Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Ekoloji ve Kadının Kesişim Noktası: Ekofeminizm

Feminizm, 18. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan ve 1792 yılında Mary Wollstonecraft’ın ”A Vindication of the Rights of Women” adlı eseriyle akademik alanda yer edinmiştir. Kadın ve erkekler arasındaki eşit hakların savunulması, kadınların baskı ve zulümden özgürleşmesi, kamusal ve özel alandaki hakların eşitlenmesinde sosyal, ekonomik, siyasal ve toplumsal eşitliği savunan bir yaklaşım ve harekettir. Bell Hooks’un ‘Feminism is for Everybody Passionate Politics’ adlı eserinde feminizm, cinsiyetçilik ve her türlü sömürünün sona erdirilmesi için ortaya çıkan bir hareket olarak tanımlanır.

1970 yılından sonra feminist teori ve ekolojik problemlerin temelde kesiştiği farkedildi. Ekofeminizme göre çevresel sorunların deneyimlenmesinde toplumsal cinsiyetin rolünün aktif olduğu dile getirildi. Bazı önemli sorular bu düşünce hareketi altında sorulmaya başandı: ”Doğa nedir? Patriyarkal yapıdan kastedilen şey nedir?Kadın ve doğanın ilişkisi hangi temelde birleşir? Irk, cinsiyet, sınıf gibi kategoriler ekofeminist matrisin neresinde yer alır nasıl incelenmelidir? Doğayı romantikleştirmek ve ona özne kategorisi eklemek ne kadar doğrudur?

Ekofeminizm kavramı, 1974 yılında Françoise d’Eaubonne tarafından ‘Le Feminisme ou la Mort’ kitabında akademik sahada yer almıştır. Bu kitabında d’Eaubonne, çevresel yıkımın nedeni olarak ataerkilliği gösterir. Bu sorunun çözümü için kadınların liderliğinde toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanan bir ekolojik devrim önermektedir.

Eko-feminist olarak adlandırılan Rosemary Radford Ruether, 1975 yılında yayınlanan ‘New Woman New Earth’  kitabında mevcut egemenlik sistemi içinde kadınlara özgürlük verilmeyeceğini ve yeni kadın hareketinin ekolojik hareketle birleştirilmesi ve taleplerini bu yönde sunmaları gerektiğinin altını çizer. 1976 yılında Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nde Ynestra King tarafından ekofeminizm geliştirilmiştir.

1980 yılında ekofeminizm, ABD’de bir grup akademik kadın koalisyonu tarafından gerçekleştirilen ”Kadın ve Dünyadaki Hayat: Seksenlerde Ekofeminizm’’ isimli çalıştayla beraber dünya gündeminde öne çıkmaya başlamış ve hareket halini almıştır. Bu etkinlikten sonra ”Kadınların Pentagon Hareketi” nükleer silahların geliştirilmesini protesto etmiştir.

Kadınların, çevre sorunları açısından yadsınamayacak yerleri gittikçe sağlamlaşmış ve 1992’den sonra uluslararası belgelerde yerlerini aldılar. 1972 Stockholm Konferansı belgelerinde ”kadınlar” ibaresi yer almazken, 1992 Rio Konferansı belgelerinde, kadınların çevre yönetimi açısından rollerinin büyük olduğundan bahsedilmiştir.

1994 yılında Kahire’deki Nüfus Konferansı’nda enerji fakirliği kadınlar üzerindeki aşırı etkisi olan bir problem olarak gündeme gelmiştir. Bunun sebebi olarak gelişmekte olan ülkelerin günde 1 dolardan az gelire sahip olan 1 milyar insanın %70’inin kadın olması gösterilmektedir.

1995 yılında ise Pekin’deki 4. Dünya Kadın Konferansı’nda; kadınların doğal kaynakların korunması ve idaresi ile çevrenin himaye edilmesine katkılarının yeterli derecede destek ve saygı gösterilmediğinin altı çizilmiştir. Buna ek olarak, diğer karar verme mekanizmalarının toplumsal cinsiyet perspektifini tüm programlara ve politikalarının içine yerleştirmeleri gerektiği üzerinde durulmuştur.

Ekofeminizm’in Ayrımları

Carolyn Merchant ‘Radical Ecology: The Search for a Livable World’ (2005) isimli kitabında ekofeminizm başlığı altında Liberal, Kültürel, Sosyal ve Sosyalist ekofeminizmi incelemiştir. Bu başlıklara ek olarak Vejetaryen ekofeminizmi de bu yazıya ekledim.

Liberal Ekofeminizm

Liberalizm, kapitalizmin dayandığı liberal ideolojiye dayanmakta ve eşit haklar ve bireyciliğin ön planda olduğu bir düşünce sistemidir. Bu düşünce, radikal bir tutumdan ziyade reformcu bir yapıya sahiptir. Merchant’ın belirttiği üzere 20. yüzyıl liberal feminizmi Simone de Beauvoir’s The Second Sex (1949) ve Betty Friedan’s’ın ‘The Gemine Mystique’ (1963) çalışmalarından ilham almıştır. Beauvoir, kadın ve erkeğin biyolojik olarak farklı olduğunu fakat kadının biyolojik kaderini erkeksi değerleri üstelenerek aşabileceğini öne sürer.

Liberal eko feminist düşünceye göre; çevresel problemlerin çoğu ‘gelişime’ bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer kadınların, erkekler gibi, ekonomik ve eğitim seviyesi artarsa çevrenin korunması ve çevresel problemlerin aşılması mümkün olabilir.

Kültürel Ekofeminizm

Kültürel ya da özcü ekofeminizm, ikinci dalga feminizmi ile gelişmeye başlamış bir harekettir. Kadın bedeni ve biyolojisi aynı doğanın döngüleri ve yapısına benzetilmektedir. Ayın döngülerinin olduğu gibi kadınların menstrüasyon döngülerinin olması buna bir örnek olarak gösterilebilir. Doğa ve kültür ikiliğininde, doğanın ve kadının şefkatli, duyarlı, güçsüz olarak görülmesi üzerine doğa eşittir kadın ve kültür eşittir erkek olarak meşrulaştırılmıştır.

Kültürün erkek egemen haline karşı öz itibari ile doğaya yakın olan kadınlar mücadele etmelidir. Bu mücadele içinde, erkek egemen dil, din ve kültüre karşı zihinsel bir değişim talep etmektedir. Bunun yerine yeni feminist perspektifler, tinsellik ve söylemlere ihtiyaç duyulduğunun altı çizilir. Başta Antik Yunan’daki doğa ana figürü Gaia mitini, pagan mitlerini ve ritüellerini yücelten ekofeminizm, daha ilkel döneme dönerek holistik ve doğayla uyumlu tinsellikler ararlar.

Ayrıca dil olgusuda ekofeminizmin bir diğer çalışma alanıdır. Dilsel kodlamalardan ”bakir toprak, doğa ana, deniz kızı” gibi benzetmelerdeki kadın ve doğanın benzeştiği ifadelerde toplumsal cinsiyet konusunu irdelerler. Modern batı toplumlarındaki ataerkil sistemin dışladığı ”tinsellik, coşku, hayranlık” kavramlarını ekofeministler burada üsluplarına özellikle dahil ederler. Buradaki asıl amaç doğa ve kadın arasındaki benzerliği kabul edip bunu metafiziksel bir boyuta taşırlar. Özünde kadın ve erkeğin, doğa ve kültürün farklı olduğunu kabul edip bunun getirdiği hiyerarşinin baskıyı meşrulaştırdığını vurgularlar. Bu noktada çözümleri ikili karşıtlık diyalektiğinde olumsuzlanması ile belirlenen alanın olumlanması ve kabulü.

Kültürel ekofeministler, erkeklerin egemen olduğu teknolojiye, nükleer enerji ve kimyasal atıklara karşı savaş açtıklarını vurgulamaktadır. Bu kimyasalların ve ilaçların kadınlara ve çocuklara hava ve suyla bulaştığı ve hayati tehlikesi olduğu için bunlarla savaşmanın oldukça önemli olduğunu savunurlar.

Vejetaryen Ekofeminizm

Vejetaryen ekofeminizm, Gaard’ın ‘Ecofeminism: Women, Animals, Nature’ (1993), Leonie Caldecott ve Stephanie Leland’s’ın ‘Reclaim the Earth‘ (1983) yayınlarında görülmeye ve gelişmeye başlamıştır. Gaard’a göre vejetaryen ekofeminizm, yeme seçimlerinin feminizme girmesini sağlamış ve bu seçimlerin politik ve stratejik metinlerde nasıl yer aldığını aramaktadır. Dil kodlamalarında, aynı kültürel ekofeministler gibi, kadınların, renkli insanların, lezbiyen, gay ve farklı sınıftan insanların ‘’kuş beyinli, inek, dişi domuz’’ gibi örneklerde de gördüğümüz gibi aşağılandığına şahit oluyoruz. Kültürel feminizmle birlikte lezbiyen feminizm 1970’li yıllarda et yemenin patriyarkal güç simgesi olduğunu dile getirmiştir.

Carol J. Adams’a göre erkekliğin, et yeme ve beden kontrolü şeklinde kültür tarafından yaratıldığının altını çizer. Buna ek olarak, doğa üzerindeki baskıyı ve zulmü hayvanları yiyerek ve sömürerek anlayamacağımızı da söylemektedir.

Sosyal (Toplumsal) Ekofeminizm

1988 yılında Janet Biehl tarafından ortaya atılan sosyal ekofeminizm, Bookchin’in sosyal ekoloji düşüncesinden etkilenir ve doğanın tahakkümünün, insanın insana tahakkümü sonucunda ortaya çıktığını kabul eder. Ynestra King, ”Feminism and Revolt of Nature” (1981) kitabında ekofeminizmin kadın ve erkek, insan ve insan olmayan hayvan arasında yer alan baskıyı görmemizi sağlayan teorik zemini sunduğunu dile getirir. Ayrıca, radikal ve kültürel, akılcı ve materyalist feminizm ayrımına gider. Kültür ve doğa ikiliğinin yerine, değişimci bir feminizm önerir ve bunun da hiyerarşiye yer vermeyen türden olması gerektiğini savunur.

Aynı şekilde, King, hatalı ikili karşıtlıkların, kadın/erkek, beyaz/renkli, doğa/kültür gibi, Batı kültürü felsefesinden ortaya çıktığını ve kadın, insan olmayan hayvanlar ve doğa üzerindeki tahakkümün temellerini oluşturduğunu iddia eder. Bookchin’in de eserlerinde belirttiği gibi, insan toplumundaki hiyerarşi ve tahakküm yapıları ortadan kalkmadan ne doğanın sömürüsü, ne cinsiyetçilik ne de kapitalizmin baskının engellenemeyeceğini sosyal ekofeministler dile getirir. Rosemary Ruether, 1975 yılında yayınladığı eserinde baskıcı toplum ortadan kalkmadan kadının özgürleşemeyeceğini ve bu sebeple kadınların ekolojik bir perspektifle mevcut değerleri değiştirmesi gerektiğini belirtir.

Merkezi yönetimler yerine yerel yönetimleri savunan sosyal ekofeministler, kamu ve özel alan ikililiğinin böylece ortadan kalkacağını ve kadının özgür bir şekilde yönetime katılacağının altını çizer.

Sosyal ekofeministler, diğer feminist hareketlerle aksiyona geçmiş ve çeşitli organizasyonlar ve ırkçılık, cinsiyetçilik ve protest militarizm gibi konularda dersler verdiler. 1980’de Women and Life on Earth konferansını 1980 ve 1981 yıllarında Women Pentagon Action ve sosyal ekofeminizm kurslarının yer aldığı Institue for Social Ecology gibi hareketler mevcuttur.

Sosyalist Ekofeminizm

Bu düşünce ekolü içinde, kapitalizmin sonucu olarak mekanik üretimin ortaya çıkışıyla kadının eve kapanması ve doğum, ev işleri içinde boğulması eleştirilmektedir. Kapitalist sistem içinde kadının yeri ikinci sınıf olarak görülmeye başlanmıştır. Engels’in ”Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserini temel olarak görmektedirler. Engels’e göre tarihteki ilk sınıf çatışması ve baskının ilk olarak erkeğin kadına uyguladığını söyler.

Tıpkı Marksist feminizmde olduğu gibi, sosyalist feministler de insan olmayan doğanın yaşamın temeli için temel oluşturacak kaynakları verdiğini söyler. Fakat bu noktada, doğa ve insan ilişkisinin sosyal ve tarihsel olarak kurulduğunu, doğanın pasif bir yapıda olmadığının altını çizer. Bu açıdan da doğayla sürdürülebilir bir ilişki sürdürmek oldukça önemli bir noktada yer alır. Sosyal feministler, sürdürülebilir bir ilişki için şunları sorarlar: 

  1. Geleneksel toplumlarda üretim sömürgeci ve kapitalist gelişme tarafından engellendiğinde kadınlar ve doğa için neler tehlike altındadır?
  2. Geleneksel methodlar ve biyolojik üreme yöntemleri müdahalesi teknolojiler (kimyasal method, doğum kontrolü) ve toksik kimyasallar ve nükleer radyasyon tarafından kirletilen toprak, hava, su ve hava kirlendiğinde kadın ve doğa için neler tehlike altındadır?
  3. Ekofeminist sosyal değişim neye benzeyebilir?
  4. Kadınlar, erkekler ve doğa için sağlıklı olacak sosyalist toplumlar hangi şekillerde olabilir?

Bu düşünce içinde, sürdürülebilir bir kalkınmayla nüfusun da buna uyumlu olarak azalacağına inanmaktadırlar. Böylesi bir kalkınmada kadınlar ve erkeklerin iş imkanları, ücretleri, sağlık ve sosyal hizmetleri eşit olacaktır.

Kadınların Çevreci Hareketleri: Dünyadan ve Türkiye’den Örnekler

En bilinen örneklerden, Kuzey Hindistan’da 1972-1978 yılları arasında kadınlar tarafından gerçekleştirilen Chipko hareketi, çevreci aktivist Sunderlal Bahuguna protest bir tavırla bu hareketi başlatmıştır. Ağaçlara sarılan kadınlar, ormanın çölleştirilmesine ve bu ağaçların kesilmesine karşı pasif bir direniş gösterip dünya çapında duyulan bir hareketin başını çektiler. Bugün bile üniversitelerde ”agro-forestry” olarak okutulan tarımsal ormancılık dersi de dahil olmak üzere üçüncü dünya kadın hareketlerine de ilham kaynağı olmuştur. 

Harlem Coalition ise başka bir ekofeminist hareket örneğidir. 1989 yılında Bernadette Cozart çoğu Harlem çevresindeki kentsel bahçenin sorumluluğunda olan bir koalisyon kurdu. Cozart’ın amacı kullanılmayan ve boş alanları topluluk bahçelerine dönüştürmeyi hedefliyordu. Bu hem ekonomik olarak yararlı olacak hem de kentte yaşayanların doğayla iç içe olmalarına bir yol açacaktı. Bu projeyle ilgilenenlerin çoğu kadın ve onların ilhamlarıyla, 1994’te Afrikan-Amerikan kadınlar Detroit’te şehir bahçelerini yeşillendirmeye başladılar ve kendilerine ”Garden’s Angel” ismini verdiler.

Ülkemizde ise insan-doğa ilişkisi 2000’li yıllarda toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nden Hediye Öncül, ”Ihlamur Ağacı Kampanyası” ile eylemci yeşil kadınların öncülerindendir. 2003 yılında Gökova Cön Bakar liderliğinde Gökova Körfezi’ndeki Ormaniçi Piknik ve Dinlene Yeri’nin ihalesine tepki amacıyla Gaye Cön Bakar öncülüğünde Gökova Sürekli Eylem Kurulu, Muğla Kadın Dayanışma Grubu gibi çok sayıda kitle örgütü ve yöredeki tatilcilerin katılımıyla Gökova sahilinde eylem yapılması ekofeminist bir hareket örneğidir. 

  • Yine Manisa’da ve Erzurum-Tortom’da yapılan HES karşıtı kadın hareketleri, 
  • Muğla Kurudere köyü kadınlarının ormanların korunması için yaptıkları eylemler, 
  • Sinop’un Gerze ilçesindeki termik santralin kurulmasını engelleyen kadınların ekofeminist tutumları, 
  • Soma’nın Yırca mahallesinde zeytin ağaçlarını korumaya çalışan kadın mücadeleri, 
  • Rize’nin Fındıklı ilçesinde Karadeni’in dereleri için çevreci tutum sergileyen kadınlar

İzmit Ketenciler köyünde, Ekoköy Kadın Üretim Merkezinin açılması, kadınların organik olarak ürettiklerini satmaları yerel ekonomiyi canlandırmakta ve kadınlara toplumsal ekolojide yer almalarına zemin hazırlamıştır.

Kaynaklar

Demir, M. (2012). Çevre Olarak Konumlandırılmış Kadını ve Doğayı Birlikte Düşünmek: Ekofeminizm. Doğu Batı Toplumsal Cinsiyet Sayısı içinde. 16 (63), 11-44.

Çetin, B.O. (2005). Ekofeminizm: Kadın-Doğa İlişkisi ve Ataerkillik. Sosyoekonomi. Ocak-Haziran (1), 61-76.

Gaard, G. (2002). Vegetarian Ecofeminism: A Review Essay. A Journal of Women Studies, 23 (3), 117-146.

Tamkoç, G. (2012). Ekofeminizmin Amaçları. Kadın Araştırmaları Dergisi, (4), 77-84.

Tanışır, M. (2011). Çölleşme ile Mücadelede Kadınların Rolü. İdarecinin Sesi Dergisi, Temmuz-Ağustos Sayısı, 146. Sayı, 86-88.

Merchant, C. (2005). Radical Ecology: The Searh for A Liveable World. New York: Routledge. 

Zein, F. L., Setiawan, A. R. (2017). General Overview of Ecofeminism. 1-10.

Ayça Erkol söyleşisi: Gelen misafir kim; avcı mı av mı yoksa bir tanrıça mı?

0

Ayça Erkol ile Bir Kış Gecesi Misafiri odağında yapmış olduğum söyleşi hiç beklemediğimiz bir misafirin bir gece kapımızı çalmasıyla hiç beklenmedik noktalara katman katman ilerlediğimiz bir sohbetin gerçekleşmesiyle şekillendi. Misafir kim? Kendi kendimizin hem misafiri hem ev sahibi olabilir miyiz? Zıtlıklar, zıtlıkların uyumu ve kendi hayatımızın dip köşelerinde yaşayan misafirlerimiz tekinsizliklerimizin başat unsurları olabilir mi? Aslında çok iyi tanıyor olabilir miyiz O’nu, misafirimizi! Ayça Erkol ile insan olmanın, insan olmanın tüm fıtratlarının edebiyata yansımalarının, iyi-kötü tüm fıtratlarımızın edebi bir metin olarak  karşımıza çıktığında neler hissedebileceğimizin ayrıntılarını tüm samimiyetimizle konuşmuş olmanın mutluluğu ile paylaşıyorum.

Buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Bir Kış Gecesi Misafiri kitabınız ile beraber üç  öykü kitabı ve Tomris Uyar’ın anlatıldığı Bir Adın Vardı Senin romanı ile beraber dört kitap. 2009’dan 2020’ye Ayça Erkol duygular ve hissiyatlar anlamında nereden nereye geldi? Temelde bu dünyaya açılan pencere ve Ayça Erkol’un bu pencereden dünyaya bakışı, dünyayı anlamaya çalışma ve anlatma isteği aynı olabilir ama değişen, dönüşen duygularımız, hissiyatlarımız da var, ne dersiniz?

Ayça Erkol: Merhaba. Biraz matematiksel olacak ama her insanın sabitleri ve değişkenleri olduğunu düşünüyorum. Bazı özelliklerimiz, düşüncelerimiz açısından “yedisinde neyse yetmişinde de o” sözü ne kadar yerindeyse bazı şeyler ise bir yıl içinde bile büyük değişikliğe uğrayabiliyor. Otuzlarımda daha kendiyle meşgul bir Ayça olduğumu söyleyebilirim. Hayata nereden bakıyorum, nereye gitmek istiyorum, bu konuda neden böyle hissettim, neden böyle düşündüm? Başka insanlara ait gözlemlerim de daha kişiseldi. Neden böyle davrandı, bu adamı ne ağlatır, bu kadın neye güler gibi. Kırklı yaşlarımda yazdıklarım ise biraz daha çevremde ve dünyada mesele ettiklerimle ilgili olmaya başladı. Hayvanlara ettiklerimiz, birbirimize yaptıklarımız, kadın olmak, insan olmak. İnsandan umut keselim mi, yoksa iyilik kazanacak mı gibi. Bu konuları yazmaya başladığımda da düşünüyordum, dert ediyordum elbette ama o yıllardaki öykülerime çok yansımadığını görürsünüz ya da bu konular biraz daha arka planda, öykülere destek görevi yapmaktadır. Son kitapta oldukça önde olan konuların daha eski öykülerde sadece gölge geçişler yaptığını söyleyebiliriz. Ancak sabitlerim de var. Kurguya ve belki de biraz eski usül anlatmaya olan merakım, ironi, anlattığım şeyler sertse bile melodrama kaçmamak, sade ama etkili bir dil kullanmaya özen göstermek benim sabitlerim.

Aynur Kulak: İlk üç kitabınız ile karşılaştırarak Bir Kış Gecesi Misafiri özelinde yorumlayacak olursam üzerine çok çalışılmış bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim ilk elden. Bunu kurgusal, dilsel, hikayelerdeki boşluklar, bir öyküde teknik anlamda olması gereken her neyse hepsi çok iyi ve yerli yerinde kullanılmış anlamında söylemiyorum. Bir Kış Gecesi Misafiri kitabında başka bir ruh, başka bir gölge, başka bir -kimsenin fark edip de, göremediği- göz var. Bir Kış Gecesi Misafiri’ni yazarken ki yolculuğunuz  nasıl gerçekleşti de böylesine güçlü duygularla sarmalandık? 

Ayça Erkol: Tüm öykü ve kitaplarıma özeniyorum, yeterince özenmediğim, pişiremediğimi düşündüğüm bir şeyi zaten okur karşısına çıkarmam. Ancak dediğiniz gibi Bir Kış Gecesi Misafiri beni de bugüne kadar en çok tatmin eden kitabım oldu. Sanırım kendi içinde tüm öykülerin tam bir bütünlük sağlaması ile yaptı bunu. Öyküler arasında anlatıcı, konu, üslup farkları var elbette, kast ettiğim bu değil. Ancak her öykünün minimum bir adet “sıkı bir derdi” var, bunlar hepimizin her gün karşılaştığı ve canını sıkan şeyler aynı zamanda. Sert konulara ya da zaman zaman sertleşen dile rağmen umut, mizah ve bir daha iyi bir dünyaya olan ümit de var. Objeler var, terlikler, tabaklar, kapılar var. Büyük bir vurdumduymazlık da var, saf çocuk neşesi de var. Kötülük bile olamayacak kadar bezgin ve katılaşmış duygular ve karakterler de var, yanlış giden şeyleri düzeltmek için ölümüne çabalayanlar da. Sanırım dikkatli okur tüm bunları bulup çıkarmaktan keyif aldı, zıtların uyumundan ve kendi hayatının çok içinden bir şeyleri görmeyi sevdi. Ben de ilk sorunuzun cevabında anlattığım kişisel yolculuğumu, daha cesur ve sansürsüz bir şekilde öykülere yansıtmayı başardım diye düşünüyorum.

Aynur Kulak: Kitabın ilk öyküsü; İki Çiçek Bir Ardıç Kuşu, imgesel tarafları çok güçlü bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Öyküde görmediğimiz karakterler yanında gördüklerimiz, diyaloglarına ve duygularına şahitlik ettiğimiz çocuk, baba ve babaanne karakterleri var. Babaannenin terliğindeki iki çiçek bir ardıç kuşu işlemesi hakikaten de dikkat dağıtıcı; “Ayaklarla birlikte onlar da sallanıyordu. Dikkat dağıtan, iç gıcıklayan hareketler.” Sürekli iki çiçek bir ardıç kuşu eşliğinde babaanneye odaklanıyoruz. Hatta halanın bir kadınla olan ilişkisi bile toplumsal normlarımız, ön yargılarımız düşünüldüğünde öykünün arka planında kalabiliyor. İmgeler (ister kişi olsun bu, ister terlikte bir nakış) bazen kafamızı karıştırıyor, dikkatimizi dağıtıyor asıl görmemiz gerekeni bulanıklaştırıyor, engelliyor diyebilir miyiz? Mesela baba karakterini. Mesela çocuğu. Mesela aile kavramını, ailenin kendisini!

Ayça Erkol: Evet kesinlikle diyebiliriz. Biz bazen detayda, ritüellerde, objelerde kaybolmayı seven bir toplumuz. Bunu bazen bilinçli bazen bilinçsiz yaptığımızı düşünüyorum. Televizyondaki tartışma programlarına bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Koca koca uzmanlar öyle çok asıl konunun etrafında dolanır, detayda kaybolur, laf salatası ve safsata yapar ki üç saatin sonunda ne izledim ben dersiniz. İmgelerden ziyade gelenek olarak kabul ettiklerimiz, soyut düşüncenin ne aile ne de eğitim sisteminde pek önemsenmemesi bunu doğuruyor diye düşünüyorum. Bunun sonucunda öze değil, imgelere takılıyoruz sanırım, yani biraz gönüllü biraz şuursuz girdiğimiz bir yol bu.

Aynur Kulak: İkinci öykü Saklambaç  ile beraber ruhumuzun kapılarını tekinsiz olmayan duygular, düşünceler çalmaya başlıyor: “Çocuk şamatasını, ağız şapırdatarak yemek yenmesini, kornaları sevmiyorum.” Saklambaç öyküsü insana dair o “kötü fıtratı”  ortaya çıkaran yapısıyla aslında okumamız gereken bir öykü sanki, ne dersiniz?  Tabii ki son tahlilde çocuğun başına gelen o şeyde (kaza diyemiyorum, talihsiz olay diyemiyorum) bizi o olaya götüren tüm tekinsiz duygular, düşünceler de önemli fakat bu öykünün gücü bizi bize, özellikle de fıtratımızdan gelen kötülük duygularımızı bize göstermesi açısından çok önemli. Çünkü hepimiz içimizdeki kötülük duygusuyla çocukların kulağına onların içine korku salacak şeyler fısıldamaz mıyız? Sadece öyküler de mi olur tüm bu tekinsizlikler, trajediler vs…? “Birkaç gündür kendi türümden ne zaman nefret etmeye başladığımı bulmaya çalışıyorum. Bu kadar kuvvetli yoğun bir duygu bir anda oluşamaz.” Saklambaç içeride, ta derinlerde, diplerde yaşayan kötülüğü bize olduğu gibi göstermesi, saklamaması, bizimle saklambaç oynamaması, içimizdeki kötülüğü bir şekilde sobeliyor olması ile okunması gereken bir öykü desem, ne dersiniz?

Ayça Erkol: Saklambaç benim için de çok enteresan bir öykü. Yine Türkiye’de herkeste olmak zorunda diye peşin kabulle yola çıktığımız şeylerden biri çocuk sevgisi. İnsanımızın büyük çoğunluğu “her insan çocukları sevmelidir ve tıbben bir engeli yoksa çocuk yapmalıdır” kabulünden yola çıkar ve çoğu zaman diğer insanlar üzerinde bu kabulünü bir baskı aracı olarak kullanır. Ne zaman evleneceksin? Ne zaman çocuk yapacaksın? Ne zaman ikinci çocuğu yapacaksın? Her peşin kabul ve baskı aracı gibi, bu hale geldiğinde “çocuk konusu” beni rahatsız eden şeylerden biri. Öyle bir insan olsa ki çocuk sevmeyi ve çocuk sahibi olmak istemeyi bir kenara bırakın, çocuklar hiç umurunda olmasa, yalandan konu komşunun çocuğunu sevme zahmetine bile katlanmasa, bu nasıl bir insan olurdu diye düşünerek yola çıktım. Çocuk sahibi olmak istememekle, gözünüzün önünde bir çocuk ölse yardım etmeyecek kadar insanlıktan çıkmak arasında dağlar kadar fark var elbette. Ancak çıkış noktası ile varış noktası farkı açısından beni bile şaşırtan bir öykü oldu. Yazdıkça öykü ve karakter başka bir şeye büründü. İzole, her şeyden elini ayağını çekmiş, insanlığa küsmüş, hatta insanlığa müthiş öfkeli bir karakter çıktı ortaya. İnsanlığa böylesine kızgın birinin, onun devamı için şart olan çocuklara sevgi beslemesini beklemek abes bir hal aldı derken. Genellikle saf kötülük diye değerlendirildi öykü karakteri, ben saf umursamazlık derdim. Çocuğu öldürmek için bir plan yapsa, onu adım adım uygulasa bu saf kötülük olurdu ama gözünün önünde bir insan, bir çocuk ölüyor ve kılı bile kıpırdamıyor, o kitabının ve huzurunun derdinde. Bu saf umursamazlıktır ve o haliyle kötülüğün bile ötesinde bir duygudur. Kötü diye adlandırdığımız biri bile iyi edimlerde bulunabilir ya da pişmanlık gösterebilir, bu adam o noktayı çoktan geçmiş.

Aynur Kulak: Alaın Delon öyküsü. Artık sarıp sarmalandığımız kötülük duygusuyla burun burunayız. Öykünün ilk cümlesi; “O sene kötülük hiç beklenmedik yerden geldi. Bizden.” Alain Delon hem bizi bize anlatan (Saklambaç öyküsünde olduğu gibi) hem de en masum kişiler olsak da kötülüğün gelip bizi nasıl bulduğunu, nasıl içimize yerleştiğini anlatan bir öykü. Henüz ilk gençlik yıllarını yaşayan karakterler ile sokağa çıkıyoruz. İsmi Alaın Delon olan bir köpek de var yanımızda. Alain Delon, Alaın Delon’u sahiplenen gençler ve Hakan. “Alain Delon’un yanlış kişiyi ısırdığı doğruydu.” Alaın Delon ilk etapta tam anlamıyla bir ironi öyküsü desem, ne dersiniz? İyilik, kötülük, şiddet, acı, acıma duygusu, koruma duygusu, intikam duygusu nereden bakarsak bakalım -aynı insanın doğal yapısında, fıtratında olduğu gibi- bir ironiler silsilesi diyebilir miyiz bu öykü için. Mesela Saklambaç öyküsündeki Buse için neden başına böyle bir şey geldi ki, olmadı şimdi böyle derken, (Bizdeki kötülüğün nedenselliklerini ortaya çıkarmak adına) buradaki çocukların Hakan’a yaptıkları için oldu mu şimdi, bu da nerden çıktı diyemiyoruz. Hakansız bir dünya, şiddetsiz bir dünya mümkün değil sanırım, asıl rahatsızlık veren konu bu olabilir mi, ne dersiniz?  

Ayça Erkol: Herkes Hakan’ın bunu hak ettiğini düşündü çünkü. Karaktere sempatiyle yaklaşmayı deneyen okurlar oldu. Annesini gördük, kim bilir o da neler yaşadı da bu hale geldi dedi söyleşilerden birinde bir okurum. Evet, kuvvetle muhtemel öyle. Tam ne yaşadığını ben de bilmiyorum, çok normal bir aile yapısından gelmiyor, tuzu kuru bir karakter değil, her zorba gibi zorbalık gördüğünü varsayabiliriz elbette ama bu çok da önemli değil. Öykü kesiti verir, bu roman değil. Ben dönüp Hakan’ın o noktaya nasıl geldiğini sayfalarca anlatırsam bu öykü olmaktan çıkar. Saklambaç’taki Buse masum, küçücük bir çocuk. Başına geleni kesinlikle hak etmiyor, aynı şeyi Hakan için söyleyebilir miyiz? Sanırım sizin de arkanıza yaslanıp soğukkanlılıkta okumanıza neden olan şey gerçek hayatta göremediğimiz adaletin yerini bulduğunu ve içten içe Hakan’ın bunu hak ettiğini düşünmemiz.

Aynur Kulak: Kitaba da adını veren Bir Kış Gecesi Misafiri. Bu öykünü başlıklar halinde yedi bölümden oluşuyor. Öyküyü neden Misafir bölümüyle, misafirin gelişiyle başlatmadınız Ayça Hanım? Ördek Avcısı hikayesinin tamamını, daha sonra da, öykünün içinden geçirebilirdiniz. Ökkeş hikayesinde olduğu gibi ya da Poli Tika’cıda. Önce Suna’nın hikayesini anlattınız bize Ördek Avcısı ile sonra Misafir ile bir ailenin kapısını çaldınız. Neden? Avlamak istediğiniz şeyden dolayı dikkatimizi başka yöne çekmiş olabilir misiniz? Mesela aniden gelen yabancı biri, kadim hikayeler, Dickens, irili ufaklı, büyüklü küçüklü katmanlar, karakterler, bir aile, çocuklar derken neyi kaçırıyoruz veya gerçekte neyi göremiyoruz? Suna’nın anlamının “erkek ördek” olmasının hikayeyi nasıl tel tel döktüğünü, lezzetlendirdiğini yazmadan geçmeyeceğim. “Aklımdan yine tuhaf sözler, ifadeler geçmeye başlamıştı, benim olmayacak kadar yabancı, teatral ve yapmacık ama sadece benim olabilecek kadar tanıdık.” Misafir kim? Bu tanrı da kim, demek istiyorum ama sorunu çok da dışarıdan gelip kapımızı çalan Misafir’de mi aramalıyız mesela veya tüm aradığımız cevaplar O’nda mı, dışarıda mı?  Dikkatimiz bunca dağınık, dışarıda, bizden uzakta olduğu için mi, kendimizi en avcı hissettiğimiz anlarda av ya da Suna gibi hiçbir günahımız yokken normların, yasakların, dikte edilmelerin, biçilen rollerin dikkat dağınıklığı dünyasında av olabiliyoruz? Bir Kış Gecesi Masalı’na neden Misafir ile başlamadınız?

Ayça Erkol: Misafir’in o eve neden geldiğini göstererek başlamayı tercih ettim. İlk anda bu bağlantı hemen kurulamıyor elbette ama sona doğru kurulacağı kreşendo noktasına kadar bu adımlarla örmeyi tercih ettim. Cinayetle açmanın daha çarpıcı ve merak uyandırıcı bir giriş olduğunu düşündüm. Satranç gibi, iyi bir oyunu farklı hamlelerle açabilirsiniz, yine de nihai amacınız değişmez.

Aslında hiçbir şeyi kaçırmıyorsunuz, her şeyi görüyorsunuz. Bence Saklambaç tekinsiz bir öykü değil, Bir Kış Gecesi Misafiri ise tekinsiz bir öykü. Sıcacık bir dağ evi, tatlı bir aile, yeni yıl, börekler ve şömine ateşi ilk anda gördüklerimiz ama dışarda bir yerde bir katil var, eve doğaüstü bir misafir geliyor ve TV’deki haberler ya da Misafir’in masalları sayesinde görüyoruz ki o diyarda saçmasapan ve tekin olmayan başka şeyler oluyor. Bunların çoğu da bizim hayatımızda gerçekten oluyorlar. Gerçekten Noel Baba bıçaklamak için çatıya çıkan bir vatandaşımız var mesela, genç kızlarımız gerçekten öldürülüyor. Ne yazık ki gülüp geçtiğmiz ya da normalleşen şeyler öyle saçma ve öyle korkunç ki sadece doğaüstü bir atmosfer belki onları kabul edilebilir hale getirir. Tamamen mantıklı, Newton fizik kurallarının işlediği bir evrende bunların olmaması gerekir. Orada bir Dickens ortamı, hayaletler, Tanrıçalar devreye giriyor. Böyle katiller ve politikacılar var olabiliyorsa, onlar neden olmasın?

Av ve avcı da yer değiştirebilen kavramlar. Gerçek hayatta da öyle, metaforik olarak da öyledir, hakikaten av sırasında bile öyledir. Geyik vurmak için yola çıkıp bir ayının saldırısına uğrayabilirsiniz. Sizin de dediğiniz gibi av ve avcının sürekli yer değiştirdiği bir uzun öykü bu. Ördek Avcısı kadınları öldürüyor ama kuvvetle muhtemel bir Tanrıça’ya av olacak. Noel Baba avlamak için dama çıkan arkadaş avlanıyor. Politikanın ne kadar kaygan bir zemin olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? Kimse sonsuza kadar iktidarda kalmaz ve en acımasız rakiplerinin bir seçimde kendilerini “avlaması” ile gerçekleşen vedaları genellikle can sıkıcıdır.

Aynur Kulak: Çay Saati öyküsünde Eren’in bir pasta tabağındaki figürleri hikayeleştirmesindeki hayal gücünü mü konuşmamız gerekiyor yoksa Ceren’in “Bacağına ne oldu?” sorusuna Eren’in verdiği “Çocuk felci geçirmişim.” cevabına istinaden aralarında oluşan dupduru bağı mı? Ya da Esat öyküsünde Esat’ın yiyeniyle kurduğu dupduru bağı mı?  Dünya içinde dünyanın tüm sistemine ve düzenine uzak olmak bu karakterle can buluyor, ne dersiniz? Ceren’in ve Eren’in henüz çocuk olduğunu düşünürsek, Esat’ın özellikle küçüklüğünün anlatıldığı, öyküyü anlatan yiyenin küçük olmak, büyük olmak algısının yaş aldıkça nasıl farklı boyutlara taşındığını böyle bir dünya içinde onların hikayesini farklı ve dupduru yapıyor ve çocuklukta oluşan bu fark aslında büyüdükçe de kapanmıyor bazı insanlar için ne dersiniz?

Aynur Kulak: Ceren ve Eren de, Esat’ın yeğeni de büyümenin eşiğindeler. Hâlâ ilişkilerinde saf ve duru, sözlerinde direkt ve hesapsızlar ama yetişkinlik dünyasına da adım atmak üzereler, o yüzden farkındalıkları yüksek, artık aşık olabilecek, aşk uğruna hikaye yazabilecek yaştalar. Çocukluğun o ara döneminin enteresan olduğunu düşünüyorum. Daha küçük bir çocuk kadar saf değil ama yetişkinler kadar da fettan değil. Bu dönemdeki çocukların iyi birer anlatıcı ve öykü taşıyıcısı olduğuna inanıyorum.

Ayça Erkol: Öyküleriniz bana Saki’nin (Hector H. Munro) çocuk öykülerini, mesela Masalcı Amca’sını; Flannery’i O’Connor’ın Her Çıkışın Bir İnişi Vardır öyküsünü hatırlatsa da, bu öykülerde olduğu gibi sizin öykülerinizde de tedirginlikler, tekinsizlikler söz konusu olsa da sizin öykülerinizde çocuklardan kaynaklı değil, yetişkinlerden kaynaklı tekinsizlik durumları mevzuu bahis. Yetişkinler ve çocuklar. Bu eşik niye bu kadar zorlu, zor  geçilen, zor atlatılan bir yer? Çocuklar için hayatları ile ilgili ilk öğretici darbeler niye yetişkinlerden gelir ve aslında neden en tanıdıklarından gelir hep?

Ayça Erkol: Doğru ancak yetişkin olmak da kolay değil. Diğer yetişkinlere, çocuklara ve hayvanlara karşı sorumlu olup da bu sorumluluğunuzu yerine getirememek de hiç kolay değil. Öldürülen her kız kardeşimde, çocuklara yapılan her kötülükte, tamamen masum ve bizim insafımızda olan hayvanlara edilen her işkencede ben şahsen yeterince bir şeyler yapamıyor, olanı durduramıyor olmanın yükünü çok ağır hissediyorum artık. Dediğiniz ve şu ana kadar konuştuğumuz gibi ortam tekinsiz (gerçek ortamımızdan bahsediyorum) ve masumlar çok ağır bedel ödüyor. Bu geçiş nasıl kolay olsun ki?

Aynur Kulak: Şiddet; kadına, çocuğa, erkeğe ayırmaksızın şiddetin kendisini; cinsellik; toplumsal cinsiyet rolleri ve normları olmaksızın, gözetmeksizin, kadın-erkek ayırmaksızın  cinselliğin kendisini; insan olmak; kadın-erkek-çocuk ayırmaksızın iyi olmak veya kötü olmanın kendisini konuşmak isterim sizinle.  Çok fazla ayrıştırdığımız, kategorize ettiğimiz, yaftaladığımız, ötekileştirmeyi çok sevdiğimiz için kavramların nedensellikleri üzerine konuşamıyoruz sanki, ne dersiniz? Şiddetin kendisini ve varlığını nasıl sürdürdüğünü atlıyoruz mesela;  şiddet nedir? Aynı şekilde cinsellik; sürekli toplumsal cinsiyet normları ve rolleri üzerinden tartışma masasına yatırıyoruz cinselliği erkek ve kadın cinsi üzerinden fakat tek başına yaşamsal olarak ne kadar değerli bir şey olduğunun farkında mıyız? Henüz cinselliğin yaşamsal arzularımızı nasıl yönlendirdiğini bilmeden eşcinselliği konuşuyor olmak… ne dersiniz? Ve insan olarak bizimle beraber dünyaya zuhur eden iyilik ve kötülük fıtratlarımız. İnsan olmanın en ateşleyici ve yaşamsal fıtratı ne diye sorsam size; iyilik mi, kötülük mü? Bir de tüm bu konu başlıklarını düşünerek (Şiddet-cinsellik-İnsan Olmak) Tanrı’yı kadın olarak misafir etmeyi de konuşmak isterim sizinle.

Ayça Erkol: Bizim coğrafyada cinsellikle barışık olmama, tabu olması ama kapılı kapılar ardında her türlü şeyin yaşanması, ikiyüzlülüğümüz.. bunlar çok konuşuldu, üzerine farklı söyleyeceğim bir şey yok açıkçası, öykülerimde düşüncelerimin izlerini de görüyorsunuz zaten.

İyilik, kötülük meselesine gelince. Kafa yorduğum konular tabii ki. Her insanda ikisinin de olduğunu düşünüyorum. Ağırlığı nereye veriyorsanız, hangisini besliyorsanız onu büyütüyorsunuz. Elinizde olmayan şeyler de var elbette. Genetik, çevreniz, hormonlarınızın ani değişimi. Bilim ilerledikçe çok enteresan tartışmalar çıkıyor ortaya. Daha bencil ve kötü diye adlandıracağımız kişilerin amigdala boyları daha verici, paylaşımcı insanlardan farklı mesela. Alain Delon’daki Hakan gibi. Bu çocuk amigdala boyundan sorumlu mu?  Ya da çevre faktörü sorumlu olsun. Diyelim evde çocukken tecavüze uğruyordu, o yüzden o da büyüyünce hayvanlara tecavüz etmeye başladı. Şimdi Hakan kötü mü? Böyle bir girişle Hakan’ı size tanıtsam, o zaman bizim çocuklar ve yaptıkları kötülük olacak mı? Belki de Alain Delon da ısıran bir köpek olduğu için kötü! Sanırım daha çok iyilik ve kötülüğün birbiri içine girdiği, dönüştüğü, net olarak ayrılmadığı (çoğunlukla öyle değil mi?) durum ve konular ilgimi çekiyor. Bir kötülüğü cezalandırmak için yapılan şey de kötülük müdür? Kötülük ve iyilik var mı, yoksa bizim her şeyi dualite olarak algılayan kısıtlı beynimizin oyunu mu hepsi  tartışmasına kadar gider bu. Ancak daha genel kabul görmüş, siyah beyaz anlamına dönersek de, içimdeki umudu yaşatmayı, daha aydınlık olan tarafın ağır basacağına inanmayı seviyorum, Ayça olarak da kendi çapımda bunun için çabalıyorum diyelim ve bu zor konuyu kapatalım.

Tanrı’yı kadın olarak misafir etmek konusuna gelince. Evet, Misafir bir insanüstü. Bildiğimiz anlamda Tanrı değil tabii elbette. Üç Tanrı’lı dinlerden önce dişi olanın göklerde de daha makbul bir yerde olduğunu biliyoruz. Yunan mitolojisinde de evet bir Zeus gerçeği vardır ama Hera’dan ödü kopar, yaptıklarını nasıl saklayacağını bilemez. Kadının ikinci sınıfa indirgendiği, öldürüldüğü, işkence gördüğü bir ortama dişi bir ilahi kurtarıcının/ruhun daha uygun düştüğünü düşündüm.

Aynur Kulak: Bir Kış Gecesi Misafiri. Dönüp tekrar tekrar okuduğum öykülerin başında geliyor. Bunun çeşitli sebepleri var tabii ama çok belirgin kurgu yapmaktansa hikayeyi anlatmak, oradaki durumu anlatmak daha önemli gibi geldi bana sizin için. Parçadan bütüne gidiyim, bütünü parçalayayım sonra birleştireyim gibi bir hikaye aktarımı ile karşı karşıya değiliz. Ne dersiniz? Çokça konuşulan, çokça sorular sorulan edebi metinlerdeki kurgu meselesine nasıl bakıyorsunuz? 

Ayça Erkol: Bu uzun öyküde daha kalıplı bir kurgum var. Daha az sayıda karakterin, daha sınırlı bir mekanda ve durumdaki hallerini anlatmaktansa, birbirleriyle ilişkili çoklu karakterlerin daha geniş zaman ve mekana yayılan parçalarının toplamından oluşan bir kurgusu var bu öykünün.

Kurguda tabularım yok, yeterince gerçeklikten beslenmeli, yeterince de kurgu olmalı. Tek söyleyeceğim Bir Kış Gecesi Misafiri gibi öykülerde kurgunun doğal olarak çok önem kazandığı ve daha fazla üzerinde çalışmam ve prova yapmam gerektiği .

Aynur Kulak: Öykülerdeki dil de nasıl bir öykü anlatıyorsanız ona göre şekilleniyor. Mesela Alain Delon’da sokak jargonu, küfür söz konusuyken, Bir Kış Gecesi Misafiri’nde Ördek Avcısı bölümünün Suna’nın olduğu kısmında gayet düzgün ve ne söylediğini bilen bir şehirli dil, Ördek Avcısı’nın olduğu kısımda bambaşka bir yabani dil; Misafirin olduğu kısımda daha teatral dil gibi. Anlatıma çok güçlü bir desteği oluyor bu durumun o yüzden tercih ediyorum mu dersiniz yoksa kendiliğinden gelişiyor zaten ben de çok müdahale etmiyorum mu dersiniz?  Dil’in kaba göre şekil alıyor olması tam da dilin en önemli özelliği diyebilir miyiz?

Ayça Erkol: Anlatıma katkısı olduğuna inandığım noktada farklılaştırıyorum, evet. Özellikle diyaloğa yer verdiğim metinlerde böyle de olmak zorunda. Misafir’in dili ve üslubu aslında bize kim (ya da ne) olduğu ile ilgil ipuçları veriyor. Geldiğimiz çevre, yaşımız, cinsiyetimiz gerçek hayatta nasıl kullandığımız dili etkiliyor ve farklılaştırıyorsa kurguda da öyle olmalı.

Ayça Erkol: Pandemi döneminde bir buçuk yıla doğru yaklaşıyoruz. Çocuklar için de yetişkinler için de her şeyin düzü tersine döndü. Ya da belki de hep öyleydi de pandemi bunu daha belirgin hale getirdi, farkında değildik. Yetişkinler için de çocuklar için de neler olup bitecek, nasıl günler bekliyor bizleri? Nasıl öyküler okuruz mesela bu günlere dair? Sizin metinlerinizi nasıl etkiler bu durum?

Pandemi kadar keskin bir virajla karşılaşmasaydık bile bizi benzer meseleler bekliyordu ve “yeni normal”de de bekleyecek. Kabul edelim ki toplumsal gerçekçilik yıllarının meselelerinin ötesinde ve daha acil bazı meseleler var ilgilenmemiz gereken. Elbette gelir dağılımı, sınıflar, çocuklar, işçiler, kadınlar meselemiz olmaya devam edecek ve olmalı da ancak daha fazla gözümüzü kapatamayacağımız başka bir mesele var; dünya ölüyor! Biz bunu daha yüzlerce yıl sonra olacağını, bizden sonranın da tufan olduğunu düşünüyorduk itiraf edelim. Hayır, öyle değil. Buzullar erimeye devam ettiğinde, her gün onlarca diğer türü yok etmeye devam ettiğimizde daha ne virüslerle karşılaşacağız, bilmiyorum. Belki yirmi yıl içinde sahil şeritlerinde yaşayamayacağız, bir yirmi yıl sonra gıda ve su bulamayacağız. Elbette edebiyat bu konularla ilgilenecek ve ilgilenmeli de. Distopya alt türü diye baktığımız şey, şimdi, burada, size, bana oluyor ve olmaya devam edecek. Ben Mars’a koloni haberlerini heyecanla ancak umutsuzlukla da takip ediyorum. Aynı kafa ve davranış modelleri ile oraya yerleşsek ne olacak? Cehennemimizi mekiğe koyup yanımızda taşıyacağız sadece, bir sonraki gezegen de batana kadar rahatız, öyle mi? Sanat ve edebiyat elbette bu konulara daha yakından bakacak, bu konuda yazılan metinler de daha gerçekçi olacak, fantazi ya da distopik olarak adlandırılmayacaklar. Mutlaka ben de, öykülerim de, dilim de bundan nasibini alacaktır, bakalım ortaya neler çıkacak, henüz ben de tam bilmiyorum.

Kripto İklim Anlaşması doğru yönde atılmış bir adım

0

Son dönemde Türkiye’de en çok konuşulan alanlardan biri kripto para sektörü oldu. Peki bu popüler alanın çevreci karnesi nasıl, bu sektörü daha çevreci hale getirmek için neler yapılabilir. Bu noktada yenilenebilir enerjiye geçiş, Bitcoin’in karbon ayak izini azaltacağı ve sektörü daha çevreci, daha verimli çözümler aramaya teşvik edeceği için olası bir seçenek olarak görülüyor. Yine Kripto İklim Anlaşması’nın da atılmış çok doğru bir adım olduğu belirtilirken, bu tarz örneklerin çoğalması gerektiği ifade ediliyor.

Biz de bu konuları sektörün kilit oyuncularından biri olan Bitpanda’nın MENA ve Türkiye Yönetici Direktörü Elbruz Yılmaz’dan dinledik.

Yılmaz şunları söyledi: “Bitcoin’in çok fazla enerji tüketmesi yadsınamaz bir problem. Madenciler, yeni coin’leri dolaşıma sokmak ve işlemleri doğrulamak için enerji kullanırlar. Bitcoin fiyatı arttıkça, madencilerin gelirleri de artar, bu da daha fazla insanı madenciliğe başlamaya teşvik eder ve bir nevi daha fazla enerji tüketimine neden olur. Bazı yerlerdeki negatif karbon ayak izine rağmen, madencilik büyük bir iştir ve var olmaya devam edecektir. Madencilik, geniş kapsamlı bir konudur. Mevcut durum her ne kadar iyi olmasa da, bazı insanların sandığı kadar da kötü değildir ve hangi ülkeyi ele aldığınıza  göre değişir. Mevcut durumdan bahsedersek, evet, bazı ülkeler çok fazla enerji kullanıyor ve çevre kirliliğini önlemek için yeterli adım da atmıyorlar. Ancak, Avrupa’daki kripto para madenciliğine bakarsanız, geceleri enerji kullanımı pratikte ücretsiz olduğu veya birisi bunu yapmanız konusunda etkili olarak sizi desteklediği için madenciliğin genellikle geceleri yapıldığını ve gün içinde madencilik faaliyetlerinin durdurulduğunu fark edeceksiniz. Madencilik için hangi enerjinin kullanıldığına bakmanız gerekir. Dolayısıyla, bunu genellemek ve bunun küresel olarak her yerde bir sorun olduğunu söylemek çok iyi bir fikir değil.”

Sektör büyüdükçe daha çok yenilik ve iyileştirme

Yılmaz’a göre, dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta da bu mevcut durumun sonsuza kadar sürmeyeceği gerçeği. Bitcoin’e ve arkasındaki teknolojiye baktığınızda, başlangıcından bu yana pek çok değişikliğe tanık olduk. Örneğin, son birkaç yılda, Bitcoin ağında yapılan birçok iyileştirme ve yenilik gerçekleşti ve bu yenilikler, sistemi önemli ölçüde geliştirmekte. Aynı şey Ethereum için de geçerli. Bu orijinal çözümler kesin veya nihai değil. Bu sektör ne kadar büyürse, o kadar çok katılımcısı olur, dolayısıyla daha da fazla yenilik ve iyileştirmenin ortaya çıkacağı da bir gerçek.

Blockchain teknolojisi, finansal alanın dışında pek çok çığır açan uygulamaya sahip. Dolayısıyla, enerji sorununa tek başına bakmak pek hoş olmazdı. O halde, bunları nasıl daha iyi hale getirebiliriz? Örneğin, yenilenebilir enerjiye geçiş, Bitcoin’in karbon ayak izini azaltacağı ve diğer sektörleri daha çevreci, daha verimli çözümler aramaya teşvik edeceği için olası bir seçenektir. Küresel blockchain’i yenilenebilir enerjilere geçirecek olsaydık, kripto sektörünün tamamen karbon nötr hale gelmesi gerekirdi. Yılmaz’a göre, örneğin, STEM topluluklarını teşvik ederek, verimlilikten ödün vermeden daha az elektrik kullanan gelişmiş ve sürdürülebilir donanım geliştirebiliriz.

Çok daha büyük ölçekte kurumsal değişim

Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Diğer pek çok sektörde de çevresel etki karmaşık bir konudur. Örneğin, çimento üretimi, küresel olarak karbon emisyonlarının %5’inden sorumludur. Sera gazı emisyonlarının en büyük kaynağı, elektrik ve ısı için fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanmaktadır. Gıda ve moda sektörü ise sadece birkaç tane örnek arasındadır. Kurumsal değişimin gerçekten çok daha büyük bir ölçekte gerçekleşmesi gerekiyor”.

Anlaşma gibi örnekler çoğalmalı

Yılmaz’a göre, “Kripto İklim Anlaşması” doğru yönde atılmış bir adım. Paris Anlaşması’ndan esinlenmiştir ve kripto para birimleri alanındaki kuruluşlar tarafından imzalanan bir iklim anlaşmasıdır. Bu tür girişimler, sektörümüzün sürdürülebilir gelişimini ilerletmeye yardımcı olabileceği için bu örneklerden daha çok görmemiz gerekiyor.

“Breaking Boundaries: The Science of Our Planet” belgeseli 4 Haziran’da Netflix’te yayınlanacak

Gezegenimizin dokuz kritik eşiğini konu alan Netflix belgeseli, 4 Haziran’da gösterime giriyor. Biden’ın Nisan ayında gerçekleştirdiği İklim Liderleri Zirvesi’nde ön izlemesi gösterilen ‘‘Breaking Boundaries: The Science of Our Planet” belgeseli, Greta Thunberg’in önsözüyle birlikte kitap olarak da yayınlanacak. Belgeselin yardımcı yapımcıları Stockholm Resilience Center kurucu ortağı Johan Rockström ve merkez medya stratejisti Owen Gaffney, belgesel anlatıcısı ise Sir David Attenborough.

75 dakikalık belgesel, Johan Rockström’ün ve ekibinin, sadece gezegenimizin istikrarı için değil, insanlığın geleceği içinde, sınırlarını aşmamamız gereken gezegenin dokuz kritik eşiğini keşfetmesinin bilimsel yolculuğunu anlatıyor.

Planetary Boundaries olarak bilinen gezegen sınırlarının temelini oluşturan araştırma, Rockström ve uluslararası üne sahip 28 bilim insanında oluşan bir grup tarafından ilk olarak 2009’da yayınlandı. Bu modelde, Sanayi Devrimi’nden bu yana insan eylemlerinin küresel çevresel değişimin temel nedeni haline geldiğine dair bilimsel kanıtlara dayanmaktadır. Araştırmacılar, uluslararası toplum için “insanlık için güvenli bir çalışma alanı (safety operating space)” tanımlamak istediler. O zamandan günümüze bu model, bilim ve politika alanlarında pratiğe dökülecek şekilde büyük ilgi uyandırdı.

2021 İklim Zirvesi’nde Belgeselin Özel Gösterimi Gerçekleşti

Filmin duyurusu, 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması’ndan bu yana en çok beklenen küresel iklim anı olarak nitelendirilen Başkan Biden’ın 2021 İklim Zirvesi’yle aynı zamana denk geldi. Bu sebeple belgesel özel gösterimi gerçekleşti.

Owen Gaffney, ”ABD iklim elçisi John Kerry filmi duymuştu. Bunu görünce zirve programında ona bir yer vermek istedi.” diyor.

2020 yılında 160 milyon Netflix sahibi, sürdürülebilirliği keşfeden en az bir film veya şovu izledi.

Belgeselin ana mesajı hala gezegensel sınırların korunması için zamanımız olduğu üzerine kurulu. Ayrıca alınan eylemler için dört önceliğin olduğunu ana hatlarınıyla belirtiyor. Bunlar sırasıyla, sera gazlarını sıfıra indirmek, toprakları, ormanları ve okyanusları korumak, beslenme şeklimizi ve gıda yetiştirme şeklimizi değiştirmek ve son olarak sürdürülebilir ekonomilere geçmek.

”David Attenborough, zamanımızın en büyük doğal hikaye anlatıcısıdır. Birçok kuşaktan insana ilham verdi. Netflixle birlikte küresel ortaklarımızın koruyucusu olan gezegensel görevliler olmalarına ilham verecek daha fazla insana ulaşmayı umuyoruz.”
Johan Rockström

Rockström ve Gaffney, belgesele eşlik edecek bir kitap da yayınladılar.

“Breaking Boundaries: the Science of Our Planet” isimli kitap Greta Thunberg’in önsözüyle kitap üç temaya odaklanıyor: gezegensel farkındalık, gezegensel sınırlar ve gezegensel yönetim.

Gaffney’in belirttiğine göre kitap, insanlık için gerçekten belirleyici bir on yıl olduğunu ortaya koyuyor. Ancak tarihteki en hızlı ekonomik dönüşümü gösteren dört kritik noktası olan sosyal hareketler, siyasi eylem, sürdürülebilir çözümlerin düşen fiyatları ve teknolojik atılımlar anlatılıyor.

Kitap, Penguin/Random House’un bir parçası olan DK tarafından 6 Mayıs’ta piyasaya sürülecek.

Kaynak: https://www.stockholmresilience.org/research/research-news/2021-04-30-new-netflix-documentary-brings-the-planetary-boundaries-to-the-world.html

Cinsiyetçiliğin iyimser çığlığı

Daha sürdürülebilir toplumlara yönelik herhangi bir ciddi değişim cinsiyet eşitliğini içermelidir.  –Helen Clark

Yeni Zelanda eski başkanı Helen Clark’ın söylemiş olduğu bu söz ve bu söze ek olarak kendi kişisel ilgim dilimizde çeşitli çevirileri olan ‘benevolent sexism’ yani iyimser/korumacı cinsiyetçilik üzerine yazımı tamamlamama yardımcı olan motivasyonlarım arasındadır.

Cinsiyetçiliğin iyimser çığlığı

Cinsiyet kelimesi, kendi özü itibari ile aslında bölücüdür. Biyolojik olarak, genetik olarak, anatomik olarak kadın ve erkek ayrımına işaret eden bir belirleyicidir. Dolayısıyla salt cinsiyet kavramı biyolojik farklılıklara vurgu yapmakta gibi görünmektedir. İlk bakışta makul olarak görülebilen bu kavramın; kişileri, kitleleri, bir grup insanı, bir topluluğu ya da bireysel olarak bir kişiyi ötekileştirebilecek güçte olması ilginçtir. Sosyolojik açıdan düşündüğümüzde toplum bireyi var eden bir dinamiktir. Birey ve toplum ikilisini ele aldığımızda, her iki organizma arasında karşılıklı bir etkileşim olduğunu varsayabiliriz. Peki bu karşılıklı etkileşim, gerçekten herkes için hakkaniyetli/eşit midir? 

Toplum ve cinsiyet bir araya geldiğinde, hep bir kazanan ve bir kaybeden ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tabii ki önümüze toplumsal cinsiyet ve buna bağlı roller serilmektedir. Toplum kendi içinde yüzyıllardır aktarılmış gelenekleri, adetleri, normları ve birtakım ‘var olabilme’ desenlerini barındırmaktadır. Bireyin toplumsal değerler ile ya da aktarılan öğretiler ile paralel davranması ona faydalı olabilecek gibi anlaşılırken; bireyin var olan düzenin başka bir ucunu içerecek şekilde davranması birtakım olumsuz çıktılara sebebiyet verebilmektedir. Bu durumun dramatik örneklerinden biri de ne yazık ki kadınlar üzerinden inşa edilmektedir. Kadın; kendisine biçilmiş, onu kısıtlayan duvarlar arasında toplum tarafından sürekli olarak sıkıştırılmaktadır. Kadın cinsiyetinin nabzını tutan davranış ve tutumların dışına çıkıldığında hızlı bir şekilde etiket ile karşılaşılmaktadır. Dolayısıyla, biyolojik olarak kadın ve erkeği ayırmanın fizyolojik gerekçelerinin ötesinde içinde barındığımız toplumun normları ve bu normları pekiştiren her bir eylem, düşünce, duygu ve atıf ötekileştirme mantığına çanak tutmaktadır. Maskulen bir kadın mı? Feminen bir erkek mi? LGBTİ+ bir birey mi? Mümkün değil dermişçesine düşmanca tutumlar yükselmekte birçok insandan. Aslında bu durum toplumsal cinsiyetin bir yönünü oluşturmaktadır. Çelişik olarak da dilimize çevrilmiş olan ‘ambivalant sexism’ tam da bu düzlemde bizleri aydınlatmaktadır. Kendi kimliğini biyolojik cinsiyetinden farklı olarak inşa eden her bir bireye düşmanca tutumlar sergilemek, kişiler arası hiyerarşi kurmak ve bu eşitsizliği meşrulaştırmaya yönelik her bir saldırgan hareket ‘düşmanca’ tarafı oluşturmaktadır. Düşmanca cinsiyetçiliğin en belirgin örneklerinden biri de kadınların cinsel obje olarak konumlandırılmasına yönelik çabalardır.

Cinsiyetçilik hakkında görüşlerimizi dile getirirken aslında birçoğumuz düşmanca cinsiyetçilik minvalinde söylemlerde bulunma eğilimi gösteririz. Peki bu durumun iyimserleştirilmiş halinin yani bir nevi gölgelenmiş diğer yanının ne kadar farkındayız? İyimser cinsiyetçilik dediğimizde kadınların narin, korunmaya muhtaç, saf varlıklar gibi nitelendirilmelerin altında yatan sahte bir iyimserlik halini anlamamız gerekmektedir. Aslında bu iyimser cinsiyetçilik ucu, düşmanca cinsiyetten daha da tehlikeli olabilmektedir. Bunun bir nedeni, cinsiyetçilik paydasında hareket eden bireylerin bunu bir iyimserlik ile çerçeveleyecekleri örtük bir alan oluşturmasıdır. Biri düşman bir diğeri iyimser uçları oluşturan bu cinsiyetçiliğin ortak paydası ise kadınların ‘yetersizliğine’ atıfta bulunmasıdır. Kişiler bilerek ya da farkında olmayarak iyimser cinsiyetçilik tutumlarını muhafaza ederken asıl kritik nokta bu durumun farkında olmamak ve bunu ‘normalleştirmektir’.

Bir insanın gerçekten de sırf cinsiyetinden ötürü korunmaya muhtaç olabileceğine inandığını ve bunu savunduğunu hayal etmenizi istiyorum. Eğer bir kişi bu ve buna benzer düşünceler içerisine girmiş ise karşı taraftan gelecek her bir davranış, tutum ve düşünce kontrolsüzce gerçekleşecek ve belki de en acısı tüm bunlar meşru/normal bir düzleme oturacaktır. Tarafların bu durumdan memnun olması dahilinde atılması gereken adım pek tabii bir zihniyet dönüşümü olmalıdır. Kabul edersiniz ki, basit günlük alışkanlıklarımızdan bile vazgeçebilmek her zaman kolay olmamaktadır çünkü bu gündelik alışkanlıklar aslında her gün yaptığımız eylem kümelerinden oluşmaktadır. Bu görece basit örneği, toplumun her bir kesimini ilgilendiren düşünce kalıplarına, zihniyete, zihinsel alışkanlıklara yansıttığımızda önümüzdeki yolun çok da kolay olamayacağını varsaymak mümkün olacaktır. Belki şu an birçoğumuzun içinden geçen cümle ise ‘ama imkansız değil’ olmuştur. Kesinlikle katılıyorum imkansız değil ancak değişimin kendisini sadece umarak yol katetmek de mümkün değil gibi görünmektedir. Tam da burada sosyal inşacılara kulak vermemiz gerektiğine inanıyorum. 

Kaynak:
https://www.a24.com.tr/toplumsal-kurum-nedir-toplumsal-kurum-cesitleri-nelerdir-haberi-40160005h.html?h=55

Eğer bir değişim ve dönüşümden bahsedeceksek başlangıç noktamızın ‘dil’ olması bu yolda bizlere olumlu kazanımlar sunacaktır. Sosyal inşacılara göre her şey dilde başlar ve dilde biter. Her gün kullandığımız ve bu kadar etkili olan bir aracın, ayrımcılığa mahal vermeyecek şekilde kullanılması birçok karanlık noktayı aydınlatacaktır. Tarih boyunca çeşitli şekillerde inşa edilmiş düşünsel faaliyetlere sorgusuz salt bir kabul göstermektense birtakım dinamiklerin oluşturulmasında etkin bir şekilde faaliyet göstermek her bireyin nihai amacı olmalıdır. Dolayısıyla herkes kendi evinin önünü süpürse daha temiz bir mekan elde edebiliriz. Burada vurgulamak istediğim nokta; bireysel olarak farkındalık sahibi olmamız gerektiği ve bu farkındalıkla eyleme geçmenin esas olduğudur. Bireysel farkındalık ve eylemlerin ötesinde, eğitim sistemi ile cinsiyetçilik konularının bir entegrasyonu sağlanmalı ve bu konuların ders içeriği olarak müfredatlarda yer alması yapılması gereken eylem planları içerisinde yer alabilir. Gündelik basit alışkanlıkları değiştirmenin dahi sanıldığı kadar kolay olmadığı gibi dil de bizim en girift alışkanlarımızdan biridir. Ancak, kelimelerin gücünün sanılanın ötesinde olduğuna inanıyorum. Tıpkı bilim adamı demek yerine bilim insanı demeyi bildiğimizdeki güç gibi…

Başlık görseli kaynağı: https://www.obiettivoinsalute.it/psiche-e-cervello/psicologia/l-incontro-con-il-diverso-emozioni-evocate-dall-incontro-con-l-altro-nella-dimensione-dell-estraneita.html?hcb=1

Eurovision’da farklılık kazandı

0

Örovizyon politika ile insan türünün acayipliklerinin bir araya geldiği, tam da bu yüzden kültür analizinin konusu olmayı hak eden bir tuhaf yarışma … Evropa mutluköyünün içindeki çirkinlikleri ayyuka çıkarması, LGBTİ bireylerden translara, kadınlardan kuirlere, yerel müziklerden ana dillere, beyaz Batı’nın yüzyıllarca hor gördüğü ya da yok saydığı farklılıkları görünür kılması itibariyle değerli.

Poptan daha “elit” müzikler icra etmenin “erdemi” ile yetiştirilmenin, ha bir de rockçı-metalci olmanın “racon”undandır Örovizyon’u küçümsemek ve hatta yok saymak. Türkiye katılmayı bıraktığından bu yana, daha çok da konuya dair haberlere maruz kalmamaktan ötürü, Örovizyon iyiden iyiye sıfırla çarpılıp yoklar evrenindeki yerini almıştı benim dünyamda. Ta ki Litvanyalı biriyle kanka olana kadar. Şimdiye kadar Örovizyonu hiç kazanmamış bir ülke olarak elbette bunu bir gurur meselesi yapmışlardı. Bu sene çok umutluydular çünkü şu sıralar Evropa’yı kasıp kavuran tekno müziğe yakınsayan bir dans müziğiyle katılıyorlardı ve şarkı “yalnız dansetme” üzerine sözleri, Sia kliplerini andıran sıra dışı ve aşırı eğlenceli dans hareketleriyle Korona zamanlarında evlerinde “ay dışardan nasıl görünüyorum” kaygısı taşımadan saçmalama hakkını kullanan bizlere hitap ediyordu. Ben ise elbette içimden söküp atamadığım eski bir Türkiye geleneğini yerine getirerek “kaybeden takımın tarafını tutuyordum”.

Litvanya: 21. yüzyıl çocukları! Rusya: Feminist! İtalya: İsyankar!

Litvanya’nın sahneye çıkmasını beklerken internetteki beklentilerin İtalya’nın kazanacağını gösterdiğini fark ediyoruz. Örovizyonun müzikalitesine karşı önyargıdan, yarı kulak şarkıları dinlerken önce Rusya’nın şarkısı dikkatimi çekiyor. Sahnedeki sunumdan ve solistin ateşli performansından ortada güzel bir şeyler döndüğüne dair sezgilerim gıdıklanıyor. Şarkıyı araştırmaya girişiyorum ve Rus kadınlarına saygı niteliğinde epeyce feminist sözleri olduğunu fark edip “üzgünüm, bu şarkıya da oy vermek zorundayım” diyorum. İsveç’i temsilen katılan genç şarkıcının cinsiyeti üzerine tartışmaya başlıyoruz ve etik olarak yaptığımızdan utansam da sonra kendi kendime “ya ne kadar güzel kuir bireyleri sahnede görmek” diye keyifleniyorum. Derken İtalya sahne alıyor. Solistin yarı çıplaklığından topuklu ayakkabılarına, farklı türde bir kuirlik kaplıyor sahneyi. Marilyn Manson özentisi olmaması için dualar ederken şarkı kolay akılda kalan melodisi ile kulağımı yakalıyor. Davullar coşup elektrik gitar ve bas tekrar etmeyen rifleri çaldıkça, şarkının formu ve gitar tonları 80’ler hard rocktan nu-metale ve şu an adını koymakta zorlandığım rock alttürlerine geçiyor. Yani yapısal ve ses (sound) olarak birçok çeşidi içinde barındıran bestenin sıradan bir Örovizyon şarkısınından kalite olarak kat be kat üstte olduğunu algılayıp iyice seviniyorum. Bas gitarist kadının tekmeli performansını da atlamamak lazım.

İnsan dediğin büyüyen bir şey. Değişik bakış açılarından haberdar oldukça dünyayı yorumlama biçimleri evrilebilen bir tür. Yukarıda tırnak içinde kullandığım elitizmin kalıntılarını üzerimden atıp sahne performansını kısıtlı kültür analizi bilgimle yorumlamaya başlayınca, aynen Rusya’nın şarkısında tahmin ettiğim gibi bu şarkının sözlerinin de Maneskin adlı İtalyan grubun sahne performansındaki duruşu ile örtüştüğünü, tutucu Avrupa kültürüne karşı rock müziğin -kimi zaman unutulan- isyankar ruhunu taşıdığını keşfediyorum. Şarkının birkaç dizesini kabaca tercüme edecek olursak Maneskin’in derdini özetlediğini görüyoruz: “Buradaki insanlar uyuşturucu satıcıları gibi tuhaf, çok fazla gece dışarıda kaldım, şimdi kapıları tekmeleyeceğim / Özür dilerim anne, her zaman dışarıda kaldığım için / Deliyim ama onlardan farklı / Aklımızı kaçırdık ama onlardan farklıyız/ İnsanlar konuşur, ne hakkında konuştuklarını bilmeden / Beni bu salındığım yerden çek çıkar, nefes alamıyorum”. Evropa tutucularının şeytanlaştırdığı kimliklerin ve seçimlerin –çıplaklık, BDSM, kuirlik- sureti gibi boy gösteren grup, sözlerinde de öteki olmaktan bahsediyordu. Maskülenliğin norm sanıldığı bir müzik türü olan rock-metal ile duruşlarını ortaya koymaları da ayrıca mânidar.

Voila! Fransız kibirine halkın tepkisi!

Yarışmada dikkat çeken bir başka konuya gelecek olursak: Fransa müziğini kendine has ve Avrupa’daki başka hiçbir müziğe benzemeyen melodilerinden ötürü oldum olası sevmişimdir. Nitekim Fransa şanson (chanson) türünün gücünü arkasına alarak yarışmaya katılıyor ve genç bir şarkıcıdan şansonun dirilişini izleyerek keyifleniyoruz. Popülerliği tarih sahnesinde kanıtlanmış bir müzik türüyle yarışmaya katılmanın kibiri ve kolaycılığına burun kıvırmadan da durmuyorum elbette. “Yani yeni ne kattın sen şimdi? Söylediklerini de anlamıyor çoğumuz zaten.” Yarı-keyfimiz oylamaya kadar sürüyor. Zira dil konusundaki milliyetçilikleriyle ünlü Fransa, İsviçre’nin Fransızca şarkısı ile liderlik için kapışırken oylama arasında Fransız şarkıcı ile yapılan röportajda “İki Fransızca şarkının zirvede olması beni ayrıca mutlu etti” diyor. Hemen ardından jüri oylarını açıklama sırası Fransa’ya geliyor ve sunumun neredeyse tamamı Fransızca yapılıyor. Örovizyon asla sadece bir müzik yarışması değildi. Tez yazmanın ortasındaki edebiyat-kültür öğrencisi için anti-kolonyalist kültür analizi yapma çanları çalınıyor ve ben elbette şikayet ediyorum. “Ağız tadıyla iki kafamızı dağıtacaktık, Fransa’nın post-imparatorluk sendromuna maruz kaldık!” İngilizce’nin de emperyal bir dil olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, Avrupa toplumlarına haykırasım geldi: Bıktık sizin birbirinizle yarışırken dünyanın içine etmenizden. Toplayın milli gururunuzu da bi gidin başımızdan! Umarım kaybedersin Fransa! Zaten bütün savaşlarınızı kaybettiniz! Hıh! Beter ol![1]

Nitekim puanların %50’sini oluşturan halk oylamasına sıra geldiğinde tutucu Avrupa toplumunun sinir uçlarına her açıdan dokunan Maneskin’in şarkısı zirveye oturuyor. Tarih tekerrürden ibarettir! Bazen. Lordi’nin yarışmayı kazanması nasıl ki Örovizyon’un yüzüne bakmayan rock-metal dinleyicisinin pop kültürü kutsayan baskın kültüre sms’lerle bir tokat atması idiyse, Empire strikes back!  

Bir Grotesk Evropa Masalı: Pudra Şekeri ve Mahalle Baskısı

Bunu duyan mahalleli durur mu! Diğer yarışmacı ülkeler hemen bir görüntüyü manipüle edip Maneskin solistinin canlı yayın sırasında kokain çektiğini iddia etmeye başladılar ve İtalya’nın diskalifiye edilmesi gündeme geldi. Kullanılan görüntü, filmlerde kokain sahnesi görmüş beş yaşında çocuğun bile algılayabileceği kadar açıkça gösteriyor ki solistin o kadar kısa sürede, ellerini kullanmadan, burnunu masaya yapıştırarak değil kokain, pudra şekeri bile çekemeyeceğini açıkça gösteriyor. Hayır yani pudra şekeri bile burunda, dudak üstünde beyaz bir iz bırakırdı. Yok öyle bir şey. İşin ilginç yanı, yarışmayı birlikte izlediğim, ne metal ne de kuir ortamlarına alışkın olmayan iki arkadaşım da kokain iddiasına, hiç araştırmadan inandı. Ben Avrupalı mahalle ahalisini uzakta bir yerdeki Neonazilerden ibaret sanırken, sırf görünüşünden ve icra ettiği müzik türünden ötürü uyuşturucu kullanımını insanlara yakıştıran, yaftayı yapıştıranlar en etliye sütlüye karışmayanlarmış ya! Arkadaşlarımı bir yazıda harcayacak değilim elbette. Kıssadan hisse, Örovizyon politika ile insan türünün acayipliklerinin bir araya geldiği, tam da bu yüzden kültür analizinin konusu olmayı hak eden bir tuhaf yarışma. Son bilmem kaç yıldır norm kabul edilenlerin dışında müzisyenlerin duyulmasını sağlaması, Evropa mutluköyünün içindeki çirkinlikleri ayyuka çıkarması, LGBTİ bireylerden translara, kadınlardan kuirlere, yerel müziklerden ana dillere, beyaz Batı’nın yüzyıllarca hor gördüğü ya da yok saydığı farklılıkları görünür kılması itibariyle değerli. Farklılıklardan korkmamalı. Korkuyorsanız da üstüne gitmeli. Önyargılarınızı aşılması gereken engeller olarak gördüğünüzde ve onların ötesine geçtiğinizde, sizi ne kadar da renkli, güzelliklerle dolu dünyaların beklediğine şahit olacaksınız. Yeter ki pamuklara sarmalandığınızı sandığınız diken kutularınızdan çıkın. Dışarıda “hayat var”!  


[1] Fransız kolonyolizmi hakkında farklı bir bakış açısı için Trevor Noah’nın gösterisini izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=COD9hcTpGWQ

Balkon | Öykü

0

Sabah rüzgarı evin perdelerini hafifçe havalandırıyordu. Siyah, uzun perdeler ile ipeğimsi tüller birbirlerine karışarak salınmaktaydı. Krem çarşafların üstüne kesik kesik yansıyan bal rengi güneş, odanın geri kalanına da yayılmaya başlamıştı. Çiçekler kendilerine geliyor, başlarını kaldırarak ışık huzmelerini yakalamaya çalışıyordu. Etrafı pembemsi bir altın ton kaplamıştı.

Odanın duvarları krem rengiydi. Bir sürü çizim yapılmıştı üstüne. Birkaç çıkartma vardı. Bir sürü fotoğraf asılmıştı. Bazılarının altında bir şeyler yazıyordu. Duvarların geri kalanına resim defterlerinden sayfalar ve yazılarla dolmuştu. Her yerde ağlayan, gülen insanlar, başıboş eller, gözler, mutantlar, kanatlar, obje çizimleri, bahçeler, ormanlar, kitaplardan kesilmiş alıntılar vardı. Şiir, motivasyon yazıları, bir ay öncesinden kalma notlar, sevdiği sözler, düşünceler…

Üstü kaplanmamış tek şey aynaydı. Sadece bir tane fotoğraf asılıydı. Karanlık ve bulanık bir fotoğraftı. Bir grup insan salıncaklarda sallanıyordu. İkisi ayaktaydı. Diğerleri önlerinde oturuyordu. Birkaç kişi ise etrafta koşuyor, dans ediyor gibiydi. Fotoğrafın altına minik bir yazı yazılmıştı, özenle: “Saçmalamaktan korkma!”

Odanın geri kalan kısmında neredeyse duvarlardan birini kaplayan bir kitaplık bulunuyordu. Kitaplar dağınık ancak bir o kadar da düzenli yerleştirilmişti üzerine. Kitapların önlerine konulmuş bir sürü eşya bulunuyordu. Takı kutuları, kalemler, defterler, bitkiler, şişeler… Kitaplığın bu dağınıklığında kendine has bir güzellik vardı.

Duvarın bitimine yakın bir çalışma masası duruyordu. Tahta masa sonradan siyaha boyanmıştı. Üstünde beyaz kalemle karalanmış notlar ve boya izleri vardı. Mini bir masa lambası konmuştu. Kahve bardaklarından kalemlik yapılmıştı. Buna rağmen masanın her yanına dağılmış kalemler bulunuyordu. Kurşun kalemler, asetat kalemleri, tükenmez kalemler… Masanın üstünde defterler birbirine girmiş, birkaç not ve çizim öylece saçılmıştı. Bir analog fotoğraf makinesi çizimlerin
üzerindeydi. Masanın üzerine iki beyaz raf asılmıştı. Birinde tütsü ve kristaller vardı. Lapis lazuli, kristal kuvars, pembe kuvars, aytaşı… diğerinde resim defterleri ve boyalar bulunuyordu. Fırçalar en üste konmuştu. Defterlerin neredeyse hepsi doluydu.

Zeminde grimsi yumuşak bir halı bulunuyordu. Üstüne basınca bulutlara dokunuyormuş gibi hissettiren türdendi. Ahşap paletlerin üstüne sofa konmuş, yatak yapılmıştı. Duvara dayalıydı. Başının birkaç santimetre ilerisinde pencere başlıyordu. Pencerenin bitimindeki kapı balkona açılıyordu.

Parmaklıklara saksılar asılmıştı; sukulentler, çiçekler, kaktüsler… Balkonun iki ucundan sarkan saksılarda sarmaşıklar büyüyordu. Acem borusu, güzelce saksıyı sarmış, tele dolanarak parmaklıklara doğru ilerliyordu. Duvar sarmaşığı ise camlara doğru uzanmaya başlamıştı. Tahta balkon masası cama dayanmıştı. Üzerinde yarısı dolu, lacivert renkli, seramik bir küllük, duruyordu. Masanın üstünde dibi kalmış bir bira şişesi vardı. Bir yazı dosyasıyla kırmızı renkli bir kalem
hemen yanındaydı. Yerde, dört, beş tane, boş bira şişesi, sabah ışığıyla yıkanıyordu. Sandalyelerden biri, kırmızı renkli katlanabilir bir sandalyeydi. Öylece masadan uzaktaydı. Hafif çapraz duruşuna baktım. Kahve bardağımı yavaşça dosyanın üzerine bıraktım.

Yatağa baktım. Yastıklar krem rengiydi. Siyah yorgan kenara itilmişti. Bembeyaz ayaklarından biri yataktan hafifçe sarkıyordu. Diğer bacağı kareli pijaması yukarı sıyrıldığından neredeyse çıplaktı. Üstünde siyah bir askılı vardı. Toplanmış, göbeği hafif açılmıştı. Karın çizgileri belirginleşmişti. Spor işe yarıyor demekti. Uyandığında aynaya bakıp sevinecekti. Gelip bana gösterecek sonra tekrar ayna karşısına geçip karnını inceleyecekti. Küçük göğüsleri vardı. Giydiği her üstü ayrı hoş kılıyorlardı. Boynunda inci kolyenin ucundaki mavi kelebek yatağa doğru düşmüştü. Kolye yamuk duruyordu. Çene hizasından biraz daha uzundu saçları. Dağılmıştı. Saçındaki pembe boya hafif akmış, aralardan sarılar çıkmıştı. Saçını ilk boyadığı zamanlardan yastığa bulaşan boya çıkmamıştı. Hafif sağ tarafının üstüne uzanmış, bir eliyle peluş ayıya sarılıyordu.

Yüzüne hafifçe güneş vuruyordu. Güneşten yanan yanakları pembenin en güzel tonlarına boyanmıştı. Bir kaç saç teli yüzüne düşmüştü. Dudakları kırmızımsı bir tondaydı. Dudağının üstünde bir ben vardı. Hafif ağzı açıktı. Yanaklarındaki çiller belli oluyordu ışıkta. Her bir çilini tek tek öpmek istiyordum. Hepsine sayfalarca şiir yazabilirdim. Dudaklarını ise anlatacak söz bulamazdım. Beni her öptüğünde yumuşaklıkları karşısında nefesim kesilirdi. Kirpikleri uzundu ancak o bunu hiç kabul etmezdi. Benimkilerin daha uzun olduğunu iddia ediyordu. Göz kapağında da bir ben vardı. Her göz kırptığında bir yıldız gibi belirir, sonrasında yok olurdu.

Kahverengi gözlerinde dünyanın tüm sırlarını saklardı. Her zaman parlardı gözleri. Üzgünken bile bir umut ışığı olurdu hep gözlerinde. Hiç sönmezdi. Şu an uyurken çok huzurlu gözüküyordu. Bıraksalar ölene kadar izlerdim. Parmak uçlarımda içeri girdim. Yatağın ucunda, yerde duran bilgisayarı aldım usulca. Balkona çıktım. Bilgisayar açılırken biraz daha izledim onu.

Uyanınca beni balkonda görecek, gülümseyecekti. Gidip su dolduracaktı kendisine. İçerek yanıma, balkona çıkacaktı. Kırmızı sandalyeyi düzeltmeden oturacak, çiçeklerini izleyecekti. Ben çıt çıkarmayacaktım. Usulca her hareketini aklıma kazımaya çalışacaktım. Bana dönecekti. “Günaydın,” diyecekti. Gülümseyecektim. “Çok güzelsin.” diyecektim. Gülerek, “ve sonra kurtlar geldi…” diyecekti usulca. Ne zaman söyleyecek bir şey bulamazsa böyle söylerdi. Sonra bana balkonu ne kadar sevdiğini anlatırdı. Yine yeni yeniden çiçeklerini överdi. Sarmaşıkların yapraklarını okşardı.

Bunları düşünürken bilgisayar açıldı. Boş bir sayfa açtım. Cama sıkıştırılmış fotoğrafımıza gözüm ilişti. Bu balkonda çekilmiştik fotoğrafı. O masada oturuyordu, ben ise sandalyedeydim. Bana doğru eğilmişti. Gülüyorduk. Saçları maviydi o zaman. Çok yakışırdı, her şey gibi. Güldüm, tekrar. Bilgisayara verdim odağımı. Boş sayfaya baktım bir süre sonunda yazmaya başladım:

“Balkon.”

Rana Plaza Faciası ve Giyim Sektörü

24 Nisan

Tarih boyunca yaşanmış en kötü endüstriyel kaza 24 Nisan 2013 günü Bangladeş’in Dakka şehrinde gerçekleşti. Sabah 8.45’te. Senin veya benim hem daha ucuza hem de daha çok kıyafet alabilmemiz için hasar ve çatlaklarla dolu, garip seslerin çıkmaya başladığı plazadaki giyim fabrikalarına sömürülmeye giden pek çoğu genç kadın olmak üzere 1134 işçi hayatını kaybetti. 2500’den fazla kişi yaralandı; bazıları enkazdan kurtulmak için kendi uzuvlarını kesmek zorunda kaldı. Bugünü unutmayalım. Bugün biz; plazanın tehlikeli olmasından dolayı giriş katındaki dükkan ve bankaların kapatılmasına rağmen giyim fabrikalarının zorla işçi çalıştırmaya devam etmesiyle giyim sektörünün zalimliğiyle yüzleştik. Bugün açgözlülüğün kaç cana mal olabileceğine şahit olduk. 24 Nisan 2013 günü biz insanlık olarak sınıfta kaldık. Neredeyse 1 ay 1 yıl sonra da 13 Mayıs 2014 günü, Türkiye Soma’da 301 vatandaşını kaybettiği kendi tarihinin en büyük iş faciasını yaşadı.

Facia Sonrası, Öncesine Dair Öğrendiklerimiz

Aslında Bangladeş’teki işçi sendikalarının çalışma koşullarını iyileştirmeye yönelik çabalarının olduğunu ama bunun devlet ve işveren firmalar arasında oluşturulan bir ittifak ile bastırıldığını öğrendik. Bangladeş’in ihracatının %80’ini giyim sektörü oluşturduğu için işçi sendikalarının hak arayışını bu ittifak ulusal çıkarları zedelemekle ilişkilendirdi. 

Giyim sektöründe yaşanan uzun mesai saatleri, güvenli olmayan çalışma koşulları, düşük maaşlar gibi adaletsizlikler gün yüzüne çıktı. Örneğin Rana Plaza’daki fabrikalarda aylık ortalama maaşın 50 dolar olduğunu öğrendik ki bu da genel olarak ürettikleri bir pantolonun Avrupa ya da Amerika satış fiyatından daha düşük. Bu maaşın ne kadar yetersiz olduğunu bir diğer giyim fabrikasına ev sahipliği yapan Kamboçya ile kıyaslayarak belki daha iyi anlayabiliriz. 

Kamboçya’da Giyim Sektöründeki Bayılmalar

Kamboçya Ulusal Güvenlik Fonu 2017 yılında 1600 giyim işçisinin fabrikalarda bayıldığını tespit etti. Öncelikli sebep; işçilerin beslenme eksikliği. Çalışanların %32’si anemik ve çok zayıf oldukları için yorgunluk, halsizlik, konsantrasyon eksikliği, düşük verimlilik ve sonrasında da bayılmalara sebep oluyor. Bu noktada da neden yetersiz besleniyorlar diye sorarsak, çok düşünmeden düşük maaşın cevap olduğunu anlayabiliriz. 153 dolar olan ortalama aylık maaşlarının, bir yandan aileleri için para biriktirdiklerinden dolayı ancak 46 dolarını beslenmeye ayırabiliyorlar. Halbuki 2016’da yapılan bir araştırma minimum 75 doların yemeğe harcanması gerektiğini vurguluyordu. Yemekhanelerin eksikliği de bu problemi destekler nitelikte. 

2. sebep olarak kötü çalışma koşulları başlığında; çok sıcak çalışma ortamları, havalandırma eksikliği, maruz kaldıkları toz, duman ve kimyasallar, içme suyu eksikliği, ilk yardım odasının olmaması, ve yönetici baskılarını sıralayabiliriz. Son olarak da ben fazla mesai yapmak istemiyorum dediğinizde iş sözleşmenizin fes edileceğini bildiğiniz için günde 14 saat olmak üzere bir ayda 27 gün çalışmaya mecbur kalmak da bayılmaların bir diğer önemli sebebi olarak açıklanıyor. 

Facia Sonrası Aldığımız Dersler (?)

When workers die, no company can walk away. 

– Dalia Hashad/ Al Jazeera 

Primark, açıkça Rana Plaza’da bağımsız bir tedarikçileri olduğunu açıklayan ilk firma olarak sorumluluk almayı kabul etti. Bu bence şu yüzden önemli; Benetton yıkım sonrası Rana Plaza’da tedarikçisi olmadığını savunarak bu katliamdan zarar almadan hiç bir ödeme yapmadan çıkmanın hayalini kurarken yaptıkları hatayı üstlenmedikleri için marka imajlarına daha büyük zarar verdiler. Enkaz altında Benetton logolu kanıtlar bulundu, verdikleri siparişin belgesi ortaya çıktı, 1 milyon kişi Benetton’nın sorumluluk alması için imza topladı ve en sonunda kabul etmek zorunda kalıp Uluslararası İşçi Örgütü’nün (ILO) oluşturduğu yardım fonuna (The Rana Plaza Donors Trust Fund) bağışta bulundular. Bu link üzerinden daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. 

Workers have more influence from the grave than when they’re alive

– Steven Greenhouse/ CNN

İş Sağlığı ve İşçi Güvenliğinin sadece batı dünyasına ait lüks bir kavram olmadığını Bangladeşli üreticiler kabul ettiler. Clean Clothes Campaign’nin de gayretleriyle 200’den fazla küresel firma, Yangın ve Bina Güvenliği Anlaşmasını (Accord on Fire and Building Safety) imzaladı. Rana Plaza katliamından tam 5 ay sonra Bangladeş başka bir dehşet ile daha yüzleştiği için (Tazreen giyim fabrikasının yanması sonucu 112 kişi hayatını kaybetti.) böyle bir yaptırım kaçınılmaz hale gelmişti. Bangladeş’te yasal olarak bağlayıcılığı olan bu anlaşma ile küresel firmalar sadece temel güvenlik kriterlerini karşılayan firmalardan ürün tedarik edebiliyorlar. Bu anlaşmanın işlerini zorlaştırdığı için yenilenmesini istemeyen firmalar var. Ayrıca her ne kadar iki bine yakın fabrikada temel kriterler sağlanmış olsa da CNN’in haberine göre binden fazla fabrikada hala tehlikeli çalışma koşulları söz konusu. 

Katliam sonrası bir diğer gelişme; 2014 yılı Ocak ayında asgari ücret 65 dolar oldu. Ama enflasyonun da artmasıyla Rana Plaza’dan beri işçilerinin hayat standartlarında iyileşme olmadı. İşçi Hakları İhlaline yönelik sendikalaşma artıyor. Ama bir yandan da Bangladeş hükümeti grev yapan, daha yüksek maaş için protestolara katılan işçileri tutukluyor ya da gösterilere katılanlar işten atılıyor. Open Society Foundations’a göre 2016 yılında 1600 işçi işten çıkartılmış. Bu satırları yazarken İkizdere’de 15 gün süreyle gösteri, yürüyüş ve basın açıklası yapılmasının yasaklandığı haberini okumam manidar oldu.

Giyim Sektöründeki Adaletsizlikle Mücadele

Sektördeki adaletsizliğe dikkat çekmek için yapabileceğimiz birçok adım var. Markaların hem merkez ofislerde hem de ürün tedarik ettikleri firmalarda çalışanlarına nasıl davrandıklarıyla ilgili araştırmalar yaparak, çevremizi de bilinçlendirerek sosyal açıdan adil üretim yapan markalara yönelebiliriz. Örneğin Clean Clothes Campaign’nin bir çalışması olan ”Fashion Checker” üzerinden aklınıza gelebilecek pek çok büyük giyim firmanın hangi ülkelerde üretim yaptırdığını, tedarikçi firmalarının isimlerini, kadın ve erkek işçi oranlarını, verilen ortalama maaşları vs. bulabilirsiniz tabi firma tedarik zincirini paylaşacak kadar şeffaf ise. Şeffaf olan firmalarda dahi pek çok bilgi eksik olsa da Fashion Checker, büyük firmaların adaletsizlikle nasıl mücade ettikleri ya da görmezden geldiklerini biraz da olsa anlamak açısından faydalı olabilir. 

Örneğin büyük bir firmadan gömlek alıcaksanız ve gömleğin Türkiye’de üretildiğini okudunuz. Bunu okuyunca Türkiye’de üretildiyse tedarikçi firmanın çalışma koşulları da iyidir çıkarımı yapmak doğru değil. Çocuk işçi çalıştırılabilir, fazla mesai ücreti ödenmiyordur, işçi sigortasını tam yatırılmıyordur, sağlık sigortası kapsamlı değildir, işyerinde baskı ve mobbing vardır, öğle yemeği çıkıyorsa besin değeri düşük yemekler veriliyordur ya da yemek çıkmıyorsa günlük 15 TL yükledikleri için yine besin değeri yüksek şeyler yeme fırsatı bulamadıkları yemek kartı veriliyordur, öğle yemeği molası sadece 30 dakikadır… Burada söylemeye çalıştığım Türkiye’de de üretilse pek çok adil olmayan, haksız, hukuksuz uygulamayla karşılaşabiliriz. O yüzden bilinçli müşteriler olup bu tarz ortamlara sahip tedarikçilere iş veren büyük firmalardan, ya da ortamlarını iyileştirmeleri için tedarikçisini teşvik etmeyen ve maddi olarak desteklemeyen aksine bu adaletsizlikten çıkar sağlayıp daha ucuza ürün alabildikleri için karlı olmalarıyla gurur duyan büyük firmalardan ihtiyaçlarımızı karşılamamak da mücadelemizin bir parçası olmalı. Yine de alışveriş şart ise büyük firmalara ve karanlık dünyalarına bulaşmadan, daha küçük, yerel piyasada iş yapan, kaç kişinin hangi koşullarda çalıştığıyla ilgili daha kolay bilgi alabileceğimiz şeffaf ve adil işletmelere yönelebiliriz. 

Ya da hiç alışveriş yapmayabiliriz? Hali hazırda sahip olduğumuz kıyafetleri, çorapları onarmak, onları farklı biçimlerde değerlendirmek de mücadelenin bir parçası. Örneğin, kardeşim artık giymediği kot ceketini keserek satın almak istediği kısa ceket haline getirdi ve artan parçayla da kendisine makyaj çantası yaptı. Son olarak da ikinci el pazarları, dükkanları ziyaret ederek de ihtiyacımızı karşılayabiliriz. Bu sektörün petrol endüstrisinden sonra dünyayı en çok kirleten sektör olması sebebiyle oluşan çevresel tahribatlarına bu yazıda değinmesem de yapacağımız her bilinçli davranışın sadece sosyal adaletsizliğe değil çevresel mücadeleye de katkı sağlayacağını belirtmek isterim. Bu konuda siz de yaptıklarınızı yorumlarda benimle ve diğer tüm okuyucularla paylaşırsanız çok sevinirim 🙂

Öykü Aras: “İçsel melodimizi duyarak aktığımız her an zaten meditasyondayız.”

Sanatçı Öykü Aras, disiplinlerarası birçok üretim çalışması gerçekleştiriyor. Müzik dünyasında yeni bir tarz yakalayan başarılı sanatçı; özgür doğaçlama, minimalizm ambient ve elektronik müzik gibi stillerden etkilenerek bir albüm çıkardı. İlk albüm çalışması olan “İçimize Doğru” yu 26 Mart tarihinde dinleyicilere sunan Aras ile, yeni çalışması ve disiplinlerarası çalışmaları üzerine sohbet ettik.

“Yaptığım tüm sanat çalışmaları, müzikal işlerime zemin oluşturdu”

Müzikte çok farklı sanat disiplinleri ele alarak çalışmalar yapıyorsunuz. Aslında ülkemizde çok da akla gelmeyecek bir şey ses ve nefesin ardından heykel üretimini müzikle birleştirmek. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

Disiplinleri ayırmayan, sanatsal ifadenin özgürlüğüne ve özgünlüğüne önem veren bir ortamda eğitim aldım. Lisans dönemimde heykel ağırlıklı, lisansüstü dönemimde de heykel-performans sanatı ve sesi birleştiren çalışmalar yaptım. Bu çalışmalarda müzikten çok, sese ve vokale dair üretimlerim/kavramsal işlerim oldu. Spesifik anlamda müzik üretmem Türkiye’ye döndüğüm sene yaptığım içsel çalışmalardan sonra yavaş yavaş ortaya çıktı. Ama elbette öncesinde yaptığım tüm sanat çalışmalarının müzikal işlerime zemin oluşturduğunu söyleyebilirim.

Müziğin de aslında kimi zaman bir meditasyon aracı olduğu söylenir. ‘içimize Doğru’ albümündeki eserler de bir bakıma bu yola uğrayarak dinleyicilerle buluşuyor. Albümün doğuş hikayesi nasıl oldu?

Türkiye’ye döndüğüm yıl katıldığım bir eğitimde arzularımızı uyandırmaya dair bir meditasyon yaptık. Bu meditasyonda dilediğimiz her şeyi düşünüp hayal etmemiz serbestti. Ben o zamana kadar istediğimin heykel ve performans sanatı alanında ilerlemek olduğunu zannediyordum ancak meditasyon boyunca yapabildiğim tek şey şarkı söylemek oldu. Bilinçli değildi. İstemeden, tüm meditasyon boyunca şarkı söyledim. Başka şeyler yapmaya çalıştım, olmadı. O vizyonda kaldım.

Sonrasında da bu vizyonun üzerine düşündükçe bastırdığım böyle bir tarafım, arzum olduğunu fark ettim. Başka bir kampta da sesimin özgürleşmesine niyet ettim ve kampın son günü Kökler ve Dallar şarkısını yazdım. Daha sonra, hayatın önüme çıkardığı adımları takip ederek, yola güvenerek ilerledim. Albümün prodüktörü Şevket Akıncı ile tanıştıktan sonra, aramıza Zeynep Oktar ve Nihal Saruhanlı dahil oldu ve dördümüz yaklaşık bir yıl boyunca prodüksiyon ve düzenlemeler üzerine çalışarak albümün temellerini attık.

“Birbirimizi dinleyerek, özgünlüğümüze alan açarak, adım adım yol alarak yaptığımız bir iş oldu.”

Müzik ve meditasyon arasındaki bağı, albümden de örnekleyerek nasıl açıklarsınız?

‘İçimize Doğru’ albümümün kendisi meditasyondan doğduğu için, benim açımdan aralarındaki bağ yadsınamaz elbette. Müzik ve ses çok güçlü titreşim potansiyeline sahip. Bedenimizden, enstrümanımızdan çıkan tını, etrafa yayılışı, karşıya ulaşması, verdiği his, götürdüğü alem… Meditasyon ise kendimizi bıraktığımız, an’a teslim olduğumuz, sınırsızlaştığımız, genişlediğimiz yer…  İkisi birbirini tamamlayabilir, birbiriyle iç içe geçebilir. Belki de mesele ne yaptığımızla ilgili değil, nasıl yaptığımızla ilgili daha çok. Kendimizi içimizle birleştirdiğimiz, içsel melodimizi duyarak aktığımız her an zaten meditasyondayız ve kendi armonimizi yaratıyoruz.

Şarkıda elektronik müzik, doğaçlama, ambient ve minimalizm gibi stiller bir araya gelmiş durumda. Bu dört farklı stilin bir aradaki dengesi hayal ettiğiniz gibi oldu mu? Neye göre tasarladınız?

Albümdeki stil çeşitliliği, albümün prodüktörlüğünü üstlenen Şevket Akıncı’nın müzikal vizyonu ve birikimiyle, albüme katkı sağlayan müzisyenlerin derinliğiyle, benim sanat geçmişim ve tuttuğum alanla, yakaladığımız kolektif uyumla çok bağlantılı. Tınıların, katmanların, stillerin iç içe geçtiği, zengin bir albüm oldu. Tasarlayarak yapılan bir işten çok, birbirimizi dinleyerek, özgünlüğümüze alan açarak, adım adım yol alarak yaptığımız bir iş oldu. Böyle olduğu için de çok mutluyum.

“Benim için suyun altında olmak, kendi derinliğinde akmakla, bilgeliğini fark etmekle ilgili.”

Uyan şarkısının klibi de oldukça meditatif bir hava veriyor dinleyene… Klibin kurgusunu neye göre tasarladınız?

Klibi müzisyen ve yönetmen Volkan Ergen çekti. Çekimden önce bana su altı sahnelerinden ve alt açı çekim tekniğinden bahsetti. Kurguda ise bu sahnelerin anlatmak istediğimle ne kadar bağdaştığını fark ettim. Benim için suyun altında olmak, kendi derinliğinde akmakla, bilgeliğini fark etmekle ilgili. Klipte aşağıdan gördüğümüz yürüyen kadın ise benim için toprakla olan bağı, kadın bedeninin gücünü, doğallığını ve özgürlüğünü sembolize ediyor.

“İçimize Doğru” albümü ve “Uyan” şarkısı ile ilgili nasıl yorumlar alıyorsunuz?

Albümle ve ‘Uyan’ şarkısıyla ilgili, derin, zengin, bol katmanlı, harekete geçirici, iyileştirici olduğuyla ilgili yorumlar alıyorum.

Albümü bir anlamda insan özüne bir yolculuk olarak tanımlıyorsunuz. Albümün yapım yolculuğunda, sizi kendi özünüze indiren bir an yaşadınız mı?

Albümün doğuşuna tohum olan tüm deneyimlerde böyle anlar yaşadım.

Müzikte ya da görsel sanatların tümünde örnek aldığınız isimler var mı?

Kate Bush, Björk, Meredith Monk, Laurie Anderson, Lhasa, Sade, Tülay German, Norrda, Yasemin Mori, Valle Export, Ana Mendieta, Pina Bausch, Rebecca Horn beni etkileyen sanatçılardan.

Gelecek dönem için nasıl projeler planlıyorsunuz?

Yeni parçalar üzerinde düşünmekte/çalışmaktayım. Belki disiplinlerarası projeler olabilir. En yakın zamanda sizlerle de paylaşmayı diliyorum.

Burhanettin Soğancılar Taş Ocağı’nı durdurun!

0

Kuzey Ormanları Savunması, faaliyet durdurma kararına rağmen çalışmaya devam eden Burhanettin Soğancılar Taş Ocağı çalışmalarının durdurulması ve gerekli yasal işlemlerin yapılması hakkında bir basın açıklaması yaptı. Faaliyet durdurma kararına rağmen çalışmaya devam eden, Kuzey Ormanları’nı ve Antik Roma Su Yolu’nu tahrip eden ‘Burhanettin Soğancılar Taş Ocağı’nı durdurun!

Basın mensuplarına ve kamuoyuna duyurumuzdur;

Ormanlarımız maden, taş, kum ocaklarıyla delik deşik ediliyor, canlılığın ortasında ay yüzeyindeki kraterleri anımsatan ölüm çukurları açılıyor. Kâr hırsıyla her ağacın altında taş aramakta sakınca görmeyen şirketlerden biri, ‘Burhanettin Soğancılar – İR:72635’ Taş Ocağı, Kuzey Ormanları’nın Kalfaköy bölgesini dinamitliyor. Açtığı devasa kraterde kazma vurmaya devam ediyor.

◦ Üstelik bunu, İstanbul’a nefes, yaban hayatına yuva olan; köylünün geçimini sağladığı Kuzey Ormanları’nın tam ortasında yapıyor.

◦ Üstelik, Antik Roma’dan kalan ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından da istifade edilen Trakya’nın eşsiz 1700 yıllık su isale hattına zarar vererek yapıyor.

◦ Üstelik, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı koruma kurulunun “tarihi su yolunun bir kısmının yok edildiği, bir kısmında ise kaçak kazılar yapılarak tahrip edildiği” tespitine rağmen yapıyor.

◦ Üstelik, kurulun koruma kararına ve şirket hakkında suç duyurusunda bulunulması kararına rağmen yapıyor.

◦ Üstelik, Çatalca bölgesinin 37 köy muhtarının ve Kuzey Ormanları Savunması’nın Çatalca Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmasına rağmen yapıyor.

◦ Üstelik, “ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Gerekli Değildir” kararında belirtilen alanın dışında çalışıldığını belirten İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün, Valilik oluru ile taş ocağı hakkında kapatma kararı vermesine rağmen yapıyor. 

Faaliyet durdurma kararına rağmen bölgeden alınan görüntülerde iş makinalarının çalışmaya devam ettiği belgelenmiştir. Buradan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı başta olmak üzere tüm yetkili resmi kurumlara sesleniyoruz; bu yıkımın durması için daha ne olması gerekiyor?

Dünyada başka bir benzeri bulunmayan Antik Roma Su Yolu’na vurulan kepçe, vatandaşların aklına kaçınılmaz olarak şu soruyu getirmektedir; şahısların maddi çıkarları yurdun doğasının, köylüsünün, tarihi değerlerinin ve kültür mirasının dahi üzerinde midir?

Maden işletmesinin faaliyete geçmesine onay vermek büyük bir hataydı. Bu hata, sonunda suça dönüşen bir sürecin başlangıcı olmuştur. Yasaları çiğneyerek, devlet kurumlarını itibarsızlaştırarak çalışmaya devam eden şirkete neden engel olunmamaktadır?

Orman Genel Müdürlüğü’nü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı ve İstanbul Valiliği’ni, verilen karar doğrultusunda harekete geçmeye, yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırıyoruz. Faaliyete devam eden işletmenin sorumluları ile verilen kararın uygulamaya koyulmasında ve denetlenmesinde ihmali olanların derhal cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Takipteyiz.

Kuzey Ormanları Savunması