Ana Sayfa Blog Sayfa 29

Tayfun Öneş söyleşisi: Multumesc Romania yani “Teşekkürler Romanya”

Tayfun Öneş ile Multumesc Romania yani “Teşekkürler Romanya” kitabı ile ilgili gerçekleştirdiğim bu söyleşide Romanya’yı, Romanya sosyal kültürünü, yapısını, coğrafyasını, şehirlerini, dünya sporuna kazandırdıklarını ve en önemlisi de Romanya – Türkiye kültürüne, sosyal yapısına ilişkin karşılaştırmaları da yapmış olmanın mutluluğu ile paylaşıyorum. Multumesc Romania “Teşekkürler Romanya” kitabı Romence, Türkçe ve İngilizce dilinde yazılmasıyla ülkeler arası çok önemli bir kültür kitabı olarak ön plana çıkıyor çünkü.
7 yıldır Romanya’da yaşayan, ilk etapta iş insanı kimliğiyle Romanya’ya ayak basan, kısa sürede Romanya’nın tüm sosyo-kültürel yaşamını özümseyerek yaşamını uzun vadede Romanya’da kurmaya karar veren Tayfun Öneş ile yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Multumesc Romania yani “Teşekkürler Romanya” kitabınla merhabalaştık ve ben Romence, Türkçe ve İngilizce dilinde yazılmış kitabını büyük bir merakla okudum. İlk olarak yazmayı çok sevdiğinden bahsederek başlıyorsun ve hayatının zorlu ve belki de en önemli kırılma dönemini yaşarken yolun Romanya ile birleşiyor. Romanya’ya giderken o zamana kadar biriktirdiğin neleri yanına alıp gittin? Ve sonuç itibariyle belki de zaten kötü bir dönemimdeyim, gideyim, deneyim diye başladığın süreçte 7 yıl geçirmiş olman ve Romanya üzerine Romanya kültürünü ve Türkiye kültürünü karşılaştırarak kaleme aldığın bir kitap. Ne söylemek istersin?

Tayfun Öneş: Romanya’ya giderken beni nelerin beklediğini elbette bilmiyordum; ancak kitapta da sözünü ettiğim üzere bu çok bilinmeyenli yolculuğun benim açımdan sıkıntılı bir dönemin hemen ardına denk gelmesi her halükârda iyi olacağına dair hislerimi güçlendiriyordu. Yani biraz da eskilerin deyimiyle “tebdili mekanda ferahlık vardır” iyimserliğine bırakmıştım kendimi ki, iyi ki de öyle yapmışım. Bugün geriye dönüp baktığımda Romanya’nın –en çok da kendine has huzuru ve neşesi sayesinde- beni daha ilk aylardan itibaren adeta rehabilite ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Aynur Kulak: Teşekkürler Romanya kitabını yazma niyetini ilk satırlarda belirtip, “Türkiye’den birilerinin turist olarak veya bir görev için gelmesi gerektiğinde bu kitapla anlatmaya çalıştığım gözlemlerim onlara az da olsa rehberlik eder, daha kolay uyum sağlamalarına yardımcı olursa ne mutlu bana!” diyerek kitabın içeriğini anlatmış oluyorsun. Fotoğraflar eşliğinde verdiğin önemli yer bilgileriyle, mekanlarla, günlük yaşam ritüelleriyle, kültürüyle ilişkin yorumlarınla hakikaten de ülkeye dair rehber bir kitap olduğunu görüyoruz Teşekkürler Romanya’nın. Fakat kitap sadece Romence ve Türkçe dilinde değil, İngilizce çevirisi de mevzu bahis ve bu yönüyle uluslararası anlamda da bir hizmet sunmuş oluyorsun Romanya kültürüne.

Tayfun Öneş: Kitabı yazarken böyle bir misyonu üstlenerek yazmadım elbette ama oraya çalışmaya ve yaşamaya gelen yabancılar sadece Türklerden ibaret olmadığı için başka ülke vatandaşları da dilerlerse okuyabilsinler istedim. Hatta başlarda hem İngilizce hem Türkçe yazmayı, yani kitabı iki dilde paralel götürmeyi denedim ama dürüst olmak gerekirse çok fazla zorlandım ve sonunda pes ettim. Tamamen Türkçe yazıp sonradan tercüme ettirdim.

Romanya’nın kültürünü ve bu kültürün bende bıraktığı etkileri, yarattığı duyguları anlatırken ister istemez bizim kültürümüzle karşılaştırdım. Bu bağlamda uluslararası bir hizmet sunma yakıştırmanı hak etmediğim kadar iddialı buluyorum veya çok hoş bir iltifat olarak alıyorum. Bazı kuruluşların yapmış oldukları çalışmalarda yer alan, toplumsal değerler açısından Batı ülkeleri (örneğin Almanya) ile Romanya gibi ülkelerin kıyaslamalarına da kitabımda yer verdim. Ancak daha ziyade bizim toplumla Romen toplumunun kültürlerini, gündelik yaşamlarını kıyasladım. Önümüzdeki günlerde kitabımın Romanya’da tanıtımı daha geniş çaplı yapılacak ve doğrusunu istersen alacağı tepkiyi ve gelecek yorumları ben de çok merak ediyorum.

Aynur Kulak: Ve Bükreş. Küçük Paris. Paylaştığın fotoğraflara bakıyorum ve pandemi dönemi ile birlikte uzun süredir bir Avrupa şehrine turistik gezi yapamamanın özlemiyle de şu sokaklarda yürüsem, Tayfun’un bahsettiği mekanlarda oturup, biramı yudumlarken etrafa baksam diyerek iç geçirdim. Kitapta bahsediyorsun ama burada da sormak istiyorum: Bükreş için neden küçük Paris benzetmesi yapılıyor, biraz bundan bahseder misin? Yaşam pratikleri, günlük ritüeller, kültürel kodlar bir şekilde birbirine değiyor, birbirini etkiliyor bu yüzden de benzerlikler oluşabiliyor diyebilir miyiz?

Tayfun Öneş: Bükreş’e “Küçük Paris” yakıştırmasını kazandıran en önemli etken şehrin bir çok yerindeki binalarda görülen mimari özellikler. Bu konuda zirve ise Zafer Takı’dır; Fransa’daki Arc de Triomphe’un bire bir aynısını, ancak daha kücük bir versiyonunu (yaklaşık üçte birini) Romenler de yaptırmış. Hatta ulusal bayramların bazılarını orada toplanarak kutluyorlar. Bükreş’in binalarında görülen Fransız etkisinde aslında endirekt olarak Osmanlı’nın da rolü var; şöyle ki: Romanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlğinden çıkıp bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte ülkeye özellikle de Bükreş’e Fransa’dan mimarlar getirtilerek o dönem yeni ve önemli binaların projelerinin Fransız mimarlara yaptırtıldığı söyleniyor. Ayrıca bir başka sebep bence şu olabilir: Romence, Avrupa’daki 5 latin kökenli dilden biri. Diğer Latin dillerinin başında da Fransızca geliyor.

Aynur Kulak: Yukarıdaki sorudan ek alarak hemen Romanya kültürü ile Türkiye kültürünü neredeyse her satırda, her verdiğin yeni bilgide gayet olağan bir şekilde karşılaştırdığın noktaları konuşmak istiyorum. “Olağan bir şekilde” diyorum çünkü şehre ve ülkeye alışma aşamasında ve sonrasında da karşılaştırmalar yapmamak imkansız. Siyasi yapısından, işleyen günlük siyasete, ekonomik yapıdan, şirket yönetimine, kadın-erkek ilişkilerine dair gözlemlediğin dengeye, toplumun bir konu ile ilgili takındıkları tavırdan, mutfak, yeme-içme kültürlerine varana kadar karşılaştırmalar yapıyorsun. Seni ilk etapta iki kültür arasındaki en şaşırtan karşılaştırmayı sormak istiyorum ve çok severek, en hızlı adapte olmanı sağlayan taraflarının ne olduğunu da… Çünkü bir birey, sosyal bir insan ve şirket yöneticisi olarak, hatta bir baba olarak, ailesini İstanbul’da bırakıp Romanya’ya yerleşmiş biri olarak neydi en çok şaşırdığın ve seni en etkileyen konular?

Tayfun Öneş: İki kız çocuğu babası olarak en etkilendiğim konu kadın erkek eşitliği, kadına duyulan saygı ve dolayısıla kadınların günlük hayatta ve iş hayatında sergiledikleri rahatlık. Beni en çok şaşırtan şey bu oldu diyebilirim. Çok severek çok kolay adapte olduğum şey ise Romenlerin de bizler gibi duygusal olmaları, reaksiyonlarının genellikle rasyonellikten değil de duygusallıklarından kaynaklanması. Ayrıca onların da bizim gibi eğlenerek sosyalleşmeyi sevmeleri. Ve de barışçıl olmaları. Gerçi onlar bize göre çok daha barışçıllar.

Aynur Kulak: Romanya’nın sadece Bükreş’ten veya şehirdeki yaşam kültüründen ibaret olmadığını göstermek açısından gidilmesi, görülmesi, gezilmesi gereken diğer şehirlerini de görüyoruz kitapta. Herastrau, Köstence, Sibiu, Braşov gibi. Fotoğraflar eşliğinde de olunca hakikaten gidip görme isteği uyandırıyor. Neden bu şehirleri seçtin, ne söylemek istersin bu şehirlerle ilgili? Mesela dünya futbolunun en önemli ismi Hagi’den bahsediyorsun. Hagi’nin otelinden gördüğümüz nefis bir Karadeniz manzarası var mesela. Köstence deyince sadece Hagi değil, dünya tenisinin bir numaralı ismi Simona Halep’ten de bahsediyorsun. Tek başına bazı isimlerin spor üzerinden, sanat üzerinden ya da bir ülkeye yaptığı katkının önemi de ortaya çıkıyor böylelikle, öyle değil mi?

Tayfun Öneş: Hagi ahh! Hagi… Biliyorsun ben zamanında “İçimizdeki Futbol, Dışımızdaki Futbol” diye de bir kitap yazmıştım. O kitabımda da konu ettiğim, kendisini 5 sezon boyunca tribünlerden izlediğim Hagi’yle tanışma fırsatı bulmam bile benim için Romanya deneyimini başlı başına özel ve güzel kılıyor. Romanya’da yaşamaya başlayınca ona olan hayranlıkta haksız ve yalnız olmadığımı bir kez daha anladım. Ona bütün Romanya büyük bir saygı ve hayranlık duyuyor. Aynı şekilde Simona Halep de orada çok sevilen bir sporcu. Her ikisi de Romanya’nın dünyada daha çok bilinmesini, duyulmasını sağlasalar da sanki bunun farkında değillermiş gibi doğal ve mütevazı davranıyorlar (özellikle S. Halep). Bu da beni hem şaşırtmıştı hem de çok takdir etmiştim.
Kitapta yer verdiğim şehirlere gelince: İnan ki, bir o kadar daha farklı yeri gidip görülmesi için önerebilirim. Romanya henüz doğal bitki örtüsünü yitirmemiş bir ülke ve Balkanların bu en geniş ülkesi sıcak kanlı, huzurlu insanlarla dolu (ama hıncahınç dolu değil).  Otantik hatta hâlâ ortaçağ çizgilerini koruyan şehirleriyle insanı dertlerinden arındıran bir atmosfere sahip.

Aynur Kulak: Kitabındaki Transfagaraşan ve Transalpina: Motorcuların mabedi isimli son bölümden bahsetmeden geçmek istemiyorum zira bir ülkenin coğrafyasının da o ülke için ne kadar önemli olduğunu gösteren bir bölüm bu. Bir motorun var, motorcusun ve bir coğrafyayı motorla gezmenin, ülkenin ortasında ters bir hilal görünümünde yer alan dağ sırası Karpatları bu şekilde keşfederek tanımanın güzelliğinden bahsediyorsun. Coğrafik görünümle, rotalarla, motorunla paylaştığın fotolar tam seyirlik. Ne söylemek istersin, coğrafya bir ülkenin kültürüyle üst üste örtüşen, bir ülkeyi tanımak, ona yaklaşmak açısından çok önemli bir konu desem, ne söylemek istersin konu ile ilgili? En azından bana kitabın bu bölümü bunları hissettirdi.

Tayfun Öneş: Evet, o iki yer motorcuların mabedi ama oraları görmek için motorcu olmak şart değil. Bükreş’e veya Sibiu’ya uçup oradan araba kiralayarak da o büyülü rotaların keyfine varılabilir. Üstelik oralara gittikçe (yani Bükreş gibi büyük şehirlerden uzaklaştıkça) Romanya’da da kırsal kesimde yaşayan, vahşi kapitalizmden nasibini henüz pek almamış insanların naifliğini çok net gözlemleyebiliyor, tadına varabiliyorsun. 350 yıla yakın oralarda kalmış Osmanlı İmparatorluğunun uzantısı olan bir ülkeden gelen benim gibi birine de kapılarını ve kalplerini hemen açan insanlar ülkesi… Daha ne diyeyim?
Aynur Kulak: “Her şey için teşekkürler Romanya…” diyerek bitiriyorsun kitabı ama bu bir bitiş değil, Romanya’da yaşamaya devam edeceğinin bir işareti aslında, değil mi? Belki de kültürünü, yaşamını, coğrafyasını siyasetini, iş yaşamını, günlük ritüellerini artık bu kadar tanımış ve tam içine girmişken yeni başlıyorsundur, ne dersin? Pandemi dönemi vs… dünyaca yaşanılan bir süreçten sonra, böyle de bir kitaptan sonra rotan ne olacak bunu sormak istiyorum aslında.

Tayfun Öneş: Hassas bir konuya parmak bastın Aynurcum.  7 yıl önce giderken 3, maximum 5 yıl kalacağımı düşündüğüm Romanya’yı kitabı her okuyanın kolaylıkla anlayacağı gibi artık çok seviyorum. Orada çok mutlu yıllarım oldu. Bu yüzden de oradan kopmak, bütün kapıları kapatıp dönmek istemiyorum. Hatta şöyle söyliyeyim: Orada sürekli yaşamak için gerekli izinleri ya da ekonomik altyapıyı sağlayamasam bile kendimi bundan sonra Romanya’dan tamamen kopmuş biri olarak göremiyorum. Ancak buna tek başıma karar vermem bencillik olacağı için yakın zamanda hayat arkadaşımla ve çocuklarımla oturup bu konuyu enine boyuna değerlendireceğiz ve ondan sonra net bir karara varacağım. Bugün hissiyat olarak, geleceğe dair plan olarak Romanya’ya ayak bastığım günlerdeki Tayfun’dan çok farklı biriyim. Hayatıma dair bundan sonraki adımları da 7 yıl önceki Tayfun’a göre değil, bugünkü Tayfun’a göre atacağım kesin.

Saç ektirmede doğru adres

Farklı nedenlerle ortaya çıkabilen saç dökülmeleri iki aya kadar devam edebilir. Fakat artan sürelerdeki saç dökülmelerinde bir uzmana başvurulması gerekir. Gelişen teknoloji saç dökülmelerinin neden olduğu saç kayıplarının tedavisine imkan sağlar. Kellik tedavisinde en sık tercih edilen uygulama saç ekimidir. Saç köklerinin yer aldığı verici bölgeden, saç kayıplarının olduğu alıcı bölgeye yapılan saç nakil işlemine saç ekimi denir. Doğru bir klinikte uzman hekimler tarafından yapılan saç ekimi uygulamaları ile hastalar, memnun edici sonuçlar almaktadır.

Saçlar Neden Dökülür?

Pek çok neden saç dökülmesine yol açabilir, bunlar şu şekil:

  • Saç dökülmesi nedenlerinde ilk sırada genetik faktörler bulunur. Erkeklerde androgenetik alopesi denilen genetik faktörler saç dökülmesine yol açarken, kadınlarda is menopoz sonrası saç dökülmeleri görülür. 
  • Egzama, sedef, liken, mantar gibi deri hastalıkları saç derisini etkileyerek saç dökülmelerine neden olur.
  • Saçların sağlıklı olması için ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineraller vardır. Yetersiz beslenme sonucunda oluşan vitamin ve mineral eksikliği saçın beslenmesini engelleyerek saç dökülmelerine neden olur. 
  • Tiroid, böbrek üstü bezi, diyabet gibi hormonal hastalıklar saç dökülmelerini tetikler. Kanser tedavisinde uygulanan kemoterapi ilaçları da saç dökülmelerine yol açar. 
  • Kozmetik alışkanlıklar saçın fiziksel veya kimyasal olarak hasar görmesine neden olur. Kullanılan boyalar, renk açıcılar, sıkı bağlanan saçlar, saçı aşırı ısıya maruz bırakan makine ve işlemler saç dökülmelerine yol açar. 
  • Saçlar canlı organlardır ve kişinin duygusal durumundan etkilenir. Stres, anksiyete, depresyon ve tedavilerinde kullanılan ilaçlar saç dökülmelerine neden olur.

Saç Ekimi Nerede Yaptırılmalıdır?

Saç ekimi, cerrahi bir operasyondur. Uzman hekimler tarafından uygulanır. Saç ekimi yapılacak kliniğin gerekli şartları sağlaması ve bakanlık tarafından ruhsatlandırılmış olması da gerekir. Tıbbi donanıma sahip olmayan kliniklerde veya güzellik merkezlerinde saç ekimi uygulaması yapılamaz. Türkiye, sağlık alanında dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alır. Doğru klinikte yapılan saç ekiminin, uygulamanın başarısını etkileyeceği unutulmamalıdır.

Saç ekimi uygulaması kellik yaşanan bölgenin genişliğine ve saç ekimi yöntemine göre farklılık gösterir. Tek seansta tamamlanabileceği gibi alan genişliğine göre birkaç seans süren bir tedavi planlaması yapılabilir. Saç ekimi yapılacak bölgenin genişliği ve uygulama yöntemi saç ekimi fiyatlarında farklılıklara neden olmaktadır. Doğru ve net bilgi için hekim tarafından muayene olmak gerekmektedir.

Saç Ekimi Uygulamalarında Başarı Oranı Nedir? 

Günümüzde uygulanan teknikler ve gelişen teknoloji sayesinde saç ekimi alanında başarı oldukça artmıştır. Seçkin bir klinikte, hasta için ideal yöntemlerle, uzman hekimler tarafından uygulanan saç ekimi işleminde kesin başarıya ulaşmak mümkündür.

Saç ekimi süreci, öncesi ve sonrası hakkında tüm merak ettiklerinizi Healdone’ın uzman ekibine danışarak öğrenebilirsiniz. Türkiye’nin en iyi hekimleri ile çalışan Healdone’a güvenebilir, ihtiyaç duyduğunuzu düşündüğünüz tüm estetik operasyonlar için bizimle iletişime geçebilirsiniz. 

Hand photo created by drobotdean – www.freepik.com

“Maaşımı Kocamdan Alıyorum!”

14

Kadın emeğinin değer kaybına uğratılmasına, toplumsal cinsiyet ayrımcılıklarına ve ücret eşitsizliklerine her sektörden onlarca örnekler bulabiliriz. Kadınlar açısından hepsi kahredicidir ve emeğimizin öfkeyle yoğrulduğu sıkça yaşadığımız zorlayıcı anlardır onlar. Akademiden eğitime, tekstilden metal sektörüne, hizmet alanlarından mühendisliğe kadar. Cam tavanlarla örülmüş onlarca meslek ve çalışma sahası var nefes almaya çalıştığımız. Bunlardan birisi de kadın emeği ile var olmasıyla dikkat çeken tekstil ve giyim sektörü. Kadın emeğiyle var olan ama aynı zamanda cinsiyet ayrımcılığının ve kadın emeğinin değersizleştirilmesinin en derinden yaşandığı ve hissedildiği bir sektör. 

Türkiye ekonomisinde önemli bir yere sahip olan tekstil sektörü; Sanayi Devrimi ile yoğun üretime geçip gelişen kapitalist ilişkilerin ucuz iş gücüne ihtiyaç duyması ile birlikte kadınların başta dokuma sanayinde çalışma yaşamına kitlesel bir şekilde katılması sayesinde büyüdü. Ağır çalışma koşulları, uzun çalışma saatleri ve düşük ücretler sorunları da tarihsel olarak o günlerden bu günlere kalıtsal bir hastalık gibi taşındı. 

Hatırlarsak pandeminin henüz başlarında #evdekal sürecinde salgının ilk olumsuz sonuçlarıyla karşılaşan kesimler işçiler olmuştu. Evde kalabilen, evden çalışabilenlere nazaran onlar coranavirüs pandemisinin henüz çok bilinmeyenli zamanlarında her şeye rağmen çalışmak zorundaydılar ve sokaklarda, toplu taşımada, atölyelerde ve fabrikalardaydılar. 

Bugün geldiğimiz aşamada “salgından daha fazla yoksulluğumuzla başımız dertte” diyen kadın işçiler hijyen ortamına daha fazla ihtiyaç duymalarına rağmen tekstilin, tozlu, kirli ortamında, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinden yoksun bir şekilde çalışmaya devam ediyorlar. 

Bu yazının konusu olarak tekstil sektöründe kadın işçilerin yaşadıkları toplumsal cinsiyet ayrımcılıkları ve ücret eşitsizlikleri ise çok acayip boyutlarda. Evet, kadın emeğiyle var olan bir sektör olmasına rağmen! Neredeyse üretimde ve sonrasında kadının elinden geçmeyen hiçbir aşaması olmayan bu sektörde kadınlar yaşadıkları toplumsal cinsiyet ayrımcılıklarını bazı örneklerde şöyle anlatıyorlar: 

“Maaşımı kocamdan alıyorum. Birlikte aynı işyerinde çalışıyoruz eşimle. Maaş zamanı ücretimi götürüp kocama veriyor patron. Abisiyle çalışan arkadaşlarım da var. Maaşını abisinden alan da var.” Ataerkinin en ilkel görüntüsü var bu örnekte. Kendi emeğiyle çalışıp geçinen kadınların ücretlerini götürüp kocasına vermek tam bir kötülük ve irade savaşıdır kanımca. 

Kadın İşi/ Erkek İşi Ayrımı hala var. Kadınların yaptıkları işler hafif ve basit işler olarak değerlendirilirken, erkeklerin yaptıkları sevkiyat, yük kaldırma gibi işler ağır işler olarak değerlendiriliyor ve bu durumlar ücrete de yansıtılıyor. Aynı makinede oturup, aynı işi yapan kadınların düşük ücret almasını ise “ama onlar ev geçindiriyor” diyerek kadın emeğinin nitelik kaybına uğratılmasına şahit oluyoruz. Bu söylemle aynı zamanda tek yaşayıp kendini geçindiren kadınları, ya da eşinden ayrılmış çocuklarına kendi bakan kadınları yok sayarak yine kadını “aile” içine hapsetmek tam da patriyarkal kapitalizme göre bir iş.

“Biri terfi edecekse bu çok özel durumlar dışında genellikle kadın olmaz.” Biri ustabaşı ya da vardiya amiri seçilecekse kadının işyerini sevk ve idare edebilmesi son seçenek olarak değerlendiriliyor. Sadece kadın olduğu için yönetici olamayacağı düşünülüyor. 

Kadın işçiler ayrıca kaba saba konuşma diye tabir ettikleri cinsiyetçi ve küfürlü konuşmalara ve tacizlere maruz kaldıklarını anlatıyorlar. Bu da sadece kadın oldukları için. 

“Dışardan bir misafir veya müşteri gelirse hemen hızla ortalığın toplanması, çay servisi yapılması, tuvaletin temizlenmesi bizden bekleniyor” diyor kadın işçiler. Kadınlar artık bu işlerin sadece kadınlara ait işler olarak görülmesine karşılar ve itiraz ediyorlar. 

Sözün sonunda “erkeklerin yaptığı işlerin çoğunu biz de yaparız, yapıyoruz da” diyerek iş bölümündeki cinsiyetçi ayrımcılıklara, yapılan ekstra işlere ve gerçek anlamda kadın emeğiyle var olan bir sektör olmasına rağmen erkeklerle aralarındaki ücret eşitsizliklerine, bazı işlerin kadın işi olarak algılanmasına itiraz ediyor kadın işçiler. 

21. yüzyılda elbet toplumsal cinsiyet ayrımcılıkların hala sürdürülmesinin patriyarkal sebepleri var. Çünkü toplumsal yeniden üretimin sürdürülmesi hala aynı ciddiyette önemli kapitalistler için. Kadınlar çalıştıkları işyerlerinde, devamında evlerde hala toplumsal cinsiyet ayrımcılarıyla karşılaşıyorlar ama bu ayrımcılıklara karşı yürüttükleri itiraz, isyan ve öfkenin büyümesi farkıyla.  

Maviş ümit | Öykü

0

İyi huyluydu. Annesiyle güne gittiği evlerde ya tek başına oynar ya da başka bir çocuk gelmişse hiç kavga etmez, suratını asmaz, türlü çeşit oyunlar kurar beraber oynardı. Tabağına konan mozaik pastayı damağında erite erite bitirdikten sonra bir dilim daha istemezdi. El alemin mutfağına gizlice girmez, buzdolabını, fırının içini karıştırmazdı. Ablalarının maviş oğlanı, anne babasının umut ışığıydı. Bu yüzden adını Ümit koymuşlardı. Yataktan kalkıp işemeye giderken de andımızı okutturmaya kürsüye giderken de aynı yavaşlıkta yürürdü. Yüzünün pek sık gülmeyişi ileride büyük adam olacağına yorulurdu.

İlkokul sona geldiğinde büyük ablası öğretmen çıkmıştı. Orta ikiye geçtiğinde küçük ablası hemşireliği bitirmişti. Avucuna, pantolonlarının ceplerine gizli gizli harçlık bırakıyorlardı artık. Gizli gizliydi çünkü maaş günü geldiğinde aylıklarının nerdeyse hepsini babalarının eline sayıyorlardı. Kendilerine sadece yol ve yemek parası kalıyor, arkadaşlarıyla bir yerlere gidecek olsalar ikisinin de içi sıkılıyordu. Bu sıkıntıların bir gün son bulacağını biliyorlardı. Yokuştan sonra ovanın gelmesi, yağmurun ardından güneşin doğması gibi beklenen güzel günler kapıdaydı. Babaları onlar için yatırım yapıyordu. Evlendiklerinde evleri, eşyaları, çeyizleri iğneden ipliğe hazır olacaktı. 

Maviş Ümit, her maaş günü salondaki masif ceviz masada babasının yanında oturur, aralarında tek bir toz taneciği olmayan vernik izlerinden gözlerini ayırmazdı. Ayırmazdı çünkü babasının her maaş günü ablalarına çektiği nutuktan usanır, ablalarının uzattığı para tomarlarına sebebini çözemediği bir utançla bakardı. Öyle bir utançtı ki bu cebine sıkıştırılan üç beş kuruşu bir an evvel harcamak için gücün çıkardı evden. Tanıdığı ne kadar yaşıtı varsa hepsini gazoza, gofrete, cipse boğardı. Akşamında annesine gider bu sefer ondan para isterdi. Annesi hem kızar hem de “malı yemeye oğlan gerek,” diye mırıldanır gülümserdi. Kilerdeki pirinç çuvalının altına sakladığı kâğıt beş liralardan bir tanesini cebine sıkıştırırken,

“Burada para olduğunu kimseye söyleme e mi oğlum?” diye her seferinde tembihlerdi. Cebine konan para değil de kor parçasıydı sanki. Ondan kurtulmak için annesinin onu kucaklayan kollarından cıva gibi kayarak kurtulup kendini sokaklara, mahalle arası oynanan futbol turnuvalarına verirdi Ümit. İçinde, kalbinin hemen altında hissettiği ağırlığı anlatmaya çalıştıysa da kimseyi inandıramazdı. Götürdükleri doktorlar hiçbiri bir şey bulamamış “evham” demişlerdi. Alıştı Ümit bu ağırlıkla yaşamaya, kendisini hücre hücre zehirlemesini engelleyemedi. Bu böyle sürüp gitmeyecekti elbette, bunu biliyordu. O anın ne zaman geleceğini bekliyordu sadece.

Lise sona geçtiği yaz, nemli sıcak bir sabah babası evden çıkmadan onu yakalamış:

“Gel de biraz konuşalım seninle oğlum” demişti. Ceviz masada her zamanki yerlerine oturmuşlardı. Karşısında ablaları yerine oymalı tahta bir kutu vardı. 

“Ablaların evleniyorlar, yuvadan uçuyorlar. Bu kutunun içindeki tapular artık senin oğlum…”

“Baba…” diyerek sözünü kesmeye çalıştıysa da babası omuzlarından bastırarak kalkmasını engelledi.

“Lafım bitmedi.  Ablaların bundan böyle kocalarına emanet olacak. Aklını başına devşir, it gibi dolanma sokaklarda artık. İşletme okuyacaksın. Sermayen hazır.” 

Babasının salondan çıkmasıyla büyük, simsiyah ve ağır bir kapının üzerine kapandığını düşündü, Ümit. Gözünü kapattı, ablalarının gözleri geldi gözünün önüne. Bakamadı gözlerine, hayalinde olsa bile. Yapması gereken tek bir şey vardı…  

O günün gecesinden sonra hiç kimse O’nu bir daha görmedi. Ta ki büyük ablası öğretmenler odasında arkadaşının cep telefonundan herkese tek tek neredeyse zorla gösterdiği tatil fotoğraflarında onu görene dek… Yere kapanmış gibi duran, başında pis bir kapüşonla bakışlarını kameraya dikmiş bir adamın fotoğrafına ister istemez diğerlerinden daha dikkat kesilmişti. Ayten seyahat anılarını anlatmak için arsız bir istek duyuyordu zaten.

“Bu köprü çok meşhurmuş, adını unuttum şimdi.  Ay zaten her yerini beğendim ben bu Prag’ın. Dilencileri bile bir başka. Bizdekiler gibi yalvarmıyorlar, bütün gün secde eder gibi böyle… “

Büyük ablanın fotoğraftan gözünü ayırmadığını görünce daha da ballandırmaya süslemeye başladı. 

“Bizim yabancı dilde konuştuğumuzu duyunca kaldırdı başını, yoksa gözleri hep yere bakıyordu…”

Büyük abla tek bir şey söyleyebildi

“Başkaymış hakikaten… Bana da gönderir misin bu fotoğrafı?”

Başkasının PCR testinin parasını ödemeyenler

0

Türkiye gündeminin ürettiği “ışığa” bakalım ve aydınlanma yolundaki gelişimimizin nasıl da karanlık “ışıklar” olduğunu konuşalım.

Ayrım, nefret sevgisizlik halidir. Bu büyük varlık İsa öğretmenin bütün maneviyatı bir kelime ile özetlediği “Komşunu kendin gibi sev” gelişimine karşı gelir.

Anadolu’da bir sevgi söylemi daha vardır. Çok basittir ve manyetik özellik gösterir, yani çeker. “Ne olursan ol gel.” Şimdi, şu farka bir bakalım. Birisi ittiriyor, birisi çekiyor. Bu iki okült güçtür ve insanlık ailesi üzerinde çalışır. Sevgi, manyetiktir ve çeker, orada olmak istersiniz bunu insanlık ailesi olarak İsa ile gördük. Söylemlerinde hep sevgi var, şiddetsizlik var. “Şiddetsizlik” bu öğretinin görünümüdür.

İnisiyeleri askerin kulağını kestiğinde İsa onu iyileştirmiş ve zarar vermeye gelmedim demiştir. Yüzüne tokat atıldığında öteki tarafını çevirmiştir. Çünkü, bu kadim varlık, Karma’nın ne olduğunu biliyordu ve işlerin nasıl da çok iyi yazıldığını biliyordu. Ona taş atanlara bakıp, Babasına onlara günah yazma dedi çünkü birilerinin orada yazdığını görüyordu.

Şimdi bu kısa okült değerlendirmeden içeri girelim. Benim oyum ile dağdaki çobanın oyu bir olamaz, ben onların PCR’larını ödemem, onlar ayrı ben ayrı. Ben ancak şunlar şunlar olursa öderim, ancak beyaz olursa ondan kan alırım, ana akım cinsel tercihin dışındakiler hastadır, Kürtler dağdaki teröristtir, Zazalar şöyledir, alevilerde abdest tutmaz, Ezidilerdeki kadim irfan yalandır, daha bir sürü örnek verilebilir buraya.

Böyle yaparak bir şeyi ittiririz. İttirdiğimiz şey, tekrar bize yazılır. Açığa sevginin sıcaklığı, birleştiriciliği ve daha yüksek olanı davet ediciliği değil, nefretin ayrımcılığı, parçalayıcılığı ve karanlığın davetidir.

Karanlık ve aydınlık, birçoğumuza hikaye gibi gelse de, hayatın temelinde seçimlerinin sonuçlarıdır. Karanlığın yakın zamanda vücut bulmuş hali, Hitler ve onun kadrosuydu ve nasıl ayrım yaptığını sanırım hepimiz gördük. Orada sevgi yoktu, aydınlık yoktu, karanlık vardı. İnsanlık gelişti mi? Medeniyete bir şey kaldı mı? Kolektif şuur alanlarımıza temizlenmesi gereken, öğrenilmesi gereken karmadan başka bir şey kaldı mı?

O dönemde zulüm edenlerin çok sıkıntılı bir yaşantıları olduğu kesin. Dünya yeniden doğum yasasını keşfettiğinde dinlerde büyük bir aydınlanma olacak. Çünkü şu anda bu anlam tam açık halde değil. Bu dünyada biz, öteki dünyaya hazırlanıyoruz. Çok özet olarak söylüyorum. Burada bir tarla var, ek, biç, uğraş ve orada ödülünü al. Buradaki uğraşlar da, çabalar da, dinler de tanımlanmış, git bardağın dışını yıka, içini yapan ile ilgilenme ve oradasın.

Tamam, peki hep mi oradasın? Cevap yok. Burada kendi ekibinle kurduğun subjektif kurallar ile ekim yapıyorsun ve bunları biçmeye gittiğinde ne olduğunu biliyoruz değil mi? İlerde yeterince gelişim gösterdiğimizde, birbirimizi sevmeyi başardığımızda Astral dünya hepimize açılacak oradaki sıkıntıları göreceğiz. Neyi biçtiğine bakacağız hep birlikte.

Her koyun kendi bacağından asılmaz ve koyunlar gruplarıyla birlikte değerlendirilir. Doğduğumuz ülkeden sorumluyuz. Burada doğarak, bunu seçerek bu sorumluluğu aldık. Doğduğumuz aileden, etrafımızdan, yaşadığımız alandan sorumluyuz. Bu sorumluluk devredilemez dostlar. Dolayısıyla bütün cahilliğinden, koyunundan, çobanından, zengininden, fakirinden sorumluyuz.

Eğer burada elitist bir yaklaşım yaparsak ki bu elitistliğin referansı ne olabilir? Üniversite bitirmek mi, para mı, vergi vermek mi, beyaz olmak mı, bir zümreden olmak mı? Kendi yarattığın subjektif dünya referansı ile nasıl bir şey tanımlayabilirsin ki? Mümkün değil, kendini komik duruma düşürürsün. Diyelim ki böyle bir ayrım yaptık, o zaman dostlar ayrım tayfası gelir ve size komşu olur. Kulağınıza fısıldarlar, siz de ayrılmaya başlarsınız. Eşiniz, çocuklarınız da başka ayrımlar içerisinde değerlendirilir. Belki şu anda aşı olanlar tarafındasınızdır ancak çocuğumuz hetero toplum tarafından eşcinsel ayrımcılığına uğrar. Kanser olursunuz, hayatınız baş aşağı olur diğer bütün sağlıklılardan ayrılırsınız.

Ayırmak, ayrım yapmak, nefret büyük bir sevgisizliktir. Bizi ilerletmez, dünyaya ışık çekmez. Işık ve karanlık iki büyük güçtür. Kutsal kitaplar bu örneklerle doludur. Bu konuda okumalar yapanlar bilir, onlar için de birkaç şey söyleyip bitirmek istiyorum.

Kolektif olarak üretilen karanlık söylemler ve onların ürettiği yapışık, çürük, karanlık enerji onlardan beslenen varlıkları cezbeder ve meydan onlarla dolar. Aydınlıkta olmaya gayret edenler, yargılamamalı önce mental düzlemde çalışmalıdır. Yoksa materyalist ekolojistler gibi yanan çam ormanı yerine yine çam ağacı dikmek olur bütün hedefimiz. Öğrenci, önce içeriye bakar sonra gider çam ağaçlarını diker, sevgiyle, doğa ile konuşarak bunu yapar, yakanlara lanet etmeden bunu yapar. Çünkü yakanın bağlı olduğu sistemi bilir. Çünkü bilir ki, doğanın sahibi büyük idareci oradadır. Ne yani dünyada işler kuralsız, başı boş mu oluyor? Yasalar yok mu? Olmaz mı, her gün nefes alman bir yasa. Her gün uçakların uçması bir yasa. Sadece fiziksel yasaların olmadığı da bir gerçekse olan biten şeylerin bu yasalara da göre olduğu da bir gerçek.

Ülkede doğmak demek, ülkedeki borçlara, kıyımlara, yalanlara dolanlara, iyiliklere, ev sahipliğine, nefrete, kısaca her şeye ortak olmak demektir ve hesap hepimize aittir. Hesabın ne olduğunu bilemeyenlerin dönüp bu toprakların büyük sevgi Üstatlarını okuması ve kalplerini yumuşatması gerekir.

Sözlerimi kalp üstatlarına bırakıyorum.

Gel Gel Ne Olursan Ol Yine Gel

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz…
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir
.

Wikipedia’dan alınmıştır.

Yarın

0

Akşam haberleri dinlemek için kumandaya basıyorum. Bütün kanallarda aynı şey. Kendilerine Sakalla Mücadele Birleşik Eylem Cephesi adını veren bir grup, dün gece Taksim ve Kadıköy’de yüzlerce insanımızın sakalını usturayla çizmiş. Sabahın erken saatlerinde berber aramak zorunda kalan bu genç evlatlarımız, “bir sakal kolay mı uzuyor? Biz şimdi ne yapacağız?” diye sorarak ne kadar üzgün ve çaresiz olduklarını mikrofonlara haykırıyor. Bunu yaparken de yüzlerini kaşkollarının arkasında gizlemeye çalışıyor. Şaşırıyorum.

Berberler Odası, yaralı gençlerimizin yaralarını sarmak için kendilerinin taşın altına ellerini soktuklarını ve bu tip saldırılarla sakallı zarar görenler için yüzde yirmi beş indirim yapacaklarını açıklıyor.

Sakalla Mücadele Birleşik Eylem Cephesi ise kararlı olduklarını, sokaktaki bu kıl kirliliğine son vermek için kolları sıvadıklarını, eylemlerinin bıyıklıları keçi sakala dönüşmediği sürece kapsamayacağını ve zor durumda kalmamak için sakallıların kendi rızalarıyla sakallarını kesmeleri gerektiğini belirten bir açıklamayı basın bülteni olarak kamuoyuna sunmuş. Herkes neler olacağını merak ediyor.

Bu bildirinin paylaşılmasının ardından çok geçmiyor birçok berberin web sayfasının hacklendiği ve sitelerindeki bütün sakallı görsellerin başına fosforlu peruklar yerleştirildiği söyleniyor. Açıp bakıyorum, bütün o ciddi yüzler çok komik görünüyor.

Televizyonlarda kimlikleri henüz belirlenemeyen bu kişilerin aramalarına devam edildiği ve öğlen saatlerinde Kadıköy’de toplanan bir grubun, “Benim bedenim, benim sakalım!” sloganlarıyla protesto gösterisi yaptığı dışında farklı hiçbir haber yok.

Mesut!” diyorum kendime. “Yarın hiç olmadığın kadar bahtiyarsın aslanım. Köse olmak ganimet bu devirde.

Geri Dönüşüm Makinesinin Doğurduğu Öykü

0

Dilek, öğlene dek istediği kurguyu tamamlayamayınca kendisine şans getirmesi için azizlerden öğrendiği bir şarkıyı mırıldandı. Aklına ne zaman bu parça gelse ilhama susamış olduğunun farkında olur ve hemen yazmaya koyulurdu ama bu sefer masanın başına geçmesi için kendisine göz kırpan sandalyeyi görmezden gelecekti. Tam bu sırada öyküyü teslim etmesi gereken günün geldiğini hatırlatan alarm simülasyon çalışmaya başladı. Marilyn Monroe tüm odayı kaplarken, uçuşan eteğine aldırmadan sağa sola öpücükler atıyor ve attığı her öpücük şekil değiştirip, günün tarihini gösteren bir uyarı işaretine dönüşüyordu. Dilek tüm bu ışık oyunlarından,  yetişmesi gereken iş baskısından kaçma isteğiyle koşar adım kapıya yöneldi.

“Bugün yine çok güzelsiniz Dilek Hanım,” diye gülümsedi asistanı. Kahve fincanını masaya bırakırken kapıdan çıkmakta olan patronuna bir kere daha baktı. Ayakkabılarının rengini kıyafetine uygun olarak ayarlarken oldukça dalgın görünüyordu.

Dilek caddedeki kalabalığa aldırışsız yürürken metrekareye düşen insan sayısından çok geleceğe odaklanmaya çalışıyor ama kendini bala üşüşen sinekler gibi zihnini meşgul eden düşüncelerden kurtaramıyordu. 

“İnsanlığı ele geçiren yapay zeka, sonsuz yaşam, sayborg isyanları, galaksinin başka bir ucundan gelen ileri bir medeniyetin Dünya insanlarını köleleştirmesi, hepsi en az bin kere yazıldı. İki bin kırk yedi yılındayız. Yazmak için yeni bir şeyler bulmalıyım. Oysa ki tek yaptığım aradığım esini bulamamaktan yakındığım cümleleri çoğaltmak. Düşünüyorum da mesela, Ludwig van Beethoven, iki bin kırk yedi yılında dinleneceğini düşünmüş müdür? Kalabalık bir caddede, yanından at arabaları geçerken, ‘buradaki hiç kimse iki bin kırk yedi yılını göremeyecek ama bestelerim hâlâ dinleniyor olacak, diye düşünmüş müdür? Sanmıyorum. O zaman ben niye geleceği düşünüyorum? Aslında geleceği düşünmek benim işim değil. Bilim kurdu. Biz yaşıyoruz. Yine bilim kuracak ve yaşanacak. Ne demeye kendimi böylesine yoruyorsam?” 

Aklından geçenleri dinlemekten vazgeçip, yapılması gereken birkaç işi hatırlatmak ve sonra da çıkabileceğini söylemek için asistanını aramaya karar verdi. Konuşmaları henüz başlamıştı ki gözleri miskin ve sevimli köpek yavrusuna takıldı. Kedisi Diken’e benzeyen yavruya birkaç saniye hayretle baktı. “Acaba Diken şimdi ne yapıyordu? Sevimsiz bir ayrılığın ardından gelen sevimli bir hediyeydi: Diken. Geldiği gün Samsa’nın pabucunu dama atmıştı. Bu durumda kendisi evlatları arasında bir çeşit ayrımcılık mı yapmış oluyordu?” 

Dilek, bir havuzdaymış gibi aklından geçenlerin içinde yüzerken asistanı, konuşmalarının arasına giren sessizliklere alışık, umursamaz bir tavırla ne zamandır hayalini kurduğu tatille ilgili sayfalara bakmaya devam ediyordu. Dilek’in gözleri gökyüzünde kuzeye doğru kanat çırpan bir flamingo sürüsüne takıldı. Pembe bir bulutun rüzgarda süzülmesini andıran uçuşlarına hayranlıkla bakıp içinden, “iki bin üç yüz otuz dokuz yılında yaşayacaklar da flamingoların gökte salındığını görebilsinler” diye geçirdi. Çünkü yazmaya başladığı öykü için belirlediği yıl, iki bin üç yüz otuz dokuzdu. Gözden uzaklaşıp, küçük bir noktaya dönüşene kadar flamingoları izledi ve sonra dakikalardır susan kendisi değilmiş gibi konuşmaya başladı.

“Flamingolar da benim kadar iyi bir ebeveyn midir Sezgi?”

“Pardon efendim, anlamadım.” 

“Flamingolar da benim kadar iyi bir ebeveyn midir?”

“Flamingolarda bu mevzular nasıldır bilmiyorum ama kedilerinize çok iyi bakıyorsunuz efendim.” 

“Sezgi, lütfen, senden bir kere daha bana efendim dememeni rica ediyorum. Ayrıca kim olsa evlatlarına iyi bakar. Sadece düşündüm de belki de yaptığım bir tür ayrımcılıktır. Biliyorsun, Diken daha küçük bir yavru.”

“Sanmıyorum efendim.”

Dilek, bazen Sezgi’ye hiçbir şeyi doğru anlatamadığını düşünürdü. İçini dolduran kasvet benzeri duyguyu geçiştirmek ister gibi aceleyle:

“Gecikeceğim, işleri hallettikten sonra çıkabilirsin.” dedi.

“Teşekkürler efendim.” 

Uzun bir sarmalı andıran yürüyüşünün ardından eve döndüğünde kendisini kapıda karşılayan kedilerinin ayağına dolaşmasına aldırışsız, kanepeye uzandı. Öyküsünü tamamlama umuduyla ses kaydını başlattı. 

“Polenlerin kar tanecikleri gibi uçuştuğu, güneşli bir bahar gününde Eli, Dünya Eşleştirme Merkezi’nden kendisine gelen mesajı daha iyi görmek için yüzlerce yıldır burada olduğu gövdesinden anlaşılan çınarın dev bir şemsiyeyi andıran gölgesinde durdu. Zaytınının sunduğu görüntülerin açık havada manzarayla iç içe geçmesinden hoşlanmazdı. Mesajı açıp izledi. Sonra tekrar ve tekrar izledi. İşe gidene kadar içinde bulunduğu inişli çıkışlı duygu salınımları, yerini yavaşça neşeye bırakırken, daimi ebeveyn eşinin ofise geldiğini bildirdiler. Daimi ebeveyn eşinin yakınan bir ses tonuyla,

“Gelecek neslimize göstermek için anı paketi şartlarını tamamlamak zorunda olduğumuzu biliyorum canım ama Kamboçya’ya gitmesek olmaz mı?” diye sorması aralarına sanki kutuplardan gelen soğuk bir rüzgarın hiç dinmeyecekmiş gibi yerleşmesine neden oldu. Eli, ömrünün ikinci periyodunda vermesi gereken en önemli karar için yapılması gerekenler listesinde sadece anı paketlerinin bu son adımının kaldığını düşündükçe sinirleniyor ve Dünya Eşleştirme Merkezi’nin daimi ebeveyn eşini belirlerken bir hata yapmış olup olamayacağını anlamaya çalışıyordu. Kendine, her ne kadar yazılımların insanlar gibi olmadığını, hata yapmadığını hatırlatsa da…”

Bu sözlerin ardından ses kayıt cihazında uzun bir sessizlik oluştu. En sonunda Dilek, sayfalar dolusu sessizliği kapatıp, mutfağa geçti. Buzdolabından bir bira çıkardı. Hızla içti. Boşalan kutuyu geri dönüşüm makinesine yerleştirdi. Makine vızıltıyı andıran sesle bir süre çalıştıktan sonra haznesine 2021 model bir oyuncak arabayı bırakıp sustu. Dilek’e göre son yılların en iyi buluşu bu geri dönüşüm makineleriydi. Koleksiyonuna kattığı yeni parçayı rafa kaldırırken, oyuncak arabanın kendisini iki bin üç yüz otuz dokuz yılından, üretim yılana, geçmişe, insanlığı esir alan salgından, yangınlardan ve sellerden kurtuluşu anlatan bir öyküye taşıdığının farkındaydı. Odasına geçti ve yazmaya başladı.   

Türkiye’de Mutlu Bir Sabah II.

Günaydın arkadaşlar. Sizlerle pek mühim farkındalıklarımı paylaştığım bu yazı dizisinin ikinci yazısı neden gecikti diye epey düşündünüz; biliyorum. Öyle çok mesaj aldım, öyle özlemişsiniz ki beni…  Neyse ki güzel enerjilerimle karşınızdayım. Resmen amme hizmeti veriyorum. Hehe.

Son haftalarda gündem çok yoğun ve çok keyifli. Her sabah gözümüzü yeni bir sürprize açıyoruz. Her gün güzel habere uyanan kaç ülke var ki? Bu ülkenin kıymetini bilmeyen vatan hainleri “ekonomi kötü” falan diyebilir. Ceplerindeki telefonu çıkartıp baksak en az 10.000 TL vardır. Düşünün arkadaşlar: fakirin bile cebinde 10.000 TL’lik telefon var. En fakirimiz bile Avrupa’nın zengininden daha zengin. Belki de 20.000’dir o telefonlar. Bilemiyorum. Ben aldığım herhangi bir şeyin fiyatını pek bilmem. Darısı isteyen herkesin başına… Zenginlik güzel şey ve beklemediğiniz bir anda sizi de bulabilir. (Beklemediğin anda oluyor tatlım. Çok başka bir duygu…) Çünkü Türkiye’de yaşıyorsunuz. Varlıklı bir hayat sürme ihtimaliniz çok yüksek. İşte fazilet, işte feraset, işte cesaret, işte neyse… Hehe.

Bu pembe, mavi, mor saçlı, LPG üyesi öğrenciler yurttan atılmış diye ortalığı ayağa kaldırdılar. Sevgili gençler: akıllı olun, akıllı! Biz saçımızı açık bırakamazdık okulda. Eteğimiz dizimizin altındaydı. Hey gidi… Devlet size o rengarenk saçlarla yurt imkânı sağlamış, siz gidip LPG üyesi oluyorsunuz. (Nasıl üye olunuyor, nereden form dolduruluyor bilmiyorum ama…) Bence LPG kapatılmalı. En iyisi benzinli araç. Hehe.

Kastamonu Bozkurt diye bir yerde olimpik havuz yapılmış. Dünyanın en büyük olimpik havuzuymuş. Yine birinciliği kimseye kaptırmadık görüyorsunuz. Arkadaşlar, öyle büyük bir havuzun Kastamonu’da ne işi var, sorarım size. Yani güzel İzmir’imize yapsalardı ya… Tatildeyken günlük bikini alışverişim için AVM’ye uğradığımda, şehir merkezinde havuza girip serinleme imkânım olurdu. Neyse açılış görüntülerine baktım da havuzun rengi kahverengiydi. Belki de dev bir çamur banyosu hizmetidir. Sonuçta devletimiz Kastamonu gibi bir yere yatırım yapmış. Fakaaat insanımız nankör. Bizim insanımız nankör anacığım. Çığlık, feryat, figân… Bir ağlama, bir şımarıklık… Ne oldu, yerini mi beğenmediniz? Ben gitmesem de görmesem de o olimpik havuz benim olimpik havuzumdur arkadaşlar. Gurur duydum. Üzüldüğüm tek şeyi söylemeden geçmeyeyim: açılışta hiçbir devlet yetkilisi göremedim. Belki de pandemiden dolayı önlem almışlardır. Görüyorsunuz: eleştirilecek bir şey varsa ben de eleştiriyorum. Hehe.

Dev açılışlar bizim işimiz, söylemiştim. Karadeniz’e yatırım yapılır da Ege’ye, Akdeniz’e yapılmaz mı? Yapıldı. Ben seneye turizm patlaması yaşanacak birkaç bölgede, topraktan villa satın aldım. Birkaç otelin de hissedarı olacağım. Size ekonomi danışmanlığı da yapıyorum çaktırmadan… Hadi yine iyisiniz. Şanslı bıdıklar sizi… 😊 Orman yangınları dünyanın her yerinde oluyor arkadaşlar. Ne yapalım, öyle boş mu kalsın? Turistler gelsin, güzel denizimizde yüzsün. Beachlerde yesin, içsin. Ağaç kime lâzım? Zaten ağaç olan yerde böcek möcek olur. Sevmem. Hee… Unuttum sanmayın. Bu “ekonomi kötü” diyen nankör halkımız var ya, nasıl topladı o kadar yardımı kendi kendine? Çünkü halk zengin. Madem bir anda organize olup o kadar yardım gönderecek kadar paraya pula sahipsiniz, konuşmayacaksınız! Bu devlet sizi kendi kendinize yetecek refah seviyesine eriştirdi. İşte hamaset, işte humus… Hehe.

Humus dediğimde aklıma iki şey geliyor: gıcık veganlar ve Suriyeliler. Instagram’da veganlardan kaçılmıyor. Sürekli zorbalık yapıyorlar. Size ne kardeşim benim kişisel tercihimden? Et de yerim ot da yerim … da yerim. Hepçiliz biz. Yok hayvanların yaşam hakkı, yok sömürü, yok acı çekiyorlar da bilmem ne… Zırvalık. Bir kere hayvanların boğazı kesilirken hayvanların vücudunda morfinden daha güçlü bir ağrı kesici salgılanıyor. Yani hayvanlar aslında keyif içinde ölüyorlar. Şimdi “öldürmeye hakkın yok” diyen bir vegan çıkabilir. (Hoş, genelde makale yayımlar gibi, destan yazar gibi konuşuyorlar. Bu kısa oldu ama neyse.)  Evet sevgili gıcık vegan… Sana söyleyeceğim şey şu: hayvan yaşayacak da ne olacak? Boş boş otluyor. Öldüğünde ise insanlığa faydası oluyor. İnsanlık her şeyden önemli. Önce insan olacaksın diye boşuna söylememişler. Hehe.

Gelelim Suriyeli meselesine. Biri bitmeden diğeri başladı. Yeni sorunumuz Afganlar. Kardeşim ben ülkemde mülteci is-te-mi-yo-rum! Sahilde yürüyüş yaparken denize giren mületicicikler görüyorum. Sinirlerim hopluyor. Dar ettiniz ülkemizi bize. Şimdi bu veganlara sorsanız, “yönetilemeyen süreç, yanlış politika, emperyalist dünya düzeni” falan derler, yine bu mülteci insanları masum gösterirler. Bir gün herkes mülteci olabilirmiş… Nefretimizi yanlış yere yöneltiyormuşuz… Yok ya! Ben mi mülteci olacakmışım? Siz olun veganlar. Çıkın, gidin ülkemizden. Bunlar bir de iklim krizi delisi. Bayılırlar iklim krizi konuşup insanları karamsarlığa sürüklemeye. Bıktım bunların atıksız, plastiksiz yaşamlarından da uyarılarından da. Proje çocuk Greta Thunberg’in yanına uğurlayalım sizi… Bütün dünyaya surat asın beraber.  

Ay mutlu bir sabah yazısı olacaktı sinirlerimi bozdular. Neyse gidip birkaç vegana kebap fotoğrafı atayım da et yemeyen, gelişmemiş beyinleri canlansın. Benim de keyfim yerine gelsin. Hehe.

Ne rahat, ne hoş, ne eğlenceli bir gün. Türkiye’deyiz ve mutlu olmak için çok nedenimiz var. Bundan iyisi Şam’da kayısı. Belki de Geyve ayvası. Hepimize afiyet olsun. Yeniden günaydın…

Dizinin ilk yazısı için tıklayın: Türkiye’de Mutlu Bir Sabah I.

Bizim kasvetli meselelerimiz 1: Gündemden düştü düşecek orman yangınları

Daha kötü ne olabilir ki? Her seferinde bunu sorduk kendimize de birbirimize de. Bazen yatıştırmaya çalıştık, bazen avunmak, avutmak zorundaydık. Bazen de öfkeli ama hep mücadeleciydik. Sonra hep daha kötüsü oldu, her olandan sonra daha beterini yaşadık, her defasında hırpalandık. Şimdi çoğumuz elimize bir direksiyon kafamıza bir huni takıp gezebilecek kadar “deli” hissediyoruz. Ama nafile. Hâlâ delirmedik, olayların tamamıyla içindeyiz, her şey tüm canlılığıyla karşımızda gözlerimizin önünde yaşanıyor. Orman yangınları, kadın cinayetleri…

Bazı klişelerimiz var. Kurban Bayramı adı altında yaşananlar, ipini koparan dana. Bayram tatillerinde İstanbul’un ne kadar da boş olduğu. Tatil dönüşlerini tüm kalabalıkların anlaşmışçasına aynı akşama ayarlayıp saatler süren ve bitmeyen dönüş yolculukları… Muhakkak yüzlerce trafik kazası, kışa doğru baca zehirlenmeleri. Baharda sebze fiyatlarının artışı, pazarlardan bol sıfırlı manzaralar. Üniversite sınavına giren öğrenciler, ayılanlar bayılanlar, beklerken dua eden aileler, okunmuş pirinçler.. Sokak röportajlarında; ülkesinin cumhurbaşkanını vs. bilemeyenler. Kadın cinayetleri, kadının ne giydiğine dair hadsiz söylemler. Kimin kiminle sevişmesi gerektiğine dair sorulmadan söylenen bed fikirler. Yurtlarından edilmiş üstelik bizzat kendi hükümetimiz tarafından insanlara reva görülen kötü muameleler… Uzayıp giden kocaman bir liste. Bu listeden birkaç başlığa dair kendimce birkaç söz etmek, açıkçası biraz da iç dökmek istiyorum.

Bağırarak iyilik, 10 TL

Sorunlar asla çözülemez, klişeler yenilemez durumda, resmi bir gariplik yaşıyoruz ki yıllardır bitmedi. İşte klişele meselelerimizden biri de her yaz çık(artıl)an orman yangınlarıydı… Bu yıl farklı bir şey oldu, kimi iç savaş çıkaracaklar dedi, kimi mülteci düşmanlığı ve ırkçılıkla birleştirilmiş çirkinliklerle karşımıza geçti. Tabii ki insan haklarını savunanlar da ormanlara yananlar da vatan haini ilan edildi. Bu esnada yangına dair üzüntülü “story” atmayanlar dışlandı, tatilden “selfie” paylaşanlar iteklendi, bağış yapanların çoğu bağıra bağıra kendini pazarladı. Oysa yapmamız gereken ormanlar yandıktan sonraki reklam ve pazarlama etkinlikleri, dram dayatmacılığı, TEMA’ya bağış yapmak filan değildi. Yapmamız gereken aslında anlık bir şeyler de değildi. Tanesi 10 Liradan haydi hep beraber 10 milyon ağaç dikelim, ama nasıl? Orman yanmış, toprak harabeye dönmüş; kim, ne zaman, nasıl ve ne ekecek oraya, bunu düşünmedik, sadece bağış görsellerimizi paylaştık. Bizim kalıtsal sorunlarımızdan biri göstere göstere, bağıra çağıra iyilik yapmak ve bunun aslında iyilik olmadığını asla anlayamamak…

Ormanlarımıza, kentlerimizdeki yeşil alanlarımıza, yerel farklılıklarımıza bir gün değil her gün sahip çıkmamız gerektiğini yıllardır haykırıyoruz. Haykırışlar bir orman yangını esnasında değilken “amaaan bir sürü dert varken, vatan elden gidiyorken şimdi sırası mı canım?” diyenler çoğunluktaydı. Üstelik gayet aydınlardı, laf aramızda aslında lafta aydınlardı. Gezi Parkı’nda ağaçları kesip yerine Topçu Kışlasını yapacakları zaman “dertleri 3-5 ağaç değil” dediler. Sonrasında eyleme katılanların büyük kısmı eve çekilince kalan kalabalık yine vatan haini ilan edildi. Provokatörler masum çevre eyleminde darbe atmosferi yarattı dediler. Dediler de dediler.

Biz kendi üçerli üremeyen dar kalabalığımız içinde tartışıp itişirken deprem toplanma alanları avm oldu, kentlerimizin yeşil alanları yok oldu. Her yerimiz avm, gökdelen, TOKİ, lüks villa, site gibi yerlere dönüştü. Şimdi çocuklu anneler hafta sonu gezmesine avm’ye gidiyorlar çünkü gidebilecekleri yer kalmadı. Bütün dünyayı derinden etkileyen pandemide bile avm’ler kapatılmadı, herkes evdeyken, tüm esnaf işsizken avmler açıktı. Alışverişe devam ettik çünkü rant ortaklarının sermayesini büyütmeliydik, her şey bitse alışveriş devam etmeliydi. Avmler her zaman açık kalmalıydı, çok kazanmalıydı. İnşaat şirketleri rant çalışmalarına devam etmeliydi çünkü AKP’nin olayı buydu.

Çevrecinin daniskası ve azalan biz

Peki, bunların hepsi de AKP’nin suçu muydu? Bence büyük kısmı bizim suçumuz, perşembenin geleceği çarşambadan belli. Buna rağmen biz kendi dar ve çok fraksiyonlu ortamımızda, bir yandan da serin konfor alanlarımızda itişip durduk. Biz itişirken atı alan Üsküdar’ı geçti. Ortak bir çatıda buluşamadık. Hep ilk önce sosyalizm gelince mi yoksa kadın özgürleşince mi diye tartıştık. Oysa yaşamak için önce ormanlara, yeşil alanlara, her şeyden çok oksijene ihtiyacımız vardı. Doğaya saygı lazımdı. Aksi bir durumda doğanın intikamının hızlı, acımasız ve net olacağı aşikardı. İhtiyaçlarımız için öncelik sıralaması yapamadık. Biz bir şeyleri sıraya koyana kadar AKP çoğaldıkça çoğaldı, bir grup insan gereğinden fazla üredi. Bombalar patladı, canlar yandı, sonuçta “biz” iyice azaldık.

Zamanında “ben çevrecinin daniskasıyım” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili ise bir şey deme gereği duymuyorum. Kendisi zaten konuyla ilgili yeterince mimli. Yandaşları da farkında ama yandaşları sanki kendi çocukları da (üstelik daha çoklar), bizimkiler gibi, bu dünyada yaşamayacakmışçasına doğayı, doğal dengeyi hiç umursamıyorlar. Bu akışta gidersek kurunun yanında yaşın nasıl da yandığına hep birlikte şahit olacağız. Üçer üçer üreyen, çoğu yalaka ve cehaletin dibinde yaşamaya kesin kararlı kalabalıklar, dikine uzayan betonlara hapis hayatlarından şikayet etmeye başladıklarında hepimiz için de artık çok geç olacak.

Bundan sonra ne yapmalıyız?

Artık kendimize bir çekidüzen vermenin zamanı geldi. “Ben tek başıma ne yapabilirim ki” sığlığından koşar adım uzaklaşmamız ve doğru bildiğimiz her şeyi uygulamamız lazım. Tüketim çılgınlığına bir son verip yaşam tarzımızı doğal dengeye adapte bir hale getirmemiz lazım. Vegan bir yaşamı tercih etmeli, fosil yakıtlara savaş açmalı, dünyayı kendi ellerimizden kurtarmaya çalışmalıyız. Kurtaramazsak da son nefesimizi verirken vicdanımızla baş başa kaldığımızda içimiz rahat olabilir, üzerimize düşeni yaptığımız için en azından huzurlu ölebiliriz.

Yeni yaşamınıza adımlarca yakınsınız, yeni yaşamıma adımlarca yakınım. Bu adımları atarken danışma gereği duyarsanız sizin için çok tatlı birkaç önerim var. Okursanız seversiniz, hayatınız kolaylaşır, vicdanınız rahatlar, işe yaradığınızı hissedersiniz, iyi bir insan olmaya bir adım daha yaklaşırsınız. Hem zaten neydi ki yaşama amacımız? Belki birkaç güzel hatıra ve geride bırakacağımız iyilikler…

Okuma önerileri:

*Hey dostum! Düne kadar ben de vegan değildim.

En popüler vegan ve hayvanlar üzerinde test edilmeyen ürünler

*Vegan dostu kıyafetler aldığınızdan emin olmanızı sağlayacak 7 yöntem

Canlı hayvan ithalatı ve ucuz et politikasının perde arkası

*Sıfır atık yaşamak

Tükettikçe çıldıranlardan hiçbir şey almadan yaşayanlara

*Yerel ve organik gıdaları neden tercih etmeliyiz?

Tüketim çılgınlığı ve endüstrilerin perde arkası: Gerçekler tadımızı kaçırır!

*Adil ve etik moda: Ne giyiyorsan o’sun!

Plastik kullanımını hayatınızdan çıkarmanıza yarayacak 10 ipucu

*Hijyen yolunda ekolojik tuvalet temizliği için birkaç öneri

Bir zamanların rant alanı şimdilerde doğanın merhametine sığınıyor: Büyülü Orman

*İklim değişikliğini ve korumayı öncelikli gören 17 yeşil sanatçı

Yağmur ormanlarında yapılmış bir keşfin hikâyesi

Sezen Erol ile yogadan müziğe uzana yolculuğu üzerine söyleşi

0

Sezen Erol ile yogadan müziğe uzanan yolculuğunu ve yeni çıkan teklisi Uyan’ı konuştuk.

Kısa süre önce yeni tekliniz “Uyan” müzikseverlerle buluştu. Uzun yıllar ara verdiğiniz müziğe dönüşünüzü ise “yoga” ile açıklıyorsunuz? Yogadan müziğe uzanan bu yolculuğunuz nasıl başladı? Nelerle karşılaştınız?

Sezen Erol: Yogakioo 300 saatlik yoga uzmanlık eğitimi için 30 günlük inziva kampa katıldım. Böyle inzivalarda çok yoğun meditasyon ve yoga pratikleri öğrenciyi yaşamını ve amacını biz buna dharma diyoruz, derinden sorgulamaya itiyor. Ben pratiği ileri seviye olan bir öğrenciydim çoğu pozları yapabiliyor ve yaklaşık 4-5 saatlik meditasyona oturabilecek konsantrasyona ve kondisyona sahiptim. Bunu yoga eğitmeni kimliğiyle özdeşleştiremiyordum, zihnim beni bu pratikleri yapabildiğim için eğitmen olmam gerektiğine inandırmış yine de aradığım şey bu mu diye sorgulamıyor değildim. Bunun yanında çok güzel şarkı söylediğimi biliyorum, resim yapmak yemek yapmak gibi birkaç yeteneğim daha var ve hiçbirini kimliğimle özdeşleştiremiyordum. Yani hangisinin dharmam olduğunu bilmiyordum. Diğer tüm öğrenciler gibi ben de dharmasını bilmeyen standart zihin altyapısına sahiptim ve yoga eğitimine gitmemin temelinde bu yatıyordu. Felsefe dersi sırasında hocam olan Çetin Çetintaş’a sordum “hangisidir” diye “hepsi” dedi basit bir şekilde. Zihnimde isyan sözcükleri uçuşuyordu nasıl hepsi? Bir insan bir anda her şey olabilir mi? Ben kimim o zaman? Zaten bu temel soru felsefenin oluşmasına neden olmuştur. Ben kimim, neden geldim? Yani bir kişinin kendini arayışı, diğeri de yaşam amacını. Zihnime göre asıl cevap on dakika sonra başka bir konuyu anlatırken geldi, “haaaa öyle mi’’ etkisi yarattı egomun maskesi o an düştü diyebilirim. Nirvana shatakam hikayesi, hikayede şöyle bir diyalog geçiyor “Ben bilebileceğin herhangi bir şey değilim’’ ufak bir aydınlanma yaşadım. Bir şey olmak zorunda mıyım? Neden bir şey olup kişiliğimi indirgeyeyim? Her şey olmak varken neden bir şey olayım? Şarkı da söylerim, yoga da yaparım, yemek de yaparım, anne de olurum. Neden bir kimliğe sahip olayım, özgürlük bu değil, bir şey olmak bir şeyde sıkışmak gibi. Büyük bir bırakış gerçekleşti, yüküm hafiflemişti artık gerisini karma şu şekilde halletti. Eğitim bittikten sonra bir gün ders arası Çetin hocam Sezen hadi bir şarkı yap dedi. Ben de yaptım. Çetin Çetintaş mantra albümünde çıkacak olan rajayoga isimli şarkıyı yaptım ve hazır başlamışken de durmadım diğer bestelerimi icra etme yoluna girdim. Ve UYAN doğdu.

Yeni tekliniz için “Pandemi sürecinin en sevdiğim meyvelerinden biri” tabirini kullanıyorsunuz. Yoganın yanı sıra pandemi dönemindeki içe kapanmanın Uyan’ın ortaya çıkmasındaki etkisinden söz edebilir miyiz?

S.E: İçe kapanmanın da etkisiyle bu zamana kadar olan ruhsal yolculuğumu anlattım bu süreci avantaja çevirdim diyebilirim. Pandemi kolektif bir travma yaratarak biz insanlara ölümün varlığını hatırlattı, bu durum hayat yolculuğumuza daha huzurlu devam etmemiz gerektiği mesajını verirken şarkının bunu duymaya ihtiyacı olan kitlelere ulaştığında verdikleri tepkiler beni çok mutlu etti. 

Hiç kuşku yok ki sanat dallarını düşündüğümüzde yogaya en uyumlu olanı müzik. İkisi arasındaki bu güçlü bağdan nasıl besleniyorsunuz?

S.E: Jonglör gibi hissediyorum, yaşam yolculuğumu yoga yaparak ve şarkılar söyleyerek yürüyorum. İkisi de neredeyse aynı etkiyi yaratıyor ruhumda. 

Uyan’ı teknik anlamda incelediğimizde altyapısı ve sözleriyle yogadan beslendiği açıkça görülmekte. İki farklı disiplini uyumla bir araya getirmek size ne ifade ediyor?

S.E: Söz yazıp bestelemek benim için yeni bir şey değil aslında. Sadece bunları tek başıma icra etmek benim hayatımda yeni gelişen bir şey. Sözlerin bazıları kendi yaşam deneyimlerim bazıları yoga derslerinde ve enerji çalışmalarında sıklıkla kullandığımız kelimelerdi. Esinlenmem kolay oldu, her ikisini de aynı disiplinle hayatımda yer ediyor sabah kalktığımda ilk iş olarak yoga yapıyorum. Gün içerisinde ise gitarı elime alıp bir şeyler mırıldanıyorum. Bu uyum bana jonglör gibi elimdekileri en iyi şekilde değerlendirirken bu süreçten keyif almayı ifade ediyor.

Teklinizin klibi de yogayı çağrıştıran “yolda olmak” kavramıyla özdeşleşiyor. Klibin konseptini nasıl belirlediniz?

S.E: Klipteki Sezen hayatı akışında yaşayan özgür bir kız, yolda zengin bir adam yargılayıcı gözlerle ona bakıyor ve aracına almadan yoluna gidiyor. Sezen yine de yoluna neşeyle devam ediyor. Daha sonra hayatlarını özgürce yaşayan insancıl ve barışçıl iki kişi karavanıyla geliyor ve Sezen’i alıp götürüyor. Karavan içinde iki güzel kız var, biri varlıklı bir ailenin kızı sabah kalkıyor güneşi selamlıyor (ilkim Temur) ve arkadaşlarıyla kampa gidiyor. Diğeri hiçbir yere ait olmayan bir kız. (Derin Nil kaçmaz) Biraz ilerde Sezen’i aracına almayan zengin adam aracı bozulmuş otostop çekiyor, onu da alarak klip; YARGILAYANI BİLE YARGILAMA mesajı veriyor. Daha sonra kamp alanına gidiliyor herkes akşam ateş başı buluşuyor. Zengin adam artık Sezen’in ruhunu görebiliyor ve omuzunda uyumasına müsaade ederek aralarında ruhsal anlaşma ve barış gerçekleşiyor. Her zaman böyle bir senaryo vardı kafamda klipte görünenler aslında ruh dünyamın ve alt bilincimin yansıması. 

Yoga ve müzik, kişisel ve günlük yaşamınızda size neler kazandırıyor? Bu ikisinin olmadığı bir dünyayı tasvir edecek olsanız nasıl tanımlardınız?

S.E: Yoga bana zihinsel ve bedensel farkındalık kazandırıyor. Ruhsal anlamda da bir yolda olduğumu hatırlatıyor, bu farkındalık sayesinde yaşam yolunu huzurla ve keyifle yürüyorum. Müzik ise bu yolculuğumda bana neşe kazandırıyor. İkisinin olmadığı bir dünya yani yolu olmayan ve içinde neşe olmayan bir dünya olumsuzluklarla savaşmak açısından ruhsal anlamda çok zorlu bir yol olurdu.

Sonraki projeleriniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Sonraki projem sadece yoga alanıyla ilgili değil aynı zamanda herkese hitap edecek bir albümün yapım aşamasındayız. Henüz iki şarkı hazır çok heyecanlı ilerliyor, şimdiden çalışma arkadaşlarım ve yakın çevrem tarafından çok beğeniliyor.