Ana Sayfa Blog Sayfa 32

Tüyler ürpertici bir nükleer kıyamet romanı: Sonuncular

0

Çınar Yayınları etiketi ve Gamze Bulut’un çevirisiyle Sonuncular raflarda. Hanna Jameson’a büyük bir okuyucu kitlesi kazandıran kitap, çağdaşı yazarlara da kendisini sevdirmiş tüyler ürpertici bir nükleer kıyamet romanı. Dünyanın sonunu getiren nükleer saldırıların amacını ve sonucunu ucu kimselere dokunmadan eleştiriyor, insanların tepkileri ve psikolojilerini inceliyor, en güzeli de, söz konusu dünyanın sonu da olsa her zaman insanların üstün yönlerine odaklanmamız gerektiğini hatırlatıp içimizi umutla dolduruyor.

Nükleer Savaş

Kitabı, tarihçi Jon Keller açıyor: Nükleer saldırılar başladıktan üç gün sonra, İsviçre’de bir otelde 20 kişiyle birlikte bir şekilde hayatta kalmış. Dünyanın çeşitli yerlerine atılan birkaç bomba sonra, oteldekilerin dışarıyla iletişimi tamamen kesiliyor. Bazı konuklar panik içinde yollara dökülüyor, bulabildikleri son taşıtlarla evlerine dönmeye çalışıyorlar. Jon Keller ise Amerika’daki ailesini merak ediyor, dönmeyi denese bile dönemeyeceğini tahmin ediyor, korku ve şaşkınlık onu duygusal olarak felç ettiği için otelde kalıyor. Ortalık durulduğunda, önce otelde kimler olduğuna bakıyorlar, bundan sonra ne yapacaklarını tartışıyorlar. Sonraki birkaç gün içinde Jon Keller’ın izlenimlerinden hem otelde kalanların umutsuzluk içinde nasıl yaşamlarına son verdiğini görüyoruz hem de Jon’un iç dünyasını anlamaya çalışıyoruz. Kitabın bu kısımları sahiden de bu kıyamet sonrası günlerin karanlığını ve umutsuzluğunu okuyucuya aktarıyor. Dünyanın sonu gelmiş olsa da ve bu notları okuyacak kimse olmasa da, Jon bilgiyi kime aktardığını bilmeyerek ama yapmayı bildiği tek şey yazmak olduğu için yazıyor.

Diğer bütün canlılar gibi, insan ırkının varlığını sürdürmesinin ve bireysel olarak insanların hayatlarını devam ettirmelerinin sebebi uyum sağlayabilmeleri. Jon kıyamet sonrasında hayatta kalmış olduğu şaşkınlığını yavaş yavaş atlatırken, oteldeki insanlar, sonuncular, kıyamet sonrası hayatlarına uyum sağlamaya başlıyorlar. Oteldeki hayat kısa bir süre için otelin kaynaklarını kullanarak devam edebilir ama kaynaklar da tükenmeye başladıkça, kaçınılmaz olarak iş bölümü yapmaları ve yemek-su-ilaç gibi temel ihtiyaçları karşılayacak bir yol bulmaları gerekiyor. Bu noktada bu insanları zora düşüren konular herkesin tahmin edebileceği şeyler; insanlarla birlikte her canlının zarar görmesi nedeniyle avlanamamak ve tarım yapamamak, yağmurların içerdiği radyasyon sebebiyle doğal su kaynaklarının zehirlenmesi, eğer tamamen toza dönmeyen bir market varsa da bunların çoktan yağmalanmış olması, insanların içinde bulundukları stresli koşullar nedeniyle olumsuz davranışlar geliştirmesi. Olumsuz davranış ifadesi durumun ne kadar endişe verici olduğunu anlatmada tek başına yeterli değil, kendisine ve çevresine karşı saldırganlık yaptıklarını tahmin ediyoruz. Bunların dışında, aklımızın bir köşesinde yanıp sönen o kan donduran ve mide bulandıran fikir de bu olumsuz davranışlara dahil: yamyamlık.

İsviçre’deki Bir Otelden İzlenimler

Bu kitabı ilginç yapan özelliklerinden biri, kıyamet ve kıyamet sonrası denilince aklımıza gelen her fikre de değinerek, en iyimser şekilde bu evrenin sınırlarını incelemesi ve bunu çok gerçekçi bir şekilde ele alması. Sadece acı, dehşet, çaresizlik, açlık, öfke yok; bu insanların kıyamet sonrasındaki hayata nasıl uyum sağladıklarını ve yaşadıklarıyla nasıl başa çıktıklarını da Jon Keller’in kişisel buhranı aracılığıyla anlatıyor. Jon bireysel olarak, izlenimlerini yazmakla kıyameti atlatmanın ve yakında ölecek olmanın dehşetiyle başa çıkmaya çalışıyor. İlk olarak yaşadıklarını, sonra günlerinin nasıl geçtiğini yazıyor. Zihninden biraz uzaklaşmak ve işe yarar hissetmek için otelde işlerin yürütülmesi için bir şeyler yapmaya gönüllü oluyor. Arada sırada yakınlardaki benzinliğin marketine gidip yemek ve ilaç toplamak, kış için hazırlık yapmak gibi işlerle kendisini oyalıyor. Aklı başında kalan lider ruhlu birkaç kişiyle birlikte ne kadar sularının ne kadar yemeklerinin kalacağını ve eksilen kaynakları yerine nasıl koyacaklarını düşünüyorlar. Yaşamına son veren konukların yerinde olmayı hem istiyorlar hem istemiyorlar, bu insanların cenazelerini düzenliyor ve onları gömerken konuşma yapıyorlar.

Otelin tanklarında ne kadar su kaldığını öğrenmeye çalıştıkları gün, su tanklarının birinin içinde küçük bir kızın cesedini buluyorlar. Bu acı veren durum diğer insanları pek etkilemiyor, çünkü zaten her gün birkaç kişi yaşamına son veriyor, bir aile küçük çocuklarını acı çekmekten kurtarmak istemiş olabilir diye düşünüyorlar, çocuğun kendisi bir kaza sonucu ölmüş olabilir diye düşünüyorlar. Bu akıl yürütmelerin hiçbiri Jon için tatmin edici gelmiyor, küçük bir kız çocuğu dev su tanklarına nasıl tırmanabilir diyor, ailesi acı çekmesin istediyse neden gömmek yerine su tankına atmış olabileceklerine anlam veremiyor, hayır, bu ölüm otelde her gün karşılaştıkları cinsten değil, bu bir cinayet. Bu cinayetin kendisini rahatsız etmesine içten içe seviniyor, hala içinde insanlık kaldığını düşündüğü için. Bundan sonrası, Jon’un amatör bir şekilde cinayeti çözmeye girişmesinin üzerine otelin konuklarıyla yaptığı görüşmelerden şüphe uyandırıcı davranışlar yakalaması ve otelde hayatta kalan son insanlardan birinin bir katil olduğu gerçeğiyle yüzleşmesiyle devam ediyor. Kıyametin dehşeti etkisini yitirmeden, bir cinayetin çözülmesi için kendisini ne kadar tehlikeye atacağı korkusu kendini gösteriyor.

Kapana Kısılmış Yirmi Kişi, İçlerinden Biri Katil

Jon Keller’in katili bulmak için izlediği yöntem, insanları sorgulamak. Neler bildiklerini ve dikkatlerini çeken garip olayları öğrenmek istiyor. İnsanların dikkatini çeken garip olaylar sadece bu cinayetle ilgili çıkmayınca, ortalık epey karışıyor. Başka olaylar da dönüyor otelde… Dünyanın sonu gelmişken cinayet işlemenin ya da başka olaylar karıştırmanın nasıl bir motivasyonu olabilir, hala düşünüyorum. Belki de insanların motivasyonu zaten dünyanın sonunun gelmiş olması… Jon bu cinayeti çözmeyi neden bu kadar istiyor, onu da anlamak zor. Ne kadar yaşayacaklarını bilmiyorlar, ne uğruna yaşayacaklarını bilmiyorlar. Katili bulmak ve olayların gizemini çözmek nasıl bir yarar sağlayacak bu insanlara? Artık bir adalet sistemi yok dünyada, adaleti nasıl sağlayacaklar? Hapse atıp, zaten az olan kaynaklarını tüketmesine izin mi verecekler? Öldürebilirler mi, bu kararı nasıl verecekler? Dışarıya sürerlerse, geri dönmeyeceğini nereden bilecekler? Dışarıda ne olduğunu bile bilmiyorlar oysa. Otelin dışına sürmek bir ölüm cezası mı sayılacak, hayatını bağışlamak mı? Bu kararları kim verecek?

Sonuncular mı?

Kaynakları sonunda tükenmeye yüz tuttuğunda ve dışarıda kendilerinden büyük yamyam grupları karşısında tehlikede hissettiklerinde, dışarıyı keşfetmeleri ve kendilerine yeni bir güvenli alan bulmaları gerekecek. İlk anda hayatta kaldıklarını fark ettiklerinde, dışarıda neler olduğunu anlamak yerine kendilerini otele kapatmalarının sebebi, gidenlerin hiçbirinin geri dönmemesiydi. Geri dönmeyenlerin başlarına kötü olaylar geldiğini varsaydılar. Kendilerinin güvende olan son insanlar olduklarından emin olmuşlardı. Sonunda otelden çıkmaları gerektiğinde, aslında çok da uzak olmayan bir yerde yeniden bir şehir kurulduğunu anladılar. Dünyanın geri kalanı belki de o kadar kötü durumda değildi ve kendileri de sonuncular değillerdi. Bu insanların hepsi, sonuncu olduklarına ikna olmuş ve ona göre yaşamaya başlamışlardı. Kendi kendilerini yönettiler, kaynaklarını yönettiler, kendince adaletlerini sağladılar, kendilerini dışarıdaki insanlardan korudular. Tam da üremeleri gerekecek mi tartışmaları başlamıştı…

Yeniden bir şehir kurulmasının iki etkisi oldu. İlki, herkes gibi, Jon da yaşadıklarıyla başa çıkarken kişisel buhranını arka plana atıyordu. Ailesinin yanından kendi isteğiyle ayrılmış, karısı ve çocuklarıyla ayrı düşmüş olmaktan memnun gibiydi. Bunun için kendisini suçlu hissetmiyordu, zaten dünyanın sonu geldi… Ne olursa olsun aileme ulaşmalıyım filmleri ve kitapları sayıca çok, biz her seferinde karakterin imkansızlıklar içinde kendisini tehlikeye atarak ailesine ve sevdiklerine ulaşmaya çalışmasına tanık oluyoruz. İçten içe biliyoruz, bu hiç mantıklı bir yolculuk değil ama karakterin ailesine ve/veya sevdiklerine bağlılığı da zaten mantıksız bir seviyede. Aşk her şeyin üstesinden gelir, aileler her zaman bir araya gelir… Jon, sorumlu hissettiği için ailesine geri dönmeyi düşünüyor, sanki dünyanın sonu yıkılmış yuvasını kurtarabilirmiş gibi. Ama dönmüyor, karısı da dönmemesini istiyor. Bu duruma bayıldım.

İkinci etki, umut ve hayal kırıklığı. İnsanların hayatta kaldıkları sürece kendilerine bir ev yaratabilecekleri fikri karakterlere umut veriyor, onları yeniden hayata bağlıyor. Dünyanın sonu da gelse, yeniden şehirlerin kurulacağı ve hayatımızın yeniden eskisi gibi olacağı ise yadsıyamayacağım bir hayal kırıklığı. Ne olursa olsun, insanlar olarak yeniden aynı noktaya dönüyor gibiyiz. Şehirler yeniden kurulacak, ülkeler kurulacak, bu ülkeler yeniden savaşacak, yeniden dünyanın sonunu getirecekler. Dehşet verici bir kıyamet ve geçici bir sonuncular hissinden sonra, ne yazık ki her şeyin bir döngü olduğunu fark ediyoruz.

Post apokaliptik romanları sevenlerin bu kitaba bayılacağına eminim. Sürüklenmek isteyen, akıcı bir kitap okumak isteyen herkese de tavsiye ediyorum. Çınar Yayınları’na ve Gamze Bulut’a teşekkürler! Herkese iyi okumalar!

Arzu duvarlarından Çevre Günü sesleri

1

İnsanların doğadaki olumsuz değişimler hakkında ne kadar çok söyleyecekleri olduğunu Dünya Çevre Günü bize kısmen bile olsa gösterdi. Denizleri ve karaları kirleten atıklar, temiz suya erişimi olmayan, yaşamları tehlikede canlılar bol bol anıldı. Bütün bu tepkiler dışarıdan bir göz olarak gerçekleşirken, onlar çevre diye isimlendirildi. Doğadaki değişimlere dışarıdan bir çift göz olarak bakan insanlarda bıraktığı etki, ne kadar anlaşılır olmasından öte benimsenebilir: Hatta bu dışarıdan bakışın doğadaki sorunları oluşturanın tam kendisi olduğu görülebilir?

Evin, kafenin, işyerlerinin oluşturduğu duvarlar içindeyken akıllara, ormana gidince alınan havanın kokusundaki fark, deniz kenarında yanlarından yürürken -hatta içindeyken bile- bizi bulan atıklar gelmez. Ancak kirlenen alanların içindeyken -doğadayken- tam anlamıyla bunlar hissedilir. Üstüne üstlük duvarların oluşturduğu bu illüzyon evin bahçelisi, kafenin açık havalı ve ferah, içinde çiçekler bulunan, üniversitenin bol yeşillikli kampüsünü cazip kılan arzularla örtülmüştür. Arzuların tamamlanması, arzuya ulaşmakla mümkündür. Bunların kökeni doğanın içinde bulunulduğunda gerçekleşir ve hüsran -oraya varıldığında görülen olumsuzluklar- insanı karşılar. Sonrasında hüsranlar alınıp, arzu duvarlarının arasında Dünya Çevre Gününü yaratır. 

Elbette bedenlerin dışında olan bütün şeylerin anılmasını sağlayan bir gün, onları önemseyenleri heyecanlandırır. Fakat duvarın arkasından bu önem ne kadar sahiplenilebilir? Üstelik duvarın arkasındayken onu hatırlayamayan, bil(e)meyen bir haldeyken. Çevre kavramı arzu duvarlarının yarattığı bu sıkışıklığı kadim kılar. Çünkü bedenin doğa dışında olduğunu benimsemeye devam etmek, doğa ile bir olmamanın ilk koşulu olduğu gibi, Dünya Çevre Gününde anılan olguların listesini-hüsranları- yaratandır. 

Kaynak

Gerçekleşen her eylem kendinden dışarı atılan bir durum olmaktan öte, içinde bulunulan yere, doğaya bırakılandır. Çevrede kalmanın illüzyonundaki konum, kar topu dağın yamaçlarından aşağıya yuvarlanırken, büyümeye devam eden ve dağın eteklerinde olan insanın üzerine düşene kadar anlamının bilin(e)mezliği gibidir. Kar topunun dönüştüğü çığın insanın üzerine düşmesi, mecburi olarak doğanın içinde olunduğu hatırlanılır ve paniğin doğurduğu kriz oluşur. Bu noktada insanın çevresini oluşturan doğa anlayışının paniği ile çıkan kriz- aynı kriz kelimesinin içerisinde barındırdığı anlam gibi- çözüm üreten olmalıdır. Takip edilmesi gereken güzergah, doğayı etrafında barındıran insan anlayışı yerine, onun içindeki yerleşikliğini kabul etmektir. Yanlışların bulunmasına eğilimli -kritik olan- noktaysa yerleşikliklerin biçimindedir. Kutup ayısı kutuplarda yaşabilirken, boz ayısının farklı bir iklimde yaşamını idame ettirebilmesi, onların tenleri ve üzerlerinde bulunan kürklerin doğru yerleşiklikleriyle ilintilidir. İnsan tenlerinin değil, insanların teninin bilgisi ona ve içkin olduğu doğaya hizmet eden kürkünü, yani arzulara geçirgen duvarların oluşturanıdır. Dönemlere göre maddesinin halleri değişen arzu duvarlarının tekrar edilmemesi için yöntemi çok önemlidir. Çünkü duvarlar inşa edilir, yaratılır; fakat burada bahsedilen duvar oluşu, aynı köstebeğin akarsuda kurduğu baraj gibi doğa içinde ahenkli olandır.

Doğanın içinde olmaktan kaçamamayı çizebilmek için bazı kabilelerin yaşantılarına baktığımızda, insanların ihtiyaçlarından fazlasını tüketmediği görülür. Çünkü doğanın içinde olmak onu alıp, tüketip tekrar yerine koymasını beklemektir. Zaten tekrar ihtiyaç duyulduğunda onun yerinin bilgisi mevcuttur. Böylelikle doğa onu yeniden ürettiğinde, insan tükettiğini geri dönüp alabilir. Laptop ekranına bakan zihinlere marjinal kalabilecek örnek, meseleyi anlamlandırmaya yardımcı olduğu gibi ondan uzaklaştırmaya da sebep yaratır. Bu yüzden her sabah günü başlatan ve onu bitiren Güneş, insanın çevrede kalma direnişinin manasızlığını, yaşantısını oluşturan en temel fenomenlerden zamanı bile içinde barındırması daha anlaşılır kalır.  

Doğa ile kendine mesafe koyan insanın ürettiği çevre kavramı etrafında, iklim krizi, doğanın kirliliği, temel ihtiyaçların bile karşılanamaması hakkında değerlendirmeler yapmak, hiç kimseye hizmet etmeyen çözümlerin sürekliliğini sağlar. İnsan ile insan dışı canlıların arasındaki farkların bilgisine sahipken, onlarla olan ortaklıklarımız da- fiziksel, zihinsel paylaşımlarımız- hatırlanmalıdır. Ancak bu metodla Sapiens’in akıbetindeki doğaya bağımlı kadim katastrof, en az zayiatla atlatılır. Doğa da bu güzelleşmenin içinde asla es geçilmez. 

Başlık görseli kaynağı: https://www.facebook.com/photo?fbid=281178536699341&set=a.276001957216999

Dijital erkeklik: Sosyal medya delikanlılığı

Kitle iletişim araçları beğenilerimiz, düşüncelerimiz, ön yargılarımız, yaşam stilimiz üzerinde belirleyici bir konumdadır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte, kitle iletişim araçlarının bir örneği olan sosyal medya günlük pratiklerimizin içerisinde yer edinmiştir. Artık gündelik hayatımızın rutini içerisinde sosyal medyada görünür olmak da bulunmaktadır. Pek çok kişi sosyal medya kullanıcısıdır ve bu kişilerden çoğu günlük olarak burada vakit geçirmekte, yazı, fotoğraf veya video paylaşarak sanal arkadaşlarıyla iletişim içinde bulanabilmektedir. Sosyal medya kullanıcıları bir bilgi akımı yaratmaktadır. Ancak bunu yaparken bilgi alıcısı konumlarından bilgi üreticisi konumuna da geçmektedir. Özellikle telefon teknolojilerin gelişimi sonucu mekân ve zaman sınırlaması sorunu da olmayınca sosyal medya kullanımı 7/24 etkileşim olanağı tanıyan, yaygın ve popüler bir rutin haline gelmiştir. Sosyal medya, sosyal ağlar sayesinde dijital bir kültür yaratmaktadır. Öyle ki, yeni medya araştırmalarında internet, dijital kültür tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Castells’e göre sosyal ağlar, toplumun kültürel süreçlerini kökten değiştirmektedir (2009: 500). Gelişen dijital kültür, siyasal, ekonomik veya sosyal süreçlerden etkilenmekle kalmamakta aynı zamanda bütün bu yapıları da yeniden üretmektedir. Üretilen bu söylemler arasında topluma ait kadınlık ve erkeklik normları da bulunmaktadır. Erkek ve kadın olmak toplumsal söylemin sürekli ürettiği, müzakere ettiği ve inşa ettiği bir süreçlerdir, günümüzde sosyal medya bu inşa sürecinin yer aldığı ortamlardan biridir. Toplumun kabul ettiği normlar kitle iletişim araçlarına, kitle iletişim araçlarının söylemi toplumsal kabullere yansır. 

Erkeklik, hiç farkında olmadan erkeklerin yaşamlarının her alanında tekrarlanan davranışlardır. İçerisinde yaşadıkları topluma bağlı olarak erkek birey, erkek olmanın gereklerini farkında olmadan içselleştirir. Connell (2005), hegemonik erkekliğin yanında, üç ilişki formunda ortaya çıkan erkekliklerden de bahseder: Tabi kılınan (subordinated masculinity), işbirlikçi (complicit masculinity) ve marjinalleştirilen (marginalized masculinity) erkekliklerdir. Bu kapsamda “sosyal medya delikanlılığı” diye adlandırdığım erkeklik biçimi bahsi geçen sınıflandırmalardan işbirlikçi ve marjinalleştirilen erkeklik tanımlamalarına uymaktadır. İşbirlikçi erkeklikler, hegemonik değillerdir ancak bu hegemonik erkeklik biçimlerinden yarar sağlarlar; ataerkil düzenle ilgili bir sorunları yoktur, kadınların tabi kılınması avantajını kullanırlar. Marjinal erkeklik sınıfsal, etnik, vb. yönden hegemonik erkeklikten ayrışan erkeklik türüdür. Bu anlamda “Delikanlı” olmak sınıfsal açıdan farklı bir erkeklik algısı yarattığı için marjinal erkek kategorisinde yer alır.

Erkeklik hallerini incelediğimizde, Türkiye’de sıklıkla karşımıza çıkan “delikanlılık”, “harbilik” anlatısı ile oluşan erkeklik halidir. Kaba kuvvet kullanan bir erkeklik halidir bu (hem fiziksel hem de söylemsel şiddet uygulayan erkekler). Gedik’in (2018) Sıfır Bir dizisini incelediği çalışmasında da belirttiği gibi delikanlı erkekler kendilerini “cici erkek”lerden ayırarak, kendilerini gerçek erkek olarak tanımlıyorlar. Öyle ki, Bourdieu’nun çalışmasında da (1984) benzer bir nokta vurgulanır, alt sınıflar kendilerini bu kaba kuvvet üzerinden üst sınıflardan (onları daha yumuşak, kadınsı, feminen, light, muhallebi çocuğu vb. bularak) farklılaştırırlar. Bu anlamda hem sınıfsal hem de erkeklik kodları olarak üst sınıflardan ayrılan erkeklik halleri sergilemektedirler. 

Bilgisayarların, internetin ve dijital teknolojilerin gelişmesine bağlı olarak toplumsal cinsiyet algıları da dijitalleşmiştir. İletişim teknolojilerinin kullanıcıya sağladığı kolaylıklar sonucu hepimizin katılımcı olabildiği sosyal ağlar yeni ifade alanlarına dönüşmüştür. Bu bağlamda çevrimiçi alanlar erkeklerin, gerek bir araya gelerek ağlar üzerinden örgütlenmelerine, gerekse bireysel hesaplar üzerinden içerik üretmelerine olanak tanımıştır. Bu içerik üretimin sonucunda ortaya çıkanlar, yukarıda da belirttiğim gibi, dijital kültür olarak adlandırılır.  Dijital kültürün en önemli taşıyıcısı ve üreticisi olarak sosyal ağlar görülmektedir. Kullanıcılar, günlük yaşam aktivitelerini, yaşam biçimlerini, alışkanlıklarını veya ilgi duydukları alanları bu sosyal medya sitelerinde paylaşmakta ve yeniden üretmektedirler. Bu açıdan bu ağlar erkekliğin de yeniden üretildiği alanlar olmuştur. 

Görüldüğü gibi sosyal medyanın günümüzde son derece etkin kullanımı, sosyal bir alan olarak hegemonik erkekliğin yeniden üretilip pekiştirildiği önemli bir mecra olarak karşımıza çıkmaktadır. Kullanıcıların toplumsal cinsiyet algısından, yaşından, toplumsal statüsünden, yaşam deneyimlerinden, dünyayı ve yaşamı anlamlandırma biçimleriyle dolu olan bu söylemler, hegemonik erkekliğin yeniden üretildiği kimliklerin yansıdığı alanlar olarak bu sayfalarda pekişir. Sosyal medya, erkeklerin kendilerini ifade etme çabaları taşıdıkları, anlam buldukları, farklı grupların kendilerini ifade ettikleri bir alandır. Buradan hareketle sosyal medya, içinde var olduğu toplumsal yapıyı yansıtır ve dönemin geçerli değerleri işleyerek ve yeniden üretir. Bu anlamda Türkiye’de genelde erkeklerin sosyal alanı olarak tanımlayabileceğimiz pek çok sosyal medya kanalı ile hegemonik erkeklik ilişkisi önemlidir. Sosyal medyanın etkileri ve toplumsal cinsiyet, belirlenmiş sabit bir yapı olmaktan çok her yeni durumda yeniden tanımlanan bir süreci ifade ederler. 

Delikanlılık algısının da sosyal medya aracılığı ile dijitalleşmesinden bahsedilebilir. Delikanlılık kültürü günümüzde dijital erkeklik ifadesi olarak kitle iletişim araçlarında yer almıştır ve popüler kültürel bir kavram haline gelmiştir. Pek çok sosyal medya kanalında kullanıcılar erkeğin nasıl olması gerektiğine yönelik taktikler vermekte, kadınlara ve diğer erkeklere ayar vermekte, erkekliğin dijital kodlarını yeniden ve yeniden yazmaktalar. Örneğin, ekşi sözlük gibi elektronik sözlüklerde birkaç başlığa göz atsak dijital delikanlılara rastlarız. Bu dijital erkekliğin en önemli vurgusu sosyal medyada yaygınlaştırılan “adam olma” algısıdır. Dijital ortamlarda erkek olmanın yeterli olmadığı erkekliğin en tepesinde yer alan “adam olma”nın yüceltildiğini görüyoruz. Özellikle kadına yönelik şiddet, LGBTİ tartışmaları, siyaset ile ilgili iletilerde, sosyal medyada adam olma/delikanlı olma vurgusu hashtaglerle, favlar ve likelar ile artmaktadır. Bugün sosyal medyada “Adam dediğin” vurgusu pek çok gönderide yer alır. Son yıllarda delikanlılık, “erkeksiliği”, buna bağlı olarak güçlülüğü ve korumacılığı da içerdiği için Türkiye’de milliyetçi ve muhafazakar erkek kimliğini de tanımladığını söyleyebiliriz. Yine Türkiye’de adamlık zenginlik ile ilgili değildir. Daha çok, delikanlı kavramında olduğu gibi, sınıfsal olarak alt tabakada yer alan erkeklerin bir özelliği olarak yansıtılır. 

Sosyal medyada performe edilen bu dijital erkekliğin bir yan etkisi de toksik erkekliğin sosyal medya aracılığı ile yaygınlaşmasıdır. Toksik erkeklik var olan erkeklik algılarına ve normlarına bağla kalmanın erkekler üzerinde yarattığı baskıdır. Bu baskı aynı zamanda bu erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısını da artırmasına neden olur. Bu anlamda sosyal medyada giderek artan anti-feminist eril söylemlerin de dijital delikanlılığın bir dışa vurumu olduğunu söyleyebiliriz. Kadın hareketi veya feminizm ile ilgili sosyal medya paylaşımlarında bulunan kullanıcılara feminazi gibi tanımlamaların yapılması, bu konuda yazı yazan erkeklerin “light” erkek olarak suçlanması, kadınlarla ise dalga geçilmesi veya sembolik şiddet içeren iletilerle dijital linç edilmesi toksik erkekliğin sosyal medyada örnekleri arasında sayılabilir. Bunun en yakın deneyimini #erkekyerinibilsin hashtag çalışmasında yer alan iletilerde görmem mümkün. 

Sonuç olarak, dijital kültür kendisine ait bir gerçeklik kurgulamaya başlamıştır. Bu kurgu aynı zamanda var olan toplumsal cinsiyet rollerini de sanal aleme taşır. Var olan erkeklik ve kadınlık algılarının sosyal medyaya yansıması bu algıların dijitalleşmesine neden olmuştur. Sosyal medya aracılığı ile geleneksel delikanlılık algısı da sosyal medyanın bir tıkla her yere ulaşabilme ve yaygınlaşabilme gücünden etkilenmiş yeniden üretilerek dijital bir form almıştır. 

Kaynaklar:

Bourdieu, P. (1984). Distinction London. UK: Routledge and Kegan Paul.

Castells, M., Fernandez-Ardevol, M., Qiu, J. L., & Sey, A. (2009). Mobile communication and society: A global perspective. Mit Press.

Connell, R. W., & Messerschmidt, J. W. (2005). Hegemonic masculinity: Rethinking the concept. Gender & society19(6), 829-859.

Gedik, E. (2018). Homososyal Birliktelik Örneği Olarak Mahalleyi Korumak: Sıfır Bir1 Dizisinde Erkeklik Halleri. Fe Dergi10(2), 60-70.

Lévy, P. (2001). Cyberculture (Vol. 4). U of Minnesota Press.

Çilem Dilber söyleşisi: Gerçekten daha gerçek, kuyruklu, kurmaca yalanlarımız

Çilem Dilber ile ilk kitabı Kuyruklu Yalan üzerine gerçekleştirmiş olduğum söyleşi kitapta bulunan on bir öykünün hem birbirine değmeyen hem de değdiği anda olayların, ifadelerin, duyguların yönünü bambaşka bir yöne çeviren kuyruklu öykülerin odağında yapıldı. “Bir araya geldiklerinde kurmacanın en eski söylemine sırtlarını dayadılar. Yalanlara. Gerçekten daha gerçek, kurmaca yalanlara.” Çilem Dilber Kuyruklu Yalan kitabı için söyleşi boyunca gerçekten daha gerçek bu ifadelerle düşündüklerini ve hissettiklerini paylaşıyor bizimle. Kuyruklu yalanlarımız kurmacayı da çok gerçek kılıyor olmasın sakın?(!)

Çilem Dilber ile gerçekleştirmiş olduğum söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Mesleğiniz İngilizce öğretmenliği. Halihazırda aktif olarak yaptığınız bir mesleğiniz var bildiğim kadarıyla. Önce çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleriniz sonrasında ilk kitabınız Kuyruklu Yalan. Edebiyatla hemhal haliniz ta çocukluğunuzdan itibaren sizi etkilediği aşikar fakat burada başka bir konuyu konuşmak isterim sizinle. Farklı bir dili öğrenirken, mesleki olarak da bu dilde bir hayat kurarken bu durumun edebiyat içerisindeki yolculuğunuzu nasıl etkilediği?

Çilem Dilber: Yabancı bir dili öğrenmek için öncelikle kendi dilini iyi bilmek gerektiğini düşünüyorum. Bunu öğrencilerime de söylüyorum. Cümlenin öğelerine, dilbilgisine hâkim olmayan öğrencilerimin yabancı dili öğrenme konusunda zorlandıklarını rahatlıkla gözlemleyebiliyorum. Dil canlı, yaşayan bir unsur, edebiyat da buna bağlı olarak hareketli. Ancak aktarım için dil tek başına yeterli olmayabilir bana göre. Zaten edebiyat da dilin estetik duygular uyandıracak ve zihni harekete geçirecek şekilde kullanımıyla mümkün olabilir. Ben dilin bu canlı yönüne ve edebiyatın olmazsa olmazı olarak gücüne hayranım. Bu hayranlığım elbette edebiyat yolculuğuma katkı sağlamış olmalı. Bir okur olarak estetik peşinde olmasam ortaya bir ürün koyma noktasına ulaşamayabilirdim sanırım.

Aynur Kulak: Kuyruklu Yalan. İlk kitabınız. İçinde 11 öykü var. Salt olarak Kuyruklu Yalan’ın yolculuğunun ve bir kitap olarak karşımıza çıkarken geçirdiği aşamaların yolculuğunu sormak istiyorum. Bir gün bir kitap, neden olmasın, diye mi yazıyordunuz öyküleri mesela ya da yazmak istiyordum ve yazıyordum, bu arada bir yolculuğun içindeymişim mi dersiniz? Kitabın kapağı dikkatimi çekiyor. Sandalyenin üstünde bir kedi açık camdan dolunaya bakıyor. Ne düşünüyor acaba?

Çilem Dilber: Bir gün bir kitap olur mu acaba’dan ziyade sözcüklerin ve sözcüklerle aralanan dünyaların büyüsüne kapıldım aslında. Her öykü bir hayat parçası. Önünü ardını sen tamamla, diyor okura. Okumalarım beni bunca heyecanlandırmasa, o dünyalardan ben de yaratmak ister miydim, bilmiyorum. Öykülerimin çoğunda kendini gösteren o gizemli, tekinsiz kedi Kuyruklu Yalan’ın kapağında yerini aldı.  Sırtı dönük, gözlerini görmüyoruz. Aklından ne geçiyor, bunu tahmin etmek zor. Ancak mücadeleye hazır, kendinden emin bir cesaretle duruşu, belki de dolunayın ışığıyla güçlenmiş hali bana -ev ya da sokak fark etmez- kendisi olabileceği bir yer aradığını düşündürüyor. Ya da kuyruğunun götürdüğü yere gitme isteğini. Kuyruklu Yalan da zaten buradan çıkıyor. Kitapta yüreğinin götürdüğü yere gitmekten çok kuyruğunun götürdüğü yere gidenlerin hikâyeleri çoğunlukta.  Ayaklarına dolanan, paçalarından çekiştiren ama görünmeyen kuyrukları var karakterlerimin. Travmaları, korkuları, kaygıları, unutamadıkları ve sindiremedikleri. Bir araya geldiklerinde kurmacanın en eski söylemine sırtlarını dayadılar. Yalanlara. Gerçekten daha gerçek, kurmaca yalanlara.

Aynur Kulak: Suzey. “Fısır fısır konuştuk önce.” Anlatıcının genelde “Ben” “Sen” “O” olduğu “Biz” anlatılarının çok olmadığı, genelde ”Biz” in “Onlar” olarak karşımızda belirdiği metinlere alışığızdır. Ama Suzey’de farklı. Öyküde anlatıcı da dahil herkes, yani “Biz” işin içindeyiz. Tekinsiz, karanlık, gölgeli bir vahşetin içinde. Böyle bir şeyin içinde asla olamayacağımızı düşündüğümüzden, kendimizi dışarı konumlar, kendimizi işin içinden sıyırır ve öyle bahsederiz olup bitenden. Ama Suzey öyküsünde böyle bir şey olmuyor. “En son karşı yamaçtaki eve yöneldi muhtar. Biz de onun peşine.” Toplumsal gerçeklik normlarının bir öyküyü nasıl karanlık bir tünele sokup, tekinsizleştirebileceğini konuşmak isterim sizinle. “Fısır fısır konuştuk” üstü kapalı eyleminden tutalım da, “Biz de onun peşinden” kontrolsüzlüğüne baştan sona yaşanılanların korkunçluğu insanın yarattığı kuyruklu yalanlarının sonunun insan fıtratından kaynaklı şekilde gelmeyeceğini bize gösteriyor sanki.

Çilem Dilber: Suzey’i toplumun kötülük bağlamında bir eleştirisi olarak görüyorum ben. En azından benim aktarmak istediğim buydu. Ve anlatıcı da evet, o kötülüğün bir parçası. Toplumda işlenen her suçun dolaylı da olsa parçası konumunda olduğumuzu kabul etmek istemeyebiliriz biz ama Suzey’in anlatıcısı soğukkanlılıkla aktarıyor işte. Cılız seslerin birleşerek nasıl güçlendiğini, aklıselimden uzaklaşmanın nasıl hızlı olduğunu, sürü psikolojisinin nasıl da sezdirmeden kendini gösterdiğini dinliyoruz ondan.  Vuran kalabalığın arasına karışınca tekmelerimiz de güçleniyor yumruklarımız da. Erke sırtını dayamış olmanın verdiği suni bir güç gösterisi sergiliyoruz. ‘Biz’ olmak kötülüğe hizmet ettiğinde sahiden de korkunç bir hal alıyor ve bu korkunçluğun tam ortasındayız aslında. 

Aynur Kulak: Yolculuk öyküsü ve Tarihi Duvar Bakiyesi. Her ne kadar birbirinden farklı öyküler olsalar da yaşadıklarımız,- özellikle de kayıplarımız, kaybettiklerimiz üzerinden- zamanın içinden çıkarak bizi yeniden buluyor. İnsanın içinde hep bir gitme dürtüsü varken -özellikle kayıplar vermeye başladığımızda- artık çok da uzağa gidemiyoruz sanırım.  Zihin kaybettiği insanın ve duygunun zaman dilimi içerisinde kalıyor sanki. Ne dersiniz? Mesela Kocanene’nin çok geçmişte kaybettiği eşine doğru giderken “Acele etmeliydi. Neye?”  hissiyatı, Tarihi Duvar Bakiyesi’nde henüz yeni olan anne kaybını düşünürken; “Paldır küldür toplanmıştı herkes. Uzak akrabalar, yakın dostlar, ilgili komşular hep birden çukura koyup üstünü örtmüşlerdi”  hissiyat olarak farklı bir yere konumlansa da çok sevdiğin bir şeyin kaybını ne zaman yaşarsan yaşa veya üzerinden ne kadar geçerse geçsin dinmeyen bir acının göstergesi gibi.

Çilem Dilber: “Zihin kaybettiği insanın ve duygunun zaman dilimi içerisinde kalıyor sanki.” Evet bu çok yerinde bir tespit. Bir yaşamı kendini bütünlemeye, olmaya çalışarak geçirirken, kendi kabına sığmadığını düşünürken kayıp, sert bir darbe olup iniyor. Sonrasında bir daha hiç tam olamam hissi. Kocanene’nin yolculuğu geriye doğruydu aslında. İleri gittikçe geriye saplanıyor, çıkıp bir adım daha attığında daha geriye sıçrıyor.  Bütünlenmek için aradığı, çoktandır kayıp olan. Galip’in duygusu da bu yönde. Geriye giderek ilerleme çabası. Sanırım kayıp duygusu ne kadar çabalarsan çabala ileri giderken bile geriden koparmıyor seni. Sisifos’un kayasına çıkıyor yol.

Aynur Kulak: Dilsiz Kahin. Yalan hayatlar kuruyoruz. Üstelik kuyruklu yalanlar, uzayıp giden, sonra da belleğimizde beklenmedik anlarda çıkarak omuzlarımıza yük olan. Bir yandan da zaman o kuyruğu ortaya çıkarıyor işte, aslında hiç kaybolmamış. Dilsiz Lelyo bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama gece gibi karanlık bir zamanı tercih ettiği için mi göremiyoruz, anlayamıyoruz ne demek istediğini? Bir yandan da düşünmeden edemiyorum; neden kurduğumuz hayatları değil de kuramadıklarımızı daha çok düşünüyoruz?     

Çilem Dilber: Yaşadıklarımızın bir kısmı kapalı, örtük. Hatırlamak istemediğimiz anların belleğimizde flu olarak bile yer almasına razı gelmiyoruz. Belki de bir tür savunma mekanizması. Unutmanın sağladığı konfor alanını koruma çabası. Ancak ne kadar gizlenirse gizlensin en etkili olacağı anı, en zayıf halimizi yakalayıp ortaya çıkıyor. Kilit vurduğumuz kapılar açılıyor ve ortaya dökülüyor kaçtıklarımız. Lelyo’nun kehaneti kilit altında uzun zaman beklemiş. Kahramanımızın en beklemediği anda karanlık bir sahneye adımını atar gibi ortaya çıkıyor ve başrolü alıyor. O an sahnedeki oyunun bir önemi yok onun için. Kurduğumuz hayatlar kuramadıklarımızın arasındaki en güçlü ihtimalin gerçeğe dönmüş hali değil mi nihayetinde? Ama bu da başrol oyuncusunun umurunda değil. Ancak yine de kuramadığımız hayatları düşünmemizi, karadeliklerimizin farkına varmamızı sağladığı da bir gerçek diyebilirim.

Aynur Kulak:  Kuyruklu Yalan. Kitaba da ismini veren öykü. Var ama yok olan babayı, yok edilse, paramparça edilse bile kaybolmayacak olan baba imgesini, zihnimizdeki bu kaybolmayacak imgeyi yok etmek adına kediden çıkıp aslana dönüşmemizi, nefret ettiğimiz şeyi yok ederken, parçalarken soğukkanlılıkla kendimizi izliyor oluşumuzu konuşalım. Her çocuk özel olduğunu düşünür, kayıtsız şartsız sevilmek ister. Bu gerçekleşmediğinde ne olur? Kuyruklu yalanların, olmayan ebeveynlerin, -varken üstelik olmayan ebeveynlerin- (gücü, sırtını yaslamayı temsil eden babanın özellikle olmayışı) nelere sebebiyet veriyor? Kitabın kapağında da olduğu gibi açık pencereden dünyayı görüyor ama onu, orayı hiçbir zaman tam kavrayamıyoruz sanırım desem.

Çilem Dilber: Kuyruklu Yalan da bir eksikliğin, tam olamamanın hikâyesi bu açıdan bakıldığında.  Özellikle kritik dönemlerde elzem ihtiyaçlardan yoksun olmanın verdiği ikili kişilik ve yaşam deneyiminin yansıması. Parçalanmış ailelerin çocuklarının çoğunun duygularının daha güçlü, hayatı yorumlama şekillerinin farklı,  öfkelerinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. İhtiyaç halinde sırtlarını dayayacakları ebeveynlerden yoksun olmaları sert, güvensiz, şüpheci, sorgulayıcı bir ruh hali veriyor onlara. Pencereler onlar için çok karmaşık ve belirsiz bir alana açılıyor da diyebiliriz. Kavramak kolay değil. Anlatıcı uysal bir kız çocuğu olarak kediyle özdeşim kuruyor ve o kedinin güçlenip dönüşmesiyle değişim geliyor. Kendi olma, boşluğu doldurma, tamam olma haline ulaşma çabasını izliyoruz. Tetikleyicinin baba olması, Jung’un Elektra kompleksi okumasına da müsait bir durum oluşturuyor. 

Aynur Kulak: Kral ve Adamları, Şah Mat, Siz Hepiniz Ben Tek. Bu üç öykü odağında bizim, modern insanın geldiği noktayı konuşmak istiyorum.  Zihnimizin paranoyaları. Kuyruklu yalanlardan ziyade kuyruklu paranoyalar mevzu bahis. Yer yer yaşadıklarımız, yer yer bize yaşatılanlardan dolayı zihnimiz paralize olmuş durumda. Kral ve Adamları’ndaki koca, Şah ve Mat’ta tetikçi olmaya can atan kişi, Siz Hepiniz Ben Tek öyküsünde modern hayatla boğuşan çalışan beyaz yakalı insan tipi; her biride bir şekilde büyük sistemin içinde bir paranoyanın içine düşmüş debeleniyorlar sanki. Hepimiz gibi.. (Burada zihnim Suzey öyküsündeki o “Biz” anlatıcısına dönüyor sürekli. Masalsı, mitolojik zamanın içinden çıkmış gibi anlatılan Suzey’in şimdiki zamanı anlatan öykülerden ne farkı var? Oradaki “Biz” ile buradaki “Biz” hep aynı, hikaye, durum, zaman, anlatımlar hissiyatlar çok farklı olsa da aynılık kokusu çok tanıdık.)  

Çilem Dilber: Modern insan demek benim için birçok yönünün yanında hareket etmekten çok debelenen, yoğun iş temposu, sosyalleşme sorunsalı, suni ilişkiler, kırılgan aile bağlarıyla örülü insan demek. Aynı zamanda Jung’un Persona’sı açısından bakarsak toplum içinde taktığı maskelerle var olmaya çalışan birey demek. Sanrıları, rüyaları, hayalleriyle varlar ama onları gösterirlerse maskelerini deforme edebilirler. Bu kaygıyla  bastırıldıkça daha da güçleniyor o sıkışmışlık.  Bu üç öyküde de köşeye sıkışmışlığı görebiliriz.  Kahramanların hareket alanları dar ama bir şekilde kurtulmaları gerekiyor travmalarından. Ya da travmaları onlardan kurtulacak. Varlık-yokluk durumu bir yerde.  Siz Hepiniz Ben Tek’in Faruk’u örneğin, kendi sınırını aşma cesaretini gösterene kadar birlikte kuyruğuyla. Suzey’le ortak yönü olarak ‘biz’liği düşünürsek  maskelerimizle birbirimize daha çok yaklaşıp, safları sıkılaştırıp biz oluyoruz. Atmosferler farklı olsa da sürü haline gelme noktasında aynılık var. Bence masalları, mitleri gerçeklikten çok da ayrı düşünmemek gerek.

Aynur Kulak: Yukarıdaki soruda parantez içindeki “aynılık” yorumuma istinaden pandemi döneminin bir şeyleri değiştireceğini veya yenileyeceğini düşünüyor musunuz diye sormak istiyorum. Ne tür öyküler okumaya başlayacağız sizce? Kurgusal, dilsel, hikaye anlatımı açısından veya ifade ediş biçimleriyle bir şeyler değişecek mi? Sizin yazmaya devam edeceğinizi düşünerek de soruyorum bu soruyu aslında. Bu noktada genç ve ilk kitabını çıkarmış bir yazar olarak tüm bu olup bitenler karşısında merakınızı nelerin cezbetmeye başladığını sorsam, ne dersiniz?

Çilem Dilber: Pandemi sürecinde insanların okuma alışkanlıklarının değiştiğini gözlemledim. Odaklanma sorunu yaşayıp hacim olarak daha küçük kitaplara yöneldi bazı okurlar. Bende böyle bir durum olmadı. Yazarların da kısadan uzuna yöneldiğini düşünüyorum. Bu dönemde yeni çıkan romanların hacimli, öykülerin de uzun öyküye dönüştüğünü gözlemledim. Bunun da yazarın odaklanma sorunu yaşadığının işareti olduğunu söyleyebilir miyiz, bilemiyorum. Kendi adıma aynı şekilde, öykü türünden, devam edeceğimi söyleyebilirim. Kurgu ya da dil açısından ne tür eserler okuyacağımızı zaman gösterecek bize. Açıkçası ben de çok merak ediyorum bu distopik dönemin ne tür eserler ortaya çıkaracağını. Global bir yalnızlaşma, kabuğuna saklanma hali belki de zihinsel süreçlerin daha ön plana çıktığı, bilinç dışı unsurların daha belirgin olduğu kurmacalara götürecek bizi. Ya da imgelerin dile daha belirgin yerleştiği, şiirsel duygu durum ifadeleri artacak belki de. Bilemiyorum. Bekleyip göreceğiz

Sokak sanatında sürdürülebilir onarımlar: Geçmişin izini sanatla kapatan gerçek bir tamir sanatçısı

İlk zamanlar Tamir sanatçısı Ememem seramikçi olarak çalışıyordu. Lyon’da bir ara sokakta ortaya çıkan bir keşif, onu özel bir sokak sanatı dalına taşıdı. O zamandan beri kamusal alanda yaptığı güzel onarımlarla dünyayı aydınlattı. Bu şekilde Ememem anlatılmamış hikayelere dikkat çekmek, sokağın sesine kulak vermek istiyor. Şehirlerin sokaklarındaki nefret deliklerini mozaikle dolduruyor. Mozaikler o kadar güzel ve detaylı ki sanki hep oraya aitmiş gibi…

Ememem, 2016 yılında yaşadığı Lyon kentinde eserlerini yaratmaya başladı. Ancak sosyal medyada 66.000’den fazla takipçisi olan Fransız sanatçının gerçek kimliği hala bilinmiyor. Kaldırım, yol veya duvardaki delikler ve çatlaklar, Fransız sanatçı Ememem için bir  meydan okumadır! Bu yerleri rengarenk mozaiklerle dolduruyor. 

Ememem’in çalışmalarını Aberdeen, Barselona, ​​Paris ve Torino gibi çeşitli Avrupa şehirlerinde kamusal alanlarda sergiliyor. Sanatçı, sokak lambalarının ışığı altında sanatsal etkinliklerde veya gizli olarak çalışmalarını sürdürüyor ve şehirlerin sokaklarında yeni anlamlar yaratıyor.

Ememem , memleketi Lyon’da “kaldırım cerrahı” olarak biliniyor. Sanatçı, “Herkesin Okuyabileceği Bir Şiir” olarak tanımladığı renkli mozaiklerle oyulmuş kaldırımları ve kırılmış cepheleri onarıyor. Bozulmamış çinilerle döşenmiş karmaşık geometrik motifler, çatlakları sarar ve şehrin “Anı Defteri” ni oluşturur. Sokaklarda neler olduğunu , bu halka açık yerler ortaya çıkarıyor . Ememem’in ilk mozaiği,  10 yıl öncesinde Lyon’da hasarlı bir sokakta bulunuyor. Seramikteki pratiğini dış mekanı canlandırmak için tercüme etmeye başlamıştı. 2016’dan beri Fransa’da sürekli olarak çukurları ve diğer boşlukları dolduruyor. Ememem “Diğer tekniklerle, diğer desteklerle benzer şeyler yapmıştım ve nihayet bu ortaya çıktığında, hayatımın geri kalanında yapmaya devam edeceğim bir şey bulduğumu biliyordum ”diyor.

Sanatçı tekniğini, doğrudan bir ‘havuz’ veya ‘su birikintisi’ olarak tercüme edilen Fransızca ‘flaque’ kelimesi üzerine bir oyun olan ‘flacking’ olarak tanımlıyor. Sanatçı sadece sokakları düzeltmekle kalmıyor, her şeyden önce şehre bir fantezi dokunuşu getiriyor.Binaların cephelerine veya sokak duvarlarına yatırım yapan birçok sokak sanatçısının aksine , Ememem’in kendini ağırlıklı olarak ifade ettiği şey asfalt ve kaldırım üzerine . Sokak sanatını bulmak için hep yukarı bakardık şimdi aşağıya bakma zamanı!

Sanatçının Instagram adresi: https://www.instagram.com/ememem.flacking/

Dünyadan kadın rapçiler

0

Dünyadan kadın rapçileri sizin için derledik:

Fransa
Diam’s – La Boulette

Almanya
Juju – Hardcore High
“One Billion” by Berlin hip-hop artist sookee

Portekiz
NENNY – SUSHI

Polonya
SCHWESTA EWA feat. SXTN – Tabledance

Yunanistan
Sadahzinia – Χίλια μπουκάλια κατά γης

Belçika
Shay – PMW

Norveç
Myra – Evig dag | Hva vil folk si

İsveç
Cleo – Gold Digger

Finlandiya
Sini Sabotage – Levikset repee ft. VilleGalle

Kore
타이미(TYMEE) – Cinderella MV
Yoonmirae(윤미래), Tiger(타이거) JK, Bizzy(MFBTY) _ Bang Diggy Bang Bang

Çin
VAVA – My New Swag

Ukrayna
Vladimir Cauchemar & alyona alyona – DANCER

Romanya
Marijuana – Cea mai fidela fata

İsviçre
Loredana – SONNENBRILLE

Avusturya
Yasmo – Kein Platz Für Zweifel

Çek Cumhuriyeti
SharkaSs – Nevrátím

Meksika
JEZZY P | El Precio de la Fama

Türkiye
Kolera – Pespaye
Ayben – Kime Göre

Fas
Abouz houda – Unpredictable Freestyle
Khtek – KickOff (Prod. Kartman)
Soultana raps for change in Morocco

Senegal
Sister Fa- Milyamba

Gana
Eno Barony – Do Something Remix ft. Wendy Shay

Nijerya
Eva Alordiah- High

Tanzanya
Vanessa Mdee, Jux – Juu

Jamaica
Michie Mee & L.A. Luv

Kanada
Bahdgyal Bubble – Michie Mee

El Salvador
“No More Violence” by Hip Hop Femenino El Salvador, for Oxfam’s #SayEnoughCypher

Brezilya
Flora Matos – Preta de Quebrada

Arjantin
Sara Hebe – Esa Mierda
Keny Arkana – Vie d’artiste

Şili
1977 – Ana Tijoux

Küba
“LIBRE” Telmary Díaz
Danay Suárez “Yo Aprendí”

Dominik Cumhuriyeti
La Materialista – Niveles

Porto Riko
Ivy Queen – Te He Querido,Te He Llorado

İzlanda
Cell7 – City Lights

Japonya
大門弥生 (YAYOI DAIMON) – NO BRA! feat AKKO GORILLA

Tayvan
Miss Ko 葛仲珊 – 就改天

Endonezya
YACKO X MARDIAL – HANDS OFF

Avustralya
Iggy Azalea – Work

Yeni Zelanda
Ladi6 – Like Water

Filistin
SHADIA MANSOUR Ft M1 (DEAD PREZ)-AL KUFIYYEH 3ARABEYYEH

Cezayir
Meryem Saci – Eyes On Me

Lübnan
Malikah – Ya Lubnan

Hindistan
Raja Kumari – SHOOK

Nijerya
Adara – Sasha

İtalya
Baby K – Anna Wintour

Güney Afrika Cumhuriyeti
Burni Aman – Darknessbright featuring Thaïs

İspanya
Mala Rodríguez – Quien Manda

İsveç
Lilla Namo – Höj Volymen

İngiltere
Lady Leshurr – Queen’s Speech Ep.3

Amerika
Snow Tha Product – Cookie Cutter Bitches
MC Lyte – Poor Georgie

Özge’nin Organik Dünyası: Bir Şifa Öyküsü

0

Size bir şifa öyküsü anlatacağım. Öykü dediğime bakmayın gerçek bir kesit Özge’nin yaşam mücadelesi. Özge şimdilerde kendi ayaklarının üstünde durup, organik ürünlerini isteyenlerle buluşturuyor ama bundan iki yıl önce doktoru kendisine “altı ay ömrün kaldı, altı ay içinde sürünerek öleceksin,” demiş.

Birden Öğrenilen

Özge’yle bir müzik festivalinde bir arkadaşımın arkadaşı olarak tanışmıştım. Sıcacık, kıpır kıpır, enerjik, sıcakkanlı, iyiliksever, yaşam doluydu. Atanamayan öğretmendi ve bu durum onu üzülüyordu. Festivalden sonra bir süre haberleştik ama hayat, koşturmaca derken bağlantımız bir şekilde koptu. Yeniden iletişim kurduğumuzdaysa anlattıklarından çok etkilendim.

Yaklaşık iki sene önce sadece ishalden gittiği Sağlık Ocağı’ndan dahiliyeye, dahiliyeden de hematolojiye yönlendirilmiş. Kanser şüphesi araştırılmaya başlanmış. Uzun süre hastanede yatmış. Yoğun bakıma alınmış. Bir türlü hastalığının nedeni belli olmuyormuş. En son vücudundan kemik iliği almışlar ve kanser olmadığı ortaya çıkmış ama sonuç daha da trajikmiş: aplastik anemi.

Doktoru Özge’nin yüzüne altı ay içinde sürünerek öleceğini söylemiş. Özge diyor ki; “O dönem gerçekten çok hastaydım. Sürünüyordum. Yürüyemiyordum. Konuşamıyordum. Algım çok düşüktü. Temel ihtiyaçlarımı doğru düzgün gideremiyordum. Çok ciddi ağrılarım vardı. Hani gerçekten perişan haldeydim. Bir koltuğun üstünde et parçası gibi yaşıyordum. Oldukça zorlu bir süreçti.”

Hastalığın tek bir çözümü var: Kemik iliği nakli. Özge, tek çocuk ve Türkiye’de ona uygun doner çıkmamış. Dünyada da ona uyumlu bir kişi bulunmuş ama akraba olunmayan durumlarda kemik iliği nakli riskli bir durum ve hastalığın başka da bir çözümü de çaresi de yokmuş. Bu şekilde bir yılı geçmiş.

Özge’nin Işığı

O altı ayda, doktorların ölmesini beklediği altı ayda, kendi kendine düşünmüş. “Özge,” demiş, “önünde iki tane süreç var. Ya sürünerek öleceksin, -dünyaya herhangi bir katkın olamadı, herhangi bir iz bırakamadın,- ya da savaşarak bu hastalığı yeneceksin.”

Bu düşüncesi şifalanma öykülerine yönelmesine yol açmış. Netflix’de bir belgesel izlemiş, son aşama kanser hastaların düşünce gücüyle hastalığı yenme süreçlerini anlatan belgeseli izlemek bakış açısını değiştirmiş sonra yeme bozukluğu olan bir kızın yogacı olma serüvenini anlatan bir belgesel derken izledikleri ona biraz da olsa farklı bir yol göstermiş. Böylece yoga ve meditasyonla tanışmış. Her gün kemik iliğinin artığını hayal etmiş. Bioenerji ve reiki almış. Beslenmesini tamamen değiştirmiş. Sağlıklı ve doğal beslenmeye başlamış. Böylece yavaş yavaş hareket etmeye, yürümeye, hayatın içinde olmaya, güçlenmeye başlamış.

Özge’nin Organik Dünyası

Şuan hâlâ kronik bir kemik iliği hastasıymış, beyaz kanı çok düşükmüş ve vücudu yeteri kadar kemik iliği üretemiyormuş ama hastalığın ağır kısmını atlatmış. Artık hastalığı hipoplastik anemiye düşmüş yani çok daha hafif bir evreye dönüşmüş. Düşük bir bağışıklık sistemiyle yaşıyormuş. Bu durum da onu mikroplara daha açık hale getiriyormuş. Bir de yorgunluk ve halsizlik hissediyormuş. Bu nedenle öğretmenlik yapması mümkün değilmiş ama sağlıklı yaşam serüveni ve organik ürünlere yönelişi sırasında kendisi için yaptığı kremler, tütsüler, mumlar onu başka bir mecraya taşımış. Zamanla tüm bu organik ürünler işi haline dönüşmüş.

Hayata Kucak Açmak

Ben de istedim ki onun yaşadıkları hayata sarılmanın önemini gösteren bir ayna olsun. Evet, Özge artık evden çalışan, genç bir girişimci, her türlü desteğe ve öneriye açık.

Belki de Özge’nin instagram sayfasını takip etmek ve üretikleriyle tanışmak istersiniz.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Özge’yi 2023’te yitirdik. Işıklar yoldaşın olsun. Anısına saygıyla...

Ekoloji ve Kadının Kesişim Noktası: Ekofeminizm

Feminizm, 18. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan ve 1792 yılında Mary Wollstonecraft’ın ”A Vindication of the Rights of Women” adlı eseriyle akademik alanda yer edinmiştir. Kadın ve erkekler arasındaki eşit hakların savunulması, kadınların baskı ve zulümden özgürleşmesi, kamusal ve özel alandaki hakların eşitlenmesinde sosyal, ekonomik, siyasal ve toplumsal eşitliği savunan bir yaklaşım ve harekettir. Bell Hooks’un ‘Feminism is for Everybody Passionate Politics’ adlı eserinde feminizm, cinsiyetçilik ve her türlü sömürünün sona erdirilmesi için ortaya çıkan bir hareket olarak tanımlanır.

1970 yılından sonra feminist teori ve ekolojik problemlerin temelde kesiştiği farkedildi. Ekofeminizme göre çevresel sorunların deneyimlenmesinde toplumsal cinsiyetin rolünün aktif olduğu dile getirildi. Bazı önemli sorular bu düşünce hareketi altında sorulmaya başandı: ”Doğa nedir? Patriyarkal yapıdan kastedilen şey nedir?Kadın ve doğanın ilişkisi hangi temelde birleşir? Irk, cinsiyet, sınıf gibi kategoriler ekofeminist matrisin neresinde yer alır nasıl incelenmelidir? Doğayı romantikleştirmek ve ona özne kategorisi eklemek ne kadar doğrudur?

Ekofeminizm kavramı, 1974 yılında Françoise d’Eaubonne tarafından ‘Le Feminisme ou la Mort’ kitabında akademik sahada yer almıştır. Bu kitabında d’Eaubonne, çevresel yıkımın nedeni olarak ataerkilliği gösterir. Bu sorunun çözümü için kadınların liderliğinde toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanan bir ekolojik devrim önermektedir.

Eko-feminist olarak adlandırılan Rosemary Radford Ruether, 1975 yılında yayınlanan ‘New Woman New Earth’  kitabında mevcut egemenlik sistemi içinde kadınlara özgürlük verilmeyeceğini ve yeni kadın hareketinin ekolojik hareketle birleştirilmesi ve taleplerini bu yönde sunmaları gerektiğinin altını çizer. 1976 yılında Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nde Ynestra King tarafından ekofeminizm geliştirilmiştir.

1980 yılında ekofeminizm, ABD’de bir grup akademik kadın koalisyonu tarafından gerçekleştirilen ”Kadın ve Dünyadaki Hayat: Seksenlerde Ekofeminizm’’ isimli çalıştayla beraber dünya gündeminde öne çıkmaya başlamış ve hareket halini almıştır. Bu etkinlikten sonra ”Kadınların Pentagon Hareketi” nükleer silahların geliştirilmesini protesto etmiştir.

Kadınların, çevre sorunları açısından yadsınamayacak yerleri gittikçe sağlamlaşmış ve 1992’den sonra uluslararası belgelerde yerlerini aldılar. 1972 Stockholm Konferansı belgelerinde ”kadınlar” ibaresi yer almazken, 1992 Rio Konferansı belgelerinde, kadınların çevre yönetimi açısından rollerinin büyük olduğundan bahsedilmiştir.

1994 yılında Kahire’deki Nüfus Konferansı’nda enerji fakirliği kadınlar üzerindeki aşırı etkisi olan bir problem olarak gündeme gelmiştir. Bunun sebebi olarak gelişmekte olan ülkelerin günde 1 dolardan az gelire sahip olan 1 milyar insanın %70’inin kadın olması gösterilmektedir.

1995 yılında ise Pekin’deki 4. Dünya Kadın Konferansı’nda; kadınların doğal kaynakların korunması ve idaresi ile çevrenin himaye edilmesine katkılarının yeterli derecede destek ve saygı gösterilmediğinin altı çizilmiştir. Buna ek olarak, diğer karar verme mekanizmalarının toplumsal cinsiyet perspektifini tüm programlara ve politikalarının içine yerleştirmeleri gerektiği üzerinde durulmuştur.

Ekofeminizm’in Ayrımları

Carolyn Merchant ‘Radical Ecology: The Search for a Livable World’ (2005) isimli kitabında ekofeminizm başlığı altında Liberal, Kültürel, Sosyal ve Sosyalist ekofeminizmi incelemiştir. Bu başlıklara ek olarak Vejetaryen ekofeminizmi de bu yazıya ekledim.

Liberal Ekofeminizm

Liberalizm, kapitalizmin dayandığı liberal ideolojiye dayanmakta ve eşit haklar ve bireyciliğin ön planda olduğu bir düşünce sistemidir. Bu düşünce, radikal bir tutumdan ziyade reformcu bir yapıya sahiptir. Merchant’ın belirttiği üzere 20. yüzyıl liberal feminizmi Simone de Beauvoir’s The Second Sex (1949) ve Betty Friedan’s’ın ‘The Gemine Mystique’ (1963) çalışmalarından ilham almıştır. Beauvoir, kadın ve erkeğin biyolojik olarak farklı olduğunu fakat kadının biyolojik kaderini erkeksi değerleri üstelenerek aşabileceğini öne sürer.

Liberal eko feminist düşünceye göre; çevresel problemlerin çoğu ‘gelişime’ bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer kadınların, erkekler gibi, ekonomik ve eğitim seviyesi artarsa çevrenin korunması ve çevresel problemlerin aşılması mümkün olabilir.

Kültürel Ekofeminizm

Kültürel ya da özcü ekofeminizm, ikinci dalga feminizmi ile gelişmeye başlamış bir harekettir. Kadın bedeni ve biyolojisi aynı doğanın döngüleri ve yapısına benzetilmektedir. Ayın döngülerinin olduğu gibi kadınların menstrüasyon döngülerinin olması buna bir örnek olarak gösterilebilir. Doğa ve kültür ikiliğininde, doğanın ve kadının şefkatli, duyarlı, güçsüz olarak görülmesi üzerine doğa eşittir kadın ve kültür eşittir erkek olarak meşrulaştırılmıştır.

Kültürün erkek egemen haline karşı öz itibari ile doğaya yakın olan kadınlar mücadele etmelidir. Bu mücadele içinde, erkek egemen dil, din ve kültüre karşı zihinsel bir değişim talep etmektedir. Bunun yerine yeni feminist perspektifler, tinsellik ve söylemlere ihtiyaç duyulduğunun altı çizilir. Başta Antik Yunan’daki doğa ana figürü Gaia mitini, pagan mitlerini ve ritüellerini yücelten ekofeminizm, daha ilkel döneme dönerek holistik ve doğayla uyumlu tinsellikler ararlar.

Ayrıca dil olgusuda ekofeminizmin bir diğer çalışma alanıdır. Dilsel kodlamalardan ”bakir toprak, doğa ana, deniz kızı” gibi benzetmelerdeki kadın ve doğanın benzeştiği ifadelerde toplumsal cinsiyet konusunu irdelerler. Modern batı toplumlarındaki ataerkil sistemin dışladığı ”tinsellik, coşku, hayranlık” kavramlarını ekofeministler burada üsluplarına özellikle dahil ederler. Buradaki asıl amaç doğa ve kadın arasındaki benzerliği kabul edip bunu metafiziksel bir boyuta taşırlar. Özünde kadın ve erkeğin, doğa ve kültürün farklı olduğunu kabul edip bunun getirdiği hiyerarşinin baskıyı meşrulaştırdığını vurgularlar. Bu noktada çözümleri ikili karşıtlık diyalektiğinde olumsuzlanması ile belirlenen alanın olumlanması ve kabulü.

Kültürel ekofeministler, erkeklerin egemen olduğu teknolojiye, nükleer enerji ve kimyasal atıklara karşı savaş açtıklarını vurgulamaktadır. Bu kimyasalların ve ilaçların kadınlara ve çocuklara hava ve suyla bulaştığı ve hayati tehlikesi olduğu için bunlarla savaşmanın oldukça önemli olduğunu savunurlar.

Vejetaryen Ekofeminizm

Vejetaryen ekofeminizm, Gaard’ın ‘Ecofeminism: Women, Animals, Nature’ (1993), Leonie Caldecott ve Stephanie Leland’s’ın ‘Reclaim the Earth‘ (1983) yayınlarında görülmeye ve gelişmeye başlamıştır. Gaard’a göre vejetaryen ekofeminizm, yeme seçimlerinin feminizme girmesini sağlamış ve bu seçimlerin politik ve stratejik metinlerde nasıl yer aldığını aramaktadır. Dil kodlamalarında, aynı kültürel ekofeministler gibi, kadınların, renkli insanların, lezbiyen, gay ve farklı sınıftan insanların ‘’kuş beyinli, inek, dişi domuz’’ gibi örneklerde de gördüğümüz gibi aşağılandığına şahit oluyoruz. Kültürel feminizmle birlikte lezbiyen feminizm 1970’li yıllarda et yemenin patriyarkal güç simgesi olduğunu dile getirmiştir.

Carol J. Adams’a göre erkekliğin, et yeme ve beden kontrolü şeklinde kültür tarafından yaratıldığının altını çizer. Buna ek olarak, doğa üzerindeki baskıyı ve zulmü hayvanları yiyerek ve sömürerek anlayamacağımızı da söylemektedir.

Sosyal (Toplumsal) Ekofeminizm

1988 yılında Janet Biehl tarafından ortaya atılan sosyal ekofeminizm, Bookchin’in sosyal ekoloji düşüncesinden etkilenir ve doğanın tahakkümünün, insanın insana tahakkümü sonucunda ortaya çıktığını kabul eder. Ynestra King, ”Feminism and Revolt of Nature” (1981) kitabında ekofeminizmin kadın ve erkek, insan ve insan olmayan hayvan arasında yer alan baskıyı görmemizi sağlayan teorik zemini sunduğunu dile getirir. Ayrıca, radikal ve kültürel, akılcı ve materyalist feminizm ayrımına gider. Kültür ve doğa ikiliğinin yerine, değişimci bir feminizm önerir ve bunun da hiyerarşiye yer vermeyen türden olması gerektiğini savunur.

Aynı şekilde, King, hatalı ikili karşıtlıkların, kadın/erkek, beyaz/renkli, doğa/kültür gibi, Batı kültürü felsefesinden ortaya çıktığını ve kadın, insan olmayan hayvanlar ve doğa üzerindeki tahakkümün temellerini oluşturduğunu iddia eder. Bookchin’in de eserlerinde belirttiği gibi, insan toplumundaki hiyerarşi ve tahakküm yapıları ortadan kalkmadan ne doğanın sömürüsü, ne cinsiyetçilik ne de kapitalizmin baskının engellenemeyeceğini sosyal ekofeministler dile getirir. Rosemary Ruether, 1975 yılında yayınladığı eserinde baskıcı toplum ortadan kalkmadan kadının özgürleşemeyeceğini ve bu sebeple kadınların ekolojik bir perspektifle mevcut değerleri değiştirmesi gerektiğini belirtir.

Merkezi yönetimler yerine yerel yönetimleri savunan sosyal ekofeministler, kamu ve özel alan ikililiğinin böylece ortadan kalkacağını ve kadının özgür bir şekilde yönetime katılacağının altını çizer.

Sosyal ekofeministler, diğer feminist hareketlerle aksiyona geçmiş ve çeşitli organizasyonlar ve ırkçılık, cinsiyetçilik ve protest militarizm gibi konularda dersler verdiler. 1980’de Women and Life on Earth konferansını 1980 ve 1981 yıllarında Women Pentagon Action ve sosyal ekofeminizm kurslarının yer aldığı Institue for Social Ecology gibi hareketler mevcuttur.

Sosyalist Ekofeminizm

Bu düşünce ekolü içinde, kapitalizmin sonucu olarak mekanik üretimin ortaya çıkışıyla kadının eve kapanması ve doğum, ev işleri içinde boğulması eleştirilmektedir. Kapitalist sistem içinde kadının yeri ikinci sınıf olarak görülmeye başlanmıştır. Engels’in ”Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserini temel olarak görmektedirler. Engels’e göre tarihteki ilk sınıf çatışması ve baskının ilk olarak erkeğin kadına uyguladığını söyler.

Tıpkı Marksist feminizmde olduğu gibi, sosyalist feministler de insan olmayan doğanın yaşamın temeli için temel oluşturacak kaynakları verdiğini söyler. Fakat bu noktada, doğa ve insan ilişkisinin sosyal ve tarihsel olarak kurulduğunu, doğanın pasif bir yapıda olmadığının altını çizer. Bu açıdan da doğayla sürdürülebilir bir ilişki sürdürmek oldukça önemli bir noktada yer alır. Sosyal feministler, sürdürülebilir bir ilişki için şunları sorarlar: 

  1. Geleneksel toplumlarda üretim sömürgeci ve kapitalist gelişme tarafından engellendiğinde kadınlar ve doğa için neler tehlike altındadır?
  2. Geleneksel methodlar ve biyolojik üreme yöntemleri müdahalesi teknolojiler (kimyasal method, doğum kontrolü) ve toksik kimyasallar ve nükleer radyasyon tarafından kirletilen toprak, hava, su ve hava kirlendiğinde kadın ve doğa için neler tehlike altındadır?
  3. Ekofeminist sosyal değişim neye benzeyebilir?
  4. Kadınlar, erkekler ve doğa için sağlıklı olacak sosyalist toplumlar hangi şekillerde olabilir?

Bu düşünce içinde, sürdürülebilir bir kalkınmayla nüfusun da buna uyumlu olarak azalacağına inanmaktadırlar. Böylesi bir kalkınmada kadınlar ve erkeklerin iş imkanları, ücretleri, sağlık ve sosyal hizmetleri eşit olacaktır.

Kadınların Çevreci Hareketleri: Dünyadan ve Türkiye’den Örnekler

En bilinen örneklerden, Kuzey Hindistan’da 1972-1978 yılları arasında kadınlar tarafından gerçekleştirilen Chipko hareketi, çevreci aktivist Sunderlal Bahuguna protest bir tavırla bu hareketi başlatmıştır. Ağaçlara sarılan kadınlar, ormanın çölleştirilmesine ve bu ağaçların kesilmesine karşı pasif bir direniş gösterip dünya çapında duyulan bir hareketin başını çektiler. Bugün bile üniversitelerde ”agro-forestry” olarak okutulan tarımsal ormancılık dersi de dahil olmak üzere üçüncü dünya kadın hareketlerine de ilham kaynağı olmuştur. 

Harlem Coalition ise başka bir ekofeminist hareket örneğidir. 1989 yılında Bernadette Cozart çoğu Harlem çevresindeki kentsel bahçenin sorumluluğunda olan bir koalisyon kurdu. Cozart’ın amacı kullanılmayan ve boş alanları topluluk bahçelerine dönüştürmeyi hedefliyordu. Bu hem ekonomik olarak yararlı olacak hem de kentte yaşayanların doğayla iç içe olmalarına bir yol açacaktı. Bu projeyle ilgilenenlerin çoğu kadın ve onların ilhamlarıyla, 1994’te Afrikan-Amerikan kadınlar Detroit’te şehir bahçelerini yeşillendirmeye başladılar ve kendilerine ”Garden’s Angel” ismini verdiler.

Ülkemizde ise insan-doğa ilişkisi 2000’li yıllarda toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nden Hediye Öncül, ”Ihlamur Ağacı Kampanyası” ile eylemci yeşil kadınların öncülerindendir. 2003 yılında Gökova Cön Bakar liderliğinde Gökova Körfezi’ndeki Ormaniçi Piknik ve Dinlene Yeri’nin ihalesine tepki amacıyla Gaye Cön Bakar öncülüğünde Gökova Sürekli Eylem Kurulu, Muğla Kadın Dayanışma Grubu gibi çok sayıda kitle örgütü ve yöredeki tatilcilerin katılımıyla Gökova sahilinde eylem yapılması ekofeminist bir hareket örneğidir. 

  • Yine Manisa’da ve Erzurum-Tortom’da yapılan HES karşıtı kadın hareketleri, 
  • Muğla Kurudere köyü kadınlarının ormanların korunması için yaptıkları eylemler, 
  • Sinop’un Gerze ilçesindeki termik santralin kurulmasını engelleyen kadınların ekofeminist tutumları, 
  • Soma’nın Yırca mahallesinde zeytin ağaçlarını korumaya çalışan kadın mücadeleri, 
  • Rize’nin Fındıklı ilçesinde Karadeni’in dereleri için çevreci tutum sergileyen kadınlar

İzmit Ketenciler köyünde, Ekoköy Kadın Üretim Merkezinin açılması, kadınların organik olarak ürettiklerini satmaları yerel ekonomiyi canlandırmakta ve kadınlara toplumsal ekolojide yer almalarına zemin hazırlamıştır.

Kaynaklar

Demir, M. (2012). Çevre Olarak Konumlandırılmış Kadını ve Doğayı Birlikte Düşünmek: Ekofeminizm. Doğu Batı Toplumsal Cinsiyet Sayısı içinde. 16 (63), 11-44.

Çetin, B.O. (2005). Ekofeminizm: Kadın-Doğa İlişkisi ve Ataerkillik. Sosyoekonomi. Ocak-Haziran (1), 61-76.

Gaard, G. (2002). Vegetarian Ecofeminism: A Review Essay. A Journal of Women Studies, 23 (3), 117-146.

Tamkoç, G. (2012). Ekofeminizmin Amaçları. Kadın Araştırmaları Dergisi, (4), 77-84.

Tanışır, M. (2011). Çölleşme ile Mücadelede Kadınların Rolü. İdarecinin Sesi Dergisi, Temmuz-Ağustos Sayısı, 146. Sayı, 86-88.

Merchant, C. (2005). Radical Ecology: The Searh for A Liveable World. New York: Routledge. 

Zein, F. L., Setiawan, A. R. (2017). General Overview of Ecofeminism. 1-10.

Ayça Erkol söyleşisi: Gelen misafir kim; avcı mı av mı yoksa bir tanrıça mı?

0

Ayça Erkol ile Bir Kış Gecesi Misafiri odağında yapmış olduğum söyleşi hiç beklemediğimiz bir misafirin bir gece kapımızı çalmasıyla hiç beklenmedik noktalara katman katman ilerlediğimiz bir sohbetin gerçekleşmesiyle şekillendi. Misafir kim? Kendi kendimizin hem misafiri hem ev sahibi olabilir miyiz? Zıtlıklar, zıtlıkların uyumu ve kendi hayatımızın dip köşelerinde yaşayan misafirlerimiz tekinsizliklerimizin başat unsurları olabilir mi? Aslında çok iyi tanıyor olabilir miyiz O’nu, misafirimizi! Ayça Erkol ile insan olmanın, insan olmanın tüm fıtratlarının edebiyata yansımalarının, iyi-kötü tüm fıtratlarımızın edebi bir metin olarak  karşımıza çıktığında neler hissedebileceğimizin ayrıntılarını tüm samimiyetimizle konuşmuş olmanın mutluluğu ile paylaşıyorum.

Buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Bir Kış Gecesi Misafiri kitabınız ile beraber üç  öykü kitabı ve Tomris Uyar’ın anlatıldığı Bir Adın Vardı Senin romanı ile beraber dört kitap. 2009’dan 2020’ye Ayça Erkol duygular ve hissiyatlar anlamında nereden nereye geldi? Temelde bu dünyaya açılan pencere ve Ayça Erkol’un bu pencereden dünyaya bakışı, dünyayı anlamaya çalışma ve anlatma isteği aynı olabilir ama değişen, dönüşen duygularımız, hissiyatlarımız da var, ne dersiniz?

Ayça Erkol: Merhaba. Biraz matematiksel olacak ama her insanın sabitleri ve değişkenleri olduğunu düşünüyorum. Bazı özelliklerimiz, düşüncelerimiz açısından “yedisinde neyse yetmişinde de o” sözü ne kadar yerindeyse bazı şeyler ise bir yıl içinde bile büyük değişikliğe uğrayabiliyor. Otuzlarımda daha kendiyle meşgul bir Ayça olduğumu söyleyebilirim. Hayata nereden bakıyorum, nereye gitmek istiyorum, bu konuda neden böyle hissettim, neden böyle düşündüm? Başka insanlara ait gözlemlerim de daha kişiseldi. Neden böyle davrandı, bu adamı ne ağlatır, bu kadın neye güler gibi. Kırklı yaşlarımda yazdıklarım ise biraz daha çevremde ve dünyada mesele ettiklerimle ilgili olmaya başladı. Hayvanlara ettiklerimiz, birbirimize yaptıklarımız, kadın olmak, insan olmak. İnsandan umut keselim mi, yoksa iyilik kazanacak mı gibi. Bu konuları yazmaya başladığımda da düşünüyordum, dert ediyordum elbette ama o yıllardaki öykülerime çok yansımadığını görürsünüz ya da bu konular biraz daha arka planda, öykülere destek görevi yapmaktadır. Son kitapta oldukça önde olan konuların daha eski öykülerde sadece gölge geçişler yaptığını söyleyebiliriz. Ancak sabitlerim de var. Kurguya ve belki de biraz eski usül anlatmaya olan merakım, ironi, anlattığım şeyler sertse bile melodrama kaçmamak, sade ama etkili bir dil kullanmaya özen göstermek benim sabitlerim.

Aynur Kulak: İlk üç kitabınız ile karşılaştırarak Bir Kış Gecesi Misafiri özelinde yorumlayacak olursam üzerine çok çalışılmış bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim ilk elden. Bunu kurgusal, dilsel, hikayelerdeki boşluklar, bir öyküde teknik anlamda olması gereken her neyse hepsi çok iyi ve yerli yerinde kullanılmış anlamında söylemiyorum. Bir Kış Gecesi Misafiri kitabında başka bir ruh, başka bir gölge, başka bir -kimsenin fark edip de, göremediği- göz var. Bir Kış Gecesi Misafiri’ni yazarken ki yolculuğunuz  nasıl gerçekleşti de böylesine güçlü duygularla sarmalandık? 

Ayça Erkol: Tüm öykü ve kitaplarıma özeniyorum, yeterince özenmediğim, pişiremediğimi düşündüğüm bir şeyi zaten okur karşısına çıkarmam. Ancak dediğiniz gibi Bir Kış Gecesi Misafiri beni de bugüne kadar en çok tatmin eden kitabım oldu. Sanırım kendi içinde tüm öykülerin tam bir bütünlük sağlaması ile yaptı bunu. Öyküler arasında anlatıcı, konu, üslup farkları var elbette, kast ettiğim bu değil. Ancak her öykünün minimum bir adet “sıkı bir derdi” var, bunlar hepimizin her gün karşılaştığı ve canını sıkan şeyler aynı zamanda. Sert konulara ya da zaman zaman sertleşen dile rağmen umut, mizah ve bir daha iyi bir dünyaya olan ümit de var. Objeler var, terlikler, tabaklar, kapılar var. Büyük bir vurdumduymazlık da var, saf çocuk neşesi de var. Kötülük bile olamayacak kadar bezgin ve katılaşmış duygular ve karakterler de var, yanlış giden şeyleri düzeltmek için ölümüne çabalayanlar da. Sanırım dikkatli okur tüm bunları bulup çıkarmaktan keyif aldı, zıtların uyumundan ve kendi hayatının çok içinden bir şeyleri görmeyi sevdi. Ben de ilk sorunuzun cevabında anlattığım kişisel yolculuğumu, daha cesur ve sansürsüz bir şekilde öykülere yansıtmayı başardım diye düşünüyorum.

Aynur Kulak: Kitabın ilk öyküsü; İki Çiçek Bir Ardıç Kuşu, imgesel tarafları çok güçlü bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Öyküde görmediğimiz karakterler yanında gördüklerimiz, diyaloglarına ve duygularına şahitlik ettiğimiz çocuk, baba ve babaanne karakterleri var. Babaannenin terliğindeki iki çiçek bir ardıç kuşu işlemesi hakikaten de dikkat dağıtıcı; “Ayaklarla birlikte onlar da sallanıyordu. Dikkat dağıtan, iç gıcıklayan hareketler.” Sürekli iki çiçek bir ardıç kuşu eşliğinde babaanneye odaklanıyoruz. Hatta halanın bir kadınla olan ilişkisi bile toplumsal normlarımız, ön yargılarımız düşünüldüğünde öykünün arka planında kalabiliyor. İmgeler (ister kişi olsun bu, ister terlikte bir nakış) bazen kafamızı karıştırıyor, dikkatimizi dağıtıyor asıl görmemiz gerekeni bulanıklaştırıyor, engelliyor diyebilir miyiz? Mesela baba karakterini. Mesela çocuğu. Mesela aile kavramını, ailenin kendisini!

Ayça Erkol: Evet kesinlikle diyebiliriz. Biz bazen detayda, ritüellerde, objelerde kaybolmayı seven bir toplumuz. Bunu bazen bilinçli bazen bilinçsiz yaptığımızı düşünüyorum. Televizyondaki tartışma programlarına bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Koca koca uzmanlar öyle çok asıl konunun etrafında dolanır, detayda kaybolur, laf salatası ve safsata yapar ki üç saatin sonunda ne izledim ben dersiniz. İmgelerden ziyade gelenek olarak kabul ettiklerimiz, soyut düşüncenin ne aile ne de eğitim sisteminde pek önemsenmemesi bunu doğuruyor diye düşünüyorum. Bunun sonucunda öze değil, imgelere takılıyoruz sanırım, yani biraz gönüllü biraz şuursuz girdiğimiz bir yol bu.

Aynur Kulak: İkinci öykü Saklambaç  ile beraber ruhumuzun kapılarını tekinsiz olmayan duygular, düşünceler çalmaya başlıyor: “Çocuk şamatasını, ağız şapırdatarak yemek yenmesini, kornaları sevmiyorum.” Saklambaç öyküsü insana dair o “kötü fıtratı”  ortaya çıkaran yapısıyla aslında okumamız gereken bir öykü sanki, ne dersiniz?  Tabii ki son tahlilde çocuğun başına gelen o şeyde (kaza diyemiyorum, talihsiz olay diyemiyorum) bizi o olaya götüren tüm tekinsiz duygular, düşünceler de önemli fakat bu öykünün gücü bizi bize, özellikle de fıtratımızdan gelen kötülük duygularımızı bize göstermesi açısından çok önemli. Çünkü hepimiz içimizdeki kötülük duygusuyla çocukların kulağına onların içine korku salacak şeyler fısıldamaz mıyız? Sadece öyküler de mi olur tüm bu tekinsizlikler, trajediler vs…? “Birkaç gündür kendi türümden ne zaman nefret etmeye başladığımı bulmaya çalışıyorum. Bu kadar kuvvetli yoğun bir duygu bir anda oluşamaz.” Saklambaç içeride, ta derinlerde, diplerde yaşayan kötülüğü bize olduğu gibi göstermesi, saklamaması, bizimle saklambaç oynamaması, içimizdeki kötülüğü bir şekilde sobeliyor olması ile okunması gereken bir öykü desem, ne dersiniz?

Ayça Erkol: Saklambaç benim için de çok enteresan bir öykü. Yine Türkiye’de herkeste olmak zorunda diye peşin kabulle yola çıktığımız şeylerden biri çocuk sevgisi. İnsanımızın büyük çoğunluğu “her insan çocukları sevmelidir ve tıbben bir engeli yoksa çocuk yapmalıdır” kabulünden yola çıkar ve çoğu zaman diğer insanlar üzerinde bu kabulünü bir baskı aracı olarak kullanır. Ne zaman evleneceksin? Ne zaman çocuk yapacaksın? Ne zaman ikinci çocuğu yapacaksın? Her peşin kabul ve baskı aracı gibi, bu hale geldiğinde “çocuk konusu” beni rahatsız eden şeylerden biri. Öyle bir insan olsa ki çocuk sevmeyi ve çocuk sahibi olmak istemeyi bir kenara bırakın, çocuklar hiç umurunda olmasa, yalandan konu komşunun çocuğunu sevme zahmetine bile katlanmasa, bu nasıl bir insan olurdu diye düşünerek yola çıktım. Çocuk sahibi olmak istememekle, gözünüzün önünde bir çocuk ölse yardım etmeyecek kadar insanlıktan çıkmak arasında dağlar kadar fark var elbette. Ancak çıkış noktası ile varış noktası farkı açısından beni bile şaşırtan bir öykü oldu. Yazdıkça öykü ve karakter başka bir şeye büründü. İzole, her şeyden elini ayağını çekmiş, insanlığa küsmüş, hatta insanlığa müthiş öfkeli bir karakter çıktı ortaya. İnsanlığa böylesine kızgın birinin, onun devamı için şart olan çocuklara sevgi beslemesini beklemek abes bir hal aldı derken. Genellikle saf kötülük diye değerlendirildi öykü karakteri, ben saf umursamazlık derdim. Çocuğu öldürmek için bir plan yapsa, onu adım adım uygulasa bu saf kötülük olurdu ama gözünün önünde bir insan, bir çocuk ölüyor ve kılı bile kıpırdamıyor, o kitabının ve huzurunun derdinde. Bu saf umursamazlıktır ve o haliyle kötülüğün bile ötesinde bir duygudur. Kötü diye adlandırdığımız biri bile iyi edimlerde bulunabilir ya da pişmanlık gösterebilir, bu adam o noktayı çoktan geçmiş.

Aynur Kulak: Alaın Delon öyküsü. Artık sarıp sarmalandığımız kötülük duygusuyla burun burunayız. Öykünün ilk cümlesi; “O sene kötülük hiç beklenmedik yerden geldi. Bizden.” Alain Delon hem bizi bize anlatan (Saklambaç öyküsünde olduğu gibi) hem de en masum kişiler olsak da kötülüğün gelip bizi nasıl bulduğunu, nasıl içimize yerleştiğini anlatan bir öykü. Henüz ilk gençlik yıllarını yaşayan karakterler ile sokağa çıkıyoruz. İsmi Alaın Delon olan bir köpek de var yanımızda. Alain Delon, Alaın Delon’u sahiplenen gençler ve Hakan. “Alain Delon’un yanlış kişiyi ısırdığı doğruydu.” Alaın Delon ilk etapta tam anlamıyla bir ironi öyküsü desem, ne dersiniz? İyilik, kötülük, şiddet, acı, acıma duygusu, koruma duygusu, intikam duygusu nereden bakarsak bakalım -aynı insanın doğal yapısında, fıtratında olduğu gibi- bir ironiler silsilesi diyebilir miyiz bu öykü için. Mesela Saklambaç öyküsündeki Buse için neden başına böyle bir şey geldi ki, olmadı şimdi böyle derken, (Bizdeki kötülüğün nedenselliklerini ortaya çıkarmak adına) buradaki çocukların Hakan’a yaptıkları için oldu mu şimdi, bu da nerden çıktı diyemiyoruz. Hakansız bir dünya, şiddetsiz bir dünya mümkün değil sanırım, asıl rahatsızlık veren konu bu olabilir mi, ne dersiniz?  

Ayça Erkol: Herkes Hakan’ın bunu hak ettiğini düşündü çünkü. Karaktere sempatiyle yaklaşmayı deneyen okurlar oldu. Annesini gördük, kim bilir o da neler yaşadı da bu hale geldi dedi söyleşilerden birinde bir okurum. Evet, kuvvetle muhtemel öyle. Tam ne yaşadığını ben de bilmiyorum, çok normal bir aile yapısından gelmiyor, tuzu kuru bir karakter değil, her zorba gibi zorbalık gördüğünü varsayabiliriz elbette ama bu çok da önemli değil. Öykü kesiti verir, bu roman değil. Ben dönüp Hakan’ın o noktaya nasıl geldiğini sayfalarca anlatırsam bu öykü olmaktan çıkar. Saklambaç’taki Buse masum, küçücük bir çocuk. Başına geleni kesinlikle hak etmiyor, aynı şeyi Hakan için söyleyebilir miyiz? Sanırım sizin de arkanıza yaslanıp soğukkanlılıkta okumanıza neden olan şey gerçek hayatta göremediğimiz adaletin yerini bulduğunu ve içten içe Hakan’ın bunu hak ettiğini düşünmemiz.

Aynur Kulak: Kitaba da adını veren Bir Kış Gecesi Misafiri. Bu öykünü başlıklar halinde yedi bölümden oluşuyor. Öyküyü neden Misafir bölümüyle, misafirin gelişiyle başlatmadınız Ayça Hanım? Ördek Avcısı hikayesinin tamamını, daha sonra da, öykünün içinden geçirebilirdiniz. Ökkeş hikayesinde olduğu gibi ya da Poli Tika’cıda. Önce Suna’nın hikayesini anlattınız bize Ördek Avcısı ile sonra Misafir ile bir ailenin kapısını çaldınız. Neden? Avlamak istediğiniz şeyden dolayı dikkatimizi başka yöne çekmiş olabilir misiniz? Mesela aniden gelen yabancı biri, kadim hikayeler, Dickens, irili ufaklı, büyüklü küçüklü katmanlar, karakterler, bir aile, çocuklar derken neyi kaçırıyoruz veya gerçekte neyi göremiyoruz? Suna’nın anlamının “erkek ördek” olmasının hikayeyi nasıl tel tel döktüğünü, lezzetlendirdiğini yazmadan geçmeyeceğim. “Aklımdan yine tuhaf sözler, ifadeler geçmeye başlamıştı, benim olmayacak kadar yabancı, teatral ve yapmacık ama sadece benim olabilecek kadar tanıdık.” Misafir kim? Bu tanrı da kim, demek istiyorum ama sorunu çok da dışarıdan gelip kapımızı çalan Misafir’de mi aramalıyız mesela veya tüm aradığımız cevaplar O’nda mı, dışarıda mı?  Dikkatimiz bunca dağınık, dışarıda, bizden uzakta olduğu için mi, kendimizi en avcı hissettiğimiz anlarda av ya da Suna gibi hiçbir günahımız yokken normların, yasakların, dikte edilmelerin, biçilen rollerin dikkat dağınıklığı dünyasında av olabiliyoruz? Bir Kış Gecesi Masalı’na neden Misafir ile başlamadınız?

Ayça Erkol: Misafir’in o eve neden geldiğini göstererek başlamayı tercih ettim. İlk anda bu bağlantı hemen kurulamıyor elbette ama sona doğru kurulacağı kreşendo noktasına kadar bu adımlarla örmeyi tercih ettim. Cinayetle açmanın daha çarpıcı ve merak uyandırıcı bir giriş olduğunu düşündüm. Satranç gibi, iyi bir oyunu farklı hamlelerle açabilirsiniz, yine de nihai amacınız değişmez.

Aslında hiçbir şeyi kaçırmıyorsunuz, her şeyi görüyorsunuz. Bence Saklambaç tekinsiz bir öykü değil, Bir Kış Gecesi Misafiri ise tekinsiz bir öykü. Sıcacık bir dağ evi, tatlı bir aile, yeni yıl, börekler ve şömine ateşi ilk anda gördüklerimiz ama dışarda bir yerde bir katil var, eve doğaüstü bir misafir geliyor ve TV’deki haberler ya da Misafir’in masalları sayesinde görüyoruz ki o diyarda saçmasapan ve tekin olmayan başka şeyler oluyor. Bunların çoğu da bizim hayatımızda gerçekten oluyorlar. Gerçekten Noel Baba bıçaklamak için çatıya çıkan bir vatandaşımız var mesela, genç kızlarımız gerçekten öldürülüyor. Ne yazık ki gülüp geçtiğmiz ya da normalleşen şeyler öyle saçma ve öyle korkunç ki sadece doğaüstü bir atmosfer belki onları kabul edilebilir hale getirir. Tamamen mantıklı, Newton fizik kurallarının işlediği bir evrende bunların olmaması gerekir. Orada bir Dickens ortamı, hayaletler, Tanrıçalar devreye giriyor. Böyle katiller ve politikacılar var olabiliyorsa, onlar neden olmasın?

Av ve avcı da yer değiştirebilen kavramlar. Gerçek hayatta da öyle, metaforik olarak da öyledir, hakikaten av sırasında bile öyledir. Geyik vurmak için yola çıkıp bir ayının saldırısına uğrayabilirsiniz. Sizin de dediğiniz gibi av ve avcının sürekli yer değiştirdiği bir uzun öykü bu. Ördek Avcısı kadınları öldürüyor ama kuvvetle muhtemel bir Tanrıça’ya av olacak. Noel Baba avlamak için dama çıkan arkadaş avlanıyor. Politikanın ne kadar kaygan bir zemin olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? Kimse sonsuza kadar iktidarda kalmaz ve en acımasız rakiplerinin bir seçimde kendilerini “avlaması” ile gerçekleşen vedaları genellikle can sıkıcıdır.

Aynur Kulak: Çay Saati öyküsünde Eren’in bir pasta tabağındaki figürleri hikayeleştirmesindeki hayal gücünü mü konuşmamız gerekiyor yoksa Ceren’in “Bacağına ne oldu?” sorusuna Eren’in verdiği “Çocuk felci geçirmişim.” cevabına istinaden aralarında oluşan dupduru bağı mı? Ya da Esat öyküsünde Esat’ın yiyeniyle kurduğu dupduru bağı mı?  Dünya içinde dünyanın tüm sistemine ve düzenine uzak olmak bu karakterle can buluyor, ne dersiniz? Ceren’in ve Eren’in henüz çocuk olduğunu düşünürsek, Esat’ın özellikle küçüklüğünün anlatıldığı, öyküyü anlatan yiyenin küçük olmak, büyük olmak algısının yaş aldıkça nasıl farklı boyutlara taşındığını böyle bir dünya içinde onların hikayesini farklı ve dupduru yapıyor ve çocuklukta oluşan bu fark aslında büyüdükçe de kapanmıyor bazı insanlar için ne dersiniz?

Aynur Kulak: Ceren ve Eren de, Esat’ın yeğeni de büyümenin eşiğindeler. Hâlâ ilişkilerinde saf ve duru, sözlerinde direkt ve hesapsızlar ama yetişkinlik dünyasına da adım atmak üzereler, o yüzden farkındalıkları yüksek, artık aşık olabilecek, aşk uğruna hikaye yazabilecek yaştalar. Çocukluğun o ara döneminin enteresan olduğunu düşünüyorum. Daha küçük bir çocuk kadar saf değil ama yetişkinler kadar da fettan değil. Bu dönemdeki çocukların iyi birer anlatıcı ve öykü taşıyıcısı olduğuna inanıyorum.

Ayça Erkol: Öyküleriniz bana Saki’nin (Hector H. Munro) çocuk öykülerini, mesela Masalcı Amca’sını; Flannery’i O’Connor’ın Her Çıkışın Bir İnişi Vardır öyküsünü hatırlatsa da, bu öykülerde olduğu gibi sizin öykülerinizde de tedirginlikler, tekinsizlikler söz konusu olsa da sizin öykülerinizde çocuklardan kaynaklı değil, yetişkinlerden kaynaklı tekinsizlik durumları mevzuu bahis. Yetişkinler ve çocuklar. Bu eşik niye bu kadar zorlu, zor  geçilen, zor atlatılan bir yer? Çocuklar için hayatları ile ilgili ilk öğretici darbeler niye yetişkinlerden gelir ve aslında neden en tanıdıklarından gelir hep?

Ayça Erkol: Doğru ancak yetişkin olmak da kolay değil. Diğer yetişkinlere, çocuklara ve hayvanlara karşı sorumlu olup da bu sorumluluğunuzu yerine getirememek de hiç kolay değil. Öldürülen her kız kardeşimde, çocuklara yapılan her kötülükte, tamamen masum ve bizim insafımızda olan hayvanlara edilen her işkencede ben şahsen yeterince bir şeyler yapamıyor, olanı durduramıyor olmanın yükünü çok ağır hissediyorum artık. Dediğiniz ve şu ana kadar konuştuğumuz gibi ortam tekinsiz (gerçek ortamımızdan bahsediyorum) ve masumlar çok ağır bedel ödüyor. Bu geçiş nasıl kolay olsun ki?

Aynur Kulak: Şiddet; kadına, çocuğa, erkeğe ayırmaksızın şiddetin kendisini; cinsellik; toplumsal cinsiyet rolleri ve normları olmaksızın, gözetmeksizin, kadın-erkek ayırmaksızın  cinselliğin kendisini; insan olmak; kadın-erkek-çocuk ayırmaksızın iyi olmak veya kötü olmanın kendisini konuşmak isterim sizinle.  Çok fazla ayrıştırdığımız, kategorize ettiğimiz, yaftaladığımız, ötekileştirmeyi çok sevdiğimiz için kavramların nedensellikleri üzerine konuşamıyoruz sanki, ne dersiniz? Şiddetin kendisini ve varlığını nasıl sürdürdüğünü atlıyoruz mesela;  şiddet nedir? Aynı şekilde cinsellik; sürekli toplumsal cinsiyet normları ve rolleri üzerinden tartışma masasına yatırıyoruz cinselliği erkek ve kadın cinsi üzerinden fakat tek başına yaşamsal olarak ne kadar değerli bir şey olduğunun farkında mıyız? Henüz cinselliğin yaşamsal arzularımızı nasıl yönlendirdiğini bilmeden eşcinselliği konuşuyor olmak… ne dersiniz? Ve insan olarak bizimle beraber dünyaya zuhur eden iyilik ve kötülük fıtratlarımız. İnsan olmanın en ateşleyici ve yaşamsal fıtratı ne diye sorsam size; iyilik mi, kötülük mü? Bir de tüm bu konu başlıklarını düşünerek (Şiddet-cinsellik-İnsan Olmak) Tanrı’yı kadın olarak misafir etmeyi de konuşmak isterim sizinle.

Ayça Erkol: Bizim coğrafyada cinsellikle barışık olmama, tabu olması ama kapılı kapılar ardında her türlü şeyin yaşanması, ikiyüzlülüğümüz.. bunlar çok konuşuldu, üzerine farklı söyleyeceğim bir şey yok açıkçası, öykülerimde düşüncelerimin izlerini de görüyorsunuz zaten.

İyilik, kötülük meselesine gelince. Kafa yorduğum konular tabii ki. Her insanda ikisinin de olduğunu düşünüyorum. Ağırlığı nereye veriyorsanız, hangisini besliyorsanız onu büyütüyorsunuz. Elinizde olmayan şeyler de var elbette. Genetik, çevreniz, hormonlarınızın ani değişimi. Bilim ilerledikçe çok enteresan tartışmalar çıkıyor ortaya. Daha bencil ve kötü diye adlandıracağımız kişilerin amigdala boyları daha verici, paylaşımcı insanlardan farklı mesela. Alain Delon’daki Hakan gibi. Bu çocuk amigdala boyundan sorumlu mu?  Ya da çevre faktörü sorumlu olsun. Diyelim evde çocukken tecavüze uğruyordu, o yüzden o da büyüyünce hayvanlara tecavüz etmeye başladı. Şimdi Hakan kötü mü? Böyle bir girişle Hakan’ı size tanıtsam, o zaman bizim çocuklar ve yaptıkları kötülük olacak mı? Belki de Alain Delon da ısıran bir köpek olduğu için kötü! Sanırım daha çok iyilik ve kötülüğün birbiri içine girdiği, dönüştüğü, net olarak ayrılmadığı (çoğunlukla öyle değil mi?) durum ve konular ilgimi çekiyor. Bir kötülüğü cezalandırmak için yapılan şey de kötülük müdür? Kötülük ve iyilik var mı, yoksa bizim her şeyi dualite olarak algılayan kısıtlı beynimizin oyunu mu hepsi  tartışmasına kadar gider bu. Ancak daha genel kabul görmüş, siyah beyaz anlamına dönersek de, içimdeki umudu yaşatmayı, daha aydınlık olan tarafın ağır basacağına inanmayı seviyorum, Ayça olarak da kendi çapımda bunun için çabalıyorum diyelim ve bu zor konuyu kapatalım.

Tanrı’yı kadın olarak misafir etmek konusuna gelince. Evet, Misafir bir insanüstü. Bildiğimiz anlamda Tanrı değil tabii elbette. Üç Tanrı’lı dinlerden önce dişi olanın göklerde de daha makbul bir yerde olduğunu biliyoruz. Yunan mitolojisinde de evet bir Zeus gerçeği vardır ama Hera’dan ödü kopar, yaptıklarını nasıl saklayacağını bilemez. Kadının ikinci sınıfa indirgendiği, öldürüldüğü, işkence gördüğü bir ortama dişi bir ilahi kurtarıcının/ruhun daha uygun düştüğünü düşündüm.

Aynur Kulak: Bir Kış Gecesi Misafiri. Dönüp tekrar tekrar okuduğum öykülerin başında geliyor. Bunun çeşitli sebepleri var tabii ama çok belirgin kurgu yapmaktansa hikayeyi anlatmak, oradaki durumu anlatmak daha önemli gibi geldi bana sizin için. Parçadan bütüne gidiyim, bütünü parçalayayım sonra birleştireyim gibi bir hikaye aktarımı ile karşı karşıya değiliz. Ne dersiniz? Çokça konuşulan, çokça sorular sorulan edebi metinlerdeki kurgu meselesine nasıl bakıyorsunuz? 

Ayça Erkol: Bu uzun öyküde daha kalıplı bir kurgum var. Daha az sayıda karakterin, daha sınırlı bir mekanda ve durumdaki hallerini anlatmaktansa, birbirleriyle ilişkili çoklu karakterlerin daha geniş zaman ve mekana yayılan parçalarının toplamından oluşan bir kurgusu var bu öykünün.

Kurguda tabularım yok, yeterince gerçeklikten beslenmeli, yeterince de kurgu olmalı. Tek söyleyeceğim Bir Kış Gecesi Misafiri gibi öykülerde kurgunun doğal olarak çok önem kazandığı ve daha fazla üzerinde çalışmam ve prova yapmam gerektiği .

Aynur Kulak: Öykülerdeki dil de nasıl bir öykü anlatıyorsanız ona göre şekilleniyor. Mesela Alain Delon’da sokak jargonu, küfür söz konusuyken, Bir Kış Gecesi Misafiri’nde Ördek Avcısı bölümünün Suna’nın olduğu kısmında gayet düzgün ve ne söylediğini bilen bir şehirli dil, Ördek Avcısı’nın olduğu kısımda bambaşka bir yabani dil; Misafirin olduğu kısımda daha teatral dil gibi. Anlatıma çok güçlü bir desteği oluyor bu durumun o yüzden tercih ediyorum mu dersiniz yoksa kendiliğinden gelişiyor zaten ben de çok müdahale etmiyorum mu dersiniz?  Dil’in kaba göre şekil alıyor olması tam da dilin en önemli özelliği diyebilir miyiz?

Ayça Erkol: Anlatıma katkısı olduğuna inandığım noktada farklılaştırıyorum, evet. Özellikle diyaloğa yer verdiğim metinlerde böyle de olmak zorunda. Misafir’in dili ve üslubu aslında bize kim (ya da ne) olduğu ile ilgil ipuçları veriyor. Geldiğimiz çevre, yaşımız, cinsiyetimiz gerçek hayatta nasıl kullandığımız dili etkiliyor ve farklılaştırıyorsa kurguda da öyle olmalı.

Ayça Erkol: Pandemi döneminde bir buçuk yıla doğru yaklaşıyoruz. Çocuklar için de yetişkinler için de her şeyin düzü tersine döndü. Ya da belki de hep öyleydi de pandemi bunu daha belirgin hale getirdi, farkında değildik. Yetişkinler için de çocuklar için de neler olup bitecek, nasıl günler bekliyor bizleri? Nasıl öyküler okuruz mesela bu günlere dair? Sizin metinlerinizi nasıl etkiler bu durum?

Pandemi kadar keskin bir virajla karşılaşmasaydık bile bizi benzer meseleler bekliyordu ve “yeni normal”de de bekleyecek. Kabul edelim ki toplumsal gerçekçilik yıllarının meselelerinin ötesinde ve daha acil bazı meseleler var ilgilenmemiz gereken. Elbette gelir dağılımı, sınıflar, çocuklar, işçiler, kadınlar meselemiz olmaya devam edecek ve olmalı da ancak daha fazla gözümüzü kapatamayacağımız başka bir mesele var; dünya ölüyor! Biz bunu daha yüzlerce yıl sonra olacağını, bizden sonranın da tufan olduğunu düşünüyorduk itiraf edelim. Hayır, öyle değil. Buzullar erimeye devam ettiğinde, her gün onlarca diğer türü yok etmeye devam ettiğimizde daha ne virüslerle karşılaşacağız, bilmiyorum. Belki yirmi yıl içinde sahil şeritlerinde yaşayamayacağız, bir yirmi yıl sonra gıda ve su bulamayacağız. Elbette edebiyat bu konularla ilgilenecek ve ilgilenmeli de. Distopya alt türü diye baktığımız şey, şimdi, burada, size, bana oluyor ve olmaya devam edecek. Ben Mars’a koloni haberlerini heyecanla ancak umutsuzlukla da takip ediyorum. Aynı kafa ve davranış modelleri ile oraya yerleşsek ne olacak? Cehennemimizi mekiğe koyup yanımızda taşıyacağız sadece, bir sonraki gezegen de batana kadar rahatız, öyle mi? Sanat ve edebiyat elbette bu konulara daha yakından bakacak, bu konuda yazılan metinler de daha gerçekçi olacak, fantazi ya da distopik olarak adlandırılmayacaklar. Mutlaka ben de, öykülerim de, dilim de bundan nasibini alacaktır, bakalım ortaya neler çıkacak, henüz ben de tam bilmiyorum.

Kripto İklim Anlaşması doğru yönde atılmış bir adım

0

Son dönemde Türkiye’de en çok konuşulan alanlardan biri kripto para sektörü oldu. Peki bu popüler alanın çevreci karnesi nasıl, bu sektörü daha çevreci hale getirmek için neler yapılabilir. Bu noktada yenilenebilir enerjiye geçiş, Bitcoin’in karbon ayak izini azaltacağı ve sektörü daha çevreci, daha verimli çözümler aramaya teşvik edeceği için olası bir seçenek olarak görülüyor. Yine Kripto İklim Anlaşması’nın da atılmış çok doğru bir adım olduğu belirtilirken, bu tarz örneklerin çoğalması gerektiği ifade ediliyor.

Biz de bu konuları sektörün kilit oyuncularından biri olan Bitpanda’nın MENA ve Türkiye Yönetici Direktörü Elbruz Yılmaz’dan dinledik.

Yılmaz şunları söyledi: “Bitcoin’in çok fazla enerji tüketmesi yadsınamaz bir problem. Madenciler, yeni coin’leri dolaşıma sokmak ve işlemleri doğrulamak için enerji kullanırlar. Bitcoin fiyatı arttıkça, madencilerin gelirleri de artar, bu da daha fazla insanı madenciliğe başlamaya teşvik eder ve bir nevi daha fazla enerji tüketimine neden olur. Bazı yerlerdeki negatif karbon ayak izine rağmen, madencilik büyük bir iştir ve var olmaya devam edecektir. Madencilik, geniş kapsamlı bir konudur. Mevcut durum her ne kadar iyi olmasa da, bazı insanların sandığı kadar da kötü değildir ve hangi ülkeyi ele aldığınıza  göre değişir. Mevcut durumdan bahsedersek, evet, bazı ülkeler çok fazla enerji kullanıyor ve çevre kirliliğini önlemek için yeterli adım da atmıyorlar. Ancak, Avrupa’daki kripto para madenciliğine bakarsanız, geceleri enerji kullanımı pratikte ücretsiz olduğu veya birisi bunu yapmanız konusunda etkili olarak sizi desteklediği için madenciliğin genellikle geceleri yapıldığını ve gün içinde madencilik faaliyetlerinin durdurulduğunu fark edeceksiniz. Madencilik için hangi enerjinin kullanıldığına bakmanız gerekir. Dolayısıyla, bunu genellemek ve bunun küresel olarak her yerde bir sorun olduğunu söylemek çok iyi bir fikir değil.”

Sektör büyüdükçe daha çok yenilik ve iyileştirme

Yılmaz’a göre, dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta da bu mevcut durumun sonsuza kadar sürmeyeceği gerçeği. Bitcoin’e ve arkasındaki teknolojiye baktığınızda, başlangıcından bu yana pek çok değişikliğe tanık olduk. Örneğin, son birkaç yılda, Bitcoin ağında yapılan birçok iyileştirme ve yenilik gerçekleşti ve bu yenilikler, sistemi önemli ölçüde geliştirmekte. Aynı şey Ethereum için de geçerli. Bu orijinal çözümler kesin veya nihai değil. Bu sektör ne kadar büyürse, o kadar çok katılımcısı olur, dolayısıyla daha da fazla yenilik ve iyileştirmenin ortaya çıkacağı da bir gerçek.

Blockchain teknolojisi, finansal alanın dışında pek çok çığır açan uygulamaya sahip. Dolayısıyla, enerji sorununa tek başına bakmak pek hoş olmazdı. O halde, bunları nasıl daha iyi hale getirebiliriz? Örneğin, yenilenebilir enerjiye geçiş, Bitcoin’in karbon ayak izini azaltacağı ve diğer sektörleri daha çevreci, daha verimli çözümler aramaya teşvik edeceği için olası bir seçenektir. Küresel blockchain’i yenilenebilir enerjilere geçirecek olsaydık, kripto sektörünün tamamen karbon nötr hale gelmesi gerekirdi. Yılmaz’a göre, örneğin, STEM topluluklarını teşvik ederek, verimlilikten ödün vermeden daha az elektrik kullanan gelişmiş ve sürdürülebilir donanım geliştirebiliriz.

Çok daha büyük ölçekte kurumsal değişim

Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Diğer pek çok sektörde de çevresel etki karmaşık bir konudur. Örneğin, çimento üretimi, küresel olarak karbon emisyonlarının %5’inden sorumludur. Sera gazı emisyonlarının en büyük kaynağı, elektrik ve ısı için fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanmaktadır. Gıda ve moda sektörü ise sadece birkaç tane örnek arasındadır. Kurumsal değişimin gerçekten çok daha büyük bir ölçekte gerçekleşmesi gerekiyor”.

Anlaşma gibi örnekler çoğalmalı

Yılmaz’a göre, “Kripto İklim Anlaşması” doğru yönde atılmış bir adım. Paris Anlaşması’ndan esinlenmiştir ve kripto para birimleri alanındaki kuruluşlar tarafından imzalanan bir iklim anlaşmasıdır. Bu tür girişimler, sektörümüzün sürdürülebilir gelişimini ilerletmeye yardımcı olabileceği için bu örneklerden daha çok görmemiz gerekiyor.