Ana Sayfa Blog Sayfa 262

Gözlerin konuştuğu film: Carol

1950’ler… Muhafazakar ve keskin bir dönem… Fonda New York.

Patricia Highsmith’in The Taste of Salt romanından Phyllis Nagy tarafından senaryosu uyarlanan bu film etkili üslubuyla tanıdığımız Todd Haynes’in ustalıkla işleyişiyle beyaz perdeye aktarılmıştır. Carter Burwell’in daha ilk sahneden itibaren adeta bir karaktere dönüşen müzikleriyle nefes alan filme, Kasımda Aşk Başkadır, Cennetten Çok Uzakta yapımlarından tanıdığımız Edward Lachman’ın estetik bakışı ve dönem kostümleri/dekoru eklendiğinde gözümüzü bir saniye ayıramadığımız bir masal çıkıyor ortaya.

Cate Blanchett’i geçtiğimiz haftalarda vizyona giren on üç farklı karakterle karşımıza çıktığı Manifesto’da izledikten sonra, kendisine en çok yakışan rolü olduğunu düşündüğüm Carol hakkında yazmak istedim. Carol, Cannes 2015’te dünya galasını yaptı. Rooney Mara Cannes film festivalinde en iyi kadın oyuncu seçildi.

Carol, orta yaşlarında, varlıklı bir kadındır. Dört yaşında bir kızı ve bitmek üzere olan bir evliliği var. Bir gün kızına oyuncak almak üzere girdiği bir dükkanda Therese ile tanışır. Therese genç bir fotoğrafçıdır. Carol’un da tanımladığı gibi Therese gerçekten de “boşlukta” gibidir. Therese’in bir sevgilisi, işi ve fotoğraf gibi bir uğraşı olduğu halde kendini sahip olduklarına ait hissedemez ve/veya kendine yakıştıramaz haldedir. Carol ve Therese’in tanışmaları bir dizi buluşmayı beraberinde getirir. Bu sırada biz karakterlerin hayatlarındaki “erkek”leri tanırız.

Richard ve Harge erkekliğin farklı yansımalarıdır. Her ikisi de duygusal şiddet döngüsü oluşturan, Harge’da şiddetin her türlüsü mevcut, cinsiyetçi ve hatta homofobik karakterlerdir.

Homofobik demişken, filmde homoseksüel bir aşkı izliyoruz ancak bu bize karakterleri homoseksüel olarak değerlendirme hakkı vermiyor. Her ikisinin de heteroseksüel deneyimleri de olmuştur, bu durumda eğer karekterleri “etiketleyeceksek” biseksüel demeyi daha uygun buluyorum. Çünkü Harge ve Richard “erkekliğin” kötü temsili ancak bu erkeklik temsili tüm erkekleri tabii ki de kapsamıyor. İki lezbiyen kadının “yanlışlıkla” başladıkları heteroseksüel ilişkilerinden kurtulup lezbiyen aşka dönüşlerini anlatan bir film olduğunu düşünmüyorum.

Carol ve Therese, hayatlarının farklı zamanlarını yaşayan, istismarcı partnerleriyle mutlu olamayan ve birbirine aşık olan iki insan yalnızca. Bunu kalıplara sığdırmaya çalışmak tıpkı Richard’ın savunduğu gibi bu tip duyguların “öylece ortaya çıkamayacağını savunmak” gibi olur, o zaman biz de Richard gibi “eril” bir düşüncede kalırız.

Film, güzel işlenmiş içimize dokunan bir aşk filmiydi. Öyle ki Therese ve Carol’un sahnelerinde çoğunlukla gözler konuştu. Yönetmenin kalp temsilini gözlerle vermiş olmasından çok etkilendim.

Yaz günlerinin sonuna yaklaşırken bizi sonbahar ve kış günlerinde güzel bir aşk masalına götüren, şimdiden içinde bulunduğumuz yüzyılın en iyi filmlerinden olarak tanımlanan bu film için Atilla Dorsay “Carol, sinemanın en güzel aşk filmlerinden biri” demişti. Benim için de öyle.

Gezi Direnişi’nde dijital ayak izi

Dijital platformda sosyalleşmenin olmazsa olmazı haline gelen sosyal medya ağları, insanlar tarafından gün be gün önemle ivmesini arttıran bir çizgide ilerlemiştir. Gündelik yaşamda yenilen yemeklerin fotoğrafları, gidilen yerler ve kişisel aktivitelerle dolu timeline’lar sosyal medyanın gündem konusunu güncel tutmuştur.

Hal böyleyken 31 Mayıs 2013 baharında gerçekleşen Gezi Hareketi’yle yeni medya farklı bir dönüşüm yaşamıştır. Sokaklarda kıyamet koparken insanlara adeta “Siz penguen belgeseliyle oyalanın.” tadında bir duruş sergileyen ana akım medya hiçbir şey olmamış gibi akışlarında bu olaylara yer vermemiştir. Fakat sosyal medyanın fonksiyonel kullanımını avantaja çeviren, direnişe katılan veya evinde destek vermeye çalışan insanlar çeşitli tweetlerle, fotoğraflarla, videolarla adeta hareketi ilan etmiş ve postlar viralleşerek büyük kitleleri “haberdar” etmiştir.

İlan edilmekle kalmamış mobilize olabilmek için yine sosyal medya ağlarından yararlanılmıştır. Bunu sağlayan sosyal ağ ise tartışmasız ki Twitter olmuştur. Fakat bu demek değildir ki Facebook vb. sosyal ağlar köşede sırasını beklemiş… Facebook’ta sosyal ilişkiler “karşılıklı” olmasına karşın Twitter’da böyle bir şart olmadığından tek taraflı takip seçeneğiyle kullanıcılar enformasyona daha hızlı ulaşabilme olanağı bulmuştur.

Şöyle bir yakın geçmişe dönecek olursak… Kitle iletişim araçlarının form değiştirmesi özellikle Gezi Hareketi’nden sonra sosyal medya, hatta daha da filtrelersek Twitter; ortak bir enformasyon akışı sağlamıştır. Sosyal medya için “Gündem mi medyayı yoksa medya mı gündemi belirliyor?” sorusuna net bir yanıt olmamasına karşın diyebiliriz ki konvansiyonel medya karşısında hızlı bir yükselişe geçen Twitter ve bilimum ağlar, çoklu yapısı, kullanıcılara sunduğu dijital kamu alanlarıyla bireysel ve özgür alan oluşturmakta ve çeşitli yönleriyle de konvansiyonel medyanın gündemini de etkilemektedir. Bu yönleriyle Twitter görsel, işitsel ve yazılı şekillerde aktarabilme olanağıyla konvansiyonel medyanın bir haber ve bilgi kaynağı rolünü de üstlenmektedir. Klasik yöntemin haricinde izleyiciler habere dâhil olabilmekte ve bu bağlamda haber monolog olmaktan çıkmaktadır.

Yeni medya olanaklarının da doğuşuyla ve “haber her yerde” mantığıyla oluşan enformasyon kaynakları, ana akıma karşı alternatif bir filizlenmeyle haber-haberci dinamiklerini değiştirmektedir. Haber araçlarının artık cep boyutunda taşınabilir olması (tabletler, akıllı telefonlar vb. aparatlar) haber toplama, işleme ve dağıtma (crowdsourcing) dinamiklerini de dönüştürmektedir.

Emekleme dönemindeki yurttaş haberciliğin Gezi’yle ayağa kalkması

Gezi’yle birlikte ivmesi tavan yapmış olan yurttaş haberciliğini tarihsel açıdan ele aldığımızda yeni bir oluşum olmadığını söylemek yanlış olmaz. Örneğin, Britanya’daki yurttaş gazeteciliği, gazetecilerin kendilerini gazeteciden çok birer aktivist olarak gördükleri, radikal basın geçmişine dayanır. Atton, bu gazetecilerin önceliğini “hard news-güncel haber” üretmek yerine ‘’güç dinamikleriyle eşitsizlikleri açığa çıkarmak’’ üzerine yapılan haberler oluşturur (Atton, 2003, 41 aktaran Yanardağoğlu, 2015).

İlk kez New York Times tarafından 1976 yılında kullanılan “Yurttaş Gazeteci” kavramı 1970’lerde ekonomik olarak değil, ama ambiyans olarak yurttaş gazeteciliği yapan yayınlara yerini bırakmıştır. Yurttaş gazetecilerin bu dönemlerde kimliklerini gizleyerek yaptıkları bazı tartışmalı haberler sonucunda “Gazeteci kimdir?”, “Basın özgürlüğü nerede başlayıp biter?” gibi soruların mahkemeler tarafından ele alınmasından sonra 1990’lara kadar bir süre yurttaş gazeteciliği kavramının duyulmadığı ifade edilmektedir (Junger, 2011, 83).

Jurgen’a göre ağ teknolojilerine erişimin artmasıyla birlikte, 1990’ların sonuna gelindiğinde yurttaş gazeteciliği kavramı platform değiştirir. Yeni durumun ilk gelişimi 1999 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nün küreselleşme karşıtı Seattle toplantısında ortaya çıkmıştır (Jurgen, 2011). Seattle protestosu için örgütlenen aktivistlerin bağımsız medya isteği aktif yurttaşla birleşerek kısaca IndyMedia (Independent Media Centres/Bağımsız Medya Merkezleri) adı verilen merkezler kurulur.

Çevrimiçi ortamda gelişen yurttaş gazeteciliği 2000’li yılların başında Kore’de “her yurttaş bir habercidir” sloganıyla ortaya çıkan Oh My News sitesi gibi platformlarla gelişir (Quin and Lamble, 2008; Jurgen, 2011).

Öte yandan Nip, ana akım gazetecilikle izleyicilerin arasındaki bağlantıyı 5 farklı başlık altında toplamıştır:

  • Geleneksel
  • Kamusal
  • Etkileşimci
  • Katılımcı
  • Yurttaş Gazeteciliği
    (Nip, 2007, 213-217).

Fakat Nip yurttaş gazeteciliği ile katılımcı gazeteciliğin farklı olduğu noktasına yoğunlaşarak, katılımcı gazeteciliğin kullanıcı katılımının profesyoneller tarafından belirlenen bir çerçeve içinde teşvik edildiğini belirtirken bu tip gazeteciliğin hem ana akım hem de yeni medya girişimcilerinin kullandığına dikkat çeker.

Tanıma göre yurttaş gazeteciliği başlığı altında faaliyet gösteren kişilerin ‘profesyonel’ olarak ancak yurttaş olarak yer alabileceklerini söyler. Yani maaşlı çalışan olmaları bu başlık altında faaliyet göstermelerinde kabul edilemez bir faktördür.

Nip’in tanımına göre IndyMedia örneği yurttaş gazeteciliğine daha yakın bir çizgide seyreder. Sosyal adalet arayan gruplar, sendikalar, anarşist, sosyalist, çevreci pek çok farklı gruptan oluşan küresel kapitalizme karşı birleşmiş esnek bir koalisyon olan IndyMedia hareketinde teknik olarak, Web’in kolaylaştırıcılığından yararlanarak açık kodlu yazılım kullanan bağımsız gazeteciler yani aktivistler, Web sitesinin odağında bulunan grubun onayının alınmasına gerek olmadan haberlerini ortama yükleyebilmektedir.

Seattle’daki protesto eylerimden sonra dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan 150 merkeze ulaşan IndyMedia merkezlerinde Atton’a göre ‘’Binlerce görgü tanığı haberleri aktivistlere, destekleyenlere ve küresel vatandaşlara’’ ulaşabilmektedir (Atton, 2003 aktaran Yanardağoğlu, 2015).

Büyüteci Türkiye’ye çevirecek olursak şüphesiz ki Gezi’nin getirdiği yüksek ses, yurttaş haberciliğin termometresini patlatmıştır. Tabii ki not düşmekte fayda var. Yurttaş haberciliğinin startı Gezi Hareketi’nde verilmemiş fakat yeni medya araçları, dijital okur- yazarlık ve onu takip eden teknolojik olaylar, avantaja çevrilerek bağımsız haber sağlayacısı rolü inşa edilmiştir.

Cep telefonları adeta birer direniş aracına dönüşerek birçok akışa kaynaklık etmiştir. Harekete katılan ve destekleyen insanlar kendi medyalarını oluşturmuş, penguen belgeselinden çok daha heyecanlı bir tutum sergileyerek bilgilendirme, koruma, direnme, öğrenme gibi fiilleri aktif hale getirmişlerdir. Klavyeşörlüğe (pasif direnişe) negatif anlamlar yüklense de azımsanmayacak etkiye sahip olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Twitter gibi sosyal ve kapsamlı bir ağı düşünürsek, her abone kendi timeline’nında (mahallesinde) muhtarlık yapmış, gerçek bir lokasyonu sanal bir yolla geçirgen hale getirmiştir. Mobilize olma, bir eylem bir direniş için önce sosyal medyada toplanma ya da tam tersi sokakta başlayan bir hareketi sosyal medya üzerinden devam ettirerek daha çok aboneye ulaşmak gibi imkanı sağlamak klavyeşörlüğün göz ardı edilemeyecek emeğini göz önüne getirmektedir. Gerçek ve sanal ortamın bu derece iç içe geçtiği şu dönemde yurttaş gazeteciliği, gazetecilik ekolojisini önemli bir değişime uğratmıştır. Bu bakış açısıyla yurttaş gazeteciliği en bilindik anlamıyla bir grup yurttaş tarafından maaşlı kadrosu olmayan, blog, web sitesi, topluluk radyosu yürütmeye verilen isimdir. Her ne kadar sınırları kesin çizilmemiş de olsa alternatif medya ve sivil hareket tarih/pratikleriyle iç içe geçen Web tabanlı bir gazetecilik olduğunu söylebiliriz.

Holding medyasına karşı kamu hizmeti medyası olarak gelişimine devam eden bağımsız haber siteleri, özellikle Gezi Hareketi’nden sonra büyük bir artış göstermiştir. Gezi dönemi öncesinde ve sonrasında birçok sosyal hesap açılmış (Örn. @dokuz8haber @yesildusunceder @KentSavunması @teyit_EN @140journos @hayir_tv vb.) ana akımın aksine birçok katergoriyi kapsayan; kadın, lgbt, doğa, siyaset vb. kolektif bir alan yaratılmıştır.

Yukarıda verdiğim örneklerden biri olan Dokuz8 Haber’i ana akım medyaya karşı oluşturulan yurttaş tepkisi olarak değerlendirebiliriz.
Kendisini “Yurttaş haberciliğinin dinamizmiyle gazeteciliğin birikimini buluşturan” bir girişim olarak tanımlayan Dokuz8 Haber, Beşiktaş ilçesindeki Abbasağa Parkı forumunda oluşturulan Medya ve İletişim Grubu’nda bulunan 40 kişiyle TAREM (Toplumsal Araştırmalar ve Eğitim Merkezi) çalışanı ya da Gezi sonrası işlerinden olan profesyonel gazetecilerin desteğiyle bir haber yazma çalıştayı düzenlenmiştir. Çalıştay sonrasında 10 kişilik gönüllü bir editöryel ekiple parkgazetesi.com adresinden yayın yapan bir haber portalı kurulmuştur. Bu portal ilerleyen aylarda Dokuz8haber’in bileşenlerinden birini oluşturmuştur.

Dokuz8haber yurttaş haber ağının başlangıçta fikri destekcisi olan 140journos, 29 Aralık 2011’de Türkiye-Irak sınırında 35 kişinin hayatının kaybetmesiyle sonuçlanan Uludere/Roboski faciası sonrası ana akım medyada bu habere geç yer verilmesine tepki olarak Twitter ve Sound Cloud gibi platformları kullanarak bilgi akışını sağlamak üzere üniversite öğrencileri tarafından kurulmuştur (Yanardağoğlu, 2015). Aynı şekilde, Dokuz8haber’in temel bileşenlerinden ve destekçilerinden olan ve Kürtçe’nin özgürce kullanılması için açlık grevi yapan protestocuların sesini duyurmak üzere 2012 yılında Facebook sayfası olarak yayına başlayan Ötekilerin Postası da, Gezi eylemleri başladığında hali hazırda “Sol eğilimli aktivist türü haberler” yapan hesaplar olarak göze çarpmaktadır (Tunç, 2014).

Ötekilerin Postası ve 140Journos gibi oluşumların Twitter ve Facebook gibi sosyal medya bazlı platformları kullanması, 3G teknolojilerinin sunduğu mobil internet fırsatını değerlendirerek inernet üzerinden eylemlerden canlı yayınları yapılmasına olanak veren uygulamaları kullanan Naber Medya gibi oluşumların varlığı, internet alanının demokratikleşmesi için çaba harcayan Alternatif Bilişim Derneği ve Korsan Parti gibi sivil toplum örgütlerinin çalışmaları son yıllarda Türkiye’de alternatif medyanın yeşerebileceği bir ortamın oluşma potansiyelinin göstergesi olarak değerlendirilebilir (Yanardağoğlu, 2015).

Aynı zamanda Eylem Yanardağoğlu’nun katılımcı gözlemci olarak gittiği İzmir Seferihisar’da gerçekleşen yurttaş gazeteciliği eğitim kampında Dokuz8haber’in çalışanları arasında gerçekleştirdiği derinlemesine görüşmede ve yaptığı çeşitli anketlerde (oranları makalede mevcut) çalışanların bir kısmının profesyonel olarak bu işi yaptığı Gezi ya da benzeri sebeplerden dolayı işi bıraktığı ve Dokuz8haber’de çalıştıkları belirtilmiştir. (Yanardağoğlu, 2015, 260-265).

Öte yandan amatör olarak bu işi yapanlarında azımsanamayacak bir oranda olduğunu da söylemek mümkün. Amatörlükten kasıt daha önce hiç medya anlamında bir eğitim almayanlarda mevcut olup, aynı zamanda lisansını bu sektörde yapıp profesyonel anlamda bir tecrübeye sahip olmayan gönüllülerde Dokuz8haber bileşenlerini oluşturmaktadır. Ama şunu söylemek yanlış olmaz ki çekirdek kadrosu ve gönüllü kadrosu dahil tüm yurttaşların lisans ya da yüksek lisans durumunda olduğu, en azından çoğunun bir blog ya da Web sitesine sahip olduğu bu bağlamda dijital okur-yazarlık seviyelerinin normalin üstünde bir profil çizdiği ortadadır.

Yurttaş gazeteciliği yapanların amatör bir ruhla ya da dille enformasyon akışını sağlamasının negatif bir durum olmadığını tırnak içinde söylemek gerekir. Amatör dilden kasıt haberin ‘içeriden’ bir dille aktarılması ki yurttaş gazeteciliğini var eden önemli noktalardan biridir. Havuz medyasına karşın daha samimi bir üslupla karşılıklı bir akış sağlanır. Bu şekilde haberin doğruluğu ya da yanlışlığı eş zamanlı olarak anlaşılabilir. Yukarıda da belirttiğim gibi haber monolog olmaktan çıkıp farklı kaynaklarla desteklenebilir ve yayılması viral vb. şekilde yapılabilir. Zaten Twitter’ın ekolojisine baktığımızda timeline’ın ters bir kronolojiye sahip olması, TT’ler, makro ve mezo seviyelerinin değişkenliği ve etkisi, canlı yayınlar, videolar, fotoğraflar, “140 karaktere ne sığdırılır ki?” bahanesini çürütecek bir yaratıcılıkla ilerlemektedir.

Dijital aktivist or yurttaş gazeteci?

Soruları dizersek… Yurttaş gazetecilik nedir? Dijital aktivistlikten farkı nedir? Ya da olmalı mıdır? 3 kelimeyle yurttaşlığı açıklayın vb. memnuniyet anketi tadındaki sorularımıza cevap aradığımızda aslında yurttaş gazetecilik nedir? Sorusundan çok, kendini yurttaş gazeteci olarak tanımlayanlar kişilerin, yurttaş gazeteciliğine yüklediği anlam önemli hale gelmektedir. Birçok sosyal medya hesabı, kişisel hesaplar, blogger’lar kendilerini aktivist olarak tanımlarken aynı zamanda yurttaş gazeteciliği misyonunu buna yüklediğini görüyoruz.

Yine Yanardağoğlu’nun araştırmasına dönersek dokuz8haber çalışanı haber dinamiğini şöyle yorumluyor: ‘’ Haberciliğin aktivizm olduğu bilincini yaratmak istiyorum, söylemler insanları yoruyor. Haberler artık eskisi gibi sadece denetlenmeyi gerektirmiyor’’. Benzer bir biçimde haber yapmanın günümüz dünyasında bir aktivizm çeşidi olduğuna inanıyorlar. (Yanardağoğlu, 2015, 262).

Bir diğer önemli soru ise tarafsızlık noktası. Alternatif medyayı ötekilerin, ezilenlerin, azınlığın medyası perspektifinden bakarsak zaten tarafsızlık noktası anlamsızlaşıyor. Birçok yurttaş gazeteci zaten kendini tarafsız olarak tanımlamıyor. Hele ki taşı toprağı gittikçe muhafazakarlaşan, anlayıştan uzak, sınırları keskin ve sivri bir coğrafyada yaşıyorsak tarafsızlık oldukça komik ve anlamsız bir fotoğrafı oluşturur gibi gözüküyor. Haberi içeriden anlatma başlı başına olayın baş aktörü haline getiriyor söz konusu gazeteciyi/aktivisti. 5N1K’nın uçucu etkisinin aktivistler için pekte anlam ifade etmediğini söylemek mümkün hale geliyor. Aslında aktivisti gazeteci yapan elindeki kamera ya da telefon gibi medya araçlarıdır (Tabii bir elinde taş varken bir elinde kamerayı da tutabilme yeteğine de sahip olabilir). Yani yurttaş gazeteciliğiyle, aktivizmin iç içe geçtiğini söylemek yanlış olmaz gibi duruyor.

Özellikle Gezi’yle birlikte meyvelerini veren kolektif haber üretimi ana akımın optimistliğine karşın halkı bilgilendirmeye dayalı bir profil çizmektedir. Ana akımdaki çiçek gibi Türkiye, her şey harika! tarzındaki afrodizyak etkili başlıklar yerine bizzat olayın içinden ya da viral olarak paylaşılan enformasyonlar daha samimi ve doğruluğu ispatlanabilir bir imajla ilerlemektedir. Yurttaşların haber almak için ilk olarak tv’ye değil de Twitter gibi bir sosyal ağa bakmasıyla, alternatif mecralara yönelen eğilimi doğrular hale geliyor. Alternatif olarak nitelendirilen sosyal hesapların bazıları rizomatik olarak belirip kaybolsa da kalan birçoğu sadece olay, hareket dahilinde bir akış sağlamıyorlar.

Örneğin, Ötekilerin Postası’nda takipçi bazlı bir akış olduğunu söylemek mümkündür. Hesabı takipçilerin yönlendirdiği, sadece bir olay değil bir duyuru ya da toplanma için Ötekilerin Postası’nın takipçiler arasında bir köprü görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Yani olay haberi yap ve yorumları takip et motomotluğundan çıkıyor ve interaktif bir hal alıyor. Yine dokuz8haber’in 1 mayıs için buluşma noktalarını haritalandırması, çeşitli konser ya da kişisel takipçi sorunlarını tweetleyerek karşılıklı bir görüntü sergilediğini söylemek mümkün.

Yakın geçmişe gittiğimizde 16 Nisan referandumu öncesi çeşitli hayır kampanyalarının yine sosyal ağlar aracılığıyla servis edilmesi, toplanma yerlerinin yine bu mecra aracılığıyla duyurulması ve referandum sonrası tepkilerin, suçlamaların (videolarla sunulan) yine sosyal medya üzerinden büyümesi, kaybolan hesapların değiştirilerek ya da inatla tekrar açılarak direnilmesi alternatifliğin çeşitliliğini göstermektedir.

Başka bir alternatif kimlikli örneğe atlarsak, Gaia Sürdürülebilir Yaşam Dergisi.

Gaia’nın kendi tanımına baktığımızda: “Gaia Dergi; ırkçılığa, cinsiyet ayrımcılığına, türcülüğe ve betonlaşmaya karşı, doğadan ve doğaldan yana yaşamı savunan alternatif bir platformdur. Ekoloji, sürdürülebilir yaşam, yeşil felsefe, kadın hakları, LGBT hakları, insan hakları, hayvan hakları, kültür-sanat, dünya kültürleri ve bilim & teknoloji alanında haberler ve röportajlar yapan görsel ve yazılı bir haber kaynağıdır”.

Binlerce gönüllü yazara sahip olan Gaia, tüm akışını yazarların gönderdiği yazılarla sağlamaktadır. Benimde gönüllü yazarlık yaptığım bu derginin künyesine baktığımızda imtiyaz sahibi ve genel yayın yönetmeni, sorumlu yazı işleri müdürü, kültür-sanat editörü, uluslar arası ilişkiler koordinatörü, çeviri editörü, video çeviri editörü, yazılım, reklam ve proje koordinatörü bulunan, Ankara merkezli 10 kişilik çekirdek bir kadroya sahiptir. Fakat bu çekirdek kadroda gönüllülük esasına dayanarak çalışmaktadır. Aynı zamanda hemen hemen her sosyal ağda hesabı bulunan derginin, online satış mağazası da mevcuttur.

Dergiye gönüllü yazarlık yapabilmek için sitesine üye olup, yayınlanmasını istediğiniz yazıları [email protected] adresine yollayarak ilk adımı atmış oluyorsunuz. Sonrasında sorumlu yazı işleri müdürü Gamzegül Kızılcık tarafından bir geri dönüş alarak bundan sonraki süreci mail yoluyla gerçekleştiriyorsunuz. Başlık ya da bilgi aktarımı konusunda hata yaşamamak için detaylı bir şekilde yazılar editlenip o şekilde belli aralıklarla sayfanızda belirir hale geliyor.

Yazılar sadece derginin sitesinde değil aynı zamanda Facebook, Twitter, İnstagram vb. birçok sosyal ağda da servis ediliyor. Twitter akışına baktığımızda yazı duyurusu hariç herhangi bir olay, haber ya da RT bulunmamaktadır. Tabii bu demek değildir ki kayıtsız kalınıyor. Yaşanan olaylar sonrasında oluşturulan yazılar hızlı bir şekilde servis ediliyor. Facebook sayfasında yazıların altına yapılan yorumlar, ya da kişilerin yorumlara etiketlenmesiyle hızlı bir şekilde yayılım gösteriyor. Derginin Web sitesinde alınan reklamlar da göze çarpıyor. Duyurulara & etkinliklere de yine site içerisinde yer veriliyor. Haftanın çok okunanları, güncel başlıklar, altında çeşitli filtreleme özelliğiyle de okuyuculara kolaylık sağlanabiliyor.

Örgütlenme biçimine baktığımızda Dokuz8haber’le benzerlik gösterdiğini söylememiz yanlış olmaz. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Gamzegül Kızılcık, örgüt modelini şu şekilde açıklamaktadır: “Gaia Dergi resmi olarak 28 Mayıs 2015’te kuruldu. Şu anki kadromuz aslında oldukça kalabalık, Türkiye’nin pek çok yerinden hatta dünyadan. Gönüllülük esası herkesi kapsıyor elbette, çalışanlar arasında profesyoneller de var amatörler de, bilmediklerimizi birlikte öğreniyoruz bu şekilde.” Fakat amatör olarak adlandırılan gönüllülerin çoğu iletişim fakültesi, medya alanında lisans yapmış ve öğrenimine devam eden kişilerden oluşmaktadır. Örneğin, Kızılcık, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gönüllülük kriterinin önem teşkil ettiği alternatif oluşumlarda bir başka önem teşkil eden sorun ise elbetteki maddi sıkıntılardır. Kızılcık bu sıkıntıyı şu şekilde dile getiriyor: “Maalesef Gaia para kazanamıyor, Google reklamlarından gelen para ile site gelirleri karşılanıyor, ayrıca basılı dergiden kalan borçlarımızda var bolca. Eğer bir gün kazanabilirsek bunu bölüşmek niyetindeyiz.” Görüldüğü gibi birçok alternatif oluşumun karşılaştığı maddi zorluklar aslında sosyal medyanın kullanım amacının büyük bir nedenini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Çoğu insan sosyal medyaya ekonomik nedenlerden dolayı da bir nevi mecbur kalıyor. Ekonomik sıkıntıların dışında gönüllülüğü sekteye uğratan bir başka nokta da zamandır. Yurttaşların 24 saat yayın yapan bir haber kuruluşu gibi aktif çalışma koşulunun mümkün olmadığını biliyoruz. Para kazanmaya çalışırken bir yandan da gönüllü faaliyetleri takip etmek hem zaman açısından hem de olanaklar dahilinde oldukça güç hale gelmektedir. Buna da hafifletici çözüm olarak dönüşümlü muhabirlik vs. şeklinde fikirlerle haber üretimi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Sözün özü…

Sosyal medyanın kendin pişir kendin ye kültürüyle, insanlar kendi kimliklerini yaratabilmiş, ana akıma karşın hiyerarşik düzene muhtaçlık biraz da olsa kırılmış ve kolektif haber üretimi için gerekli olan zemin bu sayede sağlamlaştırılmıştır. Haber üretim sürecinde yurttaşlar hem öğrenmeye devam etmiş hem de yaşadıkları tecrübeleri diğer yurttaşlara aktarabilme fırsatı yakalamıştır.

Hatırlatmak da fayda var ki sosyal meydanın her iki tarafa karşı da (Holding medyası & Alternatif mecralar) bir yatkınlığı olmamakla birlikte tamamen ticari bir sistemde yürümektedir. Fakat alternatif oluşumlu ajansların, ağların vb. sosyal medyayı başarılı bir şekilde kullanmış oldukları söylenilebilir.

Öte yandan yurttaş haberciliğin sınırlarının net bir çizgisi olmamakla beraber aktivizmden farkı var mıdır yok mudur, gibi sorulara belli bir cevap verilemediğini söyleyebiliriz. Ancak alternatif medyayla kesişen yönlerini ele aldığımızda Gezi sürecinde oldukça iyi bir çizgide yol alındığını belirtmek gerekir.

Verilen örnekler bağlamında yapıların örgütsel modellerine baktığımızda Dokuz8haber’in haber üretim süreci, Indymedia örneğine benzemektedir. Fakat dağıtım sürecinde daha çok Oh, My News örneğiyle benzerlik gösterir (Editöryel kararlar). Atton’ın belirttiği gibi haber üretim sürecinde halkın içinden yapılan habercilik hakimken Nip’e göre ise editöryel süzgeçle yurttaş gazetecilik değil katılımcı gazetecilik yapılmaktadır. Yurttaş haberciliğin bu çok yönlü pencerelerini ortak noktada buluşturan unsur elbetteki ticari kaygıdır. Yukarıda belirttiğim gibi birçok alternatif yapının maddi sıkıntılar nedeniyle zorluk yaşadığını hatta kapandığı söylemek maalesef ki mümkün hale geliyor. Hatta alınan reklamlar, reklam verenlerin politik duruşuyla alternatif yapının çelişikliği bu noktada başka bir kilit noktasını oluşturuyor.

Sosyal medya direnişini sadece Gezi’yle birlikte düşünmek doğru olmamakla birlikte küresel çapta ses getirmiş sosyal hareketlerinde (Arap Baharı, Wall Street’i İşgal Et vb.) azımsanamayacak bir etkiye sahip olduğunu da son olarak not düşmek gerekir.

KAYNAKLAR

• https://zete.com/turkiyede-alternatif-medya-yukseliste/
• http://www.sosyaldegisim.org/2010/12/alternatif-medya-ne-demek/
• http://ayrintidergi.com.tr/alternatif-medyanin-elestirel-bir-teorisine-dogru/
• https://twitter.com/dokuz8haber?lang=tr
• https://twitter.com/140journos?lang=tr
• https://twitter.com/otekilerpostasi?lang=tr
• Atton, C. (2001). Alternative Media. London: Sage.
• Atton, C. (2003). Organization and Production in Alternative Media. İçinde S. Cottle (Der.), Media Organization and Production. (ss. 41-55). London: Sage.
• Atton, C. (2014). Alternatif Medyaya Bakış: Kuram ve Metodoloji. B. Çoban, B. Yanıkkaya (ed.)Kendi Medyanı Kendin Yarat. Alternatif Medya Kavramlar Tartışmalar Örnekler, İstanbul: Kalkedon.
• Tunç, A. (2014). Can Pomegranates replaces penguins? Social Media and the rise of Citizen Journalism in Turkey.
• Junger, R. (2011). An Alternative to ‘Fortress Journalism’? Historical and Legal Precedents for citizen Journalism and Crowdsourcing in the United States.
• Uzun, R. (2006). Gazetecilikte Yeni Bir Yönelim: Yurttaş Gazeteciliği. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 16, 633-656.
• Yanardağoğlu, E. (2013). Elusive Citizenship: Media, Minorities, and Freeedom of Communication in Turkey in the last decade. İleti-ş-im, 19 (2), 87-102.
• Yanardağ, E. (2015). Yeni Medya ve Kullanıcı Türevli İçerik: Dokuz8haber Sitesi Örneğinde Yurttaş Gazeteciliği Üzerine Etnografik Bir İnceleme. Folklor/edebiyat Dergisi. Cilt: 21, sayı: 83.
• Çoban, B. (2014). Sosyal Medya D/evrimi, Barış Çoban (ed.) Sosyal Medya D/evrimi, İstanbul: Su.
• Ataman, B. & Çoban, B. (Ed), (2015). Direniş Çağında Türkiye’de Alternatif Medya. İstanbul: Kafka.

Çamaşır suyu kokusu

1

Hemen şu an sana bir soru sorsam: Aklına ilk gelen kelime ne? Hiç düşünmeden cevap ver. Düşündün değil mi? Sorun değil. Beynimizin yapmaktan kendini alıkoyamadığı bu eylemden seni mahrum edemem. Peki ne düşündün? Ayıp şeyler mi yoksa bir yemek adı mı? Benim aklıma ilk çamaşır suyu kokusu geldi. Yoo, sakın garip demeyin. Biri bana nasılsın diye sorduğunda ona çamaşır suyu kokuyorum demek isterim çünkü. Nedeni bariz, çok düşünmene gerek yok. “Ev kızı”ndan hallice demek gibi bir şey.

Galiba ortalama bir hayat yaşayan ama ortalamanın fark edemeyeceği şeyler hayal eden, basit görünmekle beraber aykırı ruh halini içinde barındırmak benim en iyi yaptığım şeydir. Çamaşır suyu bize çok şey anlatabilir. Evcimen kadın, temizlik hastası insan, düzen kokusu, sevimli toz bezleri, kadının sessizliği, sıradan hayatlar… Belki de daha neler neler…

Çamaşır suyu demek evlenilecek kız, monoton hayatın ilk adımları, burna gelen keskin koku sonucu baş dönmeleri, evimin hizmetçisi, çocuklarımın dezenfekte edicisi, beyimin beyaz atleti demek. Ne büyük aile saadeti! Zaten bunu yaşamak için yetiştirilmedik mi? Oku, askere git, kızsan çeyiz yap, evlen ve kendi DNA‘nı başkalarınınkiyle birleştirmek için kendine benzeyen sevimli kloncuklar yap. En sonunda da öl. Ne güzel son!

Bana göre kadını bir düzen içine sıkıştırmak için icat edilmiş ve bu durumun farkına varılmasın diye kokusuyla beynimizi uyuşturan insan uydurması şeytan oyuncağı gibi bir şey. Aman ha bisikletten daha tehlikeli. Şöyle ki, daha çocukken bile reklamlarda bir Ayşe Teyzemiz vardı. Bize çamaşır suyunu sevdiriyordu, hatta hatırlayın küçük çocukların çamaşır suyu içtikleri haberleri.

Eskiden beri sorulan bir soru var. Şebeke sularına bir şey katılıyor mu? Bence gerek yok çamaşır suyu varken. Annelerimiz ellerinde 1 litrelik şişelerle toz bezleriyle arkamızdan dolaşır, sanki yürürken kimyasal madde yayıyormuşuz gibi bizi topluma karışmadan imha etmek isterlerdi. Fakat hep iyi niyetten… Mesela ben renkli giysilerin üzerine çamaşır suyu döktüysem ya da karnemdeki öküzcükleri adam edip büyütmek için çamaşır suyu kullandıysam bunların hepsi iyi niyetten canıım.

Aslında itiraf etmeli, o yaşlarda bile karşı çıkmışım düzene, kötülük yapmışım. Belki de sadece o yaşlarda yapabilmişim, sonuçta artık ellerim çamaşır suyu kokuyor. Nihayet bende o nesle karıştım. Artık ben de dışarı çıkıp yurtdışı görmek yerine ya da yüksek lisans yapıp okumak yerine evde en az iki öğün çamaşır suyu kokluyorum ve bu alanda başarılı olacağıma inanıyorum. Ne bileyim en iyi ovalayan ben olabilirim ya da kokuya en çok dayanan ben olabilirim. Kendime güveniyorum. Çamaşır suyu eşittir çaba eşittir mutluluk eşittir düzen. Yine de şanslıyız, hâlâ ölmemişiz. Yaşamak var önümüzde. Yaşamak ve azalmak.

Şimdi sorabilirsin bana:

Nasılsın?
Ellerim çamaşır suyu kokuyor, sen nasılsın?

Bol çamaşır sulu günler!

Westeros’un Zübük’ü: Lord Baelish

0

Yazı, ilk olarak ağır spoiler içeren bir başlıkla yayımlandı. Hiç hafifletici olmayan gerekçesi, dikkatsizlik, düşüncesizlik. Mâlum spoiler’a çoktan maruz kalanlardan özür dileriz. Başlığını değiştirerek yeniden paylaşıyoruz. Ve bu kez diziseverlere önemli bir uyarıyla: GAME OF THRONES 7. SEZONUNA DAİR SPOILER İÇERİR.

Game Of Thrones’un büyülü “Asoiaf” evreninde geçtiğimiz 6. sezon, ölüm doluydu. Kışa hazırlık gibiydi adeta: Miadı dolan, kışın ayazında çekilemeyecek olan, bir bir sahneden alındı. Boltonlardan Hodor’a, Balon Greyjoy’dan Doran Martell’e, Rickon Stark’tan Freylere, Yüce Rahip’ten Kral Tommen’e, Kraliçe Margaery’e, Üç Gözlü Kuzgun’a… Fakat açıkçası hiçbiri, 7. sezonun tek bir kaybı kadar büyük değildi: Lord Petyr Baelish.

Onu ilk tanıdığımızda bir yandan görkemli bir genelev işletiyor, diğer yandan Yedi Krallık’ın maliyesiyle ilgileniyordu. Doğru, daha o günlerden beri yüzünü gördüğümüzde gerim gerim gerildik birçoğumuz. Hele son dönemde, Sansa’nın ona inanır gözlerle baktığı her sahnede yumruğumuzu sıktık, olmadık laflar ettik. Suçları hep peşi sıra dolaştı üstelik. Kısa sürede gönülleri fetheden Ned Stark’ın ölümünden sorumluydu, daha ne olsundu! Fakat -kendi adıma konuşayım- ölümü, istenecek şey de değildi. Hele de Lord Baelish gibi bir kumpas ustasının ucuz bir kumpasla ölmesi, son sözlerinin “Yalvarırım” olması… Hayır, bu neresinden bakarsanız bakın adil değil.

Tırnağıyla kazıyarak gelmişti!

Lord Baelish, tıpkı Lord Varys gibi, bulunduğu makamı tarifi mümkün olmayan bir emeğe ve bitmez tükenmez entrikalara borçluydu. (Belki bu benzerlik sebebiyle, ikili arasında tuhaf, ilgi çekici bir ilişki oldu hep.) O, unvanını doğumuyla elde eden şanslı veletlerden değildi; kazandığı ne varsa bileğinin hakkıydı. Onurdan, doğruluktan, bağlılıktan ve başka manevi motivasyonlardan hiçbir zaman gerçek anlamlarıyla bahsetmedi. İlişkilerini çıkar üzerine inşa etti; ilişkilendiği herkesin onun faydalı olacağını düşünmesini sağladı. Lysa Tully örneğinde gördüğümüz üzere, ona karşı hissedilen saf sevgiyi dahi çıkara tahvil etmekten geri durmadı ve hep doğru ata oynadı. Kimilerinin “ihanet” diyeceği şeyler, onun için yükselmesini borçlu olduğu manevralardan başkası değildi. Vadi’ye ve oradan Kışyarı’na giden yolculuğunun köşetaşları bunlarla dolu. Kral Joffrey’in ölümü bile onun maharetli aklının ürünüydü işte, daha ne olsun!

Yine de neticede bir insandı Baelish. Bunu ilk olarak Cersei Lannister’ın “Güç, güçtür” dediği meşhur sahnede yüzünün gerilmesinden anladık. Lakabı olan “Serçeparmak”ı penis ebatlarından aldığı doğruysa, bununla yükselme hırsı arasında bağ kurmak da mümkün olabilir; açık kapatmaya çalışıyordur belki. Ama onun “insan” yüzünü esasta kara sevdasında gördük. Catelyn Stark’a köpek gibi âşıktı; bu, Kızıl Düğün’den sonra da noktalanmadı. Sansa Stark’ı manevralarının izin verdiği ölçüde sevdi hep. Sansa’nın deyişiyle, “kendi korkunç yöntemiyle”…

“Westeros’taki en tehlikeli adam!”

Lord Baelish, Lord Varys’i bile ürküten ve “Westeros’taki en tehlikeli adam” tanımını yapmaya zorlayan yolculuğunda çokça ders verdi. Varys, “Serçeparmak gibi adamlar için entrika, et ve şaraptır” demişti; fakat en etkili entrika, kriz anlarını gereksiniyordu. İşte aralarındaki o muhteşem diyalog ve Lord Baelish’in gelecek nesillere kalacak ders gibi tiradı, bu minval üzre doğdu: “Kaos çukur değil, kaos bir merdivendir. Tırmanmaya cesaret edenlerin çoğu başaramaz ve bir daha da deneyemezler. Düşüş, onları mahveder. Bazılarına da tırmanma şansı verilir ama onlar bunu reddeder. Kendilerini adarlar: Krallığa, Tanrı’ya veya aşka… Hayallere. Gerçek olan tek şey merdivendir. Tırmanmaksa tek seçenek.”

O, ahlakla ilgilenmiyordu. Tanrılarla, bağlılıkla ve başka “bullshit”lerle de. Dünyanın ve hayatın ne olduğunu belirleyen, senin içinde ne yapabildiğin, sınırlarını nereye kadar genişletebildiğindi. Kutsalları veya ahlâkı işaret eden sözleri (sözgelimi Piçler Savaşı’na dair) ancak bu yolda kullanılabilecek araçlar olarak kıymetli olabilirdi. Yeri geldi mi o, herkesten daha etkili söylerdi: “Ben bu yola kefenimi giydim de çıktım!”, “Look Sansa, ben olmasaydım hepiniz Bolton’un itlerine yem olmuştunuz!”, “Kötü ittifaklar mı yaptım? Seni Ramsay’a mı sattım? Hepsi mecburiydi canım, sizi bu noktaya yükseltebilmek içindi!”

Westeros tipi Zübük

Evet, evet, lafı dolandırmaya gerek yok: Westeros tipi bir Zübük’tü işte Lord Baelish. Ve aynen Zübük gibi bir “karakter” değil “tip”ti. Geçmişine, neler çektiğine dair olan biteni yalnızca kısa cümleler hâlinde biliyor olmamız da bu niteliğini kuvvetlendirdi. O bize dalkavuğun, onursuzun, kadirbilmezin yalnızlığını da anlattı, etkisini ve özgünlüğünü de.
Madem böyle, denilebilir ki, “İşte ne güzel! Böylece kötü adamın, dalkavuğun sonunu da görmüş olduk!”

Neden ölmemeliydi?

Hayır efendim! Biz Asoiaf evreninde olan biteni, romantik kahramanlık anlatılarına benzemediği ve iyiler hep kazanmadığı için sevdik. Fakat hikâye giderek “Durun, siz hala-yeğensiniz!” figanına doğru ilerler, sırf iyiler “artizlik” yapsın diye ordular oradan oraya ışınlanırken Lord Baelish’in başına gelen, bardağı taşıran damla oldu. O, gerçek dünyadaki muadilleri gibi, liderlerin kendisinden bile uzun yaşamayı başarabilen, kaç lider eskitendi. Üstelik olan-bitenle bağ kurabilmemizi sağlayabilen; kötüler içinde hırslarından ibaret olmayan, gerçek şeylerin peşinden giden nadir kahramanlardandı.

Ama yüreğimiz soğumadı mı?

Mesela Ramsay öldüğünde havai fişeklerle sokağa döküldük sanki; Yüce Üstat Pycelle’in ölümü, üstüne keyif sigarası yakılacak cinstendi; ne bileyim, Joffrey’in ölümü biraz daha gecikse Starkları bırakıp oyumuzu Lannisterlara vermeye başlayabilirdik. Çünkü hepsinin vadesi dolmuştu. Oynayacak rolleri kalmamıştı. Ölümleri, çok basit bir “İyiler her zaman kazanır” bayağılığında değildi; hikâyeyle ilgiliydi, bunu görüyor, en azından içten içe biliyorduk. Freyler için bile böyle denebilir. “Lanet olası” yönetmen, sadece bizim yüreğimizi soğutmaya oynamıyordu!

Lord Baelish ise sırf yüreğimizi soğutmak için öldürüldü. Sırf önümüze bir miktar et ve kan koymak için öldürdüler, sicim gibi adamı. Onunla birlikte zaten can çekişen hikâyenin bir uzvu da koparıldı tabii…

Ne diyelim, hepimizin başı sağolsun. Rahmetli şerefsizin tekiydi ama hakkım helal olsun. Hem öğretti hem seyirliği güzelleştirdi de gitti neticede. Onun yokluğunda Asoiaf, sırf manevi motivasyonlar nedeniyle olmaz işler yapabilecek olanlara ve canavarlara teslim olacak gibi görünüyor. Hadi hayırlısı…

Sezonun sözü: “Düşman her zaman kazanır ama biz yine de savaşmalıyız.” (Beric Dondarrion’dan Jon Snow’a; 6. Bölüm, 16:00)

Asoiaf evreninin 7. sezon sonuna göre güncellenmiş interaktif haritası için: https://quartermaester.info/#@-25.16517336866393,104.765625

Karanlık sokaklardan aydınlığa bir başarı öyküsü, Joe Monk Coleman ile tanışın

0

Aslında bu yazıda dikkati çekmek istediğim konu et yemeden de vücut geliştirme sporunun başarılı bir şekilde yapılabileceğiyken O sorularıma verdiği cevaplarla yazının seyirini tamamen değiştirdi. Vegan vücut geliştirme sporcularının isimlerini sıklıkla duyurmaya başladığı bugünlerde birçok madalya kazanmış olan başarılı sporcu Joe Monk Coleman’ın hikâyesini yazarken kelimeleri bulmakta zorlandığımı anlar olmadı değil. Kendisine cesaretinden ve samimiyetinden dolayı bir kez daha teşekkür ederim.

Bu hikâye karanlıktan aydınlığa doğru ilerleyen bir insanın başarı öyküsüdür…

Merhaba bay Coleman, sizi sosyal medyadan tanısak da  biraz da sizden dinlemeyi çok isteriz. Bize kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, ben Joe Monk Coleman. Kuzey Kaliforniya’da yaşıyorum, 47 yaşındayım. Kişisel eğitmenlik, meditasyon eğitmenliği ve yaşam koçluğu yapıyorum.

Sponsorum olan Clean Machine şirketinin de desteği ile fitness hayatımın büyük bir bölümünü kapsıyor. Çevremdeki insanlara yardımcı olmaya çalışan bir vegan olmadan önce, zararlı madde kullanımı gibi tehlikeli işlerle de uğraştım. Bu süreçte şunu fark ettim ki hepimizin bir yaşam amacı var ve hepimiz bu amaç uğruna yaşıyoruz. Beni destekleyen çok iyi bir ailem var ve onlara çok minnettarım.

Ne zaman vejeteryan ve vegan oldunuz ?

Vejetaryen diyetiyle yaklaşık 5 yıl önce tanıştım. Vegan maceram da 3 yıl önce başladı.

Et yemiyor olmanız yakın çevreniz tarafından nasıl karşılandı?

Söz konusu ne yapmam gerektiği olduğunda sadece kendi kalbimin sesini dinledim, diğerlerinin ne söylediklerini umursamadım. Eşim, o zamanlar kız arkadaşımdı ve bir keresinde bana “sen ne istersen yapabilirsin ama ben et yemeye devam edeceğim” demişti. Meditasyonda zaten 3 yılımı doldurmuştum, bu yüzden kimse ile takılmıyordum. Onunla sadece dostça sohbetler ediyor ve kendi iç sesimi dinliyordum.

Spor hayatınıza ne zaman ve nasıl başladınız?

70’li yıllarda büyüdüm ve o zamanlar çok fakirdik bu yüzden hep dışarılardaydım çünkü o zamanlar tek yapabildiğimiz buydu. Hava kararana kadar dışarıda kalırdık. Benim hiç babam olmadı, bu yüzden sporculara bakar ve onların yaptıklarını yapmaya çalışırdım. Artık yeterince büyüdüğümde futbol, beyzbol ve basketbol gibi sevdiğim sporların hepsinin kurslarına yazılmaya başladım.

Spor hayatınızda yakaladığınız başarının sırrı nedir ve beslenme tarzınızın başarınıza ne gibi etkileri oldu?

Ne iş yapıyorsanız yapın başarının anahtarı istikrar, çok çalışma ve fedakârlıktır. Hayat tarzımda değişikliğe gitmeseydim ve vegan diyetine başlamasaydım, vücut geliştirmeye hiç başlamamış olabilirdim. Et yediğim zamanlarda yıllardır spora gitmeme rağmen vegan olduktan bir yıl sonra vücudumda değişiklikleri fark etmeye başladım. Yağsız, sağlıklı, enerjik ve daha çabuk iyileşen bir vücuda sahip oldum. Bu çok hoşuma gitmişti. Artık kafamda bir şeyler yapmam gerektiği düşüncesi dolaşıyordu ve bu isteğim de bir vegan doğal gıda takviyesi şirketi olan Clean Machine ve (beni internette görüp keşfeden) Geoff Palmer sayesinde gerçekleşti. Beni bir yarışmaya soktu ve her şey bundan sonra başladı.

Vücut geliştirme disiplin gerektiren zor bir spor dalı, fitness yolculuğunuzda hiç zorlandığınız ya da umutsuzluğa kapıldığınız zamanlar oldu mu?

Son yarışmamdan bir önceki yarışmada daha iyi bir derece alabilirdim. Plana sadık kalamadım ve bu benim için bir hayal kırıklığı oldu, ama her ne kadar istediğimi elde edemesem de benim için kötü bir tecrübe olmadı. Doğuştan iyi genlere sahip olduğum için ne kadar teşekkür etsem az.

Hayvansal protein almadan vücut geliştirmek sanıldığı gibi zor mu?

Bu, dünyadaki en büyük şehir efsanelerinden biridir. Et yemeyi bıraktığımda, bilinçaltım farkında olmadan bütün evrenle uyum sağladı. Bedenimin nasıl tepki vereceğini umursamadım, ama her şey daha iyiye gitti. Bu yüzden cevabım, HAYIR!

Beslenme şekliniz ile ilgili size sorulan en saçma ya da komik soru neydi?

Karşılaştığım en saçma soru “etten başka yiyecek başka bir şey bulamazsan ne yersin” sorusuydu. Bu tam bir batı diyeti ve çok yetesiz. Bizimkisi mağara adamı diyeti. Diyetinizden eti ve süt ürünlerini çıkardığınızda yiyecek çeşitliliğiniz daha da artıyor.

Neden vegan oldunuz?

Meditasyon egzersizi yaptığım dönemde, biraz da pek alışık olmadık şekilde vegan oldum. Hayvanlara yapılan muameleler, çevresel etkiler, ve bunların vücudumu nasıl etkilediği konusunda bir fikrim yoktu. Birden kendi içimdeki merhametin gücünü hissetmeye başladım. Bana vejetaryen misin diye sorulsaydı, hemen evet diyebilirdim. İşin komik tarafı da bunu daha önce hiç düşünmemiştim. O zamanlar et yememem gerektiğini biliyordum ama neden yememem gerektiğini bilmiyordum. Biliyorum size garip geliyor, ama gerçek bu. İçimizde, şu koşullanmış hayatlarımızdan daha güçlü olan ve bizi harekete geçiren güçler var. Sanki tekrar hayata tutunmuş ve hayatın ne kadar değerli olduğunu fark etmiş gibiydim.

Bu arada bunu bir vegana hep sormak istemişimdir, peki ya proteininizi nerden alıyorsunuz?

İşte beklenen soru. Neredeyse her şeyde protein vardır. Peki, dünyanın en büyük, en güçlü hayvanları proteini nereden alıyorlar? Ben proteini daha çok koyu yeşil sebzelerden, fasulyeden, mercimekten, kinoadan ve fındık gibi besinlerden alıyorum. Eğer daha fazlasına ihtiyacınız olursa, bitkilerden yapılmış köfteler var, fakat ben bunları da artık tüketmiyorum, ya da bitkilerden elde edilen proteinler var -ki bizim şirketimiz bu konuda en iyisidir.

Çocukların vegan olarak yetiştirilmeleri konusunda ne düşünüyorsunuz ?

Bence hepimiz çocuklarımızı vegan bir hayat tarzı ile yetiştirmeliyiz. Ebeveynlerden birisi vegan olup diğeri olmadığında işler biraz daha zor olabiliyor. Eğer şiddetten beslenmeyi bırakırsak bu dünyanın daha zarif ve daha barış dolu bir yer olacağına inanıyorum. Çocuklar hayvanları yemek istemezler, biz onları zorlarız.

Peki eşiniz vegan mı? Partnerinizin vegan olmaması sorun olur muydu?

Eşim de vegan, ama tanıştığımızda her ikimiz de vegan değildik. İlk ben vegan oldum. Şöyle oldu; o her zaman benim yiyebileceğim yemekler pişirmeye başladı ve böylece ben ne yersem o da yediği için benim gibi besleniyordu. Yine de et yiyordu. Artık hiçbir yerde et görmemek istediğimi söylediğimde, işte asıl sorun o zaman başladı. Bununla ilgili uzun konuşmalar yaptık ve vejetaryenliği deneme kararı aldı. Çok da kötü olmadığını fark etti ve gittikçe veganlık yolunda hızla ilerledi. Şimdi, bunun sadece bir diyet olmadığını, hayata karşı merhametli bir tutum olduğunu anlamış durumda. Yaşamanın en iyi yolu. Eğer şimdi bekar olsaydım, yine vegan olan biri ile olmayı tercih ederdim.

Sizce yeni vücut geliştirmeye başlayanların sıklıkla yaptığı hatalar nelerdir?

Yapılan en yaygın hata, herkesten bilgi ve tavsiye almak. Her vücut farklıdır ve farklı ihtiyaçları vardır. Farklı şeyleri denemek ve senin için iyi olanı bulman gerek. Diğer bir yanlış da çok fazla farklı şey denemek. Vücudunuzu dinlemelisiniz.

Çevreniz tarafından “Vegan Monk” (keşiş) olarak tanınıyorsunuz, Monk isminin hikâyesi nedir?

Hayat tarzımdaki değişiklikten dolayı “Monk” ismini aldım. Ben tam bir veganım. Sigara, içki, uyuşturucu vs. hiçbiri yok. Aslında olay tam bu da değil. Daha önce bunları yapıyor değildim ama beni hapse götürebilecek çok şey yaptım. Yaklaşık 8-9 yıl önce hiç umudum kalmadığı bir anda meditasyona başladığımda tamamen kontrolden çıkmış ve tükenmiştim. Meditasyon işe yaradı ve hâlâ yarıyor. Bir keresinde bir arkadaşımla birlikteyken bana ne sigara içiyorsun ne içki ne de partilere katılıyorsun, durmadan meditasyon yapıyorsun, üstelik vegansın, keşiş gibi bir şeysin demişti. Şehirli bir keşiş. Daha önceki yaşam tarzımı bilmiyordu. Bu yüzden sosyal medyada Vegan Monk adını kullanmaya başladım ve insanlar şimdi bana Monk diyorlar. Bence güzel bir isim. Bu bana ne kadar ilerleme kat ettiğimi ve hayat tarzımı ne kadar değiştirebildiğimi hatırlatıyor.

Haftanın kaç günü ve kaç saat antreman yapıyorsunuz? Yeni başlayanlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Müsabaka dönemlerinde haftada 10-12 saat kadar çalışıyorum ve müsabaka dışında 8 saat çalışıyorum. Eski sakatlıklarım olduğu için başka sporla uğraşmıyorum. Neredeyse 48 yaşına geldim, eskiye göre akıllandım. Yeni başlayanlara yavaş ve sindirerek başlamalarını ve gerçekten ne istediklerini bilmelerini tavsiye ediyorum. Bunun size uygun olduğunu anladığınızda, çalışmalarınızı ilerletebilir ve kendinizi adayabilirsiniz.

Gelecekte kendinizi nerede görmek istiyorsunuz? Hedefleriniz nelerdir?

Amacım dünyanın daha iyi bir yer olmasını sağlamak. İnsanların güçlü oldukları yanlarını keşfetmelerini ve tutkularının peşinde koşmalarına yardımcı olmak. Şu an tam-zamanlı bir konuşmacı olma hazırlığı içindeyim. Hikâyemi, aşkın mesajını ve merhameti anlatarak diğerlerine de yardımcı olabileceğime inanıyorum. Beni yaşam koçu olmaya iten sebebin bu olduğuna inanıyorum. İşin özü zinde olmakta, sadece bedensel olarak değil, bu sadece bir tarafı. İnsanların her açıdan iyileşmelerine yardımcı olmak istiyorum. Hayat amacım bu ve bundan heyecan duyuyorum.

****

Dünyanın neresinde olursanız olun kendinizi çıkmaz bir sokakta gibi hissettiğiniz o anlarda aslında hatırlamanız gereken şey bazen dibe vurmadan büyük sıçrayışların yapılamayacağıdır. Joe Monk Coleman bunun canlı bir örneği olarak insanlara ilham kaynağı olmaya devam ediyor…

Meet Joe Monk Coleman: A story of success from dark alleys to the bright lights of stardom

In fact, what I wanted to draw attention with this article was to show that it is possible to do bodybuilding without eating meat, but he completely changed the course of the article with his answers. Nowadays, “vegan bodybuilders” is a trending topic and I noticed that I had difficulty in finding the correct words to write the story of Joe Monk Coleman who is a successful bodybuilder. Herein, I would like to thank him once again because of his courage and sincerity.

This is a success story from darkness to daylight.

Hello Mr. Coleman , what’s your story ?

My name is Joe Monk Coleman.  I live in Northern California. I am 47 years old and I am a personal trainer, meditation instructor, and working on my life coaching. I’m a sponsored Clean Machine professional bodybuilder, so the gym is a big part of my life. I experienced a life from drug abuse to doing other dangerous activities before becoming a straight edge vegan and helping people around. I’ve realized that my life, as well as yours, has a purpose and we are here to live for that. I have a beautiful family that supports me and I couldn’t be more grateful.

When and how did you start to vegetarian – vegan diet?

I first started with a vegetarian diet almost 5 years ago. I started my vegan journey 3 years ago.

How did your close circle react when you were not eating meat?

Well, I’ve always been on my own when it’s about what I was going to do. So, it really didn’t matter what others said. My girlfriend, who is my wife now, just basically said “do what you want but I’m still eating meat”. It had already been three years since I started my meditation practice, so I didn’t really hang out with anyone. I was peeling the onion and finding my true self.

When and how did you start your sports life?

Well, when I was growing up, we were very poor and it was in the 70’s. So, I was always outside because in those times that’s what we did. We stayed outside until it got dark. I never had a father, so I watched athletes and tried to emulate them. As soon as I was old enough, I signed up for every sport I liked which were football, baseball and basketball.

What is the secret of your success in sports life? And what was the impact of your diet in your way of success?

The secret to anything is consistency, hard work, and dedication. I never would have taken up bodybuilding if it hadn’t been for my lifestyle change and vegan diet. Though I had been in the gym consistently for years even as a meat eater, it was about one year after turning vegan that my body started to change some. I got leaner, healthier, more energetic, and I healed quicker. It felt good. I always thought about jumping on stage but I never would have done it if it wasn’t for my sponsor Geoff Palmer (who saw me on The Internet and picked me up) and Clean Machine which is a vegan/natural supplement company. He threw me in a competition and the rest is history.

Bodybuilding is a difficult sport that requires discipline. Have you ever had difficulty in your fitness journey or have you ever been in despair?

Not my last competition but the competition before that I could have come in much better. I didn’t stick to my script and what’s best for me, so I was a little disappointed, but I’ve never really had a bad outing besides not coming in the way I wanted to on that one… I’m lucky enough to be blessed with good genes. No despair here.

Is it really difficult to do bodybuilding without getting animal protein?

This is the biggest myth on the planet. When I went meat free, it was on a subconscious level making the connection with all life. So, I didn’t care what my body was going to do, but it just got better. So, the answer is NO!

What was the most interesting or funniest question you were asked about your diet?

The funniest question is “what do you eat when there’s nothing but meat to eat.” This is how the western diet is and it’s unfortunate. We have the caveman diet. Once you eliminate meat and dairy from your diet, then your food choices expand.

Why did you become vegan?

I’ve became vegan through my meditation practice which is a little unconventional. I didn’t know about the treatment of animals, the environmental impact, or how it affected my body. I just started to be my true compassionate self. If I was asked I was a vegetarian or not, I would answer with a yes. The funny part is that I never thought about it previously. At that time, I didn’t know why but I knew I would never eat meat again. I know that sounds strange, but it’s the truth. There are forces stronger than our conditioned lives if we tap into them. I was reconnected to all life and realized all life is precious.

Meanwhile, I have always wanted to ask a vegan that where do you get your protein from?

Lol… The number one question. There’s protein in almost everything. From where do the biggest and strongest animals on the planet get their protein? I get most of mine from dark greens, beans, lentils, quinoa, nuts, etc. If you still need more, there are plant based meats, but I don’t eat that anymore, or you can take a plant based protein which I’ll have to say our company has the best.

What do you think about vegan parenting?

I think we should all raise our children with the vegan compassionate lifestyle. It gets a little tricky when one parent is vegan and the other is not. I believe this world would be much kinder more peaceful if we weren’t eating “violence”. Children do not want to eat animals we force them to.

ls your wife vegan? Would it have been a problem if your partner were not vegan?

My wife is vegan, but neither of us was vegan when we met. I made the switch first. What happened was this: she would always cook food that I could eat therefore she was eating what I was eating most of the time. She still ate meat though. It got to the point where I didn’t want it anywhere around me so it started to be a problem. We had some serious talks about it so she gave being vegetarian a try. She found that it wasn’t that bad, then slowly made her way to vegan. Now she gets it, it’s not just a diet, it’s a compassionate way of life. The best way to live. If I were single now, I couldn’t be with anyone but another vegan. It’s too much of who I am to go against my conscious.

What do you think about the common mistakes of those who start to do bodybuilding?

The most common mistake is taking information and advice from everybody. Every-BODY is different and has different needs. Try different things, then do what works best for you. Another common mistake is trying too much. Listen to your body.

You are known as “Vegan Monk”, what is the story about it?

I took on the name “Monk” because of my lifestyle change. I’m a straight edge vegan. No smoking, drinking, drugs, etc. This was not always the case. I not only used to do all these things but also used to a lot more things that could’ve thrown me in prison. I was out of control and on a downward spiral until about 8 or 9 years ago, when I sat down to meditate because I had no hope and I was desperate. Well, it worked and is still working. I was hanging with a friend of mine and she said to me you don’t smoke, you don’t drink, you don’t party, you meditate all the time, you’re a vegan- you’re like a monk or something. An urban monk. She didn’t know me when I had a different lifestyle. So, I changed it to “Vegan Monk” for my social media but the name “Monk” is now what people call me. I think it’s kind of cool. It reminds me how far I’ve come and how much my life has changed.

How many days and how many hours do you do sports in a week? What are your recommendations for beginners?

I’m at the gym about 10 to 12 hours a week during competition season and about 8 when I’m not competing. I don’t do any other sports due to old injuries and I’m almost 48 years old so, I’m a little smarter now. My recommendations for beginners are to start slow and make sure that’s what you want to do. Once you find out its for you then do your research and go all in.

What is your goal, where do you want to see yourself in the future?

My goal is to make this world a better place. To help people find their strength and live their passion. I’m in the process of being a full-time speaker. I believe I can help others with my story, message of love and compassion. I feel this is my calling along with being a life coach. Wellness is the key, it’s not just about your body, that’s only a part of it. I want to help people get well. This will be my life and I’m excited about it. It has already begun.

****

Wherever you are in the world, when you feel that you are stuck at the dead end, all that you should remember is that big leap is possible only when you are at the bottom.

Mr/ Coleman continues to be a source of inspiration for us all.

Dünya Mülteciler Günü’ne özel mülteci gençlerden sanat eserleri

2

Yama işi can yeleği ve üzerinde “hoş gelmediniz” yazan paspas, genç mülteciler ve sığınmacılar tarafından üretilen eserler arasında.

All I left behind. All I will discover (Geride bıraktığım her şey. Keşfedeceğim her şey) adlı sergi Mülteciler Haftası kapsamında Londra’daki Oxo Tower’da düzenlendi.* Suriye, Eritre ve Sudan’ın da aralarında bulunduğu ülkelerden gelen ve yaşları 15 ile 19 arasında değişen 80’den fazla mülteci genç projeye katkıda bulundu. Bu gençlerin hepsi ailelerinden ayrılmak zorunda kalmış ve şu an İngiltere’nin Londra veya Kent şehirlerinde yaşıyorlar.

Her bir sanatçının eseri memleket anılarından, Birleşik Krallık’a seyahatlerinden ve geleceğe dair umutlarından izler taşıyor. Bu genç sanatçılara destek veren İngiliz Kızılhaçı, gençlerin birçoğunun mülteci krizi tartışmalarının en yoğun olduğu 2015 yılında Avrupa’ya geldiğini söylüyor. Diğerleri ise, Sahra Çölü’nü aşıp Libya’da alıkonduktan sonra Akdeniz’i geçerek Birleşik Krallık’a ulaşmayı başarmış.

Hoş Gelmediniz adlı eser iki yıl önce henüz 16 yaşındayken Eritre’deki mecburi askerlik hizmetinden kaçan mülteci bir genç tarafından yapıldı. Şimdilerde İngiltere’nin Gravesend adlı bir kasabasında yaşayan genç, mültecilerin ve sığınmacıların medya tarafından nasıl olumsuz tepkilerle karşılandığını göstermek istemiş.

Bir grup genç tarafından yapılan Can Yeleği adlı eser için bir can yeleğinin üzerine yaklaşık otuz farklı yama yapılmış. Yamaların birinde “Merhaba benim adım referans numarası: AB123456789”, bir diğerinde ise “Eşitlik istiyorum” yazıyor.

Tek Ülke. Tek Dünya. Tek Gezegen. Tek Gelecek. adlı eser, mültecilerin Birleşik Krallık’a ulaşmak için geçtiği yolları masa üstü oyunlarındaki basamaklara benzetiyor.

Resimdeki herkesin ismini tek tek sayabileceğini söyleyen genç bir kız, Akdeniz’i geçme deneyimini Botla Seyahat adlı çiziminde anlatmış.

Hallo Frieden (Alm. Merhaba Barış) adlı eserde “barış” kelimesi İngilizce, Arapça ve Eritre’nin anadili Tigriyanca olmak üzere birkaç farklı dilde yazıyor. Eser için Doğu Afrika’da giyilen ve üzerinde yazılar bulunan kanga adlı dokumadan esinlenilmiş.

Eritre’li dört mülteci, Ev adlı eserleri için seramik sanatçısı Grayson Perry’den esinlenmiş. Eser, gençlerin önceki yaşamlarından izler taşıyor (eser üzerinde görülen pazarda meyve-sebze tezgahı).

İnşallah, genç bir mültecinin tıka basa dolu bir kamyonette Libya çölünden geçişini anlatıyor. Kamyondan genç bir çocuk düştüğünde şoföre durmasını söylemişler, fakat şoför “İnşallah” (Tanrı dilerse) diye cevap verip yoluna devam etmiş.

Barış adlı bu eser, barış ve sevgi dolu bir dünyaya dair umutlarını göstermek isteyen bir grup mülteci genç tarafından yapılmış.

*Sergi, 21-25 Haziran’da Londra’daki Oxo Tower’da düzenlendi.

Kaynak: BBC

Halden anlayan psikologlar aranıyor!

1
Şimdi nereden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum. Hâlâ bir kabullenemeyiş ve fakat hali hazırda yaptığım her işte karşıma çıkan engellerim varken yazdığım şeyin bir günlük sayfası olmasından korkuyorum.

Gün geldi ve birkaç ay önce nöropati denen bir halt uyuşturdu bedenimin bir kısmını. Dolaşılan hastaneler, teşhis koyamamalar, kötü muamele ve sonuç olarak yaşadığın şey “psikolojik” denerek baştan savma… Durun ya, psikoloji okudum ben, yok öyle psikolojik deyip baştan atma! Birkaç iyi dost ve annemle birlikte kucakladık süreci. Sonunda -ki artık ben yürüyemezken- teşhis koyuldu, hastaneye yatıldı. (Haydarpaşa Numune’nin Beltur’unda bir kahvemi içmediyseniz vallahi kırdınız beni.)

Nöroloji servisinde ölümü, yoğun bakım önü ağlamaları, bir süre sonra o ağlamaları umursamayıp “Sussa da rahat uyusak” kıvamına gelmeleri hep gördü bu bünye. Nereye düştüm ben böyle?! Orada üç haftam geçti ama ben yıllar yıllar geçirdim. (Tabii yatan hasta olma durumu bu üç haftayla bitmedi.) Hapishanenin bir başka versiyonuydu bu. Hepimiz oraya “kapatılmıştık.” Sevdiğim tutuklu siyasilere mektup yazmak istedim vazgeçtim, dost bildiklerime nefret kusmak geldi sonra aklıma.

En son annemin yardımıyla tuvalete otururken buldum kendimi. Küçük bir romantiktim. Bir şeyler yapmalıydım. Yürüyemiyordum, çatal bıçak kullanamıyordum. Tüm özelliklerim, kimliğim, düşüncelerim… Beni ben yapan her şey artık gitmişti. Ben artık “nöropatisi olan genç hasta”ydım.

Hepimiz mahvolmuş haldeydik. Herkes kendi derdiyle kavruluyor, arada yanındakinin derdine de üzülüyor sonra kendi karanlığına geri dönüyordu. Peki bu bilinmiyor muydu? Gerçekten soruyorum, fiziksel bir rahatsızlanmanın psikoloji üzerindeki etkisini kimse mi bilmiyor?

Neredeyse hepimiz yaşayan ölülerdik. “Hasta olunca moral de bozulur tabii” sığlığının çok ötesinde bir durum bu. İyileştik ya da iyileşemedik meselesi de değil bu. İyileşsek bile bu günlerin etkisi sihirli değnekle geçmeyecek ve üzgünüm ama devlet hastanesindeyseniz öyle travmatize oluyorsunuz ki 10 yıla sığacak acı hayat deneyimini bir haftada veriyorlar size. Afiyet olsun, nur topu gibi bir depresyonunuz, stres bozukluğunuz oldu. Kimin umrunda yahu bu hasta psikolojisi? Her vizitede, herkesin içinde sizi yıkıp geçen olayı anlata anlata kahrolmanız kimin umrunda?

Demem o ki, bize psikolog lazım anacım. Benliğimizi hastalıkla tanımlamamak, ağlama krizlerine girmemek, bununla mücadele edecek gücü bulmak için bize psikolog lazım. Saatim dolsun da defolup gideyim burdan demeyecek, karşısındakinin kırılmış, kırılgan bir döneminde olduğunu unutmadan orada bulunacak psikologlar lazım.

Kendi deneyimim üzerinden konuşayım; evde, sokakta, mekanda her an her yerde bir şekilde bedensel kısıtlılığımla yüzleşiyor, yetmiyor bir de meraklı insanlarımıza açıklama yapmak durumunda kalıyorum. Benim gücüm yetmiyor. Bu kadar nezaketten uzak, kısıtlılığımı göre göre kornasına abanan, desteksiz yürümeye yeni yeni başladığım bu günlerde sokakta üstelik bir de kadın olarak varolacak gücü şu an kendimde bulamıyorum.

Rampası olmayan yollar, bizi beklemeyen insanlar… Hepiniz düşmancasınız. Sokaklar “normal” insanlar için(!). Anlaşıldığı üzere, yaşadığım onca travmatik olayın, hastalığın, varolmanın yükünü tek taşıyamıyorum.

“E yok mu kimin kimsen, konuş dertleş onlarla.” Ah sevgili dostum, nolur ben kovmayayım sen istifa et insan psikolojisinden. Teselli edilmek değil, öz gücüme kavuşmak benim derdim. Hastahane sürecimizde ve sonrasında ücret ödemeden psikolojik destek isteme şımarıklığımı maruz görün. Amaaan! Sen, ben, bizim çocuk önemser bunu ancak. Hasta bezi bulamıyoruz ayol, psikolojik destek de ne?

Bir Alevi dedesinden kurban bayramı mesajı

“Kurban canına kıyılan yada kesilen bir hayvan değil bizzat ıslah edilen nefsi amaredir.”
“Can kulağı ile beni dinleyin
Ey Arifler Ehli Hakka söyleyin.”
Harabi

Kurban bayramı arifesine doğru kurban ve manası üzerine bir hasbi hal eyleyelim dedik canlara.

Bu naçizane fakirin yazısını canı gönülden okuyan cümle canlara Aşk ola…

“Virani sözünü arife söyle
Yükseği neylersin engini boyla
Arif olda dost bağını seyir eyle
Güle âşık olduk gülden içeri”

Tanrı, doğa, insan (Hak, Muhammed, Ali) sevgisine ve birliğine dayanan Alevi yol doktrininde “kurban”ın manası nefsini tığlamaktır,
canı cana katıp özü dara çekmektir.

“Canım kurban, tenim tercüman” diyerek Mansur dârında ikrar verip ikrarda kadim olmaktır.

İlim ve irfanla olgunlaşıp, kırk yıl bir kazanda piştim misali erenler yolunda el ele, el Hakk’a meydana gelmektir. Aşık İbreti’ye kulak verdiğimizde bize anlatılan kurbanın manası budur.

“Gelmişiz cananın âsitânına
Sıtkıyla sarıldık dost dâmanına
Canla baş koymuşuz aşk meydanına
Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez”

Etimolojik kökeni İbranice’den gelen Kurb (kurban) sözcüğü yakınlaşma anlamına gelmektedir.

Yol öğretisinde Tanrı’ya yaklaşmanın en güzel yolu, sevgiden, güzellikten, doğruluktan, iyilikten, adaletten, eşitlikten yani kâmil (olgun, yetkin) insan olmaktan geçer.

“Rızasız bahçenin gülü derilmez”

Hak “Ey can razı etmiş ve delmiş olarak sevgiyle dön” (Fecr 28) der.

Bir toplum da, bir ailede veya bir can da dahi eğer “Rıza” yoksa, sevgi tükenmişse o toplum, o aile, o Can dahi bin Kurban kesse nafiledir.

Aşık Mahzuni’ye kulak verdiğimizde bize izah edilen mana budur.

“Mahzuni Şerifim yoldan kalır mı
İlmin dillerinden cahil bilir mi
Hayvan kesmek ile «kurban» olur mu
İnanmazsan kaldır kılıç vur bana.”

Kurban olayı, tek Tanrılı dinlerden önceki çok Tanrılı dinler döneminden hatta insanoğlunun ilk tarihinden itibaren vardır. Kuran da; “Adem’in iki oğlunun kıssasını Hak ile aktar. İkisi Allah’a yaklaştıracak birer kurban sundukları zaman ikisinden birinin kurbanı kabul edilir. Ve diğerinin ise kabul edilmez.” (Maide 27) diye kurbanın insanoğlunun yaratılış tarihi kadar eski olduğu vurgulanır.

Paleolotik (Taş devri) döneminden beri insanlar kendilerini kötülüklerden, kötü ruhlardan, doğal affetlerden korumak için, tanrısallaştırdıkları doğa, gök, ya da anlam veremedikleri güçlere, Tanrılara ve Tanrıçalara kurbanlar, adaklar sunarlardı. Korunma, zarara uğramama, sağlığına kavuşma, dilek ve isteklerinin yerine getirilmesi, evine bereket ve bolluğun girmesi gibi çeşitli vesilelerle sunulan kurbanlar adanır, adanılan kurbanlar kanlı ve kansız olarak ikiye ayrılırdı.

Tek tanrılı İbrahimi dinlerde kurban Abraham’ın (İbrahim) rüyası ile başlar. İbrahim (Halkların babası) Allah’a yaptığı dua sonucu yakınlaşarak Allah’ın kendisine evlat olarak İsmail’in verilmesine vesile olur.

İsmail’in doğumu sonrası gördüğü rüyada İsmail (Tanrıyı işiten) kurban olarak seçilmiştir. İsmail’in Hakka olan teslimiyeti sonucu bıçak körleşir ve Cebrail gök kubbeden bir koç’u kurban olarak İbrahim’e indirir.

Dört Kutsal kitapta (Kitabı Mukaddes) kıssa aynı şekilde aktarılır. Lakin Eski antlaşmada (Tevrat, Zebur, İncil) Hakka teslim olan Hacer’in oğlu İsmail yerine Sara’nın oğlu İshak alır. Yeni antlaşma olarak Kitabı Mukaddes’te yer alan Kuran-ı Kerim’de Hacer’in oğlu İsmail olarak geçer. Büyük bir ihtimalle burada bir soy köken etkileşimi bulunur.

Yol öğretisinde “İsmail” Hakka olan samimiyetin, teslimiyetin ve sevginin simgesidir. Bu anlamda özünü dara çekmiş Hak uğruna ser vermiştir. Cebrail yol doktrinde akıldır. Bu anlamda Cebrail koç yani ilim indirerek yol irfan göstermiştir.

Bu şekilde nefsi amare kurban edilmiş, nefsi kâmile yaşam verilmiştir. Ozanlarımızın dilinden İsmail nefeslere geçer.

“Gelin hey erenler meydan açalım
Hakk aşkına dâra duran kurbana
Aşk ile şevk ile gülbang çekelim
Hakk aşkına dâra duran kurbana”

Hıristiyanlıkta ise, İsa Peygamberin, insanları günahlardan arındırmak ve Tanrısal birliği güçlendirmek için kendisini kurban etmesiyle birlikte, kanlı kurban olayı ortadan kalktı. Bu nedenle Hıristiyanlık’ta kurban “kudas” yani âyin esnasında şaraba bastırılmış ekmek anlamına gelmektedir. Şarap, Hz. İsa’nın kanını, ekmek ise bedenini simgeler. Böylece diğer dinlerdeki insanlar kurban veya dini merasimler yoluyla Tanrı’ya yaklaşırken, Hıristiyanlık’ta Hz. İsa vasıtasıyla yaklaşır.

Kurban Hak ve Hakikate yakınlaşmaktır. Bu anlamda ben “Halkımı Hak bilirim” diyen bir öğretinin “Halka hizmet Hakka hizmet” şiarı ile yaşayan rıza şehrinin erenleri olan Aleviler bu konuda daha derin bir hassasiyete sahip olmalılar. Alevilikteki kurban ile şeriattaki kurban anlayışı birbirine karıştırılmamalıdır.

Kurban canına kıyılan yada kesilen bir hayvan değil bizzat ıslah edilen nefsi amaredir. Kendini Halka adamanın, adalet, eşitlik, barış uğruna ser vermenin adıdır. Bu Öğretide İmam Hüseyin kendini Halka adayan can baş verip insanlık için serden geçen en kutsal kurbandır. Bu anlamda Alevi inancında kurban Pir İmam Hüseyin’dir. Pir Sultan Abdal’a kulak verdiğimizde bize aktarılan anlam budur.

“Hak için kendini kurban eyleyen
Şah-ı Merdan oğlu İmam Hüseyin
Cümle erenlere ferman eyleyen
Erenler serdarı İmam Hüseyin”

Alevi yol öğretisinde belirli günahların af olunması, herhangi bir dileğin yerine getirilmesi, cennete varmak, sırat köprüsünden geçmek veya cehennemden sakınmak için canlıya ve cana kıyılmaz.

Alevi yol doktrininde kadın mürşit olan Güzide Ana’ya kulak verelim.

“Yol budur deyip de sürek sürersin
Cahili kinliyi başa derersin
Yılda bir hayvanın kanına girersin
Aklın boynunun borcunu ödersin

Gel benlik eyleme nefsini öldür
Hak yoluna canın armağan getir
Kin ile kibiri aradan kaldır
Bunca vebal dolu yükü nidersin”

Et yemek veya saklamak için boğazlanan bir hayvan kesinlikle kurban değildir. Bakın ilk İbrahimi din olan Yahudiliğin kutsal kitabı olan Tevrat kurban hakkında der ki

“Rab kendisine kurban sunulmasından çok, adaletin ve hakkın yerine getirilmesini ister. Küstah bakışlar ve kibirli yürek, kötülerin çırası ve günahıdır. Kötülerin sunduğu kurban iğrençtir. Hele bunu kötü niyetle sunarlarsa.” der.

Canlar olarak barışın, birliğin, eşitliğin, adaletin hakim kılındığı bir yaşam için kendimizden ser verelim.

Elimize, belimize, dilimize sahip olarak Pir divanına varalım,
Canı canda, özü özde görüp
Hakkı insanda ayan edelim.

Var olan kurban kavramını bir hayvan canına kıymak olarak görmek yerine aynı zamanda kurbanın (Hakka yakınlaşma) diğer bir şekli olan yoksula, kimsesize, yetime, öksüze, garibana ve aynı zamanda geleceğimiz olan öğrencilerimize daha iyi bir gelecek ve yaşam için kullanalım.

Kuran bize manayı şu şekilde izah eder.

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır. O’nu büyük tanıyasınız ve Allah’ın hidayetine eresiniz diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi.”
Hacc 37

Allah Muhammed Ali (Tanrı-İnsan-Doğa) sevgisine dayanan Alevi öğretisine ve hümanist yaşam felsefesine uyan, Rıza şehrinin erenlerine yakışan en güzel uygulama da bu olsa gerektir.

“Muhiddin kaynadı taştı
gel beri gel Tanrı dostu
bu idi sözümün kastı
haktan ayrı görme yarı”

Aşk-ı muhabbet ile…

Gökmen Savak
İzmir Alevi Kültür Dernekleri – Aliağa Şubesi

Surlu çocuklar umudu inşa ediyorlar: Büyüklerin giremeyeceği ‘çocuk oteli’

0

Yasakların ve yıkıntıların arasında büyüyen Surlu çocuklar bu kez büyüklerin girmesinin yasak olduğu “çocuk oteli” inşa ediyorlar. Otel fikrinin mucidi 11 yaşındaki Geylani, “Bütün evleri yıksalar da otelimizi yıkamazlar” diyerek kendilerini de otellerini de koruyacaklarını söylüyor.

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yıkım sürüyor. Her gün biraz daha ilerleyen yıkım, Sur halkını tedirgin ediyor. Günlerdir elektrik ve suyun kesik olduğu Sur’da halk da kendi alternatiflerini oluşturuyor. Her şeyin farkında olan çocuklar ise “Evlerimizden çıkmak istemiyoruz, biz Sur’u seviyoruz” diyor. Yıkılan evlerin taşlarını ve demirlerini toplayan çocuklar, Alipaşa İlkokulu’nun arkasında bulunan bir sokakta “Çocuk oteli” inşa ediyor. Çocuklardan başka kimsenin giremeyeceği otel, çocukların anlatımıyla kendilerini korumak için inşa ediliyor. Oyunların dahi yıkım ve talan üzerinden kurgulandığı Sur’da, çocuklar özsavunmalarını da kendilerince yaptıkları “otelde” hayata geçiriyor.

Anlamayan çocukların devrimi

Çocukların nasıl ve neden bu inşayı yaptıklarından ziyade belki de “Bu çocuklar neden kendilerini koruma ihtiyacı hissediyor?” diye sormak gerekiyor. Büyükler her ne kadar “Çocuk onlar, anlamazlar” deseler de asıl çocukların her şeyi anladığının gerçekliğinin farkına varıyoruz. Onları bu farkındalığa götüren ise belki de savaşın, bombaların, katliamların ve yıkımın gerçekliği…

 

Bu çocuklar…

Kürdistan’da büyüyen çocuklar okulda öğretmenlerine, hastanede doktorlara, adliyede hakimlere, emniyetlerde polislere tuhaf tuhaf bakıp “Bunlar neden dilimizi anlamıyor?” diye sormuştur mutlaka kendi kendine. Büyüdükçe daha çok anlam kazanır sorulan sorular. “Bu çocuklar neden ölüyor, neden gidiyor, neden taş atıyor” soruları ise aksine anlamsızlaşır Kürdistan coğrafyasında. “Bu çocuklar neden?” diye başlayan tüm soruların cevabı, çocukların geçmişinde saklı. Anneleri Kürtçe konuştu diye darp edilmiş, babaları gözleri önünde ya vurulmuş ya da işkenceyle gözaltına alınmış, yakın akrabaları veya komşuları her sabah baskınlara uyanmış, sokakta faili meçhule gitmiş çocukların…

Otel inşa ediyorlar

Faşizmi yaşayan, bellek kırımı yaşayan bu çocuklara direnmekten ve kendilerini korumaktan başka yol bırakılmamış. Belki de bu yüzden son 3 yıldır ölümden ve yıkımdan başka bir şey görmeyen Sur çocukları da kendilerini korumak istiyorlar. Sadece kendilerini değil, arkadaşlarını da korumak istiyorlar. Geylani henüz 11 yaşında, Alipaşalı. Hafif kırık bir Türkçeyle konuşuyor. Kendi sokağında çocukların en büyüğü, küçükler ona “abi” diye sesleniyor. Sokaktaki çocukları toplamış etrafına, “Karar aldım, otel yapacağım” demiş. Küçükler de sorgulamadan “Olur yapalım” demişler. Biri yıkıntıların arasından tuğla topluyor, biri camiden (imama belli etmeden tıpkı bir dedektif gibi gizli gizli) su taşıyor, biri alçı, biri de çimento için sokaktaki çukur kapları topluyor.

“Hep çocuklara mı, biraz da büyükler yasak görsün”

Geylani, büyük bir özveri ve sanki yılların inşaat işçisi gibi koluyla terini sile sile tuğlaları yerleştiriyor. Öyle ya, kendini ve arkadaşlarını korumak için büyük bir sorumluluk üstlenmiş. Geylani de bu sorumluluğu layığıyla yerine getirmeye çalışıyor. Geylani başlıyor anlatmaya: “Otel yapacağım buraya, çocuk oteli. Büyüklerin girmesi yasak.” Büyüklerin girmesinin neden yasak olduğunu da sorunca geliyor o yaşından büyük cevap, “Ma her şey çocuklara yasak olacak sadece? Biz de büyüklere yasaklıyoruz. Biraz da onlar yasak görsün.”

Otelin altını yapacağız, sonra bir yerden şemsiye bulup çatısını da şemsiyeyle kapatacağız, suyu ve elektriği kaçak kullanacağız. Bütün evleri yıksalar da otelimizi yıkamazlar. Biz otelimizi de kendimizi de koruyacağız. Herkes gitse de biz Sur’dan gitmeyeceğiz. Biz burada çok mutluyuz, neden gidelim” diyor Geylani. Sahi bir çocuk mutlu olduğu bir yerden neden mutsuz olacağı bir yere gönderilmek istenir? Neyse ki bizim çocuklar kendi mutluluklarını da umutlarını da koruyorlar. Mutsuzluğu, umutsuzluğu dayatanlara inat, “Çocuk Oteli” inşa ediyorlar. Belki de bu yüzden onlar “Devletin korktuğu çocuklar” olarak karşımıza çıkıyor…

Alıntı: Gazete Sujin – Beritan Canözer