Ana Sayfa Blog Sayfa 32

Arda Erel ile yeni kitabı üzerine: “Konuşamadığımız Ne Varsa”

0

Arda Erel ile yeni kitabı “Konuşamadığımız Ne Varsa” üzerine keyifli bir söyleşi…

Kitabınız tıpkı ismi uzun süredir konuşamadıklarımıza odaklanıyor. Bu konuşamadıklarımızla ilk ne zaman karşılaşıp “Konuşamadığımız ne varsa” adlı kitabı yazmaya karar verdiniz?

Aslında konuşamadıklarımıza dair problemi, önce kendimle konuşamadığım şeyler üzerinden fark ettim. Kendimle konuşamadığım şeyleri fark ettiğimde, aslında kendimle arama giren çok şey olduğunu gördüm. Kendimizle aramızda hiçbir şey yok gibi yapıyoruz. Oysa kendimizle aramıza çok şey giriyor. Görünmezmiş gibi dursalar da, hepsi oradalar, varlar. Kendimizle aramıza giren çok şeyden bahsedilebilir ama bence kendimizle aramıza giren en önemli şeylerden biri de kültür. Kültürün bize öğrettikleri, kendimizle aramıza yerleştirdikleri, kapitalizmin kodlamaları üzerinden kendimizi algılıyoruz. Yani kendimizle aslında hiç yalnız kalamıyoruz. Ben kültürün bazen kendimizle dil üzerinden konuşacaklarımıza da karar verdiğini gözlemledim. Yani kültür, belki de daha geniş anlamda siyaseti de katarak söyleyebilirim; birbirimizle ne konuşacağımızı belirlediği gibi, neyi konuşamayacağımızı da belirliyor. Ben bunları fark ettikçe, önce kendimle konuşamadıklarım üzerine düşündüm. Sonra buradan, toplumun kendi arasında konuşamadıklarına doğru da açılmaya çalıştım. Çünkü herkes gibi ben de, içinde yaşadığım toplumun bir bireyi olarak, toplumun konuşamadıklarına ayna görevi yapıyormuşum. Buradaki eşiği aşmak çok kolay olmadı; tabuları çok olan toplumlarda bunu aşmak zordu; çok yol kat etmem gerektiğini fark ettim. Bu konular arasında bağlantılar kurup, bunlar arasında gezinerek kitabı yazmaya karar verdim. Düşündüklerim üzerine değil, düşünmediklerim üzerine düşünerek; bunu çok önemsiyorum. Hem toplumun düşünmediklerini, hem de kendimin bu güne kadar düşünmediklerini düşünmeye çalıştım. Hala da böyle yapıyorum.

2016 yılında başladığınız yazarlık hayatınızda bugün itibarıyla altıncı kitabınızı okurlarınızla buluşturdunuz. Bu konudaki duygu ve düşünceleriniz nedir? 

Kitap yazmak, benim için hiçbir zaman kolay bir şey olmadı. Ama bu zorluk, benim sevdiğim bir zorluk. Zor olmasını seviyorum ve zor olması beni besliyor diyebilirim. Bu arada ben yazarak sadece bir ürün ortaya çıkardığımı düşünmüyorum. Daha doğrusu, sadece somut bir ürün olarak bakmıyorum kitaba. Kitap benim de kendi dünyamın dışa vurumu. Ben yazarken aynı zamanda sürekli bir yüzleşme yaşıyorum, kendime ve içinde yaşadığım topluma, dünyaya dair bir yüzleşme bu. Aynı zamanda yazarken, kendi içimdeki duvarları da bir bir yıkıyorum. Çünkü hepimizin zihin dünyasında sınırları var; aşması gereken duvarları. Özellikle kapalı toplumlarda bu sınırlar daha keskin, daha acımasız, aşması daha zor diye düşünüyorum. 

Ben yazarken özgürleştiğimi, kendimden ve içinde yaşadığım toplumdan çıkarak, sınırları yıktığımı hissediyorum. Her kitap beni başka biri yapıyor. Yazmak bu yüzden sürekli bir başkalaşma hali benim için. Yazdığım ilk kitabımla, son kitabımın arasındaki uzaklık ve fark bunu bana kanıtlıyor. Hiç aynı yerde olan biri değilim, kalamıyorum. Sürekli bir yolculuk halindeyim. Sürekli öğrenciyim. Bu yüzden yazarlık benim için çok kıymetli, beni ben yapan bir şey. 

Arda Erel

Oldukça genç yaşınızda bu denli üretken olmanın sırrını öğrenebilir miyiz?

Üretkenlik bir sır mıdır? Üretkenliğin sırları olduğuna inanmıyorum. Üretkenlik bence anlaşılması zor bir şey. “Şu üretkenliği besler, bu üretkenliği getirir,” demek bence yanlış olur. Üretkenlik kişinin hayatındaki birçok hareketle, deneyimle, dünya görüşüyle doğrudan bağlantılı, iç içe. Üretkenliğin tek bir sırrı olduğunu söyleyemeyiz. Eğer bir sır söylersek onu söylediğimiz yere zincirlemişiz oluruz. Örneğin bazıları, kişinin hayatında aşkın olmamasının üretkenliği beslediğini düşünür. Diğeri aşkın üretkenliği zirveye çıkardığına inanır. Hangisi doğru? Hangisi sır? Burada bu yüzden çok bireysel bir yansıma görüyorum üretkenlikte. Kişi kendi sırrını kendi anlamalı diye inanıyorum. Hiçbir zaman üretkenliğimi neyin beslediğini düşünmedim; inanın hiçbir zaman yapmadım bunu. 

Ben çok kitap okuyan biriyim, günümün neredeyse yedi sekiz saatini kitap okumaya ayırıyorum. Kitap okumak, şimdi düşününce diyebilirim ki, elbette üretkenliğimi besliyordur. Ama sadece okumanın üretkenliğe yeterli olduğuna inanmıyorum. Öncelikle benim hayata dair bitmek bilmeyen sorularım var. Sorularımın olması, beni sürekli düşünmeye itiyor. Düşünmenin beni ittiği yer üretkenlik olabilir belki. Çünkü zihnimdeki sorular bir yerde cevap bulmak istiyor benim için, bir yere varmak istiyorlar. Yazmak da sorularımı içimden dışarıya çıkarıyor, bir nevi içimden dışarı salıyor onları. Ama en başta dediğim gibi, bu bana dair bakış açıları, deneyimler. Herkesin bahsettiklerimi “sır” olarak bilmesi, onların kendi sırlarını keşfetmelerini engellesin istemem. Ama en önemlisi, üretkenliğin “sır” olmasını da istemem sanırım. 

Dört yıl aradan sonra yeniden bir denemeyle karşımızdasınız. Sizi tekrardan deneme yazmaya iten neden ne oldu?

Benim için deneme yazmak, roman yazmaktan çok farklı. Deneme yazarken konularımı çok çeşitlendirebiliyor, renklendirebiliyorum. Elbette romanda da bunu yapabildiğimi fark ettim ama denemelerde özgürlüğü de farklı bir tonda deneyimleyebiliyorum. Kısıtlaması yok, geçişleri serbest, rahat. 

Bundan önceki iki kitabım romandı. Romandan sonra denemeler yazmayı özlediğimi fark ettim. Zaten yazmaya ilk denemeler yazarak başlamıştım. Denemelerin yazarlık hayatımda benim için ayrı bir yeri var. Bir nevi özlem beni deneme yazmaya itti. Kendimle sohbet edebiliyorum deneme yazarken.

Yeni kitabınız “Konuşamadığımız Ne Varsa”da siyasi, ekonomik ya da kültürel nedenlerle birbirinden giderek uzaklaşan bir toplumun portresin adeta kelimelerle çiziyorsunuz. Güncel dünyanın sorunlarından beslenmek size ne gibi avantajlar sağladı?

Güncel dünyanın sorunlarına Heidegger’in felsefesiyle baktığımda, orada sadece varlığı görüyorum, varlığın tarihini. Çünkü bir bakıma dünyanın güncel sorunları Heidegger’in tarafından bakınca, varlık konusundan bağımsız asla değil. Elbette diğer taraftan küreselleşmeyle, neoliberal politikalarla, teknolojiyle, sağın yükseldiği toplumlarda yaşıyoruz. Bunlar da elbette varlığı etkiliyor, yönlendiriyor, şekillendiriyor. Aynı zamanda yıpratıp, dönüştürebiliyor da.  Ama ben sadece kültürel, siyasi sebepler görmüyorum bugün dünyadaki sorunlara baktığımda. Bir tarih görüyorum elbette, tarihin devamını görüyorum; yani biraz da geçmişin sorularını, sorunlarını görüyorum bugünün dünyasında. Özellikle Türkiye’deki gidişatta geçmişin izlerini, geçmişten kalmış öfkeleri çok belirgin görebiliyorum.

Heidegger’in baktığı gibi, varlığın kendisini 21. yüzyılda nasıl ortaya koymaya çalıştığı da çok mühim konu benim için. Bu yüzden güncel sorunlar beni felsefi, sosyolojik ve siyasi düzlemde, disiplinlerarası düşünmeye de itiyor. Herkes her şeyin siyasetle ilgili olduğuna inanıyor. Tamam da o siyaset neden böyle? Bunu düşünmüyor çoğu insan.

Elbette siyasetin toplumlar üzerindeki etkisi yadsınamaz. İktidarın varlığı, algılanışı elbette çok mühim. Ama sonuçta siyaset ve iktidar, insanların kurguladığı, yönettiği bir şey. Benim için biraz da siyaset, toplumların yansıması, aynası. O halde siyaseti ve gidişatı anlamak için, varlığı da anlamamız gerek diye düşünüyorum. Güncel dünyanın sorunları beni insanı anlamaya itiyor, diğer çoğu şey gibi. 

Romanlarınızı yazarken bir yandan da Sosyoloji alanında yüksek lisansınıza devam ediyorsunuz. Sosyolojinin, yeni kitabınız “Konuşamadığımız Ne Varsa”da toplumu anlama ve üzerine yazma anlamında ne gibi katkıları oldu?

Sosyoloji benim dünyaya bakışımı çok genişletmiş bir alan. Türkiye’yi de bana anlatmış, göstermiş bir disiplin sosyoloji. Sosyolojiden önce lisans öğrencisiyken psikolojiyle çok ilgileniyordum. Sosyolojiden daha çok psikoloji okuyordum. Gerçi hala ilgileniyorum psikolojiyle, ara ara okumalar yine yapıyorum ama sosyoloji, psikolojinin gösteremediğini gösteriyor bana. “Bak, burada da böyle bir şey var,” diyor. Görmediğimi görmemi sağlıyor. Sosyolojiyle, bireyin kendisinden çıkıp, “bireylere” bakabiliyorum; en önemlisi de bireyin içindeki toplumu görebiliyorum. Çünkü bireyin içinde tıklım tıklım toplum var. Bunu bana en güzel sosyoloji gösteriyor.

Aynı zamanda sosyolojiyle, toplumda yaşanan farklı farklı problemlerin kaynaklarını görebiliyorum. Sosyoloji, farklı problemlerin ortak noktalarını gösterebiliyor. Örneğin Bourdieu’nun “Eril Tahakküm” diyerek anlattığı bakış, bunu çok güzel şekilde özetliyor benim için. 

Hiçbir şey sebepsiz, öylesine olmuyor toplumlarda. Hepsinin sebebi, kaynağı var. Foucault, Bourdieu, Durkheim, Weber, Bauman, Giddens, Eva Illouz okumamış olsaydım muhtemelen toplumlara baktığımda çok az şey görebilirdim. Bugün, toplumu anlamakta zorlananlar da sosyoloji bilmedikleri için zorlanıyorlar. Hatta sosyoloji bilmedikleri için yanlış tespitler yapıyorlar. Oysa sosyoloji aslında bizlere “Bu konu, bu yüzden oluyor,” diyebiliyor. Ve bunu güçlü önermelerle, kaynaklarla yapabiliyor. Sosyoloji sayesinde, kendi hayatımdaki problemlerin de her zaman “benimle” alakalı olmadığını fark ettim. Bence bu da çok mühim bir konu. Çünkü neoliberal politikalar, sadece ekonomik değiller, öznelerin üzerinde psikolojik etkileri de var. Mesela Maurizio Lazzarato Borçlandırılmış İnsanın İmali kitabında, bugün içinde yaşadığımız neoliberal toplumlarda “borçlu” olmayı çok güzel anlatıyor. Borçlu olmanın kapitalizmle beraber şekillendiğini bilmeden, bireyi nasıl görebiliriz? Bunları bilmeden, bireyi anlayamayız. Eksik kalırız.

Şimdi, toplumlara baktığımızda çoğu şey psikolojiyle beraber bireyde aranıyor, çocukluğunda görmeye çalışılıyor. Bireylerin sürekli her şeyden sorumlu tutulma halleri de var. Bunu elbette desteklemiyorum. Sosyoloji beni her şeyden sorumlu tutulmaktan da özgürleştirdi. Bu da yazılarıma, bakışıma, her şeyim yansıdı.

Farkındaysanız psikolojik filmler de medyada çok fazlalaştı. Bunun neoliberal politikalarla bağlantısını düşünmeden edebilir miyiz? İktidarların da işine geliyor her şeyin bireyin kendisiyle alakalı zannedilmesi. Oysa sosyoloji bana şunu öğretti: Ailenin kendisi toplumsal bir kurum. O halde aileyi de bireysel anlamda çözümlemek için, sosyoloji bilmek bir zorunluluk. Öbür türlü her şey biraz eksik, biraz yanlış.

Kitapta “Aşk Hangi Dilde Konuşur?”, “Toplum ve Siyah Beyaz Kelimeler”, “Sözcükler Yan Yana Gelince” ve “Zamanın İçinden Yazılar” bölümleri var. Bunlar hakkında kısaca bahsedebilir misiniz?

Kitabı dört bölüme ayırdım. Birinci bölümde aşka dair yazdım, farklı taraflarıyla yazmaya çalıştım onu. Çünkü bugün aşkın da köşelere sıkıştırıldığını düşünüyorum. Dil felsefesi okumalarımdan da faydalanarak aşka değindim. İkinci bölümde topluma doğru bir bakış yönelterek, toplumdaki güncel sorunları yazmaya çalıştım. Sözcükler Yan Yana gelince bölümü de yine benim sorgulamalarımı kapsayan bir bölüm. Zamanın İçinden Yazılar da Masa Dergisi’ne yazmış olduğum yazılardan oluşuyor.

Kitabınız için “Hepimizin bir arada yaşamak gibi bir sorumluluğu var ve bu sorumluluk bize hiç benzemeyene karşı da bir sorumluluktur” diyorsunuz. Günümüzdeki sorumluluk kavramı bizlere neler yüklüyor?

Öncelikle siyasetin gidişatından hiç memnun değilim, endişeliyim de. En önemlisi, siyasetin etikle bir arada olamamasından çok şikayetçiyim. Neredeyse olması gereken etik, bugün siyaset alanında hiç yok. Nefret söylemlerinin normalleştiğini, içselleştirildiğini, arzulandığını, desteklendiğini, binlerce kişi tarafından sosyal medyada retweet edildiğini görüyoruz. Siyasetten bahsetmek zorundayım; sorumluluğu, siyasetten bağımsız da düşünemiyorum. Çünkü siyasetin sorumluluğu toplumsal, bireysel algılamalara yerleştirmesi durumu var. Bu arada sadece Türkiye’den değil, dünyadan da bahsediyorum. Örneğin Avrupa’da yükselen aşırı sağ, Polonya’da kürtaj karşıtı eylemler, Danimarka’da Suriyeliler’in ülkelerine geri gönderilmesinin istenmesi, İspanya’daki göçmenlerin denize atılması, Yunanistan’da göçmen karşıtı politikaların hepsi sorumlulukla yakından ilişkili. Sorumluluğun içine kapandığını, sadece “aynı”ya indirgendiğini gözlemliyorum ben. Yabancı düşmanlığının bu denli her yerde yükselişi, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması, farklı toplumlar tarafından faşizmin arzulanmış olduğu gibi otoriterleşmenin arzulanması, bunlar beni çok endişelendiriyor, düşündürtüyor. Bunların yaşanması, sorumluluğun iflası gibi geliyor bana. Sorumluluğu sadece kendisine benzeyene duyan toplumlar var artık, toplumlarda çok derinden bir içe kapanma var. Sadece kendisine benzeyenle oturan, oturmak isteyen, kendisine benzer düşünceleri olmayandan koşarak uzaklaşan toplumlarda yaşıyoruz. Buradan, bu şekilde çıkışı mümkün bulmuyorum. Kendi mahallemize hapsolmuş halde kalarak dönüşüm bekleyemeyiz. Erkekler tarafından kadın hakları düşünülmezse, heteroseksüeller tarafından eşcinseller önemsenmezse, dindarlar tarafından din özgürlüğü savunulmazsa, buna dair sorumluluk geliştirilmezse, bugün olunan yere gelinir, hatta zamanla daha da kötüye gidilir. Pesimist olmak istemiyorum ama bu böyle. Emmanuel Levinas’ın dediği gibi “aynının emperyalizmi” beni endişelendiriyor. Bahsettiğim gibi, bugün gerçekten sorumluluğu sadece aynı’ya duyuyoruz. “Bizden olmayan ne yaparsa yapsın, başlarına ne gelirse gelsin,” böyle bir yaklaşım var. Bu içselleştirilmiş, yerleşmiş durumda. Sorumluluğun “benzerine” indirgendiği, insanların insanlıkdışılaştırıldığı bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Bunlar geride, Nazizm dönemlerinde kaldı zannediliyor ama bugün çeşitli hareketliliklerde, benzer yaklaşımları görebilmek mümkün. Bunun acilen değişmesi şart. Ama değişime dair hareket ve bir umut göremiyorum. Umudu kendim, yazılarımla yaratmaya, yaymaya çalışıyorum.

Şu an en çok kiminle konuşamadığınız şeylerden bahsetmek istersiniz?

Ailesiyle, arkadaşlarıyla, en önemlisi de kendisiyle konuşamadıkları şeyleri çok olanlarla konuşmak isterdim. Çünkü biliyorum ki, konuşamamak çok büyük bir eziyet ve bize konuşmak kadar iyi gelen çok az şey var.

Söyleşi kategorisindeki yer alan pek çeşitli söyleşilerimizin devamı için lütfen tıklayın.

Ankara’dan farklı şehirlere, ülkelere uzanan bir yolculuk: Ruj

||
2002-2012 yılları arasında Ankara’nın sevilen grupları arasında yer alan Ruj, seneler sonra yeniden bir araya geldi. Bu sefer sevenlerine farklı ülkelerden, farklı şehirlerden sesleniyorlar üstelik!

  • Merhabalar, öncelikle sizleri kısaca tanıyabilir miyiz? (Bu noktada benim kişisel olarak çok merak ettiğim bir soru da mevcut: Neden “Ruj”?)

Z: Ben Zafer Turhan. Grupta vokal/gitarist olarak yer alıyorum. 39 yaşındayım, evliyim ve 8 yaşında Deniz adında bir oğlum var. Hollanda’da yaşıyorum.
2002-2004 yılları arasında bizleri takip edenler bilirler; grubun ismi en başta “Last to Breathe” idi, sonradan Türkce şarkı sözleri yazmaya başladık ve grubun ismini R.U.J. olarak değiştirme kararı aldık. Bu isim, kendi aramızda hoşumuza giden bir sözün baş harflerinden oluşan bir kısaltmaydı. Zamanla bu noktalar kullanılmamaya başlandı; bizler de „Ruj“ olarak müzik hayatımızı sürdürmekte karar kıldık.

B: Ben Başar Çetin. Ruj’un gitaristiyim. Emekli fizyoterapistim. 2017’den bu yana Kripto para ve algoritmik trading sistemleri geliştirme üzerine çalısmaktayım. „Ruj“ kısa ve akılda kalıcı bir isim; aynı zamanda eski grup ismimizin de baş harfleri.

O: Merhabalar, ben Oktay. Grubun davulcusuyum. Eşim ve oğlumla birlikte İrlanda’da yaşıyorum. İsim kısa, akılda kalıcı ve insanlar üzerinde yarattigi etki hoş. Aynı zamanda pek çok kadının da olmazsa olmazı biliyorsunuz (:

  • Ruj, 2002 yılında kuruldu; bu, günümüzden yaklaşık 20 sene öncesi anlamına gelmekte. Geçtiğimiz seneler içerisinde grup açısından pek çok şey değişti. Hepiniz farklı ülkelere, şehirlere taşındınız; üstelik arada müziğinizi icra etmediğiniz 10 senelik bir dönem de mevcut. E tabi toplumsal açıdan da büyük bir değişim söz konusu. İnsanların yaşam tarzları, olaylara bakış açıları, sıkıntıları, hobileri kısmen farklı noktalara evrildi. Peki sizin gözünüzde bu değişimin müzik üzerindeki etkisi ne yönde oldu?

Z: Bu süre zarfında, kimi zaman farkında dahi olmaksızın, hem müzik hem de söz üretimi açısından pek çok şeyin değişmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Teknik açıdan olduğu kadar sözler açısından da bir değişim söz konusu.
Beni etkileyen asıl unsur dijitalleşme ve sosyal medya üzerinden müziğin prodüksiyonu, dağıtımı, reklamı gibi öğelerin on yıl içerisindeki topyekün değişimi oldu. Artık her sıradan dizüstü bilgisayarın bir profesyonel müzik stüdyosuna; her dinleyicinin ise güçlü bir destekçiye dönüştüğü bir döneme girmiş bulunmaktayız. Ulaşılabilen veri miktarı inanılır gibi değil. Şarkılarınızın hangi şehirde, kaç kere, hangi saatte, hangi yaş grubu tarafından dinlendiği bilgisi her gün dijital platformlar tarafından sizlere otomatikman ulaştırılıyor.

B: Eskiden bir grubun CD’si veya kasedi alınır, bütün albüm defalarca dinlenir, albüm kitapçığı incelenir, o müziğin içine girilirdi. O zamanlar müzikten aldığım lezzeti şu an çok alamıyorum. Bugün gelmiş bulunduğumuz noktada hızlı tüketim söz konusu. Teknoloji müzik yapım süreçlerini kolaylaştırdı; fakat bu esnada tüketimi de hızlandırdı. Elbet steroid alıp kas yapabilirsiniz; ne var ki bu, kaslarınızın çabuk şişmesine sebep olur. Uzun yıllar spor yaparsanız kas yapınız oturur, kalıcı hale gelir.  Mevcut durum da biraz buna benziyor.

Uğur Akın (Bas gitar / Geri vokal): Biz hiçbir zaman güncel konulara dair müzik yapmadık; arka planda varolan duygular bir şekilde parçalarımızın oluşmasına her daim önayak oldu. Benim için RUJ her zaman güvenli bir kaçış noktası olmuştur; uzun vadeli düşüncelerin, unutulmaya yüz tutmuş duyguların ve biraz da, kişisel bağlamda, nihilizmin varolduğu bir bölge. Bu yüzden kişisel açıdan bir değişim söz konusu olsa dahi bir şeylerden kaçıp da kendimi içerisinde bulduğum nokta hiçbir zaman değişmedi. Bu açıdan müziğin benim gözümde herhangi bir biçimde başkalaşmış olduğunu söyleyemem.

O: Müziğin teknolojik gelişmelerden en çok etkilenen; hatta faydalanan alanlardan biri olduğu inkar edilemez bir gercektir. Ne var ki teknolojiyi müziğinizin içine ne kadar dahil edeceğiniz tamamıyla seçiminize bağlıdır. Müzik dünyasının yerli yabancı en önde gelen grupları hala 20-30 yıl öncesinin teknolojisini kullanabiliyorlar; özellikle de kayıt aşamasında. Teknolojinin insan hayatı üzerinde yarattığı onca değişim elbet inkar edilemez; fakat bu durum ne yazık ki en yeninin en iyi olduğu veya mevcut durumun sizi daha iyi bir müzisyen yaptığı anlamına da gelmiyor. Sektör olarak bakıldığında günümüzde her şeyin çok daha hızlı bir biçimde gerçekleştirilebiliyor olduğu aşikar. Örneğin şu an 3 farklı ülkede ve 4 farklı şehirde yaşıyor olmamıza rağmen eskisinden bile daha üretken bir halde çalışmalarımızı sürdürebiliyoruz.

  • Az önce Oktay’ın da belirtmiş olduğu üzere sizler grup üyeleri olarak birbirinden farklı ülkelere, şehirlere taşınmış bulunmaktasınız. Bildiğim kadarıyla sizler gibi olup da yeniden biraraya gelerek müzik icra eden başka bir grup yok veya yok denilecek kadar az. Sizler yeniden bir arada bir şeyler üretme kararını nasıl aldınız? Süreç nasıl gelişti?

Z: Uzun bir süre boyunca, 2010 albümü sonrası bizi müzik üretim sürecinden uzaklaştıran unsurun fiziksel mesafe olduğuna inandım. Pandemi bir şekilde teknik olanaklarımızın farkına varmamızı sağladı; bizler de bu olanakları kullanmaya başladık. Tabii fişeği esas ateşleyen Oktay’ın gruba dönme kararı oldu.

B: Grup aktif olmasa da bizler her zaman iletişim halindeydik. Zafer Oktay’ın yeniden gruba girmek istediği müjdesini verdikten sonra yeniden bir şeyler üretme fikrinden bahsetti. Daha sonra çalışmalara başladık.

O: Ben konuyu kendi perspektifimden biraz açayım madem 😊 Zafer ve Başar‘ın sözlerine de katıldığımı belirterek eklemek isterim ki, 2010 senesinde hayatlarımızı düzene sokabilmemiz ve kendimize bir yön çizebilmemiz için biraz zamana ihtiyacımız vardı. Buna mesafe de eklenince, Zafer‘inde belirttiği üzere, süreç epey ağırlaştı. Ben aktif müzik yaşamımı ikinci plana atmak durumunda kaldım ve okulumu bitirmek üzere üniversiteye geri döndüm. 2015 yılında, İrlanda’ya gelmemin arifesinde, bir albüm kaydı tamamladım ve uzunca bir süreliğine yaptığım son şey bu oldu.
İrlanda’da birkaç grupla stüdyoya girdim; fakat istediğimi bulamadım veya belirli sebepler dolayısıyla yeterince motive olamadım. Müziği bir süre daha nadasa bırakarak iş ve eğitim yaşamıma odaklanmaya karar verdim ve bu süre zarfında sıklıkla müzik dinleyip kendi calışmalarımı kaydettiğim bir ev stüdyosu kurdum.
RUJ’un albümü çok sık dinlediğim bir albümdü. Bu sıradışı bir durum; çünkü, müzisyen olanlar bilirler, kendi şarkılarından bıka da bilir insan / onları dinlemekte zorlanabilir. Ne var ki benim gözümde RUJ, çok farklı bir noktada.
Bir gün, işten eve dönerken, arabada yine RUJ dinliyordum ve kendi kendime “ Neden olmasın?” diye düşündüm. Bunun üzerine pandemiden kaynaklı uzun bir kapanma sürecine girdik ve ben artık konuşma zamanımızın geldiğini düşünerek Zafer‘e ulaştım: “Ne düşünürsünüz, bir araya gelip bir şeyler yapalım mı?”
Süreç bu şekilde başladı ve hızlı bir biçimde üretime evrildi.

  • 10 senenin ardından 2 tekli, 1 video klip ile yeniden ortaya çıkmış olmanız dinleyicileriniz tarafından nasıl karşılandı? Sizlere yapılan geri dönüşler ne yönde oldu?

Z: Şimdiye dek aldığım duyumlar son derece olumlu yönde.

B: Bizim dinleyici kitlemiz az ve öz bir kitle. Bizleri eskiden beri takip edenler şarkıları sevinçle karşıladı. Yeni keşfedenler eski şarkıları da keşfetme imkanı buldu. Tepkiler olumlu. Umarım pandemi sonrası, dinleyicilerle konserlerde tekrar buluşacağımız günler bir an önce gelir.

U: Bu uzun ara döneminde her sene YouTube videolarına bakıp yorumları okudum. Her sene 1-2 yeni yorum eklenir ve genellikle “Nerelerdesiniz?“ diye yazan birileri olurdu. Bizimle bu kadar ilgilenen insanlara bir şeyler verebilmek hep aklımda olan bir istekti; bu sene yapabildik neyse ki.

O: Çok güzel tepkiler aldık ve bu bizi açıkçası daha da motive etti. Büyük bir keyifle yeni şarkılar oluşturmaya ve kaydetmeye devam ediyoruz.

  • 2000’li yılların başlarında Ankara’da pek çok konser gerçekleştirdiniz. Bu konserlere dair aklınızda kalan bir veya birkaç anıyı bizlerle paylaşabilir misiniz?

Z: Ankara’da herhalde yaklaşık her barda, konser salonunda çaldık o dönem. En çok özlediğim şey ise küçük takipçi kitlelerine sahip 4-5 grubun bir araya gelmesi sonucu gerçekleştirilen Cumartesi – Pazar öğleden sonrası konserleri. Herkes orada olurdu. Konser sonrası eve gider gitmez internetin başına geçerek Ruj‘a gelen yorumları okurduk.
Bir de Uğur’un evini “prova alanı ve şarkı yapım üssü” olarak kullandığımız dönemleri çok özlüyorum. Gerçi “Şarkılar üzerine çalışalım.” diye her akşam toplanıyor; gecelere kadar müzik dinleyip hayallere, sohbete dalıp gidiyorduk. (:

B: Bizim müziğimiz biraz depresif. IF’te gerçekleştirdiğimiz bir konser esnasında metalci arkadaşlarımız omuz omuza girip kafa sallamışlardı, sahnenin üzerinden seyircilerin arasına dalanlar olmuştu. Gülmekten çalmakta zorlanmıştım.

U: Ankara’da değil; fakat Bursa’da verdiğimiz ilk konserde yalnızca barmene çalmıştık. Yine de bizim için alışıldık bir durum; bir konserde her zaman yüzlerce kişi olmayabiliyor. Verdiğimiz en kalabalık konser herhalde Ankara Üniversitesi Bahar Şenlikleri olacak. Gün batımında binlerce ilgili dinleyici… Bütün olay da bu değil mi aslında; ‘İlgili dinleyici’. Söz konusu barmen de bizde o hissiyatı yaratmıştı. Kendisine tekrardan teşekkür ediyoruz.

O: Hangi yıldı hatırlamıyorum; fakat Hacettepe Üniversitesi Şenlikleri idi. Anathema ile aynı gün sahne almıştık. Biz hep sahne sıramız gelene dek seyircilerin arasında arkadaşlarımızla vakit geçirip diğer grupları seyrederdik. O gün de öyle oldu ve bir baktım Vincent Cavanagh da oturmuş yemek yiyor, insanlarla sohbet ediyor. Onunla tanışıp sohbet etme şansım olmuştu. Bizimle birlikte öteki gruplar da çok güzel çalmışlardı; çok güzel bir konser olmuştu.

  • Her müzik grubunun bestelediği / coverladığı bir şarkı, diğer şarkılara göre biraz daha özeldir. Sizin için de böyle bir şarkı mevcut mu, varsa sebebi nedir?

Z: “Söz Verdim“

B: Benim için “Derin Yağmur”, “Phi”, “Söz Verdim“. Sözleri ve müziğin yarattığı hissiyat sebebiyle.

U: “Olamaz“ herhalde grup olarak yaptığımız en karşılık görmüş parçadır. Nokia Super Sound sonunda kazandığımız arabayla grubun belki hep beraber hissettiği en yüksek duyguyu bize kazandırmıştır.

O: Albümden “Phi”, “Yorgun” ve “Ankara”; yenilerden hepsi çok güzel, karar veremedim. Coverlar’dan Dredg coverlardık: “It took only a day”.

  • “Bu Güneş Yakar Bizi” çok güzel bir tekli olmuş, klibi de öyle kuşkusuz; fakat benim sözleri ve içeriği açısından dikkatimi esas çeken “Femina” oldu. Kadına şiddet günümüzde yalnızca Türkiye’de değil; dünya genelinde büyük bir sorun haline gelmiş durumda. Türkiye’de yaşamakta olan insanlar olarak bizler her gün en az 1 kadın cinayeti haberi almaktayız. Bunun dışında da kadına yönelik psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet her geçen gün artmakta. Bu noktada herkesin elini taşın altına koyması, bir şeylerin değişebilmesi adına mücadele vermesi büyük önem taşıyor. Müzik de, bu noktadan ele alacak olursak, en değerli mücadele kanallarından bir tanesi. Bizlere bu konuda ve “Femina”ya dair neler söylemek istersiniz?

Z: Ben kadına yönelik şiddet ve sonuçları karşısında uzun yıllardır kendini etkisiz hisseden; konu açıldığındaysa “Vah vah…” dan öteye gidemeyenlerdendim. Açıkçası bu konuda bir şeyleri değiştirmek istesem bile ne yapmam gerektiğini tam kestiremiyor, karar veremiyordum.
“Femina“nın gitar akorları epey zamandır hazırdı; fakat üzerine henüz söz yazmamıştım. Ta ki 2020’de, Temmuz sonu gibiydi zannedersem, Pınar Gültekin cinayetini duyana kadar. O olay beni çok etkiledi. Kendimi Pınar’ın yerine koyarak hissettiklerimi yazdım; şarkının hikayesi bu şekildedir.

B: Kadına şiddet Türkiye’nin; hatta dünyanın kanayan yarası. Şiddete karşı mücadele elbet yalnızca şarkılarda varolmamalıdır; mevcut durumun her fırsatta, sanatın tüm alanlarında en sert biçimde vurgulanması gerekir. Bizler tepkimizi bu şarkı ile göstermek istedik. Belki eski kuşaklar üzerinde pek fazla etki yaratmaz; fakat bu şarkıyı dinleyen genç bir bireyin üzerinde olumlu bir etki yaratabilmemiz halinde mutlu oluruz.

O: Kadına yönelik şiddet toplumumuzda kanayan bir yaradır. Anlamak mümkün değil. Öyle büyük bir acı ki satırlara sığmadı; biz de çareyi şarkısını yapmakta bulduk, biraz olsun insanlarla paylaşabilmek için.

  • Gitgide tırmanmakta olan şiddet olaylarının yanısıra günümüzde yaşanmakta olan büyük bir geçim sıkıntısı da mevcut. Türkiye’de geçim sıkıntısı yaşamakta olan sanatçıların, mekan işletmeçilerinin ve çalışanlarının gelmiş olduğu noktayı kaygıyla izliyoruz. Eminim ki bu konuda da söyleyeceğiniz pek çok şey mevcuttur. Bizlere düşüncelerinizi kısaca özetleyebilir misiniz? Pandemi sürecinde geçim sıkıntısı yaşamakta olan sanatçılara / emekçilere ne söylemek istersiniz?

Z: Pandemi, dünyanın her yerinden sanatçılar üzerinde çok olumsuz bir etki yarattı. Tabii önemli olan nokta, devletin böyle bir durumda sanatçıları nasıl desteklediği. Pandemiyi yok edemediğimize ve bu insanlarımız için başka herhangi bir gelir kapısı olmadığına göre, devletin sosyal bir devlet halini almasının tam zamanı şimdi değil de ne zamandır?
Birçok ülkede sanatçılar için fonlar oluşturuldu. Türkiye’de ise Kültür ve Turizm Bakanlığı, bildiğim kadarıyla pandeminin üzerinden tam 10 ay geçtikten sonra, küçük bir kısım müzisyene 3 ay boyunca 1000er lira gibi bir destek açıkladı. Bu yardım çok yetersiz olmakla beraber proje çok geç hayata geçirildi. 100‘den fazla müzisyen arkadaşımız çaresizlikten hayatına son verdi. Beğendiğim; aynı zamanda da desteklediğimiz bir proje ise plak şirketimiz de olan Arpej Yapım ve Milyon Yapım’ın “Her Ev bir Sahne“ projesi oldu.

B: Pek çok müzik emekçisi ne yazık ki bu süreçte gereken desteği görmedi. Insanların ruh sağlığının bozulduğu bu sürecte müzisyenlere her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Umarım bu konuda daha somut tedbirler alınır ve bir an önce gerekli destek sağlanır.

O: Bu süreç herkesi oldukça zorladı ve zorlukları eşliğinde hala devam etmekte. Müzisyenin mabedi sahnedir. Sadece gelir kaynağı olduğu için değil; müzik bir yaşam, bir ifade biçimi olduğu için de bu değişiklik son derece vurucu oldu. Yapılması gereken çok şey vardı. İş bu noktada özellikle devletlere düşüyor ve ne yazık ki kişisel inisiyatifler malum sebeplerden ötürü çok etkili olamıyor. Kayıplar icin çok üzgünüz. Umuyoruz ki bir an evvel şartlar iyileşecektir.

  •   Son olarak eklemek istediğiniz birkaç söz varsa onları alalım.

Z: Alisa, sana ve Gaia Dergi’ye teşekkür ediyoruz. Sevenlerimize de en içten selamlarımı iletiyorum. En yakın konserde onlarla buluşmak için sabırsızlanıyoruz.

B: Röportaj için teşekkürler. Ruj ile ilgili gelişmeleri ve güncel haberleri takip etmek isteyen arkadaşlar Instagram’dan @rujofficial ‘ı takip edebilirler.

O: Uzun bir aradan sonra ilk röportajımız; bu nedenle de özel bir röportaj. Soruları heyecanla ve mutlulukla cevaplandırdık. Okuyanlarla bu heyecanı ve enerjiyi paylaşabildiysek ne mutlu bize. Bize bu şansı sunduğun için sana da ayrıca teşekkur ederiz Alisa. (:

  • Sizlere çok teşekkür ediyor, sağlıklı günler diliyoruz. Çalışmalarınızın devamını büyük bir heyecanla takip ediyor olacağız.

Müzik kategorili diğer yazılar için lütfen tıklayın.

Makyaj, balyaj ve bilumum diğer işler | Öykü

0

Çantasından kara gözlüklerini çıkarıp taktı. Önce “İyi ki yanıma almışım!” diye şükretti. Sonra da kendini Teşvikiye cami bahçesinde ünlü cenazesindeymiş gibi hissetti. Sağdan soldan gözlerini devirerek bakanlara gözlüklerinin arkasından o da gözlerini devirdi. Neyse ki görmediler. Hava güneşli olsaydı gözlükler göze batmazdı belki ama inadına nasıl kapalı, nasıl soğuk. Kar kalkalı birkaç gün olmuş. Toprak hâlâ sert. Gerçi karlı olsaydı her şey daha da zor olurdu. Bu da canım Safinaz teyzenin şansı işte. Gitmek için karların erimesini beklemiş. 

Gitmeseydi o da beğenirdi. “Vallahi çok yakışmış.” derdi. “Gençsiniz siz, sürün sürüştürün, takın takıştırın.” Çok isterdi Safinaz teyzenin de görmesini. Annesi demişti ama. “İyi güzel, tamam da…” demişti. “Cenaze filan olursa bu halde nasıl geleceksin?” “O zaman bu aralar kimse ölmesin.” demişti o da. Gülüşmüşlerdi. Ölümlü olduğu gerçeğine insan başka nasıl dayanır ki? Safinaz teyze zaten turp gibi. Her ölüm erken ölümdür, demiş şair. Ama canım Safinaz teyzeninki hepten erken oldu. 

Bir arkadaşında görmeseydi şimdi bu kara gözlükleri takmak zorunda kalmayacaktı. Kendini bildi bileli makyaj yapmayı beceremiyor. Çok meraklı olmadığından olsa gerek. Arada yapmak zorunda kaldığında eline yüzüne gözüne bulaştırır hep. Yok, gerçekten bulaştırır. Ruju taşar, allıkta iki yanak arasında senkron tutturamaz. Göz makyajı desen hepten fena. Kalem çeker, bir göze kalın, diğerine ince. Rimel sürdüğünü unutup ağlayacak bir şeyler bulur. Suya dayanaklı olduğu iddiasındaki bütün rimeller göz altlarından yanaklarına süzülür. Eliyle silmeye kalkar, parmak kenarları kapkara olur. Mum gibi makyaj yapıp zarafetle taşıyan hemcinslerine hep hayranlık duymuştur.

Arkadaşının gözlerindeki kalemle çizilmiş gibi düzgün siyah çizgileri de görünce çok beğendi. Meğer zaten kalemle çizilmiş. Kalıcı aylaynırmış. Yedi yıl dayanıyormuş. Yedi yıl mı? Nasıl yani yedi yıl? Bir nevi dövme gibi olduğundan öyleymiş, falanmış filanmış. Bu kısımları çok dinlemedi. Yedi yıl göz makyajı yapmak zorunda kalmayacak olmasında o. Çok da fazla düşünmedi. Keşke biraz düşünseydi ama düşünmedi. Ertesi gün randevu alıp gidiverdi tavsiye edilen güzellik salonuna. 

Sordu, yok hayır, yapılırken can yanmıyormuş. Oh iyi, yatıverdi sedyeye. Güzellik uzmanı hanımefendi gözlerini gerdire gerdire bir güzel çekti aylaynırı. Üst göz kapağına kalın, alta daha ince. Vallahi güzel de oldu. Ohoo, şimdi yedi yıl rahat. Neyse ki bir de saçlarına balyaj atılması önerisinin üzerine hemen atlamadı. Bunca yıldır iyi kötü kuaföre gidiyor, şu balyajı bir türlü öğrenemedi. Atılan tutulan bir şeydi herhalde. Şimdilik bir kenarda bekleyebilirdi. 

Annesinin yedi yılı duyunca yaptığı yorumla kendine gelir gibi oldu ama artık çok geçti. Düğün tamam da cenaze insanın aklına pek gelmiyor. Olmadı gözlük takarsın, diyerek çözümü yine annesi buldu.

Çok sevdiği Safinaz teyzesi aniden gidiverince canı yana yana koştu mezarlığa. Aylaynırı filan tamamen unutmuş. Sağda solda kendisine baka baka fısıldaşanları görünce de hemen hatırlayamadı. Koca koca kadınlar örtülerinin ucuyla ağızlarını kapatır gibi yapıyorlar ama çok da kapatmıyorlar. Dillerini damaklarına vurunca çıkan o ıslak sesin duyulmasını istiyor gibiler. Gözlerini da kocaman açıp sağa sola, yukarıya aşağıya deviriyorlar. Ne ayıp, çok ayıp, makyaja bak’ları duyunca duruma ayıldı. Hemen kara gözlüklerine sarıldı.

Hava nasıl soğuk. Koyu yeşil serviler kara gökyüzüne uzanıyorlar. Bazı bakımlı mezarların üzerinde mevsime rağmen rengarenk çiçekler açmış. Bazılarınınsa taşları kırık, üzerlerini hüzünlü otlar bürümüş. Safinaz teyze toprağa gireli birkaç dakika olmuş. Kara kuru bir çocuk plastik bir maşrapayla üzerine su döküyor. O acılı yalnızlıkta gözlerindeki kara çizgilere nasıl olup da dikkat edildiğini merak etti. 

Sonra nereden çıkıverdiğini anlayamadığı kıymalı pideler dolaşmaya başladı ortalıkta. Kim ısmarlamıştı, ne ara gelmişti de dağıtılmıştı, yakalayamadı. Az ilerideki taze toprak, soğuk hava, gözlerindeki kara çizgiler bir anda unutuldu. Çiçekli çiçeksiz olmasına bakmaksızın mezarların mermerlerine oturdular. Onca ölünün arasında yanaklarını şişire şişire bir güzel yediler. Birileri peynirli de olup olmadığını sordu. Yoktu. Peki ayran var mıydı? Vardı. Gerçi bu soğukta çay olsaydı daha iyiydi ya!

Birinin eline tutuşturduğu pide poşetini mezarları sulayan sıska çocuğa verdi. “Yedim ben abla” dedi çocuk. “Olsun” dedi o da. “Bunu da ye ya da evine götür. Hatta dur bir tane daha bulayım sana.”

Evde dua okunurken gözlüklerini takmadı. Kadınlar Safinaz teyzenin evine doluşmuşlar. Erkekler niyeyse aşağıda kapı önünde bekleşiyorlar. Safinaz teyze olsaydı “Ya olur mu öyle şey, bu soğukta üşüyeceksiniz, çıkın bakayım hepiniz yukarıya” derdi ama yoktu işte, gitmişti. Gitti diye de çoğunluğun anlamadığı bir dilde dualar okunuyor. Kafalarda hep kara örtüler. O da çıkardı pembe güllü örtüsünü mecbur. Saçlarının üzerine atıverdi. Az birazını aylaynırlı gözlerinin üzerine düşürdü. 

Salonda baş köşeye yüksek sesle dua okuyan kadın kurulmuş. Üç kişilik koltukta yayıla yayıla tek başına oturuyor. Dinleyenler diğer koltuklara, komşulardan toplanan ve boşluklara sıkıştırılan sandalyelere sıralanmışlar. Duacı kadın gözlerini kapamış, iki yanına sallana sallana bazı sesleri uzatıyor, bir alçaltıyor, bir yükseltiyor. Arada bir susuyor. O sustuğunda herkes yüksek sesle iç geçiriyor. Sonra dualar yeniden başlıyor, sesler bir yükseliyor bir alçalıyor. 

Ortalıkta anlamı bilinmez sözcüklerin dolaştığı bu gürültüde dil şaklatmalarını duyamıyor ama dinleyicilerin kafaları kalktığında gözler ona kilitleniyor, yine sağa sola, aşağı yukarı devriliyor. Artık sadece gözlerine değil, örtüsündeki pembe güllere de göz deviriyorlar. Okudukları dualara ara verip dudaklarını büzüyorlar. Arada bir burunlarını odaları doldurmaya başlayan kavrulmuş helva kokusuna veriyorlar. Yutkunuyorlar. Sonra hatırlayıp ayıplamaya kaldıkları yerden devam ediyorlar.

Dualar, duacı kadının bir kreşendosuyla nihayet sona erdi. Eller anlamı bilinmeyen ezberden gökyüzüne açıldı, yüzler avuçlandı. Kıpırdanmaya başladılar. Bazıları örtülerini yavaşça omuzlarına indiriverdi. Göbeklerin üzerine özenle yerleştirilmiş memeler gevşedi.

Bu sefer tavuklu pilav ikramı başladı. En önce duacı kadına servis edildi. Kadın parasıyla da olsa hayırlı bir iş yapmanın haklı gururuyla, yüzünde mağrur bir ifadeyle ağır ağır pilavını yemeye başladı. Örtülerini, memelerini ve göbeklerini gevşeten diğerleri de birer plastik tabak kapıp üzerine didiklenmiş tavuk eti serpiştirilmiş pilavlarına kaşıklarını daldırdılar.

Duaların yerini ağız şapırtıları aldı. Aylaynırlı kara gözler ve pembe güller bir süreliğine unutuldu. Biri eline bir tabak tutuşturmaya kalktı, almadı. Midesi bulanıyordu. Birileri yine ayran sordu. Neyse ki bu sefer çay istenmedi. Başka birisi karabiber istedi. Karabiberlik elden ele dolaştı, pilavların üzerine bolca serpiştirildi. Pilav tanelerini etrafa saça saça hapşıranlar oldu. Ağızlarını kapatmak sonradan akıllarına geldi. Ölü evinde birbirlerine çok yaşamayı dilediler.

Boş plastik tabaklar toplandı. Yeni plastik tabaklarda irmik helvası ikramı başladı. Yine en önce duacı kadına. Kadın ciddi bir görev bilinci ve aynı iştahla helvasına çatalını salladı. Sonra herkes aynısını yaptı.  Aylaynırlı gözler bir süre daha rahat bırakıldı. Helvanın yanında plastik bardaklarda gül kokulu şerbet ikram edildi. Aşırı şekerden kafalar biraz bulandı. Çoğuna bir yorgunluk bastırdı. Çay soranlar oldu. 

Neyse ki ona helva ikram edilmedi. Pilavını yemeyenlere herhalde tatlı da yoktu. Pembe güllü örtüsünü çantasına koydu. İçinden yükselen “Çayınızı da gidip evinizde için!” çığlığını bastırdı. Midesi hâlâ bulanıyordu.

Usulca evden çıkarken mutfaktaki kuyruğu görünce şaşırdı. Kalan pilav ve helvalardan paket yapıp evlerine götürme kuyruğuydu bu. Şaşırdığına şaşırdı.

Keşke Safinaz teyze makyajlı gözlerini görebilseydi. “Ne güzel olmuşsun kuzuuum!” dediğini duyuverdi. O anda balyaj yaptırmaya karar verdi. Tabii ya! Artık atacaklar mıydı tutacaklar mıydı, neyse neydi. Önündeki yedi yıla balyajlı saç yakışırdı.

Tüyler ürpertici bir nükleer kıyamet romanı: Sonuncular

0

Çınar Yayınları etiketi ve Gamze Bulut’un çevirisiyle Sonuncular raflarda. Hanna Jameson’a büyük bir okuyucu kitlesi kazandıran kitap, çağdaşı yazarlara da kendisini sevdirmiş tüyler ürpertici bir nükleer kıyamet romanı. Dünyanın sonunu getiren nükleer saldırıların amacını ve sonucunu ucu kimselere dokunmadan eleştiriyor, insanların tepkileri ve psikolojilerini inceliyor, en güzeli de, söz konusu dünyanın sonu da olsa her zaman insanların üstün yönlerine odaklanmamız gerektiğini hatırlatıp içimizi umutla dolduruyor.

Nükleer Savaş

Kitabı, tarihçi Jon Keller açıyor: Nükleer saldırılar başladıktan üç gün sonra, İsviçre’de bir otelde 20 kişiyle birlikte bir şekilde hayatta kalmış. Dünyanın çeşitli yerlerine atılan birkaç bomba sonra, oteldekilerin dışarıyla iletişimi tamamen kesiliyor. Bazı konuklar panik içinde yollara dökülüyor, bulabildikleri son taşıtlarla evlerine dönmeye çalışıyorlar. Jon Keller ise Amerika’daki ailesini merak ediyor, dönmeyi denese bile dönemeyeceğini tahmin ediyor, korku ve şaşkınlık onu duygusal olarak felç ettiği için otelde kalıyor. Ortalık durulduğunda, önce otelde kimler olduğuna bakıyorlar, bundan sonra ne yapacaklarını tartışıyorlar. Sonraki birkaç gün içinde Jon Keller’ın izlenimlerinden hem otelde kalanların umutsuzluk içinde nasıl yaşamlarına son verdiğini görüyoruz hem de Jon’un iç dünyasını anlamaya çalışıyoruz. Kitabın bu kısımları sahiden de bu kıyamet sonrası günlerin karanlığını ve umutsuzluğunu okuyucuya aktarıyor. Dünyanın sonu gelmiş olsa da ve bu notları okuyacak kimse olmasa da, Jon bilgiyi kime aktardığını bilmeyerek ama yapmayı bildiği tek şey yazmak olduğu için yazıyor.

Diğer bütün canlılar gibi, insan ırkının varlığını sürdürmesinin ve bireysel olarak insanların hayatlarını devam ettirmelerinin sebebi uyum sağlayabilmeleri. Jon kıyamet sonrasında hayatta kalmış olduğu şaşkınlığını yavaş yavaş atlatırken, oteldeki insanlar, sonuncular, kıyamet sonrası hayatlarına uyum sağlamaya başlıyorlar. Oteldeki hayat kısa bir süre için otelin kaynaklarını kullanarak devam edebilir ama kaynaklar da tükenmeye başladıkça, kaçınılmaz olarak iş bölümü yapmaları ve yemek-su-ilaç gibi temel ihtiyaçları karşılayacak bir yol bulmaları gerekiyor. Bu noktada bu insanları zora düşüren konular herkesin tahmin edebileceği şeyler; insanlarla birlikte her canlının zarar görmesi nedeniyle avlanamamak ve tarım yapamamak, yağmurların içerdiği radyasyon sebebiyle doğal su kaynaklarının zehirlenmesi, eğer tamamen toza dönmeyen bir market varsa da bunların çoktan yağmalanmış olması, insanların içinde bulundukları stresli koşullar nedeniyle olumsuz davranışlar geliştirmesi. Olumsuz davranış ifadesi durumun ne kadar endişe verici olduğunu anlatmada tek başına yeterli değil, kendisine ve çevresine karşı saldırganlık yaptıklarını tahmin ediyoruz. Bunların dışında, aklımızın bir köşesinde yanıp sönen o kan donduran ve mide bulandıran fikir de bu olumsuz davranışlara dahil: yamyamlık.

İsviçre’deki Bir Otelden İzlenimler

Bu kitabı ilginç yapan özelliklerinden biri, kıyamet ve kıyamet sonrası denilince aklımıza gelen her fikre de değinerek, en iyimser şekilde bu evrenin sınırlarını incelemesi ve bunu çok gerçekçi bir şekilde ele alması. Sadece acı, dehşet, çaresizlik, açlık, öfke yok; bu insanların kıyamet sonrasındaki hayata nasıl uyum sağladıklarını ve yaşadıklarıyla nasıl başa çıktıklarını da Jon Keller’in kişisel buhranı aracılığıyla anlatıyor. Jon bireysel olarak, izlenimlerini yazmakla kıyameti atlatmanın ve yakında ölecek olmanın dehşetiyle başa çıkmaya çalışıyor. İlk olarak yaşadıklarını, sonra günlerinin nasıl geçtiğini yazıyor. Zihninden biraz uzaklaşmak ve işe yarar hissetmek için otelde işlerin yürütülmesi için bir şeyler yapmaya gönüllü oluyor. Arada sırada yakınlardaki benzinliğin marketine gidip yemek ve ilaç toplamak, kış için hazırlık yapmak gibi işlerle kendisini oyalıyor. Aklı başında kalan lider ruhlu birkaç kişiyle birlikte ne kadar sularının ne kadar yemeklerinin kalacağını ve eksilen kaynakları yerine nasıl koyacaklarını düşünüyorlar. Yaşamına son veren konukların yerinde olmayı hem istiyorlar hem istemiyorlar, bu insanların cenazelerini düzenliyor ve onları gömerken konuşma yapıyorlar.

Otelin tanklarında ne kadar su kaldığını öğrenmeye çalıştıkları gün, su tanklarının birinin içinde küçük bir kızın cesedini buluyorlar. Bu acı veren durum diğer insanları pek etkilemiyor, çünkü zaten her gün birkaç kişi yaşamına son veriyor, bir aile küçük çocuklarını acı çekmekten kurtarmak istemiş olabilir diye düşünüyorlar, çocuğun kendisi bir kaza sonucu ölmüş olabilir diye düşünüyorlar. Bu akıl yürütmelerin hiçbiri Jon için tatmin edici gelmiyor, küçük bir kız çocuğu dev su tanklarına nasıl tırmanabilir diyor, ailesi acı çekmesin istediyse neden gömmek yerine su tankına atmış olabileceklerine anlam veremiyor, hayır, bu ölüm otelde her gün karşılaştıkları cinsten değil, bu bir cinayet. Bu cinayetin kendisini rahatsız etmesine içten içe seviniyor, hala içinde insanlık kaldığını düşündüğü için. Bundan sonrası, Jon’un amatör bir şekilde cinayeti çözmeye girişmesinin üzerine otelin konuklarıyla yaptığı görüşmelerden şüphe uyandırıcı davranışlar yakalaması ve otelde hayatta kalan son insanlardan birinin bir katil olduğu gerçeğiyle yüzleşmesiyle devam ediyor. Kıyametin dehşeti etkisini yitirmeden, bir cinayetin çözülmesi için kendisini ne kadar tehlikeye atacağı korkusu kendini gösteriyor.

Kapana Kısılmış Yirmi Kişi, İçlerinden Biri Katil

Jon Keller’in katili bulmak için izlediği yöntem, insanları sorgulamak. Neler bildiklerini ve dikkatlerini çeken garip olayları öğrenmek istiyor. İnsanların dikkatini çeken garip olaylar sadece bu cinayetle ilgili çıkmayınca, ortalık epey karışıyor. Başka olaylar da dönüyor otelde… Dünyanın sonu gelmişken cinayet işlemenin ya da başka olaylar karıştırmanın nasıl bir motivasyonu olabilir, hala düşünüyorum. Belki de insanların motivasyonu zaten dünyanın sonunun gelmiş olması… Jon bu cinayeti çözmeyi neden bu kadar istiyor, onu da anlamak zor. Ne kadar yaşayacaklarını bilmiyorlar, ne uğruna yaşayacaklarını bilmiyorlar. Katili bulmak ve olayların gizemini çözmek nasıl bir yarar sağlayacak bu insanlara? Artık bir adalet sistemi yok dünyada, adaleti nasıl sağlayacaklar? Hapse atıp, zaten az olan kaynaklarını tüketmesine izin mi verecekler? Öldürebilirler mi, bu kararı nasıl verecekler? Dışarıya sürerlerse, geri dönmeyeceğini nereden bilecekler? Dışarıda ne olduğunu bile bilmiyorlar oysa. Otelin dışına sürmek bir ölüm cezası mı sayılacak, hayatını bağışlamak mı? Bu kararları kim verecek?

Sonuncular mı?

Kaynakları sonunda tükenmeye yüz tuttuğunda ve dışarıda kendilerinden büyük yamyam grupları karşısında tehlikede hissettiklerinde, dışarıyı keşfetmeleri ve kendilerine yeni bir güvenli alan bulmaları gerekecek. İlk anda hayatta kaldıklarını fark ettiklerinde, dışarıda neler olduğunu anlamak yerine kendilerini otele kapatmalarının sebebi, gidenlerin hiçbirinin geri dönmemesiydi. Geri dönmeyenlerin başlarına kötü olaylar geldiğini varsaydılar. Kendilerinin güvende olan son insanlar olduklarından emin olmuşlardı. Sonunda otelden çıkmaları gerektiğinde, aslında çok da uzak olmayan bir yerde yeniden bir şehir kurulduğunu anladılar. Dünyanın geri kalanı belki de o kadar kötü durumda değildi ve kendileri de sonuncular değillerdi. Bu insanların hepsi, sonuncu olduklarına ikna olmuş ve ona göre yaşamaya başlamışlardı. Kendi kendilerini yönettiler, kaynaklarını yönettiler, kendince adaletlerini sağladılar, kendilerini dışarıdaki insanlardan korudular. Tam da üremeleri gerekecek mi tartışmaları başlamıştı…

Yeniden bir şehir kurulmasının iki etkisi oldu. İlki, herkes gibi, Jon da yaşadıklarıyla başa çıkarken kişisel buhranını arka plana atıyordu. Ailesinin yanından kendi isteğiyle ayrılmış, karısı ve çocuklarıyla ayrı düşmüş olmaktan memnun gibiydi. Bunun için kendisini suçlu hissetmiyordu, zaten dünyanın sonu geldi… Ne olursa olsun aileme ulaşmalıyım filmleri ve kitapları sayıca çok, biz her seferinde karakterin imkansızlıklar içinde kendisini tehlikeye atarak ailesine ve sevdiklerine ulaşmaya çalışmasına tanık oluyoruz. İçten içe biliyoruz, bu hiç mantıklı bir yolculuk değil ama karakterin ailesine ve/veya sevdiklerine bağlılığı da zaten mantıksız bir seviyede. Aşk her şeyin üstesinden gelir, aileler her zaman bir araya gelir… Jon, sorumlu hissettiği için ailesine geri dönmeyi düşünüyor, sanki dünyanın sonu yıkılmış yuvasını kurtarabilirmiş gibi. Ama dönmüyor, karısı da dönmemesini istiyor. Bu duruma bayıldım.

İkinci etki, umut ve hayal kırıklığı. İnsanların hayatta kaldıkları sürece kendilerine bir ev yaratabilecekleri fikri karakterlere umut veriyor, onları yeniden hayata bağlıyor. Dünyanın sonu da gelse, yeniden şehirlerin kurulacağı ve hayatımızın yeniden eskisi gibi olacağı ise yadsıyamayacağım bir hayal kırıklığı. Ne olursa olsun, insanlar olarak yeniden aynı noktaya dönüyor gibiyiz. Şehirler yeniden kurulacak, ülkeler kurulacak, bu ülkeler yeniden savaşacak, yeniden dünyanın sonunu getirecekler. Dehşet verici bir kıyamet ve geçici bir sonuncular hissinden sonra, ne yazık ki her şeyin bir döngü olduğunu fark ediyoruz.

Post apokaliptik romanları sevenlerin bu kitaba bayılacağına eminim. Sürüklenmek isteyen, akıcı bir kitap okumak isteyen herkese de tavsiye ediyorum. Çınar Yayınları’na ve Gamze Bulut’a teşekkürler! Herkese iyi okumalar!

Arzu duvarlarından Çevre Günü sesleri

1

İnsanların doğadaki olumsuz değişimler hakkında ne kadar çok söyleyecekleri olduğunu Dünya Çevre Günü bize kısmen bile olsa gösterdi. Denizleri ve karaları kirleten atıklar, temiz suya erişimi olmayan, yaşamları tehlikede canlılar bol bol anıldı. Bütün bu tepkiler dışarıdan bir göz olarak gerçekleşirken, onlar çevre diye isimlendirildi. Doğadaki değişimlere dışarıdan bir çift göz olarak bakan insanlarda bıraktığı etki, ne kadar anlaşılır olmasından öte benimsenebilir: Hatta bu dışarıdan bakışın doğadaki sorunları oluşturanın tam kendisi olduğu görülebilir?

Evin, kafenin, işyerlerinin oluşturduğu duvarlar içindeyken akıllara, ormana gidince alınan havanın kokusundaki fark, deniz kenarında yanlarından yürürken -hatta içindeyken bile- bizi bulan atıklar gelmez. Ancak kirlenen alanların içindeyken -doğadayken- tam anlamıyla bunlar hissedilir. Üstüne üstlük duvarların oluşturduğu bu illüzyon evin bahçelisi, kafenin açık havalı ve ferah, içinde çiçekler bulunan, üniversitenin bol yeşillikli kampüsünü cazip kılan arzularla örtülmüştür. Arzuların tamamlanması, arzuya ulaşmakla mümkündür. Bunların kökeni doğanın içinde bulunulduğunda gerçekleşir ve hüsran -oraya varıldığında görülen olumsuzluklar- insanı karşılar. Sonrasında hüsranlar alınıp, arzu duvarlarının arasında Dünya Çevre Gününü yaratır. 

Elbette bedenlerin dışında olan bütün şeylerin anılmasını sağlayan bir gün, onları önemseyenleri heyecanlandırır. Fakat duvarın arkasından bu önem ne kadar sahiplenilebilir? Üstelik duvarın arkasındayken onu hatırlayamayan, bil(e)meyen bir haldeyken. Çevre kavramı arzu duvarlarının yarattığı bu sıkışıklığı kadim kılar. Çünkü bedenin doğa dışında olduğunu benimsemeye devam etmek, doğa ile bir olmamanın ilk koşulu olduğu gibi, Dünya Çevre Gününde anılan olguların listesini-hüsranları- yaratandır. 

Kaynak

Gerçekleşen her eylem kendinden dışarı atılan bir durum olmaktan öte, içinde bulunulan yere, doğaya bırakılandır. Çevrede kalmanın illüzyonundaki konum, kar topu dağın yamaçlarından aşağıya yuvarlanırken, büyümeye devam eden ve dağın eteklerinde olan insanın üzerine düşene kadar anlamının bilin(e)mezliği gibidir. Kar topunun dönüştüğü çığın insanın üzerine düşmesi, mecburi olarak doğanın içinde olunduğu hatırlanılır ve paniğin doğurduğu kriz oluşur. Bu noktada insanın çevresini oluşturan doğa anlayışının paniği ile çıkan kriz- aynı kriz kelimesinin içerisinde barındırdığı anlam gibi- çözüm üreten olmalıdır. Takip edilmesi gereken güzergah, doğayı etrafında barındıran insan anlayışı yerine, onun içindeki yerleşikliğini kabul etmektir. Yanlışların bulunmasına eğilimli -kritik olan- noktaysa yerleşikliklerin biçimindedir. Kutup ayısı kutuplarda yaşabilirken, boz ayısının farklı bir iklimde yaşamını idame ettirebilmesi, onların tenleri ve üzerlerinde bulunan kürklerin doğru yerleşiklikleriyle ilintilidir. İnsan tenlerinin değil, insanların teninin bilgisi ona ve içkin olduğu doğaya hizmet eden kürkünü, yani arzulara geçirgen duvarların oluşturanıdır. Dönemlere göre maddesinin halleri değişen arzu duvarlarının tekrar edilmemesi için yöntemi çok önemlidir. Çünkü duvarlar inşa edilir, yaratılır; fakat burada bahsedilen duvar oluşu, aynı köstebeğin akarsuda kurduğu baraj gibi doğa içinde ahenkli olandır.

Doğanın içinde olmaktan kaçamamayı çizebilmek için bazı kabilelerin yaşantılarına baktığımızda, insanların ihtiyaçlarından fazlasını tüketmediği görülür. Çünkü doğanın içinde olmak onu alıp, tüketip tekrar yerine koymasını beklemektir. Zaten tekrar ihtiyaç duyulduğunda onun yerinin bilgisi mevcuttur. Böylelikle doğa onu yeniden ürettiğinde, insan tükettiğini geri dönüp alabilir. Laptop ekranına bakan zihinlere marjinal kalabilecek örnek, meseleyi anlamlandırmaya yardımcı olduğu gibi ondan uzaklaştırmaya da sebep yaratır. Bu yüzden her sabah günü başlatan ve onu bitiren Güneş, insanın çevrede kalma direnişinin manasızlığını, yaşantısını oluşturan en temel fenomenlerden zamanı bile içinde barındırması daha anlaşılır kalır.  

Doğa ile kendine mesafe koyan insanın ürettiği çevre kavramı etrafında, iklim krizi, doğanın kirliliği, temel ihtiyaçların bile karşılanamaması hakkında değerlendirmeler yapmak, hiç kimseye hizmet etmeyen çözümlerin sürekliliğini sağlar. İnsan ile insan dışı canlıların arasındaki farkların bilgisine sahipken, onlarla olan ortaklıklarımız da- fiziksel, zihinsel paylaşımlarımız- hatırlanmalıdır. Ancak bu metodla Sapiens’in akıbetindeki doğaya bağımlı kadim katastrof, en az zayiatla atlatılır. Doğa da bu güzelleşmenin içinde asla es geçilmez. 

Başlık görseli kaynağı: https://www.facebook.com/photo?fbid=281178536699341&set=a.276001957216999

Dijital erkeklik: Sosyal medya delikanlılığı

Kitle iletişim araçları beğenilerimiz, düşüncelerimiz, ön yargılarımız, yaşam stilimiz üzerinde belirleyici bir konumdadır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte, kitle iletişim araçlarının bir örneği olan sosyal medya günlük pratiklerimizin içerisinde yer edinmiştir. Artık gündelik hayatımızın rutini içerisinde sosyal medyada görünür olmak da bulunmaktadır. Pek çok kişi sosyal medya kullanıcısıdır ve bu kişilerden çoğu günlük olarak burada vakit geçirmekte, yazı, fotoğraf veya video paylaşarak sanal arkadaşlarıyla iletişim içinde bulanabilmektedir. Sosyal medya kullanıcıları bir bilgi akımı yaratmaktadır. Ancak bunu yaparken bilgi alıcısı konumlarından bilgi üreticisi konumuna da geçmektedir. Özellikle telefon teknolojilerin gelişimi sonucu mekân ve zaman sınırlaması sorunu da olmayınca sosyal medya kullanımı 7/24 etkileşim olanağı tanıyan, yaygın ve popüler bir rutin haline gelmiştir. Sosyal medya, sosyal ağlar sayesinde dijital bir kültür yaratmaktadır. Öyle ki, yeni medya araştırmalarında internet, dijital kültür tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Castells’e göre sosyal ağlar, toplumun kültürel süreçlerini kökten değiştirmektedir (2009: 500). Gelişen dijital kültür, siyasal, ekonomik veya sosyal süreçlerden etkilenmekle kalmamakta aynı zamanda bütün bu yapıları da yeniden üretmektedir. Üretilen bu söylemler arasında topluma ait kadınlık ve erkeklik normları da bulunmaktadır. Erkek ve kadın olmak toplumsal söylemin sürekli ürettiği, müzakere ettiği ve inşa ettiği bir süreçlerdir, günümüzde sosyal medya bu inşa sürecinin yer aldığı ortamlardan biridir. Toplumun kabul ettiği normlar kitle iletişim araçlarına, kitle iletişim araçlarının söylemi toplumsal kabullere yansır. 

Erkeklik, hiç farkında olmadan erkeklerin yaşamlarının her alanında tekrarlanan davranışlardır. İçerisinde yaşadıkları topluma bağlı olarak erkek birey, erkek olmanın gereklerini farkında olmadan içselleştirir. Connell (2005), hegemonik erkekliğin yanında, üç ilişki formunda ortaya çıkan erkekliklerden de bahseder: Tabi kılınan (subordinated masculinity), işbirlikçi (complicit masculinity) ve marjinalleştirilen (marginalized masculinity) erkekliklerdir. Bu kapsamda “sosyal medya delikanlılığı” diye adlandırdığım erkeklik biçimi bahsi geçen sınıflandırmalardan işbirlikçi ve marjinalleştirilen erkeklik tanımlamalarına uymaktadır. İşbirlikçi erkeklikler, hegemonik değillerdir ancak bu hegemonik erkeklik biçimlerinden yarar sağlarlar; ataerkil düzenle ilgili bir sorunları yoktur, kadınların tabi kılınması avantajını kullanırlar. Marjinal erkeklik sınıfsal, etnik, vb. yönden hegemonik erkeklikten ayrışan erkeklik türüdür. Bu anlamda “Delikanlı” olmak sınıfsal açıdan farklı bir erkeklik algısı yarattığı için marjinal erkek kategorisinde yer alır.

Erkeklik hallerini incelediğimizde, Türkiye’de sıklıkla karşımıza çıkan “delikanlılık”, “harbilik” anlatısı ile oluşan erkeklik halidir. Kaba kuvvet kullanan bir erkeklik halidir bu (hem fiziksel hem de söylemsel şiddet uygulayan erkekler). Gedik’in (2018) Sıfır Bir dizisini incelediği çalışmasında da belirttiği gibi delikanlı erkekler kendilerini “cici erkek”lerden ayırarak, kendilerini gerçek erkek olarak tanımlıyorlar. Öyle ki, Bourdieu’nun çalışmasında da (1984) benzer bir nokta vurgulanır, alt sınıflar kendilerini bu kaba kuvvet üzerinden üst sınıflardan (onları daha yumuşak, kadınsı, feminen, light, muhallebi çocuğu vb. bularak) farklılaştırırlar. Bu anlamda hem sınıfsal hem de erkeklik kodları olarak üst sınıflardan ayrılan erkeklik halleri sergilemektedirler. 

Bilgisayarların, internetin ve dijital teknolojilerin gelişmesine bağlı olarak toplumsal cinsiyet algıları da dijitalleşmiştir. İletişim teknolojilerinin kullanıcıya sağladığı kolaylıklar sonucu hepimizin katılımcı olabildiği sosyal ağlar yeni ifade alanlarına dönüşmüştür. Bu bağlamda çevrimiçi alanlar erkeklerin, gerek bir araya gelerek ağlar üzerinden örgütlenmelerine, gerekse bireysel hesaplar üzerinden içerik üretmelerine olanak tanımıştır. Bu içerik üretimin sonucunda ortaya çıkanlar, yukarıda da belirttiğim gibi, dijital kültür olarak adlandırılır.  Dijital kültürün en önemli taşıyıcısı ve üreticisi olarak sosyal ağlar görülmektedir. Kullanıcılar, günlük yaşam aktivitelerini, yaşam biçimlerini, alışkanlıklarını veya ilgi duydukları alanları bu sosyal medya sitelerinde paylaşmakta ve yeniden üretmektedirler. Bu açıdan bu ağlar erkekliğin de yeniden üretildiği alanlar olmuştur. 

Görüldüğü gibi sosyal medyanın günümüzde son derece etkin kullanımı, sosyal bir alan olarak hegemonik erkekliğin yeniden üretilip pekiştirildiği önemli bir mecra olarak karşımıza çıkmaktadır. Kullanıcıların toplumsal cinsiyet algısından, yaşından, toplumsal statüsünden, yaşam deneyimlerinden, dünyayı ve yaşamı anlamlandırma biçimleriyle dolu olan bu söylemler, hegemonik erkekliğin yeniden üretildiği kimliklerin yansıdığı alanlar olarak bu sayfalarda pekişir. Sosyal medya, erkeklerin kendilerini ifade etme çabaları taşıdıkları, anlam buldukları, farklı grupların kendilerini ifade ettikleri bir alandır. Buradan hareketle sosyal medya, içinde var olduğu toplumsal yapıyı yansıtır ve dönemin geçerli değerleri işleyerek ve yeniden üretir. Bu anlamda Türkiye’de genelde erkeklerin sosyal alanı olarak tanımlayabileceğimiz pek çok sosyal medya kanalı ile hegemonik erkeklik ilişkisi önemlidir. Sosyal medyanın etkileri ve toplumsal cinsiyet, belirlenmiş sabit bir yapı olmaktan çok her yeni durumda yeniden tanımlanan bir süreci ifade ederler. 

Delikanlılık algısının da sosyal medya aracılığı ile dijitalleşmesinden bahsedilebilir. Delikanlılık kültürü günümüzde dijital erkeklik ifadesi olarak kitle iletişim araçlarında yer almıştır ve popüler kültürel bir kavram haline gelmiştir. Pek çok sosyal medya kanalında kullanıcılar erkeğin nasıl olması gerektiğine yönelik taktikler vermekte, kadınlara ve diğer erkeklere ayar vermekte, erkekliğin dijital kodlarını yeniden ve yeniden yazmaktalar. Örneğin, ekşi sözlük gibi elektronik sözlüklerde birkaç başlığa göz atsak dijital delikanlılara rastlarız. Bu dijital erkekliğin en önemli vurgusu sosyal medyada yaygınlaştırılan “adam olma” algısıdır. Dijital ortamlarda erkek olmanın yeterli olmadığı erkekliğin en tepesinde yer alan “adam olma”nın yüceltildiğini görüyoruz. Özellikle kadına yönelik şiddet, LGBTİ tartışmaları, siyaset ile ilgili iletilerde, sosyal medyada adam olma/delikanlı olma vurgusu hashtaglerle, favlar ve likelar ile artmaktadır. Bugün sosyal medyada “Adam dediğin” vurgusu pek çok gönderide yer alır. Son yıllarda delikanlılık, “erkeksiliği”, buna bağlı olarak güçlülüğü ve korumacılığı da içerdiği için Türkiye’de milliyetçi ve muhafazakar erkek kimliğini de tanımladığını söyleyebiliriz. Yine Türkiye’de adamlık zenginlik ile ilgili değildir. Daha çok, delikanlı kavramında olduğu gibi, sınıfsal olarak alt tabakada yer alan erkeklerin bir özelliği olarak yansıtılır. 

Sosyal medyada performe edilen bu dijital erkekliğin bir yan etkisi de toksik erkekliğin sosyal medya aracılığı ile yaygınlaşmasıdır. Toksik erkeklik var olan erkeklik algılarına ve normlarına bağla kalmanın erkekler üzerinde yarattığı baskıdır. Bu baskı aynı zamanda bu erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısını da artırmasına neden olur. Bu anlamda sosyal medyada giderek artan anti-feminist eril söylemlerin de dijital delikanlılığın bir dışa vurumu olduğunu söyleyebiliriz. Kadın hareketi veya feminizm ile ilgili sosyal medya paylaşımlarında bulunan kullanıcılara feminazi gibi tanımlamaların yapılması, bu konuda yazı yazan erkeklerin “light” erkek olarak suçlanması, kadınlarla ise dalga geçilmesi veya sembolik şiddet içeren iletilerle dijital linç edilmesi toksik erkekliğin sosyal medyada örnekleri arasında sayılabilir. Bunun en yakın deneyimini #erkekyerinibilsin hashtag çalışmasında yer alan iletilerde görmem mümkün. 

Sonuç olarak, dijital kültür kendisine ait bir gerçeklik kurgulamaya başlamıştır. Bu kurgu aynı zamanda var olan toplumsal cinsiyet rollerini de sanal aleme taşır. Var olan erkeklik ve kadınlık algılarının sosyal medyaya yansıması bu algıların dijitalleşmesine neden olmuştur. Sosyal medya aracılığı ile geleneksel delikanlılık algısı da sosyal medyanın bir tıkla her yere ulaşabilme ve yaygınlaşabilme gücünden etkilenmiş yeniden üretilerek dijital bir form almıştır. 

Kaynaklar:

Bourdieu, P. (1984). Distinction London. UK: Routledge and Kegan Paul.

Castells, M., Fernandez-Ardevol, M., Qiu, J. L., & Sey, A. (2009). Mobile communication and society: A global perspective. Mit Press.

Connell, R. W., & Messerschmidt, J. W. (2005). Hegemonic masculinity: Rethinking the concept. Gender & society19(6), 829-859.

Gedik, E. (2018). Homososyal Birliktelik Örneği Olarak Mahalleyi Korumak: Sıfır Bir1 Dizisinde Erkeklik Halleri. Fe Dergi10(2), 60-70.

Lévy, P. (2001). Cyberculture (Vol. 4). U of Minnesota Press.

Çilem Dilber söyleşisi: Gerçekten daha gerçek, kuyruklu, kurmaca yalanlarımız

Çilem Dilber ile ilk kitabı Kuyruklu Yalan üzerine gerçekleştirmiş olduğum söyleşi kitapta bulunan on bir öykünün hem birbirine değmeyen hem de değdiği anda olayların, ifadelerin, duyguların yönünü bambaşka bir yöne çeviren kuyruklu öykülerin odağında yapıldı. “Bir araya geldiklerinde kurmacanın en eski söylemine sırtlarını dayadılar. Yalanlara. Gerçekten daha gerçek, kurmaca yalanlara.” Çilem Dilber Kuyruklu Yalan kitabı için söyleşi boyunca gerçekten daha gerçek bu ifadelerle düşündüklerini ve hissettiklerini paylaşıyor bizimle. Kuyruklu yalanlarımız kurmacayı da çok gerçek kılıyor olmasın sakın?(!)

Çilem Dilber ile gerçekleştirmiş olduğum söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Mesleğiniz İngilizce öğretmenliği. Halihazırda aktif olarak yaptığınız bir mesleğiniz var bildiğim kadarıyla. Önce çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleriniz sonrasında ilk kitabınız Kuyruklu Yalan. Edebiyatla hemhal haliniz ta çocukluğunuzdan itibaren sizi etkilediği aşikar fakat burada başka bir konuyu konuşmak isterim sizinle. Farklı bir dili öğrenirken, mesleki olarak da bu dilde bir hayat kurarken bu durumun edebiyat içerisindeki yolculuğunuzu nasıl etkilediği?

Çilem Dilber: Yabancı bir dili öğrenmek için öncelikle kendi dilini iyi bilmek gerektiğini düşünüyorum. Bunu öğrencilerime de söylüyorum. Cümlenin öğelerine, dilbilgisine hâkim olmayan öğrencilerimin yabancı dili öğrenme konusunda zorlandıklarını rahatlıkla gözlemleyebiliyorum. Dil canlı, yaşayan bir unsur, edebiyat da buna bağlı olarak hareketli. Ancak aktarım için dil tek başına yeterli olmayabilir bana göre. Zaten edebiyat da dilin estetik duygular uyandıracak ve zihni harekete geçirecek şekilde kullanımıyla mümkün olabilir. Ben dilin bu canlı yönüne ve edebiyatın olmazsa olmazı olarak gücüne hayranım. Bu hayranlığım elbette edebiyat yolculuğuma katkı sağlamış olmalı. Bir okur olarak estetik peşinde olmasam ortaya bir ürün koyma noktasına ulaşamayabilirdim sanırım.

Aynur Kulak: Kuyruklu Yalan. İlk kitabınız. İçinde 11 öykü var. Salt olarak Kuyruklu Yalan’ın yolculuğunun ve bir kitap olarak karşımıza çıkarken geçirdiği aşamaların yolculuğunu sormak istiyorum. Bir gün bir kitap, neden olmasın, diye mi yazıyordunuz öyküleri mesela ya da yazmak istiyordum ve yazıyordum, bu arada bir yolculuğun içindeymişim mi dersiniz? Kitabın kapağı dikkatimi çekiyor. Sandalyenin üstünde bir kedi açık camdan dolunaya bakıyor. Ne düşünüyor acaba?

Çilem Dilber: Bir gün bir kitap olur mu acaba’dan ziyade sözcüklerin ve sözcüklerle aralanan dünyaların büyüsüne kapıldım aslında. Her öykü bir hayat parçası. Önünü ardını sen tamamla, diyor okura. Okumalarım beni bunca heyecanlandırmasa, o dünyalardan ben de yaratmak ister miydim, bilmiyorum. Öykülerimin çoğunda kendini gösteren o gizemli, tekinsiz kedi Kuyruklu Yalan’ın kapağında yerini aldı.  Sırtı dönük, gözlerini görmüyoruz. Aklından ne geçiyor, bunu tahmin etmek zor. Ancak mücadeleye hazır, kendinden emin bir cesaretle duruşu, belki de dolunayın ışığıyla güçlenmiş hali bana -ev ya da sokak fark etmez- kendisi olabileceği bir yer aradığını düşündürüyor. Ya da kuyruğunun götürdüğü yere gitme isteğini. Kuyruklu Yalan da zaten buradan çıkıyor. Kitapta yüreğinin götürdüğü yere gitmekten çok kuyruğunun götürdüğü yere gidenlerin hikâyeleri çoğunlukta.  Ayaklarına dolanan, paçalarından çekiştiren ama görünmeyen kuyrukları var karakterlerimin. Travmaları, korkuları, kaygıları, unutamadıkları ve sindiremedikleri. Bir araya geldiklerinde kurmacanın en eski söylemine sırtlarını dayadılar. Yalanlara. Gerçekten daha gerçek, kurmaca yalanlara.

Aynur Kulak: Suzey. “Fısır fısır konuştuk önce.” Anlatıcının genelde “Ben” “Sen” “O” olduğu “Biz” anlatılarının çok olmadığı, genelde ”Biz” in “Onlar” olarak karşımızda belirdiği metinlere alışığızdır. Ama Suzey’de farklı. Öyküde anlatıcı da dahil herkes, yani “Biz” işin içindeyiz. Tekinsiz, karanlık, gölgeli bir vahşetin içinde. Böyle bir şeyin içinde asla olamayacağımızı düşündüğümüzden, kendimizi dışarı konumlar, kendimizi işin içinden sıyırır ve öyle bahsederiz olup bitenden. Ama Suzey öyküsünde böyle bir şey olmuyor. “En son karşı yamaçtaki eve yöneldi muhtar. Biz de onun peşine.” Toplumsal gerçeklik normlarının bir öyküyü nasıl karanlık bir tünele sokup, tekinsizleştirebileceğini konuşmak isterim sizinle. “Fısır fısır konuştuk” üstü kapalı eyleminden tutalım da, “Biz de onun peşinden” kontrolsüzlüğüne baştan sona yaşanılanların korkunçluğu insanın yarattığı kuyruklu yalanlarının sonunun insan fıtratından kaynaklı şekilde gelmeyeceğini bize gösteriyor sanki.

Çilem Dilber: Suzey’i toplumun kötülük bağlamında bir eleştirisi olarak görüyorum ben. En azından benim aktarmak istediğim buydu. Ve anlatıcı da evet, o kötülüğün bir parçası. Toplumda işlenen her suçun dolaylı da olsa parçası konumunda olduğumuzu kabul etmek istemeyebiliriz biz ama Suzey’in anlatıcısı soğukkanlılıkla aktarıyor işte. Cılız seslerin birleşerek nasıl güçlendiğini, aklıselimden uzaklaşmanın nasıl hızlı olduğunu, sürü psikolojisinin nasıl da sezdirmeden kendini gösterdiğini dinliyoruz ondan.  Vuran kalabalığın arasına karışınca tekmelerimiz de güçleniyor yumruklarımız da. Erke sırtını dayamış olmanın verdiği suni bir güç gösterisi sergiliyoruz. ‘Biz’ olmak kötülüğe hizmet ettiğinde sahiden de korkunç bir hal alıyor ve bu korkunçluğun tam ortasındayız aslında. 

Aynur Kulak: Yolculuk öyküsü ve Tarihi Duvar Bakiyesi. Her ne kadar birbirinden farklı öyküler olsalar da yaşadıklarımız,- özellikle de kayıplarımız, kaybettiklerimiz üzerinden- zamanın içinden çıkarak bizi yeniden buluyor. İnsanın içinde hep bir gitme dürtüsü varken -özellikle kayıplar vermeye başladığımızda- artık çok da uzağa gidemiyoruz sanırım.  Zihin kaybettiği insanın ve duygunun zaman dilimi içerisinde kalıyor sanki. Ne dersiniz? Mesela Kocanene’nin çok geçmişte kaybettiği eşine doğru giderken “Acele etmeliydi. Neye?”  hissiyatı, Tarihi Duvar Bakiyesi’nde henüz yeni olan anne kaybını düşünürken; “Paldır küldür toplanmıştı herkes. Uzak akrabalar, yakın dostlar, ilgili komşular hep birden çukura koyup üstünü örtmüşlerdi”  hissiyat olarak farklı bir yere konumlansa da çok sevdiğin bir şeyin kaybını ne zaman yaşarsan yaşa veya üzerinden ne kadar geçerse geçsin dinmeyen bir acının göstergesi gibi.

Çilem Dilber: “Zihin kaybettiği insanın ve duygunun zaman dilimi içerisinde kalıyor sanki.” Evet bu çok yerinde bir tespit. Bir yaşamı kendini bütünlemeye, olmaya çalışarak geçirirken, kendi kabına sığmadığını düşünürken kayıp, sert bir darbe olup iniyor. Sonrasında bir daha hiç tam olamam hissi. Kocanene’nin yolculuğu geriye doğruydu aslında. İleri gittikçe geriye saplanıyor, çıkıp bir adım daha attığında daha geriye sıçrıyor.  Bütünlenmek için aradığı, çoktandır kayıp olan. Galip’in duygusu da bu yönde. Geriye giderek ilerleme çabası. Sanırım kayıp duygusu ne kadar çabalarsan çabala ileri giderken bile geriden koparmıyor seni. Sisifos’un kayasına çıkıyor yol.

Aynur Kulak: Dilsiz Kahin. Yalan hayatlar kuruyoruz. Üstelik kuyruklu yalanlar, uzayıp giden, sonra da belleğimizde beklenmedik anlarda çıkarak omuzlarımıza yük olan. Bir yandan da zaman o kuyruğu ortaya çıkarıyor işte, aslında hiç kaybolmamış. Dilsiz Lelyo bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama gece gibi karanlık bir zamanı tercih ettiği için mi göremiyoruz, anlayamıyoruz ne demek istediğini? Bir yandan da düşünmeden edemiyorum; neden kurduğumuz hayatları değil de kuramadıklarımızı daha çok düşünüyoruz?     

Çilem Dilber: Yaşadıklarımızın bir kısmı kapalı, örtük. Hatırlamak istemediğimiz anların belleğimizde flu olarak bile yer almasına razı gelmiyoruz. Belki de bir tür savunma mekanizması. Unutmanın sağladığı konfor alanını koruma çabası. Ancak ne kadar gizlenirse gizlensin en etkili olacağı anı, en zayıf halimizi yakalayıp ortaya çıkıyor. Kilit vurduğumuz kapılar açılıyor ve ortaya dökülüyor kaçtıklarımız. Lelyo’nun kehaneti kilit altında uzun zaman beklemiş. Kahramanımızın en beklemediği anda karanlık bir sahneye adımını atar gibi ortaya çıkıyor ve başrolü alıyor. O an sahnedeki oyunun bir önemi yok onun için. Kurduğumuz hayatlar kuramadıklarımızın arasındaki en güçlü ihtimalin gerçeğe dönmüş hali değil mi nihayetinde? Ama bu da başrol oyuncusunun umurunda değil. Ancak yine de kuramadığımız hayatları düşünmemizi, karadeliklerimizin farkına varmamızı sağladığı da bir gerçek diyebilirim.

Aynur Kulak:  Kuyruklu Yalan. Kitaba da ismini veren öykü. Var ama yok olan babayı, yok edilse, paramparça edilse bile kaybolmayacak olan baba imgesini, zihnimizdeki bu kaybolmayacak imgeyi yok etmek adına kediden çıkıp aslana dönüşmemizi, nefret ettiğimiz şeyi yok ederken, parçalarken soğukkanlılıkla kendimizi izliyor oluşumuzu konuşalım. Her çocuk özel olduğunu düşünür, kayıtsız şartsız sevilmek ister. Bu gerçekleşmediğinde ne olur? Kuyruklu yalanların, olmayan ebeveynlerin, -varken üstelik olmayan ebeveynlerin- (gücü, sırtını yaslamayı temsil eden babanın özellikle olmayışı) nelere sebebiyet veriyor? Kitabın kapağında da olduğu gibi açık pencereden dünyayı görüyor ama onu, orayı hiçbir zaman tam kavrayamıyoruz sanırım desem.

Çilem Dilber: Kuyruklu Yalan da bir eksikliğin, tam olamamanın hikâyesi bu açıdan bakıldığında.  Özellikle kritik dönemlerde elzem ihtiyaçlardan yoksun olmanın verdiği ikili kişilik ve yaşam deneyiminin yansıması. Parçalanmış ailelerin çocuklarının çoğunun duygularının daha güçlü, hayatı yorumlama şekillerinin farklı,  öfkelerinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. İhtiyaç halinde sırtlarını dayayacakları ebeveynlerden yoksun olmaları sert, güvensiz, şüpheci, sorgulayıcı bir ruh hali veriyor onlara. Pencereler onlar için çok karmaşık ve belirsiz bir alana açılıyor da diyebiliriz. Kavramak kolay değil. Anlatıcı uysal bir kız çocuğu olarak kediyle özdeşim kuruyor ve o kedinin güçlenip dönüşmesiyle değişim geliyor. Kendi olma, boşluğu doldurma, tamam olma haline ulaşma çabasını izliyoruz. Tetikleyicinin baba olması, Jung’un Elektra kompleksi okumasına da müsait bir durum oluşturuyor. 

Aynur Kulak: Kral ve Adamları, Şah Mat, Siz Hepiniz Ben Tek. Bu üç öykü odağında bizim, modern insanın geldiği noktayı konuşmak istiyorum.  Zihnimizin paranoyaları. Kuyruklu yalanlardan ziyade kuyruklu paranoyalar mevzu bahis. Yer yer yaşadıklarımız, yer yer bize yaşatılanlardan dolayı zihnimiz paralize olmuş durumda. Kral ve Adamları’ndaki koca, Şah ve Mat’ta tetikçi olmaya can atan kişi, Siz Hepiniz Ben Tek öyküsünde modern hayatla boğuşan çalışan beyaz yakalı insan tipi; her biride bir şekilde büyük sistemin içinde bir paranoyanın içine düşmüş debeleniyorlar sanki. Hepimiz gibi.. (Burada zihnim Suzey öyküsündeki o “Biz” anlatıcısına dönüyor sürekli. Masalsı, mitolojik zamanın içinden çıkmış gibi anlatılan Suzey’in şimdiki zamanı anlatan öykülerden ne farkı var? Oradaki “Biz” ile buradaki “Biz” hep aynı, hikaye, durum, zaman, anlatımlar hissiyatlar çok farklı olsa da aynılık kokusu çok tanıdık.)  

Çilem Dilber: Modern insan demek benim için birçok yönünün yanında hareket etmekten çok debelenen, yoğun iş temposu, sosyalleşme sorunsalı, suni ilişkiler, kırılgan aile bağlarıyla örülü insan demek. Aynı zamanda Jung’un Persona’sı açısından bakarsak toplum içinde taktığı maskelerle var olmaya çalışan birey demek. Sanrıları, rüyaları, hayalleriyle varlar ama onları gösterirlerse maskelerini deforme edebilirler. Bu kaygıyla  bastırıldıkça daha da güçleniyor o sıkışmışlık.  Bu üç öyküde de köşeye sıkışmışlığı görebiliriz.  Kahramanların hareket alanları dar ama bir şekilde kurtulmaları gerekiyor travmalarından. Ya da travmaları onlardan kurtulacak. Varlık-yokluk durumu bir yerde.  Siz Hepiniz Ben Tek’in Faruk’u örneğin, kendi sınırını aşma cesaretini gösterene kadar birlikte kuyruğuyla. Suzey’le ortak yönü olarak ‘biz’liği düşünürsek  maskelerimizle birbirimize daha çok yaklaşıp, safları sıkılaştırıp biz oluyoruz. Atmosferler farklı olsa da sürü haline gelme noktasında aynılık var. Bence masalları, mitleri gerçeklikten çok da ayrı düşünmemek gerek.

Aynur Kulak: Yukarıdaki soruda parantez içindeki “aynılık” yorumuma istinaden pandemi döneminin bir şeyleri değiştireceğini veya yenileyeceğini düşünüyor musunuz diye sormak istiyorum. Ne tür öyküler okumaya başlayacağız sizce? Kurgusal, dilsel, hikaye anlatımı açısından veya ifade ediş biçimleriyle bir şeyler değişecek mi? Sizin yazmaya devam edeceğinizi düşünerek de soruyorum bu soruyu aslında. Bu noktada genç ve ilk kitabını çıkarmış bir yazar olarak tüm bu olup bitenler karşısında merakınızı nelerin cezbetmeye başladığını sorsam, ne dersiniz?

Çilem Dilber: Pandemi sürecinde insanların okuma alışkanlıklarının değiştiğini gözlemledim. Odaklanma sorunu yaşayıp hacim olarak daha küçük kitaplara yöneldi bazı okurlar. Bende böyle bir durum olmadı. Yazarların da kısadan uzuna yöneldiğini düşünüyorum. Bu dönemde yeni çıkan romanların hacimli, öykülerin de uzun öyküye dönüştüğünü gözlemledim. Bunun da yazarın odaklanma sorunu yaşadığının işareti olduğunu söyleyebilir miyiz, bilemiyorum. Kendi adıma aynı şekilde, öykü türünden, devam edeceğimi söyleyebilirim. Kurgu ya da dil açısından ne tür eserler okuyacağımızı zaman gösterecek bize. Açıkçası ben de çok merak ediyorum bu distopik dönemin ne tür eserler ortaya çıkaracağını. Global bir yalnızlaşma, kabuğuna saklanma hali belki de zihinsel süreçlerin daha ön plana çıktığı, bilinç dışı unsurların daha belirgin olduğu kurmacalara götürecek bizi. Ya da imgelerin dile daha belirgin yerleştiği, şiirsel duygu durum ifadeleri artacak belki de. Bilemiyorum. Bekleyip göreceğiz

Sokak sanatında sürdürülebilir onarımlar: Geçmişin izini sanatla kapatan gerçek bir tamir sanatçısı

İlk zamanlar Tamir sanatçısı Ememem seramikçi olarak çalışıyordu. Lyon’da bir ara sokakta ortaya çıkan bir keşif, onu özel bir sokak sanatı dalına taşıdı. O zamandan beri kamusal alanda yaptığı güzel onarımlarla dünyayı aydınlattı. Bu şekilde Ememem anlatılmamış hikayelere dikkat çekmek, sokağın sesine kulak vermek istiyor. Şehirlerin sokaklarındaki nefret deliklerini mozaikle dolduruyor. Mozaikler o kadar güzel ve detaylı ki sanki hep oraya aitmiş gibi…

Ememem, 2016 yılında yaşadığı Lyon kentinde eserlerini yaratmaya başladı. Ancak sosyal medyada 66.000’den fazla takipçisi olan Fransız sanatçının gerçek kimliği hala bilinmiyor. Kaldırım, yol veya duvardaki delikler ve çatlaklar, Fransız sanatçı Ememem için bir  meydan okumadır! Bu yerleri rengarenk mozaiklerle dolduruyor. 

Ememem’in çalışmalarını Aberdeen, Barselona, ​​Paris ve Torino gibi çeşitli Avrupa şehirlerinde kamusal alanlarda sergiliyor. Sanatçı, sokak lambalarının ışığı altında sanatsal etkinliklerde veya gizli olarak çalışmalarını sürdürüyor ve şehirlerin sokaklarında yeni anlamlar yaratıyor.

Ememem , memleketi Lyon’da “kaldırım cerrahı” olarak biliniyor. Sanatçı, “Herkesin Okuyabileceği Bir Şiir” olarak tanımladığı renkli mozaiklerle oyulmuş kaldırımları ve kırılmış cepheleri onarıyor. Bozulmamış çinilerle döşenmiş karmaşık geometrik motifler, çatlakları sarar ve şehrin “Anı Defteri” ni oluşturur. Sokaklarda neler olduğunu , bu halka açık yerler ortaya çıkarıyor . Ememem’in ilk mozaiği,  10 yıl öncesinde Lyon’da hasarlı bir sokakta bulunuyor. Seramikteki pratiğini dış mekanı canlandırmak için tercüme etmeye başlamıştı. 2016’dan beri Fransa’da sürekli olarak çukurları ve diğer boşlukları dolduruyor. Ememem “Diğer tekniklerle, diğer desteklerle benzer şeyler yapmıştım ve nihayet bu ortaya çıktığında, hayatımın geri kalanında yapmaya devam edeceğim bir şey bulduğumu biliyordum ”diyor.

Sanatçı tekniğini, doğrudan bir ‘havuz’ veya ‘su birikintisi’ olarak tercüme edilen Fransızca ‘flaque’ kelimesi üzerine bir oyun olan ‘flacking’ olarak tanımlıyor. Sanatçı sadece sokakları düzeltmekle kalmıyor, her şeyden önce şehre bir fantezi dokunuşu getiriyor.Binaların cephelerine veya sokak duvarlarına yatırım yapan birçok sokak sanatçısının aksine , Ememem’in kendini ağırlıklı olarak ifade ettiği şey asfalt ve kaldırım üzerine . Sokak sanatını bulmak için hep yukarı bakardık şimdi aşağıya bakma zamanı!

Sanatçının Instagram adresi: https://www.instagram.com/ememem.flacking/

Dünyadan kadın rapçiler

0

Dünyadan kadın rapçileri sizin için derledik:

Fransa
Diam’s – La Boulette

Almanya
Juju – Hardcore High
“One Billion” by Berlin hip-hop artist sookee

Portekiz
NENNY – SUSHI

Polonya
SCHWESTA EWA feat. SXTN – Tabledance

Yunanistan
Sadahzinia – Χίλια μπουκάλια κατά γης

Belçika
Shay – PMW

Norveç
Myra – Evig dag | Hva vil folk si

İsveç
Cleo – Gold Digger

Finlandiya
Sini Sabotage – Levikset repee ft. VilleGalle

Kore
타이미(TYMEE) – Cinderella MV
Yoonmirae(윤미래), Tiger(타이거) JK, Bizzy(MFBTY) _ Bang Diggy Bang Bang

Çin
VAVA – My New Swag

Ukrayna
Vladimir Cauchemar & alyona alyona – DANCER

Romanya
Marijuana – Cea mai fidela fata

İsviçre
Loredana – SONNENBRILLE

Avusturya
Yasmo – Kein Platz Für Zweifel

Çek Cumhuriyeti
SharkaSs – Nevrátím

Meksika
JEZZY P | El Precio de la Fama

Türkiye
Kolera – Pespaye
Ayben – Kime Göre

Fas
Abouz houda – Unpredictable Freestyle
Khtek – KickOff (Prod. Kartman)
Soultana raps for change in Morocco

Senegal
Sister Fa- Milyamba

Gana
Eno Barony – Do Something Remix ft. Wendy Shay

Nijerya
Eva Alordiah- High

Tanzanya
Vanessa Mdee, Jux – Juu

Jamaica
Michie Mee & L.A. Luv

Kanada
Bahdgyal Bubble – Michie Mee

El Salvador
“No More Violence” by Hip Hop Femenino El Salvador, for Oxfam’s #SayEnoughCypher

Brezilya
Flora Matos – Preta de Quebrada

Arjantin
Sara Hebe – Esa Mierda
Keny Arkana – Vie d’artiste

Şili
1977 – Ana Tijoux

Küba
“LIBRE” Telmary Díaz
Danay Suárez “Yo Aprendí”

Dominik Cumhuriyeti
La Materialista – Niveles

Porto Riko
Ivy Queen – Te He Querido,Te He Llorado

İzlanda
Cell7 – City Lights

Japonya
大門弥生 (YAYOI DAIMON) – NO BRA! feat AKKO GORILLA

Tayvan
Miss Ko 葛仲珊 – 就改天

Endonezya
YACKO X MARDIAL – HANDS OFF

Avustralya
Iggy Azalea – Work

Yeni Zelanda
Ladi6 – Like Water

Filistin
SHADIA MANSOUR Ft M1 (DEAD PREZ)-AL KUFIYYEH 3ARABEYYEH

Cezayir
Meryem Saci – Eyes On Me

Lübnan
Malikah – Ya Lubnan

Hindistan
Raja Kumari – SHOOK

Nijerya
Adara – Sasha

İtalya
Baby K – Anna Wintour

Güney Afrika Cumhuriyeti
Burni Aman – Darknessbright featuring Thaïs

İspanya
Mala Rodríguez – Quien Manda

İsveç
Lilla Namo – Höj Volymen

İngiltere
Lady Leshurr – Queen’s Speech Ep.3

Amerika
Snow Tha Product – Cookie Cutter Bitches
MC Lyte – Poor Georgie

Özge’nin Organik Dünyası: Bir Şifa Öyküsü

0

Size bir şifa öyküsü anlatacağım. Öykü dediğime bakmayın gerçek bir kesit Özge’nin yaşam mücadelesi. Özge şimdilerde kendi ayaklarının üstünde durup, organik ürünlerini isteyenlerle buluşturuyor ama bundan iki yıl önce doktoru kendisine “altı ay ömrün kaldı, altı ay içinde sürünerek öleceksin,” demiş.

Birden Öğrenilen

Özge’yle bir müzik festivalinde bir arkadaşımın arkadaşı olarak tanışmıştım. Sıcacık, kıpır kıpır, enerjik, sıcakkanlı, iyiliksever, yaşam doluydu. Atanamayan öğretmendi ve bu durum onu üzülüyordu. Festivalden sonra bir süre haberleştik ama hayat, koşturmaca derken bağlantımız bir şekilde koptu. Yeniden iletişim kurduğumuzdaysa anlattıklarından çok etkilendim.

Yaklaşık iki sene önce sadece ishalden gittiği Sağlık Ocağı’ndan dahiliyeye, dahiliyeden de hematolojiye yönlendirilmiş. Kanser şüphesi araştırılmaya başlanmış. Uzun süre hastanede yatmış. Yoğun bakıma alınmış. Bir türlü hastalığının nedeni belli olmuyormuş. En son vücudundan kemik iliği almışlar ve kanser olmadığı ortaya çıkmış ama sonuç daha da trajikmiş: aplastik anemi.

Doktoru Özge’nin yüzüne altı ay içinde sürünerek öleceğini söylemiş. Özge diyor ki; “O dönem gerçekten çok hastaydım. Sürünüyordum. Yürüyemiyordum. Konuşamıyordum. Algım çok düşüktü. Temel ihtiyaçlarımı doğru düzgün gideremiyordum. Çok ciddi ağrılarım vardı. Hani gerçekten perişan haldeydim. Bir koltuğun üstünde et parçası gibi yaşıyordum. Oldukça zorlu bir süreçti.”

Hastalığın tek bir çözümü var: Kemik iliği nakli. Özge, tek çocuk ve Türkiye’de ona uygun doner çıkmamış. Dünyada da ona uyumlu bir kişi bulunmuş ama akraba olunmayan durumlarda kemik iliği nakli riskli bir durum ve hastalığın başka da bir çözümü de çaresi de yokmuş. Bu şekilde bir yılı geçmiş.

Özge’nin Işığı

O altı ayda, doktorların ölmesini beklediği altı ayda, kendi kendine düşünmüş. “Özge,” demiş, “önünde iki tane süreç var. Ya sürünerek öleceksin, -dünyaya herhangi bir katkın olamadı, herhangi bir iz bırakamadın,- ya da savaşarak bu hastalığı yeneceksin.”

Bu düşüncesi şifalanma öykülerine yönelmesine yol açmış. Netflix’de bir belgesel izlemiş, son aşama kanser hastaların düşünce gücüyle hastalığı yenme süreçlerini anlatan belgeseli izlemek bakış açısını değiştirmiş sonra yeme bozukluğu olan bir kızın yogacı olma serüvenini anlatan bir belgesel derken izledikleri ona biraz da olsa farklı bir yol göstermiş. Böylece yoga ve meditasyonla tanışmış. Her gün kemik iliğinin artığını hayal etmiş. Bioenerji ve reiki almış. Beslenmesini tamamen değiştirmiş. Sağlıklı ve doğal beslenmeye başlamış. Böylece yavaş yavaş hareket etmeye, yürümeye, hayatın içinde olmaya, güçlenmeye başlamış.

Özge’nin Organik Dünyası

Şuan hâlâ kronik bir kemik iliği hastasıymış, beyaz kanı çok düşükmüş ve vücudu yeteri kadar kemik iliği üretemiyormuş ama hastalığın ağır kısmını atlatmış. Artık hastalığı hipoplastik anemiye düşmüş yani çok daha hafif bir evreye dönüşmüş. Düşük bir bağışıklık sistemiyle yaşıyormuş. Bu durum da onu mikroplara daha açık hale getiriyormuş. Bir de yorgunluk ve halsizlik hissediyormuş. Bu nedenle öğretmenlik yapması mümkün değilmiş ama sağlıklı yaşam serüveni ve organik ürünlere yönelişi sırasında kendisi için yaptığı kremler, tütsüler, mumlar onu başka bir mecraya taşımış. Zamanla tüm bu organik ürünler işi haline dönüşmüş.

Hayata Kucak Açmak

Ben de istedim ki onun yaşadıkları hayata sarılmanın önemini gösteren bir ayna olsun. Evet, Özge artık evden çalışan, genç bir girişimci, her türlü desteğe ve öneriye açık.

Belki de Özge’nin instagram sayfasını takip etmek ve üretikleriyle tanışmak istersiniz.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Özge’yi 2023’te yitirdik. Işıklar yoldaşın olsun. Anısına saygıyla...