Ana Sayfa Blog Sayfa 31

“Kadınlar lider olarak parlıyor, ancak kamu hizmetinin üst düzeyinde yer almamaları, küresel salgından toparlanmayı tehdit ediyor”

UNDP ve Pittsburgh Üniversitesi’nin son raporuna göre, cam tavanlar ve duvarlar kadınların liderlik konumuna yükselmelerini engelliyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Pittsburgh Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Araştırma Laboratuvarı (GIRL) tarafından yayımlanan son verilere göre, yüksek profile sahip bazı kadınlar COVID-19 yanıtında yarattıkları etkiler nedeniyle küresel düzeyde parlıyor; ancak kadınlar, dünya genelinde kamu yönetiminde üst düzey liderlik pozisyonlarının yalnız üçte birini ellerinde tutuyor. COVID-19 ile mücadele çabaları dahil olmak üzere, kritik karar rolleri ve süreçlerinden kadınların dışlanması, küresel salgından kapsayıcı ve yeşil toparlanmanın gerçekleştirilmesini tehdit ediyor.

Konu hakkında derinlemesine ilk kapsamlı araştırma olan ve 170 ülkeyi kapsayan Kamu Yönetiminde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (GEPA) raporuna göre, kalıcı açıklar devam ediyor ve kadınlar en yüksek güç ve nüfuz pozisyonlarına ilerlemelerini engelleyen cam tavan ve duvarlara sürekli çarpıyor. Birçok ülkede kamu yönetiminde kadın temsil oranlarında ilerleme kaydedilmiş olsa da, dünyanın tüm bölgelerinde liderlik ve karar pozisyonlarında kadınların sayısı erkeklerden önemli ölçüde düşük. Ortalama olarak, kadınlar kamu yöneticilerinin %46’sını oluşturuyor, ancak liderlik pozisyonlarında yalnız %31, üst düzey yönetici pozisyonlarında ise %30 oranında yer alıyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliği, kapsayıcı ve hesap verebilir kamu yönetimi için zorunludur. Rapora göre, kadınlar kamu yönetiminde liderlik pozisyonlarında yer aldıklarında, hükümetler daha duyarlı ve hesap verebilir oluyor, kamu hizmetlerinin kalitesi önemli ölçüde yükseliyor. Örneğin, verilere göre, kadınlar yetki makamında olduklarında, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması, çocuk bakım hizmetleri ve sağlık hizmetleri gibi göz ardı edilen meseleler daha çok ilgi görüyor; ayrıca, hükümette yolsuzluk daha az oluyor ve siyasi partiler daha çok iş birliği yapıyor. COVID-19 krizi hükümetlere ve vatandaşlara, bugüne dek görülmemiş zorluklar yaratmaya devam ederken, kamu kurumlarında etkili karar almak, kamu hizmetlerinde duyarlı ve yenilikçi olmak her zamankinden daha önemli hale geliyor.

Yeni verilerin toplandığı bu dönemde, birçok ülke COVID-19 krizi ve kadınlar ile kız çocukları üzerinde yarattığı büyük ekonomik ve sosyal etkilerle boğuşuyor, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet kaygı verici ölçüde artıyor, iş ve gelir kayıpları yaşanıyor; bunların tümü, toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda kaydedilen ilerlemeyi geriye döndürme tehlikesi yaratıyor. UNDP’nin analizine göre, dünyadaki aşırı yoksullar içinde oransal olarak zaten yüksek olan kadınlar ve kız çocuklara ek olarak, küresel salgın nedeniyle 2030 yılına kadar 105 milyon kadın ve kız çocuğu daha yoksulluğa sürüklenebilecek.

“COVID-19’un etkileri toplumsal cinsiyet bakımından nötr değil. Bu nedenle hükümetlerin kadınlar ve kız çocuklarının ihtiyaçları, hakları ve beklentilerine duyarlı olması büyük önem taşıyor. Kadınlar aynı zamanda kamu kurumlarına eksiksiz katılmalı, hükümetler politika önlemlerini tasarlarken ve krizden çıkış için en iyi yolu belirlerken kadınlar da karar masasında yer almalıdır” diyor UNDP Başkanı Achim Steiner. “Bugün alınan temel kararlar, gelecekte nesiller boyunca insanların ve gezegenimizin esenliğini etkileyecek. Sürdürülebilir toparlanma ancak ve ancak, herkesi gözeten bir COVID-19 sonrası dünyanın biçimlendirilmesinde kadınların eksiksiz yer almasıyla mümkün olur.”

GEPA raporuna göre, kadınlar, ülkelerin COVID-19 yanıtı dahil olmak üzere sağlık politikası kararlarında çok sınırlı role sahip. Sağlık bakanlıklarında çalışanların %58’i kadın, ancak karar verici pozisyonlardakilerin yalnız %34’ü kadınlardan oluşuyor. 

Küresel salgına yanıta öncülük eden COVID-19 hükümet görev güçlerinde de kadın temsili düşük. 163 ülke ve toprakta incelenen 300 COVID-19 görev gücünde kadınların oranı ortalama %27, görev gücü liderliği pozisyonunda kadınların oranı ise %18. Görev güçlerinin yalnız %6’sında toplumsal cinsiyet eşitliği mevcutken, %11’inde ise hiç kadın yok.

Raporun diğer bir bulgusu da, kadınların kamu yönetiminde belirli politika çalışma alanlarına hapsedilmiş olmaları; böylece cam tavana ek olarak “cam duvarlar”a da çarpıyorlar. Kadın sorunları, sağlık ve eğitim işleriyle uğraşan bakanlıklarda kadın sayısı en yüksek; ancak diğer politika belirleme alanlarında ise düşük.

Örneğin, iklim krizinden kadınlar orantısız biçimde etkileniyor olmalarına rağmen, çevre koruma bakanlıkları, incelenen 20 politika alanında kadın temsilinin en düşük olduğu yer. Çevresel koruma alanında kadın oranı ortalaması dünyada %33, eşitlik ise çok nadir; bu da muhtemelen iklim eylemi ve yeşil toparlanmanın daha etkili olmasını engelliyor. Benzer şekilde, sosyo-ekonomik politikaların belirlenmesi alanında da, ekonomi bakanlıklarında karar pozisyonlarındaki kadınların oranı yalnız %36. 

Altı yıllık iş birliğinin ürünü olan rapor, kanıt temelli politika değişiminin önünü açmaya yönelik olarak dünyanın her köşesinde kamu yönetiminde toplumsal cinsiyet eşitliği verilerinin kalite ve erişilebilirliğini yükseltmeyi amaçlıyor.

“Toplumsal cinsiyet eşitliği ve çeşitlilik, hükümetin daha iyi işlemesi ve hepimizin yaşam kalitesinin yükseltilmesinin anahtarıdır. Bunları başarabilmek için, daha geniş kapsamlı ve daha iyi verilere ihtiyacımız var; ve ayrıca Pittsburgh Üniversitesi ile Birleşmiş Milletler arasındaki gibi iş birlikleri bu hedefe ulaşmamıza katkıda bulunabilir” diyor Pittsburgh Üniversitesi Akademik Kurul Başkanı ve Rektör Başyardımcısı Ann E. Cudd. “Bu araştırma ortaklığı, sorunu ortaya çıkarmakla kalmayıp aynı zamanda eşitsizlikleri de gidermek için gerekli kanıtları sağlayan önemli yeni bilgiler üretti.”

Sağlık krizi, sosyo-ekonomik toparlanma ve iklim olmak üzere üç kritik eylem alanında karar masasında kadınlar yokken ve liderlik pozisyonlarında çok düşük temsil edilirken, daha iyi bir gelecek inşa etmek olanaksız. UNDP ve Pittsburgh Üniversitesi, hükümetleri, küresel salgına uyum sağlamaya yönelik politikaları tasarlar ve geliştirirken, krizin toplumsal cinsiyet etkilerini dikkate almaya, kadınların karar ve liderlik mevkileri dahil kamu yönetimine tam kapsayıcı biçimde katılmalarını sağlamaya çağırıyor.

GEPA raporu, güç dengesini değiştirmek ve cam tavanlar ve duvarları kırmak için, aşağıdakileri de içeren beş öneri kümesi ortaya koyuyor:

  • Kotalar ve geçici özel önlemleri de içeren mevcut kanun, çerçeve ve politikaları güçlendirmek ve yenilerini tasarlamak; ulusal toplumsal cinsiyet bütçesi oluşturmak;
  • İşyeri reformu, kapsayıcı insan kaynakları politikaları, çalışma yaşamında cinsiyetçilik ve tacizi cezalandırma vb. yoluyla kurumsal değişim yaratmak;
  • Kamu yönetiminde toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınlar hakkında kaliteli veri mevcudiyetini artırmak;
  • Sivil toplum kuruluşları, kadın hareketleri ve iş dünyası ortaklıkları gibi yeni ortaklıklar kurmak ve harekete geçirmek; 
  • Farkındalığı artırmak, kadınların eğitimini ve kamu hizmetinde kariyer yapmaya hazır oluşlarını desteklemek dahil toplumsal cinsiyet eşitliği gündeminin tüm ögelerinde sinerjiyi yaygınlaştırmak.

Türkiye’de Kamu Yönetiminde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

2019 verilerine göre Türkiye’de kadınların kamu yönetimindeki oranı sadece yüzde 19.  

Türkiye’de kamu yöneticilerinin yüzde 22’si (2015), üst düzey yöneticilerin yüzde 8’i (2015) ve üst düzey liderlerin sadece yüzde 8’i (2018) kadın.

Türkiye’de COVID-19 görev güçlerinde kadın temsil oranı, toplumsal cinsiyet paritesinin biraz altında ve yüzde 44.

Türkiye’de kadınların kamu yönetimine katılımları kentlerde kırsal bölgelere göre daha yüksek. 2012 verilerine göre, kadınların kentlerdeki kamu yönetiminde temsili yüzde 17 iken kırsalda bu oran yüzde 8’e düşüyor.

Tüm raporu incelemek için:

https://www.undp.org/publications/gender-equality-public-administration

“Hayalimdeki Festivaller, Hayalimdeki Afişler” Sergi Çağrısı

Pembe Hayat KuirFest 10. yılı vesilesi ile düzenleyeceği sergi için bir çağrı yayınladı.

10. yılına “Film Kültürlerini Kuiryantelleştirmek” çevrimiçi konferansı ile başlayan Pembe Hayat KuirFest, yüz yüze etkinlikleri ile takipçileri ile buluşmaya hazırlanıyor. KuirFest, film gösterimleri, söyleşiler, paneller, partiler ve atölyelerin yanı sıra, bu yıl festivalin 10. yılı vesilesi ile düzenleyeceği sergi için hazırlıklara başladı.

Pandemi ve pandemiyi bahane eden baskıcı politikalar nedeniyle, kültür-sanat faaliyetlerinin durma noktasına geldiği bir yılı aşkın sürenin ardından yeniden bir arada olabilme heyecanı içindeyiz. Hareketimiz ve camiamız adına, hepimiz için nefes olabilecek kuir tahayyüller kurmak hedefiyle yola çıktığımız sergi fikri bütününün bir parçası olarak, hayallerimizdeki festival ve film afişlerini bir araya getirmeyi planlıyoruz. Bu nedenle, hayallerinizdeki festival ve film afişlerini 10 Ağustos 2021 tarihine kadar [email protected] adresine göndermenizi rica ediyoruz.

Başvurularınızı, “Hayalimdeki Festivaller, Hayalimdeki Afişler” konu başlığı ile e-posta olarak gönderebilirsiniz ve isteğe bağlı olarak e-posta içeriğine eser adı ve sanatçı adını yazabilirsiniz.

Eserler için biçim ve boyutlar serbest olmakla beraber, baskı kolaylığı için baskıda genel olarak kullanılan kağıt boyutlarından herhangi birine sığacak şekilde 300 dpi olarak bize iletmeniz rica olunur.

Kusura Bakıyoruz! Müzik her zaman var olacak, insanları iyileştirmeye devam edecektir!

Müziğin Gücü

Müzik yalnızca insanların keyifli vakit geçirmesini sağlamakla kalmaz; aynı zamanda ruhu kötülüklerden arındırır ve çocukların hem sosyal hem de ruhsal açıdan gelişimine yardımcı olur. Yetişkinlerde ise beyni ve mutluluk hormonlarını harekete geçirici bir özelliğe sahiptir.  

Müziğin insanlar üzerinde etkisi

Müzik kalp atışını, kan basıncını ve solunum hızını olumlu yönde etkiler; kaslarda gerginliğin azalmasını sağlar. Hormonların dengelenmesinde önemli bir rol oynar. Ayrıca böbreküstü bezleri ve hipofiz bezleri üzerinde etkisi büyüktür.

Salgıladığımız hormonlar dinlediğimiz müzik türüne bağlı olarak değişiklik gösterebilirler – Hızlı veya sert bir altyapıya sahip olan müzik türleri adrenaline sebep olurken sakin ve huzur dolu bir müzik türü noradrenalin salgılatır. Müzik aynı zamanda stres hormonlarının salınımını azaltıcı ve vücuttaki ağrıları kontrol eden beta-endorfini artırıcı özelliğe sahiptir. Notalar gerçekten de vücutta herhangi bir ağrıyı azaltabilirler. Tam da bu yüzden günümüzde “Müzik terapisi” kavramı tıbbın çeşitli alanlarına yayılmış durumdadır. Bu terapi özellikle ağrı tedavisi ve psikiyatri alanlarında büyük fayda sağlar.
Notalar geriatri biriminde ve felçli hastaların tedavi sürecinde büyük rol oynar. Müzik yapmak veya müziğe kulak vermek beynin çalışma sürecini olumlu yönde etkileyebilir; çünkü melodiler sayesinde sinirlerde farklı bağlantılar da ortaya çıkar.

Müzik dersinin getirileri

Çocukları erkenden iş hayatına hazırlayabilmek adına Türkçe veya matematik gibi dersler her daim ön planda tutulmaktadır. Ne var ki araştırmalar, çocuğun sosyal gelişiminde müzik derslerinin büyük rol oynadığını ortaya koymuştur.

Berlin’de yer alan pek çok ilkokulun bünyesinde gerçekleştirilmiş olan bir araştırma (Araştırma öncüsü: Prof. Dr. Hans Günther Bastian / Araştırma adı: Bastian) kayda değer bir sosyal gelişimin müzik dersleri eşliğinde mümkün olduğunu adeta kanıtlar nitelikte.

Araştırma, okullar içerisinde dışlanmakta olan öğrenci sayısının epeyce azalmış olduğunu gözler önüne seriyor. Araştırma sonucunda sınıf arkadaşlarından bir tek olumsuz cevap bile almayan öğrenci sayısı, geleneksel okullarda arkadaşları tarafından herhangi bir konuda reddedilmeyen öğrenci sayısının iki katına çıkmış durumdaydı. Ayrıca müzik dersleri, söz konusu okullarda çok daha huzurlu ve sakin bir ortamın oluşmasına vesile olmuştu.

Peki araştırma sonucu elde edilmiş olan bu sonuçlar nasıl açıklanabilir? Topluca müzik icra etmenin en büyük getirisi müziği icra eden her bir bireyin birbirine kulak vermesidir; bu durum bireylerin algılarının kuvvetlenmesine yol açar. Böylelikle çocuklar, örn. birbirlerine kulak verdikleri esnada, kimin modunun düşük veya kiminkinin yüksek olduğunu algılayabilirler.

Birlikte müzik icra ediyor olmanın bir diğer güzel yanı da ortaya güzel işler çıkarmaktır. Bu sayede çocuklar bir yandan motive olurken diğer yandan herhangi bir işe konsantre olmayı öğrenirler.

Müzik beyinde ne tür etkiler yaratır?

Müzik beynimize adeta meydan okur; aynı zamanda hafızayı güçlendirici özelliğe sahiptir.

Bunun sebebi, müziğin içerisinde barındırdığı ve her bir bireye sunmakta olduğu bilgilerin tamamıdır. Beyin, melodileri ve ses değişimlerini belirli bir noktada kaydeder ve bir süre sonra bunları birbirleriyle karşılaştırmaya başlar.

Ayrıca hangi tonun ne zaman devreye giriyor olduğunu kavramakla da yükümlüdür; çünkü ritimler ve ölçüler bu sayede ortaya çıkarlar. Aynı zamanda sırada beklemekte olan her bir tonu belirli bir düzene sokmak durumundadır. Sesin kaynağını belirlemek de beynin görevidir: Müzik dinlemekte olan bir birey en nihayetinde söz konusu çalgının bateri mi yoksa piyano mu olduğunun ve mekanın neresinde durduğunun ayırdına varmak ister.

Beyin, tüm bunların ayırdına varabilmek için hafızada yer almakta olan ölçüleri ve karşılaştırmaları devreye sokar. Bu noktada kimi işleri sağ beyin lobu ele alırken kimilerini sol beyin lobu halleder. Profesyonel müzisyenlerde ise, nedendir bilinmez, bu durum tam tersine işler.

Müzisyenlerin beyni başka açılardan da dinleyicilerinkinden veya hobi olarak müzik icra eden bireylerinkinden oldukça farklı biçimde işler. Profesyonel bir müzisyenin beyni öylesine çok yönlü işler ki onlar bir yandan ellerini kullanırken diğer yandan analiz edebilir ve ortaya çıkmakta olan besteye kulak verebilirler.

Sonuç olarak müzik icra etmek de müzik dinlemek de beyni son derece olumlu yönde etkilemektedir. Beyinde yer alan sinir hücrelerinin müzikle olan etkileşimi ise her daim kalıcıdır.

Hafızayı güçlendirmek üzerine

Müziğin, tam da az önce sıralamış olduğumuz sebeplerden ötürü, yaşça ileri insanların beyni üzerinde olumlu bir etkisi olduğu tahmin ediliyor. Tahminlere göre müzik, sinir hücrelerinin yıpranma sürecini engeller nitelikte. Dolayısıyla müzisyenlerde yaştan kaynaklı ortaya çıkan zihinsel sıkıntılar oldukça seyrek. Müziğin hafızayı güçlendirici bir etkiye sahip olduğu ise su götürmez bir gerçek.

Beynimizin ses ve işitme duyularıyla ile bağlantılı her bir bölümü müzik sayesinde canlılığını korur.

Müzik aynı zamanda hafızanın güçlenmesini ve her koşulda taze kalmasını sağlıyor.

Müziğin duygular üzerinde etkisi

Müzik, duygularımızdan sorumlu limbik sistemimizi de etkilemektedir. Dolayısıyla yerine göre tüylerimizi diken diken edebilir. Aynı zamanda müzik, kimi anılarımızı anımsamamızı sağlar. Herhangi bir şarkıyı dinlediğimiz esnada geçmişe doğru yolculuk edebilir; o dönem yaşamış olduğumuz tüm duygulara yeniden erişebiliriz.

Müzik, bünyesinde belirli anıları barındırmakta olduğumuz evrensel bir dildir.

Müziğin faydalarını özetlemek; üzerine de birkaç madde eklemek gerekirse:

  • Klasik müzik bünyeyi rahatlatıcı, vücudu dengeleyici bir etkiye sahiptir; yaşam enerjisi sağlar.
  • Motive edici müzik türleri çalışma esnasında verimlilik sağlar.
  • Keyifli şarkılar kanımızda var olan kortizol (stres hormonu) seviyesini en aza indirger, vücudumuzu rahatlatır.
  • Müzik kalp atışını, kan basıncını ve solunum hızını olumlu yönde etkiler; üzerimizdeki korkuyu atmamıza yardımcı olur.
  • Dinlemekte olduğumuz müzik hislerimizi doğrudan etkiler; dolayısıyla kötü duygulardan arınmamıza yardımcı olur.
  • Müzik sayesinde olumsuz düşüncelerden arınabiliriz.
  • Müzik, bebeklerin veya küçük yaşta çocukların dinlenmesini sağlar.
  • Müzik travma sonrası stres bozukluğu yaşayanların iyileşmesinde önemli bir etkendir.
  • Kulak çınlamasına karşı etkili bir çözüm olabilir.
  • Ortaklaşa müzik icra etmek veya şarkı söylemek Alzheimer vb hastalıklardan geçen insanlar için ilaç niteliğindedir; sakinleşmelerini sağlar.
  • Kimi şarkılar geçmişe göz atmamızı sağlar; bu sayede hataları tekrarlamamızı engeller.
  • Müzik insan beynini olumlu yönde etkiler.
  • Depresyona karşı etkili bir ilaçtır.

Müziğin Sosyal Bağlamda Gücü

Müzik her türlü sınırı aşar, insanları bir araya getirir ve pek çok noktada değişime önayak olur. Müzisyenler her daim farklı kültürlerin, coğrafyalar arası bağlantıların ve değişimin gayrı resmi temsilcileri olmuşlardır.
Dünya tarihinde, geçmişten günümüze, çok sayıda dayanışma etkinliği düzenlenmiş; sayısız müzisyen bu etkinliklerde yerlerini almıştır. Geçmiş dayanışma konserlerinin bir kısmı için https://en.wikipedia.org/wiki/Benefit_concert sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Bizler çok iyi biliyoruz ki bu dünyada bir şeyler değişecekse sanat eşliğinde değişecektir ve yeniden haykırıyoruz: Dayanışma yaşatır! Sanat yaşatır! Buradayız! Kusura bakmayın; fakat burada olmaya, sanatçılarla dayanışmaya devam edeceğiz!

Çeviri / Kaynak: https://www.planetwissen.de/kultur/musik/macht_der_musik/index.html
https://www.festspielhaus.at/de/auszeit/teaser-stories/die-positiven-effekte-von-musik-1

(Bu metin Gazete Solfasol adına çevrilmiş ve derlenmiştir.)

Çocuk aklının peşinden giden bir roman: Gümüşsu Zamanı

Çevirmen, yazar Saliha Nilüfer’in yeni kitabı Gümüşsu Zamanı, yetişkinlerin talan ettiği Dünya’da çocukların cesareti ve umutlarının peşinden götüren sıcacık bir çocuk romanı. “Çocuk aklı” diyerek küçümsenen, aslında tertemiz, ihtiyacımız olan maceracı düşünce gücünün, hayal dünyasının ne kadar kurtarıcı olabildiğini hissettiren bir kitap. Kitapta Elif Deneç’in çizimleri de yer alıyor.

Olaylar insan eliyle bozulmuş, artık bir tohumun bile filizlenmediği Dünya’da, cam kubbeyle korunabilen Sardun kentinde geçiyor. Bu şehirde yaşayan insanlar, yakınlarındaki mağaralarda yaşayan gudilerden uzak durur, iletişime geçmezler. Kendilerini güvende tutmak için uydukları kurallardan biri de budur. Romanımızın kahramanı Minnu ise daha sonralarda da göreceğimiz cesaretli duruşu ve sıcak kalbiyle onlarla az da olsa iletişime geçmektedir. Gudilere yiyecek taşırken kaynaştığı Gudi ile geçmişte yaşanılan Dünya’yı konuşmaya başlarlar. Bereketli topraklar, yağmurlar, yeşeren ağaçlar… Günümüzde bozulan ekosistemin sonucu olarak doğal hayatın bitişiyle neredeyse gelecekte olacaklardan bir kesit gibi anlamak hiç de zor olmuyor.

Minnu dinlediği Dünya karşısında adeta büyülendikten sonra hayalleri, rüyaları, planları bu hikayeye göre şekillenir. Arkadaşı Gudi ile bu hikayeyi tekrar gerçeğe dönüştürmek, anlatılanları keşfetmek için harika bir yolculuğa çıkarlar.

Bir çocuğun hayal gücü, umut dünyası, istekleri böyle hikayelerde yetişkinlerin de içini ısıtmaya ve cesaretini artırmaya yetebiliyor. Hele ki her gün düzeni alt üst olan bu Dünya’ya şahit olan bir yetişkin olunca iç burkan bir hikayeye de dönüşebiliyor. Çocuklar için ise okudukça kendilerini keşfedecekleri, hayal etmenin, istemenin ve yaşamanın kıymetini anlayacakları belki de çok yararlı alışkanlıklar edinecekleri bir kitap olacaktır. Gümüşsu Zamanı, ekosistemi, ekolojik sürdürülebilirliği, yaşanabilir bir Dünya gerekliliğini çocuklara anlatacak değerli bir roman diyebiliriz.

Geleceği bugünden kurtarmak, insanların Dünya’ya açtığı yaraları sarabilmek için yola çıkmaya, bir tohumu yeşertmek için çabalamaya ve merak etmeye ihtiyacımız var. Çocuk gibi…

Türkçe Rap: Uploading…

Herkesin tuhaf, çözümleyemediği, işin aslı nedenini pek de önemsemediği, takıntıyı andıran alışkanlıkları olur. Çantasında yara bandı taşıyan mı dersin, hiç çekmediği tespihlerin koleksiyonunu yapan mı, takımının maçını kaçırmayan mı, yelpeza geniştir. İnsan; yani takıntılı bir varlık. Bu yazı, müzik takıntımın yerli versiyonlarından birine Türkçe Rap’e dair.

Bu Bollukta Kimi Dinlemeli Derken

Vanilla Ice ve 50Cent’le doğan rap ilgim, yeni nesil rap’i sevince bu üretim bolluğunda bir rap yazısı yazma isteği hissettiriyor. Yazın kulağımıza bolca çalınacak olan parçalarıyla rapçiler parlaktan vasata geniş bir skala içinde üretim yapıyor. Ve en iyiler, müziğin ve sanatın evrenselliğinin farkında olarak müzik yapanlar. Böyle olunca da ne zamandır aklımda rap’e dair yazı yazma isteği dönüyor. Dönüyor dönmesine de insan bir yerde bıdı bıdı hep benzer cümleleri, sidik yarıştırır gibi caka satmaları, horoz döğüştürür gibi ego taslamaları ve yüzeysellikleri dinlemekten sıkılıyor. Derken, dünkü bebelerin, cahiliye dönemi hasatlarının, vasatta artı bir olanların dışında bir parçada, dört başı mamur, şiire kesen sözler duyuluyor. Oturup “kim oynar?” diye düşünmeden yazmaya başlıyorum.

Saçlarım Şekil Yolumdan Çekil!

Türkçe rap’ten bahsedeceksem nedense aklıma ilk olarak kel ya da kısa saçlı erkekler geliyor. Saç mevzusu açılmışken yazı boyunca yüz akımız kadın ve queer rapçileri yazımın dışında tutacağımı söylememin de aslında tam sırası oluyor. Ama sanılmasın ki bunun nedeni pozitif ayrımcılık. Bunun nedeni, her yerde olduğu gibi rap dünyasında da hâlâ, ısrarla ve kabaca metalaştıran algı ve bu algıyı kırmak için kendi yolundan yürüyen rapçilerin kıymetini bilme hali.

Neyse, ne diyordum efendim? Rap’i köy kahvesi gibi erkek algının tekeline bırakmadan yollarında yürümeye devam edenler müziği de daha hoş kılıyor. Saç meselesine gelince bu kadar saçmalığa bakınca en dertsiz tasasız yan, pek de ciddi cümle edilemediğinden en geçer akçe, buymuş görünüyor. Belki de bazılarının muhabbeti laf dalaşına çevirmesinin, cinsiyetçi küfür etmesinin, insanları süslü finoları zannetmeyi marifet saymasının altında bir türlü hesaplaşamadıkları geleneksel ve kimi zaman kötücül tabular yer alıyor.

Megapol Değil Gettohol’de Neler Oluyor?

Yerel üretimlerin dışında müziğin kalbine de İstanbul’dan da bakalım diye düşünüp, İstanbul menşeli rapçileri dinlediğimde 2017’li bir rap parçası: Angela Merkel’in klibi çıkıyor karşıma. Bu şarkıyı dinleyen bir turist olsaydım, “Karaköy’e değil gitmek, oradan geçmek istemezdim.” Biliyorum, bir kurgu klibe böyle laflar etmek safsata ama belirtmeden de geçmek istemem. Medeniyet beşiği görmezden gelinerek hormonlu domates gibi bir kent büyütülünce canım İstanbul’un savrulduğu rüzgar, gettolaşan bir pazara dönüşüyor. Sonuçta Dünya vitrinlerinden birinde yani İstanbul’da hem de onun o güzel Karaköy’ünde 2017 yapımı bir klip böyle tezahür buluyor. Korkunç sömürü çemberi insanda değil Karaköy’e, perşembe pazarına gitme hevesi bırakmasa da nicedir İstanbul’un büyülü cazibesinin doğurduğu parçalar ardı ardına sıralanıyor.

“Angela Merkel, Karaköy’e sen gel, bozulur dengen, yol aldı yengen…” diyor parça, kendime bizim buraların meşhur sandviçi olan bir yengen söyleyip, içimden, cemiyet mikrobundan kurtulduğumuzda eğlence mekanlarına hakim olacak müzikler sonucunda varılacak tandanslar, umarım ki uluslararası arenaya da çok müzisyen devşirecek diye geçiriyorum.

Her Mahalleye Bir Tam Rapçi Düşüyor Mu? Tamam O Zaman Dağılabiliriz

Bu hızla giderse pek yakında her mahallenin en az bir rapçisi olacak gibi duruyor. Bu her mahalleye bir yönetmen, bir kameraman falan filan da demek gerçi,

Demek de ne demek gerçi?

Sanat her yerde yürürlükte olacak mı demek? Elbette ki bunu zaman gösterecek.

Rap Alemlerine Bakınca

Sanırım sokağın sert erkekleri para önünde eğilme meseleleriyle meşgulken, sıkıldıkça rap yapıyor. Trip atan rapçiler, trip, pardon trap, çok pardon rap yapıyor.

Sanki bu dünyaya yabancı bir yerden, anlamsız sözleri ardı ardına dizip, izlenmez klipler yapmayı önüne iş olarak koyanları bir kenara bırakırsak, en sıkıcı olanlar, rap diye gürültüye eşdeğer işlerini piyasaya sürenler. Gürültüyü boş verip, hoş bir rap parçası açıyor ve yazıma devam ediyorum.

Temsilli Klip

Kliplerin çoğunda kadın yok. Eril bir dünyanın yansımalarında kadının olduğu kliplerdeyse kadınlar çoğun “meta” figürün birer temsili olarak yer alıyor. Daha dünün insanları, kendi hikayelerini anlatıyor ve bunun dinleyeni neden ilgilendireceğine dair bir fikir geliştirmek gerekiyor. Bir zamanlar abi gibi sevdiğim bir büyüğüm, erkekler askerlik anılarını anlatmaya başladıysa anlatacak hiçbir şeyleri kalmamıştır, demişti. Sanırım bu, rapçilerin askerlik anısı gibi bir şey diye geçiyor aklımdan.

Türkçe rap’le ilgili ilginç olan yanlarından biri de şu ki eğlenceli şarkılar, popart klipler, yazın açık hava mekanlara taşındığında izler / dinler kitle başkalarının hayat hikayelerine hayranlıkla eşlik edecek. Yani belki de Türkçe rap hâlâ emekleme çağında, denebilir.

Rap İçinde Rap

Bir de üçüncü dalga rapçiler var. Daha genç, daha konforlu hayatların duygu yüklü insanları, sen bana niye öyle baktın, bir gül de yüzümde güler açsın, hadi bir kortado içelim, akşama şampanya mı patlatsak, tadında rap parçaları yapıyor. Küçük bir grubun da bilgisayar oyunu müziği kıvamında parçalar ürettiği rap alemlerinden müziğin daha oynak, Akdeniz havalarıyla birleşen, house jazz, etnik, reggae, lokal birleşimlere dair bir akışta olduğu da bir gerçek.

İnterdisipliner müzikler, akışın geleceğe dönük yüzünü cilalarken, Türkçe rap gerçeği, günümüzün arabeski, renkli mozaiğinin her yerinden fışkırırken birbiri ardına stereotip üretimler, çoğun taraftar erkek kafasını ortaya karışık servis ediyor.

Onca farklı ses, kafalar cacık, bazı müzikler yine şahane ama bence dilimin ucuna geleni söylemesem olmaz böyle giderse sünnette, düğünde rap klibi çekmek moda olacak.

Rapçiler birbirini dinliyor mudur o da şüpheli ama Türkçe rap’in gelişimini merak edenler için 

Viki’deki bilgileri ve iki bölümlük Turkish Hip Hop belgeselini tavsiye edebilirim.

Rap Kafası

Lakin, dile getiremeyenin, susturulanın, dilsizleştirilenin sesi olan rap’in deniz bile yüzümüze müsilajını tükürürken, herkese dinletilen masalın tekrarcısı kuklanın kuklası olması mümkün görünmüyor. Ne giyerse giysin, ne yerse yesin, ne istiflerse istiflesin ama rap yapmasın, gitsin kahvede batak oynasın, denilebilecek rapçileri bir kenara bırakırsak rap müziğin kalıcılığı, sözlerin hisle ve dile getirdiğinin cesurluğuyla kuracağı ilişkiyle belli olacak gerisi fasa fiso, diyerek yazımı bağlamak istiyorum.

Unutmadan, pazara dair en sevindirici yan, aynı zamanda bu yazıyı yazmamım da ana nedeni tüm rapçilerin konuşma yani ifade özgürlüğünden yana olması. Zihnimizin kapılarını, sözlerle açabilmenin Türkçe hallerinden birine dair yazım, damağınızda biraz da olsa rap tadı bırakabildiyse ne mutlu bana. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Demet Çizmeli Söyleşisi: “Bazen zamanın küçücük bir parçası, büyük parçasından daha kıymetlidir.”

0

Demet Çizmeli ile Dünyanın Ortasında öykü kitabı odağında yapmış olduğum söyleşi kadim hikayelerin izinde, yüzyıllar öncesine doğru çıktığımız yolculuklarda, uzaklarda kalmış bir dönemi anlatmasına rağmen, dünyanın ortasına, yani içimize, yerleşen öyküler eşliğinde gerçekleşti. Firari öyküsündeki Pavliko ile tanışın lütfen, okuyun O’nun hikayesini; Zamanın Ayarları’ndaki saat kulesine saat kaç oldu diye değil, süfli şehrin ahalisini görmek için bakın. Dünyanın Ortasında öykü kitabını gözden kaçırmamanızı dileyerek sevgili Demet Çizmeli ile yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak:  Dünyanın Ortasında kitabınız adına ne varsa; böylesine kadim, yerin dibinden gelen, hikaye anlatıcılığının kalbinin attığı dönemlere dair öykülerini yazmak için gerçekten çok özel, öznel, özgün bir merakınızın (meramınızın aynı zamanda) olması gerekiyor.  Dünyanın Ortasında’yı yazmaya doğru çıktığınız kişisel yolculuğunuzdaki ilk başlangıç sebepleri nelerdi?

Demet Çizmeli: Doğup büyüdüğüm kent Erzurum’u çevreleyen dağlar, engin ova, tipiden gözlerin kısıldığı uzun kış geceleri masallara kapılar açardı. Kuşaktan kuşağa bir gelenekti kış gecelerini taçlandıran masallar. Yine eski bir gelenekse şimdi artık olmayan aşık kahveleriydi. Buralarda aşıkların atışmaları yanı sıra bir masal anlatıcısından dinlediklerini    evlerde çocuklara bir armağan gibi sunardı büyükler. Halalar, dedeler ve nineler ya da “masalcı ana” diye anılan yapayalnız yaşayan bir komşudan aktarılırdı çocuklara. Benim masal anlatıcım, o büyülü dünyayla tanıştıran babamdı. O da babasından dinlemişti.  Hazreti Süleyman’ın Hüthüt kuşu unutamadıklarımdandır. Masallarda kötüler hep cezalandırıldı. İçinde cinlerle perilerin Zümrüd-ü Anka Kuşu’nun yaşadığı Kaf Dağı, kentimin dağlarıydı benim için. Çocukluğumda ilgi ve meraklarımı, duygularımı Erzurum, kış gecelerini süsleyen masallar zenginleştirdi diyebilirim.

Aynur Kulak: Dünyanın Ortasında 9 öyküden oluşan bir ilk kitap. Tarihi konuları, mekanları, karakterleri içeren; zamanın karakterlerinin ana dili ne ise hiç bozmaksızın o şekilde aktarılan dönemsel öyküler ile karşı karşıyayız. Sizin büyük yazarlar karşısında yazma konusunda imtina ettiğinizi de bilerek sormak istiyorum. Sizi Dünyanın Ortasında’yı yazmaya götüren sebepler nelerdi? Ben ‘tüm bu bende biriken öyküleri yazmalıyım’ değiniz zaman dilimindeki yolculuğunuz nasıl gerçekleşti?

Demet Çizmeli: Kentimle olan ilgimden söz ettim.  Özünde kapalı bir yapıya sahip olan kentimde  geleneksel yaşantısına aykırı olduğu düşünülen ve karar verilen   her şey yadırganır. Ve kent kapalılığını buradan alır. Yazı ile uğraşmak da bu yargılardan biri. Hele de kızlar için. Kitap okuyup bir de yazmaya heveslenmek tehlikedir ve dışlanma sebebidir. Öğretilen rolün dışına çıkılamaz.  Yazmak denilirse eğer kendimce gizli gizli bir şeyler karalıyordum. Ortaokul yıllarında günlük daha sonra adını koyamadığım yazılar. Sonradan Güzel Sanatlar Fakültesi Dramatik Yazarlık bölümünü okudum. Öğrencilik döneminde radyo oyunu yazmaya başladım ve bu oyunlarım Ankara Radyosu’nda seslendirildi. Bunu sahne oyunları izledi. 2009’da ‘Cumhuriyetin İlk Sadası’ Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda,  2019’da  ‘Bir Güz Çiçeği Hürriyet’ ve ‘1919: Şafak’ adlı oyunlarım aynı sezonda Sivas Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendiler. Fakat öykü kitabı yazmaya cesaret edemiyordum.

2013’te Erzurum’da düzenlenen Dadaş Film Festivali’ne jüri başkanı olarak çağrılan değerli Füruzan’la tanışıncaya kadar.  Erzurum’a geleceğini festival yöneticisi dostum Nil Gürpınar’dan  öğrendikten sonra üç yıl sabırla heyecanla bekledim. Havaalanındaki ilk karşılaşmamızda Nil, “İşte üç yıl bekledin ve geldi” deyince heyecandan ne diyeceğimi bilemez haldeydim. Füruzan beni mihmandarı sanmıştı. Ben gönüllü mihmandarıydım. Füruzan’la geçen beş gün böylece başladı. Tiyatrodan sinemadan, konuşuyor, beş gün boyunca dilinden dökülen her sözcüğü dikkatle dinliyor hafızama kazıyordum. Bildiğiniz gibi 47’liler romanını Erzurum’u hiç görmeden yazmıştı. Şimdi ona Erzurum’u ben anlatıyordum. Eski mahalleler, sokaklar, tek tük  kalan yerli evleri geziyor birlikte keşfediyorduk. Kentin bellek kayıtlarından, eski yaşantıdan, kültürel dokudan söz ederken beni yoğun  bir dikkatle dinliyordu bir an; “Tiyatro da edebi türdür fakat tiyatronun dışında yazmıyor musun?” diye sordu. O ana kadar öykü yazdığımı söylememiştim. Çekinerek “Bir iki öyküm var” diyebildim. Çünkü karşımda Füruzan vardı. Yazdıklarımı son gün havaalanında verdiğimde, “Ben çok zor beğenirim ama seni beğeneceğimi umuyorum. Yıllar içinde bende belki de bir edebiyatçı deformasyonu oldu. Her yazılanı okuyamıyorum, bu da belki benim kusurumdur” demişti. Döndükten hemen sonra ilk beğenisi geldi. Öykülerim Kitap-lık Dergisi’nde yayımlanınca da beğendiğini defalarca belirtmişti. Türk ve dünya edebiyatında bu denli değerli bir yazardan, Füruzan’dan bunları duymak cesaretimi artırmıştı. Böylelikle öyküleri yazmaya başladım.   

Aynur Kulak: Kitabın ilk öyküsü Firari’den başlamak istiyorum ve canımın içine giren, “Gittiği her yerde, teninin aklığı, çakır gözleri ve yoksul kılığı ile diğerlerinden ayrılıyordu.” diye tasvir edilen Pavliko’yu konuşmak istiyorum. Kitaba neden bir firar öyküsüyle, çok önemliymiş gibi gösterilen, algılamamız istenen dünya mallarına karşılık yoksul ve biçare Pavliko’nun diğerlerinden ayrılan  öyküsü ile başlamak istediniz?

Demet Çizmeli: Pavliko, yaşadığımız coğrafyayı ve o coğrafyanın insanlarını yansıtan karakterlerden biriydi. Kitaptaki öykülerin sıralamasında ilk olmasındaki tercih sebebim bu yansımaydı.

Aynur Kulak: Zamanın Ayarları. Onlar sadece zamanı gösterecek birini arıyorlardı; öğretecek değil…” Hicri 1255 dönemindeyiz.  Zamansal, mekânsal, karakterler, olayların akışı bazında; eski Türkçe’nin öykü içinde hiç dokunulmaksızın aktarılmasına kadar ve “güneşi süfli” şehirde yerine yerleştirilen güneş saati ile tam manasıyla kadim bir öykü okuyoruz. Öykülerin tamamına baktığımızda zamansal ve dönemsel anlamda en uzağa gittiğimiz öykü ile karşı karşıyayız. Zamanın Ayarları öyküsünde mevzuu bahis olan insan hikayeleri, Anadolu topraklarında ilk defa tecrübe edilen “güneş saati” uygulamasını, ardındaki çalışmayı, Fehim Bey’in kendi halinde sürgit yaşantısının bir şehrin hikayesini nasıl etkileyerek değiştirdiğini Dünyanın Ortasında’yı aynı Pavliko’nun hikayesinde olduğu gibi  değerli bir yere taşıyor.  Öyküyü size yazdıran fiziki sebeplerden ziyade içsel sebepleri sormak isterim.

Demet Çizmeli: Yıllar önce kütüphanede çalışırken bir sayım sırasında gördüğüm el yazması bir kitap beni çok etkiledi. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın oğlu tarafından yazılmıştı. İbrahim Hakkı hem bilimle hem de tasavvufla ilgilenmiş bir düşünürdü.  Oğlu ise öyküdeki aynı adıyla İsmail Fehim, şu an Erzurum Emir Şeyh Camiinin minaresinde günümüzde de duran güneş saatini yapmış ve gördüğüm el yazması kitabında da bu saati anlatmıştı. Babası kadar ünlü olamamış sonra da kenti terk edip gitmiş bir daha da haber alınamamamıştı. Bu da halk arasında dağdan atlayıp kırklara karışma rivayetiyle anlatılır. Çocukken de dinlediğim ve beni etkilen bir rivayettir. Bütün bunlar bende bu öyküyü yazma isteği uyandırdı. Tabii  kentime de zihinsel ve içsel bakmaya çalıştım. Okumalarımda, yaşadığım kentin bütün tarihi de beni çok etkiledi. Okuduklarım, gözlemlerim, kentin büyükleriyle yaptığım söyleşmeler  ve  bende birikenlerle  kentime içerden bakıp kendi dünyamda analiz etmeye gayret ettim.  Fehim Efendi de tıpkı Pavliko gibi yabancıydı. Pavliko kente dışardan gelen Fehim Efendi ise o coğrafyaya ait yabancıydı, alışılmamış olandı. Dünyada ve ülkemizde karakteristik özelliklerini değiştirememiş kentlerde de durum pek farklı değil diye düşünüyorum. Bu tür yabancılığı  günümüzde yaşayanlar da var.

Aynur Kulak: Dünyanın Ortasında öyküsü tüm öykülerin arasından sesini yükselten bir çığlık gibi.. Dünyanın ortasında tamlaması kitabın içinde birkaç yerde geçmekte Zamanın Ayarları’nda söyle diyorsunuz mesela: “Dünyanın ortasındaki bu yalnızlıkta sisler içinden çıkan bir masal atı lacivert sema altındaki bu ovada onu yanına çağırmıyordu artık.” Bu cümleden mütevelli Dünyanın Ortasında öyküsünde ortaya çıkan yapının Halkevi olduğunu okuyana kadar Güneş Saati Kulesi olduğunu düşündüm. İşte dedim Zamanın Ayarları, Dünyanın Ortasında öyküsüne el veriyor ve tamamı italik yazılan bu öyküde italik kısım bitecek, öykü kendi içindeki kurgu ile devam edecek diye düşündüm. Düşündüğüm gibi olmadı. Beklenmedik bir anda atılan çığlık misali halkevi çıktı karşıma. Dünyanın Ortasında öyküsü zamanın akışının nasıl değiştiğini bizlere göstermek ister gibi bir yere konumlanıyor kitabın içinde ne dersiniz?

Demet Çizmeli: Biliyorsunuz cumhuriyetin ilanı ile birlikte toplumda sosyo kültürel anlamda büyük yenilikler başlıyor. Bunlardan en önemlileri de Halkevleri ve Köy Enstitüleri. Biz şimdi ikisini de kaybettik. Halkevleri toplumun her kesimine kapılarını açıyor ve bir okul gibi hizmet veriyor. Cumhuriyet projesinde halkevleri de önemli bir yere sahip. Değindiğiniz gibi kitabın tam ortasında yer alan Dünyanın Ortasında öyküm yitirdiğimiz değerler için bir çığlık olarak düşünebilir.

Aynur Kulak: Asude Günler, Harf Kuyumcusu , Beş Bin Sekiz Yüz Otuz, Tek Kişilik Bir Oyun, öyküleri ile 1943 yılından 1951’e uzanan yeni bir dönem başlıyor önümüzde. Türkiye tarihine baktığımızda 1940’ların ilk çeyreğinde başlayan, 1950’lerin ikinci yarısına hatta gelişen şartlara göre 50’lerin sonuna kadar süren hareketli, çok çalkantılı, yeniye hevesli, kabuk değiştiren bir dönem. Üç öykünün tesadüf bir biçimde arka arkaya gelmediğini düşünüyorum. Dünyanın ortasına nasıl yerleşiyor bu öyküler?

Demet Çizmeli: Kesinlikle tesadüf değil. Kalkınmanın daha ilk yıllarında duraganlaştırıldığı, yapılanların yok edildiği, yıkımlara doğru evrildiği  zamanlara yürümek istedim. Taş benim için  zamandır, bellektir. Onun  sembolik tanıklığında  karmaşık zamanlara doğru yol aldım.

Aynur Kulak: Yitik, Billur Piyalelim öyküleriniz kitabın son iki öyküsü ve zamanın içinde geçmişten günümüze, günümüzden tekrar geçmişe geçişler yapıyoruz. 1960’ların ikinci yarısına tekrar döndüğümüz ve sonrasında yıl 1924, Kış. Bir ressam Galip Tutkun’la ve Bezmiye karakterleriyle önümüze serilen hayatlar uzun dönemlerin kişiler üzerinden nasıl yaşandığını, dönemlerin karakterler vasıtasıyla nasıl vücut bulduğunu okutuyor bizlere. Aslında, İlkyaz/2013 döneminde yazılan; “Ben bir taşım, kehribar zamanında…” girişiyle başlayan tiradın yazılmasına sebebiyet veriyor tüm bu dönemler, karakterler; ne dersiniz?

Demet Çizmeli: Bilindiği gibi bütün bunlar birbirlerini etkileyerek yürür ve bu kaçınılmaz sondur. İnsanlara şekil veren zaman içindeki onları yönetenlerin düzenlemeleridir diye düşünüyorum.

Aynur Kulak:  Rusya topraklarından başlayarak Kars – Erzurum hattının, o coğrafyanın öykülerdeki etkisi çok büyük. İkinci Dünya Savaşı da Rus topraklarında, o coğrafyada son buluyor mesela. Orada ne var? Sadece geçmiş zamana istinaden değil, şimdiki zamana istinaden de, o coğrafyada olup bitenler tarihi hala etkiliyor.

Demet Çizmeli: Söz ettiğiniz coğrafya tarih boyunca çok önemli bir güzergah. Kentimin de içinde bulunduğu ve Çin’e kadar uzanan İpekyolu. Ticaretle beraber kültürün de alışverişi söz konusu. O yolun kentleri ülkeleri etkileşim halinde.  İnsanlık binlerce yıllık tarihinde pek çok aşamalardan geçip günümüze geldi, bizden sonra da devam edecek. İnsanın yolculuğunu okuyup anlamak gerek diye düşünüyorum.

Aynur Kulak: Öykülerdeki dönem üzerinde kullanmaktan, yazmaktan çekinmediğiniz dil kullanımınızdan bahsetmeden geçmek istemiyorum. “Kullanmaktan, yazmaktan çekinmediğiniz” diyorum çünkü o dönem dilini okunur mu okunmaz mı kaygısı gütmeksizin veya böyle bir hesap kitap içine girmeksizin olduğu gibi alıyorsunuz öykülerin içine. Özellikle Zamanın Ayarları buna çok güzel bir örnek.

Demet Çizmeli: Öyküleri veya oyunlarımı yazarken risk alırım kaygısını asla taşımadım. Sadece yazmak istedim.

Aynur Kulak: Hem öykülerin kendi içindeki hem de birbirleriyle kurgusuna da değinmeden geçmek istemiyorum. Özellikle Firari, Zamanın Ayarları, Asude Günler öyküleriniz üzerinden kurgunun hikaye aktarımında, özellikle dönemsel hikaye aktarımında ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Dönem öyküleri olduğu için zaten bir kurgu içeriyor gibi basit yorumlarla açıklanmak istenen durumlarla karşı karşıya kalınabiliyor ama özellikle dönem öykülerinde iyi kurgunun incelikleri ortaya çıkıyor, ne dersiniz?

Demet Çizmeli: Her edebiyat metni, her drama metni elbette bir zaman içerir. Burada dikkat edilmesi gereken şu,  zamanlar birbirine bağlandığı noktada insanlar ne durumdadır tartışılacak olan bu. Eğer hiçbir şey daha ileri gitmediyse ne kadar uzun bir dönem olur bu. Söz ettiğiniz dönem dilini yalnızca Zamanın Ayarları öykümde kullanma gereksinimi duydum veya denedim. Fehim Efendi yaşadığı zamanda hem santur çalabilen hem de kitaplarla yakınlığı olan biriydi. Kullandığım dilin içindeydi. Dil sestir. Ben onun dünyasını, sesini aradım.

Aynur Kulak: Tarihe olan merakınızdan, dönemlere olan ilginizden dolayı sormak isterim; içinde bulunduğumuz Pandemi dönemine bu pencereden baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? Böylesine bir iletişim çağında böyle bir salgın nasıl başımıza geldi? Tarihin bize söylediklerini, dönemlerin içinden gelen hikayeleri tam algılayamadık sanki ya da ağılanması gereken asıl noktalarından algılamak istemedik, ne dersiniz?

Demet Çizmeli: İnsanlık tarihine bir bütün olarak bakmak, insanın nelerden ne kadar ders çıkardığını görmek gerek sanırım. Bu anlamda insanlık hep sınıfta kalıyor ne yazık ki. İlk aklıma gelenler Albert Camus Veba, Daniel Defoe Veba Yılı Günlüğü, Giovanni Boccaccio Decameron ve bütün bir uygarlık tarihine yeniden dönüp bakmak ve anlamak diyebilirim.

Tabut | Öykü

‘‘Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.’’
-Nazım Hikmet 

Öylece yatıyordum. Bir tabutun içindeymişim gibi. Alarmım henüz çalmamıştı. Odamın rengi fazla canlıydı. Bu rengi sevmiyordum. Bir renk, bu kadar yaşam dolu olmamalıydı. Tırnaklarım da epey uzamış. En son ne zaman banyo yapmıştım? Hatırlayamadım. Şu parasızlık her şeye engel oluyordu. Bir işim olsa her şey başka olurdu. Bambaşka. Annemle görüşmezdim bile. Belki de görüşürdüm. Okula gitmeyi çok istemiştim. Hem babam da okula gitmemi çok istemişti. Olmadı. Cahil kaldım. Birbiri ardına geçen onlarca aynı günün içinde yaşıyordum. Yapacaklarım belliydi. Alarmım çaldı. Her gün alarmla uyurdum. Ve alarmla uyanırdım. Öyle ya zamanı bile israf etmemeli (!) insan. Yatağımdan kalktım. İçeriden bir ses yükseldi:

Elini yüzünü yıkarken fazla su harcayım deme.

(…)

Duydun mu beni? Mümkünse elinin ıslaklığını sür yalnızca yüzüne.

Mutfağa girdiğimde onu yine her sabah oturduğu yerde – masanın başındaki sandalyede – buldum. Az önce sorduğu soruyu yeniden sordu. Cevap alamadığı her an çıldırıyordu. Ona yanıt vermemeye devam edersem sinir krizi geçirebilirdi. Saçları dağınık ve yağlıydı. Uzun tırnakları ile kaşıdığı yüzü pisti. Görünümü mide bulandırıyordu. “Bu görünüme sahip olmak yoksul olmamızdan kaynaklı mı?” diye düşündüm. Bu soruya bir cevap bulamadım. Çünkü fakir olmamak nasıl bir duyguydu hiç bilmiyordum. İnsan bilmediği bir şeyin nasıl olduğunu da bilemiyor. Bu evde fazlalıktım. Ben olmasam daha iyi şartlarda yaşayabilirdi. Yok yok, yaşamazdı. Bu hayatı böylesine zor bir hale getiren o değil miydi? Zaten zor olan yaşamımızı bir kat daha güçleştiren kendisiydi.

Kısa bir sessizlikten sonra sorularına kaldığı yerden devam etti.

Fazla su harcadın mı?

Harcamadım anne. Söylediğin gibi yaptım.

Yüzünü yıkamak için tekrar akıtmasaydın musluğu. Akıtmadın değil mi?

Seni dinledim anne. Elimin ıslaklığını sürdüm yüzüme.

Sonunu düşünmeden yaşamak nasıl bir duygu bilmiyordum. Hiçbir zaman bilemedim. Doğduğum ilk günden beri her şeyin sonunu düşünmek zorundaydım. Tüm imkânlarım sınırlıydı. 

Bugün şanslı günümüzdeyiz.

Neden anne?

Askıdan bir tane ekmek aldım. Üç gün boyunca midemiz şenlenecek.

Askıda her gün ekmek bulunuyordu. Fırına gidip her gün bir tane ekmek alabilirdik. Her gün bir tane ücretsiz ekmeğe sahip olabilirdik. Yalnızca iki kişinin hayatta kalmaya çalışması bu kadar zor olmamalıydı.

Ekmeğinden ye. Bugün ve önümüzdeki iki güne yetecek kadar ekmeğimiz var. Koca bir ekmek. Anneannen de mutlu olurdu askıdan ekmek aldığımızda. Tabii ben o zamanlar küçüktüm. Bu mutluluğun sebebini anlayamazdım. Meğer deden ne çok düşünürmüş bizi. Evde tek çocuk olmanın tadını çıkartırdım. Üç kişi yerdik bütün bir ekmeği. Midemizin iki gün bayram ettiği bile olurdu. 

Sevinçli olmalıyız çünkü biz iki kişiyiz. Müsrif baban da yok. Baş başa ekmeğimizi yiyebiliriz. Hem de hiç israf etmeden.

Hiçbir şey söylemeden dinledim. Bir dilim ekmeği yedim. İyi ki yarım çay bardağı su vardı. Onun yardımı ile kolay çiğnedim. Akşama kadar elimi yıkamam yasaktı. Günde iki kez el yıkamak yeterliydi. Fazlası israf olurdu. Hem fatura da fazla gelirdi. 

Elini yıkamayacaksın değil mi?

(…)

Elini şimdi yıkamana gerek yok. Baban gibi müsrif olmayacaksın. Ölülerin arkasından da konuşmak günah tabii. İsraf etmeden yaşayacaksın. Anneannen gibi. Benim gibi.

Elimi yıkamadım, yıkamayacağım akşama kadar.

Yatağıma geri döndüm. Yaşam herkes için bu kadar zor muydu? Çeşit çeşit şampuanlar ile yıkanan insanlar var mıydı? Peki ya tertemiz çarşafa uzananlar? Elini doyasıya yıkayanlar daha mı mutluydular? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey bunların olmayışı insanı yaşamdan soğutuyordu. Tüm bu tabuları yıkmak istiyordum. Ama başaramıyordum. Nesiller boyu böyle gelmişti. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. Aynadan yüzüme dahi bakmak istemiyordum. Pistim. Çirkindim. Fazla zayıftım. Kokuyordum. Zamanımın tamamını yatağımda uzanarak geçiriyordum. Yeterli besin alamadığım için halsizdim. 

Odamın rengi canımı sıkıyordu. Benimle dalga geçiyor gibiydi. Böylesine yaşam dolu bir maviyi kim ne diye duvarla buluşturmuştu? Sahi deniz görmeyeli ne kadar çok olmuştu? En son denizin sonsuzluğunu içime çektiğimde babam hayattaydı. O zaman hayatım bambaşkaydı. Annem, babama söz geçiremediğinden yalnızca kendisine eziyet ediyordu. Babamın ölümüne de o sebep oldu. Bitmek tükenmek bilmeyen cümleleri ile öldürdü onu. Meğer cümleler de ok haline bürünebilirmiş, o zaman öğrenmiştim.

Saatler geçmek bilmiyordu. Uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda hava kararmaya başlamıştı. Güneş bir kez daha dinlenmeye çekilmişti. Saklanmıştı utangaç bir çocuk gibi. İyi ki annem fark etmemişti. Yoksa uyuyarak zamanını israf ediyorsun diye çıkışırdı. Sanki yapacak bir şeyim vardı. Benden öylece oturmamı istiyordu. Tüm gün boyunca hem de. Daha doğrusu bütün bir ömrüm boyunca…

Canım hiçbir şey yemek istemedi. Midem artık kuru ekmeği almıyordu.

Yavrum, yeme tabii. Çok yemek de israf. Hem bak fena mı oldu bu ekmek sana şimdi fazladan bir gün daha yetecek.

Mutfaktan yükselen sese tahammülüm kalmamıştı. Boğuluyordum. Tenimin kokusu midemi bulandırıyordu. Dayanamıyordum. Kusmak istiyordum. Hayatta hiçbir meziyetim yoktu. Okula gitmemiştim. Okuma – yazma bilmiyordum. Babam öldükten sonra odamdan dışarıya pek çıkmamıştım. Hayatım dört duvar arasında geçiyordu. Koca koca dört duvar. Yaşımı bile tam bilmiyordum. Kaç yaşındaydım acaba? Kendimi koca dünyada bir nokta kadar hissediyordum. Nokta kaç yaşında ise ben de o yaştaydım. Ne eksik ne fazla. Kalbim sıkışıyordu. Açlıktan midem bulanıyordu. Ancak midem tek bir lokmayı bile kabul etmeyecek durumdaydı. Kalbimin duvarları arasında sıkışmış hissediyordum. Büyük bir basınçla sıkıştırıyorlardı beni. Sanki onların arasında ezilecektim. Nefes alamıyordum. Çığlık atmak istedim. Olmadı. Yapamadım. Ağzımı aralayamadım. Odamın duvarındaki o yaşam dolu renk takıldı gözüme. Tüm duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Bense kalbimin duvarları arasında çoktan ezilmiştim. Hiçbirine karşı koyacak gücüm yoktu. 

Uyuya mı kaldın sen? Alarm da çaldı. Duymuyor musun? Zamanını israf etmeyeceksin demedim mi sana? Hemen kalk! Hemen!

(…)

Dur bakayım bir yüzüne. Allah’ım! Başıma bu da mı gelecekti? Ben ne yaptım da başıma bunu verdin? Kızımı da aldın benden öyle mi? Artık bir kızım da yok…

Demek ölmüştüm. Demek artık özgür bir ruhtan ibarettim. Annemin yanına kadar sokuldum. O, benim bedenime sarılmış ağlıyordu. Geri çekildim. Şöyle bir odama göz gezdirdim. Tüm sefaletimizle bir kez daha karşılaştım. Bodrum katında bir odaydı. Camdaki demirler arasından sızardı güneş ışıkları. Umutsuzluğun içinde bir umut kırıntısı olurdu o ince ışıklar. Diğer odalara son bir kez bile bakmak istemedim. Zaten bu ev küçük, iki oda, mutfak ve tuvaletten ibaret bir evdi. Her bir metre karesini ezberlemiştim. 

Bir süre geçince sahip olduğumuz bir iki komşu geldi. Annem durmaksızın ağlıyordu. Onu sakinleştirmeye çalıştılar. Beni bir arabaya yüklediler. Tabutun içindeydim. Hiç yabancılık çekmedim. Yadırgamadım yerimi. Bedenim gidiyordu. Oysa ben özgürce olanları izliyordum. Bir zaman sonra bedenim bir masada öylece uzanmıştı. Beni yıkamaya geldiler. Annem ağlıyordu. Kadın yıkama işlemine başlayacağı sırada annemin ağzından dökülen tek bir cümle oldu:

Fazla su harcamayalım, israf olur.

Arda Erel ile yeni kitabı üzerine: “Konuşamadığımız Ne Varsa”

0

Arda Erel ile yeni kitabı “Konuşamadığımız Ne Varsa” üzerine keyifli bir söyleşi…

Kitabınız tıpkı ismi uzun süredir konuşamadıklarımıza odaklanıyor. Bu konuşamadıklarımızla ilk ne zaman karşılaşıp “Konuşamadığımız ne varsa” adlı kitabı yazmaya karar verdiniz?

Aslında konuşamadıklarımıza dair problemi, önce kendimle konuşamadığım şeyler üzerinden fark ettim. Kendimle konuşamadığım şeyleri fark ettiğimde, aslında kendimle arama giren çok şey olduğunu gördüm. Kendimizle aramızda hiçbir şey yok gibi yapıyoruz. Oysa kendimizle aramıza çok şey giriyor. Görünmezmiş gibi dursalar da, hepsi oradalar, varlar. Kendimizle aramıza giren çok şeyden bahsedilebilir ama bence kendimizle aramıza giren en önemli şeylerden biri de kültür. Kültürün bize öğrettikleri, kendimizle aramıza yerleştirdikleri, kapitalizmin kodlamaları üzerinden kendimizi algılıyoruz. Yani kendimizle aslında hiç yalnız kalamıyoruz. Ben kültürün bazen kendimizle dil üzerinden konuşacaklarımıza da karar verdiğini gözlemledim. Yani kültür, belki de daha geniş anlamda siyaseti de katarak söyleyebilirim; birbirimizle ne konuşacağımızı belirlediği gibi, neyi konuşamayacağımızı da belirliyor. Ben bunları fark ettikçe, önce kendimle konuşamadıklarım üzerine düşündüm. Sonra buradan, toplumun kendi arasında konuşamadıklarına doğru da açılmaya çalıştım. Çünkü herkes gibi ben de, içinde yaşadığım toplumun bir bireyi olarak, toplumun konuşamadıklarına ayna görevi yapıyormuşum. Buradaki eşiği aşmak çok kolay olmadı; tabuları çok olan toplumlarda bunu aşmak zordu; çok yol kat etmem gerektiğini fark ettim. Bu konular arasında bağlantılar kurup, bunlar arasında gezinerek kitabı yazmaya karar verdim. Düşündüklerim üzerine değil, düşünmediklerim üzerine düşünerek; bunu çok önemsiyorum. Hem toplumun düşünmediklerini, hem de kendimin bu güne kadar düşünmediklerini düşünmeye çalıştım. Hala da böyle yapıyorum.

2016 yılında başladığınız yazarlık hayatınızda bugün itibarıyla altıncı kitabınızı okurlarınızla buluşturdunuz. Bu konudaki duygu ve düşünceleriniz nedir? 

Kitap yazmak, benim için hiçbir zaman kolay bir şey olmadı. Ama bu zorluk, benim sevdiğim bir zorluk. Zor olmasını seviyorum ve zor olması beni besliyor diyebilirim. Bu arada ben yazarak sadece bir ürün ortaya çıkardığımı düşünmüyorum. Daha doğrusu, sadece somut bir ürün olarak bakmıyorum kitaba. Kitap benim de kendi dünyamın dışa vurumu. Ben yazarken aynı zamanda sürekli bir yüzleşme yaşıyorum, kendime ve içinde yaşadığım topluma, dünyaya dair bir yüzleşme bu. Aynı zamanda yazarken, kendi içimdeki duvarları da bir bir yıkıyorum. Çünkü hepimizin zihin dünyasında sınırları var; aşması gereken duvarları. Özellikle kapalı toplumlarda bu sınırlar daha keskin, daha acımasız, aşması daha zor diye düşünüyorum. 

Ben yazarken özgürleştiğimi, kendimden ve içinde yaşadığım toplumdan çıkarak, sınırları yıktığımı hissediyorum. Her kitap beni başka biri yapıyor. Yazmak bu yüzden sürekli bir başkalaşma hali benim için. Yazdığım ilk kitabımla, son kitabımın arasındaki uzaklık ve fark bunu bana kanıtlıyor. Hiç aynı yerde olan biri değilim, kalamıyorum. Sürekli bir yolculuk halindeyim. Sürekli öğrenciyim. Bu yüzden yazarlık benim için çok kıymetli, beni ben yapan bir şey. 

Arda Erel

Oldukça genç yaşınızda bu denli üretken olmanın sırrını öğrenebilir miyiz?

Üretkenlik bir sır mıdır? Üretkenliğin sırları olduğuna inanmıyorum. Üretkenlik bence anlaşılması zor bir şey. “Şu üretkenliği besler, bu üretkenliği getirir,” demek bence yanlış olur. Üretkenlik kişinin hayatındaki birçok hareketle, deneyimle, dünya görüşüyle doğrudan bağlantılı, iç içe. Üretkenliğin tek bir sırrı olduğunu söyleyemeyiz. Eğer bir sır söylersek onu söylediğimiz yere zincirlemişiz oluruz. Örneğin bazıları, kişinin hayatında aşkın olmamasının üretkenliği beslediğini düşünür. Diğeri aşkın üretkenliği zirveye çıkardığına inanır. Hangisi doğru? Hangisi sır? Burada bu yüzden çok bireysel bir yansıma görüyorum üretkenlikte. Kişi kendi sırrını kendi anlamalı diye inanıyorum. Hiçbir zaman üretkenliğimi neyin beslediğini düşünmedim; inanın hiçbir zaman yapmadım bunu. 

Ben çok kitap okuyan biriyim, günümün neredeyse yedi sekiz saatini kitap okumaya ayırıyorum. Kitap okumak, şimdi düşününce diyebilirim ki, elbette üretkenliğimi besliyordur. Ama sadece okumanın üretkenliğe yeterli olduğuna inanmıyorum. Öncelikle benim hayata dair bitmek bilmeyen sorularım var. Sorularımın olması, beni sürekli düşünmeye itiyor. Düşünmenin beni ittiği yer üretkenlik olabilir belki. Çünkü zihnimdeki sorular bir yerde cevap bulmak istiyor benim için, bir yere varmak istiyorlar. Yazmak da sorularımı içimden dışarıya çıkarıyor, bir nevi içimden dışarı salıyor onları. Ama en başta dediğim gibi, bu bana dair bakış açıları, deneyimler. Herkesin bahsettiklerimi “sır” olarak bilmesi, onların kendi sırlarını keşfetmelerini engellesin istemem. Ama en önemlisi, üretkenliğin “sır” olmasını da istemem sanırım. 

Dört yıl aradan sonra yeniden bir denemeyle karşımızdasınız. Sizi tekrardan deneme yazmaya iten neden ne oldu?

Benim için deneme yazmak, roman yazmaktan çok farklı. Deneme yazarken konularımı çok çeşitlendirebiliyor, renklendirebiliyorum. Elbette romanda da bunu yapabildiğimi fark ettim ama denemelerde özgürlüğü de farklı bir tonda deneyimleyebiliyorum. Kısıtlaması yok, geçişleri serbest, rahat. 

Bundan önceki iki kitabım romandı. Romandan sonra denemeler yazmayı özlediğimi fark ettim. Zaten yazmaya ilk denemeler yazarak başlamıştım. Denemelerin yazarlık hayatımda benim için ayrı bir yeri var. Bir nevi özlem beni deneme yazmaya itti. Kendimle sohbet edebiliyorum deneme yazarken.

Yeni kitabınız “Konuşamadığımız Ne Varsa”da siyasi, ekonomik ya da kültürel nedenlerle birbirinden giderek uzaklaşan bir toplumun portresin adeta kelimelerle çiziyorsunuz. Güncel dünyanın sorunlarından beslenmek size ne gibi avantajlar sağladı?

Güncel dünyanın sorunlarına Heidegger’in felsefesiyle baktığımda, orada sadece varlığı görüyorum, varlığın tarihini. Çünkü bir bakıma dünyanın güncel sorunları Heidegger’in tarafından bakınca, varlık konusundan bağımsız asla değil. Elbette diğer taraftan küreselleşmeyle, neoliberal politikalarla, teknolojiyle, sağın yükseldiği toplumlarda yaşıyoruz. Bunlar da elbette varlığı etkiliyor, yönlendiriyor, şekillendiriyor. Aynı zamanda yıpratıp, dönüştürebiliyor da.  Ama ben sadece kültürel, siyasi sebepler görmüyorum bugün dünyadaki sorunlara baktığımda. Bir tarih görüyorum elbette, tarihin devamını görüyorum; yani biraz da geçmişin sorularını, sorunlarını görüyorum bugünün dünyasında. Özellikle Türkiye’deki gidişatta geçmişin izlerini, geçmişten kalmış öfkeleri çok belirgin görebiliyorum.

Heidegger’in baktığı gibi, varlığın kendisini 21. yüzyılda nasıl ortaya koymaya çalıştığı da çok mühim konu benim için. Bu yüzden güncel sorunlar beni felsefi, sosyolojik ve siyasi düzlemde, disiplinlerarası düşünmeye de itiyor. Herkes her şeyin siyasetle ilgili olduğuna inanıyor. Tamam da o siyaset neden böyle? Bunu düşünmüyor çoğu insan.

Elbette siyasetin toplumlar üzerindeki etkisi yadsınamaz. İktidarın varlığı, algılanışı elbette çok mühim. Ama sonuçta siyaset ve iktidar, insanların kurguladığı, yönettiği bir şey. Benim için biraz da siyaset, toplumların yansıması, aynası. O halde siyaseti ve gidişatı anlamak için, varlığı da anlamamız gerek diye düşünüyorum. Güncel dünyanın sorunları beni insanı anlamaya itiyor, diğer çoğu şey gibi. 

Romanlarınızı yazarken bir yandan da Sosyoloji alanında yüksek lisansınıza devam ediyorsunuz. Sosyolojinin, yeni kitabınız “Konuşamadığımız Ne Varsa”da toplumu anlama ve üzerine yazma anlamında ne gibi katkıları oldu?

Sosyoloji benim dünyaya bakışımı çok genişletmiş bir alan. Türkiye’yi de bana anlatmış, göstermiş bir disiplin sosyoloji. Sosyolojiden önce lisans öğrencisiyken psikolojiyle çok ilgileniyordum. Sosyolojiden daha çok psikoloji okuyordum. Gerçi hala ilgileniyorum psikolojiyle, ara ara okumalar yine yapıyorum ama sosyoloji, psikolojinin gösteremediğini gösteriyor bana. “Bak, burada da böyle bir şey var,” diyor. Görmediğimi görmemi sağlıyor. Sosyolojiyle, bireyin kendisinden çıkıp, “bireylere” bakabiliyorum; en önemlisi de bireyin içindeki toplumu görebiliyorum. Çünkü bireyin içinde tıklım tıklım toplum var. Bunu bana en güzel sosyoloji gösteriyor.

Aynı zamanda sosyolojiyle, toplumda yaşanan farklı farklı problemlerin kaynaklarını görebiliyorum. Sosyoloji, farklı problemlerin ortak noktalarını gösterebiliyor. Örneğin Bourdieu’nun “Eril Tahakküm” diyerek anlattığı bakış, bunu çok güzel şekilde özetliyor benim için. 

Hiçbir şey sebepsiz, öylesine olmuyor toplumlarda. Hepsinin sebebi, kaynağı var. Foucault, Bourdieu, Durkheim, Weber, Bauman, Giddens, Eva Illouz okumamış olsaydım muhtemelen toplumlara baktığımda çok az şey görebilirdim. Bugün, toplumu anlamakta zorlananlar da sosyoloji bilmedikleri için zorlanıyorlar. Hatta sosyoloji bilmedikleri için yanlış tespitler yapıyorlar. Oysa sosyoloji aslında bizlere “Bu konu, bu yüzden oluyor,” diyebiliyor. Ve bunu güçlü önermelerle, kaynaklarla yapabiliyor. Sosyoloji sayesinde, kendi hayatımdaki problemlerin de her zaman “benimle” alakalı olmadığını fark ettim. Bence bu da çok mühim bir konu. Çünkü neoliberal politikalar, sadece ekonomik değiller, öznelerin üzerinde psikolojik etkileri de var. Mesela Maurizio Lazzarato Borçlandırılmış İnsanın İmali kitabında, bugün içinde yaşadığımız neoliberal toplumlarda “borçlu” olmayı çok güzel anlatıyor. Borçlu olmanın kapitalizmle beraber şekillendiğini bilmeden, bireyi nasıl görebiliriz? Bunları bilmeden, bireyi anlayamayız. Eksik kalırız.

Şimdi, toplumlara baktığımızda çoğu şey psikolojiyle beraber bireyde aranıyor, çocukluğunda görmeye çalışılıyor. Bireylerin sürekli her şeyden sorumlu tutulma halleri de var. Bunu elbette desteklemiyorum. Sosyoloji beni her şeyden sorumlu tutulmaktan da özgürleştirdi. Bu da yazılarıma, bakışıma, her şeyim yansıdı.

Farkındaysanız psikolojik filmler de medyada çok fazlalaştı. Bunun neoliberal politikalarla bağlantısını düşünmeden edebilir miyiz? İktidarların da işine geliyor her şeyin bireyin kendisiyle alakalı zannedilmesi. Oysa sosyoloji bana şunu öğretti: Ailenin kendisi toplumsal bir kurum. O halde aileyi de bireysel anlamda çözümlemek için, sosyoloji bilmek bir zorunluluk. Öbür türlü her şey biraz eksik, biraz yanlış.

Kitapta “Aşk Hangi Dilde Konuşur?”, “Toplum ve Siyah Beyaz Kelimeler”, “Sözcükler Yan Yana Gelince” ve “Zamanın İçinden Yazılar” bölümleri var. Bunlar hakkında kısaca bahsedebilir misiniz?

Kitabı dört bölüme ayırdım. Birinci bölümde aşka dair yazdım, farklı taraflarıyla yazmaya çalıştım onu. Çünkü bugün aşkın da köşelere sıkıştırıldığını düşünüyorum. Dil felsefesi okumalarımdan da faydalanarak aşka değindim. İkinci bölümde topluma doğru bir bakış yönelterek, toplumdaki güncel sorunları yazmaya çalıştım. Sözcükler Yan Yana gelince bölümü de yine benim sorgulamalarımı kapsayan bir bölüm. Zamanın İçinden Yazılar da Masa Dergisi’ne yazmış olduğum yazılardan oluşuyor.

Kitabınız için “Hepimizin bir arada yaşamak gibi bir sorumluluğu var ve bu sorumluluk bize hiç benzemeyene karşı da bir sorumluluktur” diyorsunuz. Günümüzdeki sorumluluk kavramı bizlere neler yüklüyor?

Öncelikle siyasetin gidişatından hiç memnun değilim, endişeliyim de. En önemlisi, siyasetin etikle bir arada olamamasından çok şikayetçiyim. Neredeyse olması gereken etik, bugün siyaset alanında hiç yok. Nefret söylemlerinin normalleştiğini, içselleştirildiğini, arzulandığını, desteklendiğini, binlerce kişi tarafından sosyal medyada retweet edildiğini görüyoruz. Siyasetten bahsetmek zorundayım; sorumluluğu, siyasetten bağımsız da düşünemiyorum. Çünkü siyasetin sorumluluğu toplumsal, bireysel algılamalara yerleştirmesi durumu var. Bu arada sadece Türkiye’den değil, dünyadan da bahsediyorum. Örneğin Avrupa’da yükselen aşırı sağ, Polonya’da kürtaj karşıtı eylemler, Danimarka’da Suriyeliler’in ülkelerine geri gönderilmesinin istenmesi, İspanya’daki göçmenlerin denize atılması, Yunanistan’da göçmen karşıtı politikaların hepsi sorumlulukla yakından ilişkili. Sorumluluğun içine kapandığını, sadece “aynı”ya indirgendiğini gözlemliyorum ben. Yabancı düşmanlığının bu denli her yerde yükselişi, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması, farklı toplumlar tarafından faşizmin arzulanmış olduğu gibi otoriterleşmenin arzulanması, bunlar beni çok endişelendiriyor, düşündürtüyor. Bunların yaşanması, sorumluluğun iflası gibi geliyor bana. Sorumluluğu sadece kendisine benzeyene duyan toplumlar var artık, toplumlarda çok derinden bir içe kapanma var. Sadece kendisine benzeyenle oturan, oturmak isteyen, kendisine benzer düşünceleri olmayandan koşarak uzaklaşan toplumlarda yaşıyoruz. Buradan, bu şekilde çıkışı mümkün bulmuyorum. Kendi mahallemize hapsolmuş halde kalarak dönüşüm bekleyemeyiz. Erkekler tarafından kadın hakları düşünülmezse, heteroseksüeller tarafından eşcinseller önemsenmezse, dindarlar tarafından din özgürlüğü savunulmazsa, buna dair sorumluluk geliştirilmezse, bugün olunan yere gelinir, hatta zamanla daha da kötüye gidilir. Pesimist olmak istemiyorum ama bu böyle. Emmanuel Levinas’ın dediği gibi “aynının emperyalizmi” beni endişelendiriyor. Bahsettiğim gibi, bugün gerçekten sorumluluğu sadece aynı’ya duyuyoruz. “Bizden olmayan ne yaparsa yapsın, başlarına ne gelirse gelsin,” böyle bir yaklaşım var. Bu içselleştirilmiş, yerleşmiş durumda. Sorumluluğun “benzerine” indirgendiği, insanların insanlıkdışılaştırıldığı bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Bunlar geride, Nazizm dönemlerinde kaldı zannediliyor ama bugün çeşitli hareketliliklerde, benzer yaklaşımları görebilmek mümkün. Bunun acilen değişmesi şart. Ama değişime dair hareket ve bir umut göremiyorum. Umudu kendim, yazılarımla yaratmaya, yaymaya çalışıyorum.

Şu an en çok kiminle konuşamadığınız şeylerden bahsetmek istersiniz?

Ailesiyle, arkadaşlarıyla, en önemlisi de kendisiyle konuşamadıkları şeyleri çok olanlarla konuşmak isterdim. Çünkü biliyorum ki, konuşamamak çok büyük bir eziyet ve bize konuşmak kadar iyi gelen çok az şey var.

Söyleşi kategorisindeki yer alan pek çeşitli söyleşilerimizin devamı için lütfen tıklayın.

Ankara’dan farklı şehirlere, ülkelere uzanan bir yolculuk: Ruj

||
2002-2012 yılları arasında Ankara’nın sevilen grupları arasında yer alan Ruj, seneler sonra yeniden bir araya geldi. Bu sefer sevenlerine farklı ülkelerden, farklı şehirlerden sesleniyorlar üstelik!

  • Merhabalar, öncelikle sizleri kısaca tanıyabilir miyiz? (Bu noktada benim kişisel olarak çok merak ettiğim bir soru da mevcut: Neden “Ruj”?)

Z: Ben Zafer Turhan. Grupta vokal/gitarist olarak yer alıyorum. 39 yaşındayım, evliyim ve 8 yaşında Deniz adında bir oğlum var. Hollanda’da yaşıyorum.
2002-2004 yılları arasında bizleri takip edenler bilirler; grubun ismi en başta “Last to Breathe” idi, sonradan Türkce şarkı sözleri yazmaya başladık ve grubun ismini R.U.J. olarak değiştirme kararı aldık. Bu isim, kendi aramızda hoşumuza giden bir sözün baş harflerinden oluşan bir kısaltmaydı. Zamanla bu noktalar kullanılmamaya başlandı; bizler de „Ruj“ olarak müzik hayatımızı sürdürmekte karar kıldık.

B: Ben Başar Çetin. Ruj’un gitaristiyim. Emekli fizyoterapistim. 2017’den bu yana Kripto para ve algoritmik trading sistemleri geliştirme üzerine çalısmaktayım. „Ruj“ kısa ve akılda kalıcı bir isim; aynı zamanda eski grup ismimizin de baş harfleri.

O: Merhabalar, ben Oktay. Grubun davulcusuyum. Eşim ve oğlumla birlikte İrlanda’da yaşıyorum. İsim kısa, akılda kalıcı ve insanlar üzerinde yarattigi etki hoş. Aynı zamanda pek çok kadının da olmazsa olmazı biliyorsunuz (:

  • Ruj, 2002 yılında kuruldu; bu, günümüzden yaklaşık 20 sene öncesi anlamına gelmekte. Geçtiğimiz seneler içerisinde grup açısından pek çok şey değişti. Hepiniz farklı ülkelere, şehirlere taşındınız; üstelik arada müziğinizi icra etmediğiniz 10 senelik bir dönem de mevcut. E tabi toplumsal açıdan da büyük bir değişim söz konusu. İnsanların yaşam tarzları, olaylara bakış açıları, sıkıntıları, hobileri kısmen farklı noktalara evrildi. Peki sizin gözünüzde bu değişimin müzik üzerindeki etkisi ne yönde oldu?

Z: Bu süre zarfında, kimi zaman farkında dahi olmaksızın, hem müzik hem de söz üretimi açısından pek çok şeyin değişmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Teknik açıdan olduğu kadar sözler açısından da bir değişim söz konusu.
Beni etkileyen asıl unsur dijitalleşme ve sosyal medya üzerinden müziğin prodüksiyonu, dağıtımı, reklamı gibi öğelerin on yıl içerisindeki topyekün değişimi oldu. Artık her sıradan dizüstü bilgisayarın bir profesyonel müzik stüdyosuna; her dinleyicinin ise güçlü bir destekçiye dönüştüğü bir döneme girmiş bulunmaktayız. Ulaşılabilen veri miktarı inanılır gibi değil. Şarkılarınızın hangi şehirde, kaç kere, hangi saatte, hangi yaş grubu tarafından dinlendiği bilgisi her gün dijital platformlar tarafından sizlere otomatikman ulaştırılıyor.

B: Eskiden bir grubun CD’si veya kasedi alınır, bütün albüm defalarca dinlenir, albüm kitapçığı incelenir, o müziğin içine girilirdi. O zamanlar müzikten aldığım lezzeti şu an çok alamıyorum. Bugün gelmiş bulunduğumuz noktada hızlı tüketim söz konusu. Teknoloji müzik yapım süreçlerini kolaylaştırdı; fakat bu esnada tüketimi de hızlandırdı. Elbet steroid alıp kas yapabilirsiniz; ne var ki bu, kaslarınızın çabuk şişmesine sebep olur. Uzun yıllar spor yaparsanız kas yapınız oturur, kalıcı hale gelir.  Mevcut durum da biraz buna benziyor.

Uğur Akın (Bas gitar / Geri vokal): Biz hiçbir zaman güncel konulara dair müzik yapmadık; arka planda varolan duygular bir şekilde parçalarımızın oluşmasına her daim önayak oldu. Benim için RUJ her zaman güvenli bir kaçış noktası olmuştur; uzun vadeli düşüncelerin, unutulmaya yüz tutmuş duyguların ve biraz da, kişisel bağlamda, nihilizmin varolduğu bir bölge. Bu yüzden kişisel açıdan bir değişim söz konusu olsa dahi bir şeylerden kaçıp da kendimi içerisinde bulduğum nokta hiçbir zaman değişmedi. Bu açıdan müziğin benim gözümde herhangi bir biçimde başkalaşmış olduğunu söyleyemem.

O: Müziğin teknolojik gelişmelerden en çok etkilenen; hatta faydalanan alanlardan biri olduğu inkar edilemez bir gercektir. Ne var ki teknolojiyi müziğinizin içine ne kadar dahil edeceğiniz tamamıyla seçiminize bağlıdır. Müzik dünyasının yerli yabancı en önde gelen grupları hala 20-30 yıl öncesinin teknolojisini kullanabiliyorlar; özellikle de kayıt aşamasında. Teknolojinin insan hayatı üzerinde yarattığı onca değişim elbet inkar edilemez; fakat bu durum ne yazık ki en yeninin en iyi olduğu veya mevcut durumun sizi daha iyi bir müzisyen yaptığı anlamına da gelmiyor. Sektör olarak bakıldığında günümüzde her şeyin çok daha hızlı bir biçimde gerçekleştirilebiliyor olduğu aşikar. Örneğin şu an 3 farklı ülkede ve 4 farklı şehirde yaşıyor olmamıza rağmen eskisinden bile daha üretken bir halde çalışmalarımızı sürdürebiliyoruz.

  • Az önce Oktay’ın da belirtmiş olduğu üzere sizler grup üyeleri olarak birbirinden farklı ülkelere, şehirlere taşınmış bulunmaktasınız. Bildiğim kadarıyla sizler gibi olup da yeniden biraraya gelerek müzik icra eden başka bir grup yok veya yok denilecek kadar az. Sizler yeniden bir arada bir şeyler üretme kararını nasıl aldınız? Süreç nasıl gelişti?

Z: Uzun bir süre boyunca, 2010 albümü sonrası bizi müzik üretim sürecinden uzaklaştıran unsurun fiziksel mesafe olduğuna inandım. Pandemi bir şekilde teknik olanaklarımızın farkına varmamızı sağladı; bizler de bu olanakları kullanmaya başladık. Tabii fişeği esas ateşleyen Oktay’ın gruba dönme kararı oldu.

B: Grup aktif olmasa da bizler her zaman iletişim halindeydik. Zafer Oktay’ın yeniden gruba girmek istediği müjdesini verdikten sonra yeniden bir şeyler üretme fikrinden bahsetti. Daha sonra çalışmalara başladık.

O: Ben konuyu kendi perspektifimden biraz açayım madem 😊 Zafer ve Başar‘ın sözlerine de katıldığımı belirterek eklemek isterim ki, 2010 senesinde hayatlarımızı düzene sokabilmemiz ve kendimize bir yön çizebilmemiz için biraz zamana ihtiyacımız vardı. Buna mesafe de eklenince, Zafer‘inde belirttiği üzere, süreç epey ağırlaştı. Ben aktif müzik yaşamımı ikinci plana atmak durumunda kaldım ve okulumu bitirmek üzere üniversiteye geri döndüm. 2015 yılında, İrlanda’ya gelmemin arifesinde, bir albüm kaydı tamamladım ve uzunca bir süreliğine yaptığım son şey bu oldu.
İrlanda’da birkaç grupla stüdyoya girdim; fakat istediğimi bulamadım veya belirli sebepler dolayısıyla yeterince motive olamadım. Müziği bir süre daha nadasa bırakarak iş ve eğitim yaşamıma odaklanmaya karar verdim ve bu süre zarfında sıklıkla müzik dinleyip kendi calışmalarımı kaydettiğim bir ev stüdyosu kurdum.
RUJ’un albümü çok sık dinlediğim bir albümdü. Bu sıradışı bir durum; çünkü, müzisyen olanlar bilirler, kendi şarkılarından bıka da bilir insan / onları dinlemekte zorlanabilir. Ne var ki benim gözümde RUJ, çok farklı bir noktada.
Bir gün, işten eve dönerken, arabada yine RUJ dinliyordum ve kendi kendime “ Neden olmasın?” diye düşündüm. Bunun üzerine pandemiden kaynaklı uzun bir kapanma sürecine girdik ve ben artık konuşma zamanımızın geldiğini düşünerek Zafer‘e ulaştım: “Ne düşünürsünüz, bir araya gelip bir şeyler yapalım mı?”
Süreç bu şekilde başladı ve hızlı bir biçimde üretime evrildi.

  • 10 senenin ardından 2 tekli, 1 video klip ile yeniden ortaya çıkmış olmanız dinleyicileriniz tarafından nasıl karşılandı? Sizlere yapılan geri dönüşler ne yönde oldu?

Z: Şimdiye dek aldığım duyumlar son derece olumlu yönde.

B: Bizim dinleyici kitlemiz az ve öz bir kitle. Bizleri eskiden beri takip edenler şarkıları sevinçle karşıladı. Yeni keşfedenler eski şarkıları da keşfetme imkanı buldu. Tepkiler olumlu. Umarım pandemi sonrası, dinleyicilerle konserlerde tekrar buluşacağımız günler bir an önce gelir.

U: Bu uzun ara döneminde her sene YouTube videolarına bakıp yorumları okudum. Her sene 1-2 yeni yorum eklenir ve genellikle “Nerelerdesiniz?“ diye yazan birileri olurdu. Bizimle bu kadar ilgilenen insanlara bir şeyler verebilmek hep aklımda olan bir istekti; bu sene yapabildik neyse ki.

O: Çok güzel tepkiler aldık ve bu bizi açıkçası daha da motive etti. Büyük bir keyifle yeni şarkılar oluşturmaya ve kaydetmeye devam ediyoruz.

  • 2000’li yılların başlarında Ankara’da pek çok konser gerçekleştirdiniz. Bu konserlere dair aklınızda kalan bir veya birkaç anıyı bizlerle paylaşabilir misiniz?

Z: Ankara’da herhalde yaklaşık her barda, konser salonunda çaldık o dönem. En çok özlediğim şey ise küçük takipçi kitlelerine sahip 4-5 grubun bir araya gelmesi sonucu gerçekleştirilen Cumartesi – Pazar öğleden sonrası konserleri. Herkes orada olurdu. Konser sonrası eve gider gitmez internetin başına geçerek Ruj‘a gelen yorumları okurduk.
Bir de Uğur’un evini “prova alanı ve şarkı yapım üssü” olarak kullandığımız dönemleri çok özlüyorum. Gerçi “Şarkılar üzerine çalışalım.” diye her akşam toplanıyor; gecelere kadar müzik dinleyip hayallere, sohbete dalıp gidiyorduk. (:

B: Bizim müziğimiz biraz depresif. IF’te gerçekleştirdiğimiz bir konser esnasında metalci arkadaşlarımız omuz omuza girip kafa sallamışlardı, sahnenin üzerinden seyircilerin arasına dalanlar olmuştu. Gülmekten çalmakta zorlanmıştım.

U: Ankara’da değil; fakat Bursa’da verdiğimiz ilk konserde yalnızca barmene çalmıştık. Yine de bizim için alışıldık bir durum; bir konserde her zaman yüzlerce kişi olmayabiliyor. Verdiğimiz en kalabalık konser herhalde Ankara Üniversitesi Bahar Şenlikleri olacak. Gün batımında binlerce ilgili dinleyici… Bütün olay da bu değil mi aslında; ‘İlgili dinleyici’. Söz konusu barmen de bizde o hissiyatı yaratmıştı. Kendisine tekrardan teşekkür ediyoruz.

O: Hangi yıldı hatırlamıyorum; fakat Hacettepe Üniversitesi Şenlikleri idi. Anathema ile aynı gün sahne almıştık. Biz hep sahne sıramız gelene dek seyircilerin arasında arkadaşlarımızla vakit geçirip diğer grupları seyrederdik. O gün de öyle oldu ve bir baktım Vincent Cavanagh da oturmuş yemek yiyor, insanlarla sohbet ediyor. Onunla tanışıp sohbet etme şansım olmuştu. Bizimle birlikte öteki gruplar da çok güzel çalmışlardı; çok güzel bir konser olmuştu.

  • Her müzik grubunun bestelediği / coverladığı bir şarkı, diğer şarkılara göre biraz daha özeldir. Sizin için de böyle bir şarkı mevcut mu, varsa sebebi nedir?

Z: “Söz Verdim“

B: Benim için “Derin Yağmur”, “Phi”, “Söz Verdim“. Sözleri ve müziğin yarattığı hissiyat sebebiyle.

U: “Olamaz“ herhalde grup olarak yaptığımız en karşılık görmüş parçadır. Nokia Super Sound sonunda kazandığımız arabayla grubun belki hep beraber hissettiği en yüksek duyguyu bize kazandırmıştır.

O: Albümden “Phi”, “Yorgun” ve “Ankara”; yenilerden hepsi çok güzel, karar veremedim. Coverlar’dan Dredg coverlardık: “It took only a day”.

  • “Bu Güneş Yakar Bizi” çok güzel bir tekli olmuş, klibi de öyle kuşkusuz; fakat benim sözleri ve içeriği açısından dikkatimi esas çeken “Femina” oldu. Kadına şiddet günümüzde yalnızca Türkiye’de değil; dünya genelinde büyük bir sorun haline gelmiş durumda. Türkiye’de yaşamakta olan insanlar olarak bizler her gün en az 1 kadın cinayeti haberi almaktayız. Bunun dışında da kadına yönelik psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet her geçen gün artmakta. Bu noktada herkesin elini taşın altına koyması, bir şeylerin değişebilmesi adına mücadele vermesi büyük önem taşıyor. Müzik de, bu noktadan ele alacak olursak, en değerli mücadele kanallarından bir tanesi. Bizlere bu konuda ve “Femina”ya dair neler söylemek istersiniz?

Z: Ben kadına yönelik şiddet ve sonuçları karşısında uzun yıllardır kendini etkisiz hisseden; konu açıldığındaysa “Vah vah…” dan öteye gidemeyenlerdendim. Açıkçası bu konuda bir şeyleri değiştirmek istesem bile ne yapmam gerektiğini tam kestiremiyor, karar veremiyordum.
“Femina“nın gitar akorları epey zamandır hazırdı; fakat üzerine henüz söz yazmamıştım. Ta ki 2020’de, Temmuz sonu gibiydi zannedersem, Pınar Gültekin cinayetini duyana kadar. O olay beni çok etkiledi. Kendimi Pınar’ın yerine koyarak hissettiklerimi yazdım; şarkının hikayesi bu şekildedir.

B: Kadına şiddet Türkiye’nin; hatta dünyanın kanayan yarası. Şiddete karşı mücadele elbet yalnızca şarkılarda varolmamalıdır; mevcut durumun her fırsatta, sanatın tüm alanlarında en sert biçimde vurgulanması gerekir. Bizler tepkimizi bu şarkı ile göstermek istedik. Belki eski kuşaklar üzerinde pek fazla etki yaratmaz; fakat bu şarkıyı dinleyen genç bir bireyin üzerinde olumlu bir etki yaratabilmemiz halinde mutlu oluruz.

O: Kadına yönelik şiddet toplumumuzda kanayan bir yaradır. Anlamak mümkün değil. Öyle büyük bir acı ki satırlara sığmadı; biz de çareyi şarkısını yapmakta bulduk, biraz olsun insanlarla paylaşabilmek için.

  • Gitgide tırmanmakta olan şiddet olaylarının yanısıra günümüzde yaşanmakta olan büyük bir geçim sıkıntısı da mevcut. Türkiye’de geçim sıkıntısı yaşamakta olan sanatçıların, mekan işletmeçilerinin ve çalışanlarının gelmiş olduğu noktayı kaygıyla izliyoruz. Eminim ki bu konuda da söyleyeceğiniz pek çok şey mevcuttur. Bizlere düşüncelerinizi kısaca özetleyebilir misiniz? Pandemi sürecinde geçim sıkıntısı yaşamakta olan sanatçılara / emekçilere ne söylemek istersiniz?

Z: Pandemi, dünyanın her yerinden sanatçılar üzerinde çok olumsuz bir etki yarattı. Tabii önemli olan nokta, devletin böyle bir durumda sanatçıları nasıl desteklediği. Pandemiyi yok edemediğimize ve bu insanlarımız için başka herhangi bir gelir kapısı olmadığına göre, devletin sosyal bir devlet halini almasının tam zamanı şimdi değil de ne zamandır?
Birçok ülkede sanatçılar için fonlar oluşturuldu. Türkiye’de ise Kültür ve Turizm Bakanlığı, bildiğim kadarıyla pandeminin üzerinden tam 10 ay geçtikten sonra, küçük bir kısım müzisyene 3 ay boyunca 1000er lira gibi bir destek açıkladı. Bu yardım çok yetersiz olmakla beraber proje çok geç hayata geçirildi. 100‘den fazla müzisyen arkadaşımız çaresizlikten hayatına son verdi. Beğendiğim; aynı zamanda da desteklediğimiz bir proje ise plak şirketimiz de olan Arpej Yapım ve Milyon Yapım’ın “Her Ev bir Sahne“ projesi oldu.

B: Pek çok müzik emekçisi ne yazık ki bu süreçte gereken desteği görmedi. Insanların ruh sağlığının bozulduğu bu sürecte müzisyenlere her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Umarım bu konuda daha somut tedbirler alınır ve bir an önce gerekli destek sağlanır.

O: Bu süreç herkesi oldukça zorladı ve zorlukları eşliğinde hala devam etmekte. Müzisyenin mabedi sahnedir. Sadece gelir kaynağı olduğu için değil; müzik bir yaşam, bir ifade biçimi olduğu için de bu değişiklik son derece vurucu oldu. Yapılması gereken çok şey vardı. İş bu noktada özellikle devletlere düşüyor ve ne yazık ki kişisel inisiyatifler malum sebeplerden ötürü çok etkili olamıyor. Kayıplar icin çok üzgünüz. Umuyoruz ki bir an evvel şartlar iyileşecektir.

  •   Son olarak eklemek istediğiniz birkaç söz varsa onları alalım.

Z: Alisa, sana ve Gaia Dergi’ye teşekkür ediyoruz. Sevenlerimize de en içten selamlarımı iletiyorum. En yakın konserde onlarla buluşmak için sabırsızlanıyoruz.

B: Röportaj için teşekkürler. Ruj ile ilgili gelişmeleri ve güncel haberleri takip etmek isteyen arkadaşlar Instagram’dan @rujofficial ‘ı takip edebilirler.

O: Uzun bir aradan sonra ilk röportajımız; bu nedenle de özel bir röportaj. Soruları heyecanla ve mutlulukla cevaplandırdık. Okuyanlarla bu heyecanı ve enerjiyi paylaşabildiysek ne mutlu bize. Bize bu şansı sunduğun için sana da ayrıca teşekkur ederiz Alisa. (:

  • Sizlere çok teşekkür ediyor, sağlıklı günler diliyoruz. Çalışmalarınızın devamını büyük bir heyecanla takip ediyor olacağız.

Müzik kategorili diğer yazılar için lütfen tıklayın.

Makyaj, balyaj ve bilumum diğer işler | Öykü

0

Çantasından kara gözlüklerini çıkarıp taktı. Önce “İyi ki yanıma almışım!” diye şükretti. Sonra da kendini Teşvikiye cami bahçesinde ünlü cenazesindeymiş gibi hissetti. Sağdan soldan gözlerini devirerek bakanlara gözlüklerinin arkasından o da gözlerini devirdi. Neyse ki görmediler. Hava güneşli olsaydı gözlükler göze batmazdı belki ama inadına nasıl kapalı, nasıl soğuk. Kar kalkalı birkaç gün olmuş. Toprak hâlâ sert. Gerçi karlı olsaydı her şey daha da zor olurdu. Bu da canım Safinaz teyzenin şansı işte. Gitmek için karların erimesini beklemiş. 

Gitmeseydi o da beğenirdi. “Vallahi çok yakışmış.” derdi. “Gençsiniz siz, sürün sürüştürün, takın takıştırın.” Çok isterdi Safinaz teyzenin de görmesini. Annesi demişti ama. “İyi güzel, tamam da…” demişti. “Cenaze filan olursa bu halde nasıl geleceksin?” “O zaman bu aralar kimse ölmesin.” demişti o da. Gülüşmüşlerdi. Ölümlü olduğu gerçeğine insan başka nasıl dayanır ki? Safinaz teyze zaten turp gibi. Her ölüm erken ölümdür, demiş şair. Ama canım Safinaz teyzeninki hepten erken oldu. 

Bir arkadaşında görmeseydi şimdi bu kara gözlükleri takmak zorunda kalmayacaktı. Kendini bildi bileli makyaj yapmayı beceremiyor. Çok meraklı olmadığından olsa gerek. Arada yapmak zorunda kaldığında eline yüzüne gözüne bulaştırır hep. Yok, gerçekten bulaştırır. Ruju taşar, allıkta iki yanak arasında senkron tutturamaz. Göz makyajı desen hepten fena. Kalem çeker, bir göze kalın, diğerine ince. Rimel sürdüğünü unutup ağlayacak bir şeyler bulur. Suya dayanaklı olduğu iddiasındaki bütün rimeller göz altlarından yanaklarına süzülür. Eliyle silmeye kalkar, parmak kenarları kapkara olur. Mum gibi makyaj yapıp zarafetle taşıyan hemcinslerine hep hayranlık duymuştur.

Arkadaşının gözlerindeki kalemle çizilmiş gibi düzgün siyah çizgileri de görünce çok beğendi. Meğer zaten kalemle çizilmiş. Kalıcı aylaynırmış. Yedi yıl dayanıyormuş. Yedi yıl mı? Nasıl yani yedi yıl? Bir nevi dövme gibi olduğundan öyleymiş, falanmış filanmış. Bu kısımları çok dinlemedi. Yedi yıl göz makyajı yapmak zorunda kalmayacak olmasında o. Çok da fazla düşünmedi. Keşke biraz düşünseydi ama düşünmedi. Ertesi gün randevu alıp gidiverdi tavsiye edilen güzellik salonuna. 

Sordu, yok hayır, yapılırken can yanmıyormuş. Oh iyi, yatıverdi sedyeye. Güzellik uzmanı hanımefendi gözlerini gerdire gerdire bir güzel çekti aylaynırı. Üst göz kapağına kalın, alta daha ince. Vallahi güzel de oldu. Ohoo, şimdi yedi yıl rahat. Neyse ki bir de saçlarına balyaj atılması önerisinin üzerine hemen atlamadı. Bunca yıldır iyi kötü kuaföre gidiyor, şu balyajı bir türlü öğrenemedi. Atılan tutulan bir şeydi herhalde. Şimdilik bir kenarda bekleyebilirdi. 

Annesinin yedi yılı duyunca yaptığı yorumla kendine gelir gibi oldu ama artık çok geçti. Düğün tamam da cenaze insanın aklına pek gelmiyor. Olmadı gözlük takarsın, diyerek çözümü yine annesi buldu.

Çok sevdiği Safinaz teyzesi aniden gidiverince canı yana yana koştu mezarlığa. Aylaynırı filan tamamen unutmuş. Sağda solda kendisine baka baka fısıldaşanları görünce de hemen hatırlayamadı. Koca koca kadınlar örtülerinin ucuyla ağızlarını kapatır gibi yapıyorlar ama çok da kapatmıyorlar. Dillerini damaklarına vurunca çıkan o ıslak sesin duyulmasını istiyor gibiler. Gözlerini da kocaman açıp sağa sola, yukarıya aşağıya deviriyorlar. Ne ayıp, çok ayıp, makyaja bak’ları duyunca duruma ayıldı. Hemen kara gözlüklerine sarıldı.

Hava nasıl soğuk. Koyu yeşil serviler kara gökyüzüne uzanıyorlar. Bazı bakımlı mezarların üzerinde mevsime rağmen rengarenk çiçekler açmış. Bazılarınınsa taşları kırık, üzerlerini hüzünlü otlar bürümüş. Safinaz teyze toprağa gireli birkaç dakika olmuş. Kara kuru bir çocuk plastik bir maşrapayla üzerine su döküyor. O acılı yalnızlıkta gözlerindeki kara çizgilere nasıl olup da dikkat edildiğini merak etti. 

Sonra nereden çıkıverdiğini anlayamadığı kıymalı pideler dolaşmaya başladı ortalıkta. Kim ısmarlamıştı, ne ara gelmişti de dağıtılmıştı, yakalayamadı. Az ilerideki taze toprak, soğuk hava, gözlerindeki kara çizgiler bir anda unutuldu. Çiçekli çiçeksiz olmasına bakmaksızın mezarların mermerlerine oturdular. Onca ölünün arasında yanaklarını şişire şişire bir güzel yediler. Birileri peynirli de olup olmadığını sordu. Yoktu. Peki ayran var mıydı? Vardı. Gerçi bu soğukta çay olsaydı daha iyiydi ya!

Birinin eline tutuşturduğu pide poşetini mezarları sulayan sıska çocuğa verdi. “Yedim ben abla” dedi çocuk. “Olsun” dedi o da. “Bunu da ye ya da evine götür. Hatta dur bir tane daha bulayım sana.”

Evde dua okunurken gözlüklerini takmadı. Kadınlar Safinaz teyzenin evine doluşmuşlar. Erkekler niyeyse aşağıda kapı önünde bekleşiyorlar. Safinaz teyze olsaydı “Ya olur mu öyle şey, bu soğukta üşüyeceksiniz, çıkın bakayım hepiniz yukarıya” derdi ama yoktu işte, gitmişti. Gitti diye de çoğunluğun anlamadığı bir dilde dualar okunuyor. Kafalarda hep kara örtüler. O da çıkardı pembe güllü örtüsünü mecbur. Saçlarının üzerine atıverdi. Az birazını aylaynırlı gözlerinin üzerine düşürdü. 

Salonda baş köşeye yüksek sesle dua okuyan kadın kurulmuş. Üç kişilik koltukta yayıla yayıla tek başına oturuyor. Dinleyenler diğer koltuklara, komşulardan toplanan ve boşluklara sıkıştırılan sandalyelere sıralanmışlar. Duacı kadın gözlerini kapamış, iki yanına sallana sallana bazı sesleri uzatıyor, bir alçaltıyor, bir yükseltiyor. Arada bir susuyor. O sustuğunda herkes yüksek sesle iç geçiriyor. Sonra dualar yeniden başlıyor, sesler bir yükseliyor bir alçalıyor. 

Ortalıkta anlamı bilinmez sözcüklerin dolaştığı bu gürültüde dil şaklatmalarını duyamıyor ama dinleyicilerin kafaları kalktığında gözler ona kilitleniyor, yine sağa sola, aşağı yukarı devriliyor. Artık sadece gözlerine değil, örtüsündeki pembe güllere de göz deviriyorlar. Okudukları dualara ara verip dudaklarını büzüyorlar. Arada bir burunlarını odaları doldurmaya başlayan kavrulmuş helva kokusuna veriyorlar. Yutkunuyorlar. Sonra hatırlayıp ayıplamaya kaldıkları yerden devam ediyorlar.

Dualar, duacı kadının bir kreşendosuyla nihayet sona erdi. Eller anlamı bilinmeyen ezberden gökyüzüne açıldı, yüzler avuçlandı. Kıpırdanmaya başladılar. Bazıları örtülerini yavaşça omuzlarına indiriverdi. Göbeklerin üzerine özenle yerleştirilmiş memeler gevşedi.

Bu sefer tavuklu pilav ikramı başladı. En önce duacı kadına servis edildi. Kadın parasıyla da olsa hayırlı bir iş yapmanın haklı gururuyla, yüzünde mağrur bir ifadeyle ağır ağır pilavını yemeye başladı. Örtülerini, memelerini ve göbeklerini gevşeten diğerleri de birer plastik tabak kapıp üzerine didiklenmiş tavuk eti serpiştirilmiş pilavlarına kaşıklarını daldırdılar.

Duaların yerini ağız şapırtıları aldı. Aylaynırlı kara gözler ve pembe güller bir süreliğine unutuldu. Biri eline bir tabak tutuşturmaya kalktı, almadı. Midesi bulanıyordu. Birileri yine ayran sordu. Neyse ki bu sefer çay istenmedi. Başka birisi karabiber istedi. Karabiberlik elden ele dolaştı, pilavların üzerine bolca serpiştirildi. Pilav tanelerini etrafa saça saça hapşıranlar oldu. Ağızlarını kapatmak sonradan akıllarına geldi. Ölü evinde birbirlerine çok yaşamayı dilediler.

Boş plastik tabaklar toplandı. Yeni plastik tabaklarda irmik helvası ikramı başladı. Yine en önce duacı kadına. Kadın ciddi bir görev bilinci ve aynı iştahla helvasına çatalını salladı. Sonra herkes aynısını yaptı.  Aylaynırlı gözler bir süre daha rahat bırakıldı. Helvanın yanında plastik bardaklarda gül kokulu şerbet ikram edildi. Aşırı şekerden kafalar biraz bulandı. Çoğuna bir yorgunluk bastırdı. Çay soranlar oldu. 

Neyse ki ona helva ikram edilmedi. Pilavını yemeyenlere herhalde tatlı da yoktu. Pembe güllü örtüsünü çantasına koydu. İçinden yükselen “Çayınızı da gidip evinizde için!” çığlığını bastırdı. Midesi hâlâ bulanıyordu.

Usulca evden çıkarken mutfaktaki kuyruğu görünce şaşırdı. Kalan pilav ve helvalardan paket yapıp evlerine götürme kuyruğuydu bu. Şaşırdığına şaşırdı.

Keşke Safinaz teyze makyajlı gözlerini görebilseydi. “Ne güzel olmuşsun kuzuuum!” dediğini duyuverdi. O anda balyaj yaptırmaya karar verdi. Tabii ya! Artık atacaklar mıydı tutacaklar mıydı, neyse neydi. Önündeki yedi yıla balyajlı saç yakışırdı.