Ana Sayfa Blog Sayfa 29

Altın Portakal’ın 58. yılında Ulusal Yarışma heyecanı!

Antalya Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde düzenlenen ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla gerçekleştirilen 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali için heyecan başladı! 2-9 Ekim tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak ve Türkiye’nin en köklü film festivallerinden olan Antalya Altın Portakal Film Festivali, geçtiğimiz günlerde Ulusal Yarışmasında yarışacak olan filmleri açıklamıştı. Bu kez festival, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yarışacak on filmi değerlendirecek olan jürisini de açıkladı. Ayrıca festivalin afişi de belli oldu. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in başkanlığını yaptığı 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin idari direktörlüğünü Cansel Tuncer, yönetmenliğini Ahmet Boyacıoğlu üstlenirken, sanat yönetmenliğini Başak Emre yürütecek. Antalya Film Forum’un direktörlüğünü ise Müge Özen ve Pınar Evrenosoğlu yürütecek.

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda 10 film yarışacak!

Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yarışacak olan 10 filmi; sinema eleştirmenleri Mehmet AçarMuammer Brav ve Sevin Okyay’ın oluşturduğu seçici kurul belirlemişti. Festivalin yarışmasında izleyici ve jüri karşısına çıkacak olan on film arasındaki dört film, dünya prömiyerlerini  Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştirecek. Geriye kalan beş film ise Türkiye’deki ilk gösterimlerini Antalya’da yapacakken, seçkide yer alan beş film ise “Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülü” için yarışacak. Festivalin yarışmasında yer alacak olan film ve yönetmenleri ise, şu şekilde açıklandı:

Anadolu Leoparı / Emre Kayiş

Bağlılık Hasan / Semih Kaplanoğlu

Bembeyaz / Necip Çağhan Özdemir

Birlikte Öleceğiz / Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu

Diyalog / Ali Tansu Turhan

İki Şafak Arasında / Selman Nacar

Kafes / Cemil Ağacıkoğlu

Kerr / Tayfun Pirselimoğlu

Okul Tıraşı / Ferit Karahan

Zuhal / Nazlı Elif Durlu

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek yaptığı yazılı açıklamada “Festival afişi geçtiğimiz aylarda yaşanan ve tüm ülkemizi derinden üzen orman yangınlarının yarattığı yıkımın ardından, sanatın iyileştirici gücüyle yeniden yeşermeye, el ele verip üretmeye devam ederek yangının elimizden aldıklarını yerine koyacağımıza olan inançla hazırlandı. Antalya başta olmak üzere ülkenin pek çok yerinde yaşanan yangınların söndürülmesi için canla başla çalıştık. Şimdiki görevimiz ise kaybettiklerimizi yerine koyabilmek, yaşanır bir gelecek için umut ve ilham olmak diyerek festivalimizin afişine ağaçlarımızı taşıdık. Aynı zamanda bir müjdemiz daha olacak; bu yıl festivalde ‘Antalya Altın Portakal Hatıra Ormanı’nı oluşturmak için ilk fidanlarımızı dikeceğiz ve Antalya’ya festival gibi köklü ağaçlarla dolu, her yıl sinemayla büyüyecek bir orman kazandıracağız,” dedi.

Böcek ayrıca, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda jüri olarak görev alacak isimleri de açıkladı. Yarışmanın jüri başkanlığını senarist, yönetmen, yapımcı ve akademisyen Emin Alper yapacak. Alper, ilk uzun metrajlı filmi “Tepenin Ardı” nın ardından, “Abluka” ve “Kız Kardeşler” filmleriyle dikkatleri üzerine çekmişti. Jüride ayrıca görüntü yönetmeni Ahmet Sesigürgil, yazar, senarist Ayfer Tunç, şarkıcı, söz yazarı, besteci ve prodüktör Gaye Su Akyol, oyuncu Hazal Kaya, tiyatro yönetmeni, eğitmen ve oyuncu Muhammet Uzuner ve yapımcı, yönetmen, senarist Senem Tüzen yer alacak.

Ulusal Kısa Metraj’da 12 ve Belgesel ’de 9 film yarışacak.

Festivalin Ulusal Kısa Metraj ve Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda yarışacak filmlere, Doç. Dr.Ahmet GürataSenem Erdine ile Engin Palabıyık’tan oluşan seçici kurul karar verdi. Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması’nın jürisinde ise; yönetmen, oyuncu, senarist Onur Saylak; oyuncu Öykü Karayel ve senarist, yapımcı, yönetmen ve akademisyen Tunç Şahin yer alacak. Yarışacak filmler ve yönetmenleri ise şu şekilde belirlendi:

Agna / Mazlum Demir

Aile Tablosu / Burcu Uğuz

Ajotin / Muhammed Seyyid Yıldız

Gece Kuşağı / Yasemin Demirci

Göl Kenarı / Aziz Alaca

İkinci Gece / Ali Tansu Turhan

Kaya / Okan Avcı

Larva / Volkan Güney Eker

Rewşen / Musab Tekin

Siz Biraz Uzak Kaldınız / Elif Refiğ

Soğuk / Adar Baran Değer

Stiletto: “Pembe Bir Aile Trajedisi“ / Can Merdan Doğan

Ulusal Belgesel Film Yarışması’nın jürisinde ise; yönetmen Didem Pekün; senarist, yönetmen ve yapımcı Pelin Esmer ile senarist, yönetmen, gazeteci ve yazar Pınar Öğünç yer aldı. Yarışacak filmler ise, şu şekilde açıklandı:

Acı ve Tatlı / Didem Şahin

An Kalır / Ebru Şeremetli

Bekleyiş / Aslı Akdağ

“EDE” Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm / Ersen Çıra

Her Şey Dahil / Volkan Üce

Kapıyı Açık Bırak / Ümran Safter

Muhtaç / Mehmet Emre Battal

Unkapanı: Bitmeyen Masal / Tayfun Belet

Vatansız / Esra Yıldız

Özlem giderten sinema coşkusu: Başka Sinema Ayvalık Film Festivali

1

Bazı festivaller vardır, uzaktan sesleri hoş gelir. İşte o festivallerden birinden canlı canlı yazıyorum sizlere. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali ile ilgili her zaman çok güzel şeyler duymuşumdur. Yıllardır festivalcilik dendiğinde akla gelen isimlerden olan sevgili Azize Tan, burayı var edebilmek için tüm gücünü ortaya koydu. İlk iki yılında çok gelmeyi istediğim ama kavuşamadığım festivale dördüncü yılında kavuşmak, çok muazzam bir his. Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle yapılamayan festival, çevrimiçinde 5 yabancı film gösterimi yapmıştı. O filmleri de tam tatil yaptığım döneme denk gelmiş ve yazlık bir ortamda izlemiştim. Hatta IKSV ile Online Festival Mümkün! adlı yazımda yer alan “İlk kez Başka Sinema Ayvalık Film Festivali!” alt başlığında izlediğim filmlere dair yorumlarımı bulabilirsiniz… 

Yılın yönetmeni ödülü, Fikret Reyhan’a çok yakıştı!

İşte geçen yıl çevrimiçi yaşadığım o coşkuyu, şimdi fiziki olarak Ayvalık’ta yaşıyorum. Festivalle ilgili iki ayrı yazı yazmaya karar verdim, çünkü Ayvalık’a dair yazacak çok konu var, o yüzden ilk 5 gün hakkında düşüncelerim bu bölümde yer alacak. Festivaldeki ilk gün gözlemlerim, aslında Ayvalık’ta sinemayı özleyen ve aşırı hayranlık duyan bir halkın var olduğu üzerine oldu. Ve ayrıca şehir dışından gelen konukların da festivale duyduğu ilgi gözlerinden fışkırıyor adeta. Aslında hepimiz için bir özlem giderme durağı olmuşa benzedi Ayvalık. Çünkü sinema için bir araya gelmeye bir yıl ara vermiştik ve herkes sinema için bir araya gelmeyi hasretle beklemiş. Ayvalık’ın Amfitiyatrosu’nda yapılan film gösterimleri o kadar renkli ki, herkes bir süre sonra gelen soğuk esintiye bile aldırmadan coşkuyla film izlemek için oradaydı. KAV Yılın Yönetmeni’nin bu yıl Fikret Reyhan’a verilmesine aşırı sevindim ve hak edilmiş bir ödül oldu. İlk filmi “Sarı Sıcak” ile göçmenliğin zorlukları ve yalnızlıkla aile içindeki feodalitede kendini kanıtlayamayan karakteri anlatan Reyhan, ikinci filmi “Çatlak” ile Türk sinemasına nefes aldırmış ve bir aile çatışması içerisinde tek mekanda izleyiciye muazzam bir sinema izletişi sunmuştu. 

Hangi filmler izlendi?

Festivalin açılış filmi, Cannes’da prömiyer yapan ve yönetmenliğini Leos Carax’ın üstlendiği “Annette” filmi oldu. Annette, müzikal anlamda ruh dinlendirici ve günümüzün yaşanan sorunlarına önemli derecede göndermelerde dolu bir film olmuş. Bir insanın ruh halinin gelebileceği noktalar üzerine farklı bir deneme olan film, görsel anlamda da başarısını kanıtlıyor. Belki biraz fazla uzun hissettirmesi eksiye düşürmüş filmi, ama oyuncuların rollerine inancı dikkat çekiyor. Animasyon çocuk fikri, filme bambaşka bir yerden nüfus etmiş, ki en başta olmasa da bu fikre filmi izlemeye devam ettiğiniz sürece bağlanıyorsunuz. Hatta yer yer repliklerini kahkaha bile atabiliyorsunuz. İstismar konusunu üstünkörü işlemiş olması, hiç işlemeseydi de olurdu dedirtse de finale doğru Annette’in sahnede son kez olduğu sahnenin zirve olarak kabul edilmesi önemli. Adam Driver’ın efsane oyunculuğu filme yayılıyor. Özellikle stand-up, motor, hapishane ve gemi sahnelerinde muhteşem performans sergilemiş. Marion Cotillard’ı yalnızca kendi sahne performanslarını sahnelediği sahnelerde beğendiysem de, kendini tam gösterdiği noktada filmden kopuyor.

Damon Gameo’nun dünyayı gelecekte bekleyen krizler konusunda hazırladığı “2040” belgeseli, hem keyif hem de acıyı peşinde getiren bir tat bırakıyor ağızda… Büyük bir iklim krizinin eşiğine gelmiş olan gezegene çare bulmaya çalışan yönetmenin mücadelesini anlatan kaliteli bir belgesel olmuş. Yer yer uzadığını hissedebiliyoruz tabii. Ancak kızına sağlıklı gelecek bırakmak isteyen babanın mücadelesi, kaliteli animasyon öğeleriyle süslenmiş. Kızı için gelecek sağlamak adına düştüğü büyük zorluk, gerçekten takdir edilesi… Animasyon anlatımları ve filme katılan çocukların tek tek röportajları da can alıcı durmakta… 

Alexey German Jr.’ın Cannes’da gösterilen “Ev Hapsi” filmi, günahsızlığın ve suçluluğun arasında girip gelen hikayesiyle dikkat çekiyor. İzleyicisini sorgulamalar sarmalına sokan film, Devekuşu imgesinin film boyunca yaydığı anlayış, ilginç bir durumu da kaşıyor. Aslında her birimiz suçlanma konusunda potansiyeliz, ama vicdani olarak suçlu olmamak önemlidir aslında… Filmin bir anne oğul ilişkisi üzerine başlangıcı dikkat çekse de, vardığı farklı farklı noktalarla aslında yönünün farklı olmasıyla da kafası karışmış bir durum yakalıyor. Ev hapsinde kalmak ve kayıp vermek üzerine derin bir psikolojik inceleme yapan filmi vicdanlara oynuyor adeta. Filmin farklı finallere sahip olması da dikkat çekici bir başka unsur olarak önem taşırken, bu uzun süre için biraz da olsa negatif bir eklem durumu da oluşturmuş. Çünkü filmin hikayesi bir noktadan sonra sarmıyor ve bitmesini bekliyorsunuz. Kısa film olsa mükemmel olur dediğimiz bir senaryoya sahip olan film, durma noktasında dursaymış daha iyi olabilirmiş.

Banka – borçlu ilişkisini derinlikli bir bakış açısıyla inceleyen “İnsanlar İkiye Ayrılır” filmi, zamanlar arasında gidip gelen kurgu dili ve anlatım dili boyunca her iki tarafa da eşit bakış açısıyla başarısını kanıtlıyor. Tunç Şahin, 7 Yüz’de yakaladığı insan ilişkisi ve akıl oyunları hikayesini son sürat sürdürüyor ve iyi bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor. Belki sinematografik açıdan büyük bir yükselişi yok filmin, ama hikayesi açısından izleyiciyi yakalayabilecek bir noktayı kavrıyor. Klima detayının filmde güzel bir imge olarak kullanıldığını belirtirken, av ya da avcı olma seçeneğini sunma meselesi üzerine dikkatlice düşünülecek bir hikaye var ortada. Geçmiş ve günümüz arasında girip gelen bir hikayeye sahip olan film, özellikle kadın oyuncularıyla da dikkat çekiyor. Özellikle Başak Daşman’ın üstün performansında nefesimin kesildiğini hissettim. Daşman, müfettiş rolüne adeta bürünüyor ve o soğukluk hissini izleyenlere film boyunca yayıyor. Burcu Biricik’in karakterini sahiplenişi dikkat çekerken, Pınar Deniz ve Nezaket Erden’in performansları da ayakta alkışlanası derecede.

İstanbul Film Festivali’nden “En İyi Film” ve “En İyi Erkek Oyuncu” ödülleriyle dönen “Beni Sevenler Listesi” filmi, Türk sinemasının yeni algılara açılmaya alışmaya başladığını ve tür açısından ufkun genişlediğini kanıtlıyor. Emre Erdoğdu, Kar filminin üstüne bin koyarak yönetmenliğinde çığır açmış olduğunu gösteriyor. Kar filmini duygusal açıdan senaryosal anlamda farklı bir yere koysam da, Erdoğdu’nun Beni Sevenler Listesi’nde özellikle kamera kullanımı konusunda sağlamlaştığını söylemeden geçmemeli. Özellikle esprileri ve dizi-film sektörüne yaptığı göndermelerle aslında çok gerçekçi bir sound yakalıyor film. Yılmaz karakterinin kendini bir zümreye kanıtlaması meselesi, aslında içten içe birçok kişinin yaşamış olabileceği bir kendini kanıtlama süreci. Bu süreçten karlı çıkmak ya da bunu yaşamak, bağ kuruları bir durum ve film buradan güzel bir yol almış. Halil Babür oyunculuğunda adeta zirveye doğru çıktığını bu filmle gösterip dikkat çekici performans sergilerken, Hayal Köseoğlu’nun karakteriyle kurduğu bağ da dikkat çekici. Filme konuk oyuncu olan yönetmenlerin kattıkları renklerin yanı sıra kadrodaki her isim filme artı koyuyor.

Lor kurabiyesini es geçmeyin!

Ayvalık şehri ise başka gözünüze küçük görünse de, görülmesi ve keşfedilmesi gereken bir çok yerle dolu. Denize girmek için Badavut Plajı ve Sarımsaklı sahili muazzam seçimler oldu benim için. İlk başta soğuk bir denizle karşılaşsanız da, daha sonrasında cennete düşmüş hissi muazzam oluyor. Tostçular Çarşısı’nda iki farklı noktada yediğim Ayvalık Tostu ile yeninden doğmuş gibi oldum. Ara sokaklarda da tostçulara denk gelebilirsiniz elbet, ama ilk tercihiniz çarşı olmalı… 

Ayvalık’ın arka sokaklarında buram buram tarih konusu alırken, ara sokaklarda kaybolup farklılıklar keşfedebiliyorsunuz. Lor tatlısı ve kurabiyesi yemeden geçmemenizi de tavsiye ederken, gece için eğlence mekanınızı Kraft olarak belirleyebilirsiniz. Hem DJ eşliğinde müzik, hem sohbet muhabbet hem de içkinizi yudumlamak…

Her Hikâyenin Söylediği | Öykü

14

Sokağın başında, Emre’yi görüyorum. Eski öğrencilerimden, çok da akıllı bir çocuk. Kız arkadaşıyla el ele bu tarafa doğru geliyorlar. Kız arkadaşı karşı aralığın önündeki karanfilleri görünce soruyor.

Bunlar ne Emre? Sanki apartmanlar birbirine küsmüş de biri onları barıştırmak için karanfilleri serpmiş gibi ne komik!

Emre ben duymayayım diye kısık sesle anlatmaya başlıyor ama ne dediği zor da olsa duyuluyor.

Sevda Çıkmazı.

Sevda Çıkmazı mı?”

“Çapraz apartmanın birinci katının balkonunda oturan kadını görüyor musun aşkım? Bak ama çaktırma olur mu?” Duymazlığa verip çayımı içiyorum.

Şu kadın mı?”

Biraz geçelim, anlatacağım.” İçeriye geçiyorum ama salon penceresi açık olduğundan sesleri buraya kadar geliyor.

İşte o kadın, Sevda Hoca. Bizim okulda edebiyatçıydı. Çok da iyiydi, severdim yani. Gençliğinde büyük bir aşk yaşamış. Öyle ki, sevgilisi ona aşkını ispatlamak için bu binadan diğerine atlamaya kalkmış.” “Aa!” diye korkuyla yüzünü kapattığını görüyorum kızın. Emre devam ediyor konuşmaya, “Gördün mü bebeğim? Bizim mahalle böyledir. Burada aşklar ölümüne yaşanır.

Saçmalama aşkım ya!

Niye? Korktun mu? Şaka yaptım aşkım ya. Sevda Hoca bu olaydan sonra hiç evlenmemiş. Bu oturduğu evi satın almış. O gün bu gündür de her gün çıkmaza bir karanfil bırakıyor.”

“Ay çok tatlış!” dediğini duyuyorum kızın. Artık bu yalana daha fazla dayanamayacağımı anlıyorum. Ölüp gideceğim ve karanfiller de yok olacak. Bu yalan da unutulacak. Bunun yerine her şeyi en başından anlatacağım size.

Gerçekler değişir ama hikâyeler kalır. Bazen gerçekler, anneannem ve benim, o yaz kaldığımız evin havasına benzer. On sekiz yaşımın saflığı, kimsesizliğimin ilk yazı. Anneannem, kadife perdeleri kapalı odada sanki çoktan yok olmuş da sadece biz onu var sanıyormuşuz gibi yatarken her şeye bulaştığını düşündüğüm karanlığa benzer bazen gerçekler. Anneannemin teninin ürpertici beyazlığına tezat, ipeksi teninin altında yeşile çalan rengiyle damarlarının ona taşıdığı canı andıran bir şeyler vardır hikâyelerde.

Her şey o yaz onun bakkaldan alınan öteberiyi getirmesiyle başladı. İlk defa onu gördüğümde, benden yaşça büyük ve çok yakışıklı olduğunu düşünmüştüm “Sen ne şirin şeymişsin.” demişti. Yanaklarım al, al olmuştu. Günler geçtikçe yolunu gözlemeye başlamıştım.

Önce kapı ağzında ayak üstü konuşmaya başladık. Derken, o bana dokunmaya başladı. Yüreğim ağzıma geliyordu o bana dokundukça.

Üstünü çıkar.

Çıkarmam.”

Ben böyle söyleyince hemen çekip gidiyordu. Bir daha geldiğinde yüzüme bakmıyordu. Ah, ne safmışım. Kalsın da yüzüme baksın diye istediklerini yapmaya başladım ben de. Utana sıkıla.

Bir gün, “Yarın geleceğim çiçeğim. Hiç eteğin yok mu senin?” diye sordu. Bir dahaki gelişinde, kapıyı etekle açınca, “Bu ne kız? Rahibe gibi olmuşsun.” dedi. “Kıvır bakalım belini.” Eteği katlamaya başladım. Beğenmedikçe daha da katladım. Daha kısa olmalıymış, onun değil miymişim, öyle diyordu. Bacaklarım açıldıkça utancım artıyordu.

Hadi ama nazlanma!

Etek ufacık kaldığında, “Dön bakalım şöyle.” dedi. “Maşallah, maşallah. Dur bir bakayım sana.” Sırtım ona dönük kala kalmıştım. Bir ses gelmişti kulağıma. Kemerini çözüyordu. Düğmelerini açıyordu sanki. İçimi bir korku kaplamıştı. Ne yaptığına bakmak için dönmek istemiştim ama izin vermemişti. Sarılmıştı bana sıcacık. Eli kilodumdan içeri girmek istiyordu. “Yapma!”

Beni sevmiyor musun?”

Seviyorum.”

Karışma o zaman.

Kilodumu indirmişti. Beni biraz öne doğru eğmişti. Bir acı hissetmiştim. Oramda bir acı.

Hadi topla üstünü başını, bir gören olacak. Ben kaçtım, görüşürüz, bye.”

Kanamıştım ama ne olduğunu, neden olduğunu bilmeden. Utancımdan kimseye de bir şey soramamıştım. Geçmişti sonra.

O günden sonra sabah akşam gidip gelmeye başladı. O yokken, aşkımızın ne kadar büyüdüğünü, beni görmeden yapamadığını, yakında evleneceğimizi düşünürdüm. Keşke annem, babam da düğünümü görebilseydi diye hayıflanırdım. Tamamen birbirimizin olmamız yakındı. Keşke ailem de bu günlerimi görebilseydi. Bazen yanımda olmadıklarından içim sızlardı. Bunları onunla da konuşmak isterdim ama çok çalıştığını, beni görmek için ancak bu kadar kaçabildiğini söylerdi.

Bazen memelerim acıyordu sıkıştırmalarından, en çok da oram acıyordu. Birgün dayanamayıp ağlamaya başladım. “Benden kadın olmazmış.” öyle dedi. Daha kaba daha hoyrat davrandı bana sonra da hemen gitti. Çok üzüldüm o gün ve gelmediği diğer günler, daha sonra yeter ki gelsin, onu göreyim, biraz daha kalsın diye hiç sesimi çıkarmadım.

Kasabaya indiğim gündü, onu bir kızla el ele gördüğümde düşüp bayılmışım. Kendime geldiğimde tanımadığım yabancılar yüzüme, gözüme su atıyordu. Kendime gelince, canhıraş onu aradım, buldum. Yalnızdı.

Git lan evine, bir gören olacak bela mısın sen?” diye çıkıştı bana.

O köşede ağlamaktan bir hâl olmuşum. Dayanamayacağımı düşünerek koşarak kendimi kayalıklara sürükledim. Bir daha kimsenin yüzüne bakamam, uçurumdan düşünce bu rezillik de biter nasıl olsa diye düşünüyordum ama olmadı, yapamadım. Anneannem geldi aklıma, acıkmış olduğu, yemeğini nasıl yiyeceği, üstünü kimin örteceği, dönüp eve gittim. Günlerce kapalı perdeleri açmadım.

Çıkıp geldiğinde sevinçten havalara uçmuştum. “Döndü. Beni seviyor.” diye düşündüm. Orada, eşikte, üstümü başımı yırtarcasına çıkarıp içime girdi. “Ayrıldınız mı?” diye sordum giyinirken “Gene başlama!” diye kapıyı çekip çıktı. Gözlerim doldu lavaboya attım kendimi, hıçkıra hıçkıra ağladım. Günlerce “Kimdi o yanındaki?” demekten dilimde tüy bitti.

Sana ne ulan!” diye paylıyordu beni.

Evlenecektik hani?”

Kızım, deli deli konuşup saçmalamayı kes, ben nişanlıyım.” diyordu. “Git buradan o zaman.” dedikçe beni köşeye sıkıştırıp bacaklarımı ayırıyor, içime giriyordu.

Ağlama lan! Tüm hevesimi kaçırdın.” diye çekip gidiyor. Yine günlerce yanıma uğramıyordu. O yokken sürekli ağladığımdan gözlerim acıyordu.

Sınav sonucumun geldiği gün ne yapacağımı bilmez bir halde kalmıştım. Öğretmen okulunu kazanmışım. Anneannem bensiz yapamaz hem ben onu bırakamam diye konsolun çekmecesine attım sonucu. İki, üç gün geçti, şimdi tam hatırlamıyorum. Anneannem fenalaştı. Hastaneye kaldırdık. Bir sabah kollarımda can verdi. “Anneanne beni de al yanına.” diye haykırdığımı, bir de sinir krizi geçirdiğimi görünce doktorların beni bayıltığını hatırlıyorum.

Evde ilk yalnız akşamımda geldi yeniden, “Benimle kal.” diye yalvardım ama buna aldırmadı. “Soyun.” dedi. “Dön.” dedi. “Sıkıldım ama senden, gideceğim bak.” dedi. Gitmesin diye ne isterse yaptım ama yine de gitti.

Bir gün yanında bir arkadaşıyla geldi. İçtiler. Bana da içmemi söylüyorlardı. Arkadaşı bacağıma elliyor. Mememi avuçluyordu. “Yapma.” diyordum ama “Bir şey olmaz!” diyorlardı. “Hadi ama nazlanma. Neşemizi bulalım. Bak giderim bir daha gelmem sonra.” İçmiştim, başım dönüyordu.

Ağır bir koku geldi burnuma, midem kalktı. Gözümü zor açtım. Sabah olmuştu. Odanın zemininde bir kusmuk gölünün ortasında yatıyordum. Kokudan midem kalkmıştı, dayanamayıp yine kusmuştum. Her yerim acıyordu.

Konsolda babamdan kalma beylik tabancası vardı. Alıp onu kendimi vuracaktım. Çekmeceyi çekince sınav sonuç belgemi gördüm. “Daha fazla günaha girme Sevda. Çek git, kurtar kendini bu yaşamdan.” dedim kendime. Bir yandan da aklımdan hâlâ belki bunu duyarsa benimle evleneceği geçiyordu.

Gidemezsin.” dedi. Başka bir şey demedi. Hiçbir şey değişmiyordu. Kaçıp kurtulurum sanmıştım. Gizli gizli okula kaydımı yaptırmış ve hiç kimseye haber vermeden yurtta kalmaya başlamıştım. Okuldayken izimi buldu. Bazen beni görmeye geliyordu. Ucuz otellere götürüyordu beni. Evlendi sonra, birkaç ay görünmedi ortalıkta. Acı duyuyordu bir yanım, bir yanımsa kurtulduğuna seviniyordu. Çok geçmedi bir arabayla göründü bu defa. Ormanlık bir yere sürdü arabayı. Arabanın rengi kırmızı, hâlâ kırmızı araba görünce midem bulanır.

Atamam yapıldı, tayinim çıktı. Onun çocukları olmuştu ama yine de izimi bulup beni görmek için gelmeye devam etti. Ben de bana aşık olduğu yalanını söylüyordum herkese, beni bırakamadığı, durumunu düzeltince evleneceğimizi söylüyordum. İnanıyorlardı.

Yalandı hepsi. Tıpkı aşkımdan ölmesi gibi. Onu aşağıya ittiğim için oldu bu. Hayır, sandığınız gibi vicdan azabı duymuyorum. Sadece şimdi bunları yazarken o yazdan beri ilk defa bir hafiflik hissediyorum. Artık gerçekleri siz de biliyorsunuz.

O gün, “artık böyle yaşayamıyorum kendimi öldüreceğim.” dediğimde nereden bilebilirdi ki başına bunların geleceğini sonra da hikâyemizin böyle anılacağını? Düşerken dehşet dolu gözlerle bana bakışını, “Sevda!” diye haykırışını hatırlıyorum. Yıllarca her gece kabusum olduğunu, kan ter içinde uyandığımı hatırlıyorum. Yıllar geçtikçe inandığım yalanı, anlattığım hikâyeyi hatırlıyorum.

Bana sonsuz bir aşkla bağlı kalsın diye her gün çıkmaza bir karanfil bırakıyorum.

Yakında öleceğim ve sonra siz bu yazdığımı bulacaksınız. Belki benden, ömründe ilk defa doğruyu söyleyen bu zavallıdan nefret edeceksiniz. Olsun. Öldüğümde kimsesizliğimin ilk yazından beri çektiğim çileden de artık tamamen kurtulmuş olacağım. Şimdi her şeyi daha iyi anlıyorum. O sadece her zalimdi. Her zalim gibi bir hiç yarattı. Ben de gerçeği yakıp kalan ömrümde bir hikâyeyi yaşamayı seçtim. Bir hikâye uydurdum aslında her hikâyeye benzeyen ama en azından ben öldükten sonra gerçeği bilin istiyorum. İşte böyle dostlarım, Sevda’dan arta kalan.

Tayfun Öneş söyleşisi: Multumesc Romania yani “Teşekkürler Romanya”

Tayfun Öneş ile Multumesc Romania yani “Teşekkürler Romanya” kitabı ile ilgili gerçekleştirdiğim bu söyleşide Romanya’yı, Romanya sosyal kültürünü, yapısını, coğrafyasını, şehirlerini, dünya sporuna kazandırdıklarını ve en önemlisi de Romanya – Türkiye kültürüne, sosyal yapısına ilişkin karşılaştırmaları da yapmış olmanın mutluluğu ile paylaşıyorum. Multumesc Romania “Teşekkürler Romanya” kitabı Romence, Türkçe ve İngilizce dilinde yazılmasıyla ülkeler arası çok önemli bir kültür kitabı olarak ön plana çıkıyor çünkü.
7 yıldır Romanya’da yaşayan, ilk etapta iş insanı kimliğiyle Romanya’ya ayak basan, kısa sürede Romanya’nın tüm sosyo-kültürel yaşamını özümseyerek yaşamını uzun vadede Romanya’da kurmaya karar veren Tayfun Öneş ile yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Multumesc Romania yani “Teşekkürler Romanya” kitabınla merhabalaştık ve ben Romence, Türkçe ve İngilizce dilinde yazılmış kitabını büyük bir merakla okudum. İlk olarak yazmayı çok sevdiğinden bahsederek başlıyorsun ve hayatının zorlu ve belki de en önemli kırılma dönemini yaşarken yolun Romanya ile birleşiyor. Romanya’ya giderken o zamana kadar biriktirdiğin neleri yanına alıp gittin? Ve sonuç itibariyle belki de zaten kötü bir dönemimdeyim, gideyim, deneyim diye başladığın süreçte 7 yıl geçirmiş olman ve Romanya üzerine Romanya kültürünü ve Türkiye kültürünü karşılaştırarak kaleme aldığın bir kitap. Ne söylemek istersin?

Tayfun Öneş: Romanya’ya giderken beni nelerin beklediğini elbette bilmiyordum; ancak kitapta da sözünü ettiğim üzere bu çok bilinmeyenli yolculuğun benim açımdan sıkıntılı bir dönemin hemen ardına denk gelmesi her halükârda iyi olacağına dair hislerimi güçlendiriyordu. Yani biraz da eskilerin deyimiyle “tebdili mekanda ferahlık vardır” iyimserliğine bırakmıştım kendimi ki, iyi ki de öyle yapmışım. Bugün geriye dönüp baktığımda Romanya’nın –en çok da kendine has huzuru ve neşesi sayesinde- beni daha ilk aylardan itibaren adeta rehabilite ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Aynur Kulak: Teşekkürler Romanya kitabını yazma niyetini ilk satırlarda belirtip, “Türkiye’den birilerinin turist olarak veya bir görev için gelmesi gerektiğinde bu kitapla anlatmaya çalıştığım gözlemlerim onlara az da olsa rehberlik eder, daha kolay uyum sağlamalarına yardımcı olursa ne mutlu bana!” diyerek kitabın içeriğini anlatmış oluyorsun. Fotoğraflar eşliğinde verdiğin önemli yer bilgileriyle, mekanlarla, günlük yaşam ritüelleriyle, kültürüyle ilişkin yorumlarınla hakikaten de ülkeye dair rehber bir kitap olduğunu görüyoruz Teşekkürler Romanya’nın. Fakat kitap sadece Romence ve Türkçe dilinde değil, İngilizce çevirisi de mevzu bahis ve bu yönüyle uluslararası anlamda da bir hizmet sunmuş oluyorsun Romanya kültürüne.

Tayfun Öneş: Kitabı yazarken böyle bir misyonu üstlenerek yazmadım elbette ama oraya çalışmaya ve yaşamaya gelen yabancılar sadece Türklerden ibaret olmadığı için başka ülke vatandaşları da dilerlerse okuyabilsinler istedim. Hatta başlarda hem İngilizce hem Türkçe yazmayı, yani kitabı iki dilde paralel götürmeyi denedim ama dürüst olmak gerekirse çok fazla zorlandım ve sonunda pes ettim. Tamamen Türkçe yazıp sonradan tercüme ettirdim.

Romanya’nın kültürünü ve bu kültürün bende bıraktığı etkileri, yarattığı duyguları anlatırken ister istemez bizim kültürümüzle karşılaştırdım. Bu bağlamda uluslararası bir hizmet sunma yakıştırmanı hak etmediğim kadar iddialı buluyorum veya çok hoş bir iltifat olarak alıyorum. Bazı kuruluşların yapmış oldukları çalışmalarda yer alan, toplumsal değerler açısından Batı ülkeleri (örneğin Almanya) ile Romanya gibi ülkelerin kıyaslamalarına da kitabımda yer verdim. Ancak daha ziyade bizim toplumla Romen toplumunun kültürlerini, gündelik yaşamlarını kıyasladım. Önümüzdeki günlerde kitabımın Romanya’da tanıtımı daha geniş çaplı yapılacak ve doğrusunu istersen alacağı tepkiyi ve gelecek yorumları ben de çok merak ediyorum.

Aynur Kulak: Ve Bükreş. Küçük Paris. Paylaştığın fotoğraflara bakıyorum ve pandemi dönemi ile birlikte uzun süredir bir Avrupa şehrine turistik gezi yapamamanın özlemiyle de şu sokaklarda yürüsem, Tayfun’un bahsettiği mekanlarda oturup, biramı yudumlarken etrafa baksam diyerek iç geçirdim. Kitapta bahsediyorsun ama burada da sormak istiyorum: Bükreş için neden küçük Paris benzetmesi yapılıyor, biraz bundan bahseder misin? Yaşam pratikleri, günlük ritüeller, kültürel kodlar bir şekilde birbirine değiyor, birbirini etkiliyor bu yüzden de benzerlikler oluşabiliyor diyebilir miyiz?

Tayfun Öneş: Bükreş’e “Küçük Paris” yakıştırmasını kazandıran en önemli etken şehrin bir çok yerindeki binalarda görülen mimari özellikler. Bu konuda zirve ise Zafer Takı’dır; Fransa’daki Arc de Triomphe’un bire bir aynısını, ancak daha kücük bir versiyonunu (yaklaşık üçte birini) Romenler de yaptırmış. Hatta ulusal bayramların bazılarını orada toplanarak kutluyorlar. Bükreş’in binalarında görülen Fransız etkisinde aslında endirekt olarak Osmanlı’nın da rolü var; şöyle ki: Romanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlğinden çıkıp bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte ülkeye özellikle de Bükreş’e Fransa’dan mimarlar getirtilerek o dönem yeni ve önemli binaların projelerinin Fransız mimarlara yaptırtıldığı söyleniyor. Ayrıca bir başka sebep bence şu olabilir: Romence, Avrupa’daki 5 latin kökenli dilden biri. Diğer Latin dillerinin başında da Fransızca geliyor.

Aynur Kulak: Yukarıdaki sorudan ek alarak hemen Romanya kültürü ile Türkiye kültürünü neredeyse her satırda, her verdiğin yeni bilgide gayet olağan bir şekilde karşılaştırdığın noktaları konuşmak istiyorum. “Olağan bir şekilde” diyorum çünkü şehre ve ülkeye alışma aşamasında ve sonrasında da karşılaştırmalar yapmamak imkansız. Siyasi yapısından, işleyen günlük siyasete, ekonomik yapıdan, şirket yönetimine, kadın-erkek ilişkilerine dair gözlemlediğin dengeye, toplumun bir konu ile ilgili takındıkları tavırdan, mutfak, yeme-içme kültürlerine varana kadar karşılaştırmalar yapıyorsun. Seni ilk etapta iki kültür arasındaki en şaşırtan karşılaştırmayı sormak istiyorum ve çok severek, en hızlı adapte olmanı sağlayan taraflarının ne olduğunu da… Çünkü bir birey, sosyal bir insan ve şirket yöneticisi olarak, hatta bir baba olarak, ailesini İstanbul’da bırakıp Romanya’ya yerleşmiş biri olarak neydi en çok şaşırdığın ve seni en etkileyen konular?

Tayfun Öneş: İki kız çocuğu babası olarak en etkilendiğim konu kadın erkek eşitliği, kadına duyulan saygı ve dolayısıla kadınların günlük hayatta ve iş hayatında sergiledikleri rahatlık. Beni en çok şaşırtan şey bu oldu diyebilirim. Çok severek çok kolay adapte olduğum şey ise Romenlerin de bizler gibi duygusal olmaları, reaksiyonlarının genellikle rasyonellikten değil de duygusallıklarından kaynaklanması. Ayrıca onların da bizim gibi eğlenerek sosyalleşmeyi sevmeleri. Ve de barışçıl olmaları. Gerçi onlar bize göre çok daha barışçıllar.

Aynur Kulak: Romanya’nın sadece Bükreş’ten veya şehirdeki yaşam kültüründen ibaret olmadığını göstermek açısından gidilmesi, görülmesi, gezilmesi gereken diğer şehirlerini de görüyoruz kitapta. Herastrau, Köstence, Sibiu, Braşov gibi. Fotoğraflar eşliğinde de olunca hakikaten gidip görme isteği uyandırıyor. Neden bu şehirleri seçtin, ne söylemek istersin bu şehirlerle ilgili? Mesela dünya futbolunun en önemli ismi Hagi’den bahsediyorsun. Hagi’nin otelinden gördüğümüz nefis bir Karadeniz manzarası var mesela. Köstence deyince sadece Hagi değil, dünya tenisinin bir numaralı ismi Simona Halep’ten de bahsediyorsun. Tek başına bazı isimlerin spor üzerinden, sanat üzerinden ya da bir ülkeye yaptığı katkının önemi de ortaya çıkıyor böylelikle, öyle değil mi?

Tayfun Öneş: Hagi ahh! Hagi… Biliyorsun ben zamanında “İçimizdeki Futbol, Dışımızdaki Futbol” diye de bir kitap yazmıştım. O kitabımda da konu ettiğim, kendisini 5 sezon boyunca tribünlerden izlediğim Hagi’yle tanışma fırsatı bulmam bile benim için Romanya deneyimini başlı başına özel ve güzel kılıyor. Romanya’da yaşamaya başlayınca ona olan hayranlıkta haksız ve yalnız olmadığımı bir kez daha anladım. Ona bütün Romanya büyük bir saygı ve hayranlık duyuyor. Aynı şekilde Simona Halep de orada çok sevilen bir sporcu. Her ikisi de Romanya’nın dünyada daha çok bilinmesini, duyulmasını sağlasalar da sanki bunun farkında değillermiş gibi doğal ve mütevazı davranıyorlar (özellikle S. Halep). Bu da beni hem şaşırtmıştı hem de çok takdir etmiştim.
Kitapta yer verdiğim şehirlere gelince: İnan ki, bir o kadar daha farklı yeri gidip görülmesi için önerebilirim. Romanya henüz doğal bitki örtüsünü yitirmemiş bir ülke ve Balkanların bu en geniş ülkesi sıcak kanlı, huzurlu insanlarla dolu (ama hıncahınç dolu değil).  Otantik hatta hâlâ ortaçağ çizgilerini koruyan şehirleriyle insanı dertlerinden arındıran bir atmosfere sahip.

Aynur Kulak: Kitabındaki Transfagaraşan ve Transalpina: Motorcuların mabedi isimli son bölümden bahsetmeden geçmek istemiyorum zira bir ülkenin coğrafyasının da o ülke için ne kadar önemli olduğunu gösteren bir bölüm bu. Bir motorun var, motorcusun ve bir coğrafyayı motorla gezmenin, ülkenin ortasında ters bir hilal görünümünde yer alan dağ sırası Karpatları bu şekilde keşfederek tanımanın güzelliğinden bahsediyorsun. Coğrafik görünümle, rotalarla, motorunla paylaştığın fotolar tam seyirlik. Ne söylemek istersin, coğrafya bir ülkenin kültürüyle üst üste örtüşen, bir ülkeyi tanımak, ona yaklaşmak açısından çok önemli bir konu desem, ne söylemek istersin konu ile ilgili? En azından bana kitabın bu bölümü bunları hissettirdi.

Tayfun Öneş: Evet, o iki yer motorcuların mabedi ama oraları görmek için motorcu olmak şart değil. Bükreş’e veya Sibiu’ya uçup oradan araba kiralayarak da o büyülü rotaların keyfine varılabilir. Üstelik oralara gittikçe (yani Bükreş gibi büyük şehirlerden uzaklaştıkça) Romanya’da da kırsal kesimde yaşayan, vahşi kapitalizmden nasibini henüz pek almamış insanların naifliğini çok net gözlemleyebiliyor, tadına varabiliyorsun. 350 yıla yakın oralarda kalmış Osmanlı İmparatorluğunun uzantısı olan bir ülkeden gelen benim gibi birine de kapılarını ve kalplerini hemen açan insanlar ülkesi… Daha ne diyeyim?
Aynur Kulak: “Her şey için teşekkürler Romanya…” diyerek bitiriyorsun kitabı ama bu bir bitiş değil, Romanya’da yaşamaya devam edeceğinin bir işareti aslında, değil mi? Belki de kültürünü, yaşamını, coğrafyasını siyasetini, iş yaşamını, günlük ritüellerini artık bu kadar tanımış ve tam içine girmişken yeni başlıyorsundur, ne dersin? Pandemi dönemi vs… dünyaca yaşanılan bir süreçten sonra, böyle de bir kitaptan sonra rotan ne olacak bunu sormak istiyorum aslında.

Tayfun Öneş: Hassas bir konuya parmak bastın Aynurcum.  7 yıl önce giderken 3, maximum 5 yıl kalacağımı düşündüğüm Romanya’yı kitabı her okuyanın kolaylıkla anlayacağı gibi artık çok seviyorum. Orada çok mutlu yıllarım oldu. Bu yüzden de oradan kopmak, bütün kapıları kapatıp dönmek istemiyorum. Hatta şöyle söyliyeyim: Orada sürekli yaşamak için gerekli izinleri ya da ekonomik altyapıyı sağlayamasam bile kendimi bundan sonra Romanya’dan tamamen kopmuş biri olarak göremiyorum. Ancak buna tek başıma karar vermem bencillik olacağı için yakın zamanda hayat arkadaşımla ve çocuklarımla oturup bu konuyu enine boyuna değerlendireceğiz ve ondan sonra net bir karara varacağım. Bugün hissiyat olarak, geleceğe dair plan olarak Romanya’ya ayak bastığım günlerdeki Tayfun’dan çok farklı biriyim. Hayatıma dair bundan sonraki adımları da 7 yıl önceki Tayfun’a göre değil, bugünkü Tayfun’a göre atacağım kesin.

Saç ektirmede doğru adres

Farklı nedenlerle ortaya çıkabilen saç dökülmeleri iki aya kadar devam edebilir. Fakat artan sürelerdeki saç dökülmelerinde bir uzmana başvurulması gerekir. Gelişen teknoloji saç dökülmelerinin neden olduğu saç kayıplarının tedavisine imkan sağlar. Kellik tedavisinde en sık tercih edilen uygulama saç ekimidir. Saç köklerinin yer aldığı verici bölgeden, saç kayıplarının olduğu alıcı bölgeye yapılan saç nakil işlemine saç ekimi denir. Doğru bir klinikte uzman hekimler tarafından yapılan saç ekimi uygulamaları ile hastalar, memnun edici sonuçlar almaktadır.

Saçlar Neden Dökülür?

Pek çok neden saç dökülmesine yol açabilir, bunlar şu şekil:

  • Saç dökülmesi nedenlerinde ilk sırada genetik faktörler bulunur. Erkeklerde androgenetik alopesi denilen genetik faktörler saç dökülmesine yol açarken, kadınlarda is menopoz sonrası saç dökülmeleri görülür. 
  • Egzama, sedef, liken, mantar gibi deri hastalıkları saç derisini etkileyerek saç dökülmelerine neden olur.
  • Saçların sağlıklı olması için ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineraller vardır. Yetersiz beslenme sonucunda oluşan vitamin ve mineral eksikliği saçın beslenmesini engelleyerek saç dökülmelerine neden olur. 
  • Tiroid, böbrek üstü bezi, diyabet gibi hormonal hastalıklar saç dökülmelerini tetikler. Kanser tedavisinde uygulanan kemoterapi ilaçları da saç dökülmelerine yol açar. 
  • Kozmetik alışkanlıklar saçın fiziksel veya kimyasal olarak hasar görmesine neden olur. Kullanılan boyalar, renk açıcılar, sıkı bağlanan saçlar, saçı aşırı ısıya maruz bırakan makine ve işlemler saç dökülmelerine yol açar. 
  • Saçlar canlı organlardır ve kişinin duygusal durumundan etkilenir. Stres, anksiyete, depresyon ve tedavilerinde kullanılan ilaçlar saç dökülmelerine neden olur.

Saç Ekimi Nerede Yaptırılmalıdır?

Saç ekimi, cerrahi bir operasyondur. Uzman hekimler tarafından uygulanır. Saç ekimi yapılacak kliniğin gerekli şartları sağlaması ve bakanlık tarafından ruhsatlandırılmış olması da gerekir. Tıbbi donanıma sahip olmayan kliniklerde veya güzellik merkezlerinde saç ekimi uygulaması yapılamaz. Türkiye, sağlık alanında dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alır. Doğru klinikte yapılan saç ekiminin, uygulamanın başarısını etkileyeceği unutulmamalıdır.

Saç ekimi uygulaması kellik yaşanan bölgenin genişliğine ve saç ekimi yöntemine göre farklılık gösterir. Tek seansta tamamlanabileceği gibi alan genişliğine göre birkaç seans süren bir tedavi planlaması yapılabilir. Saç ekimi yapılacak bölgenin genişliği ve uygulama yöntemi saç ekimi fiyatlarında farklılıklara neden olmaktadır. Doğru ve net bilgi için hekim tarafından muayene olmak gerekmektedir.

Saç Ekimi Uygulamalarında Başarı Oranı Nedir? 

Günümüzde uygulanan teknikler ve gelişen teknoloji sayesinde saç ekimi alanında başarı oldukça artmıştır. Seçkin bir klinikte, hasta için ideal yöntemlerle, uzman hekimler tarafından uygulanan saç ekimi işleminde kesin başarıya ulaşmak mümkündür.

Saç ekimi süreci, öncesi ve sonrası hakkında tüm merak ettiklerinizi Healdone’ın uzman ekibine danışarak öğrenebilirsiniz. Türkiye’nin en iyi hekimleri ile çalışan Healdone’a güvenebilir, ihtiyaç duyduğunuzu düşündüğünüz tüm estetik operasyonlar için bizimle iletişime geçebilirsiniz. 

Hand photo created by drobotdean – www.freepik.com

“Maaşımı Kocamdan Alıyorum!”

14

Kadın emeğinin değer kaybına uğratılmasına, toplumsal cinsiyet ayrımcılıklarına ve ücret eşitsizliklerine her sektörden onlarca örnekler bulabiliriz. Kadınlar açısından hepsi kahredicidir ve emeğimizin öfkeyle yoğrulduğu sıkça yaşadığımız zorlayıcı anlardır onlar. Akademiden eğitime, tekstilden metal sektörüne, hizmet alanlarından mühendisliğe kadar. Cam tavanlarla örülmüş onlarca meslek ve çalışma sahası var nefes almaya çalıştığımız. Bunlardan birisi de kadın emeği ile var olmasıyla dikkat çeken tekstil ve giyim sektörü. Kadın emeğiyle var olan ama aynı zamanda cinsiyet ayrımcılığının ve kadın emeğinin değersizleştirilmesinin en derinden yaşandığı ve hissedildiği bir sektör. 

Türkiye ekonomisinde önemli bir yere sahip olan tekstil sektörü; Sanayi Devrimi ile yoğun üretime geçip gelişen kapitalist ilişkilerin ucuz iş gücüne ihtiyaç duyması ile birlikte kadınların başta dokuma sanayinde çalışma yaşamına kitlesel bir şekilde katılması sayesinde büyüdü. Ağır çalışma koşulları, uzun çalışma saatleri ve düşük ücretler sorunları da tarihsel olarak o günlerden bu günlere kalıtsal bir hastalık gibi taşındı. 

Hatırlarsak pandeminin henüz başlarında #evdekal sürecinde salgının ilk olumsuz sonuçlarıyla karşılaşan kesimler işçiler olmuştu. Evde kalabilen, evden çalışabilenlere nazaran onlar coranavirüs pandemisinin henüz çok bilinmeyenli zamanlarında her şeye rağmen çalışmak zorundaydılar ve sokaklarda, toplu taşımada, atölyelerde ve fabrikalardaydılar. 

Bugün geldiğimiz aşamada “salgından daha fazla yoksulluğumuzla başımız dertte” diyen kadın işçiler hijyen ortamına daha fazla ihtiyaç duymalarına rağmen tekstilin, tozlu, kirli ortamında, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinden yoksun bir şekilde çalışmaya devam ediyorlar. 

Bu yazının konusu olarak tekstil sektöründe kadın işçilerin yaşadıkları toplumsal cinsiyet ayrımcılıkları ve ücret eşitsizlikleri ise çok acayip boyutlarda. Evet, kadın emeğiyle var olan bir sektör olmasına rağmen! Neredeyse üretimde ve sonrasında kadının elinden geçmeyen hiçbir aşaması olmayan bu sektörde kadınlar yaşadıkları toplumsal cinsiyet ayrımcılıklarını bazı örneklerde şöyle anlatıyorlar: 

“Maaşımı kocamdan alıyorum. Birlikte aynı işyerinde çalışıyoruz eşimle. Maaş zamanı ücretimi götürüp kocama veriyor patron. Abisiyle çalışan arkadaşlarım da var. Maaşını abisinden alan da var.” Ataerkinin en ilkel görüntüsü var bu örnekte. Kendi emeğiyle çalışıp geçinen kadınların ücretlerini götürüp kocasına vermek tam bir kötülük ve irade savaşıdır kanımca. 

Kadın İşi/ Erkek İşi Ayrımı hala var. Kadınların yaptıkları işler hafif ve basit işler olarak değerlendirilirken, erkeklerin yaptıkları sevkiyat, yük kaldırma gibi işler ağır işler olarak değerlendiriliyor ve bu durumlar ücrete de yansıtılıyor. Aynı makinede oturup, aynı işi yapan kadınların düşük ücret almasını ise “ama onlar ev geçindiriyor” diyerek kadın emeğinin nitelik kaybına uğratılmasına şahit oluyoruz. Bu söylemle aynı zamanda tek yaşayıp kendini geçindiren kadınları, ya da eşinden ayrılmış çocuklarına kendi bakan kadınları yok sayarak yine kadını “aile” içine hapsetmek tam da patriyarkal kapitalizme göre bir iş.

“Biri terfi edecekse bu çok özel durumlar dışında genellikle kadın olmaz.” Biri ustabaşı ya da vardiya amiri seçilecekse kadının işyerini sevk ve idare edebilmesi son seçenek olarak değerlendiriliyor. Sadece kadın olduğu için yönetici olamayacağı düşünülüyor. 

Kadın işçiler ayrıca kaba saba konuşma diye tabir ettikleri cinsiyetçi ve küfürlü konuşmalara ve tacizlere maruz kaldıklarını anlatıyorlar. Bu da sadece kadın oldukları için. 

“Dışardan bir misafir veya müşteri gelirse hemen hızla ortalığın toplanması, çay servisi yapılması, tuvaletin temizlenmesi bizden bekleniyor” diyor kadın işçiler. Kadınlar artık bu işlerin sadece kadınlara ait işler olarak görülmesine karşılar ve itiraz ediyorlar. 

Sözün sonunda “erkeklerin yaptığı işlerin çoğunu biz de yaparız, yapıyoruz da” diyerek iş bölümündeki cinsiyetçi ayrımcılıklara, yapılan ekstra işlere ve gerçek anlamda kadın emeğiyle var olan bir sektör olmasına rağmen erkeklerle aralarındaki ücret eşitsizliklerine, bazı işlerin kadın işi olarak algılanmasına itiraz ediyor kadın işçiler. 

21. yüzyılda elbet toplumsal cinsiyet ayrımcılıkların hala sürdürülmesinin patriyarkal sebepleri var. Çünkü toplumsal yeniden üretimin sürdürülmesi hala aynı ciddiyette önemli kapitalistler için. Kadınlar çalıştıkları işyerlerinde, devamında evlerde hala toplumsal cinsiyet ayrımcılarıyla karşılaşıyorlar ama bu ayrımcılıklara karşı yürüttükleri itiraz, isyan ve öfkenin büyümesi farkıyla.  

Maviş ümit | Öykü

0

İyi huyluydu. Annesiyle güne gittiği evlerde ya tek başına oynar ya da başka bir çocuk gelmişse hiç kavga etmez, suratını asmaz, türlü çeşit oyunlar kurar beraber oynardı. Tabağına konan mozaik pastayı damağında erite erite bitirdikten sonra bir dilim daha istemezdi. El alemin mutfağına gizlice girmez, buzdolabını, fırının içini karıştırmazdı. Ablalarının maviş oğlanı, anne babasının umut ışığıydı. Bu yüzden adını Ümit koymuşlardı. Yataktan kalkıp işemeye giderken de andımızı okutturmaya kürsüye giderken de aynı yavaşlıkta yürürdü. Yüzünün pek sık gülmeyişi ileride büyük adam olacağına yorulurdu.

İlkokul sona geldiğinde büyük ablası öğretmen çıkmıştı. Orta ikiye geçtiğinde küçük ablası hemşireliği bitirmişti. Avucuna, pantolonlarının ceplerine gizli gizli harçlık bırakıyorlardı artık. Gizli gizliydi çünkü maaş günü geldiğinde aylıklarının nerdeyse hepsini babalarının eline sayıyorlardı. Kendilerine sadece yol ve yemek parası kalıyor, arkadaşlarıyla bir yerlere gidecek olsalar ikisinin de içi sıkılıyordu. Bu sıkıntıların bir gün son bulacağını biliyorlardı. Yokuştan sonra ovanın gelmesi, yağmurun ardından güneşin doğması gibi beklenen güzel günler kapıdaydı. Babaları onlar için yatırım yapıyordu. Evlendiklerinde evleri, eşyaları, çeyizleri iğneden ipliğe hazır olacaktı. 

Maviş Ümit, her maaş günü salondaki masif ceviz masada babasının yanında oturur, aralarında tek bir toz taneciği olmayan vernik izlerinden gözlerini ayırmazdı. Ayırmazdı çünkü babasının her maaş günü ablalarına çektiği nutuktan usanır, ablalarının uzattığı para tomarlarına sebebini çözemediği bir utançla bakardı. Öyle bir utançtı ki bu cebine sıkıştırılan üç beş kuruşu bir an evvel harcamak için gücün çıkardı evden. Tanıdığı ne kadar yaşıtı varsa hepsini gazoza, gofrete, cipse boğardı. Akşamında annesine gider bu sefer ondan para isterdi. Annesi hem kızar hem de “malı yemeye oğlan gerek,” diye mırıldanır gülümserdi. Kilerdeki pirinç çuvalının altına sakladığı kâğıt beş liralardan bir tanesini cebine sıkıştırırken,

“Burada para olduğunu kimseye söyleme e mi oğlum?” diye her seferinde tembihlerdi. Cebine konan para değil de kor parçasıydı sanki. Ondan kurtulmak için annesinin onu kucaklayan kollarından cıva gibi kayarak kurtulup kendini sokaklara, mahalle arası oynanan futbol turnuvalarına verirdi Ümit. İçinde, kalbinin hemen altında hissettiği ağırlığı anlatmaya çalıştıysa da kimseyi inandıramazdı. Götürdükleri doktorlar hiçbiri bir şey bulamamış “evham” demişlerdi. Alıştı Ümit bu ağırlıkla yaşamaya, kendisini hücre hücre zehirlemesini engelleyemedi. Bu böyle sürüp gitmeyecekti elbette, bunu biliyordu. O anın ne zaman geleceğini bekliyordu sadece.

Lise sona geçtiği yaz, nemli sıcak bir sabah babası evden çıkmadan onu yakalamış:

“Gel de biraz konuşalım seninle oğlum” demişti. Ceviz masada her zamanki yerlerine oturmuşlardı. Karşısında ablaları yerine oymalı tahta bir kutu vardı. 

“Ablaların evleniyorlar, yuvadan uçuyorlar. Bu kutunun içindeki tapular artık senin oğlum…”

“Baba…” diyerek sözünü kesmeye çalıştıysa da babası omuzlarından bastırarak kalkmasını engelledi.

“Lafım bitmedi.  Ablaların bundan böyle kocalarına emanet olacak. Aklını başına devşir, it gibi dolanma sokaklarda artık. İşletme okuyacaksın. Sermayen hazır.” 

Babasının salondan çıkmasıyla büyük, simsiyah ve ağır bir kapının üzerine kapandığını düşündü, Ümit. Gözünü kapattı, ablalarının gözleri geldi gözünün önüne. Bakamadı gözlerine, hayalinde olsa bile. Yapması gereken tek bir şey vardı…  

O günün gecesinden sonra hiç kimse O’nu bir daha görmedi. Ta ki büyük ablası öğretmenler odasında arkadaşının cep telefonundan herkese tek tek neredeyse zorla gösterdiği tatil fotoğraflarında onu görene dek… Yere kapanmış gibi duran, başında pis bir kapüşonla bakışlarını kameraya dikmiş bir adamın fotoğrafına ister istemez diğerlerinden daha dikkat kesilmişti. Ayten seyahat anılarını anlatmak için arsız bir istek duyuyordu zaten.

“Bu köprü çok meşhurmuş, adını unuttum şimdi.  Ay zaten her yerini beğendim ben bu Prag’ın. Dilencileri bile bir başka. Bizdekiler gibi yalvarmıyorlar, bütün gün secde eder gibi böyle… “

Büyük ablanın fotoğraftan gözünü ayırmadığını görünce daha da ballandırmaya süslemeye başladı. 

“Bizim yabancı dilde konuştuğumuzu duyunca kaldırdı başını, yoksa gözleri hep yere bakıyordu…”

Büyük abla tek bir şey söyleyebildi

“Başkaymış hakikaten… Bana da gönderir misin bu fotoğrafı?”

Başkasının PCR testinin parasını ödemeyenler

0

Türkiye gündeminin ürettiği “ışığa” bakalım ve aydınlanma yolundaki gelişimimizin nasıl da karanlık “ışıklar” olduğunu konuşalım.

Ayrım, nefret sevgisizlik halidir. Bu büyük varlık İsa öğretmenin bütün maneviyatı bir kelime ile özetlediği “Komşunu kendin gibi sev” gelişimine karşı gelir.

Anadolu’da bir sevgi söylemi daha vardır. Çok basittir ve manyetik özellik gösterir, yani çeker. “Ne olursan ol gel.” Şimdi, şu farka bir bakalım. Birisi ittiriyor, birisi çekiyor. Bu iki okült güçtür ve insanlık ailesi üzerinde çalışır. Sevgi, manyetiktir ve çeker, orada olmak istersiniz bunu insanlık ailesi olarak İsa ile gördük. Söylemlerinde hep sevgi var, şiddetsizlik var. “Şiddetsizlik” bu öğretinin görünümüdür.

İnisiyeleri askerin kulağını kestiğinde İsa onu iyileştirmiş ve zarar vermeye gelmedim demiştir. Yüzüne tokat atıldığında öteki tarafını çevirmiştir. Çünkü, bu kadim varlık, Karma’nın ne olduğunu biliyordu ve işlerin nasıl da çok iyi yazıldığını biliyordu. Ona taş atanlara bakıp, Babasına onlara günah yazma dedi çünkü birilerinin orada yazdığını görüyordu.

Şimdi bu kısa okült değerlendirmeden içeri girelim. Benim oyum ile dağdaki çobanın oyu bir olamaz, ben onların PCR’larını ödemem, onlar ayrı ben ayrı. Ben ancak şunlar şunlar olursa öderim, ancak beyaz olursa ondan kan alırım, ana akım cinsel tercihin dışındakiler hastadır, Kürtler dağdaki teröristtir, Zazalar şöyledir, alevilerde abdest tutmaz, Ezidilerdeki kadim irfan yalandır, daha bir sürü örnek verilebilir buraya.

Böyle yaparak bir şeyi ittiririz. İttirdiğimiz şey, tekrar bize yazılır. Açığa sevginin sıcaklığı, birleştiriciliği ve daha yüksek olanı davet ediciliği değil, nefretin ayrımcılığı, parçalayıcılığı ve karanlığın davetidir.

Karanlık ve aydınlık, birçoğumuza hikaye gibi gelse de, hayatın temelinde seçimlerinin sonuçlarıdır. Karanlığın yakın zamanda vücut bulmuş hali, Hitler ve onun kadrosuydu ve nasıl ayrım yaptığını sanırım hepimiz gördük. Orada sevgi yoktu, aydınlık yoktu, karanlık vardı. İnsanlık gelişti mi? Medeniyete bir şey kaldı mı? Kolektif şuur alanlarımıza temizlenmesi gereken, öğrenilmesi gereken karmadan başka bir şey kaldı mı?

O dönemde zulüm edenlerin çok sıkıntılı bir yaşantıları olduğu kesin. Dünya yeniden doğum yasasını keşfettiğinde dinlerde büyük bir aydınlanma olacak. Çünkü şu anda bu anlam tam açık halde değil. Bu dünyada biz, öteki dünyaya hazırlanıyoruz. Çok özet olarak söylüyorum. Burada bir tarla var, ek, biç, uğraş ve orada ödülünü al. Buradaki uğraşlar da, çabalar da, dinler de tanımlanmış, git bardağın dışını yıka, içini yapan ile ilgilenme ve oradasın.

Tamam, peki hep mi oradasın? Cevap yok. Burada kendi ekibinle kurduğun subjektif kurallar ile ekim yapıyorsun ve bunları biçmeye gittiğinde ne olduğunu biliyoruz değil mi? İlerde yeterince gelişim gösterdiğimizde, birbirimizi sevmeyi başardığımızda Astral dünya hepimize açılacak oradaki sıkıntıları göreceğiz. Neyi biçtiğine bakacağız hep birlikte.

Her koyun kendi bacağından asılmaz ve koyunlar gruplarıyla birlikte değerlendirilir. Doğduğumuz ülkeden sorumluyuz. Burada doğarak, bunu seçerek bu sorumluluğu aldık. Doğduğumuz aileden, etrafımızdan, yaşadığımız alandan sorumluyuz. Bu sorumluluk devredilemez dostlar. Dolayısıyla bütün cahilliğinden, koyunundan, çobanından, zengininden, fakirinden sorumluyuz.

Eğer burada elitist bir yaklaşım yaparsak ki bu elitistliğin referansı ne olabilir? Üniversite bitirmek mi, para mı, vergi vermek mi, beyaz olmak mı, bir zümreden olmak mı? Kendi yarattığın subjektif dünya referansı ile nasıl bir şey tanımlayabilirsin ki? Mümkün değil, kendini komik duruma düşürürsün. Diyelim ki böyle bir ayrım yaptık, o zaman dostlar ayrım tayfası gelir ve size komşu olur. Kulağınıza fısıldarlar, siz de ayrılmaya başlarsınız. Eşiniz, çocuklarınız da başka ayrımlar içerisinde değerlendirilir. Belki şu anda aşı olanlar tarafındasınızdır ancak çocuğumuz hetero toplum tarafından eşcinsel ayrımcılığına uğrar. Kanser olursunuz, hayatınız baş aşağı olur diğer bütün sağlıklılardan ayrılırsınız.

Ayırmak, ayrım yapmak, nefret büyük bir sevgisizliktir. Bizi ilerletmez, dünyaya ışık çekmez. Işık ve karanlık iki büyük güçtür. Kutsal kitaplar bu örneklerle doludur. Bu konuda okumalar yapanlar bilir, onlar için de birkaç şey söyleyip bitirmek istiyorum.

Kolektif olarak üretilen karanlık söylemler ve onların ürettiği yapışık, çürük, karanlık enerji onlardan beslenen varlıkları cezbeder ve meydan onlarla dolar. Aydınlıkta olmaya gayret edenler, yargılamamalı önce mental düzlemde çalışmalıdır. Yoksa materyalist ekolojistler gibi yanan çam ormanı yerine yine çam ağacı dikmek olur bütün hedefimiz. Öğrenci, önce içeriye bakar sonra gider çam ağaçlarını diker, sevgiyle, doğa ile konuşarak bunu yapar, yakanlara lanet etmeden bunu yapar. Çünkü yakanın bağlı olduğu sistemi bilir. Çünkü bilir ki, doğanın sahibi büyük idareci oradadır. Ne yani dünyada işler kuralsız, başı boş mu oluyor? Yasalar yok mu? Olmaz mı, her gün nefes alman bir yasa. Her gün uçakların uçması bir yasa. Sadece fiziksel yasaların olmadığı da bir gerçekse olan biten şeylerin bu yasalara da göre olduğu da bir gerçek.

Ülkede doğmak demek, ülkedeki borçlara, kıyımlara, yalanlara dolanlara, iyiliklere, ev sahipliğine, nefrete, kısaca her şeye ortak olmak demektir ve hesap hepimize aittir. Hesabın ne olduğunu bilemeyenlerin dönüp bu toprakların büyük sevgi Üstatlarını okuması ve kalplerini yumuşatması gerekir.

Sözlerimi kalp üstatlarına bırakıyorum.

Gel Gel Ne Olursan Ol Yine Gel

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz…
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir
.

Wikipedia’dan alınmıştır.

Yarın

0

Akşam haberleri dinlemek için kumandaya basıyorum. Bütün kanallarda aynı şey. Kendilerine Sakalla Mücadele Birleşik Eylem Cephesi adını veren bir grup, dün gece Taksim ve Kadıköy’de yüzlerce insanımızın sakalını usturayla çizmiş. Sabahın erken saatlerinde berber aramak zorunda kalan bu genç evlatlarımız, “bir sakal kolay mı uzuyor? Biz şimdi ne yapacağız?” diye sorarak ne kadar üzgün ve çaresiz olduklarını mikrofonlara haykırıyor. Bunu yaparken de yüzlerini kaşkollarının arkasında gizlemeye çalışıyor. Şaşırıyorum.

Berberler Odası, yaralı gençlerimizin yaralarını sarmak için kendilerinin taşın altına ellerini soktuklarını ve bu tip saldırılarla sakallı zarar görenler için yüzde yirmi beş indirim yapacaklarını açıklıyor.

Sakalla Mücadele Birleşik Eylem Cephesi ise kararlı olduklarını, sokaktaki bu kıl kirliliğine son vermek için kolları sıvadıklarını, eylemlerinin bıyıklıları keçi sakala dönüşmediği sürece kapsamayacağını ve zor durumda kalmamak için sakallıların kendi rızalarıyla sakallarını kesmeleri gerektiğini belirten bir açıklamayı basın bülteni olarak kamuoyuna sunmuş. Herkes neler olacağını merak ediyor.

Bu bildirinin paylaşılmasının ardından çok geçmiyor birçok berberin web sayfasının hacklendiği ve sitelerindeki bütün sakallı görsellerin başına fosforlu peruklar yerleştirildiği söyleniyor. Açıp bakıyorum, bütün o ciddi yüzler çok komik görünüyor.

Televizyonlarda kimlikleri henüz belirlenemeyen bu kişilerin aramalarına devam edildiği ve öğlen saatlerinde Kadıköy’de toplanan bir grubun, “Benim bedenim, benim sakalım!” sloganlarıyla protesto gösterisi yaptığı dışında farklı hiçbir haber yok.

Mesut!” diyorum kendime. “Yarın hiç olmadığın kadar bahtiyarsın aslanım. Köse olmak ganimet bu devirde.

Geri Dönüşüm Makinesinin Doğurduğu Öykü

0

Dilek, öğlene dek istediği kurguyu tamamlayamayınca kendisine şans getirmesi için azizlerden öğrendiği bir şarkıyı mırıldandı. Aklına ne zaman bu parça gelse ilhama susamış olduğunun farkında olur ve hemen yazmaya koyulurdu ama bu sefer masanın başına geçmesi için kendisine göz kırpan sandalyeyi görmezden gelecekti. Tam bu sırada öyküyü teslim etmesi gereken günün geldiğini hatırlatan alarm simülasyon çalışmaya başladı. Marilyn Monroe tüm odayı kaplarken, uçuşan eteğine aldırmadan sağa sola öpücükler atıyor ve attığı her öpücük şekil değiştirip, günün tarihini gösteren bir uyarı işaretine dönüşüyordu. Dilek tüm bu ışık oyunlarından,  yetişmesi gereken iş baskısından kaçma isteğiyle koşar adım kapıya yöneldi.

“Bugün yine çok güzelsiniz Dilek Hanım,” diye gülümsedi asistanı. Kahve fincanını masaya bırakırken kapıdan çıkmakta olan patronuna bir kere daha baktı. Ayakkabılarının rengini kıyafetine uygun olarak ayarlarken oldukça dalgın görünüyordu.

Dilek caddedeki kalabalığa aldırışsız yürürken metrekareye düşen insan sayısından çok geleceğe odaklanmaya çalışıyor ama kendini bala üşüşen sinekler gibi zihnini meşgul eden düşüncelerden kurtaramıyordu. 

“İnsanlığı ele geçiren yapay zeka, sonsuz yaşam, sayborg isyanları, galaksinin başka bir ucundan gelen ileri bir medeniyetin Dünya insanlarını köleleştirmesi, hepsi en az bin kere yazıldı. İki bin kırk yedi yılındayız. Yazmak için yeni bir şeyler bulmalıyım. Oysa ki tek yaptığım aradığım esini bulamamaktan yakındığım cümleleri çoğaltmak. Düşünüyorum da mesela, Ludwig van Beethoven, iki bin kırk yedi yılında dinleneceğini düşünmüş müdür? Kalabalık bir caddede, yanından at arabaları geçerken, ‘buradaki hiç kimse iki bin kırk yedi yılını göremeyecek ama bestelerim hâlâ dinleniyor olacak, diye düşünmüş müdür? Sanmıyorum. O zaman ben niye geleceği düşünüyorum? Aslında geleceği düşünmek benim işim değil. Bilim kurdu. Biz yaşıyoruz. Yine bilim kuracak ve yaşanacak. Ne demeye kendimi böylesine yoruyorsam?” 

Aklından geçenleri dinlemekten vazgeçip, yapılması gereken birkaç işi hatırlatmak ve sonra da çıkabileceğini söylemek için asistanını aramaya karar verdi. Konuşmaları henüz başlamıştı ki gözleri miskin ve sevimli köpek yavrusuna takıldı. Kedisi Diken’e benzeyen yavruya birkaç saniye hayretle baktı. “Acaba Diken şimdi ne yapıyordu? Sevimsiz bir ayrılığın ardından gelen sevimli bir hediyeydi: Diken. Geldiği gün Samsa’nın pabucunu dama atmıştı. Bu durumda kendisi evlatları arasında bir çeşit ayrımcılık mı yapmış oluyordu?” 

Dilek, bir havuzdaymış gibi aklından geçenlerin içinde yüzerken asistanı, konuşmalarının arasına giren sessizliklere alışık, umursamaz bir tavırla ne zamandır hayalini kurduğu tatille ilgili sayfalara bakmaya devam ediyordu. Dilek’in gözleri gökyüzünde kuzeye doğru kanat çırpan bir flamingo sürüsüne takıldı. Pembe bir bulutun rüzgarda süzülmesini andıran uçuşlarına hayranlıkla bakıp içinden, “iki bin üç yüz otuz dokuz yılında yaşayacaklar da flamingoların gökte salındığını görebilsinler” diye geçirdi. Çünkü yazmaya başladığı öykü için belirlediği yıl, iki bin üç yüz otuz dokuzdu. Gözden uzaklaşıp, küçük bir noktaya dönüşene kadar flamingoları izledi ve sonra dakikalardır susan kendisi değilmiş gibi konuşmaya başladı.

“Flamingolar da benim kadar iyi bir ebeveyn midir Sezgi?”

“Pardon efendim, anlamadım.” 

“Flamingolar da benim kadar iyi bir ebeveyn midir?”

“Flamingolarda bu mevzular nasıldır bilmiyorum ama kedilerinize çok iyi bakıyorsunuz efendim.” 

“Sezgi, lütfen, senden bir kere daha bana efendim dememeni rica ediyorum. Ayrıca kim olsa evlatlarına iyi bakar. Sadece düşündüm de belki de yaptığım bir tür ayrımcılıktır. Biliyorsun, Diken daha küçük bir yavru.”

“Sanmıyorum efendim.”

Dilek, bazen Sezgi’ye hiçbir şeyi doğru anlatamadığını düşünürdü. İçini dolduran kasvet benzeri duyguyu geçiştirmek ister gibi aceleyle:

“Gecikeceğim, işleri hallettikten sonra çıkabilirsin.” dedi.

“Teşekkürler efendim.” 

Uzun bir sarmalı andıran yürüyüşünün ardından eve döndüğünde kendisini kapıda karşılayan kedilerinin ayağına dolaşmasına aldırışsız, kanepeye uzandı. Öyküsünü tamamlama umuduyla ses kaydını başlattı. 

“Polenlerin kar tanecikleri gibi uçuştuğu, güneşli bir bahar gününde Eli, Dünya Eşleştirme Merkezi’nden kendisine gelen mesajı daha iyi görmek için yüzlerce yıldır burada olduğu gövdesinden anlaşılan çınarın dev bir şemsiyeyi andıran gölgesinde durdu. Zaytınının sunduğu görüntülerin açık havada manzarayla iç içe geçmesinden hoşlanmazdı. Mesajı açıp izledi. Sonra tekrar ve tekrar izledi. İşe gidene kadar içinde bulunduğu inişli çıkışlı duygu salınımları, yerini yavaşça neşeye bırakırken, daimi ebeveyn eşinin ofise geldiğini bildirdiler. Daimi ebeveyn eşinin yakınan bir ses tonuyla,

“Gelecek neslimize göstermek için anı paketi şartlarını tamamlamak zorunda olduğumuzu biliyorum canım ama Kamboçya’ya gitmesek olmaz mı?” diye sorması aralarına sanki kutuplardan gelen soğuk bir rüzgarın hiç dinmeyecekmiş gibi yerleşmesine neden oldu. Eli, ömrünün ikinci periyodunda vermesi gereken en önemli karar için yapılması gerekenler listesinde sadece anı paketlerinin bu son adımının kaldığını düşündükçe sinirleniyor ve Dünya Eşleştirme Merkezi’nin daimi ebeveyn eşini belirlerken bir hata yapmış olup olamayacağını anlamaya çalışıyordu. Kendine, her ne kadar yazılımların insanlar gibi olmadığını, hata yapmadığını hatırlatsa da…”

Bu sözlerin ardından ses kayıt cihazında uzun bir sessizlik oluştu. En sonunda Dilek, sayfalar dolusu sessizliği kapatıp, mutfağa geçti. Buzdolabından bir bira çıkardı. Hızla içti. Boşalan kutuyu geri dönüşüm makinesine yerleştirdi. Makine vızıltıyı andıran sesle bir süre çalıştıktan sonra haznesine 2021 model bir oyuncak arabayı bırakıp sustu. Dilek’e göre son yılların en iyi buluşu bu geri dönüşüm makineleriydi. Koleksiyonuna kattığı yeni parçayı rafa kaldırırken, oyuncak arabanın kendisini iki bin üç yüz otuz dokuz yılından, üretim yılana, geçmişe, insanlığı esir alan salgından, yangınlardan ve sellerden kurtuluşu anlatan bir öyküye taşıdığının farkındaydı. Odasına geçti ve yazmaya başladı.