Ana Sayfa Blog Sayfa 33

“Breaking Boundaries: The Science of Our Planet” belgeseli 4 Haziran’da Netflix’te yayınlanacak

Gezegenimizin dokuz kritik eşiğini konu alan Netflix belgeseli, 4 Haziran’da gösterime giriyor. Biden’ın Nisan ayında gerçekleştirdiği İklim Liderleri Zirvesi’nde ön izlemesi gösterilen ‘‘Breaking Boundaries: The Science of Our Planet” belgeseli, Greta Thunberg’in önsözüyle birlikte kitap olarak da yayınlanacak. Belgeselin yardımcı yapımcıları Stockholm Resilience Center kurucu ortağı Johan Rockström ve merkez medya stratejisti Owen Gaffney, belgesel anlatıcısı ise Sir David Attenborough.

75 dakikalık belgesel, Johan Rockström’ün ve ekibinin, sadece gezegenimizin istikrarı için değil, insanlığın geleceği içinde, sınırlarını aşmamamız gereken gezegenin dokuz kritik eşiğini keşfetmesinin bilimsel yolculuğunu anlatıyor.

Planetary Boundaries olarak bilinen gezegen sınırlarının temelini oluşturan araştırma, Rockström ve uluslararası üne sahip 28 bilim insanında oluşan bir grup tarafından ilk olarak 2009’da yayınlandı. Bu modelde, Sanayi Devrimi’nden bu yana insan eylemlerinin küresel çevresel değişimin temel nedeni haline geldiğine dair bilimsel kanıtlara dayanmaktadır. Araştırmacılar, uluslararası toplum için “insanlık için güvenli bir çalışma alanı (safety operating space)” tanımlamak istediler. O zamandan günümüze bu model, bilim ve politika alanlarında pratiğe dökülecek şekilde büyük ilgi uyandırdı.

2021 İklim Zirvesi’nde Belgeselin Özel Gösterimi Gerçekleşti

Filmin duyurusu, 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması’ndan bu yana en çok beklenen küresel iklim anı olarak nitelendirilen Başkan Biden’ın 2021 İklim Zirvesi’yle aynı zamana denk geldi. Bu sebeple belgesel özel gösterimi gerçekleşti.

Owen Gaffney, ”ABD iklim elçisi John Kerry filmi duymuştu. Bunu görünce zirve programında ona bir yer vermek istedi.” diyor.

2020 yılında 160 milyon Netflix sahibi, sürdürülebilirliği keşfeden en az bir film veya şovu izledi.

Belgeselin ana mesajı hala gezegensel sınırların korunması için zamanımız olduğu üzerine kurulu. Ayrıca alınan eylemler için dört önceliğin olduğunu ana hatlarınıyla belirtiyor. Bunlar sırasıyla, sera gazlarını sıfıra indirmek, toprakları, ormanları ve okyanusları korumak, beslenme şeklimizi ve gıda yetiştirme şeklimizi değiştirmek ve son olarak sürdürülebilir ekonomilere geçmek.

”David Attenborough, zamanımızın en büyük doğal hikaye anlatıcısıdır. Birçok kuşaktan insana ilham verdi. Netflixle birlikte küresel ortaklarımızın koruyucusu olan gezegensel görevliler olmalarına ilham verecek daha fazla insana ulaşmayı umuyoruz.”
Johan Rockström

Rockström ve Gaffney, belgesele eşlik edecek bir kitap da yayınladılar.

“Breaking Boundaries: the Science of Our Planet” isimli kitap Greta Thunberg’in önsözüyle kitap üç temaya odaklanıyor: gezegensel farkındalık, gezegensel sınırlar ve gezegensel yönetim.

Gaffney’in belirttiğine göre kitap, insanlık için gerçekten belirleyici bir on yıl olduğunu ortaya koyuyor. Ancak tarihteki en hızlı ekonomik dönüşümü gösteren dört kritik noktası olan sosyal hareketler, siyasi eylem, sürdürülebilir çözümlerin düşen fiyatları ve teknolojik atılımlar anlatılıyor.

Kitap, Penguin/Random House’un bir parçası olan DK tarafından 6 Mayıs’ta piyasaya sürülecek.

Kaynak: https://www.stockholmresilience.org/research/research-news/2021-04-30-new-netflix-documentary-brings-the-planetary-boundaries-to-the-world.html

Cinsiyetçiliğin iyimser çığlığı

Daha sürdürülebilir toplumlara yönelik herhangi bir ciddi değişim cinsiyet eşitliğini içermelidir.  –Helen Clark

Yeni Zelanda eski başkanı Helen Clark’ın söylemiş olduğu bu söz ve bu söze ek olarak kendi kişisel ilgim dilimizde çeşitli çevirileri olan ‘benevolent sexism’ yani iyimser/korumacı cinsiyetçilik üzerine yazımı tamamlamama yardımcı olan motivasyonlarım arasındadır.

Cinsiyetçiliğin iyimser çığlığı

Cinsiyet kelimesi, kendi özü itibari ile aslında bölücüdür. Biyolojik olarak, genetik olarak, anatomik olarak kadın ve erkek ayrımına işaret eden bir belirleyicidir. Dolayısıyla salt cinsiyet kavramı biyolojik farklılıklara vurgu yapmakta gibi görünmektedir. İlk bakışta makul olarak görülebilen bu kavramın; kişileri, kitleleri, bir grup insanı, bir topluluğu ya da bireysel olarak bir kişiyi ötekileştirebilecek güçte olması ilginçtir. Sosyolojik açıdan düşündüğümüzde toplum bireyi var eden bir dinamiktir. Birey ve toplum ikilisini ele aldığımızda, her iki organizma arasında karşılıklı bir etkileşim olduğunu varsayabiliriz. Peki bu karşılıklı etkileşim, gerçekten herkes için hakkaniyetli/eşit midir? 

Toplum ve cinsiyet bir araya geldiğinde, hep bir kazanan ve bir kaybeden ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tabii ki önümüze toplumsal cinsiyet ve buna bağlı roller serilmektedir. Toplum kendi içinde yüzyıllardır aktarılmış gelenekleri, adetleri, normları ve birtakım ‘var olabilme’ desenlerini barındırmaktadır. Bireyin toplumsal değerler ile ya da aktarılan öğretiler ile paralel davranması ona faydalı olabilecek gibi anlaşılırken; bireyin var olan düzenin başka bir ucunu içerecek şekilde davranması birtakım olumsuz çıktılara sebebiyet verebilmektedir. Bu durumun dramatik örneklerinden biri de ne yazık ki kadınlar üzerinden inşa edilmektedir. Kadın; kendisine biçilmiş, onu kısıtlayan duvarlar arasında toplum tarafından sürekli olarak sıkıştırılmaktadır. Kadın cinsiyetinin nabzını tutan davranış ve tutumların dışına çıkıldığında hızlı bir şekilde etiket ile karşılaşılmaktadır. Dolayısıyla, biyolojik olarak kadın ve erkeği ayırmanın fizyolojik gerekçelerinin ötesinde içinde barındığımız toplumun normları ve bu normları pekiştiren her bir eylem, düşünce, duygu ve atıf ötekileştirme mantığına çanak tutmaktadır. Maskulen bir kadın mı? Feminen bir erkek mi? LGBTİ+ bir birey mi? Mümkün değil dermişçesine düşmanca tutumlar yükselmekte birçok insandan. Aslında bu durum toplumsal cinsiyetin bir yönünü oluşturmaktadır. Çelişik olarak da dilimize çevrilmiş olan ‘ambivalant sexism’ tam da bu düzlemde bizleri aydınlatmaktadır. Kendi kimliğini biyolojik cinsiyetinden farklı olarak inşa eden her bir bireye düşmanca tutumlar sergilemek, kişiler arası hiyerarşi kurmak ve bu eşitsizliği meşrulaştırmaya yönelik her bir saldırgan hareket ‘düşmanca’ tarafı oluşturmaktadır. Düşmanca cinsiyetçiliğin en belirgin örneklerinden biri de kadınların cinsel obje olarak konumlandırılmasına yönelik çabalardır.

Cinsiyetçilik hakkında görüşlerimizi dile getirirken aslında birçoğumuz düşmanca cinsiyetçilik minvalinde söylemlerde bulunma eğilimi gösteririz. Peki bu durumun iyimserleştirilmiş halinin yani bir nevi gölgelenmiş diğer yanının ne kadar farkındayız? İyimser cinsiyetçilik dediğimizde kadınların narin, korunmaya muhtaç, saf varlıklar gibi nitelendirilmelerin altında yatan sahte bir iyimserlik halini anlamamız gerekmektedir. Aslında bu iyimser cinsiyetçilik ucu, düşmanca cinsiyetten daha da tehlikeli olabilmektedir. Bunun bir nedeni, cinsiyetçilik paydasında hareket eden bireylerin bunu bir iyimserlik ile çerçeveleyecekleri örtük bir alan oluşturmasıdır. Biri düşman bir diğeri iyimser uçları oluşturan bu cinsiyetçiliğin ortak paydası ise kadınların ‘yetersizliğine’ atıfta bulunmasıdır. Kişiler bilerek ya da farkında olmayarak iyimser cinsiyetçilik tutumlarını muhafaza ederken asıl kritik nokta bu durumun farkında olmamak ve bunu ‘normalleştirmektir’.

Bir insanın gerçekten de sırf cinsiyetinden ötürü korunmaya muhtaç olabileceğine inandığını ve bunu savunduğunu hayal etmenizi istiyorum. Eğer bir kişi bu ve buna benzer düşünceler içerisine girmiş ise karşı taraftan gelecek her bir davranış, tutum ve düşünce kontrolsüzce gerçekleşecek ve belki de en acısı tüm bunlar meşru/normal bir düzleme oturacaktır. Tarafların bu durumdan memnun olması dahilinde atılması gereken adım pek tabii bir zihniyet dönüşümü olmalıdır. Kabul edersiniz ki, basit günlük alışkanlıklarımızdan bile vazgeçebilmek her zaman kolay olmamaktadır çünkü bu gündelik alışkanlıklar aslında her gün yaptığımız eylem kümelerinden oluşmaktadır. Bu görece basit örneği, toplumun her bir kesimini ilgilendiren düşünce kalıplarına, zihniyete, zihinsel alışkanlıklara yansıttığımızda önümüzdeki yolun çok da kolay olamayacağını varsaymak mümkün olacaktır. Belki şu an birçoğumuzun içinden geçen cümle ise ‘ama imkansız değil’ olmuştur. Kesinlikle katılıyorum imkansız değil ancak değişimin kendisini sadece umarak yol katetmek de mümkün değil gibi görünmektedir. Tam da burada sosyal inşacılara kulak vermemiz gerektiğine inanıyorum. 

Kaynak:
https://www.a24.com.tr/toplumsal-kurum-nedir-toplumsal-kurum-cesitleri-nelerdir-haberi-40160005h.html?h=55

Eğer bir değişim ve dönüşümden bahsedeceksek başlangıç noktamızın ‘dil’ olması bu yolda bizlere olumlu kazanımlar sunacaktır. Sosyal inşacılara göre her şey dilde başlar ve dilde biter. Her gün kullandığımız ve bu kadar etkili olan bir aracın, ayrımcılığa mahal vermeyecek şekilde kullanılması birçok karanlık noktayı aydınlatacaktır. Tarih boyunca çeşitli şekillerde inşa edilmiş düşünsel faaliyetlere sorgusuz salt bir kabul göstermektense birtakım dinamiklerin oluşturulmasında etkin bir şekilde faaliyet göstermek her bireyin nihai amacı olmalıdır. Dolayısıyla herkes kendi evinin önünü süpürse daha temiz bir mekan elde edebiliriz. Burada vurgulamak istediğim nokta; bireysel olarak farkındalık sahibi olmamız gerektiği ve bu farkındalıkla eyleme geçmenin esas olduğudur. Bireysel farkındalık ve eylemlerin ötesinde, eğitim sistemi ile cinsiyetçilik konularının bir entegrasyonu sağlanmalı ve bu konuların ders içeriği olarak müfredatlarda yer alması yapılması gereken eylem planları içerisinde yer alabilir. Gündelik basit alışkanlıkları değiştirmenin dahi sanıldığı kadar kolay olmadığı gibi dil de bizim en girift alışkanlarımızdan biridir. Ancak, kelimelerin gücünün sanılanın ötesinde olduğuna inanıyorum. Tıpkı bilim adamı demek yerine bilim insanı demeyi bildiğimizdeki güç gibi…

Başlık görseli kaynağı: https://www.obiettivoinsalute.it/psiche-e-cervello/psicologia/l-incontro-con-il-diverso-emozioni-evocate-dall-incontro-con-l-altro-nella-dimensione-dell-estraneita.html?hcb=1

Eurovision’da farklılık kazandı

0

Örovizyon politika ile insan türünün acayipliklerinin bir araya geldiği, tam da bu yüzden kültür analizinin konusu olmayı hak eden bir tuhaf yarışma … Evropa mutluköyünün içindeki çirkinlikleri ayyuka çıkarması, LGBTİ bireylerden translara, kadınlardan kuirlere, yerel müziklerden ana dillere, beyaz Batı’nın yüzyıllarca hor gördüğü ya da yok saydığı farklılıkları görünür kılması itibariyle değerli.

Poptan daha “elit” müzikler icra etmenin “erdemi” ile yetiştirilmenin, ha bir de rockçı-metalci olmanın “racon”undandır Örovizyon’u küçümsemek ve hatta yok saymak. Türkiye katılmayı bıraktığından bu yana, daha çok da konuya dair haberlere maruz kalmamaktan ötürü, Örovizyon iyiden iyiye sıfırla çarpılıp yoklar evrenindeki yerini almıştı benim dünyamda. Ta ki Litvanyalı biriyle kanka olana kadar. Şimdiye kadar Örovizyonu hiç kazanmamış bir ülke olarak elbette bunu bir gurur meselesi yapmışlardı. Bu sene çok umutluydular çünkü şu sıralar Evropa’yı kasıp kavuran tekno müziğe yakınsayan bir dans müziğiyle katılıyorlardı ve şarkı “yalnız dansetme” üzerine sözleri, Sia kliplerini andıran sıra dışı ve aşırı eğlenceli dans hareketleriyle Korona zamanlarında evlerinde “ay dışardan nasıl görünüyorum” kaygısı taşımadan saçmalama hakkını kullanan bizlere hitap ediyordu. Ben ise elbette içimden söküp atamadığım eski bir Türkiye geleneğini yerine getirerek “kaybeden takımın tarafını tutuyordum”.

Litvanya: 21. yüzyıl çocukları! Rusya: Feminist! İtalya: İsyankar!

Litvanya’nın sahneye çıkmasını beklerken internetteki beklentilerin İtalya’nın kazanacağını gösterdiğini fark ediyoruz. Örovizyonun müzikalitesine karşı önyargıdan, yarı kulak şarkıları dinlerken önce Rusya’nın şarkısı dikkatimi çekiyor. Sahnedeki sunumdan ve solistin ateşli performansından ortada güzel bir şeyler döndüğüne dair sezgilerim gıdıklanıyor. Şarkıyı araştırmaya girişiyorum ve Rus kadınlarına saygı niteliğinde epeyce feminist sözleri olduğunu fark edip “üzgünüm, bu şarkıya da oy vermek zorundayım” diyorum. İsveç’i temsilen katılan genç şarkıcının cinsiyeti üzerine tartışmaya başlıyoruz ve etik olarak yaptığımızdan utansam da sonra kendi kendime “ya ne kadar güzel kuir bireyleri sahnede görmek” diye keyifleniyorum. Derken İtalya sahne alıyor. Solistin yarı çıplaklığından topuklu ayakkabılarına, farklı türde bir kuirlik kaplıyor sahneyi. Marilyn Manson özentisi olmaması için dualar ederken şarkı kolay akılda kalan melodisi ile kulağımı yakalıyor. Davullar coşup elektrik gitar ve bas tekrar etmeyen rifleri çaldıkça, şarkının formu ve gitar tonları 80’ler hard rocktan nu-metale ve şu an adını koymakta zorlandığım rock alttürlerine geçiyor. Yani yapısal ve ses (sound) olarak birçok çeşidi içinde barındıran bestenin sıradan bir Örovizyon şarkısınından kalite olarak kat be kat üstte olduğunu algılayıp iyice seviniyorum. Bas gitarist kadının tekmeli performansını da atlamamak lazım.

İnsan dediğin büyüyen bir şey. Değişik bakış açılarından haberdar oldukça dünyayı yorumlama biçimleri evrilebilen bir tür. Yukarıda tırnak içinde kullandığım elitizmin kalıntılarını üzerimden atıp sahne performansını kısıtlı kültür analizi bilgimle yorumlamaya başlayınca, aynen Rusya’nın şarkısında tahmin ettiğim gibi bu şarkının sözlerinin de Maneskin adlı İtalyan grubun sahne performansındaki duruşu ile örtüştüğünü, tutucu Avrupa kültürüne karşı rock müziğin -kimi zaman unutulan- isyankar ruhunu taşıdığını keşfediyorum. Şarkının birkaç dizesini kabaca tercüme edecek olursak Maneskin’in derdini özetlediğini görüyoruz: “Buradaki insanlar uyuşturucu satıcıları gibi tuhaf, çok fazla gece dışarıda kaldım, şimdi kapıları tekmeleyeceğim / Özür dilerim anne, her zaman dışarıda kaldığım için / Deliyim ama onlardan farklı / Aklımızı kaçırdık ama onlardan farklıyız/ İnsanlar konuşur, ne hakkında konuştuklarını bilmeden / Beni bu salındığım yerden çek çıkar, nefes alamıyorum”. Evropa tutucularının şeytanlaştırdığı kimliklerin ve seçimlerin –çıplaklık, BDSM, kuirlik- sureti gibi boy gösteren grup, sözlerinde de öteki olmaktan bahsediyordu. Maskülenliğin norm sanıldığı bir müzik türü olan rock-metal ile duruşlarını ortaya koymaları da ayrıca mânidar.

Voila! Fransız kibirine halkın tepkisi!

Yarışmada dikkat çeken bir başka konuya gelecek olursak: Fransa müziğini kendine has ve Avrupa’daki başka hiçbir müziğe benzemeyen melodilerinden ötürü oldum olası sevmişimdir. Nitekim Fransa şanson (chanson) türünün gücünü arkasına alarak yarışmaya katılıyor ve genç bir şarkıcıdan şansonun dirilişini izleyerek keyifleniyoruz. Popülerliği tarih sahnesinde kanıtlanmış bir müzik türüyle yarışmaya katılmanın kibiri ve kolaycılığına burun kıvırmadan da durmuyorum elbette. “Yani yeni ne kattın sen şimdi? Söylediklerini de anlamıyor çoğumuz zaten.” Yarı-keyfimiz oylamaya kadar sürüyor. Zira dil konusundaki milliyetçilikleriyle ünlü Fransa, İsviçre’nin Fransızca şarkısı ile liderlik için kapışırken oylama arasında Fransız şarkıcı ile yapılan röportajda “İki Fransızca şarkının zirvede olması beni ayrıca mutlu etti” diyor. Hemen ardından jüri oylarını açıklama sırası Fransa’ya geliyor ve sunumun neredeyse tamamı Fransızca yapılıyor. Örovizyon asla sadece bir müzik yarışması değildi. Tez yazmanın ortasındaki edebiyat-kültür öğrencisi için anti-kolonyalist kültür analizi yapma çanları çalınıyor ve ben elbette şikayet ediyorum. “Ağız tadıyla iki kafamızı dağıtacaktık, Fransa’nın post-imparatorluk sendromuna maruz kaldık!” İngilizce’nin de emperyal bir dil olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, Avrupa toplumlarına haykırasım geldi: Bıktık sizin birbirinizle yarışırken dünyanın içine etmenizden. Toplayın milli gururunuzu da bi gidin başımızdan! Umarım kaybedersin Fransa! Zaten bütün savaşlarınızı kaybettiniz! Hıh! Beter ol![1]

Nitekim puanların %50’sini oluşturan halk oylamasına sıra geldiğinde tutucu Avrupa toplumunun sinir uçlarına her açıdan dokunan Maneskin’in şarkısı zirveye oturuyor. Tarih tekerrürden ibarettir! Bazen. Lordi’nin yarışmayı kazanması nasıl ki Örovizyon’un yüzüne bakmayan rock-metal dinleyicisinin pop kültürü kutsayan baskın kültüre sms’lerle bir tokat atması idiyse, Empire strikes back!  

Bir Grotesk Evropa Masalı: Pudra Şekeri ve Mahalle Baskısı

Bunu duyan mahalleli durur mu! Diğer yarışmacı ülkeler hemen bir görüntüyü manipüle edip Maneskin solistinin canlı yayın sırasında kokain çektiğini iddia etmeye başladılar ve İtalya’nın diskalifiye edilmesi gündeme geldi. Kullanılan görüntü, filmlerde kokain sahnesi görmüş beş yaşında çocuğun bile algılayabileceği kadar açıkça gösteriyor ki solistin o kadar kısa sürede, ellerini kullanmadan, burnunu masaya yapıştırarak değil kokain, pudra şekeri bile çekemeyeceğini açıkça gösteriyor. Hayır yani pudra şekeri bile burunda, dudak üstünde beyaz bir iz bırakırdı. Yok öyle bir şey. İşin ilginç yanı, yarışmayı birlikte izlediğim, ne metal ne de kuir ortamlarına alışkın olmayan iki arkadaşım da kokain iddiasına, hiç araştırmadan inandı. Ben Avrupalı mahalle ahalisini uzakta bir yerdeki Neonazilerden ibaret sanırken, sırf görünüşünden ve icra ettiği müzik türünden ötürü uyuşturucu kullanımını insanlara yakıştıran, yaftayı yapıştıranlar en etliye sütlüye karışmayanlarmış ya! Arkadaşlarımı bir yazıda harcayacak değilim elbette. Kıssadan hisse, Örovizyon politika ile insan türünün acayipliklerinin bir araya geldiği, tam da bu yüzden kültür analizinin konusu olmayı hak eden bir tuhaf yarışma. Son bilmem kaç yıldır norm kabul edilenlerin dışında müzisyenlerin duyulmasını sağlaması, Evropa mutluköyünün içindeki çirkinlikleri ayyuka çıkarması, LGBTİ bireylerden translara, kadınlardan kuirlere, yerel müziklerden ana dillere, beyaz Batı’nın yüzyıllarca hor gördüğü ya da yok saydığı farklılıkları görünür kılması itibariyle değerli. Farklılıklardan korkmamalı. Korkuyorsanız da üstüne gitmeli. Önyargılarınızı aşılması gereken engeller olarak gördüğünüzde ve onların ötesine geçtiğinizde, sizi ne kadar da renkli, güzelliklerle dolu dünyaların beklediğine şahit olacaksınız. Yeter ki pamuklara sarmalandığınızı sandığınız diken kutularınızdan çıkın. Dışarıda “hayat var”!  


[1] Fransız kolonyolizmi hakkında farklı bir bakış açısı için Trevor Noah’nın gösterisini izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=COD9hcTpGWQ

Balkon | Öykü

0

Sabah rüzgarı evin perdelerini hafifçe havalandırıyordu. Siyah, uzun perdeler ile ipeğimsi tüller birbirlerine karışarak salınmaktaydı. Krem çarşafların üstüne kesik kesik yansıyan bal rengi güneş, odanın geri kalanına da yayılmaya başlamıştı. Çiçekler kendilerine geliyor, başlarını kaldırarak ışık huzmelerini yakalamaya çalışıyordu. Etrafı pembemsi bir altın ton kaplamıştı.

Odanın duvarları krem rengiydi. Bir sürü çizim yapılmıştı üstüne. Birkaç çıkartma vardı. Bir sürü fotoğraf asılmıştı. Bazılarının altında bir şeyler yazıyordu. Duvarların geri kalanına resim defterlerinden sayfalar ve yazılarla dolmuştu. Her yerde ağlayan, gülen insanlar, başıboş eller, gözler, mutantlar, kanatlar, obje çizimleri, bahçeler, ormanlar, kitaplardan kesilmiş alıntılar vardı. Şiir, motivasyon yazıları, bir ay öncesinden kalma notlar, sevdiği sözler, düşünceler…

Üstü kaplanmamış tek şey aynaydı. Sadece bir tane fotoğraf asılıydı. Karanlık ve bulanık bir fotoğraftı. Bir grup insan salıncaklarda sallanıyordu. İkisi ayaktaydı. Diğerleri önlerinde oturuyordu. Birkaç kişi ise etrafta koşuyor, dans ediyor gibiydi. Fotoğrafın altına minik bir yazı yazılmıştı, özenle: “Saçmalamaktan korkma!”

Odanın geri kalan kısmında neredeyse duvarlardan birini kaplayan bir kitaplık bulunuyordu. Kitaplar dağınık ancak bir o kadar da düzenli yerleştirilmişti üzerine. Kitapların önlerine konulmuş bir sürü eşya bulunuyordu. Takı kutuları, kalemler, defterler, bitkiler, şişeler… Kitaplığın bu dağınıklığında kendine has bir güzellik vardı.

Duvarın bitimine yakın bir çalışma masası duruyordu. Tahta masa sonradan siyaha boyanmıştı. Üstünde beyaz kalemle karalanmış notlar ve boya izleri vardı. Mini bir masa lambası konmuştu. Kahve bardaklarından kalemlik yapılmıştı. Buna rağmen masanın her yanına dağılmış kalemler bulunuyordu. Kurşun kalemler, asetat kalemleri, tükenmez kalemler… Masanın üstünde defterler birbirine girmiş, birkaç not ve çizim öylece saçılmıştı. Bir analog fotoğraf makinesi çizimlerin
üzerindeydi. Masanın üzerine iki beyaz raf asılmıştı. Birinde tütsü ve kristaller vardı. Lapis lazuli, kristal kuvars, pembe kuvars, aytaşı… diğerinde resim defterleri ve boyalar bulunuyordu. Fırçalar en üste konmuştu. Defterlerin neredeyse hepsi doluydu.

Zeminde grimsi yumuşak bir halı bulunuyordu. Üstüne basınca bulutlara dokunuyormuş gibi hissettiren türdendi. Ahşap paletlerin üstüne sofa konmuş, yatak yapılmıştı. Duvara dayalıydı. Başının birkaç santimetre ilerisinde pencere başlıyordu. Pencerenin bitimindeki kapı balkona açılıyordu.

Parmaklıklara saksılar asılmıştı; sukulentler, çiçekler, kaktüsler… Balkonun iki ucundan sarkan saksılarda sarmaşıklar büyüyordu. Acem borusu, güzelce saksıyı sarmış, tele dolanarak parmaklıklara doğru ilerliyordu. Duvar sarmaşığı ise camlara doğru uzanmaya başlamıştı. Tahta balkon masası cama dayanmıştı. Üzerinde yarısı dolu, lacivert renkli, seramik bir küllük, duruyordu. Masanın üstünde dibi kalmış bir bira şişesi vardı. Bir yazı dosyasıyla kırmızı renkli bir kalem
hemen yanındaydı. Yerde, dört, beş tane, boş bira şişesi, sabah ışığıyla yıkanıyordu. Sandalyelerden biri, kırmızı renkli katlanabilir bir sandalyeydi. Öylece masadan uzaktaydı. Hafif çapraz duruşuna baktım. Kahve bardağımı yavaşça dosyanın üzerine bıraktım.

Yatağa baktım. Yastıklar krem rengiydi. Siyah yorgan kenara itilmişti. Bembeyaz ayaklarından biri yataktan hafifçe sarkıyordu. Diğer bacağı kareli pijaması yukarı sıyrıldığından neredeyse çıplaktı. Üstünde siyah bir askılı vardı. Toplanmış, göbeği hafif açılmıştı. Karın çizgileri belirginleşmişti. Spor işe yarıyor demekti. Uyandığında aynaya bakıp sevinecekti. Gelip bana gösterecek sonra tekrar ayna karşısına geçip karnını inceleyecekti. Küçük göğüsleri vardı. Giydiği her üstü ayrı hoş kılıyorlardı. Boynunda inci kolyenin ucundaki mavi kelebek yatağa doğru düşmüştü. Kolye yamuk duruyordu. Çene hizasından biraz daha uzundu saçları. Dağılmıştı. Saçındaki pembe boya hafif akmış, aralardan sarılar çıkmıştı. Saçını ilk boyadığı zamanlardan yastığa bulaşan boya çıkmamıştı. Hafif sağ tarafının üstüne uzanmış, bir eliyle peluş ayıya sarılıyordu.

Yüzüne hafifçe güneş vuruyordu. Güneşten yanan yanakları pembenin en güzel tonlarına boyanmıştı. Bir kaç saç teli yüzüne düşmüştü. Dudakları kırmızımsı bir tondaydı. Dudağının üstünde bir ben vardı. Hafif ağzı açıktı. Yanaklarındaki çiller belli oluyordu ışıkta. Her bir çilini tek tek öpmek istiyordum. Hepsine sayfalarca şiir yazabilirdim. Dudaklarını ise anlatacak söz bulamazdım. Beni her öptüğünde yumuşaklıkları karşısında nefesim kesilirdi. Kirpikleri uzundu ancak o bunu hiç kabul etmezdi. Benimkilerin daha uzun olduğunu iddia ediyordu. Göz kapağında da bir ben vardı. Her göz kırptığında bir yıldız gibi belirir, sonrasında yok olurdu.

Kahverengi gözlerinde dünyanın tüm sırlarını saklardı. Her zaman parlardı gözleri. Üzgünken bile bir umut ışığı olurdu hep gözlerinde. Hiç sönmezdi. Şu an uyurken çok huzurlu gözüküyordu. Bıraksalar ölene kadar izlerdim. Parmak uçlarımda içeri girdim. Yatağın ucunda, yerde duran bilgisayarı aldım usulca. Balkona çıktım. Bilgisayar açılırken biraz daha izledim onu.

Uyanınca beni balkonda görecek, gülümseyecekti. Gidip su dolduracaktı kendisine. İçerek yanıma, balkona çıkacaktı. Kırmızı sandalyeyi düzeltmeden oturacak, çiçeklerini izleyecekti. Ben çıt çıkarmayacaktım. Usulca her hareketini aklıma kazımaya çalışacaktım. Bana dönecekti. “Günaydın,” diyecekti. Gülümseyecektim. “Çok güzelsin.” diyecektim. Gülerek, “ve sonra kurtlar geldi…” diyecekti usulca. Ne zaman söyleyecek bir şey bulamazsa böyle söylerdi. Sonra bana balkonu ne kadar sevdiğini anlatırdı. Yine yeni yeniden çiçeklerini överdi. Sarmaşıkların yapraklarını okşardı.

Bunları düşünürken bilgisayar açıldı. Boş bir sayfa açtım. Cama sıkıştırılmış fotoğrafımıza gözüm ilişti. Bu balkonda çekilmiştik fotoğrafı. O masada oturuyordu, ben ise sandalyedeydim. Bana doğru eğilmişti. Gülüyorduk. Saçları maviydi o zaman. Çok yakışırdı, her şey gibi. Güldüm, tekrar. Bilgisayara verdim odağımı. Boş sayfaya baktım bir süre sonunda yazmaya başladım:

“Balkon.”

Rana Plaza Faciası ve Giyim Sektörü

24 Nisan

Tarih boyunca yaşanmış en kötü endüstriyel kaza 24 Nisan 2013 günü Bangladeş’in Dakka şehrinde gerçekleşti. Sabah 8.45’te. Senin veya benim hem daha ucuza hem de daha çok kıyafet alabilmemiz için hasar ve çatlaklarla dolu, garip seslerin çıkmaya başladığı plazadaki giyim fabrikalarına sömürülmeye giden pek çoğu genç kadın olmak üzere 1134 işçi hayatını kaybetti. 2500’den fazla kişi yaralandı; bazıları enkazdan kurtulmak için kendi uzuvlarını kesmek zorunda kaldı. Bugünü unutmayalım. Bugün biz; plazanın tehlikeli olmasından dolayı giriş katındaki dükkan ve bankaların kapatılmasına rağmen giyim fabrikalarının zorla işçi çalıştırmaya devam etmesiyle giyim sektörünün zalimliğiyle yüzleştik. Bugün açgözlülüğün kaç cana mal olabileceğine şahit olduk. 24 Nisan 2013 günü biz insanlık olarak sınıfta kaldık. Neredeyse 1 ay 1 yıl sonra da 13 Mayıs 2014 günü, Türkiye Soma’da 301 vatandaşını kaybettiği kendi tarihinin en büyük iş faciasını yaşadı.

Facia Sonrası, Öncesine Dair Öğrendiklerimiz

Aslında Bangladeş’teki işçi sendikalarının çalışma koşullarını iyileştirmeye yönelik çabalarının olduğunu ama bunun devlet ve işveren firmalar arasında oluşturulan bir ittifak ile bastırıldığını öğrendik. Bangladeş’in ihracatının %80’ini giyim sektörü oluşturduğu için işçi sendikalarının hak arayışını bu ittifak ulusal çıkarları zedelemekle ilişkilendirdi. 

Giyim sektöründe yaşanan uzun mesai saatleri, güvenli olmayan çalışma koşulları, düşük maaşlar gibi adaletsizlikler gün yüzüne çıktı. Örneğin Rana Plaza’daki fabrikalarda aylık ortalama maaşın 50 dolar olduğunu öğrendik ki bu da genel olarak ürettikleri bir pantolonun Avrupa ya da Amerika satış fiyatından daha düşük. Bu maaşın ne kadar yetersiz olduğunu bir diğer giyim fabrikasına ev sahipliği yapan Kamboçya ile kıyaslayarak belki daha iyi anlayabiliriz. 

Kamboçya’da Giyim Sektöründeki Bayılmalar

Kamboçya Ulusal Güvenlik Fonu 2017 yılında 1600 giyim işçisinin fabrikalarda bayıldığını tespit etti. Öncelikli sebep; işçilerin beslenme eksikliği. Çalışanların %32’si anemik ve çok zayıf oldukları için yorgunluk, halsizlik, konsantrasyon eksikliği, düşük verimlilik ve sonrasında da bayılmalara sebep oluyor. Bu noktada da neden yetersiz besleniyorlar diye sorarsak, çok düşünmeden düşük maaşın cevap olduğunu anlayabiliriz. 153 dolar olan ortalama aylık maaşlarının, bir yandan aileleri için para biriktirdiklerinden dolayı ancak 46 dolarını beslenmeye ayırabiliyorlar. Halbuki 2016’da yapılan bir araştırma minimum 75 doların yemeğe harcanması gerektiğini vurguluyordu. Yemekhanelerin eksikliği de bu problemi destekler nitelikte. 

2. sebep olarak kötü çalışma koşulları başlığında; çok sıcak çalışma ortamları, havalandırma eksikliği, maruz kaldıkları toz, duman ve kimyasallar, içme suyu eksikliği, ilk yardım odasının olmaması, ve yönetici baskılarını sıralayabiliriz. Son olarak da ben fazla mesai yapmak istemiyorum dediğinizde iş sözleşmenizin fes edileceğini bildiğiniz için günde 14 saat olmak üzere bir ayda 27 gün çalışmaya mecbur kalmak da bayılmaların bir diğer önemli sebebi olarak açıklanıyor. 

Facia Sonrası Aldığımız Dersler (?)

When workers die, no company can walk away. 

– Dalia Hashad/ Al Jazeera 

Primark, açıkça Rana Plaza’da bağımsız bir tedarikçileri olduğunu açıklayan ilk firma olarak sorumluluk almayı kabul etti. Bu bence şu yüzden önemli; Benetton yıkım sonrası Rana Plaza’da tedarikçisi olmadığını savunarak bu katliamdan zarar almadan hiç bir ödeme yapmadan çıkmanın hayalini kurarken yaptıkları hatayı üstlenmedikleri için marka imajlarına daha büyük zarar verdiler. Enkaz altında Benetton logolu kanıtlar bulundu, verdikleri siparişin belgesi ortaya çıktı, 1 milyon kişi Benetton’nın sorumluluk alması için imza topladı ve en sonunda kabul etmek zorunda kalıp Uluslararası İşçi Örgütü’nün (ILO) oluşturduğu yardım fonuna (The Rana Plaza Donors Trust Fund) bağışta bulundular. Bu link üzerinden daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. 

Workers have more influence from the grave than when they’re alive

– Steven Greenhouse/ CNN

İş Sağlığı ve İşçi Güvenliğinin sadece batı dünyasına ait lüks bir kavram olmadığını Bangladeşli üreticiler kabul ettiler. Clean Clothes Campaign’nin de gayretleriyle 200’den fazla küresel firma, Yangın ve Bina Güvenliği Anlaşmasını (Accord on Fire and Building Safety) imzaladı. Rana Plaza katliamından tam 5 ay sonra Bangladeş başka bir dehşet ile daha yüzleştiği için (Tazreen giyim fabrikasının yanması sonucu 112 kişi hayatını kaybetti.) böyle bir yaptırım kaçınılmaz hale gelmişti. Bangladeş’te yasal olarak bağlayıcılığı olan bu anlaşma ile küresel firmalar sadece temel güvenlik kriterlerini karşılayan firmalardan ürün tedarik edebiliyorlar. Bu anlaşmanın işlerini zorlaştırdığı için yenilenmesini istemeyen firmalar var. Ayrıca her ne kadar iki bine yakın fabrikada temel kriterler sağlanmış olsa da CNN’in haberine göre binden fazla fabrikada hala tehlikeli çalışma koşulları söz konusu. 

Katliam sonrası bir diğer gelişme; 2014 yılı Ocak ayında asgari ücret 65 dolar oldu. Ama enflasyonun da artmasıyla Rana Plaza’dan beri işçilerinin hayat standartlarında iyileşme olmadı. İşçi Hakları İhlaline yönelik sendikalaşma artıyor. Ama bir yandan da Bangladeş hükümeti grev yapan, daha yüksek maaş için protestolara katılan işçileri tutukluyor ya da gösterilere katılanlar işten atılıyor. Open Society Foundations’a göre 2016 yılında 1600 işçi işten çıkartılmış. Bu satırları yazarken İkizdere’de 15 gün süreyle gösteri, yürüyüş ve basın açıklası yapılmasının yasaklandığı haberini okumam manidar oldu.

Giyim Sektöründeki Adaletsizlikle Mücadele

Sektördeki adaletsizliğe dikkat çekmek için yapabileceğimiz birçok adım var. Markaların hem merkez ofislerde hem de ürün tedarik ettikleri firmalarda çalışanlarına nasıl davrandıklarıyla ilgili araştırmalar yaparak, çevremizi de bilinçlendirerek sosyal açıdan adil üretim yapan markalara yönelebiliriz. Örneğin Clean Clothes Campaign’nin bir çalışması olan ”Fashion Checker” üzerinden aklınıza gelebilecek pek çok büyük giyim firmanın hangi ülkelerde üretim yaptırdığını, tedarikçi firmalarının isimlerini, kadın ve erkek işçi oranlarını, verilen ortalama maaşları vs. bulabilirsiniz tabi firma tedarik zincirini paylaşacak kadar şeffaf ise. Şeffaf olan firmalarda dahi pek çok bilgi eksik olsa da Fashion Checker, büyük firmaların adaletsizlikle nasıl mücade ettikleri ya da görmezden geldiklerini biraz da olsa anlamak açısından faydalı olabilir. 

Örneğin büyük bir firmadan gömlek alıcaksanız ve gömleğin Türkiye’de üretildiğini okudunuz. Bunu okuyunca Türkiye’de üretildiyse tedarikçi firmanın çalışma koşulları da iyidir çıkarımı yapmak doğru değil. Çocuk işçi çalıştırılabilir, fazla mesai ücreti ödenmiyordur, işçi sigortasını tam yatırılmıyordur, sağlık sigortası kapsamlı değildir, işyerinde baskı ve mobbing vardır, öğle yemeği çıkıyorsa besin değeri düşük yemekler veriliyordur ya da yemek çıkmıyorsa günlük 15 TL yükledikleri için yine besin değeri yüksek şeyler yeme fırsatı bulamadıkları yemek kartı veriliyordur, öğle yemeği molası sadece 30 dakikadır… Burada söylemeye çalıştığım Türkiye’de de üretilse pek çok adil olmayan, haksız, hukuksuz uygulamayla karşılaşabiliriz. O yüzden bilinçli müşteriler olup bu tarz ortamlara sahip tedarikçilere iş veren büyük firmalardan, ya da ortamlarını iyileştirmeleri için tedarikçisini teşvik etmeyen ve maddi olarak desteklemeyen aksine bu adaletsizlikten çıkar sağlayıp daha ucuza ürün alabildikleri için karlı olmalarıyla gurur duyan büyük firmalardan ihtiyaçlarımızı karşılamamak da mücadelemizin bir parçası olmalı. Yine de alışveriş şart ise büyük firmalara ve karanlık dünyalarına bulaşmadan, daha küçük, yerel piyasada iş yapan, kaç kişinin hangi koşullarda çalıştığıyla ilgili daha kolay bilgi alabileceğimiz şeffaf ve adil işletmelere yönelebiliriz. 

Ya da hiç alışveriş yapmayabiliriz? Hali hazırda sahip olduğumuz kıyafetleri, çorapları onarmak, onları farklı biçimlerde değerlendirmek de mücadelenin bir parçası. Örneğin, kardeşim artık giymediği kot ceketini keserek satın almak istediği kısa ceket haline getirdi ve artan parçayla da kendisine makyaj çantası yaptı. Son olarak da ikinci el pazarları, dükkanları ziyaret ederek de ihtiyacımızı karşılayabiliriz. Bu sektörün petrol endüstrisinden sonra dünyayı en çok kirleten sektör olması sebebiyle oluşan çevresel tahribatlarına bu yazıda değinmesem de yapacağımız her bilinçli davranışın sadece sosyal adaletsizliğe değil çevresel mücadeleye de katkı sağlayacağını belirtmek isterim. Bu konuda siz de yaptıklarınızı yorumlarda benimle ve diğer tüm okuyucularla paylaşırsanız çok sevinirim 🙂

Öykü Aras: “İçsel melodimizi duyarak aktığımız her an zaten meditasyondayız.”

Sanatçı Öykü Aras, disiplinlerarası birçok üretim çalışması gerçekleştiriyor. Müzik dünyasında yeni bir tarz yakalayan başarılı sanatçı; özgür doğaçlama, minimalizm ambient ve elektronik müzik gibi stillerden etkilenerek bir albüm çıkardı. İlk albüm çalışması olan “İçimize Doğru” yu 26 Mart tarihinde dinleyicilere sunan Aras ile, yeni çalışması ve disiplinlerarası çalışmaları üzerine sohbet ettik.

“Yaptığım tüm sanat çalışmaları, müzikal işlerime zemin oluşturdu”

Müzikte çok farklı sanat disiplinleri ele alarak çalışmalar yapıyorsunuz. Aslında ülkemizde çok da akla gelmeyecek bir şey ses ve nefesin ardından heykel üretimini müzikle birleştirmek. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

Disiplinleri ayırmayan, sanatsal ifadenin özgürlüğüne ve özgünlüğüne önem veren bir ortamda eğitim aldım. Lisans dönemimde heykel ağırlıklı, lisansüstü dönemimde de heykel-performans sanatı ve sesi birleştiren çalışmalar yaptım. Bu çalışmalarda müzikten çok, sese ve vokale dair üretimlerim/kavramsal işlerim oldu. Spesifik anlamda müzik üretmem Türkiye’ye döndüğüm sene yaptığım içsel çalışmalardan sonra yavaş yavaş ortaya çıktı. Ama elbette öncesinde yaptığım tüm sanat çalışmalarının müzikal işlerime zemin oluşturduğunu söyleyebilirim.

Müziğin de aslında kimi zaman bir meditasyon aracı olduğu söylenir. ‘içimize Doğru’ albümündeki eserler de bir bakıma bu yola uğrayarak dinleyicilerle buluşuyor. Albümün doğuş hikayesi nasıl oldu?

Türkiye’ye döndüğüm yıl katıldığım bir eğitimde arzularımızı uyandırmaya dair bir meditasyon yaptık. Bu meditasyonda dilediğimiz her şeyi düşünüp hayal etmemiz serbestti. Ben o zamana kadar istediğimin heykel ve performans sanatı alanında ilerlemek olduğunu zannediyordum ancak meditasyon boyunca yapabildiğim tek şey şarkı söylemek oldu. Bilinçli değildi. İstemeden, tüm meditasyon boyunca şarkı söyledim. Başka şeyler yapmaya çalıştım, olmadı. O vizyonda kaldım.

Sonrasında da bu vizyonun üzerine düşündükçe bastırdığım böyle bir tarafım, arzum olduğunu fark ettim. Başka bir kampta da sesimin özgürleşmesine niyet ettim ve kampın son günü Kökler ve Dallar şarkısını yazdım. Daha sonra, hayatın önüme çıkardığı adımları takip ederek, yola güvenerek ilerledim. Albümün prodüktörü Şevket Akıncı ile tanıştıktan sonra, aramıza Zeynep Oktar ve Nihal Saruhanlı dahil oldu ve dördümüz yaklaşık bir yıl boyunca prodüksiyon ve düzenlemeler üzerine çalışarak albümün temellerini attık.

“Birbirimizi dinleyerek, özgünlüğümüze alan açarak, adım adım yol alarak yaptığımız bir iş oldu.”

Müzik ve meditasyon arasındaki bağı, albümden de örnekleyerek nasıl açıklarsınız?

‘İçimize Doğru’ albümümün kendisi meditasyondan doğduğu için, benim açımdan aralarındaki bağ yadsınamaz elbette. Müzik ve ses çok güçlü titreşim potansiyeline sahip. Bedenimizden, enstrümanımızdan çıkan tını, etrafa yayılışı, karşıya ulaşması, verdiği his, götürdüğü alem… Meditasyon ise kendimizi bıraktığımız, an’a teslim olduğumuz, sınırsızlaştığımız, genişlediğimiz yer…  İkisi birbirini tamamlayabilir, birbiriyle iç içe geçebilir. Belki de mesele ne yaptığımızla ilgili değil, nasıl yaptığımızla ilgili daha çok. Kendimizi içimizle birleştirdiğimiz, içsel melodimizi duyarak aktığımız her an zaten meditasyondayız ve kendi armonimizi yaratıyoruz.

Şarkıda elektronik müzik, doğaçlama, ambient ve minimalizm gibi stiller bir araya gelmiş durumda. Bu dört farklı stilin bir aradaki dengesi hayal ettiğiniz gibi oldu mu? Neye göre tasarladınız?

Albümdeki stil çeşitliliği, albümün prodüktörlüğünü üstlenen Şevket Akıncı’nın müzikal vizyonu ve birikimiyle, albüme katkı sağlayan müzisyenlerin derinliğiyle, benim sanat geçmişim ve tuttuğum alanla, yakaladığımız kolektif uyumla çok bağlantılı. Tınıların, katmanların, stillerin iç içe geçtiği, zengin bir albüm oldu. Tasarlayarak yapılan bir işten çok, birbirimizi dinleyerek, özgünlüğümüze alan açarak, adım adım yol alarak yaptığımız bir iş oldu. Böyle olduğu için de çok mutluyum.

“Benim için suyun altında olmak, kendi derinliğinde akmakla, bilgeliğini fark etmekle ilgili.”

Uyan şarkısının klibi de oldukça meditatif bir hava veriyor dinleyene… Klibin kurgusunu neye göre tasarladınız?

Klibi müzisyen ve yönetmen Volkan Ergen çekti. Çekimden önce bana su altı sahnelerinden ve alt açı çekim tekniğinden bahsetti. Kurguda ise bu sahnelerin anlatmak istediğimle ne kadar bağdaştığını fark ettim. Benim için suyun altında olmak, kendi derinliğinde akmakla, bilgeliğini fark etmekle ilgili. Klipte aşağıdan gördüğümüz yürüyen kadın ise benim için toprakla olan bağı, kadın bedeninin gücünü, doğallığını ve özgürlüğünü sembolize ediyor.

“İçimize Doğru” albümü ve “Uyan” şarkısı ile ilgili nasıl yorumlar alıyorsunuz?

Albümle ve ‘Uyan’ şarkısıyla ilgili, derin, zengin, bol katmanlı, harekete geçirici, iyileştirici olduğuyla ilgili yorumlar alıyorum.

Albümü bir anlamda insan özüne bir yolculuk olarak tanımlıyorsunuz. Albümün yapım yolculuğunda, sizi kendi özünüze indiren bir an yaşadınız mı?

Albümün doğuşuna tohum olan tüm deneyimlerde böyle anlar yaşadım.

Müzikte ya da görsel sanatların tümünde örnek aldığınız isimler var mı?

Kate Bush, Björk, Meredith Monk, Laurie Anderson, Lhasa, Sade, Tülay German, Norrda, Yasemin Mori, Valle Export, Ana Mendieta, Pina Bausch, Rebecca Horn beni etkileyen sanatçılardan.

Gelecek dönem için nasıl projeler planlıyorsunuz?

Yeni parçalar üzerinde düşünmekte/çalışmaktayım. Belki disiplinlerarası projeler olabilir. En yakın zamanda sizlerle de paylaşmayı diliyorum.

Burhanettin Soğancılar Taş Ocağı’nı durdurun!

0

Kuzey Ormanları Savunması, faaliyet durdurma kararına rağmen çalışmaya devam eden Burhanettin Soğancılar Taş Ocağı çalışmalarının durdurulması ve gerekli yasal işlemlerin yapılması hakkında bir basın açıklaması yaptı. Faaliyet durdurma kararına rağmen çalışmaya devam eden, Kuzey Ormanları’nı ve Antik Roma Su Yolu’nu tahrip eden ‘Burhanettin Soğancılar Taş Ocağı’nı durdurun!

Basın mensuplarına ve kamuoyuna duyurumuzdur;

Ormanlarımız maden, taş, kum ocaklarıyla delik deşik ediliyor, canlılığın ortasında ay yüzeyindeki kraterleri anımsatan ölüm çukurları açılıyor. Kâr hırsıyla her ağacın altında taş aramakta sakınca görmeyen şirketlerden biri, ‘Burhanettin Soğancılar – İR:72635’ Taş Ocağı, Kuzey Ormanları’nın Kalfaköy bölgesini dinamitliyor. Açtığı devasa kraterde kazma vurmaya devam ediyor.

◦ Üstelik bunu, İstanbul’a nefes, yaban hayatına yuva olan; köylünün geçimini sağladığı Kuzey Ormanları’nın tam ortasında yapıyor.

◦ Üstelik, Antik Roma’dan kalan ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından da istifade edilen Trakya’nın eşsiz 1700 yıllık su isale hattına zarar vererek yapıyor.

◦ Üstelik, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı koruma kurulunun “tarihi su yolunun bir kısmının yok edildiği, bir kısmında ise kaçak kazılar yapılarak tahrip edildiği” tespitine rağmen yapıyor.

◦ Üstelik, kurulun koruma kararına ve şirket hakkında suç duyurusunda bulunulması kararına rağmen yapıyor.

◦ Üstelik, Çatalca bölgesinin 37 köy muhtarının ve Kuzey Ormanları Savunması’nın Çatalca Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmasına rağmen yapıyor.

◦ Üstelik, “ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Gerekli Değildir” kararında belirtilen alanın dışında çalışıldığını belirten İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün, Valilik oluru ile taş ocağı hakkında kapatma kararı vermesine rağmen yapıyor. 

Faaliyet durdurma kararına rağmen bölgeden alınan görüntülerde iş makinalarının çalışmaya devam ettiği belgelenmiştir. Buradan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı başta olmak üzere tüm yetkili resmi kurumlara sesleniyoruz; bu yıkımın durması için daha ne olması gerekiyor?

Dünyada başka bir benzeri bulunmayan Antik Roma Su Yolu’na vurulan kepçe, vatandaşların aklına kaçınılmaz olarak şu soruyu getirmektedir; şahısların maddi çıkarları yurdun doğasının, köylüsünün, tarihi değerlerinin ve kültür mirasının dahi üzerinde midir?

Maden işletmesinin faaliyete geçmesine onay vermek büyük bir hataydı. Bu hata, sonunda suça dönüşen bir sürecin başlangıcı olmuştur. Yasaları çiğneyerek, devlet kurumlarını itibarsızlaştırarak çalışmaya devam eden şirkete neden engel olunmamaktadır?

Orman Genel Müdürlüğü’nü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı ve İstanbul Valiliği’ni, verilen karar doğrultusunda harekete geçmeye, yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırıyoruz. Faaliyete devam eden işletmenin sorumluları ile verilen kararın uygulamaya koyulmasında ve denetlenmesinde ihmali olanların derhal cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Takipteyiz.

Kuzey Ormanları Savunması

Çoklukla yokluk arası bir yerde inebilir miyiz?

Ayakkabılarını giydi. Bağcıklarını ayakkabısının içine iyice soktuktan sonra kapıyı kapattı. Karanlığının son izleri de sabah rüzgârının serin esintisinde dağılıp giderken kafasını yukarı doğru kaldırdı, gökyüzündeki martıların uçtuğu yöne doğru onları takip edercesine ağır ağır ilerledi. Camiye giden cemaatin arasından geçerek boya sandığıyla her zamanki yerini aldı.
Günaydın Recep Ağabey, dedi soğuğun titrettiği cılız sesiyle.
-Günaydın evlat, simit ister misin? Yeni dizdim sıcak sıcak…
-Yok, annem sabah tavuk suyuna çorba yapmıştı onu içtim sağ ol.
Karınca istilasına uğramış gibi kalabalığın savrukça aktığı meydanı izliyordu. Bir sesle kim bilir hangi düşüncelere dalıp gittiği yerden yere indi. Kafasını sesin geldiği yöne doğru kaldırdı. ‘’Boya bakalım küçük.’’ dedi ayağını boya sandığının üzerine koyan duble paçalı adam.
-Boyayayım ağabeyim!
-Sen kaç yaşındasın?
-12.
-Okula gidiyor musun?
Ayakkabıyı beziyle yavaş hareketlerle sildi, boyanın artık derisinin altına işlediği parmaklarıyla ayakkabının oyuklu yerlerinin tozunu dikkatlice aldı. Bir parça boyayı süngerin üzerine sürdü ve aşağı yukarı doğru ayakkabıyı boyamaya başladı. Kafasını bir an bile yukarı kaldırmadan sadece ayakkabıyla ilgilendi.
-Hey! Sana soruyorum, dedi adam.
-Bu sene bıraktım.
-Neden? Haytalık edip derslerinden geçemedin mi?
-Hayır, matematiğim beşti benim, takdir aldım.
-Ee neden bıraktın o zaman?
-Para lazım.
-Kaç para lazım?
-4 lira.
-Anlamadım, 4 lira mı?
-Boya, 4 lira abi.
Adamın uzattığı 4 liranın 2 lirasını sağ cebine, kalan 2 lirayı ise sol cebine koydu. Bankta bırakılan gazetenin spor ekini aradı. Gazeteyi hevesle ayırdı. Yorgun ve meraklı kömür karası gözlerini büyük puntolu başlıklarda gezdirdi.
‘’Aa!’’
‘’Noldu evlat?’’
‘’Bu akşam Beşiktaş’ın maçı var Recep Ağabey!’’
‘’Aman be oğlum beni de korkuttun, bir şey oldu sandım.’’
‘’Bugün erken giderim, kahveye uğrar maçı izlerim.’’
Soğuk iyiden iyiye kendini hissettiriyordu, buz kesmiş ellerini ovuşturuyor, ağzından çıkan buhara değişik şekiller vermeye çalışarak eğleniyordu. Bir yanda vapur sesleri, diğer yanda bardağın içinde dönen çay kaşığı sesleri, karşısında da denizle dalga geçen martıların konuşmalarıyla yine hayallerinin sıcak köşelerine dalıp gitmişti. Bu seslerle birleşen gün diğer günlerden farklı değildi; biraz mavi, biraz soğuk biraz da siyahtı…
Kalabalığın içinden ağır adımlarla kırmızı atkılı genç bir kadın ona doğru ilerledi.
Merhaba, dedi gülümseyerek,
‘’Merhaba abla ama senin ayakkabın açık renk benim bezim kirli, olmaz silemem.’’
Kadın gülümsedi.
‘’Kutunun içinde uyuyan kedi senin mi?’’
‘’Evet, benim kedim.’’
‘’Biraz yorgun görünüyor.’’
‘’Yok abla, o hep öyledir, hep uyur.’’ dedi çocuk aralık dişlerini göstererek.
‘’Adı ne bu uykucunun peki?’’
‘’Mülayim.’’
Kırmızı kalın atkısını boynunda tersine doğru çevirerek, çocuğun ince boynuna sarıverdi. Çocuğun burnuna daha önce hiç bilmediği bir koku, parfüm kokusu geldi. Alıştığı boya kokusuna hiç mi hiç benzemeyen bu kokunun verdiği etkiyle çocuk, utangaç tavrıyla önüne bakarak gülümsedi.
‘’Anlat bakalım, nasıl besliyorsun kedini?’’
‘’Valla abla o her şeyi yer, mama da alıyorum bak poşeti burada. Bazen şuradaki emlakçı abi döner alıyor bana, ondan da nasıl yiyor bir görsen!’’
Karşılıklı gülüştüler, genç kadın çocuğun kapüşonunu soğuktan kızarmış, büyük kulaklarından yukarı doğru sıyırarak başını örttü. Çantasından cüzdanını çıkardı, kağıt paraların arasından bir tane çekerek minik adama uzattı.
Al bakalım, dedi.
‘’Abla dedim ya ayakkabılarını silemem bezim pis.’’
‘’Olsun sen al.’’
‘’Almam koyu renk giydiğinde verirsin, hem zaten bu para çok.’’
Kedisinin başını okşadı, sahibinin sevgisine karşılık verircesine kafasını sağa sola doğru çeviren kedi ona doğru yaklaştı.
O zaman şöyle yapalım, dedi kadın.
‘’Sen bu parayı al kedine mama alırsın, olmaz mı?’’
Çocuk şaşırdı, göz bebeklerine oturan genç kadına hemen cevap vermedi, düşündü. Mülayim’e baktı. İskeleye yanaşan bir vapurun ani ve keskin düdüğünün sessizliği bozduğu anda kafasını genç kadına doğru kaldırdı.
‘’Olur o zaman, diğer kedilere de veririm!’’ dedi.
Kadın gülümseyerek elindeki eskimiş kağıt parayı çocuğun avuç içine bıraktı. Çocuk parayı, sabah 2 lirasını koyduğu sağ cebine soktu.
Çocuğun aşınmış, kirli bez ayakkabıları kadının dikkatini çekti. İri sürmeli gözlerini ayakkabının delinmiş çukurlarında gezdirdi. Ezilmiş bağcıkları da dışarıdaydı.
‘’Bağcıkların çözülmüş dikkat et düşersin.’’
Çocuk, kadının telkini üzerine bağcıklarını ayakkabısının içine tekrar sıkı sıkıya soktu.
‘’Sen bağlamayı bilmiyor musun yoksa?’’ dedi gülerek.
‘’Yok biliyorum abla, ayakkabı benim işim.’’
‘’ Ee öyleyse bağlasana, neden bağlamıyorsun?’’ dedi kararlı bakışlarla.
Çocuk, kafasını kaldırıp kadına doğru baktı: ‘’Eskimesin diye.’’

Başlık fotoğrafı: Rengin Arünal

Türkiye’de “oldurulan” annelik

Birçok bilim insanının; dini, siyasal, sosyal, kültürel ya da psikolojik  birçok farklı düzlemde merkeze yerleştirdiği ve kendi alanlarına özgü tanımlamalar yaparak ele aldığı ”annelik” olgusunu; toplumsal olarak belirlenmiş herhangi bir norm ya da kabul olmadan, saf/katıksız hali ile incelemeye başlamak, eklentilerinin kadın üzerindeki yansımalarını anlamlandırabilmek açısından önem teşkil etmektedir.

Günümüz modern toplumunda annelik kavramı ”olanın” ötesinde ”oldurulan” bir yapıya bürünmüştür. Sosyal medyanın yaygın kullanımının, eğitim yetersizliğinin ya da sınırsız bilgi havuzunda doğru bilgiye ulaşmanın güçlüğünün, çevresel faktörlerin, bireyin topluma yabancılaşmasının ve ikili ilişkilerdeki çatışmanın etkisiyle; içgüdüsellikten uzaklaşmış, dürtüsellik ile icra edilir hale gelmiştir. Anne toplumun yapı taşıdır. İnsanı dolayısı ile toplumu var eden, aynı zamanda toplum tarafından yok edilen konumundadır. Kadın, bedeninde insan üretme gücüne sahip bir yaratıdır. Kabuktur, doğurandır, yuvadır. 

Varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmiş, adlarına destanlar yazdıran, ataerkil zihniyet tarafından mit olduğu varsayılan birçok matriarkal toplum, kadının bu gücünün yadsınamayacağının bir göstergesidir. Psikanalizin kurucusu Sigmond Freud’un  anneliğe istinaden;’ kadının kendi penis eksikliği ve imrenisi nedeniyle kendi fallusu gibi yaşantıladığı yavrusuyla kendi eksiğini tamamlaması ve nihayet bütün bir insan olabilmesi’ şeklinde yaptığı tanımlamaya; kendinden sonra gelen psikanaliz uzmanı Erich Fromm’un  ”Ama bence bu tür bir kıskançlıktan, yani erkeklerin toplumda egemen bir duruma gelmelerinden daha da önce, erkeklerde belirgin bir “doğurganlık kıskançlığı” hüküm sürmekteydi. (…) Erkek, annesini yenebilmek için, yaratabilme gücüne sahip olduğunu göstermek zorundadır. Bedeni ile böyle bir yaratma gücüne sahip olmadığı için de, başka bir yönteme başvurması gerekmektedir. Çözüm yolu ise ortadadır. Erkek; ağzı, sözü ve düşüncesi ile egemen olacaktır (1997, s. 295)” (1) şeklindeki açıklaması da kadının yaratma gücünün yaşattığı tedirginliğin doğrulanması niteliği taşımaktadır. Günümüzde bu güç, gerek devlet gerekse toplum tarafından kontrol altına alınmaya; bireysel hak ve özgürlükler, ‘toplumsal düzen’ kılıfına sokularak engellenmeye çalışılmaktadır. 

Modern annelik yaklaşımı anneyi, toplumun uyguladığı psikolojik şiddet nedeni ile Psikanalist Donald Winnicott’un ”yeterince iyi anne” tanımlamasındaki ”çocuğunun tüm isteklerini değil, ihtiyaçlarını karşılayan anne” olmaktan uzaklaştırmış, aksine kadını, öz benliğini yitirme noktasına ulaştırmıştır. 

Özellikle Türk toplumunda ‘anne olmak’ kutsallık ile ilişkilendirilip yüceltirken, aynı toplum anne olmayı seçmiş kadın için ‘beyninin yarısını masada bırakmış’ tanımlaması yapmaktan geri durmamaktadır. 

Anne olan kadına aşılanan yetersizlik hissi ile anne olmayan kadına aşılanan yetersizlik hissi aynı seviyede fakat farklı formlardadır. Birinde karşısındakinin yeterli anne olamadığı görüşünü, çocuğu ile ne şekilde ilgilenmesi gerektiğini ifade eden talimatlarıyla dile getiren ‘ben üstünüm!’ zihniyeti varken; diğerinde anne olmayı tercih etmeme halini, kişinin kadınlığının eksikliği (!) şeklinde ifade eden bir zihniyet vardır.  

Sosyal medyanın ya da diğer sanal mecraların pazarlama stratejilerine maruz kalan ve çocuğu için en iyisini yapmak isteyen annenin ‘EN’ çıtasının günden güne yükseliyor olması ile annenin sosyo-ekonomik düzeyi arasındaki mesafenin giderek açılıyor olması; anneyi içsel bir çatışmaya, sürekli olarak anneliğini sorgulamaya itmektedir.

Özellikle bu konu özelinde toksik etkiye sahip ‘toplum’ tarafından; fiziksel, ruhsal ve psikolojik olarak yorgun olduğunu ve destek istediğini ifade eden anne acımasız bir tutumla ‘çocuğundan şikayetçi olmak’la yani ‘kötü anne’ olmakla eleştirilmektedir.

Dönüşen yaşamına adaptasyon sürecini henüz tamamlamamış annenin, ihtiyaç duyduğu duygusal desteği sağlaması  gereken arkadaşlık ve aile ilişkileri; ‘karşılıklı fayda’ dengesini sağlayamadığı için örselenmekte, bu durum da anneyi giderek yalnızlığa sürüklemektedir.

Annelik olgusu feminist kuramın teorisyenlerinden Judith Butler tarafından toplumsal cinsiyet inşasında heteroseksüelliğin norm olarak kabul edilmesinin bir gösterisi olarak değerlendirilmiş, kadın-erkek düalizminin geçersiz kılınma çabası konusunda sorun oluşturacağı şeklinde ifade edilmiştir.(2) Feminizm tartışmalarında annelik; kadının boyunduruk altına alınması, iş yaşamından uzaklaştırılarak çocuk bakımından sorumlu hale getirilmesi, kadın bedenindeki bu farklılığa istinaden çeşitli toplumsal rollerin dayatılıyor olması  gibi bir çok eleştirilere maruz kalmıştır. Feminist bakış açısına göre insanı kadınsallaştıran, indirgeyen, sınırlayan bu kimlik kadını; entelektüel kesim tarafından, anne olmayı seçme davranışını tabulaştıran, aşağılayan, yargılayan bir zihniyet ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu da toplum tarafından yüklenen annenin omuzlarında taşıdığı -bebeğinden daha ağır gelen- psikolojik bir yüküdür. 

Toplum anneyi dışarıdan kutsallaştırırken içeriden tüketmeyi kanıksamış durumdadır. Bu nedenledir ki Türkiye’de anne olmanın tanımında; toplum tarafından uygulanan psikolojik şiddetle mücadele etme gücü de yer almaktadır. 

(1) Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Mart 2019 23(1): 133-143 Freudyen ve Jungiyen Yaklaşımlarla Anne Olgusu- Ayşe Arzu KORUCU

(2) Dergipark.org.tr Toplumsal Cinsiyet Öznesi Olarak Kadının “Annelik” Kimliğine Eleştirel Bir Bakış

Özcan Doğan Söyleşisi: Bunun konumuzla bir ilgisi yok; “Öyle değil mi Zehra?”

Özcan Doğan ile son çıkan kitabı “Öyle değil mi Zehra?” odağında yaptığım söyleşi elbette ki Özcan Doğan’ın diğer kitapları; Bay How Ne Yapmalı?, Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar, Kendime İyi Geceler, Yeryüzünde Sesler ve Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok kitaplarını da kapsayarak şekillendi. Özcan Doğan’ın altı kitabının her birini tek tek odağa çekerek en çok da kendisiyle uğraşan insanı konuştuğumuz, insanın kafasının içinde sürekli dönen düşünceleri, davranışları konuştuğumuz, bunun konumuzla ne ilgisi var derken, öyle değil mi ama, diyerek sorular yönelttiğimiz baştan sona çok kapsamlı ilerleyen söyleşimiz için buyurun lütfen.   

Aynur Kulak: Sizden başlamak istiyorum ilkin. Çevirmen, redaktör, yazar. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu.  Edebiyata eklenen bir yolculuk değil de, edebiyatın içinden gelen bir yolculuğa benziyor sizinkisi. Edebiyat içerisindeki yolculuğunuz nasıl başladı?

Özcan Doğan: Evet, edebiyatın içinde bir yolculuk diyebilirim; lise yıllarından başlıyor, biraz klasik bir hikâye; üniversite yıllarında da devam etti; şiir yoğunluklu bir yönelimdi, araya düz yazılar giriyordu. Sonra bir tür zorunluluk halinde öyküye, düz yazıya yöneldim ve öylece yürümeye devam ettim. Ankara metrosunda yol alırken bir anda gelen bir şeydi bu. O ana kadar sıradan zannettiğim şeylerin aslında çok boyutlu olduğu izlenimine kapıldım ve bunu o boyuta kapılan bir karakter üzerinden anlatma ihtiyacı duydum. Kendime İyi Geceler’deki Muğ/tlak öyküsü o anların eseri. Sonrasında, zihnimde uçuşan şeyleri şiir değil de hikâye halinde anlatma arzusu hep ağır bastı; sonrası malum.

Edebiyatın bendeki tezahürü ona verdiğim anlamla şekilleniyor diyebilirim. Edebiyat tarzında düşünüp söylemeyi etkileyici ve çekici buluyorum. Bunun sebebi de edebiyatın nasıl bir şey olduğuyla, nasıl gerçekleştiğiyle ilgili. Bana göre edebiyat dünyayı algılama ve onunla ilişki kurma tarzlarımızdan biri. Felsefe ve bilim gibi. Felsefe kavramlar, bilim olgular üzerinden, sanat ise kurgular üzerinden dünyayı kavramaya ve anlatmaya çalışıyor diyebiliriz. Edebiyat da bir sanatsal etkinlik olarak kurgularla işliyor. Dünyayı kavrama veya anlatma yolunda sanatı yani kurguları seçmemizin iki sebebi var diye düşünüyorum: Birincisi sanatın estetik ve katarsis boyutu bizi kendine çekiyor; ikincisi hayatı bilimsel olgular ya da felsefi kavramlardan ziyade türlü kurgular halinde yaşamamız, yani gündelik hayatta zihnimizin kurgular ve yorumlarla işlemeye yatkın olması ve dolayısıyla hayatın farklı yansımalarını edebi kurgular içinde bulmamız. İşte sanat farklı kavrayışlara ve anlatımlara imkân verdiği için, edebiyatı dünyaya yönelme ve ilişkilenme yolu olarak tercih ediyorum sanırım, tercih yerine eğilim de diyebiliriz; elbette felsefe bunun ayrılmaz bir parçası, ama felsefi metinler yerine edebi metinler yazmamın ya da bende karşılık bulan şeyin edebiyat olmasının nedeni bunlardır.

Aynur Kulak: Bay How Ne Yapmalı? (2011 – Öykü),  Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar (Roman), Kendime İyi Geceler (Öykü), Yeryüzünde Sesler (Roman), Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok (Öykü), Öyle Değil mi Zehra? (Roman – 2021). 10 yıl. Aslında ilgilendiğim şey ne kadardır yazdığınız, kaç kitap olmuş, yıllar, aylar vesaire değil. Kitaplarınızın hayatınıza etkisi oldu mu? Yazmanın önemi değil burada sormak istediğim; mesela yazmaya devam etme nedeniniz ya da belki de Öyle Değil Mi Zehra’dan sonra yazmayı bırakacak olmanız, kim bilir? Aranızdaki ilişki, aranızdaki mesele, aranızdaki etki.  

Özcan Doğan: Yazmam düşünmemin bir uzantısı gibi geliyor bazen. En çok da bu yüzden yazıyorum diyebilirim. Zira zihnimdeki şeyleri kağıda döküyorum nihayetinde. Gördüğüm, fark ettiğim, merak ettiğim, çözemediğim, içinde kaybolduğum şeyleri, dünyayla aramda olup bitenleri belli tarzlarda kavrayıp yine belli bir tarzla (edebiyat yoluyla) anlatma arzusu, ihtiyacı, itkisi ya da zorunluluğu, adını tam bilemediğim o şey yüzünden yazıyorum. Bunun karşımdaki insanla enteresan bir sohbete dalmaktan çok farkı yok benim için. Yazmanın hayatıma en büyük etkisi şu sanırım: Henüz yazmadığım zamanlarda zihnimde dolaşan ya da uçuşan şeyler sadece enteresan fikirler, izlenimler ve duyumlardı; yazmaya başladıktan sonra zihnimdeki tüm o şeylere aynı zamanda birer anlatı gözüyle bakmaya başladım ister istemez. Benim yazma sebeplerim bunlar ama sadece yazmak için yazmayı da çok kıymetli buluyorum; ama “ben kendim için yazıyorum” gibi sözleri pek inandırıcı bulmuyorum; kendin için yazıyorsan bizim bilmemize gerek yok, o halde neden insanlara ulaştırma ihtiyacı ya da isteği duyuyorsun, diye soruyorum ister istemez. “Gördüğüm, düşündüğüm, sezdiğim bir şeyler var ve insanlarla paylaşmak istiyorum, acaba onlar ne der” demeyi daha samimi buluyorum şahsen. Sadece yazmak gibi sadece okumak ve karşılığını kendi içinde yaşamak da çok kıymetli. Üstelik bazen istesek de anlatamayız bir kitaptan aldığımız ve bizi çok etkileyen şeyleri;  çok etkileyici bir film karşısında da bazen ne diyeceğimizi bilemeyiz; sezeriz, kavrarız, duyumsarız ama anlatamayız; belki de biz anlatamadığımız için gidip anlatabilen insanları okuyup izliyoruz zaten; kitaptan ne anladın? diye soranlara kitabı uzatıp vermek yeterli belki de. Yazmanın hayatıma en büyük etkisi daha çok düşünmeye ve anlatmaya itmesi, hayatı her an türlü kurgular üzerinden yeniden yorumlamaya yöneltmesi; bu yüzden zihnimin bir köşesinde ya da aldığım notlarda anlatılacak şeyler listesi uzadıkça uzuyor. Bir gün yazmayı bırakır mıyım, bilemiyorum, bırakmak hiç başlamamaktan daha zor, âdeta kötü bir alışkanlık gibi. Ama bir gün yazmayı bıraksam bile, hayatı benzer tarzlarda yaşamaya devam edeceğim sanırım; benim yazılarıma etkimle yazılarımın bana etkisi birbirine karışıyor bir yerlerde.

Aynur Kulak:Gitmesi gereken yerler, yapması gereken şeyler vardı.” Bay How Ne Yapmalı? ilk kitabınız ve alıntıladığım cümle kitabın ilk öyküsü Z den. Bay Zet ile tanışıyoruz. Kitaba da ismini veren Bay How ile tanışıyoruz sonra. “Bay How hayatının bir anında öylece durup kalmıştı; ve nasıl yeniden başlayacağını bilmiyordu.” Sonra Karanlığa Methiye öyküsünü okumaya başlıyoruz. Bu öyküdeki anlatıcı Bay Zet mi, Bay How mu? Hangisi? Belki ikisi de değil. Ne bileyim, belki de bir sokak hayvanı, tüm öyküyü onun gözünden okuyoruz belki de. “Zihnimdeki karmaşayla örülmüş bir rüyadan gerçeğe dönüyorum yeniden. Karşımda hayat duruyor.” Durumlar, kişiler, olaylar. Tüm bu birbirinin zıttı ikili duygular, durumlar eşliğinde “… sonsuza dek yaşamaya mahkum edildim.” diyen Ben Faust öyküsündeki Faust gibi bir hayatın ortasında kalakalıyoruz. Bay How Ne Yapmalı ile tüm zaafları, kararsızlıkları, yaşama uğraşlarıyla bir insan yapılandırmaya çalışmışsınız sanki. Oldu mu? Yapabildiniz mi?

Özcan Doğan: Bay How Ne yapmalı?’daki öyküler ve karakterle çok uğraştım ve hâlâ uğraşmaya devam ediyorum çeşitli suretlerde; bir şekilde karşımda ya da yanımdalar. Bay Zet ve Bay How bu dünyanın karşısında şaşıran ya da donup kalan karakterler. İkisi de bir şekilde bu dünyada ayrılıyor, kopuyorlar. Aralarındaki tek fark şu ki Bay Zet uyanarak bu dünyadan koparken, Bay How deyim yerindeyse zihnin geri dönüşü olmayan bir uykusuyla dünyadan kopuyor. Karanlığa Methiye’deki anlatıcı da onlara çok yabancı değil; Bay Zet ve Bay How’dan farkı, insanların dünyasına bir tür Hayvan Oluş’la tepki vermesi diyebilirim. Kendini sokakta birlikte yaşadığı köpekler gibi ya da köpekleri kendisi gibi algılıyor; tam olarak hangisi ben de bilmiyorum, bilmesem daha iyi olur diyorum; ikisi birbirine karışıyor, zihninden geçenlerden ve tepkilerinden bunu anlıyorum. Bay How ne yapmalı? Belki de zaten yapabildiği tek şeyi yapıyor, reddediyor, gitmeyi, yapmayı, uyumlu olmayı. Birçok karakterde bu tavır var diye düşünüyorum. Ama bu gerçeklerden, sorunlardan kaçmak, göz ardı etmek değil; onlar yaşadıkları sorunları, sancıyı, sıkışmayı, çıkışsızlığı aşıp “normale” dönmek yerine, bizzat bunları yaratan dünyayı reddediyor; sorun bende değil, bizzat bu sorunların kendisi sorun diyorlar. 

Aynur Kulak: İlk kitabınıza Bay How (Kim) ile başlamanız bir kimlik oluşturmadan ziyade girişilen bir kimliğini arama, bulmaya çalışma, bunun için bolca soru sorma, arkadan gelen kitaplar adına birer yol açıcı görevi görmüş sanki. Varlık veya yokluk üzerinden, var olma ve yok olma üzerinden kişinin kendisiyle yaptığı savaşın artık iyice kızışması hali hatta. Mesela Kendine İyi Geceler öykü kitabınızda bir öykü var ki bu öyküyü konuşmak isterim. İki Ölüm Bir Ceset. Var olma mücadelesi bu öykü ile birlikte naif olay veya durum üzerinden çıkıp varlığımızın her bir uzvunu ve ruhumuzun tüm hissiyatlarını parçalayacak derecede şiddetleniyor. Sadece uzuvlarımızla ilgili bir parçalanma değil asıl olarak duygularımızla ilgili (bir tür duygulanım bozukluğu da diyebiliriz) bir parçalanma, bozulma söz konusu sanki. İnsan dendiğinde ya da insan varlığı, tek bir şeyden, durumdan, olaydan, hissiyattan bahsetmek zor, öyle değil mi?

Özcan Doğan: Evet, insan sıkıntılı bir varlık ve bunun asıl sebebi istediği ve istemediği şeylerin iç içe geçmiş olması sanırım. Sözgelimi güzel bir hayat istiyor, ama bunun için hiç istemediği şeyleri yapmak zorunda kalıyor; buradan sıkıntı ve gerilimin çıkması kaçınılmaz artık. Belki de temel sebep insanların “var olma” üzerine kendi adına neredeyse hiç düşünmemesi; dış dünyada gördüğü hazır kalıplarla bir varoluş kurmaya çalışıyor, ama bu kendine ait bir tahayyül olmadığı için bir türlü dikiş tutturamıyor, başkasının ölçülerine göre dikilmiş bir elbiseyi giymeye benziyor biraz. Bay How Ne Yapmalı? Sıkıntı içindeki karakterlerin ortalıkta sorgulu gözlerle dolaştığı bir kitap. Benzer sıkıntılar, arayışlar ve sorular sonraki kitaplarda da devam ediyor. Son öykü kitabındaki kısa öykülerin kahramanları yaşadıklarının farkında olan ve bu farkındalığın sıkıntısını yaşayan, bir çıkış arayan ya da bekleyen kişiler. Ama dediğiniz gibi Bay How’dan sonraki kitaplarda “ne yapmalı?” dedikten sonra bulunan kimi cevaplar da var; ama iş bununla bitmiyor, zira “ne yapmalı” sorusuna bir yanıt bulduktan sonra “nasıl” yapmalı sorusuyla baş etmek gerekiyor; o  kitaplarda nasıl sorusuna da bir şekilde cevap bulup hayata geçirmeye çalışan karakterler var. Sözgelimi, Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok’ta yer alan aynı adlı öyküdeki Fulya. Ya da sizin bahsettiğiniz Kendime İyi Geceler’deki İki Ölüm Bir Ceset’in kahramanı; bu öyküde karakter ne ve nasıl yapacağını, neden yapacağını biliyor, en azından bildiğini düşünüyor (anlatıcı bunu tam olarak bilmese bile); aslında bu gelecekteki tüm soruları ortadan kaldırmaya yönelik bir cevap, zira bizzat geleceği yok ediyor. Bu öykünün farklı okumalara açık olduğunu düşünüyorum. Bir yanda, toplumsal olarak bedeni elinden alınan insanın bedenine sahip olma arzusu var diyebilirim, bunu tam olarak bu şekilde ifade etmese de. O ana kadar “şunu yap, şunu yapma” komutlarıyla yönetilen bedeni bu tahakkümden kurtarma, yani bir şekilde sahiplenme arzusu, yönetilemez bir beden yaratma yoluyla bedenli oluşu aşma arzusu. Onun varlıkla baş etme yöntemi de bu galiba; yok olmak. Öte yanda, ölüme dair saplantılı bir merak var; basitçe ölme değil, ölümü yaşama arzusu, ölümü ve öldürmeyi aynı bedende yaşamak. Bu iki nedeni kendisi için verimli bir şekilde birleştiriyor; bedeninden arzu duyarak ondan sıyrılıyor.  

Aynur Kulak: Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok. Özellikle öykü kitaplarınızın her birinde kitabın ortasına kondurduğunuz uzun bir öykü mevcut. Bu öykü kitabınızda da kitaba adını veren öykü; Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok öyküsü uzun bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Hakikaten de aslında başka bir şeyler anlatırken başka kısa kısa öyküler mevzubahisken, böyle uzun, neyin konuşulduğu tam belli olmayan, hangi durum ve olay örgüsü üzerinden seyredeceğimizin muğlaklığı ile okuduğumuz bir öyküde sonuç olarak konunun ne ile ilgili olduğunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz. Konumuz tam olarak neyle ilgili Özcan Bey? Varlığımızı bunca meşgul eden şey/ler arasında hangi konuyu gözden kaçırıyoruz veya kaçırmamız isteniyor? Çünkü bu üçüncü öykü kitabınız ile birlikte birinci kitaptaki uyanma ve kimlik arayışı, ikinci kitaptaki parçalanma ile kendini bulma çabası; üçüncü kitapta gündelik konulardan tutalım da, insani, evrensel tüm konulara varana kadar başka şeyleri konuşmamız gerektiği, -artık konuşmamız gerektiği- noktasına varıyor. Hatta Zehra’ya sorulan Öyle Değil Mi Zehra sorusu, bu kitabın el vermesiyle şekilleniyor, ne dersiniz?

Özcan Doğan: Kitabın adı Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok ama buna rağmen çok farklı konulara girip çıkıyor. Ve bütün bunları yaparken söylediği bir şey var; “bütün bunlar böyle, evet, ama asıl konumuzla bir ilgisi yok; asıl konumuz bunları yaratan şey” diyor bir bakıma; bunu söyleyerek, bütün o öykülerdeki konuları aşarak bizi kitabın dışına gönderiyor. Aynı adlı öyküye gelince, anlatıcının bazı şeyleri anlatmayı es geçerek “bunun konumuzla bir ilgisi yok” demesinin temel sebebi konunun aslında bizzat kendisiyle ilgili olması tabii ki. Kendi hayatı, Fulya’nın yaptıkları ve anlattıkları karşısında, kendisini nasıl gördüğünü ve nerede konumlandırdığını bilmiyor; kendi kendisiyle yaşadığı karşılaşmalarda ne yapacağını şaşırıyor; “peki ben ne yapmalıyım” diye soruyor ama hem soruyu hem cevabı bizden gizliyor, tabii bulduğu bir cevap varsa. Öte yandan, Bunun Konumuzla Bir ilgisi Yok ifadesini, Katil Kim? öyküsünde bir anlatım yöntemi olarak da denedim; “Aslında buraya başka şeyler yazıyorum, ama sanki bunları yazmışım gibi okuyorsun” diyor anlatıcı. Adının aksine bir cinayet öyküsü anlatmıyor görünürde, ama “sanki bunları yazmışım gibi” demesinin sebebi de bu tam olarak; aslında bir cinayeti anlatmaya çalışıyor, ama yazar olarak ben de dahil öyküyü okuyanlar başka bir şey anlıyor, hep görünürdeki, yani sayfalarda görülenleri anlamakla yetiniyor. Anlatıcı dışında gerçeği fark edebilen tek kişi Kerem Koray. Bunun Konumuzla İlgisi Yok ifadesi bir yandan da edebi üslupla ilgili diyebilirim. Anlatı içinde bir tür anti-anlatı yaratmak ve bu anti anlatı yoluyla bir meta-anlatı üretmek ve aynı zamanda anlatının sınırlarını herhangi bir anlatının bulunmadığı bir alana kadar götürmek. Bunu bir yana bırakırsak, “konumuzla ilgisi olan şey” nedir? Söyleyebildiğim tek şey şu, yöneldiğimiz şeylerin çoğunun bizi yönelten şeylerle ilgisi yok. Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok’un Zehra’yla olan ilişkisine gelince, aradaki bağlantıya çok güzel temas etmişsiniz bence; Orman Yolunda adlı öyküde Zehra ve Ayhan var, oradaki ilişkileri bu kez romanda farklı bir hikâye olarak devam ediyor. Ama bu aramızda kalsın tabii 🙂

Aynur Kulak: Son kitabınız, Öyle Değil mi Zehra? Romanın anlatıcı kişisi; Ayhan, bize son derece sıkıcı bir ilişki, bir evlilik ilişkisi anlatıyor. Kavgalı gürültülü bir evlilik değil ama kesinlikle bir sorun var. Romanın farkı şu sanırım; bu yolunda gitmeyen şeyi/şeyleri evlilik müessesine yüklemiyor anlatıcı. Zehra’ya da yüklemiyor. Kendine de. Bu anlamda bir sorunu veya sorunları çözmeye de çalışmıyor. Evlilik böyledir ve böyle olunca da sonuç böyle oluyor diyor. Baştan sona, neden-sonuç ilişkisinin (Zehra ile Ayhan ilişkisinin değil) edilgenliği içerisinde yol alıyor hikaye. Hikayeye ilişkileri olan başka kişilerde dahil oluyor. Mesela Cem karakteri ile ilgili şöyle bir cümle var bu anlattığım yapıyı tam olarak niteler şekilde: “Cem kendisi gibi biri, hepsi o, bunun ne anlama geldiğini bilmesek de.” Tam da böyle, bu anlam veya anlamsızlık her ne olursa olsun çözülmeye çalışılmıyor. Ve roman şöyle bir ithafla bitiyor: “Kırk yıldır yaşamaya çalışan kendime.” İnsanın kendisi, kimliklerimiz, varlığımız, yokluğumuz, parçalanmalarımız, bölünmelerimiz kendimize doğru yaptığımız yolculuklarımızdan ibaret, öyle değil mi?

Özcan Doğan: Açıkçası romanı çok güzel özetlemişsiniz diyebilirim. Evet, Zehra ve Ayhan’ın ilişkisinde yolunda gitmeyen şeyler var, ama tam olarak ne olduğunu bilmiyorlar, sadece bunun nedenine dair bir fikre sahipler, o da evlilik denen şeyin zamanla tüm ilişkilere biçtiği kıyafetle ilgili. Zaman ve mekânın hareket tarzının sıradanlaşması, tekdüzeleşmesi, sonuçta yorucu ve boğucu hale gelmesi, albenisini yitirmesi. Bir şeyi arzulayarak yaptığımızda onun içinde aktığı zamana da biz yön veririz; ama zamanın kontrolü elimizden çıktığında, yani artık mecburiyetler ve rutinler devreye girdiğinde, bu kez o bize yön vermeye başlar ve peşinden sürüklenip dururuz. Ayhan ve Zehra bir şekilde bunu aşmaya çalışıyorlar; ne yapmaları gerektiğini de az çok biliyorlar, ama nasıl yapacaklarını kestiremiyorlar, belirsizlikler, çekinceler var. Zaten roman boyunca Ayhan’ın zihnine girip orada dolaşmamızın nedeni de bu belirsizlik. Bu süreci nasıl yaşadığına tanık oluyoruz. Bunu yapmamın bir nedeni de, kendi içine dalıp düşünen insanın zihninde neler oluyor, o zihin o anda nasıl çalışıyor, hangi gelgitler, iniş çıkışlar, arayışlar, koşturmalar, yakalanmalar oluyor, bunu aktarmak istedim. Ve okurken görüyoruz ki, kendi kendine konuşan insanın zihninde dolaşan her iki-üç cümleden biri sorulardan oluşuyor ve her bir soruda biraz daha dağılıyor, biraz daha terliyor (gerçek hayat da böyle değil mi?). Cem’e gelince, romanda çok sevdiğim bir karakter. Hattâ Ayhan gibi ben de ona özeniyorum bazen. Anlayamadığımız bir şeyi en basit yöntemle, yani bildiğimiz ve alıştığımız şeylerle açıklamanın kolaycılığına işaret ediyor bir yönüyle. Genel olarak insanda böyle otomatik diyebileceğimiz bir tepki var; zor ya da anlaşılmaz bir soruyla karşılaştığında en iyi bildiği ve artık ezberlediği cevabı veriyor, çünkü bu işine geliyor, farklı ve alışılmadık şeyler ona daima tekinsiz gelir ve bu yüzden alışıldık tepkiler vererek bunu atlatmaya, kovmaya çalışır. Bu romanı, kırk yıldır yaşamaya çalışan kendime ithaf etim, evet, tam da sizin dediğiniz gibi kendimle ve hayatla uğraşa boğuşa bu güne kadar geldim. İnsan en çok kendisiyle uğraşır zaten. Kafasının içinde türlü hallerde kendisi vardır; zihnine başka şeyleri ve kişileri davet ettiğinde bile, asıl sebep onlarla baş etmeye çalışmasıdır, ne diyeceğini, nasıl konumlanacağını çözmeye çalışır; yani odak yine kendisidir.

Aynur Kulak: Kitap kapaklarınızın kitap isimlerinizle beraber kitaplarınızın ana temalarını ortaya çıkarması adına çok etkili bulduğumu söylemek isterim. Hatta kitaplarınızın hikaye akışı ve kurgusuna, diline etki edercesine çok yerli yerinde tasarlanmış kapaklar. Bunun Konumuzla Ne İlgisi Var kitap kapağından bize doğru bakan kadının bakışı, Kendime İyi Geceler kitabının kapağı, Bay How Ne Yapmalı? yine aynı şekilde ve Öyle Değil Mi Zehra?’nın kapakları anlatılan hikayelerin tematik ve kurgu özelliklerine katkı sağlar derecede çok iyi. 

Özcan Doğan: Kitaplarımın kapakları beni de gerçekten tatmin eden şeyler. Hepsiyle uzun uzun uğraştık, en iyisini yakalamak için uzun araştırmalar yaptık. Bazen aradığım şeyi bulmaktan artık vazgeçtiğimde son anda karşıma çıktığı da oldu. Kitap kapağı kitabın hikâyesini anlatmaz belki ama kitabın verdiği duyguyu en kısa yolla anlatan şeydir ya da en azından bunu amaçlar. Kitapların kapakları arasında önceden planlanmış bilinçli bir bütünlük var diyemem; ama farklı hikâyeler anlatılsa bile bazı ortak izlenimler ve duyumlar yarattığı için aralarında doğal bir bütünlük var diyebilirim.

Aynur Kulak: Çevirmensiniz. Dünyada yazılmış çeşitli türde çeşitli edebi metinleri biz okuyucuya ulaştıran çevirmenler genelde görünmez ve bu görünmemelerine istinaden “görünmez kahramanlar” olarak nitelenirler, özrün kabahatten büyük olduğuna aldırmaksızın. Çevirmenlik nasıl bir yere konumlanıyor sizin için? Mesela edebiyat dünyasında çevirmenler olmasaydı, edebiyat dünyası diye bir şey olur muydu gibi bir soru sorsam, “yok canım abartmayın, tabii ki olurdu” mu dersiniz yoksa bir edebiyat dünyasından konuşuyorsak eğer, edebi metinlerden, bu duruma çevirinin etkisi olmazsa olmazlardandır mı dersiniz? Çevirisini yaptığınız yazarlardan hangisinden etkilendiniz diye de sorsam bu soruya ek, hangi yazarlar veya kitaplar ön plana çıkar?

Özcan Doğan: Çevirmenler özellikle ülkemizde büsbütün görünmezler diyebilirim. Küçük bir iyi okur kitlesi dışında okurlar için çevirmen neredeyse yok hükmünde. Çevirmenin aslında kendi dilinde yeniden yazdığı kitabı okuduğunu fark eden okur çok azdır. Yayıncılar tarafında da çevirmenlerin durumu pek iç açıcı değil. Çok az yayınevi çevirmene özen gösterip ve hakkını veriyor. Çevirmenler de sömürü çarkının içinde diyebilirim. Kısacası bu konuda dertliyiz. Çeviri olmasaydı edebiyat yine olurdu ama çok cılız kalırdı. Yıllardan beri okunan kitapların ezici çoğunluğu çeviri. Büyük yazarlar dediğimizde aklımıza çeviri yoluyla okuduklarımız gelir öncelikle. Örnek vermeye dahi gerek yok sanırım. Felsefe ve sosyal bilimler alanında bu çok daha belirgin. Çevirileri çıkarınca elinizde pek bir şey kalmıyor. Nedeni de gayet basit, özgün bilgi kaynakları sınırlı bir ülkeyiz. Elbette ki çeşitli alanlarda büyük emekler vererek özgün çalışmalar yapan kıymetli insanları ayrı tutuyorum. Benim için çeviri bir yandan iletişim ajanlığı, bir tür şifre çözücülük, diğer yandan yazarla dert ortaklığı yapmak gibi. Bir derdi var ve insanlara anlatmaya çalışıyor. Çeviri yaparken bu duyguya kapılırım sık sık. Yazarın derdini anlamadan okura bir şey söylemek zor. Çevirdiğim yazarlardan bir çoğundan şu veya bu ölçüde etkilendim şüphesiz. Ama özellikle Deleuze ve Tarde isimlerini verebilirim. Diğerlerinden de çok şey öğrendim.

Aynur Kulak: Öykü ve roman. Hangi türde yazarken kendinizi daha iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz? Böyle bir ayrım yapar mısınız ya da? Gerçi son yıllarda türler arasındaki, özellikle kurgu yapma esnasındaki dehlizlerde dolaşırken sınırlar ortadan kalkıyor ve biz kısa bir öyküde bile roman okuyormuş gibi bir tatmine ulaşabiliyoruz ama bu durum tür ayrımı yapmamızda bir kriter değil hâlâ. Bu bir hissiyat, duygu olarak yansımasını buluyor okurda; bu yüzden sordum aslında siz yazarken hangi türde duygularınızın tam ifadesinin ortaya çıktığını hissediyorsunuz?

Özcan Doğan: Yazarken belli bir türü hedeflemiyorum. Aklımdaki fikrin ve metnin karar verdiği bir şey genellikle. Öykü mü roman mı yazdığımı yazıp bitirdikten sonra anlıyorum desem abartmış olmam sanırım. Zihnimdeki temaların, fikirlerin, duyguların çoğu öykü halinde somutlaştı. Bazıları uzuyor, uzamaya devam edenler roman oluyor. Genellikle böyle. Ama başlarken “ben bunu kısa bir öyküyle anlatamam, mevzu karışık, bu uzar gider, hatta roman olur” dediğim anlar da oluyor. Ama sonuçta ortaya çıkan şey bundan bağımsız olarak yine kendi şeklini alıyor. Tür ayrımı yapmayı ben de çok anlamlı bulmuyorum. Kısa hikâye veya uzun hikâye demek bile yeterli belki de, sonuçta anlatılan ve akılda kalan bir hikâyedir. Yazarken odaklandığım tek şey kendimi en iyi şekilde ifade etmeye çalışmak doğal olarak. Ama yazma anından öncesine gidersek, kağıda dökülen her şey zihinde kısacık bir anlatı olarak doğduğu için, sonrasında bunun bir öykü halinde somutlaşması daha muhtemel benim için; ortaya çıkan metinlere bakarsak sonuç böyle zaten; bir an önce içimden çıkarmak, söyleyip rahatlamak istiyorum belki de; ama uzun sancılar çekince uzun metinler de çıkıyor haliyle.

Aynur Kulak: Pandemi dönemiyle birlikte farklı türde, konularda ve kurgu biçimleriyle yeni hikayeler okumaya başlayacağımız yönde bir eğilim var. Edebiyatı dönüştürecek mi bu pandemi süreci, ne dersiniz? Yoksa hayır, insan insandır son tahlilde, ilişki ilişkidir, varlık varlıktır, yokluk da yokluktur; teknik değişebilir, ifade değişebilir ama temeldeki neyse odur her şey, değişmez mi dersiniz?

Özcan Doğan: Belli bir hacmi, ömrü, etkisi olan her şey edebiyatı, genel olarak sanatı ve diğer alanları etkiliyor kaçınılmaz olarak. Pandeminin bir etkisi olacaktır elbette, ama edebiyat dünyasını dönüştürecek bir şey etki yaratacağını sanmıyorum; pandemiyle bambaşka bir edebiyat doğmayacak yani, olmasın da lütfen, sıdkımız sıyrıldı bu işten, edebiyatını pek de merak etmiyorum. Öte yandan edebiyat zaten hep değişegelen bir şey. Fakat belli bir olaydan ziyade, edebiyatı asıl etkileyen şey çağların dönüşümü; 18. Yüzyıl edebiyatı ile 20. Yüzyıl edebiyatının birbirinden çok farklı olması bizzat zamanın getirdiği bir şey. Bu iki çağdaki insan ilişkileri farklı olduğundan edebiyat da farklı şeyler anlatıyor. Bugün kentli insanların ilişkisini anlatan bir romanı üç asır önceki insanlara okusanız sizi çok ayıplarlardı muhtemelen. Evet, temelde yine insan ilişkileri var, başka türlüsünü de düşünemiyorum, dünyada kalan son iki insan bile bir şekilde temas kuracaktır, ama bugün insan da farklı, ilişkiler de, hikâyeler de. Pandemi edebiyattan önce hayatları değiştirdi doğal olarak. Biraz daha uzasa eskiden ne yaptığımızı unutacağız neredeyse, hani bir daha yapmasak tuhaf gelmeyecek gibi. Ama kendi adıma konuşursam, benim hayatım olumlu yönde etkilendi; pandeminin yarattığı belirsizlik duygusu, arkadaşlarımla birlikte yıllardır yapmaya çalıştığımız şeyi artık hayata geçirmek için adım atmamızı sağladı; Antalya’nın terk edilmiş bir dağ köyüne yerleşmekle meşgulüz aylardan beridir, ekip biçmek, birlikte paylaşarak yaşamak, kendine yeten bir yaşam kurmak derdimiz.