevmeme rağmen insanlarla iletişim halinde olmak, onlarla beraber çalışmak bana çok iyi geliyor. Bir insanın yüzüne bakıp gülümseyerek ondan aldığım enerji, ortaya çıkan paylaşım çok kıymetli. İnsanın da bizim kutsallarımızdan biri olduğuna inandığım için alet çantamda insanı sevmek, insanla bir arada olmak da var.

Bir başka öğe ise koku. Örneğin evin içinde yakılan güzel bir mum, dumanı tüten bir tütsü, konulan hoş bir çiçek… Koku insanı uyandıran, hatırlatan, iletişim kurduran, tekrar bağlandıran bir araç olarak alet çantamda yeri var.

Biraz da beslenmeden bahsetmek istiyorum. Ben vejetaryenim, her şeyi üretip ulaşabildiğimiz bu çağda canlıların yenilmesi içime sinmiyor. Hayvanların canına son verilirken yaşadığı korku ve şoku vücuduma almayı mantıklı bulmuyorum. Hayvan ürünleri tüketmeden beslenmenin ruhen ve bedenen daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum.

Eğlence sektöründe var olan biri olarak ilginç gelebilir ancak kesinlikle televizyon izlemiyorum. Kendini “Conscious Media” olarak tanımlayan online kanal Gaiam TV’yi takip ediyorum. Yediğimiz, konuştuğumuz şeyler gibi izlediğimiz şeyler ve aldığımız bilgiler de çok önemli. Sürekli negatif bir veriyi alırsan kendi sağlam duruşunu kaybediyorsun.

Dünyadan kopuk yaşamayı önermiyorum. Ama bilgini kendin araştır, kendin seç. Televizyondan sana bombardıman edilen bilgi, nitelikli bir bilgi değil. O yüzden Games of Thrones gibi entrika dolu dizileri de izlemiyorum. Beni bir yere taşımayacak her türlü bilgi benim için fast food gibi, o nedenle de zihnime almak istemiyorum. Tabii ki herkesin her şeyi sevme hakkı var ve kimseyi zevkleri için yargılamam. Ben sadece sorunu yanıtlamak adına, kendi merkezimde temiz ve hafif kalmak için neler yaptığımı anlatmaya çalıştım.

Kısacası zihnime, ağzıma ve yüreğime yanlış olan bir şeyi sokmayarak iyi olma halimi koruyorum. Yaşadığım değişik duygular varsa bunları tanıyıp kabul ederek sorumluluğunu alıyorum ve bu duyguyu nasıl dönüştürebileceğimi araştırıyorum. Konforumu bozan duyguları bastırmak ya da kaçınmak yerine kucaklamak, sorumluluğunu almak ve dönüştürmek üzere yola çıkıyorum.

Üzerinde düşünülmüş, yaşayarak öğrendiğiniz, belki uyguladıktan sonra teyit ettiğiniz, etraflıca ayrıntılandırılmış bir listeniz var.

Evet liste uzun, çünkü mutluluk emekle ele geçirilen bir şey.

Başka röportajlarınızdaki ifadeler ve sosyal medyadaki paylaşımlarınızı bir araya getirince oluşan algı, mekân ve iyi olma hali arasında güçlü bir bağ kurduğunuzu düşündürüyor.

Doğru bir tespit. Temposu yüksek metropoller bana uygun değil. İstanbul veya New York fark etmiyor, bu tarz şehirlerdeki yaşam stili beni bunaltıyor.

Mekanla kurduğunuz bağlantıyı dikkate alırsak Los Angeles’da yaşama tercihinizde nelerin etkisi oldu?

5 yıldır Los Angeles’da yaşıyorum. Benim özellikle ilgilendiğim iki şeyin -hem holistic wellness (bütünsel zindelik) hem de entertainment (eğlence sektörü)- nabzı bu şehirde atıyor. Ayrıca okyanus kenarı, doğa ile iç içe bir yer. Soğukta çok üşüyen biri olarak buranın ılık ikliminde çok rahat ediyorum. O yüzden benim için biçilmiş kaftan burası. Ben köklerimi buraya salmaya hazırım ama hayat daima senin verdiğin kararlardan daha büyüktür. Yarın beni başka bir yere götürürse giderim. Ama yine buraya döneceğimi biliyorum 🙂

Buraya yerleşmeden önce bir süre geri çekilip ikinci adımımın ne olacağını düşündüğüm bir dönem geçirdim. Çünkü yaşadığım konum, bulunduğum çevre artık yeni bir şey katmıyordu. Yeni ne yapabilirimi sorgularken farkındalıkla yaşamaya, farkındalığı anlatabilecek eserler yapmaya niyetlendim. Şimdi bunu geliştiriyorum.

Ortaya çıkardığınız bu farkındalık niyetinizle beraber güncel ajandanızda neler var?

Bir uzun metraj film ile bir televizyon filminin prodüktörlüğünü yüklendim. Amerika’da çekilecek ikinci filmin Orta Doğu danışmanlığını yürütüyorum. Eğlence endüstrisi ile ilişkim kopmadı, sadece biçim değiştirdi.

Ayrıca önümüzdeki günlerde yeni bir atölyeye başlayacağım: “Inner Alchemy Workshop” İçsel Simya olarak çevirebiliriz. Sufizm, budizm, şamanizm gibi çok farklı inanış biçimlerinde de yeri olan bir kavram. Batı’da çakra olarak bilinse de daha derin bir konu. Bu atölyede içsel enerjiye yoğunlaşacağız. Tarih netleşince sosyal medyada da duyuracağım.

Yurtdışında yaşamak bugünlerde popüler bir istek. Gençlerin önemli bir kısmı hayallerinin başka bir ülkede gerçekleşeceğine inanıyor. Onlara verebileceğiniz bir tavsiye var mı?

Hayatta her değişimin bir zorluğu var ve bunu tecrübe ederken herkes kendine has farklı bir ders çıkarır. Bazı yerler kendini bulmanda daha yardımcı olur. Ama günün sonunda nereye gidersen git kendini götürüyorsun, bu gerçeği de dikkate alsınlar. En önemlisi inanmaktan vazgeçmesinler.

Fotoğraflar: Nilüfer Ağcakışla

Kişilikler her yerde: Hamam böcekleri

1

Kişilik sadece insanda olan bir şey değil. Nedir kişilik dediğimiz şey? Tercihlerimiz mi yoksa alışkanlıklarımız mı? Bakalım sevgili hamam böceklerinde neler varmış…

Yeni araştırmanın gösterdiğine göre hamam böceklerinin, termitler ve karıncalar gibi diğer böceklerden farklı olarak kendi eşsiz kişilikleri var ve cesaret ile çekingenlik gibi kişilik özellikleri sergileyebiliyorlar. Bu durum, korkutucu böceklerin neredeyse her şeye göğüs germede neden bu kadar iyi olduklarını açıklamaya yardımcı olabilir. Ayrıca bu, onların bizim korktuğumuzdan bile daha akıllı oldukları anlamına geliyor.

Libre de Bruxelles Üniversitesi’ndeki bilim insanları, üç ay boyunca yaklaşık 300 Amerikan hamam böceği (Periplaneta americana) örneğini incelediler. Araştırmacılar bu hayvanların davranışının, grup dinamiklerinin yanısıra onların kişisel tercihleri tarafından da nasıl etkilendiğini merak ediyorlardı.

Tüm canlılar arasında, hızlı karar verme becerileri sebebiyle hamam böceklerinin üzerinde çalışmayı seçtiler; yavaşça içeriye girip bir tanesine terlik atmayı denemiş olan herhangi biri, bu beceriyi iyi bilir.

Baş araştırmacı Isaac Planas, çalışmayı daha detaylı şekilde açıklayan videoda şöyle söylüyor:

“Hamam böcekleri basit bir hayvandır fakat az miktarda bilgi ve etkileşim ile karmaşık bir karara varabilirler.”

Her deneyde, 16 hamam böceğinin arkasına küçük mikroçipler bağlandı ve böcekler parlak bir ışık altında bulunan alana bırakıldılar. Alan, karanlığı seven böceklerin çok ihtiyaç duydukları sığınağı sağlayan iki adet yuvarlak “siper” barındırıyordu.

Takım, hamam böceklerini üç saat boyunca yalnız bıraktı ve mikroçipler aracılığıyla onların davranışlarını izledi. Hamam böceklerinin ışıktan nefret ettikleri ve grubun sağladığı korumayı sevdikleri bilindiği için, bir hamam böceği siperin altına sığınır sığınmaz geri kalanlarının da hemen aynı hareketi yapacağını düşünürsünüz. Fakat araştırmacılar, hamam böceklerinin siper ararken geçirdikleri zaman miktarının önemli oranda değişiklik gösterdiğini buldular.

Her bir hamam böceği, alanda bir hafta boyunca üç defa test edildi ve aylar süren gözlemden sonra, hamam böceklerinin eylemlerinin sadece grubun geri kalanından etkilenmediği, aynı zamanda kendi kişisel tercihleri ve özelliklerinden de etkilenmekte olduğu anlaşıldı.

Sonuç olarak bireyler, ışıkta kalıp kalmadıkları konusunda sorumluluk sahibiydiler. Üstelik bu durum onları, basitçe sosyal bir hiyerarşiyi takip ediyor görünen karıncalar ve termitler gibi diğer böceklerden ayırıyordu.

Reuters’ın bildirdiği üzere, Araştırmacılar, hamam böceklerinin değişen kişiliklerinin, yeni ortamlara uyum sağlama yeteneklerini açıklayabileceğini söylüyorlar; ‘daha cesur’ olan hamam böcekleri yeni ortamlara doğru atılmaya cüret ederken, diğerleri ortamın güvenli olup olmadığını görmek için geride kalıyor.

Takım bu sonuçların, benzer davranış kalıpları gösteren bir dizi hayvan hakkında daha fazla şey anlamalarına yardımcı olacağını umuyor.

Planas, Reuters’a şöyle söylüyor, “Bir karara varan eşit bireylerin oluşturduğu bir grubumuz var ve örneğin koyunlarda, yarasalarda, bazı maymun türlerinde, balıklarda, kuşlarda ve hatta bu durumda insanlarda görebileceğimiz gibi fikir birliği içinde karar verebiliyorlar.”

Kendisinin bir sonraki adımı, hamam böceği davranışının ve öğrenişinin grup zihniyetini nasıl etkilediğini incelemek olacak. Ayrıca bütün bunlar etkileyici olduğu kadar, o çalışmanın sonuçlarını öğrenmekten de aynı oranda korkuyoruz.

Araştırma Proceedings of the Royal Society of London B bülteninde yayınlandı.

Kaynak: https://popsci.com.tr/hamam-boceklerinin-de-kisilikleri-var/ Görsel sciencenews.org’dan alınmıştır.

Son zamanların en rahatsız edici korku romanı: Karanlık Ada

1
İnsanoğlu zayıflama uğruna kendine ne kadar zarar verebilir? Kendi sağlığını hiçe sayıp her yolu deneyen “müşteri” kapasitesini gören firmalar, ilaç üretimi konusunda ne kadar ileriye gidebilir? Hepsinin bir arada olduğu ve verdiği rahatsızlığı iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir korku romanı: Karanlık Ada

Kanadalı yazar Craig Davidson’ın Nick Cutter mahlasını kullanarak yazdığı orijinal adıyla The Troop, İthaki Yayınları tarafından Karanlık Ada ismiyle okuyucuyla buluşturuldu.

Craig Davidson, The Troop romanı ile James Herbert En İyi Korku Romanı Ödülü’nün de sahibi oldu. Karanlık Ada, James Herbert anısına verilen ödülü ilk kazanan roman olma özelliğini taşıyor.

Bir kötülüğün bilim ile nasıl yayıldığına ve herkesi etkisi aldığına şahit olduğumuz bir roman.

 

Çağımızın en büyük sorunlarından biri haline getirilen “şişmanlık” ya da “kilo problemi” gün geçtikçe vahim bir hâl almaya başlamıştı. İnsanlar kilo vermek uğruna sağlığını hiçe sayıp türlü diyetler uygulamaktaydı. Günü geçmiş et ürünleriyle vücuduna solucan, parazit, bakteri vs sokarak zayıflamayı bekleyen insanlar bile vardı. Yani her tehlikeyi göze almaya hazır insanlar… Bu insanlar çoğu firma için iyi müşteriler olabilirdi. Çok iyi paralar kazandırabilirlerdi. Ama doktor Clive Edgerton sadece bilim için uğraş veriyordu. İnsanların zayıflamak için verdiği savaş için bir hidatit üretmekteydi. Solucan larvalarını bir hapın içine yerleştirip insanlar üzerinde deney yapıyordu. Solucanlar hap ile birlikte insan vücuduna giriyor ve çoğalıyordu. Peki bu şekilde zayıflamak nasıl olurdu?

Bilim, insanoğlu için nasıl silaha dönüşebilirdi? 

Tim Riggs izci birliği olan bir izcibaşıydı. Tim himayesindeki beş çocuk ile birlikte Kanada’nın bir adasında kamp yapmaktaydı. Kampın davetsiz bir misafiri vardı. Gelen misafir çok zayıf ve çok açtı… Neler olacağından habersiz izcibaşının bu yabancıyla arasında geçenler kampın beklenmedik bir şekilde seyrini değiştirdi.

“Doktor olarak, Tim insan bedenini tiksindirici hallerinin en kötüsüyle karşılaşmıştı. Kolostomi torbaları boşaltmıştı. Mideden çekilen kocaman tümörlerle karşılaşmıştı. Ama bu adam… o, Tim’in daha önce görmediği, doğal olmayan bir şekilde hastaydı.” (s.34)

Issız bir adada her şeyden habersiz bu insanlar, bilmedikleri bir tehlikeyle savaşmak zorunda kalacaktı. Bulaşıcı bir hastalık, isimsiz bir bakteri… Nereden ve nasıl bulaştığını bilmedikleri bu şeyle savaşmaları ve hayatta kalmaları gerekecekti.

Bir deneyin mi içindeydiler yoksa kontrolsüzce bu deneyin bir parçası mı olmuşlardı?

Romanın en dikkat çekici özelliği olayların ayrıntılarında gizli. Yazar tüm olanları en ince ayrıntısına kadar anlatarak okuyucuyu derin bir şekilde rahatsız ediyor. Canlıların üzerinde yapılan deneyler ise en dayanılmaz haliyle gözler önüne seriliyor.

Olaylar çözülmeye başladığında ise psikolojik bir hal almaya başlıyor. “Ben olsaydım ne yapardım?” diye düşünürken kendinizi romanın içinde buluyorsunuz. Sorgular, hesaplaşmalar ve ne kadar rahatsız etse de olaylara duyulan merak kitabın akışını hızlandırıyor.

Yazar, romanını yazarken ilham aldığı yazar Stephen King’in Carrie romanındaki tekniğinden etkilenerek romana gazete küpürleri, röportajlar ve dergi profilleri de eklemiş. Romanı okurken olaylardan bağımsız olarak okuyucuya en çok bilgi veren bu yerler sayesinde anlatım kuvvetlendirilmiş. Böylelikle romanı okurken olayların tanığı oluyorsunuz.

Klasik bir “korkulu ada” serüveninin dışında olan Karanlık Ada, korku türünü seven okuyucuların beğenisini kazanmaya aday bir roman.

Bu romanı bitirdikten sonra çağımızda da hastalıklı bir hÂl almaya başlayan “zayıflama” bağımlılığının bilimi ve insanlığı nasıl bir noktaya getireceğini sorgulamamak elde değil…

Sonbaharda yurtdışında nereye gidilir?

Yaz tatiline doyamayan ve sonbahar mevsiminde yeni yerler keşfetmek isteyenler için birçok tur veya gezi planı bulunuyor. Bazı ülkeler erkenden soğumaya başlarken, sonbahar mevsiminde gezmek ideal yerler de var. Sıcağın rahatsız etmediği, soğuğun ise henüz ulaşmadığı ülkeleri bu yazımızda sizlere sunacağız.

Sonbaharda yurtdışı seyahati yapmanın birçok avantajı var. Yaz sezonu bittiği için konaklama, yeme-içme ve aktivite ücretleri normal fiyatının çok ama çok altına düşer. Hava şartları sizi yormaz ve daha iyi bir gezi performansı gösterirsiniz. Ayrıca fotoğraf çekmek için doğa size sürekli yardımcı olur. Dökülen yapraklar, gün batımı ve gökyüzünün çeşitli renklerine sonbahar mevsiminde tanıklık edebilirsiniz.

Sonbaharda gidilebilecek 5 güzel şehir

1) Prag

Orta Avrupa’da bulunan Prag, kış aylarında oldukça soğuk bir şehirdir. Bu yüzden Kasım ayında soğuk hava etkisini fazlaca gösterir. Eylül ayı Prag’ı gezmek için en ideal aydır. Turist yığını biraz olsun azalmış olur ve hava serin ancak rahatsız etmeyecek seviyededir. Prag’ın muhteşem yapılarını keşfetmek için Eylül veya Ekim ayına biletinizi alabilir veya Orta Avrupa turlarına katılabilirsiniz. Gitmişken Old Town, Kafka Müzesi, Lennon Duvarı, Prag Kalesi, Karl Köprüsü’nü mutlaka görülmesi gereken yerler arasına eklemeyi unutmayın.

2) Amsterdam

Amsterdam, sonbahar mevsiminde gidilecek en güzel yerlerden biridir şüphesiz. Kanallar ve eşsiz mimariye sahip binalar arasına dökülen yapraklar muhteşem bir romantizm sunar. Hafif soğuk olabilir ancak çok kalın olmayan bir ceketle harika bir gezi yaşayabilirsiniz. Özgürlükler şehri Amsterdam’ın eğlenceli aktivitelerine de katılmayı unutmayın! Dam Meydanı, Rijksmuseum, Kanallar, Anna Frank Evi, Red Light District, Van Gogh Müzesi ve Vondelpark gezilecek yerler arasında.

3) Kotor

Karadağ’ın doğal güzellikler şehri Kotor, doğa ile baş başa kalmak isteyenler için çok güzel bir seçenek. Kotor aslında ilkbaharda tercih edilirse daha iyi olabilir. Her yerin yemyeşil olduğu samimi bir yer arıyorsanız burası tam size göre. Sonbaharda da sıcaklık etkisini tam olarak kaybetmiyor ve huzurlu bir seyahat sunuyor. Yüksek tepelerden şehrin manzarasını seyrederken “iyi ki buraya gelmişim” diyeceğinizden eminiz! Karadağ’ın başkenti Budva da en az Kotor kadar güzel. Hatta gitmişken diğer Balkan ülkelerine de gitmek isteyebilirsiniz. Bunun için en iyi Balkan turu seçeneklerini sunan Prontotour’u ziyaret edebilirsiniz.

4) Brugge

Ortaçağda yaşayan Brugge şehri, zengin sonbahar tonlarına sahip ve tarihi binalarla dolu Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biridir. Kanallara yansıyan renkler, özellikle romantik bir manzara ve fotoğraf çekimi için harika görüntüler ortaya çıkarıyor. Kasım ayına kadar genellikle açık havaya sahip olan kentin pazarlarından birkaçını gezdiğinize emin olun. Aynı zamanda ünlü çikolatanın bir kısmını deneyerek daha önce hiç yaşamadığınız bir hazzı yaşayabilirsiniz!

5) Dubrovnik

Bu güzel Hırvat şehri, sonbaharda diğer birçok Avrupa kıyı kentlerinden daha düşük fiyatlara ekonomik bir tatil sunuyor. Sonbahar aylarında hava hala sıcak ancak yaz kalabalığı olmuyor. Diğer turistlerin kalabalığından uzak, muhteşem kumsalların keyfini çıkarın.

Eğer yurtdışı seyahatinizi daha uygun fiyatlara getirmek istiyorsanız son dakika tatil fırsatlarına göz atıp yüksek indirim oranlarından yararlanabilirsiniz. Tatil fırsatları başlığı adı altında sunulan birçok fırsat, normal fiyatın neredeyse yarı yarıya indirimli haliyle karşınıza çıkabilir.

Gazeteciler tutsak, balonlar bile gözaltında: Cumhuriyet Davası

Cumhuriyet Gazetesi davasının bugün görülecek olan 3. duruşmasında gazetecilere destek olmak amacıyla milletvekilleri, gazeteciler, STK temsilcileri ve çok sayıda yurttaş Çağlayan Adliyesi önünde toplandı.

Balonlara da gözaltı!

Dava öncesi saat 13.30’da basın açıklaması düzenlenerek gazetecilere özgürlük talep edildi. Yazarlar Sendikası ve Türk Tabipleri Birliği’nden Ayşegül Tözeren, dava için basın açıklaması yapılırken iki adet dev balon uçurmak istediklerini böylece adliye camlarından gazetecilere özgürlük taleplerinin ve alandaki hareketliliğin tutuklular tarafından da görülebileceğini ancak balonlara el konulduğunu ifade ederek “Balonlarımız gözaltına alındı. Hem balonlarımız gözaltında hem de gözaltında kayıp” diye konuştu.

Aylardır özgürlüklerinden mahrumlar

Adliye önünde ilk basın açıklamasını Cumhuriyet Davası Kordinasyonu adına Cumhuriyet Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü ve DİSK/Basın-İş Başkanı Faruk Eren okudu. Eren, “Daha ilk duruşmada iddianamenin çökmesine rağmen arkadaşlarımızın cezaevinde tutulmasındaki ısrar devam ediyor. Arkadaşlarımız, aylardır mesleklerinden, sevdiklerinden ve özgürlüklerinden mahrum. Bugün buradan arkadaşlarımızı da alıp gitmek istiyoruz” dedi.

Tutuklamalar keyfi

Faruk Eren’den sonra sözü Cumhuriyet Davası Hukuk örgütleri adına Yaprak Türkmen alarak OHAL ve KHK rejiminin muhaliflere karşı bir cadı avına dönüştüğüne dikkat çekti. Türkmen, “Sistemi eleştiren ve baskıcı uygulamalara direnen herkes, tutuklama ve gözaltı saldırıları ile karşı karşıya kalmıştır. Siyasi bir komplo ve delilsiz iddianame ile cumhuriyet gazetesinin avukatları ve çalışanları da tutuklanmış olup, 5 arkadaşımızın tutukluluğu keyfi olarak devam ettirilmektedir. Savunma mesleğine saldırının en ileri aşamasındayız ve sözün bittiği yerdeyiz. Avukatların avukatlık yapma tarzlarına ve müvekkillerini seçme haklarına hiçbir muktedir karışamaz. Bizler, baskıyla hizaya gelecek avukatlar değiliz” diye konuştu.

Karanlığı dayanışmasıyla aşacağız

SODEV Onursal Başkanı Ercan Karakaş ise, “Bu haksız, hukuksuz, vicdansız tutuklamaların bugün son bulmasını ve cumhuriyetçilerle birlikte ayrılmayı talep ediyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde gazeteciler adaleti savundukları ve gazetecilik yaptıkları için yargılanmazlar. Biz bu karanlık gidişi ancak dayanışmayla aşabiliriz ve aşacağız” ifadelerini kullandı.

Rektör ilk kez konuştu: Savunma, iftira, Gökçek’e yalanlama

0
ODTÜ’de binlerce ağacın talan edilmesinin ardından Rektör Prof. Dr. Kök, itiraf gibi savunma yaptı. Gökçek’le imzaladığı protokolü başarı olarak niteleyen Kök, imzalarken yolun genişliğinin ne kadar olacağını bilmediğini söyledi.

Yol çalışması ve kesilen ağaçlarla tartışma yaratan ODTÜ’nün rektörü Kök, 3 bin 697 ağaç kesilirken sadece 297’sinin taşındığını söyleyerek Gökçek’i yalanladı.

Rektör, imzalanan protokolün bir ‘başarı’ olduğunu savunurken, protokole imza attığı sırada yolun genişliğinin ne kadar olacağını bilmediğini itiraf etti.

ODTÜ’ye yapılan gece baskını ile binlerce ağacın kesilmesinin ardından ilk kez konuşan Rektör Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, kendisini savundu. Kök, Melih Gökçek’in “4 bin ağacı naklettik” sözlerini yalanlayarak bölgede çalışma öncesi yapılan incelemeler ile belirlenen 3 bin 697 ağacın kesildiğini, sadece 297 ağacın nakledildiğini belirtirken, valilik ve belediye ile imzalanan protokolü bir “başarı” olarak nitelendirdi. Kök, Gökçek’in çok tartışılan ‘rekor’ tweeti ile ilgili de kendisi ile görüştüğünü belirterek, “25. tweet’e gerek yoktu” uyarısını yaptığını söyledi.

ODTÜ arazisinde Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne ait 100 iş makinesi, 400 kamyon ve yüzlerce polis ile gerçekleştirilen gece operasyonuyla başlatılan yol çalışmasının ardından hedefteki isim Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök ilk kez bir grup gazetecinin sorusunu yanıtladı. Kök, şunları söyledi:

Herkese bilgi verdik: İlk günden itibaren sosyal medyada çok yanlış bilgilerle karşı karşıya kaldık. Konu hassas bir konu, reaksiyon verilmesi çok doğal ama doğru bilgi ile bunlar yapılmalı. Biz bu süreçte ilk andan itibaren öğretim üyelerimize, idari personelimize ve öğrencilerimize aynı bilgiyi verdik. Biz ne biliyorsak o anda aynı bilgi ODTÜ kamuoyunda da vardı. En son aşamada tüm üniversitemizin bütün idarecilerini çağırdık. Bölüm başkanlarımızı, anabilim dalı başkanlarımızı, enstitü müdür yardımcılarımızı ve dekan yardımlarımızı çağırdık. Yaklaşık 102 kişilik bir grupla da bunu paylaştık. Gelinen nokta tünel yolun olmazsa olmazımız olduğu.

Protokol süreci: Vali bir gece beni aradı ve bir toplantı olacağını söyledi. İmza sürecinde de Vali ve YÖK Başkanı’nın imzasının olmasının bizim açımızdan önemli olduğunu söyledik. Yol komisyonu oluşturduk. Mevcut gelinen noktada 2 alternatif sunduk. Vali, YÖK Başkanı, Belediye Başkanı ve benim katıldığım çeşitli toplantılar gerçekleştirdik. Tünel yola belediyeyi ikna etmek çok zaman aldı. Bunun aç-kapa olarak yapıldığını, 30-35 milyon TL bir maliyeti olduğunu, tünel ile bu maliyetin 200 milyona çıkacağı belirtildi. “Bunun Türkiye Cumhuriyet’i bütçesi için denizde bir damla olduğunu savundum. Bunun ODTÜ’nün olmazsa olmaz koşulu olduğu, görüşmenin devam etmesi için birinci derecede bir madde olduğunu söyledik. Büyükşehir Belediye Başkanı da bunu kabul etti.

Başbakan’ın onayı: ODTÜ’den alınan alan 36 hektarlık bir yer. Valimiz konuyu Başbakan’a aktardığını söyledi. Onun da onayıyla üniversitemize verilecek 36 hektarlık arazi için 6 farklı öneride bulunduk. Bu süreç daha hızlı ilerleyecekti ancak geçen çarşamba Ankara Defterdarı değişmiş. İlk defterdarla sürecin sonuna gelmiştik. Şimdi yeniden başladık. Önümüzdeki 2 hafta içerisinde valiye önerilerimizi sunacağız. 30 yılda 105 hektarlık arazi kaybeden üniversitemiz için bu bir ilk.

‘Hayır’ desek de olacaktı: Bir kere tüm yasal süreçleri kaybettiğimiz ve itirazlarımız reddedildiği için sonuçta bu yol zaten yapılacaktı. Buna tabii ki de itiraz edebilirsiniz ama ‘ben bu yolu yaptırmam’ dediğiniz zaman, onun karşılığını da yapmanız lazım. 1971’de yaşananları göz önüne alırsak, bizim üniversite olarak önceliğimiz hiçbir öğrencimizin bu takım süreçlerin içinde olmasını, zarar görmesini istemeyiz. Bu yeni bir kültür olarak, uzlaşma ve anlaşma kültürü de önemli. Biz ‘hayır’ desek de kanuni olarak bu yol yapılacaktı. Biz burda işi protokole dökerek üniversite açısından bir kazanıma dönüşmesini istedik.

İmza atarken genişliği bilmiyorduk: Biz sürecin protokole uyup uymadığını tespit etmek için ilk andan itibaren yol yapım çalışmalarını takip ediyoruz. Yolun açılabilmesi için dönüş olacağı yerlerde yaptığımız incelemelerde yolun genişliğinin 135 metreye çıktığını gördük. Yol bittiği zaman 40 metrelik bir genişliği olacak. 135 metreye çıktığı 3 nokta var. Portokol imzalanırken bu kadar genişlik olacağını bilmiyordum.

Neden gece oldu?: İmzaladığımız saat itibarıyla süreç Ankara Büyükşehir Belediyesi’ndeydi. Birinci neden şehir trafiği. 400 aracı, kamyonu, iş makinesini gündüz trafiğinde getirip çalıştırmanız imkansız. İkincisi ise gündüz yapılması, göze soka soka yaparak herkesi daha fazla rahatsız edebilirdi. Öğrenci ve öğretim üyelerimizin istenmeyen çatışmalarla incinmesine sebep olabilirdi. İlk 2 gün dışında TOMA ve polislerin üniversite arazisinde olmaması gerektiğini belirttim ben belediye’ye ancak ilk iki gün güvenlik itibarıyla olması gerektiğini düşünüyorum. Bizim temel yaklaşımımız öğrencimizin bu sürecin dışında tutulması.

Tünel yol: 2 yıl önce yapılan planlamada tünel olarak yerin altından geçirilmesi öngörülüyordu. Fakat bu bakanlığın çıkan son kararında bu kaldırıldı. Dolayısıyla bu bizim üniversitemiz için en büyük sıkıntılı durum oldu. Bu şekliyle üniversitemizi 2’ye bölebilecek bir yoldu. Eğer aç kapa yöntemi ile gitseydi bu güzergâhtaki ağaç sayımız 33 bin 600. ODTÜ’nün yaşına yakın oradaki ağaçlar. Bizim için gerçekten hayati olan süreç. Bu yol yerin 30 metre altından yüzeydeki ağaçlara zarar vermememesi için teknoloji ile geçecek. Bunun için belediyeden bir komisyon oluşturuldu, 3 kişilik ve 3’ü de ODTÜ mezunu mühendisler olduğu bilgisi geldi. Biz de 4 kişilik bir komisyon kurduk. Yapacak şirketin de ODTÜ’lü olmasını istiyoruz. 3 farkı kurumda çalışan ODTÜ’lüler bu yolun dizaynını yapacaklar.


Sorun 25. tweet ’te

”Sayın Gökçek’e bunun bir milat ya da başlangıç olması gerektiğini söyledim. Kendisinin bir politikacı olduğunu, seveni vardır, sevmeyeni vardır ama üniversitemizle yapılan protokol var. Büyükşehir Belediyesi’nin bu süreçte protokole sadık kalacağına inanıyorum. Sayın Gökçek’e de söyledim, bu süreçte ilgili söylemlerde konuşmalarımızda çok daha dikkatli olunması gerektiğini, tweet’lerini izliyorum. İlk 24 tweet’inde hiçbir şey yoktu ancak 25. tweet’te çok hızlı bir şekilde yaptıklarını söyledi. Onun dışında protokolün dışına çıkan bir şey yok. Ben kendisine de söyledim, ‘Sayın başkanım ilk 24 tweet’iniz çok anlamlıydı, 25’inciye gerek yoktu’ dedim.”

İhraç için isim vermedik

“Hiç isim göndermedik. FETÖ soruşturmasından bir liste gitti ancak Barış İçin Akademisyenler meselesinden bir isim göndermedik. FETÖ’de de ByLock’da kırmızı listede bulunan 5 kişi, hepsi de ÖYP’li, 4 tane de idari personel. Biz diğer listeleri sadece izliyoruz. Kendimiz bir soruşturma yürüttük.”

Alıntı: Cumhuriyet- Ozan Çepni

Bugün saat 13.30’da Çağlayan İstanbul Adliyesi’nde ÖZGÜRLÜKTE BULUŞALIM #TahliyeHemenŞimdi #ÖzgürlükHemenŞimdi

1

Cumhuriyet Gazetesi çalışanları Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Akın Atalay, Murat Sabuncu ve Emre İper, senin hakikati öğrenme hakkını, gazeteciliği savundukları için bir kumpasla aylardır Silivri Cezaevi’nde.

Dört duvar arasında geçen uzun zamanların ardından duruşmaya çıktıklarında özgür basının demokratik bir toplum için zorunlu olduğunu ifade ediyorlar. Devletin devasa gücünü elinde bulunduranların basın denetimi olmazsa bireylere, topluma karşı zorbalıkta sınır da olmayacağını söylüyorlar. Gazeteciler olmazsa yolsuzluklardan, devletin bireye karşı işlediği suçlardan, nice skandaldan halkın habersiz kalacağını anlatıyorlar.

Sanık sandalyesinde onlara birer suçmuş gibi yaptıkları haberler, yazdıkları köşe yazıları, attıkları manşetler soruldu. Mesleklerinin onuru, ülkelerine duydukları sevgi için gazeteciliği savunmaya devam ettiler, edecekler. ‘Eve parke döşeyen ustanın oğlu, sipariş verilen pideci, arabanın tamire bırakıldığı oto tamirci FETÖ’cü’ diyerek hazırlanan trajikomik iddianameyi çoktan çürüttüler.

Herkes biliyor: İktidardakiler Fetullah Gülen’e övgüler düzüp ona devletin tüm kurumlarını teslim ederken gazeteci arkadaşlarımız ‘İmamın Ordusu’nun ülke için büyük bir tehdit olduğunu anlatmış ve bunun üzerine yine kumpaslara maruz kalmışlardı.

Şimdi adaletsizliğin 3. duruşması 25 Eylül’de, yani bugün Çağlayan’daki adliyede devam edecek. Onlar hakikati savundukları için sanık sandalyesinde olacaklar. Bizler de ifade özgürlüğünü, haber hakkını savunmak için bugün saat 13.30’da Çağlayan’da olacağız.

Sen nerede olacaksın?

Dışarıdaki Gazeteciler 


Gelişmeleri takip etmek için lütfen tıklayın.

Kadının adı nedir?

1

Kadının adı nedir diye sorsak mı? Gerçi ne gerek var, cevap belli. Kimine göre soyulmuş domates kimine göre teşhir ürünü kimine göre de namussuzdur. Haa, tabii açık giyinen kadınlar için geçerlidir bu. Çünkü açık kadının eğitimi, düşüncesi, kararı, hayatı hatta karakteri yoktur. Çünkü namus denen bu tek taraflı sahiplenilmeye mahkum esrarengiz kavram sadece kadının sırtında yük olarak taşıması gereken bir ağırlık ve bu yükün halatları bir eşarpta gizlidir. Çünkü kadın demek sır olmak, keşfedilmemek, öğrenilmemek belki de yok olmaktır.

Aman ha! Sakın ortalığa çıkma çünkü sana musallat olacak kötü zihniyetçikler dolanıyor etrafında. Kendini korumanın yolu otobüsleri ayırmak hatta biraz da pembeye boyayarak sevimli yapmak, kantinleri ayırmak, sınıfları ayırmak, plajları ayırmaktır. Çünkü kadın eşittir namus… Erkek eşittir namus bekçisi

Ufak bir sorun var ama namusu koruyan bu ilahi varlık neden kendi zihninin en ücra köşelerine sakladığı şeytani duygulardan arınmak yerine benim iki tel saçıma, kolumun açık kalan yerine bacağımın kıvrımına bakıyor? Bence ilk seçenek daha kolay, sonuçta herkes kendinden sorumludur, değil midir? Cennet ve cehennem, din ve iman, iyilik ve kötülük sadece benim için değil senin için de var değil mi? Eğer biri çıkıp diyorsa “kadın dışarıda gülmesin, kahkaha atmasın” veya diyorsa “hamile kadın sokak sokak dolaşmasın” öyleyse ben de “sadece eşlerinizi sevin, gözünüz dışarıda olmasın zira zina denen şey size de var” diyebilirim değil mi?

Hatta bize kızan bize sınır koyan bu varlıklar mı dünyadan silinse daha az kötülük olur yoksa açık kadınlar mı? Ne acı ki kadının üstünde herkesin hakkı var: Babasının, abisinin, kuzenin, arkadaşının, komşusunun, sokaktaki hiç tanımadığı adamın… O yüzden çocukken kadın olmamız gerektiğini söylediler, sınır koydular, bizi bir gecede kadın yaptılar. Üzücü olansa bizi, sonradan bütün bu günahlardan mesul tuttular. Ama belki kadın okuyacaktı, çalışacaktı, üretecekti, bilim insanı olacaktı, avukat olacaktı, diğer kadınları koruyacaktı. Ne var ki onun hayatını hiç var etmeden başkasının hayatına yamaladılar ve bu şekilde kadın, büyüdü, anne oldu.

Eyvallah, her kadın anne olmak ister diyebilirsin, ama başkasının hayatına müdahale etme hakkını ne zaman ele geçirdi erkek? Elbette her erkek aynı değil, iyi ki değil. Belki de tek umut kaynağımız onlar. Bırakmalı artık onu bunu, sadece düşünmeli: Ben neyim ve ne kadarım? Nerede biter benim hakkım ve bu fütursuz kararlarım? Sevgi dünyaya hakim olsa kötülük olmazdı, biliyorum imkânsız ama sen beni rahat bıraksan artık ve ben bir kuş olup istediğim hayata uçsam… Sen de benim kılığıma kıyafetime laf etmesen… Ben seni üzmesem sen de beni üzmesen… Ha, ne dersin olmaz mı?

Selametle kalın, iyi kalın.

Başlık görseli: Broad City

Fernando Pessoa ve Aforizmalar

1

Fernando Pessoa 1888 tarihinde dünyaya gelen, Portekiz Edebiyatı’nın en önemli isimlerindendir. Yaşadığı dönemde pek tanınmayan Pessoa’nın yayımlanmaya hazır eserleri ailesi tarafından Portekiz hükümetine satılmıştır.

“Pessoa” Portekizcede “kişi” anlamına gelmektedir, “maske” anlamı taşıyan “persona” kelimesinden türemiştir. Fernando Pessoa’nın soyadı maske, hiç kimse, hayali kişi gibi kelimeleri ifade etmektedir. Bu kelimeler Pessoa’nın yazılarında da kendisini kimlik arayışı şeklinde göstermektedir. Yarattığı farklı kimliklerle farklı yazma üsluplarına bürünen Fernando Pessoa, varoluşsal yabancılaşmayı sözcüklere dökerek çoğu zaman kendisini “hiç” şeklinde nitelendirmektedir.

“Saçma olduğu kadar oldukça makul bir duyguya kapıldım bugün aniden. Beynimde çakan bir şimşek, bana bir hiç olduğumu fark ettirdi. Bir hiçtim, kesinlikle bir hiç.”

“ben bir şey değilim
asla bir şey olmayacağım,
bir şey olmayı isteyemem
öte yandan dünyanın tüm hayalleri bendedir”

İki insan arasındaki fark, insanla maymun arasındaki farktan daha çoktur. Hepimiz bize dayatılan hayatı yaşıyoruz, hepimiz aynı bilinmeyen kökten geliyoruz.

“Standart diye bir şey yoktur. Bütün insanlar var olmayan bir kaidenin istisnalarıdır.”

“Yaşam, maddenin metafiziksel bir hatası ya da eylemsizliğin bir ihmalkarlığı olduğumu yüzüme vuruyor.”

Basit görünen cümleleri ardında karanlık ve derin anlamlar vardır Pessoa’nın. Dili keskin değil, anlaşılırdır ama taşıdığı anlamlar bir o kadar keskin ve yalnızlık doludur.

“Zayıf insanların, kendilerine özel kederlerden evrensel dramlar yaratma eğilimlerinde alçakça bir yan vardır.”

Yaşamında bir sürü insana büründü, hepsine farklı anlamlar yükledi. Bilge olmak çelişkili olmak demekti.

“Sanki kendi sesimle konuşmuyorum artık. Bir parçam kenara çekilmiş ve sadece izlemekle yetiniyor gibi.”

“Başımıza gelenler ya hepimizin ya da birimizin başına gelir; hepimizin başına gelmesi bayağı, birimizin başına gelmesi ise anlaşılmazdır.”

Kendimizi tanıdıkça yanılgılarımız artar. Bunun çaresi ancak kendimizi bilinçli olarak görmezden gelmektir.

“Bütün bir hayata yabancı gibi, denize hasret bir ada gibi, her şeyin üzerinde yüzen faydasız bir gemi gibi sislerin arasında gözden kaybolacağım.”

Pessoa düşlerinden ve hayal kurmaktan o kadar güzel bahseder ki hayal kuramıyor olsa yaşayamazmış gibi hissettirir.

Bazen bütün hayallerimi tek bir kesintisiz hayatla birleştirsem ve hayali dostlar ve insanlarla dolu günlerden oluşan bir hayat kursam ne kadar mükemmel olur diye düşünüyorum.”

Yalnızlık, bilincin getirdiği acı, bölünmüş karakterler ve çatışmaları… Yapacak daha iyi bir şeyi olmamış düşünmekten başka.

“Düşünerek yankı ve uçurum yarattım kendime. İçimin derinliklerine inerek de çoğalttım kendimi.”

“Birbirinden uzak duran iki kişiyim ben, birbirine bağlı olmayan Siyam ikizleri gibiyim.”

İnsanı sık sık tanımlamış, çoğunlukla da “insan….bir hayvandır” şeklinde ifadeler kullanmıştır. İnsanların hayatı da hayvanlar gibi bilinçsizce akar, hayvanların içgüdülerini yöneten yasalar insanların aklını da yönetir.

“İnsanlık üreyen bir cesettir.”

“Hayat ile aramda ince bir cam var. Hayatı ne kadar açıkça görüp anlasam da, ona dokunamıyorum.”

Yaşamın ızdırap dolu oluşundan ve hüznünden sık sık bahseden Pessoa aynı zamanda yaşamın hayal kurulan kısmının güzelliğinden de bahsetmiştir. Acılarının bile hiç olduğunu söylemiş ama yaşamı reddetmemiş sadece düşlerin arkasına gizlenmiştir.

“Ruhum gizli bir orkestra; içimde hangi enstrümanların, hangi keman tellerinin, arpların, davulların ve tamburların çaldığını bilmiyorum. Sadece oluşan ahengi duyuyorum.”

“Bizler hiç kimseyi sevmeyiz aslında. Bizim sevdiğimiz şey, karşımızdaki kişi hakkındaki fikirlerimizdir. Kendi düşüncelerimizi, kendi benliğimizi severiz biz.”

Pessoa’nın yarattığı karakterlerin hepsi farklı bakış açılarını, kimlikleri, üslupları temsil etmektedir. Pessoa her birine farklı görünümler, yaşam hikayeleri vermiştir. Bu kişilerin hislerinin, fikirlerinin ise Pessoa ile bir ilgisi yoktur, onlarla aynı fikirde olmaz veya onlara karşı gelmez. İçinde bir karakter hisseder, onu yaşatır ama ondan kesin çizgilerle ayrılır. Shakespeare’in mi Hamlet’in mi daha gerçek olduğunu bilemeyiz, hiçbir şeyin var olmadığı dünyada gerçek olabilirler.

“Erkenden uyandım, var olmaya hazırlanmam uzun zaman aldı.”

Yunuslar, flamingolar ve domuzlar: İrma Kasırgasından kurtarılan hayvanlar

Irma Kasırgası‘nın güçlü rüzgârlarından, şiddetli yağmurlarından ve ölümcül sellerinden korunmak için bir barınak arayanlar sadece insanlar değildir.

Hayvanlar da güvende kalmanın yollarını arıyor ve çoğu kez insanların yardımına ihtiyaçları var.

Ulusal Vahşi Yaşam Federasyonu, bazı hayvanların bir kasırganın nihai avantajlarından nasıl faydalanacağını bildiklerini söylüyor: Rakunlar kargaşada yemek için gıdaları silip süpürürken bazı ayılar ise barınak için düşen ağaçları kullanıyor.

Fakat birçoğu için riskler çok ağır. Balıklar, düşen güç hatlarıyla elektriğe çarpılabilir. Göçmen kuşlar elbette bunu atlatabilir. Hayvanat bahçesi, sığınma evleri ve yaban hayvanları sığınma evlerinde yaşayan hayvanlar, hangisinin daha az riskli olduğuna karar vermeleri gereken insanlara bağlı: Fırtınayı beklemek veya stresli, zor bir yer değiştirme girişiminde bulunmak.

Küba‘da altı yunus için bu karar bu hafta verildi. CiberCuba gazetesinin Cuma günkü haberine göre, kuzey Küba’daki Jardines del Rey adalarından biri olan Cayo Guillermo‘da bir yunus akvaryumu çıkarıldı ve nakliye için bir helikoptere taşındı.

Bedenlerini örtmek için nemli kumaş ve sakinleştirmek için ise baş masajı uygulanan yunuslar yaklaşık yüz mil ötede bulunan Cienfuegos eyaletindeki bir havuza taşındı.

Florida‘da, sakinler evcil hayvanlarıyla ne yapacakları konusunda bazı zor kararlarla karşılaştılar.

Miami-Dade hükümet web sitesinde, hem evcil hayvanlara hem de insanlara açık olan birkaç barınak yer almaktadır. The Miami Herald, bu barınaklarda cuma sabahı on binlerce insanın ve yüzlerce evcil hayvanın bulunduğunu bildirdi. Ancak alan sınırlamaları göz önüne alındığında, sahipler ve evcil hayvanlar her zaman birlikte barınamazdı.

Haiti’de bazı sakinler, hayvanlarının perşembe günü adayı havaya uçuran rüzgar ve yağmurdan etkilenmediğinden emin olmak için ellerinden geleni yaptı.

Cumartesi günü, Irma’nın adada oluşturduğu yapısal hasar bir miktar daha devam etti, ancak Kasırga Matthew Kasırgasının geçen yıl yarattığı gibi ölümcül bir tahribat yaratmadı.

Boşaltılan alanlar gibi, bazı evcil hayvan sahipleri yakınlarda yardım buldu. Hollywood‘un evcil hayvan bakımı sağlayıcısı A Paw Above’un sahibi olan Gretchen Levine, cumartesi günü yaptığı açıklamada, müşterilerinin birçoğunun kasabadan çıkış yolları için yardım istediğinde, 24 köpek, 21 kedi ve bir şinşilla tavşanına ev sahipliği yaptığını, “Hayvanların tamamının iyi geçindiğini” söyledi ve bölge hakkındaki tahminlerin iyileştiğini, muhtemelen fırtınanın en kötüsünden kurtulmuş olabileceklerini sözlerine ekledi.

Irma Kasırgasından etkilenen hayvanların refahı için bağış kabul eden organizasyonlar, Hayvanlar için Zulüm Önleme Derneği, En İyi Arkadaşlar Hayvan Topluluğu ve Güney Florida Yaban Hayatı Merkezi‘dir.

Ve burada tehlikede olan insanlara nasıl yardım edebileceğinizi anlatan bir rehber bulunuyor.

Kaynak: NY Times