Ana Sayfa Blog Sayfa 254

Coco Chanel’in modaya kazandırdıkları

1

“Moda geçer, stil kalır.” dedi, Moda’da bir devri kapatıp yeni bir devri başlattı. Chanel, dönemin modasını yerle bir etmiş bir ikon, yenilikçi, cesur ve güçlü bir kadın. Kendi doğrularından hiçbir zaman taviz vermeyen ve aynı zamanda kadınları asil, zarif ve rahatlığa kavuşturmuş bir tasarımcı.

Peki bu ikon modaya neler mi kazandırdı?

O dönemlerde ucuz ve şık giysilere yakışmayacak jarseden farklı ve yeni bir tarz ortaya çıkardı. Dönemin en önemli dergilerinden yarattığı bu tarz sayesinde övgüler aldı.

Yeni şeyler denemeyi seven Chanel, temkinli davranmaktan nefret ediyordu. Birçok yeniliği denemek için ilk örneği kendi üzerinde biçerdi.

Şu an pek çoğumuzun dolabının olmazsa olmazı haline gelen “küçük, siyah elbise” kavramını ortaya çıkardı. Bu sayede siyah rengi sadece cenaze törenlerinde giyilen matem rengi olmaktan çıktı.

Beyaz tenin soyluluk göstergesi olduğu o dönemlerde, güneşte yanarak bronzlaştı. O dönemlerde çok tepki aldıysa da sonradan bronz tene sahip olmak popülerleşti.

Kadınların giymekten hoşlanmadıkları ve zorlandıkları korseye kendi moda anlayışında yer vermedi ve kadınları bu dertten kurtardı.

Siyah ve beyaz renginin uyumunu çok sevdi. Özellikle ayakları olduğundan daha zarif ve küçük gösterdiğini düşündüğü için tasarımlarında kullandı. Bugün bile chanel markasının değişilmez tasarımları arasındadır.

Kadın giyiminde rahatlığa önem verdi. Kadınlar için hem şık hem de konforlu tasarımlar hazırladı. Kadınlar için pantolon tasarladı ve bunu giyen ilk kişi oldu. Önceleri bu tarzı eleştirilse de sonradan pantolon kadınlar tarafından da benimsendi.

1920’lerde saçlarını kısacık kestirdi. Günümüzün bob kesim saçları bu sayede ortaya çıktı.

Kadınların iş hayatlarında rahat hareket edebilmeleri için yumuşak ceketleri ve diz altı dar etekleri tasarladı.

Takıları çok seven Chanel, günlük yaşamda büyük takıları üst üste takarak yeni bir akım başlattı.

Omuz askılı çanta en iyisidir çünkü elleri serbest bırakır dedi. Bu model chanel’in klasikleri arasına girdi.

Kadın giyim tarzına bocuklarla işlenmiş denizci takımlarını soktu Ve bu tasarımı da çok sevildi.

No: 5 parfümünü ortaya çıkardı ve başarısını bir kez daha farklı bir alanda kanıtlamış oldu.

Yeni şeyler denedi. Büyük hayaller kurdu. Yeri geldi başarısızlıklar da yaşadı ama asla pes etmedi. Yaşadığı acılar sayesinde güçlendi ve kendini işine verdi. Eğer kişi isterse neler başarabilir bunu gösterdi. Erkek egemen bir toplumda feminist kişiliğiyle tarihe geçmiş muhteşem bir kadın o…

Kurmuş olduğu Chanel markası ise kurulduğu yıllardan itibaren hızla yükselen başarısıyla dünyanın en iyi markaları arasında yerini almıştır.

Coco Chanel 10 Ocak 1983 yılında hiç sevmediği pazar günü hayata gözlerini yumdu.

Kaynak: Coco Chanel Rüya Gibi Bir Hayat – Alfonso Signorini

Acid Queen: Tina Turner

26 Kasımda yeni yaşı 78 olacak gerçek adı Annie Mae Bullock olan şarkıcı, söz yazarı, aktrist, dansçı, Rock’N Roll Kraliçesi namı değer Tina Turner’den bahsetmenin vaktidir bence… Ki herkesin Tina hakkında biraz fikir sahibi olması gerekiyor zannımca. Zorluklar içerisindeki yaşanmışlar arasından başarısı ve tutkusundan biraz ilham alalım…

Kendisinin de dediği gibi zor bir çocukluk ve gençlik geçirmiştir. Şiddet gören annesi Zelma’nın babası Floyd’du terk etmesiyle birlikte, Tina ve ablası Ruby Aillene iki ebeveynden bir anda ayrılmıştır. İki kız kardeş büyükannelerinin yanına gönderilmişlerdir. 16 yaşına geldiğinde ise büyükannenin ani ölümü sonrası annelerinin yanına St. Louis’e taşınırlar. Summer Lisesi’den mezuniyetinden sonra Barnes hastanesinde hemşire yardımcısı olarak çalışmaya başlar.

Fotoğraf Bob Gruen

Hayatının kırılma noktası da diyebileceğimiz yer belki 1956 yılı St. Louis da bulunan gece kulübü Club Manhattan’dır. Burada Ike Tuner’in gitaristliğini yaptığı King of Rhytm grubundan uzatılan mikrofonla sahneye adım atmıştır. Tina, Ike Turner’in sesinden etkilenmesiyle birlikte sahnede geri vokal olarak yerini almıştır. 1960 yılında grubun solisti Art Lasstier’in kayıt stüdyosuna gelememesi sonucu İke’in kendisine ait olan parçayı söylemesine izin vermesiyle sahne ışığı altına geçme sırası Tina’ya geçmiştir diyebiliriz. Bu fırsatı değerlendiren Tina büyülü sert güçlü sesiyle Juengi Murray’ı etkilemiş yıldız olma kapısını kendisine açmıştır. Sizi şöyle sahneye alalım Anna Mae Bullock, yeni sahne adıyla Tina Turner… İsim babasının Ike olduğunu söylemeye gerek yok sanırım… 1960 yılı Ike & Tina Turner grubuyla profesyonel sahne hayatı… Şov başlar…

İkili birçok turneye çıktı ve geniş bir hayran kitlesine ulaştı. 1962 yılında Ike Tina ikilisi müzik kariyeri gibi hayatlarını da birleştirerek evlendiler. Şimdi kuracağım cümleye parmak izi çıkacak kadar parmak basmayı istiyorum. 1965 yılında Ike’nın uzak kalması ve Tina ile çalışabilmek için Ike Turner’a para vermiştir. Ike’nin Tina üzerindeki baskısı hakkında buradan bir fikir sahibi olabiliriz belki. 1966 yılında Phil Spector ile çalışmasıyla kaydettikleri River Deep – Mountain High parçasının yayınlanmasıyla The Rolling Stones Birleşik Krallık turunda kendilerine yer bulmuşlardır. Artık daha göz önünde ve tanınan bir ikilidirler. ‘‘Proud Mary’’ parçalarıyla 1972 yılında Grup Vokal R&B Performansı Grammy Ödülünü alırlar. Bunun yanında Tina bireysel olarak da adım atmaya başlar. 1974 yılında ilk solo albümünü ‘‘Tina Turns the Country On!’’ yayınlanır ve Grammy adaylığını kazanır. 1975 yılında ise Tina İngiltere yapımı olan ‘‘Tommy’’ müzikal filminde Acid Queen olarak rol almıştır. Aynı yıl aynı isimle ikinci solo albümü piyasaya sürülmüştür.

Fotoğraf Norman Seeff

Burada yükselen bir kariyer çizilirken özel hayatta bir yıkımdan söz etmek için uygun bir zamandır belki. Tina’nn ilerleyen yıllarda biyografisinde kaleme aldığı, Ike Turner’ın Tina’yla ilişkilerinde küfür, aşağılama, uyguladığı psikolojik ve fiziksel şiddet yanında bir de tecavüz vardır. Tina’nın Ike Turner’den kurtulabilmesi ise 1976 yılında açtığı boşanma davasının sonuçlanmasıyla 1978 yılında olmuştur. Tina davadan bütün mal varlığını Ike Turner’a bırakarak sadece talep ettiği sanatçı olarak tanındığı Turner soyadı ile meteliksiz ayrılmıştır.

Tina’nın 1977-1983 yılları arası kariyerinde sönük geçmiştir. Fakat Kasım 1983 yılında Tina, Al Green’in Let’s Stay Together parçasıyla muhteşem bir çıkış yapar. Şaşırtıcı bir dönüş olarak nitelendirdikleri Tina’nın çıkışı giderek başarıya koşacaktır. Sahne performanslarıyla kariyerini şekillendiren daha doğrusu sanatını ete kemiğe bürüyen, kariyerinde hem ses olarak hem de görsel şölen olan dans performanslarıyla tüm dileyiciyi enerjisinin içine alacak Tina’nın büyüsüne herkes kapılacaktır. 1985 yılının başlarında ise ‘‘What’s Love With It’’ ile dört Grammy Ödülü birden kazanmıştır. 1986 yılında Rio’da verdiği konseri tam 186 bin kişi izleyerek, solo konserlerdeki en yüksek seyirci rekoru kırıldı. 46 yaşındaki Tina’nın enerji akımına herkes kapılırken, 80’ler 90’lar 2000’lerde de tutulamaz..

Fotoğraf Bob Gruen

Sonrası mı? Birçok sanatçı ile düet yapmıştır. Break EveryRule turnesi ile 4 milyon bilet satış rekoru kırmıştır. 1990 yılında Avrupa’da 121 konserde kapalı gişe satışına ulaşmıştır. 1996 yılında Wildest Dreams Turnesinde 3,5 milyon bilet satışı gerçekleşmiştir. 2000 yılında Twenty Fourseven ile Amerika’daki yılın en büyük turnesini geçekleştirmiştir. Ve turne bitiminde 61 yaşındaki Tina Turner profesyonel sanat hayatında yarı emekliliğini açıklamıştır. Sahnede turnelerde ve canlı performanslarda yer almayacağını yani…

Yedi yıl aradan sonra 2007’de bir yardım konserinde canlı performans olarak karşımıza çıkar. Şubat 2008 ise 50. Grammy Ödülleri’nin verildiği akşam Beyonce ile yaptığı düetteki performansıyla yaşlanmayan bir deli olduğunu bize adeta ispatlamıştır. Bu şov sonrası 69 yaşındaki Tina Turner, Ekim 2008’de konser alanlarına geri döner ve altı ay ve iki kıtayı kapsayan bir turneye çıkar.

Tina mı? Yıpranmış sinirleri ve ruhuyla bir soyadıyla döndüğü yoldan, yeni bir yola çıkarken kariyerini tutku ve bitmez enerjisiyle yükselten muhteşem sestir kendileri. Herkesin tanığı bildiği gibi Rock’N Roll Kraliçesi’dir.

Şu anda ben What’s Love Got to Do With It parçasını dinliyorum. Ya siz?

Eşit ve özgür bir hayat için: #BuYasalarBöyleGeçmez!

0

Müftülük Yasası olarak bilinen Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı bu haliyle geçemez! Çünkü: 

  1. Müftülüklere nikâh yetkisi, eşitsizliğin garantisiTasarının yasalaşması durumunda evlendirme işlemi için müftülüklerin yetkilendirilmesiyle çoğu kadın evlenmek için olsun, ailede sorun yaşayınca olsun kadın-erkek eşitsizliğini doğal sayan, erkeklerin çıkarına olacak şekilde dini referansları temel alan, kadınların boşanmaması gerektiğini savunan bir kuruma başvuruyor olacak. Diyanet İşleri Başkanlığı sosyal politika alanından ve medeni haklarımızla ilgili konulardan çekilmeli, evlendirme işlemi ve psikolojik danışmanlık için yetkili kılınmamalıdır.
  2. Çocuk yaşta evlendirme cinsel istismardır; kesinlikle engellenmeli, açıkça suç olarak düzenlenmelidirNüfus Hizmetleri Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklikte “sağlık personelinin takibi dışında doğan çocukların doğum bildirimi nüfus müdürlüklerine sözlü beyanla yapılır” şeklinde bir ibare bulunuyor. Aslında bu ibare şu anda yürürlükte olan kanunda da mevcut ve çocukların nüfusa kaydedilebilmesi önemli; ama sözlü beyan cinsel istismarın üzerini örtmenin bir yöntemi haline gelebiliyorçocuk yaşta evlendirmenin suç olarak düzenlenmesi ve sözlü beyanın çocukların cinsel istismarının üzerini örtmeye yönelik olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin anlaşılması bakımından araştırılması şart.
  3. Muğlak bir ‘genel ahlak’ şartı sadece kadınlara zarar: Anayasa’dan başlayarak pek çok kanunda yer alan sınırları belirsiz “genel ahlak” kriteri hâlihazırda kadın ve LGBTİ+ların hayatlarının her alanında insan haklarına aykırı yaptırımlarla karşılaşmalarına neden oluyor. Zaten evlilik yoluyla vatandaş olmak için “evlilik birliği ile bağdaşmayacak bir faaliyette bulunmama” ve “kamu düzeni bakımından engel teşkil etmeme” şartları hâli hazırda kadınların aleyhine uygulanırken bir de “genel ahlak” gibi iyice muğlak bir şartın eklenmesi kabul edilemez.
  4. ‘Soyadında kolaylık’ bile yine eşitsiz: Neden kadınlar evlenirken kendi soyadlarını muhafaza etmek için hâlâ mahkemeye gitmeli? Bu da diğerleri gibi kadınların lehine olacak şekilde kolaylaştırılmalı.
İlgili hak örgütlerine danışılmadan hazırlanan Mağdur Hakları Yasa Tasarısı, içinde bulunduğumuz OHAL yönetiminde tüm hak mekanizmalarının işleyişi neredeyse tamamen durmuş ve yasalardaki muğlaklıklar uygulamada genellikle bize zarar olarak dönerken biz kadınlar aleyhine olacaktır, çünkü:
  1. Şiddetin kadın-erkek eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu görmezden gelen bir Mağdur Hakları Yasası, şiddet karşısında kadınları güçlendiremez, şiddetin önünü alamaz: İçinde bulunduğumuz koşullarda kadınlara özel, güçlendirici ve koruyucu yasal düzenlemeler yapılmadan, bitmek bilmeyen kadın cinayetleri ve şiddet engellenemez. Bu da biz kadınlara, şiddet alanında ve kadınların hakları için yıllardır çalışan kadın örgütlerine sormadan gerektiği biçimde yapılamaz.
  2. Resmi şikâyette bulunmayana hak ve hizmet yok: Özellikle tasarı kapsamında açılması planlanan ‘cinsel suç mağdurlarına yönelik özel merkezlerdeki hizmetler – ileride mağdur istediği takdirde başlatılacak bir adli süreçte kullanılmak üzere delil toplayarak – savcılığa ifade vermek zorunda bırakılmadan, yani bir soruşturma veya kovuşturma olmadan da sağlanmalı. Ayrıca sayılan suçlar kapsamına girmeyen ama kadınların hayatını etkileyen taciz, ısrarlı takip, psikolojik şiddet vakaları için de geçerli kılınmalıdır.
  3. Kadınların can güvenliği erkeklere mali külfetten daha önemsiz olmasın diye çocuk teslim sürecinde kararı kadınlara bırakın: Özellikle teslim adresi ve teslim sırasında bulunup bulunmama kararı, bundan dolayı zarar görebilecek kadınlara bırakılmalıdır. Ayrıca çocuk teslimi için öngörülen süreç geçecek zaman açısından son derece muğlak. Planın ne kadar sürede hazırlanacağı, aile hakiminin onayının ne zaman alınacağı, taraflar plana uymuyorsa zorla yerine getirmenin ne kadar zaman içinde gerçekleştirilmesi gerektiği açıkça belirtilmediği sürece bu, ‘kadınların hayatını zorlaştıran bir yasa daha’ olmaktan öteye gidemez.
  4. ‘Haksız fiil’ maddesi kadınların maddi yardıma erişimine engel: Mağdurun haksız fiilinin maddi yardımın reddi gerekçesi sayılması şiddete uğrayan kadınların kolaylıkla maddi yardımdan yoksun bırakılması anlamına gelebilir. Haksız fiilin sınırları net bir biçimde belirlenmedikçe kadınların zararına uygulanması engellenemediğinden bu ve tasarıdaki tüm muğlak ifadeler açıkça tanımlanarak tekrar düzenlenmelidir. 

Bu tasarılar toplumun yarısı olan biz kadınları doğru ve eksiksiz bilgilendirerek, yararımız için çalışan kadın örgütlerini sürece katarak bizlerle birlikte tartışıp çalışarak hazırlanmıyorlar. Bu böyle oldukça bizim ihtiyaçlarımıza karşılık gelmeyecek, hatta bizleri daha eşitsiz ve güvensiz hale getirmeye devam edecekler.  Bunun sonuçlarına katlanacak olan yine – kim olursak olalım veya nasıl hayatlar yaşarsak yaşayalım – biz kadınlar olacağız. Hayatlarımızı belirleyecek yasaların bize sormadan yapılmasına itirazımız var!

Eşit ve Özgür bir Hayat için #BuYasalarBöyleGeçmez! 

 

İMZALAR

17+ Alevi Kadınlar

Adalar Vakfı Kadın Çalışma Grubu

Adana Kadın Platformu

AKA-DER Kadın Faaliyeti

Ankara Kadın Platformu

Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği

Ardıç Dayanışma Derneği

Artvin Kadın Dayanışma Platformu

Ayvalık Bağımsız Kadın İnisiyatifi

Bakırköy Kadın Dayanışması

Barış için Akademisyenler Girişimi’nden Kadınlar

Bartın Kadın Dayanışma Derneği

Bodrum Kadın Dayanışma Derneği

Bursa Kadın Platformu

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği

Çorlu Emek ve Gül Kadın Grubu

Çorlu Kadın Platformu

Demir Leblebi Kadın Derneği

Demokratik Kadın Hareketi

DİSK Emekli-Sen Kadın Sekreterliği

DİSK Genel-iş’ten Kadınlar

EKAME DER Edirne Kadın Dayanışma Merkezi

Ekmek ve Gül

erktolia

Erzincan Katre Kadın Oluşumu

Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği

Eşit Haklar için İzleme Derneği

Eşit Yaşam Derneği

Eşitlik İzleme Kadın Grubu – EŞİTİZ

Ev-eksenli Çalışanlar Sendikası

Evka 1 Kadın Kültür ve Dayanışma Derneği Evi (BEKEV)

EVKAD – Ev Kadınları Derneği

Feminist Çukurova

FKF’li Kadınlar

Gaia Dergi

GEN-DER Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Kolektifi

Halkevci Kadınlar

HDK Kadın Meclisleri

İDP’li Kadınlar

İlerici Kadınlar Meclisi

İmece Ev İşçileri Sendikasi

İstanbul İnsan Hakları Derneği Kadın Hakları Komisyonu

İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği

İzmir Amargi

İzmir Kadın Dayanışma Derneği

KADAV – Kadınlarla Dayanışma Vakfı

KADER – Kadın Adayları Destekleme Derneği

KADER Ankara

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu

Kadın Emeği Kolektifi

Kadın Partisi

Kadın Yazarlar Derneği

Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi

Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği

Kaos GL

Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği

KAZETE – Bağımsız Kadın Gazetesi

Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği

KESK Kadın Meclisi

Keskesor LGBTİ Oluşumu

Kızkardeşim Dayanışma Derneği

Kocaeli Ekmek ve Gül Kadın Dayanışma Derneği

Kocaeli Kadın Platformu

Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması

Kuir Eskişehir Lgbti Topluluğu

Kuzey Ormanları Savunması Kadınları

Lotus Kadın Dayanışma ve Yaşam Derneği

Menteşe Kent Konseyi Kadın Meclisi

Mersin LGBT 7 Renk Derneği

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı

Mor Çetele

Mor Dayanışma

Muğla Karya Kadın Derneği

Özgür Genç Kadın

Özgürlükçü Hukukçular Platformu Kadın Komisyonu

SODA – Sosyal Dayanışma Ağı

Sosyal Haklar Derneği’nden Kadınlar

Sosyalist Kadın Meclisleri

Şanlıurfa Yaşamevi Kadın Dayanışma Derneği

Tevgera Jinên Azad (TJA)

TMMOB İstanbul İKK Kadın Komisyonu

Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği (TODAP) Kadın Komisyonu

Trabzon Demokratik Kadın Platformu

TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu

Tuzluçayır Kadınları Dayanışma Derneği

Türk Kadınlar Birliği

Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği

Üniversiteli Kadın Kolektifi

Yeni Demokrat Kadın

Yeniyol’dan Kadınlar

Yeşil Feministler

Yoğurtçu Kadın Forumu

Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu

[email protected]
Facebook
Twitter

Galen Hooks yeni dans filminin insanlara dansçıları bambaşka bir açıdan göstereceğini umut ediyor

Galen Hooksu düzinelerce viral videolar için muhteşem dans figürleri hazırlayan koreograf olarak ve Bieber’dan Rihanna’ya kadar herkes için performans sergilemiş dansçı olarak tanıyorsunuz. Fakat şimdi iki farklı rol için hazırlanıyor; yönetmenlik ve bestecilik.

Hooks’un yeni dans filmi, “Bekle Beni”, çok yönlü sanatçı tarafından yazıldı, bestelendi, yönetildi, tasarlandı, ve kareograflandı.

Beklenilenden çok daha başarılı olan sanatçı da filmde kolayca dans edebilirdi ancak bunun yerine Ashley Everett, Jasmine Harper, Kyle Robinson, Melinda Sullivan ve Kenny Wormald’ı içeren yıldız isimler topluluğunu filme dahil etmeyi seçti. Hooks ile olan özel röportajımızı okuyun ve yönetmenliğe doğru eğilime neyin sebep olduğunu keşfedin:

Bekle Beni” yi yönetmenin en çok sevdiğiniz yanı neydi?

Söylemesi tuhaf ancak filmde yer almamayı gerçekten sevdim. Çifte görev yapmayı denemek yerine sadece ekranı seyretmek muhteşemdi ve her şey gerçekleşti.

Beverly Hills’te bir sokağı kapattığımız an çok heyecan verici bir andı. Bu büyük bir şeydi. Sokağın önünü kapatan polisler vardı.

Bu projenin en zor kısmı neydi?

Bütün filmi bir günde, iki mekanda çektim, yani her sahnenin sadece bir ya da iki tekrarını aldık. Bu zordu, ancak öyle harika rol alan kadroya sahiptim ki, bunun gerçekten altından kalkmayı başardılar. Bu yetenekli dansçıların işlerini ortaya koyuşlarını seyretmek harikaydı.

Sizin yönetmenliğe geçişinizi ne sağladı?

Kameranın önünde çok uzun ve tatmin edici bir kariyere sahibim ve bundan son derece memnunum. Şimdi insanların dansa hayat vermelerini seyrederek ve onlara bu süreçte yardım ederek büyük keyif alıyorum.

Ayrıca kendime meydan okumak istedim. Bir şarkı yaratmak ve alışkın olmadığım bütün bu şeyleri yapmak bana yüzde yüz kendime ve zekama ait olan bir şeyin tam sahipliğini elde etme fırsatı verdi. Daha fazlasını yapmaya yetenekli olduğumu biliyordum ve bu geçişi yapabilmek için hazır olmak istiyordum. Bu video o fırsattı.

Ne zaman bir kombinasyonu kareograflasam aklımdaki rutin daha kapsamlı bir hale gelir. Gardırobu, aydınlatmayı ve kamera açılarını hayal edebiliyorum. Bu eseri tamamıyla gerçekleştirmeyi istemek sadece doğal.

Bir kareograf olmak sizi yönetmenliğe nasıl hazırladı?

Aslına bakılırsa bir kareograf olmak bir yönetmen olmaya çok benziyor. Aslında pek çok kareograf kendilerini yönetmen olarak adlandırmayı seçer, çünkü bir sahnede düzeni oluşturanlar, hareketin nerede ve ne zaman olduğunu saymazsak, biziz. Zamanlama ve insanların bir rutine yerleştirilmesi tamamen bir kareografın işi. Yani yönetmenin işi aynı kareografınki gibi, sadece daha büyük bir alanı kapsıyor. Bir set işletmek doğal hissettirdi.

Kareograf veya yönetmen olmak isteyen genç dansçılar için tavsiyeleriniz var mı?

Kareografi set oluşturmaktan çok daha fazlası. Gerçekten öyle. İnsan yetenekleri, hayalinizi gerçekleştirme ve insanları o hayal uğruna savaşmaya ikna etme hakkında. Risk almak, savaşlarınızı seçmek ve ekip çalışması ile liderlik için yetenek geliştirmek zorundasınız. Gerçekten iyi bir lider olmak zorundasınız. İnsanları, kareografın sınıfın önünde değilken ne yaptığına dikkat etmelerine özendirirdim. Gerçek işin olduğu yer orası.

İnsanların “Bekle Beni”den ne almalarını umut ediyorsunuz?

Bu sanatçıları dansçılardan öte göstermeyi gerçekten sevdim. Dans ifadeye kıyasla neredeyse ikinci planda. Dansçılar ekranda teknik sergilemeden son derece zorlu olabilirler. Tek başına çekicilikleri bir karaktere çok fazla şey getirebilir ve sanatsal niteliğin bu yanını sergilemek istedim. İnsanlar “Bekle Beni”yi seyrederken “Bu kız bir yıldız.” demelerini istiyorum, sadece “Bu gerçekten iyi bir dansçı.” demelerini değil. Seyircilerin bu dansçıları bambaşka bir açıdan görmelerini istiyorum – hareketten daha fazlasını.

Galen Hooks Is Adding Director and Composer to Her Impressive …

Galen Hooks isn't content with limiting herself to dancing and choreographing. Catch our exclusive interview and behind-the-scenes look at her latest amazing project: http://bit.ly/2y1aRze

Dance Spirit paylaştı: 14 Eylül 2017 Perşembe

Kaynak: Dance Spirit

Eski uygarlıklarda müzik ve dans: Hititler ve komşuları 1

(Ortalama M.Ö. 2500-1178 ) Anadolu’da etnik olarak tamamen farklı dört ayrı kavim, yani Hititler, Hurriler, Hattiler ve Luviler vardı. Bu kavimler birbirlerini başta müzik, kültür olarak epey konuda etkiledi. Haydi hepsine biraz bakalım:

Hititler Anadolu’ya göç etmeden önce, o topraklarda Hattiler vardı. (M.Ö. 2500-2000 /1700) Bilinen en eski Anadolu kavmi olan Hattiler, müzikten ve eğlenceli oyunlardan fazlasıyla hoşlanan çok coşkulu insanlardı. Hititler gibi militarist kavimlere özgü askeri marşlar, savaş oyunlarını asla sevmezlerdi. Hatti etkisi istisnasız Eski Hitit devrine ait Boğazkale, İnandık, Yörüklü/ Hüseyindede bölgelerinde bulunan boyalı, kabartmalı vazolar hep eğlence ve müzik içeren sahnelerle dolu olduğunu görüyoruz. Bu Hatti sanatı etkileri, Hititlerin imparatorluk dönemi, son dönemlerine doğru giderek azaldığını görüyoruz. Hattiler yazılı kaynak bırakmadıkları halde, kültürel etkilerini, müzik aletlerini ve daha yüzlerce özelliklerini, baskınlığını Hitit sanatında görmemiz, Hattilerin militarizm yanlısı olmamasındandır.

Hurriler ise M.Ö. 2000 yılın başlarından itibaren geniş çapta Orta Anadolu’ya kadar yayılmış ve Hititleri her açıdan boyundurukları altına sokmuş olan bu kavim de müziği çok seven bir toplumdu. Fakat ürettikleri ve hoşlandıkları müzik türlerinde pek çok litürjik ağırlıklı ağıtlar, hüzünlü ilahiler yer alırdı. Hurrice- Hititce ,iki dilli metinlerde ,günlerce süren ve en az on bin ve otuz bin koyunun yendiği dev ziyafet sahnelerinde müziğe yer vermemeleri ibret vericidir.

Bir diğer Hititlerin komşusu güney Anadolu’da yaşayan halk ‘’Ištanumnili denen Luvice’ye yakın değişik bir şive konuşan Istanuwalılar aşırı eğlence düşkünüydüler, müzik ve dans icra eden çoktu.Teşkilatlanmış koroları vardı ve bu korolar ticaret kolonileri gibi gezgindiler, çağırıldıkları yere gidiyorlardı. En çok da Hattuša’ya gidiyorlardı.Bir kütüphane kataloğunda Ištanuwalı kadınların sakinleştirici,yatıştırıcı şarkılarından söz edilir. Yine aynı kaynakta yer alan bazı müzik,dans eğitimi veren Ištanuwalı erkeklerden söz ediliyor.

Gelelim Hititler’e, Hititler kültür ve benzeri konularda asla tutucu değillerdi, aksine tıpkı ırkdaşları Romalılar gibi işlerine gelen her şeyi alıp uygularlardı; her tür ve her yabancı kökenli müzikten hoşlanırlardı. Diğer kavimlerin aksine Hititlerin uygarlıkları daha uzun sürmesi ve kayıt almaya verdikleri önem sayesinde onlardan daha çok şey öğreniyoruz. Ama elbette yine ara sıra diğer kavimlerin muhteşem kültürel etkilerine tekrar yer vereceğim. Hadi biraz ayrıntılara girelim.:)

Hitit metinlerinde geçen şarkıların pek çoğu Hattice veya Hurrice’dir. Bazı şarkı sözlerinde hece vezninin izlerini görmek mümkündür. Hititler destanlara zaten “şarkı’’ (SİR,išhamai-) demekteydi. Buradan da anlaşılıyor ki; destanlar ve efsaneler belirli bir makama göre okunuyordu, bizdeki en yakın örnek “mevlüt’’ dür.

Hititler enstrümental müzik eşliğinde eşzamanlı sözlü müzik yapmasını yaygın olarak biliyorlardı. Buna karşın birden fazla enstrümanın aynı anda çalındığına dair pek az kanıt vardır. Demek ki çeşitli müzik aletlerinin ses ayarı(akord) yapılamadığında ,bunları aynı an da çalmak mümkün olmuyordu.

Hitit metinlerinde neredeyse şimdilik otuz çeşit şarkı türü bulundu: “Mukaddes şarkılar’’ (Šuppauš SİR), “fahişeler şarkısı’’ (KAR.KID SİR) “pazaryeri şarkısı’’ (ŠA KI.LAM SİR) , “sakinleştirici, yatıştırıcı şarkılar’’ (SİR lilauwaš)gibi… Yatıştırıcı şarkılar derken, Grek öncesi antik insanların psikolojisinden pek bahsedilmez, pek bilinmez. Fakat Hititlerde müzikle terapi yapıldığına dair Prof. Dr. Ahmet Ünal elimizde sağlam kanıtlar olduğunu vurguluyor. Büyüsel bir Hitit ayininde hastaya her biri zafer, başarıyla biten, belli başlı kahramanlarını yılan, arı ve kartalın oluşturduğu müzikli bir öykü anlatılmak da, sözle ifade edilemeyen analoji büyüsü yapılarak kendisine güven duyması, sakinleşmesi ve çekmekte olduğu ve çekmekte olduğu sıkıntıdan kurtulması sağlanmaktadır. Bu hikayeler ninni şeklinde bir tür müzikle anlatıldığına kuşku yoktur.

Şarkılarda hece vezni ve ritmin olduğunu çoğu kez yapılan tekrarlardan anlamaktayız, ne anlama geldiğini bilmesek de bir Hatice şarkı şöyle ki:

Awazza awazzanniga
Tarullipa
Awaza awazzanniga
Tagaškaniš

Hititlerin müzik yapmak,çalmakla ilgili başlıca fiileri ise :Vurmak: “-Walh’’, Çalmak: “-Hazzik’’, Üflemek: “-Pariparai’’, İlahi eşliğinde matem tutmak: ’”Wiyai”, El çırpmak, alkışlamak: “-Palwai’’
Hititlerde müzik enstürmanları genel olarak vurmalı, üflemeli, telli ve kategorize edilememiş bir kısım enstürmanlar mevcut, sonraki yazımda onlardan ve nota sisteminden bahsedeceğim, görüşmek dileğiyle…

Kaynakça: Ahmet Ünal’ın Hititlerde ve eski Anadolu toplumlarında din, devlet, halk ve eğlence kitabından
Fotoğraf: https://galeri.uludagsozluk.com/r/hititler-689138/

Kök Çakra: Muladhara | Kırmızı Tekerlek

Enerjik açıdan bu çakra görevi, yeryüzündeki enerjiyi ayaklar üzerinden ileterek işlemek ve dengelemektedir. Cinsellik, şehvet, saplantı (obsesyon) bu çakranın dengeli çalışmasına bağlıdır. Vücuttaki konumu Anüs ile cinsel organ arasında yer alır. Ruhsal olarak güvende hissetmemiz, gelecek kaygısı, yarını düşünme ve kaygılar bu çakranın işleridir. Biraz daha bakalım bu kırmızı toprağa.

Köklerimiz, doğa ana. Dişi değil mi? Verir, bakar besler, kabında sizi büyütür. Kök çakramız da bu işi yapar, aşağıdan alır omuriliğe verir enerjiyi. Tabii kundalini annemizin ateşi de buralarda, yılanın çöreklendiği yer. Az donutçu değil kendisi, bize şeker yedirmez ama bir tüp şeker verir size ve “beden” olmadığınızı anlarsınız. Ben bu beden değilim. Bu bedeni taşıyorum hissi derinden gelir.  Muladhara, önceki hayatlarımızda deneyimlerimizin toplamı olan karmayı geri getirme ile yakından ilişkilidir. Akaşi kayıtlarıyla da ilgili mi yoksa (?)

Peki, gelelim modern şehirlerde yaşayan enerjileri bızıklanmış insana.

Beslenme, fast food, kahve alkol ve sigara, fiziksel aktive azlığına hiç değinmeden geçiyorum. Yarını birazcık fazla düşündüğünde bu çakranın çektiği enerji bozulur, dengesi kaçar. Akşam ne yiyeceğim, işin bitmesine iki ay kaldı, iş bulamazsam, burada rahatım yerinde başka bir şey olursa gibi tüm kaygılar ve içsel bu şekilde olan diyaloglar kök çakraya sıkıntı verir ve onları geldiği uzaklaştırmanız gerekir. Çünkü bu içsel diyalogların kaynağı, vücudun kendi enerji sistemine bağlı olmayan alışkanlıklarla üremiş birer “benliktir” siz bu benlikler değilsiz. Sizin tüm ihtiyaçlarınız gideriliyor, biz farkında olalım ya da olmalayalım, realiteyi algıladımız ölçüde bu böyle. Bir örtü gibi, doğa ananın yer örtüsünü çekin üzerinize, o sizi sarar sarmalar.

Kendi üzerimizdeki farkındalığımız önemli.

Kendimizi gözlemlememiz gerekiyor. Bu bilgiler entelektüel olarak bir işe yaramaz. Aa kök çakrada buymuş, ee? Senin malın oldu mu? Manyetik alanın vızır vızır dönüyor mu bu oyuncaklar? Tabii, kök çakranın diğer bir asıl baba konusu da şiddet ve buna bağlı cinsellik. Freudçular gelin! GangBang yapacağız! Hazır, toys are us dedik, kan kırmızısı şiddette geldi yanımıza. Olayları tanımladık, dengede olması gerekiyor. Oturduğumuz yerden de olmadığına göre yine aksiyonun içinde, sahada, hayata bunları yedirmemiz lazım. Hayat bunları yer mi? Eh, konuşan seviyede olan bizler, biliriz ki, gag ball ile yedirebilirsiniz.

Şiddet, bu çakranın en beter halidir dostlar.

Tam bir bdsm kafası ve bu şiddet direk ikinci çakraya çıkar, içerdeki neşeyi alır, dişiyi de alır çünkü sen o ara şiddet içinde dişiyle hemhal olmuşsundur zaten. Evett, nasıl? Büyümek zor iş değil mi. Kurtulun bakalım şu bağımlılıklarınızdan! Dik durun homo sapienler, yerinizi alın göğünüzü verin.

Salın beni denizlere, ben bağımlı olmak istiyorum.

Nerede denge! Şiddeti yönlendirin, bu şekilde çıkmasını izin vermeyin. Kızgınlık demiyorum, kızgınlığın başka kaynakları da olabilir. Mesela boğaz çakrası gibi, eğer ifade edemediğiniz bir şey varsa kızarsınız, dengede ve sakin olmanız zordur. Ne söylemek istiyorsun ? Kime ne demek istiyorsun, söyle. Yaz, ifade et, çiz, bir şeye şekil ver, bağır. Bağırmak inanılmaz bir şifa boğaz çakrası için. Neyse, konu boğaz değil. O zaman bakarız bunlara. Sonra gençler abi boğaz dedin bizi bitirdin demesin. Boğaz çakrasını da açarız bir sonraki yazıda.

Evet, Freud abimiz şiddet iç güdüsüyle doğduğumuzu söyledi bize ve “içerideki” cinselliği tatmin edemediğimiz içinde problemler geldiğini. Arzu ve Haz, ters orantılı olduğu için, biz arzumuzun peşinde koşarken haz alamadık. Tatmin olduk mu gençler ? Olmadık, nerede o beş postalar? Çünkü böyle olamayız, çalışmamız gereken şey başka. Bunu anlayıncaya kadar da bu şekilde deneyimleyeceğiz. Şimdi, nereden geliyor bu şiddet? Sadece bu hayatınızdan mı? Olmayabilir, geçmiş hayatlarınızdan bu hayatınıza getirmiş olabilirsiniz, böyle bir çok olay var.

Odaklanmamızı istediğim şey “güven“. Yukarıya güveniyor muyuz dostlar? Bu en kritik konu. Şüphesizlik hali, korku ve endişenin olabildiğince az olması ya da geldiği gibi geri yollamamız. Güven ve İman gibi kavramları dinlerden tanıdığımız için, çok fazla yanlış izlenimlerimiz var ve onları geçipte nötr ve doğal olarak bağlanamıyoruz birbirimize. İman dediğimde oradan duyduklarımız, gördüklerimiz, ailemizden etrafımızdan tanıklık ettiğimiz şeyler giriyor devreye ve kavram, akış kirleniyor. Ne oluyor kirlenince? Zaten şehirlerde doğru düzgün enerjiler alamıyoruz ve kök çakranın enerjisi, canlılığı gidiyor yerini düşük enerjiler, cansızlık, tembellik ve depresif haller alıyor.

Daha enerjik olmak için sonuç bazlı şeylerden bahsetmiyorum dostlar. Ya da fiziksel canlılık için bedenin haz alma duygusuyla hareket eden ve cezbeye gelmiş “yoga” da değil konu. Bütün insanlık birbirine bağlı öyle ya da böyle. Bendeki çözünmüş madde sana gelip yerleşecek, buna yer aç lütfen. Bunu iste, niyetini koy, hatırlat kendine sık sık güven içinde olduğunu bu sistemin kıl kadar şaşmadan idare edildiğini. Bu sana şimdilik sadece zihinsel gelebilir, bunu aşmak istiyorsan yine zihinsel girişleri kullanabilirsin yani okuyabilirsin. Zihinden kalbe inmiş üstatların yazdıklarını. 

Dostlar, uzun ama kısa yola gelelim. Bu konuyla ilgili yazacak çok şey var. Sizin sorularınıza ve  yorumlarınıza göre elimden geldiğince açarım konuyu.Tomas incilinde de geçiyor. Sorun dostlar, soralım ki cevapları indirelim. Öyle sorular soralım ki, yukarısı insin cevap vermeye. Ruhumuzun sorularını soralım artık …

Arayınız ve bulacaksınız. Fakat bugün bana sorduğunuz ve benim size söylediğim şeyleri .şimdi söylemek istiyorum ve (fakat) siz sormuyorsunuz.

Görsel: Roberta Orpwood

Son demlerini yaşarken dalından incir zamanı

Sağlıklı olan, her meyve sebzeyi kendi mevsiminde tüketmek; tabi bir de ölçüye dikkat ederek. Sonbaharın lezzetli meyvelerinden biri olan, kışın kurusunu yediğimiz inciri, dalından koparıp yemenin ise tam zamanı. Zira bölgesine ve türüne göre haziran ayıyla birlikte hasadı başlayan bu doğal lezzet, ekim aylarında son demlerini yaşıyor. Özellikle yaz mevsiminden sonbahara geçişle birlikte zayıflayan bağışıklık sistemi için güçlü bir antioksidan olan incirin birçok faydası bulunuyor. Ancak lezzetine kanmamak ve ölçüyü aşmamak gerekiyor.   Beslenme ve Diyet Uzmanı Kamuran Diğdem Akça, incirin faydalarını anlatırken, önemli uyarılar ve önerilerde de bulunuyor.

Bağırsak hareketliliğini artırıyor

Günümüzde yoğun koşuşturmaca nedeniyle sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve düşük lif tüketimi kabızlığa zemin hazırlıyor. Bir kişinin günlük 25-30 gram lif alması gerekirken, incir lif içeriği sayesinde bağırsak hareketliliğini artırıyor. 1 orta boy incirde yaklaşık 1 gram lif bulunuyor. İncirle birlikte 1-2 bardak su içilmesi bağırsak hareketliliğini daha da artırmaya fayda sağlıyor.

Bağışıklığı güçlendiriyor

Özellikle yaz aylarından sonbahara geçişle birlikte bağışıklık sistemi zayıflarken, kararında incir tüketimi ise güçlü antioksidan özelliğiyle vücudun direncini güçlendiriyor. A, E ve K gibi birçok vitamin açısından da zengin olan incirin, antioksidan kapasitesi özellikle koyu renkli olanlarda çok daha yüksek miktarda bulunuyor.

Kemikleri besliyor

2 adet orta boy incirde yaklaşık 1 bardak sütteki kadar kalsiyum bulunuyor. Kalsiyum ve magnezyum içeriği sayesinde kemikleri besliyor. Özellikle koyu renkli incirlerde kalsiyum içeriği daha yüksek seviyede bulunuyor.

Meme kanseri riskini azaltıyor

Yapılan bilimsel çalışmalar, menopoz sonrası dönemde meyve içerikli yüksek lif tüketiminin kadınlarda meme kanseri görülme riskinin daha düşük olduğunu ortaya koyuyor. Günde 1 porsiyon meyve tercihinizi 1 adet incirden yana kullanarak meme kanserine yakalanma riskinizi azaltabilirsiniz. İncir, içeriğinde aynı zamanda bulundurduğu benzaldehit sayesinde de kansere karşı koruyucu ve önleyici etki sağlıyor.

Kalbi koruyor

Beslenme ve Diyet Uzmanı Kamuran Diğdem Akça ”İncir kan basıncının dengelenmesini sağlayan potasyum açısından zengin bir meyvedir. Diyabet hastalığınız yoksa günde düzenli 1 adet incir tüketmeniz kan basıncınızı da dengeleyerek kalbinizi korumaya destek olacaktır” diyor.

Tabii yerken abartmayın, içeriğindeki yüksek şekere dikkat

Şeker içeriğinin yüksek olması ve kandaki şekeri aniden nedeniyle özellikle diyabet hastaları taze veya kuru inciri kesinlikle tercih etmemeliler. Eğer tüketilecekse de 1 adet incirden fazla yememeliler. Sağlıklı kişilerin de porsiyonda kontrolü elden bırakmaması gerekiyor. 1 porsiyon meyve yerine 2 orta boy incir tercih edilebilir. Ancak eğer tazeliğine aldanır yüksek miktarda tüketirseniz çok yüksek miktarda şeker aldınız demektir. Bu da bir sonraki öğüne kadar daha çabuk acıkmanıza neden olurken, 100 gram incir (yaklaşık 2 küçük boy incir) 80 kalori, 20 gram da karbonhidrat içerdiğinden, fazla tüketimi diyabet hastalığına yol açabiliyor.

Greenbuild: Yeşil yapılar için adanmış olan dünyanın en büyük fuarı Kasım’da Boston’a geliyor

Yeşil yapılar için adanmış olan dünyanın en büyük fuarı bu Kasım ayında Boston’a geliyor, kaçırmak istemeyeceksiniz. Uluslararası Yeşil Yapı Festivali ve Fuar’ı; sürdürülebilir bina uzmanlarını ve profesyonellerini, çeşitli aktiviteleri, bir Net Zero bölgesini ve son teknoloji yeşil bina pavyonlarını bir araya getirecek. Eğer yeşil yaşam hakkında tutkuluysanız, 8-10 Kasım tarihleri arasında takviminizi temizleyin ve inanılmaz bir deneyime hazır olun.

Bu yıl Greenbuild eğitim, atölye çalışmaları, turlar, ödülleri ön plana alarak kaçırılmaması gereken bir fuar salonu sunacak. Inhabitat ekibi olarak konferansa düzenli olarak katılıyoruz, bu yüzden ne kadar büyük olabildiğini birinci elden biliyoruz. Geçiş yıllardaki haberlere bakarak sizi nelerin beklediğine buradan, buradan ve buradan göz atabilirsiniz.

Greenbuild Zirve

Greenbuild yıldız eğitim oturumları ile bilinir, pasif ve sıfır enerji tüketimli binalardan endüstrinin değişen yüzü olan geliştiricilere kadar çok çeşitli konular hakkında bilgi edinebileceğiniz gösterişli eğitimleriyle bir üne sahip. workshoplar, devam eden eğitim kredilerine ve LEED sertifikasyon saatlerine uygun niteliklere sahiptir.

Zirve konuları; Topluluklar ve Uygun Evler, Su Zirvesi ve Uluslararası Zirveyi içerecektir.

Greenbuild Expo  turları her zaman çok büyük bir heyecan ile beklenir ve bu yılki seri olağanüstü olmayı vaat ediyor. Katılımcılar kalıp kıran dört pozitif ve pasif ev binasını ziyaret edebilecek, MIT’ de yeşil bina yenilikleri ve Boston’ ın çığır açan yeşil alanlarından bazılarını öğrenecek.

“Bu yazıyı, inhabitat sitesinde yayınlanan Greenbuild: The world’s biggest green building expo is coming to Boston başlıklı makaleden Türkçeye Gaia Dergi için Gülten Şanlıgençler çevirmiştir.”

Dünyanın en eski kütüphanelerinden birinde bulunan kayıp diller

1

Yüzlerce yıllık geçmişe sahip yok olmuş metinlerin Mısır’daki Aziz Katerina Manastırı’ndaki keşişler tarafından yeniden yazılmış oldukları ortaya çıktı.

Aralarından bazılarının saklı hazineler içeren binlerce el yazması ve kitabın bulunduğu, dünyanın en eski ve halen daha kullanılan kütüphanelerinden birine ev sahipliği yapan Aziz Katerina Manastırı, Sina Dağının gölgesine kıvrılmış bir kutsal Hıristiyan yerleşim bölgesi.

Bir araştırma ekibi, yok olmuş ancak, daha sonra bu manastırda yaşamış ve çalışmış keşişler tarafından yeniden yazılmış metinleri ortaya çıkarmak için yeni bir teknoloji kullanıyor. Bu orijinal metinlerin birçoğu Latince, Yunanca, Arapça gibi, araştırmacılar tarafından bilinen dillerde yazılmış ancak diğerleri, tarih kayıtlarında nadiren görülen uzun süredir kayıp dillere sahip.

Birden fazla yazı katmanı içeren, yeniden yazılmış parşömenler palimpsest olarak da bilinir ve orijinal metinlerin ortaya çıkarılmasına öncülük eden Erken El Yazmaları Elektronik Kütüphanesinin internet sitesine göre bunlardan yaklaşık 130 tanesi Aziz Katerina Manastırı’nda bulunuyor. 7. yüzyılda İslamiyet’in yükselişi ile Sina Çölü’ndeki Hıristiyan bölgeleri azalmaya başlarken, Aziz Katerina, konumu itibariyle kendini göreceli bir tecrit ile devam ettirebildi ve Rahipler, manastırda malzeme yetersizliğinde eski parşömenleri tekrar kullanmaya başladılar.

Palimpsestlerin sakladığı eski dillere ait metinleri ortaya çıkarmak için araştırmacılar binlerce sayfayı yüzeydeki küçük darbeleri ve girintilerin vurgulanmasına yardımcı olacak şekilde, sayfaları, ışığın önden, arkadan ya da eğik bir açıdan vurduğu farklı şekillerde fotoğraflayarak, bu verileri daha yeni metinleri eskilerinden ayırt edebilen bir bilgisayar algoritmasına aktardılar.

Araştırmacılar, 2011’den bu yana süren bu araştırma sırasında aralarında toplamda 6800 sayfa içeren 74 palimpsest fotoğrafladılar ve ortaya şaşırtıcı sonuçlar çıktı. Dördüncü yüzyıldan 12. yüzyıla kadar uzanan göreceli olarak daha yeni sayılan bu zaman dilimine ait metinler arasında daha önce bilinmeyen Yunan şiirlerinin bulunduğu 108 sayfa ve Hipokrat’a atfedilen bilinen en eski tarif de bulunuyor.

Ancak belki de en ilginç bulgular, yüzyıllardır kullanılmayan belirsiz dillerde yazılmış el yazmaları. Örneğin, silinmiş metinlerden ikisi, geçmişte, şu anda Azerbaycan’ın bulunduğu bölgede yaşayan Hristiyanlar tarafından konuşulan bir dilde, Kafkasya Albaniası’nda yazılmış. Atlas Obscura’dan Sarah Laskow’a göre, Kafkas Albaniası bugün sadece birkaç taş yazıtta bulunuyor. Erken El Yazmaları Elektronik Kütüphanesi direktörü Michael Phelps’in aktardığına göre, Aziz Katerina Kütüphanesinde Kafkasya Albaniası içeren yazıların keşfi, “ağ” ve “balık” gibi kelimeleri ortaya çıkararak, bu dildeki kelime dağarcığının artmasına yardımcı oldu.

Diğer gizli metinler ise 13. yüzyıla kadar kullanılmış olan ve bilim insanlarınca 18. yüzyılda tekrar keşfedilen, Süryanice ile Yunanca’nın bir karışımı olarak bilinen Hıristiyan Filistin Aramice dilini barındırıyor. “Edebiyatı, sanatı ve maneviyatının kültürel DNA’sının bugünkü kültürlerde de tezahür ettiği bu topluluktan neredeyse kimse kalmamış ancak bu palimpsest metinler onlara bir ses kazandırıyor ve bize bugün kim olduğumuza nasıl katkıda bulunduklarını öğrenmemize izin veriyor” diye aktarıyor Phelps The Atlantic’ten Richard Gray’e.

Sinai Palimpsestleri Projesi, İslam Devlet’inin Sina Yarımadası’ndaki varlığının Aziz Katerina Manastırı’na ulaşımı daha da zorlaştırmasından dolayı son yıllarda yeni bir aciliyet kazandı. Phelps ve diğer araştırmacılar, daha geniş bir araştırmacı kitlesine ulaşabilmek adına palimpsestlerin görüntülerini internette yayınlayarak bu gizli metinlerin keşiflerinin hızlanmasını umuyorlar.

Kaynak: Arkitera

Kapak Görseli

Uzupis Cumhuriyeti bir ütopya mıdır?

1

Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta hayallerimizi kışkırtıcak bir ütopya hüküm sürüyor: Uzupis Cumhuriyeti. Burası bağımsızlığını 1 Nisan 1997 yılında ilan etmiş bir mahalle. Mahalle deyip geçmeyin; bayrağı, kendi para birimi, cumhurbaşkanı, bakanlar kurulu hatta 11 kişiden oluşan bir ordusu bile var.

Bağımsızlık tarihleri olan benim epeyce manidar bulduğum 1 nisanı her yıl “Uzupis Günü” olarak kutluyorlar; hatta o gün isteyenlerin pasaportuna bir damga bile basıyorlar. Tüm bunlar çok güzel olsa da resmiyete dökülmüş pek bir şey yok aslında. Yani ne Litvanya hükümeti tanıyor özerkliklerini ne de diğer resmi kurumlar. Yine de bu onları kendi anayasalarını oluşturmalarına engel olmamış gibi gözüküyor.

41 maddelik doğa dostu, insan özgürlüğü kadar hayvan özgürlüğü ve bireyselliğini savunan kendi içinde tutarlı anayasa ondan farklı dilde mahallenin bir duvarında asılı duruyor. Son üç maddeyse mahallenin mottosunu oluşturuyor: “Yenilme, karşılık verme, teslim olma!”

İşte bu anayasa:

1. Herkesin Vilnele nehri’nin yanında yaşamaya hakkı olduğu gibi Vilnele nehri’nin de herkesin yanından akmaya hakkı vardır.
2. Herkesin sıcak suya, kışın ısınmaya ve başını sokacak bir yere sahip olmaya hakkı vardır.
3. Herkesin ölmeye hakkı vardır; fakat bu bir zorunluluk değildir.
4. Herkesin hata yapma hakkı vardır.
5. Herkesin bireysellik hakkı vardır.
6. Herkesin sevmeye hakkı vardır.
7. Herkesin sevilmemeye hakkı vardır; fakat bu zorunlu değildir.
8. Herkesin bilinen veya ünlü biri olmama hakkı vardır.
9. Herkes aylaklık yapma hakkına sahiptir.
10. Herkes bir kediyi sevme ve ona bakma hakkına sahiptir.
11. Herkesin bir diğerinin ölümüne kadar bir köpeğe bakma hakkı vardır.
12. Bir köpeğin köpek olmaya hakkı vardır.
13. Kedi sahibini sevmek zorunda değildir, ancak zor zamanlarda sahibine yardım etmelidir.
14. İnsan bazen görevlerinin farkında olmama hakkına sahiptir.
15. Herkesin tereddütte olma hakkı vardır; fakat bu o kişinin görevi değildir.
16. Herkesin mutlu olmaya hakkı vardır.
17. Herkesin mutsuz olmaya hakkı vardır.
18. Herkes sessiz kalma hakkına sahiptir.
19. Herkes bir şeye inanma hakkına sahiptir.
20. kKmsenin şiddete başvurma hakkı yoktur.
21. Herkesin kendi acizliğinin ve muhteşemliğinin farkına varma hakkı vardır.
22. Herkes sonsuzluğa karşı gelme hakkı vardır.
23. Herkes anlama hakkına sahiptir.
24. Herkes hiçbir şey anlamama hakkına sahiptir.
25. Herkesin birden fazla milliyete tabi olma hakkı vardır.
26. Herkesin kendi doğum gününü kutlama ya da kutlamama hakkı vardır.
27. Herkes kendi adını hatırlamalıdır.
28. Herkes sahip olduklarını paylaşabilir.
29. Kimse sahip olmadığını paylaşamaz.
30. Herkesin erkek-kadın kardeşi ve anne-babası olmasına hakkı vardır.
31. Herkes bağımsız olma yetisine sahiptir.
32. Herkes kendi özgürlüğünden sorumludur.
33. Herkesin ağlamaya hakkı vardır.
34. Herkesin yanlış anlaşılmaya hakkı vardır.
35. Kimsenin başka birisini suçlu göstermeye hakkı yoktur.
36. Herkesin kendine özel olma hakkı vardır.
37. Herkes hiçbir hakka sahip olmama hakkına sahiptir.
38. Herkesin korkusuz olmaya hakkı vardır.
39. Yenilme.
40. Kavgaya karşılık verme.
41. Teslim olma.

Peki, buraya kadar her şey çok ilham verici hatta şairane gözükürken hayaller gerçeklere teslim oluyor mu gelin bakalım.

Bölge, geçen en eski kayıtlara göre 15. yüzyıldan beri banliyö niteliği taşıyor. Düşük kiralar ve güvencesiz koşullar nedeniyle o zamanlardan itibaren bölgenin sakinleri alkolikler ve sanatçılardan oluşuyor.

Bugünkü gibi bir turizm merkezine dönüşmesinin tek aktörüyse sadece bu ütopik sanat projesinin yaratıcıları değil aynı zamanda yerel ve ulusal politikacılar. Bu dönüşümün nedenini birkaç tarihsel kırılma noktasına bağlayabiliriz bu yüzden. Bunlardan birincisi ekonomik ve politik bir neden olarak sayılabilecek olan Vilnius’un genelindeki yeniden canlandırma projesi.

Vilnius 1994 yılında UNESCO tarihi miras listesine girmesiyle bölgesel ve uluslararası politik faktörler lokal otoritelere bölgeyi korumaları ve yenilemeleri konusunda baskı yapmaya başlıyor. 1995 yılında Dünya Bankası’nın yardımıyla pek çok farklı ülkeden toplanmış uzmanla birlikte yenileme projesi başlatılıyor. Daha çok turistik rotalar ön planda tutularak hazırlanan projenin 2000 yılındaki ayağınıysa Uzupis oluşturuyor.

İkinci nedense Holokost ve Sovyet’lerin etkisinde yaşananların bölgeye ve insanların günlük yaşamına, politik duruşuna etkisinden kaynaklanıyor. Zaten belli bir tasavvur gücüne sahip sanatçıların zihninde yaşananlardan uzaklaşmak ancak gerçeği bükmek ve yenisini üretmeye çalışmakla mümkün oluyor. Bu düşüncelerle 90’larda Uzupis’in sanatçı sakinleri bölgeyi yeniden keşfetmeye başlıyor. Bunlardan biri olan şu an bölgenin cumhurbaşkanı Romas Lileikis öncülüğünde otantiklik, barış ve doğa anahtar sözcükleriyle bölgenin yeni imajı için çalışmalara başlanıyor.

Evler ucuz olmasına rağmen bu sanatsal proje için dışardan gelen insanların kiraları karşılayamaması üzerine pek çok ev nehrin kenarındakilerden başlayarak 1997-1998 yılları arasında işgal ediliyor. Bu hızlı değişimden korkan bölge halkı en iyi haliyle çekingen en kötü haliyle saldırgan bir tavır sergiliyor. Hatta birkaç defa Romas’ın arabası parçalansa da bölgedeki kültürel değişimin etkileri ekonomik olarak görülmeye başlayınca tepkiler hafifliyor. Tabii o zamana kadar pek çok alkolik değersiz gördükleri evlerini birkaç şişe vodkaya değiş tokuş etmiş olsa da iş işten geçmiş oluyor onlar için. Giderek bölge punklar gibi yeni alt kültürler için bir meskene dönüşürken, ülkenin yeni festival merkezi oluyor aynı zamanda. Barış adası olduğu iddasıyla herkes için özgürlük vaadi veren cumhuriyet, çok kısa sürede popülerleşerek yeni kiracılarını buluyor.

Özel ruhu, yaşam kalitesi ve benzersiz atmosferi için taşınan bir grup olsa da 2003 yılında Vilnius Üniversitesi’ne bağlı olarak yapılan bir araştırmaya göre yeni gelenlerin aslında yüzde 50’si merkezi olması nedeniyle geliyor. Bölgenin yeni sakinlerinin sosyo ekonomik durumları ve eğitim seviyeleri önceki sahipleriyle karşılaştırıldığındaysa bölgede soylulaştırma olduğunu söylemek hiç de yanlış bir tanı olmayacaktır. Son yapılan yapılardaki karakteristik değişiklikler, sürekli süren inşaatlar, her gün bir yenisi açılan üçüncü nesil kahveciler bu hastalığın semptomları olarak ele alınabilir.

Şüphesiz ki şu anda yeryüzünde gerçekleşmiş bir ütopya olabileceği düşüncesine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Ama üzülerek kendi gözlemlerime dayanarak da söylüyorum ki bu ütopya Uzupis değil. Uzupis iyi niyetle başlatılmış, pek çok insanı heyecanlandıran bir fikir olsa da ne yazık ki cin fikirli sistem insanlarının elinde markette pazarlanabilecek bir ürüne dönüşmüş durumda.

Esnek kapitalizmde artık sert uçlar yok; engellemek yerine kendinden olana dönüştürüyor. Liberalizm bir elini turizme bir elini inşaat ve emlak sektörüne bağlayarak aslında bölgenin ruhunu çürütmüş durumda. Ama ne olursa olsun olabileceklerin sınırı hayallerimizde ve Uzupis Cumhuriyeti turistik bir gezide görülen bir gündüz düşü gibi hayalperestler için.