Ana Sayfa Blog Sayfa 283

Begüm Günceler ile müzikal tiyatro üzerine bir röportaj

2

Yeni dönemin öncüleri arasında olma yolunda son derece emin adımlarla ilerleyen, müzikal tiyatronun kalbi olan Broadway’den kopup gelmiş başarılı oyuncu Begüm Günceler ile, günümüzde çıkan eserlerden tutun da eksikliklerimizden ve yapılması gerekenlere kadar bir çok noktaya değindik. Genç, dinamik ve yaratıcı yaklaşımlarıyla bezenmiş röportajımızı zevkle okumanız dileğiyle.

Öncelikle, merhaba.

Merhaba.

Nasılsınız?

İyiyim, siz nasılsınız?

Ben de iyiyim teşekkürler. Alışılagelmiş bir soru ile başlamak isterim.

Neden tiyatro? (Güler)

Yok, o kadar değil. Müzikal hayatınıza nasıl başladınız?

Müzikal hayatına nasıl başladım? Ben yedi, sekiz yaşlarındayken babam bana Grease Müzikali‘ni izletti. Sonra ben de dedim ki, bu ne kadar güzel bir şey. Hem şarkı söylüyorlar, hem dans ediyorlar, rengarenk… Babam da bak kızım bunlar müzikal, bunlardan Amerika’da bir sürü var, Broadway diye bir yer var dedi. Kısaca, babamın aracılığıyla tanışmış oldum. Daha sonra Eyüboğlu Okulları’nı kazandım. O zamanlar Eyüboğlu’nda müzikal ekibi vardı. O zamana kadar Hair (Saç), Grease, A Star Is Born (Bir Yıldız Doğdu) gibi televizyonda oynatılan müzikalleri izlemiştim ancak tiyatro sahnesinde devam eden müzikallerden haberdar değildim.

Eyüboğlu’nda hazırlık okuduğum sene, müzikal ekibi Les Misérables (Sefiller) müzikalini yapıyordu. Ben de ekibin koro kısmında yer almıştım. Benden büyükleri izleyip; bu ne kadar güzel bir yapım, ben de bunu yapmak istiyorum demiştim. Eyüboğlu’nun sayesinde müzikallerle ilgili bir çok alanı görme fırsatı doğmuştu bana. Oradaki hocalarımdan, ekiptekilerden bana okumam, dinlemem, takip edebilmem için bana müzikal önermelerini istedim. O zaman internette youtube, amazon veya herhangi bir video indirilebilecek bir site yok. Ben de ismini öğrendiğim müzikallerin kitaplarını babamın o zamanki arkadaşlarından rica ediyordum, bana Amerika’dan getiriyorlardı.

O zamanların müzikalleriyle bu şekilde tanışmıştım. Bu müzikallerin nota kitaplarını aldığım zaman, yaklaşık on senedir de piyano çalıyordum, sadece vokal melodilerini çalarak çalışırdım. Hocalarıma sergilerdim, beraber çalışırdık. Bu şekilde müzikal hayatımda yer almaya başlamış oldu.

İlerleyen zamanlarda bu yolu nasıl takip ettiniz?

Zaten Eyüboğlu müzikal ekibinde yer alıyordum, çocukluktan başlamış olduğum bir dans geçmişim de vardı. Geriye oyunculuk kaldığını fark ettiğimde, yine Eyüboğlu’ndaki drama ekibine de girmiştim. Hem dans, hem oyunculuk hem de vokal alanlarını aynı anda ilerletmeye başlamıştım. Sevgili piyano hocam, Bergüzar Çelebi bana yarı zamanlı müzikal tiyatro eğitiminden bahsetti. En azından bir dene, Haldun hoca seni bir duysun demişti. O zamanlar eğitim kadrosunda Haldun Dormen yer alıyordu. Ben de Bergüzar hocamın eşliğinde heyecanla hazırlanmaya başladım.

Sınavda Fame (Şöhret) müzikalinden bir parça seslendirdim, yanında da kendimden yaşça çok büyük bir kadının tiradını hazırlamıştım. Yaşıma göre yaşça büyük bir kadını canlandırmak boyumu asmıştı tabii. Beni izledikten sonra, biz seni çok beğendik ancak daha yaşın çok küçük. Bir sene bizim misafir öğrencimiz ol, liseye geçtiğinde sınava tekrar girersin, olursa da liseyle aynı zamanda bölümü bitirmiş olursun dediler. O sene içerisinde fazlaca çalıştıktan sonra yarı zamanlı müzikal bölümüne girmiş oldum. Hem lise hem de yarı zamanlı müzikal bölümünü devam ettirdim. Lisans düzeyinde müzikal bölümü maalesef ülkemizde olmadığından bu işe nasıl devam edebileceğimin yollarını aramaya başladım.

Hocalarım da bana ülkemizde ya opera ya oyunculuk ya da dans bölümlerine girebileceğimi söylediler. Ben de Amerika’yı zorlamaya karar verdim, zaten yaz aylarında müzikal eğitimimi geliştirmek için Amerika’da yaz okullarına giderdim. Bu süreçte hem dil, hem istenilen parçaları çalışmaya başladım. Toplamda on üç adet okula başvurdum, hepsinden kabul aldım. Dördü de tam burs verdiler. En aklıma yatanı seçip Amerika’nın yollarına düştüm ve lisans düzeyinde müzikal eğitimi, yan dal olarak da dans eğitimi aldım.

Broadway’den Türkiye’ye…

Seni Seviyorum Mükemmelsin Şimdi Değiş

Okul bittikten sonra nasıl bir serüveniniz oldu?

Okul bittikten sonra bir süreliğine New York’ta yaşadım ancak maalesef ırkçılığa maruz kaldım. Type-casting (Tip seçimi) denilen bir olgu söz konusu, ya Amerikalı gibi ya Latin ya da Uzak doğulu gibi görünmüyorsan, biraz farklı bir görüntün varsa, değerlendirildiğin rol sayısı azalıyor. Örneğin, beni hiçbir Amerikan rolüne koymuyorlardı. Zaten Amerikan varken senin makyajınla, peruğunla uğraşmak istemiyorlar. Bir de Amerika’da sendika mevcut. Tam bir paradoks; sendikaya üye olabilmek için bir Broadway oyununda oynamış olmak gerekirken, Broadway oyununda oynayabilmek için de sendikaya üye olman gerekiyor. (Gülüyor)

Ben de bir süre denedikten sonra, maddi açıdan da çok pahalı bir şehirde olduğumdan dönme kararı aldım. Bu kadar eğitim aldıktan sonra ülkemde daha başarılı işlere imza atabilirim diye düşündüm. Burada müzikallerde oynadım. Öncelikle Engin Alkan’la beraber Hekate Müzikali‘nde rol aldım. Festival açılışları da dahil olmak üzere, uzunca bir sure oyunu oynadık. Daha sonra yolum Talimhane Tiyatrosu ile kesişti. Orada Shrek Müzikali’nde, Seni Seviyorum Mükemmelsin Şimdi Değiş’te, Taksim Müzikali’nde yer aldım. Bu işlerde yer alırken bir yandan da Disney şarkılarını seslendirmeye başladım, diğer yandan da oyunculuk ve şan dersleri vermeye başladım.

Gezi olaylarını Dünya’ya gösterdik.

Taksim Müzikali, kendisine yurt dışındaki sahnelerde de yer bulmuştu.

Evet, hem Almanya’da hem İngiltere’de sahneledik. O zaman gerçekleşen Gezi Olayları’nı olabildiğince dünyaya göstermek istiyorduk. O zaman ki olayları içine almış, üzerinde hızlıca çalışılmış bir iş olmuştu. Bir sene kadar oyunu sahneledik. Almanya’da bir festivalin açılışını yaptık, basın toplantıları gerçekleştirdik. İngiltere’de de aynı şekilde sahneledik. Olayları dünyaya açmaya çalıştık ancak sadece bir sene sürdü. Gezi Olayları’ndan sonra da Türkiye’de gündem değişmeye devam ettiği için, Gezi Olayları sırasında gerçekleşenler geride kalmaya başlamıştı.

Oyunun içerisinde yerleştirmek istediğimiz yeni olaylar gerçekleşiyor ancak hepsine yer vermek mümkün olmadı. Ölenlerin sayıları çoğaldı ancak her ismi yerleştiremedik. Biz oyunu güncelledikçe oyunun süresi uzamaya başladı, olaylar arasında eleme yapmak zorunda kaldık. En sonunda oyunun miladını doldurduğuna kanaat getirdik ve tarihsel bir anı olarak kalmasını uygun gördük.

Taksim Meydanı Müzikali

Anlıyorum. Müzikal tiyatro dışında drama da gerçekleştirdiğiniz performanslar mevcut mu?

Hayır. Ben hep müzikallerde rol aldım. (Gülüyor) Aslında çok istedim ancak bir türlü vakit bulamadım. Okul, seslendirme, müzikaller; hepsi bir araya geldiğinde ekstra olarak bir dramada yer alamadım.

Seslendirme demişken, en çok ses getiren işiniz; geçen sene sinemalarda yer alan Karlar Ülkesi’ndeki Elsa karakteri oldu.

Evet, Karlar Ülkesi!

Sizin için böylesine bir prodüksiyonda yer almak nasıl bir tecrübeydi?

Önce “Aldırma” olarak çevrilen parçanın demosunu duydum ki şarkının en zor kısmı yani en sonu gelmişti. Demişler ki, orayı söyleyebiliyorsa şarkının her yerini söyleyebilir. (Gülüyor) Ancak koştukları şartlardan biri şarkıyı söyleyen kişiyle, dublaj yapan kişinin aynı olması olmuş. Normalde iki farklı kişi bir rolü üstlenebiliyor ancak bu rol için bunu istemişler. Şimdi böyle bir şart ortaya konunca durum sıkışık bir hal almış.

Dublajcıların çoğu çok iyi şarkı söyleyemiyorlar. Tabii ki söyleyebiliyorlar, aralarında güçlü şarkıcı olan bir kaç kişi de mevcut. Yine de hangi şirketle çalıştığınıza göre de değişiyor. Benim şirketimde hem çok iyi şarkı söyleyebilen hem de dublajı yapabilecek bir, iki kişi vardı. Ancak şarkı çok güçlü bir teknik isteyen bir parçaydı. Durum bu olunca da şirket şarkıcıları Amerika’ya onay için yollamaya başladı.

Bir çok ünlü sanatçıyı da denediler ama herkes geri döndü. Neden? Çünkü asıl seslendiren kişi Idina Menzel. Idina Menzel bir Broadway yıldızı. Benim fazlasıyla beğendiğim, takip ettiğim bir sanatçı. Senelerdir takip ettiğim için de ses rengi, söyleyiş tarzı hakkında bilgim vardı. Ben de dedim ki bu Idina Menzel, Allah aşkına bunu ben seslendirmek istiyorum. Hayır, seni Anna karakteri için yollayacağız. Biz sana başrol teklif ediyoruz, sen ikincil rolü istiyorsun, manyak mısın? diyerek reddettiler beni. (Gülüyor) Ben de Elsa’yı istiyorum, Anna’yı istemiyorum diye direttim. Beni yine de Anna karakterinin denemesi için yolladılar. Bana göre, renk olarak Anna karakterine uymadığım için onay vermediler.

Sonrasında uzunca bir süre Elsa karakteri için seslendirme sanatçısını aramaya devam ettiler ancak bulamadılar. Selim Atakan ve Bora Severcan’ın ısrarları üzerine Amerika; tamam, Begüm’ü yollayın dedi. Normalde bir role yollanıp onay alamadıysanız, başka bir rolü denemek mümkün olmuyor. Durum hem zaman hem de kimseyi bulamamaktan ötürü zora girdiğinden beni tekrar deneme kararı aldılar. Ben tabii Idina Menzel’in stilinin her yanını ezberlediğim için ışık hızında onay geldi ama ben daha önce hiç dublaj yapmamıştım ki karakterin dört yüz beş yüz kadar cümlesi vardı. Eyvah dedim, ben bunun dublajını nasıl yapacağım? Bora Severcan çok yardımcı oldu bana bu süreçte. Şarkıları da Selim abi ile çalıştık, o da çok yardımcı oldu bana.

Son derece heyecanlı ve tanımlanamaz bir dönemdi benim için. Hatta bu kadar büyük bir başarı yakalamasını beklemediğimiz bir işti. Ben bu kadar ünlü olacağını bilseydim… (Gülüyor) Hakikaten bu kadar büyümesini beklediğimiz bir proje değildi. Hatta Oscar ödülünü kazanınca bu proje, otomatikman ben de Türkiye’deki Oscar’ı almış oldum. (Gülüyor) Çok keyifli bir proje oldu benim için.

Müzikal tiyatroda mevcut durumun değişmesi gerekiyor.

O zaman, gelecekti projelerinizi sormak istiyorum. Aklınızda neler var, neler planlıyorsunuz?

Şu anda yüksek lisans yapıyorum. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya’dayım, reji üzerine eğitim alıyorum. Bunu da neden yaptım? Türkiye’de müzikal tiyatro konusunda çok büyük eksikliklerimiz olduğunu düşünüyorum. Yine de bu kimsenin suçu değil. Biliyorsunuz ki, yarı zamanlı müzikal tiyatro bölümü dışında bir eğitim söz konusu değil. Eğitimini müzikal tiyatro üzerine kurmuş olan tek özel kurum benim de kadrosunda yer aldığım Gülsin Gümüş Müzikal Atölyesi. Bir de Haldun hocamızın okulu var. Ancak saat olarak tam bir konservatuvar eğitimi olmadığından ve eğitim kadrosu zayıf kaldığından, yetersiziz.

Bununla beraber çıkan işler de, hadi biraz daha özenilmiş isler olsun, biraz daha prodüksiyon olsun desek de maddi koşullar ortada oluyor. Halkımız da müzikallere alışkın olmadığından hoşlanmayabiliyorlar, izlemiyorlar. Bunların hepsi bir araya gelince de müzikal tiyatro diğer alanların yanında biraz daha çıtanın altında kalmış bir sanat dalı oluyor. O yüzden, ben de hazır Amerika’da okumuşken, işin fırınını da görmüşken, ekmeğini de yemişken; elimden geldiğince mevcut durumu değiştirmek istedim. Buna da reji öğrenmekle başladım.

Tabii ki bir yönetmenin yanında, tabiri caizse pişerek de yapabilirdim ancak ben kuram konusunda eksik olduğumu düşündüğümden okulunu okumak istedim. Dil Tarih Coğrafya’yı seçmemdeki en büyük neden de buydu. Gerçi, daha sonraları KHK ile hocalarımızı okuldan uzaklaştırdılar, maalesef böyle bir durumla yüz yüze geldik. Yine de, bütün engellere rağmen devam ediyoruz rejiye.

Ben de mezun olduktan sonra uyarlama üzerinde çalışacağım; Broadway müzikallerini ülkemize getirip, çevirip, uygun insanlarla çalışıp, bir müzikal ortaya çıkartıp, yönetip, hatta hem oynayıp hem yönetip elimden geleni yapacağım. Eğer olmazsa da en azından bir müzikal yönetip, ülkemizde yeni işler kazandırmak niyetindeyim.

Bir yandan da aklımda bir albüm fikri var; biraz daha caz, sevgili Birsen Tezer tarzında bir iş olabilir. Dublaja devam ediyorum zaten. Benim hayatım bu şekilde devam edecek sanırım. (Gülüyor) Müzikallerde oynayıp, yönetip, yeni işler yaratmaya devam edip, hem müzik hem tiyatro… Yapabilirsem bunlardan devam etmek istiyorum.

Siz konuşmaya devam ettikçe benim de aklıma yeni sorular geliyor. Sizce, Türkiye’de Müzikal Tiyatro çerçevesindeki en büyük eksikliğimiz nedir?

Öncelikle, insanların müzikal kültürü ile büyümüyor oluşu. Bu da neden oluyor? Daha küçük yaşta, insanları bu alana yönlendirebilecek bir vizyon söz konusu değil. Ebeveynler bunu bilmezse, çocuk da bu kültürü öğrenemez. Şimdi çocuk bu kültürle büyümezse, yirmili yaşlarda eğitime başlamak mı daha iyidir yoksa daha dört yaşında eğitime başlamak mı daha iyidir? Sonuçta müzikal dediğimiz olgu hem oyunculuk hem dans hem de vokal yeterlilik isteyen bir iş. Eğer çocuk erken yaşta bu sektöre yönelmezse, ilerleyen yaşlarda başladığında otomatik olarak bir sıfır geride başlamış oluyor. Hele ki üç sektörü birden bir arada götürmeye çalışmak yeterince zor oluyor. Böyle bir vizyon söz konusu değilken, bir anda haydi müzikal oyuncusu olmak istiyorum deniyor.

Yine dönüp dolaşıp eğitime geliyoruz. Ailenin vizyonu, ailenin eğitimi bu yönde olmadığı sürece ve insanlar daha çok müzikal izlemeye gitmediği, talep etmediği sürece bu sektörün gelişimi zorlaşıyor. Dramaysa herkes gidiyor ancak müzikal olduğu zaman; ben müzikal sevmiyorum, durup dururken şarkı söylemeye başlıyorlar gibi bir algı söz konusu. Öncelikle bu algının kırılması gerekiyor; bu algının da kırılabilmesi için eğitimin değişmesi, ailelerin vizyonlarının değişmesi, çocuklarını daha çok yöneltmeleri gerekiyor. Ancak o şekilde gelişmemiz mümkün olacaktır.

Diğer bir yolu da ses getirecek yeni işler yapılması olabilir. Uyarlamalar yapmak, yeni eserler ortaya koymak gerekiyor. Bu işleri de yeterli elemanlarla ortaya koymak büyük önem taşıyor. Örneğin, dansçıyı baleden alıp, ses sanatçısını operadan alıp, oyuncuyu tiyatrodan alıp ortaya karman çorman bir iş çıkarsa kendisini fazlasıyla belli ediyor. Seyirci salak değildir, hemen anlıyor durumu. Bunların düzeltilmesinden sonra müzikal tiyatro ülkemizde gelişme fırsatı bulacaktır.

Haklısınız. Uyarlama demişken, uyarlamaların daha en başındaki sıkıntı telif hakkından geçiyor. Hatta Hedwig ve Angry Inch Müzikali’nde de böyle bir durum yaşanmıştı. Sağ olsun Kazan Dairesi peşini bırakmadığı için seyirciyle buluşma fırsatını elde ettiler.

Çok da başarılı bir iş söz konusuydu. Onlara da selam söylüyorum buradan. (Gülüyor)

Biz de söyleyelim o zaman. Çok haklısınız. Peki, uyarlamalarda böylesine bir sıkıntı söz konusuyken sizin aklınızdan orijinal bir eser ortaya çıkarmak geçiyor mu?

Tabii ki geçiyor. Yine dediğim noktaya geliyoruz. Kafası bu yönde işleyen insanlarla çalışmak gerekiyor. Yine maddi koşullar tümseğine geliyoruz. Birisine yeni bir müzikalin bestesini yazdırmak istiyorsunuz ama bunun karşılığını maddi olarak vermek çok mümkün olmuyor. Ya da bir sürü dramaturg ile çalışmak gerekiyor, belki teknolojiyi oyuna yedirmek istiyorsunuz ama bunların hepsi maddiyat. Özellikle senaristle bestekârın beraberce çalışması gerekiyor. Ülkemizde böyle bir sistem söz konusu değil. Oyun bitip çıktıktan sonra bestekâr oyunu izliyor ya da senaryoyu okuyor ve üzerine sanatını icra ediyor. Bütün bunlar yan yana gelince de orijinal bir iş çıkarmak, nasıl olsun? Olmuyor. (Gülüyor)

Disiplinli olup, zamanı doğru kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Biraz da sahnenin arkasına gidelim. Türkiye’deki kulis disiplini ile Amerika’da gözlemlediğiniz kulis disiplini arasında ne çeşit farklılıklar var?

(Gülüyor) Şimdi, kimseyi zan altında bırakmak istemem ama… Ben sonuçta on seneden uzun süredir Türkiye’de bu işi profesyonel olarak yapıyorum. Amerika’da ise beş sene kaldım, hem sahne arkasında hem de sahne önünde görev aldım. Bana göre, bir numaralı sıkıntımız zaman. Bir işe zamanında başlamak, bir işi programlamak ve bu programa sadık kalmak. Hiç böyle bir disiplinimiz yok.

Provalar 15.00’da mı başlayacak? Oyuncular 16.00’da, yönetmen 17.00’da, ışıkçılar 18.00’da gelir. Sen 15.00’ten itibaren beklersin, 19.00’da başlarsın provaya. Bence bu oturmuş bir olgu. Şöyle ki; nasılsa o prova zamanında başlamayacak diyor gelecek olan da o yüzden o da geç geliyor. O geç gelince de öbürü; onlar daha toparlanamamıştır, onlar toparlansın da öyle giderim diyerek bir saat geç geliyor. Böyle böyle saat atıyor.

Biz Türkler olarak maalesef caymayı, tembelliği seven bir milletiz. Zaten disiplinli olmazsan, işi de istediğin gibi çıkartamıyorsun. Disiplinli yönetmenler ve tiyatrolar da var ki Allah’tan var! Eğer olmasalardı; bütün ülke böyle, üstüne su içelim derdim ama bu örneklere sahip olduğumuz sürece umut doluyum. Çünkü sahne arkasında disiplin sağlanabilirse, çok güzel işler ortaya çıkabiliyor. Herkes mutlu oluyor, daha iyi kontrol edebilme imkânı doğuyor, düzeltme imkânı oluyor. İşler son dakikada, eyvah bunu nasıl kurtaracağız durumuna düşmüyor. Bence gidilmesi gereken öncelikli yol, sahne arkasında disiplini sağlamak olmalı.

Gençler için bilgilere, müzikallere ulaşmak, yurtdışına açılmak daha elverişli koşullar altında.

Evet, artık öyle.

Sizce bu kolaylıklar günümüz gençlerini nasıl etkiliyor?

Bence bu durum biraz da öğrencileri tembelliğe sürüklüyor. Benim zamanımda böyle olanaklar yoktu. Dişimle tırnağımla dedikleri gibiydim. İki ay telefon faturasını ödeyebilmek için para biriktirip bir kere Amerika’daki okulu arıyordum ve bilgi almaya çalışıyordum. İnternette her şey yazmıyordu, ulaşılabilecek videolar yoktu, nota kitaplarını yalvar yakar yurtdışından getirttirmek zorunda kalıyordum.

Şu an Youtube var. Onu geçtim, müzikallerin izlenebildiği Broadway’in kendi sitesi var. İzlemeye giden insanlar, kaçak çekiyor olsalar dahi internette paylaşıyorlar. Bütün notaları küçücük meblağlar ödeyerek satın alma şansı var. Altyapıları insanlara çaldırtıp, satın alabilme şansı var. Albümler her yerde var. Kısacası her şey var. Ancak bu neye neden oluyor? Gençler, bir kaç adet müzikali öğreniyorlar ve ondan sonra kendilerini geliştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Oysa önünüzde bir okyanus var.

Ben öğrencilerime hep derdim ki hiç merak etmiyor musunuz? Takılmışsınız sekiz, dokuz tane müzikale… Sen aç, internette ulaşacak milyonlarca kaynak var. Yaz internete, bilmediğin milyonlarca müzikal çıkıyor. Mutlaka bir yerden bulursun. Dinle, izle, ne güzelmiş de koy kenara. Besteci bil, söz yazarı bil. Bu insanlar ne yapmışlar? Bu insanlar neden bu eserleri ortaya çıkartmışlar? Yeni ne işler var? Eskiden ne varmış da nasıl değişmiş? Kimse bu soruları sorup, araştırmıyor. Çünkü, tembellik. Oysa elinde böyle bir olanak varken kendini geliştirsen, belki bambaşka yerlere gideceksin ama yapmıyorlar.

Hatta son zamanlarda, özellikle Broadway’deki oyuncular sosyal medyalarda günlük yaşantılarını paylaşıyorlar. Sizin de belirttiğiniz gibi, orada ciddi bir disiplini takip edebiliyoruz.

Kesinlikle. Her şey çok hızlı gelişiyor, değişiyor artık.

Eserlerde yeni kan, yeni devinimler.

Peki siz, hızla değişen bu sistem içerisinde nasıl bir noktada yer almak istiyorsunuz? Ülkemizdeki seyirciler üzerinde nasıl bir etki uyandırmak istersiniz?

Ben farklı şeyleri seven birisiyim. Klasikleri asla yokmuş farz edemem. Örneğin, hep Oklohoma! Müzikali’nden bahsederim. Broadway’de yeni bir çağ açmış bir müzikaldir. Yani, yeni işleri anlayabilmek için öncelikle klasikleri bilmek gerekiyor. Müzikal nasıl oluşmuştur, hangi işler neleri değiştirmiştir, sektör neden buraya doğru evirilmiştir, bunları öğreneceksin. Bunları öğrendikten sonra da şu an neler yapılıyor, onu öğrenmelisin. Eğer ki o zamanki işler ile güncel yapılan işler arasında uçurumlar varsa ki var; bu değişime ne neden olmuş, onu öğrenmelisin.

Teknoloji ilerlemiş, bundan dolaylı olarak da sanat ilerlemiş. Biz hala, kusura bakmayın ama, Lüküs Hayat’ı sahneliyorsak ve hala müzikal dendiğinde akla gelen ilk iş Lüküs Hayat’sa, bu bizim ayıbımızdır. Ben de bunu bir şekilde değiştirmek istiyorum. Bunları asla Lüküs Hayat’ı yerdiğimden söylemiyorum. Müthiş bir iş. Ama zamanında müthiş bir iş. Artık miladini doldurdu. Artık öyle bir yaşam da yok, artık müzikal dendiğinde o tarz işler de yok. Daha teknolojik, daha kostüm ve ışık oyunlarına dayalı, daha müziğin de değişimine ayak uyduran işler mevcut. Bütün bunları ele aldığımız zaman, Lüküs Hayat geride kalıyor.

Aslında biraz önce Taksim Müzikali hakkında söyledikleriniz için de geçerliydi aynı durum. Bir sene içerisinde dahi oyun geride kalabiliyor.

Aynen öyle. Yapabilirsem eğer, daha yenilikçi işlerin peşinden gitmek istiyorum. Kuramları birbirini içerisine katıp, teknolojiden de yararlanma gibi fikirlerim var.

Zaten Tiyatro tarihine de göz gezdirdiğimiz zaman, ne zaman bir tıkanıklık baş gösterse, yenilikçi bir iş ortaya çıkıyor.

Bütün dönemlerde de öyle değil midir? Bence o evirilme vaktimiz geldi de geçiyor ama… Ne olacağına, nasıl bir öncülük yapmak gerektiğine karar vermek gerekiyor.

O zaman gelelim Türkçe’nin ağız yapısı, alfabetik olarak müzikal eserlere natürel bir biçimde oturamıyor oluşuna. Siz ne düşünüyorsunuz?

Aslında Türkçe İngilizceyle karşılaştırıldığında daha zengin bir dil. Böyle düşündüğümüz zaman, durumun tam tersi olması gerekir. Bir Amerikan eserini biz Türkçeye rahatça çevirebiliriz ama onlar bizim eserlerimizi o kadar rahat çeviremezler. Prozodi olarak sıkıntı çekebiliyoruz, yine de anlam olarak daha dolgun ve tatmin edici yaklaşımlarda bulunabiliyoruz. Prozodiyi tartışırım, çoğu işi de beğenmiyorum. Her şeye rağmen prozodideki sıkıntılarımız da yavaş yavaş yoluna giriyor. Sanırım dil konusunda dediğine katılamıyorum. (Gülüyor) Eserleri, işinin ehli insanlara teslim etmemiz gerekiyor.

Bütün bu sıkıntılara rağmen ülkemizde yükselen bir müzikal çıtası var diyebiliriz. Bunun yanı sıra, Amerika’da da her sene yeni eserler sahneye taşınıyor.

Kesinlikle. Son beş, altı senedir özellikle ülkemizde güzel işler ortaya konuyor.

Sizin beğendiğiniz işlerden bahsedelim o zaman.

Çok zor bir şey istedin benden. Neden biliyor musun? Var olan müzikallerde oynayanların çoğunluğu benim dostlarım, arkadaşlarım. Ben bu soruyu pas geçemiyorum galiba? (Gülüyor) En yeni iş olarak, Hedwig’i çok başarılı buluyorum. Yılmaz (Sütçü) çok iyi bir oyuncu, şarkıcı. Ayşe (Günyüz) de keza öyle. Afife Jale Ödülü’ne de layık görüldüler. Barış (Arman) aynı zamanda çok başarılı bir şekilde uyarlama yapabilen, kalemi çok güçlü bir yönetmen. Bunların haricinde de öncü bir iş olduğu için, çok başarılı buluyorum. Daha önce böyle bir iş yapılmadı ve bu çok büyük cesaret gerektiren bir sorumluluktu. Bir travestinin hayatını bu şekilde ele almak çok önemliydi.

Bir çok insanın sesi oldu diyebiliriz.

Kesinlikle. Üzülerek belirtiyorum, Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları’nda sahneye konan işlerde çok büyük eksiklikler gözlemliyorum. Bu eksikliklerin çoğunluğunu teknik açıdan değerlendirebilirim. Belki daha başka işler, daha başka yönetmenlerce ortaya konulabilse daha iyi olabilecekken orta düzeyde kalmış işler karşımıza çıkıyor. Yine de bunların yapılıyor olması bile son derecede umut verici. En azından insanlar deniyorlar. Tabii ben böyle konuşunca, sen ne yaptın o zaman gibi bir tepkiyle karşı karşıya kalıyorum.

Son olarak Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş isimli oyunu ortaya koyduk ki bu oyunu dört sezon oynadık. Zorlu PSM (Performans Sanatları Merkezi) dahil olmak üzere. Bir müzikalin dört sezon kapalı gişe oynayabilmiş olması, bu koşullar altında bir mucize. Demek ki biz güzel bir iş ortaya çıkartabilmişiz diyoruz. Bugüne kadar bir tane kötü yorum aldık ki o da senaryonun sabun köpüğü gibi olması üzerineydi. Türkiye’deki elit kesim izledikleri eserlerde derinlik arıyor, halbuki oyunumuz son derece sade bir şekilde insan ilişkilerini komedi açısından ele alıyordu. Oyunu Off-Broadway’de oynandığı şekilde aldık ve kültürümüze uyarladık. Erman’la Şansal kelimeleri dahi geçiyordu şarkı sözlerinde. (Gülüyor) Her kesime hitap eden bir iş olduğu için de çok beğenildi.

En iyi kadroyla, ufak prodüksiyonlar olsa dahi güzel isler çıkartılabiliyor. Bizim ekibimizde bir kişi hariç hepimiz müzikal oyuncusuyduk. O bir kişi de bizimle çalışarak çok güzel bir noktaya geldi ve güzel de bir iş çıktı. Ekibi seçerken, tanıdık değil de rolün hakkını verebilecek kimi koyabiliriz sorusunu sorarak harekete geçmek gerekiyordu, öyle de yaptık.

Yurtdışında devam eden sektör içerisinde, çığır açtığına inandığınız işler hangileri?

Şu an yedi adet Tony Ödülü’ne layık görülen Dear Evan Hansen (Sevgili Evan Hansen), çok başarılı ve yenilikçi bir yapım. Kaldı ki benim bakış açıma göre, geçen sene on bir adet Tony Ödülü kazanmış olan Hamilton’dan çok daha başarılı. Çünkü, Hamilton modern ancak fazla Amerikan’dı. Dear Evan Hansen yürür bak, ben söylüyorum. O iş yürür. (Gülüyor)

Hamilton’ın da afişinde ‘Bir Amerikan Müzikali’ yazarak rengini belli etmişti nitekim.

Aynen. Evet, beğeniyorsunuz ama sizin kültürünüz değil ki o. Bambaşka bir kültür, kuram, algı söz konusu. Müzik de, hikaye de onların kültürü. Uyarlamaya kalksak mümkün değil. Dear Evan Hansen tam tersine daha global bir konu, bir çok gencin sıkıntılarını anlatan bir yapıt. Bir de Matilda Müzikali‘ni çok severim, özellikle de çocukları efektif kullandıkları için. Wicked (Büyülenmiş) müzikalini hepimiz seviyoruz ki on seneyi geçti sahneye ilk defa konulalı. Disney manyağı bir insan olarak Cindirella (Sindirella) ve Alaaddin (Alâeddin) müzikallerine aşığım. Teknik, ışık, kostüm hileleri akıl almaz düzeyde. Yine de zevke göre değişiyor tabii.

Birkaç küçük ama önemli tavsiye…

Son olarak, bu yolda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyenizi alalım.

Senelerdir müzikal tiyatro hocalığı yapmış ve beni delirtmiş öğrencilere rastlamış biri olarak… (Gülüyor) Kendinize güvenin. Yeteneğinize güvenin, kendinizi geri çekmeyin. Önceliğiniz, kendinizi geliştirmek olmalı. İnternetten araştırın, okuyun, ders alın. Kendi kendinizi geliştirmeye uygun vizyona sahip olun. Her şeyi deneyip, her şeyi okumanız gerekiyor. Deli fişek gibi olmalısın derdi bana anneannem.

Madem bu işi yapmak istiyorsunuz, hiç durmamalısınız. Üç farklı sektörü bir araya koyuyorsunuz; dans, vokal ve oyunculuk. Bunlardan birini yapabilmek için insanlar senelerini harcamasına rağmen ben oldum diyemezken siz bir kaç sene uğraşıp, ben oldum derseniz… Çok büyük sıkıntılarla karşılaşırsınız. Konservatuara gidemediniz mi? Boş verin, para biriktirip dünyanın her tarafından workshoplara katılın. Bunları yapmadıkları için olmuyor. Benim tavsiyem; çok çalışmak, çok okumak ve en önemlisi hiç vazgeçmemek.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mıdır?

Müzikal iyidir. Gidin, izleyin. Sıkıcı değildir. (Gülüyor) Gidin de para kazanalım. Şaka tabii. Ciddi bir sanat dalı sonuçta, takip edin.

Şahsım adına söz veriyorum o zaman. Gaia Dergisi olarak, bu keyifli sohbetiniz için de çok teşekkür ederiz.

Rica ederim. Asıl ben teşekkür ederim.

Bu röportaj Onur Kadıoğlu tarafından Gaia Dergi için yapılmıştır.

Saç dökülmesine 4 doğal çözüm

Bir günde yaklaşık 50 ile 100 tel arası saçımız dökülür ve bu dökülme dermatologlar tarafından oldukça normal görülmektedir. Fakat, günde 100 telden fazla saç dökülmesi, saç derinizde bir şeylerin ters gittiğine ve artık bu konuda harekete geçmeniz gerektiğine işarettir. Evde halihazırda bulabileceğiniz malzemelerle saç dökülmenizi durdurabileceğinizi biliyor muydunuz?

İşte evde kolaylıkla hazırlayıp uygulayabileceğiniz 4 etkili doğal saç dökülmesi tedavisi!

Aloe vera

Aloe vera, zarar görmüş saç derisinin rahatlamasına ve yeni çıkan saç köklerinin uzamasına yardımcı olan muhteşem bir bitkidir. Aloe vera, aynı zamanda saç köklerini tıkayarak saçların uzamasına engel olan sebumun da temizlenmesine yardımcı olur. Aloe vera jelini saç derinize uygulayın, yaklaşık 40 dakika bekletin ve ardından ılık su ile durulayın. Bu işlemi haftada 3-4 kere uygulayın.

Hindistan cevizi yağı

Hindistan cevizi yağı saçları güçlendirici ve nemlendirici özelliği olan E vitamini ve birçok antioksidan açısından oldukça zengindir. Hindistan cevizi yağı aynı zamanda saç derisi enfeksiyonları ve kepekle savaşan antimikrobiyal özelliğe sahiptir. 1 yemek kaşığı saf Hindistan cevizi yağını alın ve avucunuzda biraz ısıtın. Saç derinize ve özellikle saç köklerinize nazikçe uygulayın. 40 ile 50 dakika arası bekletin ve durulayın.

Jojoba yağı

Jojoba yağı saçı nemlendirmede ve uzatmada oldukça etkilidir. İsminin aksine, yağ olmasına rağmen durulandıktan sonra saçta ağırlık yapmaz. Evde jojoba yağı kürünü uygulamak için, birkaç damla jojoba yağını avucunuza ısıtın, dairesel hareketlerle saç derinize nazikçe masaj yapın ve 30 dakika sonra durulayın.

Soğan suyu

Soğan, saç köklerinde kan dolaşımını hızlandırmaya ve saç uzamasına yardımcı olan sülfür açısında oldukça zengindir. Soğan aynı zamanda saç derisi enfeksiyonları, kepek ve sebumla savaşan antibakteriyel özelliğe sahiptir. Soğan suyu kürünü kullanmak için, bir adet soğanı rendeleyin, suyunu sıkın ve saç derinizin tamamına yedirin. 20 dakika bekletin ve ardından ılık suyla durulayın.

Kaynak: Flymedi

Editör Notu: Bu püf noktalar/tarifler kişiden kişiye değişip farklı tepkilere neden olabilir. Önerileri hekiminize danışmadan uygulamayın.

Bir ezilen kesim hakareti olarak “aylaklık”

Bir Siyasal Bilgiler bölümü dersinde, sosyolojinin evrimsel kökenine dair düşünceler duymuştum hocadan. Çok ilgimi çekmişti çünkü benim bölümümde böyle anlatımlar yoktu. Profesör, insanlığın gelişimine en çok katkısı olan mefhumun “boş zaman” olduğunu söylemişti. Burası bana çok garip gelmişti. Çünkü o güne kadar para, yazı veya savaşların insanlığın tarihsel gelişimindeki önemini anlatıyorlardı bize hocalarımız. Kimse boş zamanın, aylaklığın, boş gezmenin, bir işe yaramamanın bu kadar faydası olduğundan söz etmiyordu.

Bugün özellikle sosyalistler ve sosyal demokratlar tarafından sürekli olarak çalışmak, çalışkanlık, emek ve emekçilik birer “değer” olarak yüceltilir. Buradaki “değer” kavramı, aslında “meta” olarak iktisadi karşılığını bulan, maddi üretime dayanan bir yere sahiptir. Bu değer, sadece ekonomik ve hiyerarşik olarak karşılık bulabilir çünkü bu konuya yönelik sosyalist vurgu, aslında sadece “üreticilik” üzerinden yaratılan, politik ve sınıfsal bir söylemdir. Marx ve Lenin‘in işçi yığınlarına (Lenin’in pek az metninde “sınıf” kelimesi geçer, zira “sınıf” bambaşka bir olgudur) yönelik söylemleri, onların üretici güçlerini vurgular gibi yorumlanır. Ama bu aslında yanlış bir bakış açısıdır, zira Marx’ın karşı çıkışı aslında üretmekten kaynaklı bir tavır değil, ahlaki bir tutumdur. Sosyalistler, bu söylemleri farklı şekillerde kullanarak aslında karşı çıktıklarını söyledikleri sistemin bakış açısını yeniden üretirler.

Birçok insana karşı kullanıldığını gördüğüm, sınıfsal tavra yedirilmiş ama aslında o tavrın içinde hiç yeri olmayan ayrımcı söylemler, birçok sol politik harekette hala kullanılmaya devam ediliyor. Bu söylemlerin sağ veya liberal kesimde kullanılmasına karşı çıkmak mantıksız olduğu için onlara hiç değinmiyorum. Onlar zaten insanın varoluşunu ürettiği ve hizmete sunduğu değerler, metalar üzerinden değerlendiriyorlar. Bu söylemin beklenmemesi gereken asıl grup sosyalistler olduğu halde, (çünkü dünyadaki “ana akım” muhalif hareket sosyalizmdir) parasal ilişkiler üzerinden birilerine en çok yüklenen kesimdir sol.

Hepimiz “Baba parasıyla geçiniyorsun”, “Sen çalışmıyorsun, bir işe yaramıyorsun”, “Emekçi değilsin sen, para kazanmıyorsun” şeklinde cümleler duyduk. İşte bunun gibi söylemler, liberal bakış açısından beklenebilir ancak. Çünkü bu cümleler; para kazanmayı ve meta biriktirmeyi, bir maddi birikime sahip olmayı hiyerarşi kurma aracı olarak gösteren, insanın ancak sisteme hizmet ettiği ve birilerine para kazandırıp bu paradan ufak bir miktar kendine alabildiği ölçüde var olabildiği sonucuna varan ideolojik mesajlar içerirler.

Türkiye’de aslında ezilen yığınların arabesk bir karşı çıkışı olarak görürüz bu tavırları. Ailesinden gelen maddi bir birikimi olmayan kesimler, ilerleyen zamanlarda kendilerini yalnızca ellerinde tutabildikleri alım gücü ile değerlendirirler ve bu değerlendirmeyi çevrelerindeki herkes üzerinde bir güç simgesi olarak kullanırlar. Örneğin; ailesi zengin bir gencin çalışmadan çok pahalı bir arabayla dolaşmasındaki sorun, bu bakış için, o gencin çalışmaması gerçeğinden başka bir noktaya vurgu yapmaz. Yani o gencin boş zamanını değerlendirme şekli, tavırlarındaki parayı bir güç aracı olarak kullanma pratiği veya kurduğu hiyerarşiye değinmez kimse. Sol bakış, bir yandan emeği olabilecek en saçma şekilde kutsarken, diğer taraftan bir hiyerarşi unsuruna karşı çıkmak için, başka bir hiyerarşi unsurunu kullanır.

Eşcinsel insanlara duyulan nefreti inkar etmek için söylenen “Benim eşcinsel arkadaşlarım da var'” cümlesinden farkı yoktur bunun. Birisi plütokrasiyi (maddi gücün iktidarı) olumlarken, diğeri nominalizmi (Latince “yeğencilik” anlamına gelir, insan kayırma anlamında bir kelimedir) ön plana çıkarır. Yukarıdaki cümlede, birinin eşcinsellere nefret hissetmemesine delil olarak, çevresinde eşcinsel insanların da olması gösteriliyor. Yani ancak bu kişilerin çevresinde olabilenler, onun tarafından sevilen insanların sahip oldukları “farklılıklar” (ki bu da aslında ayrımcılık içeren bir kelime) kabul edilebilir; söz gelimi, bu kişinin “Benim Kürt arkadaşlarım da var” demesi, örneğin Diyarbakırlı birini tanıması, onun Kürtlere yönelik nefretini aklayabilir ona göre. Ama hepimiz, bu iki cümlenin de ayrımcılık içerdiğini, feodal kültüre özgü bir egemenlik sahası kurduğunu görebiliyoruz. Peki çalışmak neden bu kadar yüceltiliyor?

Paul Lafargue‘ın politik bir şaheseri olan “Tembellik Hakkı” kitabı insanın boş zamana olan ihtiyacını öyle güzel açıklamış ki, Avrupa’daki 68 isyanları döneminde sıkça argüman kaynağı olarak kullanılan eserlerden birine dönüşmüş. Bu kitapta, işçi yığınlarının sosyalistler tarafından yüceltilen “emeğinin” aslında onları nasıl bir bataklığa sürüklediğini çok net görebiliyoruz. 19. asırda, günde 14 ile 16 saat arasında çalışan işçiler vardı. Bu insanların banyo yapmak, yemek yemek, eğer varsa çocuklarıyla ilgilenmek, uyumak ve eşi veya sevgilisiyle vakit geçirmek, sevişmek için toplamda en fazla 8 veya 10 saatleri kalıyordu. Çünkü zenginlerin boş zamana sahip olup düşünce üretmeleri için, onların ölümüne çalışmaları gerekiyordu.

Antik Yunan’da veya 12-18. asırlar arası Avrupası’ndaki düşünce “adamları” (adamlar kelimesini, kadınların madenlerde veya zenginlerin yataklarında köle olarak kullanılmaya değer görülmelerine rağmen, düşünce üretmeye değer görülmemelerini anlatmak amacıyla ironi olarak kullandım) aslında hiç de yüce gönüllü şahsiyetler değillerdi. O zamanlara göre, belki bir şekilde anlaşılabileceği söylenen (ama bize tarih ve felsefe kitaplarında sürekli anlatılan Platon, hiç anlatılmayan isyancı Spartacus yoldaşımızdan sadece bir asır önce yaşamıştı, yani antik dönemde de başka bir dünya yoktu, başka bir yaşam biçimi vardı aslında) bu “adamlar” (bir önceki açıklamaya vurgu yapıyorum yine) kölelerini kendileri yerine çalıştıran, Lafargue’ın anlattığı gibi, kölelerinin en çok zamanını çalan arkadaşlarımızdı. Çalışmanın bir “erdem”, bir “değer” olarak yüceltilmesi, egemenler tarafından köleler ellerindekiyle mutlu olsun, ayaklanmasın diye yapılan antik propagandalardan ibaretti. Ama bu yaklaşım nedense hâlâ yürürlükte.

Birinin para kazanmaması veya para kazanma şeklinin başkalarına göre görece daha rahat olmasının üzerinden üretilen aşağılamalar, “zengin çocuğu”, “baba parası yemek”, “boş boş gezmek” gibi söylemler, fark edilmese de sistemi olumlayan, para kazanmanın ve sistem yararına çalışmanın varlığa değer kazandıran yegane “şey” oluşunu ifade eden propaganda ürünleridir. Bu söylemleri kullananlar, her ne kadar finans-kapital oligarşisine karşı olduklarını söyleseler de, paranın yarattığı hiyerarşiden dert yanarken kendileri para üzerinden başka bir hiyerarşi türü oluşturuyorlar. İşçilere “emek bayramı” adı altında bir günü “hediye ederek”, aynı çocuklara “hediye edilen” bir başka gün olan “çocuk bayramı” gibi emeği, emekçiyi daha fazla sömürmek için, kutsayan plütokrat ve nekrokrat (ölümler üzerine kurulan iktidarın, nekrokrasinin sahipleri) sınıfların mesajlarını ve ideolojilerini taşıyan bu cümleler yabancılaşmanın başka bir versiyonunu, insanın sarf ettiği çabayı, emeği, çalışmayı yücelterek ezilen kesimlerin kendilerine yönelecek zulmü kendi ağızlarından olumlamasını doğuruyor.

Çalışmak bir erdem değildir. Para kazanmak bir erdem değildir. İnsanların para kazanmak için değil, kendileriyle ve sevdikleriyle ilgilenmek için zamanlarını kullanmaları gerekir. Şuan tam zamanlı veya dönemsel çalışıyor olmamız, tamamen sistemin bizi buna zorlamasından kaynaklanıyor. Para kavramı bir şekilde ortadan kalksa insanlığın büyük kesimi, en çok da çalışmayı ve parayı kutsayan ezilen kesim, bir daha asla bir iş yapmaya yanaşmayacaktır. Şu an emeğimizi satmak zorundayız, evet, ama bu zorunluluğu farklı alanlarda paylaşıyor olmamız, bizim buna bir şekilde yöneltildiğimiz gerçeğini değiştirmez. Gelecekte insan gücüne duyulan ihtiyaç ortadan kalktığında, çalışmak ve para kazanmak kavramları da farklılaşacak, belki de kademeli olarak yok olacak.

Eril sistemi ve tetikçilerini Şûjin’lemeye devam edeceğiz

2

Erkek saldırganlığını teşhir ettiği için hedef haline getirilen Gazete Şûjin’e destek için Mezopotamya Kadın Gazeteciler Platformu’nun çağrısıyla basın açıklaması yapan gazeteci kadınlar; “Yönlendirilmiş erkek şiddetine karşı dilimizi bir çuvaldız gibi kuşanarak haberlerimizi yapmaya devam edeceğimiz” dedi.

Kadın ve yaşam odaklı habercilikte önemli bir adım olan internet gazetemizin yaptığı yayıncılık bir çok kesim tarafından hedef haline getiriliyor. Özellikle son dönemlerde ortaya çıkardığımız, cinsel istismar, erkek şiddeti ve toplumun yozlaştırılmaya çalışılmasına ilişkin teşhir edici haberlerin ardından eril sistemin yönlendirmesiyle telefon ve sosyal medya üzerinden taciz ve tehditlere maruz kalıyoruz.

Gazete Şûjin’e yönelik yönlendirilmiş eril saldırılara karşı Mezopotomya Kadın Gazeteciler Platformu’nun çağrısıyla gazeteci kadınlar İHD Diyarbakır Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi. Çok sayıda gazeteci kadının katıldığı toplantıda konuşan Ayşe Güney, “Eril medyaya çuvaldız niyetine” şiarıyla yola çıkan Gazete Şûjin’in kadın odaklı habercilikte önemli bir adım olduğunu söyledi.

“Eril öfke”

Ayşe sözlerini şöyle sürdürdü: “Geçtiğimiz yıl “medyanın diline çuvaldız niyetine” sloganıyla yayın hayatına başlayan Gazete Şûjin, çok kısa sürede birçok başarıya imza atmış; erkek medyanın gerekçelendirdiği, yok saydığı, mağduru haksız, faili haklı duruma getirdiği pek çok haberi ters yüz ederek, kadın odaklı gazeteciliğin öncüsü haline gelmiştir. Devletinden medyasına kadınlara çizilen ‘makbul kadınlık’ sınırlarını tanımayan Şûjin, bu ‘makbul kadınlık’ sınırları içerisinde cinsel saldırıya, tacize, istismara maruz bırakılan pek çok kadının sesi olmuştur. Bu ses, erkek egemen zihniyeti rahatsız etmiş olacak ki, Şûjin ekibi son günlerde örgütlendirilmiş bir erkek öfkesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Biz kadınlar ve kadın gazeteciler bu ‘öfkeyi’ çok yakından tanıyoruz. Pozantı’da çocukları istismar eden, Suriyeli Emani ve bebeklerini katleden, zindanlarda kadın tutsakları işkence tezgâhlarından geçiren, Rakka’da kadınları köle pazarlarında satan bu eril öfkedir.

“Aklı erkek devletten alıyorlar”

Olmayanı olmuş gibi yansıtmayı, yalan ve manipüle haberler yapmayı asla kalemlerimizin ahlakına uygun görmedik. Yaptığımız tüm haberler tarafımızca ispatlanarak yayına girmektedir. Nitekim son iki seferdir ortaya çıkardığımız cinsel istismar vakaları da aynı şekilde ispatlıdır. Bir süredir Gazete Şûjin çalışanı kadınlara çeşitli yollardan faillerin yakınları tarafından istismar haberlerinin geri çekilmesi noktasında tehdit ve tacizlere maruz bırakılıyor. Faillerin işlediği suçun gerçekliğini bizzat dile getiren bu kişiler, kadın gazetecileri susturmaya çalışarak yakınlarının işlediği suça ortak olmaktadırlar. Gazete Şûjin çalışanlarının can güvenliğinden endişe duyuyoruz. Şûjin’e karşı yönlendirilmiş bir eril şiddet söz konusudur. Herhangi bir arkadaşımızın başına gelecek en ufak şeyin sorumlusu gazetemize karşı örgütlendirilen bu kişilerdir. Bu kişiler gücünü erkek yargı ve erkek devlet aklından almaktadır.

“Taviz vermeyeceğiz”

Bizlerse gücümüzü Gurbetelli Ersöz, Virginia Woolf, Ayfer Serçe, Deniz Fırat gibi kadınlardan ve “Erkekler ne der diye düşünmeden yazıyoruz” diyerek kalemlerini birer öz savunma aracına dönüştüren kadınlardan alıyoruz. Kadın odaklı haberciliğin “Mağduru koru faili teşhir et” ilkesinden taviz vermeden, dilimizi bir çuvaldız gibi kuşanarak haberlerimizi yapmaya devam edeceğimizi bir kez daha duyuyoruz.”

Ayşe’nin ardından konuşan Gazete Şûjin editörü Mekiye Görenç ise AKP’nin kadın politikalarının 15 yıllık kadına yönelik saldırıların özeti olduğunu söyledi. Mekiye, “Biz yolumuza devam edeceğiz ve “Mağduru koru faili teşhir et” ilkesinden taviz vermeyeceğiz” diye konuştu.

Alıntı: Gazete Şûjin

Woodstock’tan daha büyük, unutulmuş bir festival: Summer Jam

2

Sembol haline gelen bir festival olan Woodstock, tarihteki en büyük müzik etkinliklerinden biridir. Festival, 15-18 Ağustos 1969’da Bethel’de (New York) düzenlendi ve 400 binden fazla kişi katıldı. Barış ve sevgi mesajını yaymak isteyen festivalde Janice Joplin, Jimmy Hendrix, Eric Clapton, Carlos Santana, The Who, Creedence Clearwater Revival gibi daha birçok önde gelen isim yer aldı.

Festivalin planlanan süresi üç gündü ancak bir gün daha uzatıldı. Etkinliğin organizatörleri Michael Lang, John Roberts, Joel Rosenman ve Artie Kornfeld uygun bir yer bulamadıklarında festivali Max Yasgur‘un sahibi olduğu bir mandıra alanında yapmaya karar verdiler.

Hippi toplanması ise büyük bir başarıydı ve aynı adı taşıyan birkaç etkinlik düzenlenmiş olsa da, hiçbiri orjinal Woodstock’ın ününe erişemedi. Birçok kişinin bilmediği şey ise bu ünlü festivalden birkaç yıl sonra düzenlenen ancak Woodstock’dan daha büyük olmasına rağmen şuan unutulan başka bir festival daha vardı.

Unutulan bu festivalin adı Watkins Glen’de düzenlenen The Summer Jam‘di. Festival, 28 Temmuz 1973’te New York’ta bulunan Watkins Glen Grand Prix Raceway’de gerçekleşti.

Rock etkinliği yaklaşık 600 bin dinleyici çekmiş ve o tarihteki en çok dinleyiciye sahip festival olarak Guinness Rekorlar Kitabı‘na girmiştir. Genellikle “Unutulan Woodstock” olarak adlandırılan bu etkinlikte sadece 3 grup vardı: Grateful Dead, The Band ve Allman Brothers Band. Konser, deneyimli tanıtımcılar olan Shelly Finkel ve Jim Koplik tarafından organize edildi ve 1 gün sürmesi planlandı. Bununla birlikte binlerce müzik sever, etkinlikten bir gün önce yani 27 Temmuz’da konser alanına geldi. Etkinliğe önceden gelenler müzisyenlerin soundchecklerinin keyfini çıkarabildi. Grateful Dead iki saatlik bir konser verdi ve diğer gruplar da şarkılarının çoğunu çaldı, ki bu da kendi çapında bir etkinliğe dönüştü.

28 Temmuz sabahı geldiğinde giderek daha fazla rock sever geldi ve organizatörlerin hedefine ulaşıldı: Woodstock’tan daha büyük bir kitleye konser vermek. Festival günü boyunca şiddetli bir fırtına oldu ve yağmur bir süreliğine festivali kesintiye uğrattı ancak müzik yağmurdan sonra da devam etti ve festivali başarı öyküsü haline getirdi. İlk performansı Grateful Dead sergiledi, onu The Band takip etti ve en son Allman Brothers Band sahneye çıktı. Festival bir buçuk saatlik kısa bir performansla sona erdi.

Watkins Glen’de düzenlenen The Summer Jam bugün tamamen unutulmuş durumda. Shelly Finkel ve Jim Koplik, 10 dolarlık biletleri 150 bin kişiyle sınırlamıştı ancak birçok dinleyici biletsiz geldi ve festivali bir gösteriye çevirdi. Basının belirttiğine göre etkinlikten sonra 50 kişi gözaltına alındı, 4 kişi yollarda öldü ve bir bebek doğdu.

Vintage News’de yayımlanan The forgotten festival that was bigger than Woodstock başlıklı bu yazı Emine Dağ tarafından Gaia Dergi için çevrilmiştir.

Büyük sırlarla dolu küçük bir kasabada umutsuz bir arayış: Kurak

Jane Harper’ın etkileyici bu ilk romanının anlatımına geçmeden pekiştirici olması açısından önce yazardan ve romanının başarısından kısaca bahsedelim. Jane, Manchester doğumlu olmakla birlikte ailesiyle birlikte Avustralya’da yaşadığı süre zarfında Avustralya vatandaşlığı da aldı. Gençlik yıllarında ailesi ile birlikte İngiltere’ye dönüp tarih ve İngilizce eğitimleri aldı. Mezuniyeti sonrası gazeteciliğe yönelen Jane, Hull Daily Mail gazetesinde çalışmaya başladı. 2008 yılında Avustralya’ya döndükten sonra Herald Sun’da çalıştı.

Bir kısa hikâye başarısının ardından yaratıcı yazarlık eğitimi de alarak ilk romanı olan Kurak’ı edebiyat dünyasına kazandırdı. Bu eserle Jane, Basılmamış Kitap dalında Victorian Premier Edebiyat Ödülü’nü, En İyi Kitap dalında Avustralya Kitap Endüstrisi Ödülü‘nü, Indie Kitap Ödülleri‘nden hem En İyi Çıkışı hem de Yılın Kitabı ödüllerini almış, ayrıca Amazon Ocak 2017 en iyi kitabı seçilmiş ve New York Times çok satanlar listesine girmiştir.

Peki bu kadar ses getiren bu ilk roman Kurak neydi? Kurak için kısadan kestirip bir suç romanıdır demek gerçekten de haksızlık olacaktır. Başlıkta da belirtildiği gibi, sırları büyük kendisi küçük bir kasabanın bir cinayetle sınanmasıdır Kurak. Kuraktaki susuzluğu iklimin bir “arka plan” şeklinde Avustralya’nın anlatılması olarak görüyoruz. Kuraklık bütün kitap boyunca kasabanın karakterine işlemiş olsa da olaylara yön veren bir unsur olarak kullanılmamış. Daha çok sinirleri geren ve insanların sınırını zorlayan etken olarak işlenmiş. Ama her sahne sonunda susayacağınıza garanti ederim. Yazar kitap boyu bizi hem susatıp hem peşinden koşturmayı başarmış. Romanı bu kadar başarılı kılan da son sayfasına kadar bu tempoyu düşürmemiş olması zaten. Her adımda bir sonraki adımın soru işaretleri ve yeni açmazlarla sonucu sürekli gözümüzden kaçırıyor yazar.

Olaylar örgüsünü kasaba ekseninde o kadar başarılı kuruyor ki herkese takacak kulp buluyorsunuz hikâye boyunca. Belirtmeden geçemeyeceğim tek nokta sanırım karakter analizleri olacak. Şöyle ki karakterler ve kişilik özellikleri bir nebze aktarılsa da bazı önemli detaylar karakterler sahneye çıktıktan çok sonra belli edilmiş. Örneğin Karen ve Aaron karakterlerinin sarı saçlı olduklarını hikâyenin ortalarında öğreniyoruz. Bunun dışında ufak tefek detaylar hariç yazar okuyucularına çok fazla kafa karışıklığı yaşatmamış diyebiliriz.

Hikâyemize geçecek olursak Avustralya’da geçen bir olaya odaklanıyoruz yazarın kaleminden. Giriş sahnesinde yazar, Avustralya düzlüklerinin o kavurucu sıcaklığını üzerine bir de kuraklık ekleyerek bütün rahatsız ediciliği ile gelip okuyucunun yüzüne vuruyor adeta.

Roman; bir cinayet sonrası iki ceset, kavurucu sıcak ve kurt sinekleri ile karşılıyor bizi ve ardından cenazeye uzanmamızla ile de başlatıyor hikâyesini.

Aaron Falk, 20 yıl önce terk ettiği kasabası Kiewarra’ya arkadaşı Luke ve ailesinin cenazesine katılmak için geri dönmüştür. Aaron, 18 saat sonra kasabadan ayrılmayı planlasa da karısı ve çocuğunu öldürüp ardından intihar eden Luke’un bunu gerçekten neden yaptığını ya da yapıp yapmadığını öğrenmesi gerekecektir. Bu soruların peşine düşen Aaron, kendisini 20 yıl önce bu kasabadan uzaklaştıran sırları ve sorunları da ardı sıra getirmiştir. Aaron ile birlikte hem geçmişin karanlık sırlarının hem de Luke ve ailesinin izini süreceğiz roman boyunca. Uzandığı her ihtimalde bir sırra, her sırda da başka bir sonuçsuzluğa çarpan Aaron Falk’ın bu macerasını soluksuz okuyacağınıza eminim.

Bu yayını Türkçeleştirdiği için İthaki Yayınları‘na teşekkür ediyor sizlere de iyi okumalar diliyorum.

Trabzon’un uluslararası film festivali “TUFFEST” İstanbul’da tanıtıldı

1

16-26 Ağustos 2017 tarihleri arasında spor ve gençlik temasıyla ilki düzenlenecek olan Trabzon Uluslararası Film Festivali’nin (TUFFEST) tanıtım toplantısı, 12 Temmuz 2017 tarihinde Grand Cevahir Hotel ve Kongre Merkezi’nde düzenlendi. Dünya sinemasından seçkin konuklarla ulusal sinemanın üreticilerini Trabzon’da bir araya getirecek olan festival, kente yeni bir vizyon kazandırmayı amaçlıyor.

Ekonomik kalkınmayı sosyal ve kültürel alanlarda da sürdüren Trabzon’un kültür sanat faaliyetlerine arasına katılan Trabzon Uluslararası Film Festivali (TUFFEST), kente yeni bir vizyon kazandırıyor. Trabzon Valiliği tarafından desteklenen, İstanbul Trabzon Federasyonu (İTF) ve Anadolu Eğitim Kültür ve İrfan Derneği (ANADER) işbirliğiyle düzenlenen Trabzon Uluslararası Film Festivali tematik bir festival olma özelliğini taşıyor.

TUFFEST’in İstanbul tanıtım toplantısı, 12 Temmuz 2017 tarihinde İstanbul Trabzon Federasyonu (İTF) Başkanı Dursun Çağlayan ve Anadolu Eğitim Kültür ve İrfan Derneği (ANADER) Başkanı Asım Aykan’ın ev sahipliğinde, Festival Düzenleme Kurulu Başkanı Orhan Cihan, Festival Düzenleme Kurulu Üyesi Fedai Çakır ve Festival Direktörü Ruhi Semiz’in katılımıyla Grand Cevahir Hotel ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Lansman toplantısına Trabzonlu iş, kültür sanat ve spor camiasıyla birlikte Trabzon’a gönül verenler yoğun ilgi gösterdi. Gecede Sinema Senfoni Orkestrası küçük bir konser verdi ve horon oynandı.

Trabzon Uluslararası Film Festivali’nin Üst Kurulu, Onursal Başkan Trabzon Valisi Yücel Yavuz, Ortahisar Belediye Başkanı Ahmet Genç, Ticaret Odası Başkanı Suat Hacısalihoğlu, ANADER Başkanı Asım Aykan ve İTF Başkanı Dursun Çağlayan’dan oluşuyor. Festivalin Danışma Kurulu Başkanlığını Asım Aykan üstlenirken, Danışma Kurulu Üyelerini Orhan Kahveci, Engin Çağlar, Orhan Çağlayan, Tayfun Sav, İl Tiyatro Müdürü Uğur Keleş, İl Kültür Temsilcisi Ali Ayvazoğlu, Ortahisar Belediye Temsilcisi Sıddık Yılmaz, Ticaret Odası YKÜ Murat İskender, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Yusuf Turgut, Avrasya Üniversitesi’nden Dr. Yavuz Özorhan ve KTÜ’den Doç. Dr. Bahar Yalın oluşturuyor. Festivalin Düzenleme Kurulu Başkanlığını ise Orhan Cihan üstlenirken, Düzenleme Kurulu Üyeleri Hasan Bacıoğlu, Orhan Çağlayan, Fedai Çakır, Ali Habiboğlu, Kaan Duman ve Sait Can’dan oluşuyor. TUFFEST’e destek verenler arasında kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, Trabzon Belediyeleri, iş adamları, siyasi partiler ve Trabzonlular yer alıyor.

Uluslararası bilinirliği olan kurumsal bir organizasyon

ANADER Başkanı Asım Aykan, “Kültür ve sanat alanında bir ilki gerçekleştirmek için yola çıktık. İstanbul Trabzon Federasyonu (İTF) ile bu sene gelecek nesillere ‘Trabzon’un Film Festivali Var’ diyecekleri bir miras bırakacağız” diyerek, şehrin çeşitli alanlarda ses getiren başarılarının ardında kültür ve sanata yapmış olduğu yatırımların büyük payı olduğunu kaydetti. Trabzon’un tarihi boyunca kültür ve sanat alanında başarılı örnekler çıkardığını, bugün de sanatın her dalında öne çıkan isimlere sahip olduğunu belirten Aykan, bu potansiyelin festivalle büyük bir güce dönüşeceğini ifade etti.

Doğu Karadeniz doğal film platosu

Trabzon’a kültür ve sanat alanında katma değer sağlayacak uluslararası bir organizasyon kazandırma misyonuyla yola çıktıklarını ifade eden İTF Başkanı Dursun Çağlayan ise, ANADER’in büyük katkısının ardından, Trabzon Valiliği başta olmak üzere Trabzon’un birçok kurum ve kuruluşundan destek aldıklarını belirtti. Doğu Karadeniz ve Trabzon’un sinema endüstrisi açısından doğal plato niteliğinde olduğunu ifade eden Çağlayan, TUFFEST’in geleceğe dönük en büyük hedefinin Trabzon ve çevresini uluslararası çapta film platosu haline getirmek olduğunu vurguladı.

Festival Direktörü Ruhi Semiz, TUFFEST’in panelleri, seminerleri, atölyeleri ve sergileri ile sanatseverleri bir araya toplayacağını, kentin tarihsel ve kültürel kimliğine katkı sağlayacak büyük bir organizasyon olmaya aday olduğunu ifade ederek, hedeflerinin TUFFEST’i uluslararası sinema, kültür ve sanat alanlarında da bilinirliği olan ve sürekliliği sağlanmış kurumsal bir organizasyon haline getirmek olduğunu söyledi.

Trabzon’a yakışan organizasyon

Tanıtım toplantısında Festival Direktörü Ruhi Semiz, 6 aylık yoğun bir çalışma süreci sonunda festivali hazır hale getirdiklerini ifade ederek, Trabzon’a yakışan bir organizasyon gerçekleştireceklerini belirtti. Türk sinemasının duayen isimlerinden aktör Engin Çağlar, bu gecenin kendisi için özel bir anlamı olduğunu kaydetti. TUFFEST ile Karadeniz’in görkemli bir festivale kavuşacağını söyleyen Çağlar, 16-26 Ağustos tarihleri arasında Trabzon’da bulunarak festivale destek vereceğini belirtti.

AKP İstanbul milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, Trabzon’un uluslararası nitelikte bir film festivaline sahip olmasından mutluluk duyduğunu belirterek, Türk kültürüne katkı sağlayan, milli değerleri öne çıkaran filmlere destek olunması gerektiğini söyledi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Celal Adan, Trabzon’un Türkiye’nin çimentosu olduğunu vurgulayarak, bir organizasyonun içinde İTF ve ANADER varsa, o organizasyonunun başarılı olmama ihtimalinin olmadığını kaydetti.

TBMM Başkanvekili ve CHP İstanbul milletvekili Akif Hamza Çebi, İTF ve ANADER’in üstlendiği TUFFEST’in çok önemli bir organizasyon olduğunu belirterek, Trabzon’dan yetişip İstanbul’da ve Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde iş geliştiren insanların, TUFFEST ve benzeri büyük organizasyonlarla Trabzon’a geri döndüklerini kaydetti. Eski Orman ve Çevre Bakanı Osman Pepe, “Ya yol bulursunuz, ya yol açarsınız” deyişini hatırlatarak, İTF ve ANADER’in bir yol açarak Trabzon ve Türkiye’nin kültür sanat yaşamına önemli bir değer kazandırdığını belirtti.

10 günlük sinema maratonu

16-26 Ağustos 2017 tarihleri arasında ilki düzenlenecek olan festivalin bu yılki teması “spor ve gençlik“. Festivalde ulusal ve uluslararası film gösterimleri, ulusal ve uluslararası uzun metraj, kısa metraj ve belgesel film yarışmaları, dünya sinemasından film seçkisi gösterimleri, Yeşilçam film seçkisi gösterimleri, paneller, atölye çalışmaları, sergiler ve söyleşilerle horon ve kemençe ile rekor denemesi de yer alacak. Ulusal sinemaya destek sağlamak için ilk festivalde 200.000 TL nakdi ödül verilecek.

Ulusal sinemaya destek

Festivalin “Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması”nda “En İyi Film” 100.000 TL, “En İyi Yönetmen” 20.000 TL, “En İyi Senaryo” 15.000 TL, “En İyi Müzik” 15.000 TL, “Ulusal Kısa Metrajlı Film Yarışması”nda birincilik ödülü 18.000 TL, ikincilik ödülü 7.500 TL, üçüncülük ödülü 5.000 TL, “Ulusal Belgesel Film Yarışması”nda birincilik ödülü 18.000 TL, ikincilik ödülü 7.500 TL, üçüncülük ödülü 5.000 TL olarak açıklandı.

Festivalin “Uluslararası Uzun Metrajlı Film Yarışması”nda en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo ve en iyi müzik dalında kazananlar “Altın Kemençe” ile ödüllendirilirken, jürinin seçeceği kişilere Trabzon adına “Altın Kemençe Vefa Ödülü” verilecek. Seçici kurul gerekçesini açıklayarak Karadeniz’e katkısı olan Karadenizli olmayan bir ismi “Altın Kemençe Karadeniz’e Katkı” ödülü ile ödüllendirecek. “Yaşam Boyu Altın Kemençe Trabzon Uluslararası Film Festivali Ödülü” ise bu yıl Osman Şahin’e verilecek.

Dünyanın en şirin güneş enerjisi santrali panda şeklinde

1

Kim demiş güneş paneli tesisleri sevimli olamaz diye? Çin’in Datong şehrindeki Panda Enerji Santrali, ülkenin değerli hayvanı olan panda şeklinde ve ilk faz 50 megawatt (MW) temiz enerji sağlıyor. Panda Green Energy şirketi, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile yaptığı bir anlaşma uyarınca yenilenebilir enerjiyi desteklemek için tesisatı döşedi. Devasa güneş santralinin ilk fazı şebekeye bağlandı.

Kurulu gücü toplamda 100 MW’a ulaşacak Panda Enerji Santrali‘nde pandanın kulakları ve kolları gibi siyah kısımları tek kristalli silisyum güneş pillerinden, gri-beyaz göbeği ve yüzü ince film güneş pillerinden oluşacak.

Panda Güneş Santralleri, temiz enerji sağlamanın yanı sıra Çin’deki gençleri sürdürülebilir kalkınmaya teşvik etme çabasının bir parçası. Panda Enerji Santrali’ndeki bir gençlik merkezi, okul çağındaki çocuklara güneş enerjisinin faydalarını ayrıntılı olarak anlatacak.

Çin dışında da inşa edilebilecek

Şirkete göre, 100 MW’lık Panda Güneş Santralleri 1.056 milyon ton kömürden tasarruf ederek ve karbon salınımını 2.74 milyon tona kadar azaltarak 25 yılda 3.2 milyar kilowatt-saatlik yeşil enerji sağlayabilecek.

Panda Green Energy şirketi, Çin Başkanı Xi Jinping’in ekonomik kalkınma stratejisi olan ve 21. yüzyılın Deniz İpek Yolu olarak da bilinen Kuşak ve Yol bölgelerinde, Panda 100 Programı’nın bir parçası olarak gelecek 5 yılda daha çok tesis kurmayı planlıyor. Strateji Avrasya ülkeleri arasındaki işbirliğini hedeflediğinden bazı tesisler Çin dışında inşa edilebilir.

UNDP de Panda Green Energy’nin en büyük hissedarlarından olan China Merchants New Energy ile birlikte yaz kampları ve tasarım yarışmaları düzenleyerek Çin’de yenilenebilir enerjiye teşvik ettirmeyi planlıyor.

Kaynak: Inhabitat

Japon dalgıç ve balığın 25 yıllık arkadaşlığı

Japon dalgıç, aynı balıkla 25 yıldır arkadaşlık yapıyor. Evet, bu bir peri masalı değil. Tamamen gerçek.

Hiroyuki Arakawa, Japonya’nın Tateyama Koyu’nun altında bulunan ve torii olarak bilinen Şinto dini tapınaklarından birine göz kulak olması için görevlendirildi. Onlarca yıldır tapınağın etrafında yaşayan deniz canlılarını tanıdı ve daha da önemlisi Yoriko isimli balıkla (Asya Davarbaşı) arkadaş oldu. Güzel ilişkileri, Arakawa’nın balığı öpücükle selamladığı viral videoda da görülüyor.

Son zamanlarda yapılan bilimsel bir araştırma gösteriyor ki balıklar insan yüzünü tanıyabilir ve bu gerçekten büyük bir olay. Oxford Üniversitesi’nden Dr. Cait Newport, CNN’e ”Bilim insanları, balıklara iki insanın yüzünün fotoğrafı gösterdi ve fotoğrafa tükürerek birini seçmeleri için balıkları eğittiler. Araştırmacılar bu işi biraz daha zorlaştırmaya karar verdi. Fotoğrafları aldılar, siyah beyaz yaptılar ve kafa şekillerini eşitlediler. Balıkların şaşıracağını düşünmüş olacaksınız ancak öyle olmadı; benzer yüzü seçebildiler, hatta bu zorluğa rağmen yüzde 86 daha doğru bir karar verdiler.” diye belirtti.

Japon dalgıç Hiroyuki Arakawa ve Yoriko isimli 25 yıllık arkadaşı.

Dalgıç, her buluştuklarında balığı öpücükle selamlıyor.

İlk karşılaşmaları, Arakawa’nın su altındaki bir Shinto tapınağına bakmakla görevlendirilmesiyle oldu.

Onlarca yıldır arkadaşlıkları daha da güçlendi.

Kaynak: Bored Panda

2017’nin ilk altı ayında 226 kadın öldürüldü

1

Umut Vakfı’nın kadın cinayetlerine ilişkin hazırladığı rapora göre, Türkiye’de yılın ilk 6 ayında yani 191 günde 226 kadın öldürüldü.

Cumhuriyet’te Mahmut Oral’ın haberine göre, Suriyeli 9 aylık hamile Mefta Emani Arrahman ve 10 aylık çocuğunun katledilmesi anımsatılarak, “Taciz ve tecavüzde bulunanları salıveren, kadın katillerine iyi hal uygulayan yargıçlar, konunun üzerine ciddiyetle gitmeyen siyasiler suçsuz mu?” denildi.

Raporda, “Bu cinayetlerde 201 kadın ve aile bireyi (Bursa’da bir avukat ve polis de dahil) öldü, 81 kadın ve aile bireyi de yaralandı. Katliamı yapan ve olaydan sonra intihar girişiminde bulunan 31 kocadan ise 22’si öldü” denildi. Kadın cinayetlerinin günden güne arttığına değinilen raporda, “Toplumun eğitim kalitesi düşürüldükçe, artan şiddet ve cinsel istismarlara hak eden ceza verilmedikçe, sokakta kadına cinsel tacizde bulunanlar mahkeme kararıyla salıverilip ortalıkta pervasızca dolaştıkça iğrençlik ve ahlaksızlığın boyutları da artıyor” ifadeleri kullanıldı. “9 aylık hamile kadına tecavüz ve çocuklarıyla birlikte hunharca öldürülmesi’ olayının ülkemizde kadın cinayetlerinin geldiği son nokta olmasına dikkat çekerken din, dil, ırk gözetmeksizin dünyanın neresinde olursa olsun tüm kadın cinayetlerini kınıyoruz” ifadelerini kullanan Umut Vakfı, “Önleyici çalışmalar yapılıp önlemler alınmasını, yasaların caydırıcı hale getirilmesini ve bu tür suçları işleyenlere en ağır cezalar verilmesini talep ediyoruz” dedi.

Alıntı: BirGün