Bugün bir hayli zor bir gün benim için. Evlerde toplanan ‘büyükler’in koşuşturan çocuklara bağırıp şiddet uygulama sesleri ile sokakta hayvanlara uygulanan şiddetin sesi birbirine karışıyor. Hem hiyerarşik hem türcü bakışın kesiştiği bir gün ve gerçekten sesler bu kadar yakınımdayken güne devam etmek de beni zorluyor. Tek aklıma gelen yol, buraya gelip içimdekileri aktarmak…
Uzun süredir hayvanlar ile çocukların yaşamlarında tahakküm meraklısı bu sistem yüzünden ortaya çıkan benzer deneyimler ile ilgili akademik çalışmalar yapmayı, yazılar yazmayı düşünüyordum. Biraz daha okumak için yazınsal kısmını erteledim bugüne kadar ama sabah gözümü açınca duyduğum sesler yüzünden dayanamadım.
Çocuklar büyüklerinden azar yiyip şiddet görürken aynı anda az önce yaşamı çalınmış hayvanın bedenine inen balta sesleri doluyordu odama. Yazıya bu ikinci tanıklıkla ara vermek zorunda kaldım. Aniden bastıran kaçma isteği, çocukların ve hayvanların üzerindeki baskının onların hayatlarında yaptıkları ve herkesin bunu ‘normalleştirmesi’ yazmak zorunda olduğumu hatırlattı. Evet, bu yazı hiçbir şeyi değiştirmeyecek belki ama hayvanları ve çocukları nasıl boğduğumuz bir kez de benim kalemimden kayıtlara geçsin.
Ben akademik ve yazın rotamı değiştirirken zihnimde pek çok şey daha berrak bir hal almaya başlıyor. Daha yolun başındayken bile keşfettiklerim, nasıl değiştiririz’i aklıma sık sık getiriyor. Henüz bir cevabım yok ama bu konu içinde yara olmuş herkes gibi bırakmaya da niyetim yok.
Kendinden büyüklere, çocuğa kızma, hayalini çalma, şiddet uygulama özgürlüğü veren bu tahakküm, hayvanı da öldürüp parçalara ayırıyor. Bunu her gün, dünyanın her yerinde yapıyor ve bundan rahatsızsanız hem türcülüğünüzü hem hiyerarşi ve güç merakınızı sorgulamanız gerekiyor. Tabağınızda da nefes alan, gözü ve kalbi olan bir canlıyı yemeye devam etmemeniz. Zira ölmesine sebep olduğunuz bir hayvan ile baskılanmasını, şiddetini normalleştirdiğiniz çocuklardan da siz sorumlusunuz.
Çocukları ‘terbiye’ ediyorlar, hayvanlar da ‘hissetmiyor ve hayata bizim kölemiz olmak için geldiler.’ Peki, hayvanları yiyerek çocukların geleceğini de yediğinizi biliyor muydunuz, sevgili her şeyi çocuğu için yapan ‘iyi’ insanlar? Su kıtlığı, çölleşme, sel gibi felaketler çocuğunuzu susuzluktan öleceği ya da boğulacağı bir geleceğe taşıyacak, eğer hayvanları özgür bırakmasanız.
Bu yazı için iyi bir finalim yok. Zaten çok bölünerek ilerlediğim için içeriğin iyi olmadığının da farkındayım. Şiddete bu kadar yakından tanık olmak beni gerçekten çok fazla etkiledi. Hele ki bunu sadece bugün değil, her gün, her yerde yaptıklarını bilmek daha da yıkıma uğramama sebep oldu. Çok merak ediyorum, köpeğin başını okşayan merhamet, koyunun başını neden parçalıyor, ne oluyor o merhamete?
Neler oluyordu yine? Yine aynı korku, aynı travma… Tetiklenmiştim. Her yerim titriyordu. Kızımı aldıkları sabahki gibi tüm sesler… Yine bir yolculuk var, belli. Hayra alamet değil bu sabah. Ahhh! Kasıklarımda bir acı duyuyorum. Korkuyorum. Yine tecavüz mü edecekler acaba bana? Bunu hissederek yaşamak çok zor. Katlanamam sanıyordum ama tam iki yıldır buradayız. Doğduğumdan beri buradayım sanki. Buradan öncesi yok hafızamda. Doğduğumdan beri katlanıyorum olanlara.
Bu kampta kimin başına ne zaman ne gelir, hiç belli olmaz. Şehirden uzakta bir yerde olduğumuzu sanıyorum. Yerimizi tam olarak kestiremiyorum. Duvarlar çok yüksek. Çığlıklarımız duyulmuyor. Buradaki herkes, sürekli çığlık atıyor. Sistematik işkenceden beynimiz, kulaklarımız deforme oldu. Belki de duymak istemiyoruz artık birbirimizin sesini. Tahammülümüz kalmadı acıya. Ahhh! Memelerim acıyor. Yine tecavüz mü edecekler acaba? Çok korkuyorum.
Geçen sene kızımı böyle bir sabahta götürdüler. Araca yüklediler diğer çocuklarla. Dua ettim gecelerce ağlayarak. Polis keser yolunu belki, dedim. Belki bakar kamyonun arkasına. Burada yasa dışı, ahlak dışı bir şey olduğunu sezer, dedim. Belki, belki diğer arabalardan biri görürdü yolda. Çocuklardan birinin yüzü görünürdü belki, yardım çığlıklarını duyarlardı. Konuşmayı bilmese de bebeklerin sesinden anlamazlar mıydı o bebeklerin annesiz kaldığını, yardıma muhtaç kaldığını? Başka anneler hissetmez miydi benim yavrumun çaresizliğini. Annelik bu ya, insan gözünden anlar bir yavrunun acısını. İlle de kendi yavrusu mu olmalı? Korkuyorum. Nefes aldığım her an korkuyorum.
Başımızda bir herif var ki… Pezevengin teki! Canı sıkıldı mı gelir döver sırayla bizi. Çoğu zaman demir sopayla… Ağladığımızı görür, döver. Tekme atmaya çalışırız bazen; acımızı görür, döver. Daha da keyiflenir o zaman… Arada kameraya kaydeder döverken bizi, kovalarken. Kahkaha atar, üstümüze tükürür. Çok korkuyorum. Nefes aldığım her an çok korkuyorum.
Buna katlanmak kolay değil. Bunca zulme rağmen kaçmak istiyorum bir yol bulup. Yeniden yaşamak, yaşama güvenmek istiyorum. İyileşmek istiyorum. Kimse bir lokma ekmek vermesin, sokaklarda kalayım… Yeter ki dövülmeden, tecavüze uğramadan yaşayacağımı bileyim. Çocuklarımın hepsi burada öldü. Sevdiğim arkadaşlarım öldü. Kaybedecek bir tek canım kaldı. Bencillik mi bu, bilmiyorum: yaşamak istiyorum…
Bu şehrin, bu köyün adı ne? Buranın kanunu yok mu? Bir tane vicdanlı insan yok mu bize yapılanı duyacak, duyuracak? Herkes neden suskun? Herkes neye kapattı kulaklarını, kaçtıkları ne? Kendi kara vicdanları mı? Konforlu hayatları mı? Nazilerin sabun yaptığı zavallı insanlar gibi, acımasızca öldürülüyoruz burada. Neden tek bir ses yok, konu bizim acımız olunca? Ölmek istemiyorum. Bu kampta yok olup gitmek istemiyorum. Duvarlar çok yüksek… Çok korkuyorum… Nefes aldığım her an korkuyorum. Bu başımızdaki pezevenk ölsün istiyorum. Bizi durmadan döven, içimize kızgın demir sokan, yavrularımızı öldüren bu pezevenk ölsün istiyorum! O sesle irkiliyorum:
Uyanıyorum. Rüyamda insan gibi konuşup, insan gibi yazığımı hayal ediyorum. Rüyamda insanlara nasıl acı çektiğimi anlatabildiğimi görüyorum. Rüyamda bir an olsun umutlanıyorum.
O sırada bir ses duyuyorum:
-Ustam bunlar yağlı dana, biz bunları yürütmüyoruz. Kas mas yok. Çok güzel et çıkar bunlardan. Süt danası istiyorsan çabuk söyle, kuzularla birlikte arabaya yükledik. Bizim oğlan kapsın iki tane. Ha, alırsan sen mi kesecen, biz kesip mi verelim sana?
Uyanıyorum. Duyuyorum. Umudumu kaybediyorum. Sıra bende mi, bilmiyorum. Nefes aldığım her an, ölesiye korkuyorum…
İnsan olmaktan utandığım bir gecede, bedenlerini ve ruhlarını acıdan, şiddetten, ölümden kurtaramadığım hayvanlardan özür dileyerek yazdım. Özür dilerim… Küçük kalplerinizin korkudan titrediği her an için, insan olduğum için özür dilerim. Umarım bir gün herkesin gözünüzün içine bakmaya cesareti ve yüzü olur. Tüm mezbahalar kapanana, tüm kafesler ve tüm kırbaçlar kırılana dek…
Mutfakta barbunya içi çıkarıyordu. Akşam yemeğini hazır etmesi için birkaç saati vardı. Aslında hiçbir şey yapmak istemiyordu. Yorganın altına girip saatlerce düşünebilir, düşündüklerinin içinde yarattığı yoğun basınçla hiçbir sonuca ulaşamadan sadece kafa patlatarak uykuya dalabilirdi. Barbunyaların tek tek içini açıyor tanelerini çıkarıyor ve kabın içine biriktiriyordu. Tüm hareketleri otomatikti. Zihnini yoransa iç sesiydi. Dipsiz karanlık bir kuyunun yankıları gibi… Bazen net sesler bazen de duyulması zor mırıltılar…
İstanbul… Taşı toprağı altın şehir, yedi tepeli şehir, masal şehir ve karanlık şehir… Ne çok nitelemeye maruz kalmıştı. Bu şehre geleli tam 15 sene olmuştu. Üniversiteyi burada okumuş ve sonra bu şehrin büyüsünde yaşamak için burayı seçmişti. Ailesi Samsun’da yaşıyordu. Her şeyi geride bırakmıştı; ailesini, akrabalarını, ona sunulan şatafatlı ama toplumsal normların kutsallaştırıldığı o ezber hayatı… Kendi ayakları üzerinde durmak istiyor; düşmek, kalkmak, tökezlemek, ağlamak ve gülmek… Hepsini kendi yarattığı dünyasında yaşamak istiyordu. Ona sunulan her şeyi elinin tersiyle itmesinin nedeni buydu. Kendi yaşam yolculuğunda kendi kendine ışık olmak… Hem zaten ailesiyle manevi bağları da çok kuvvetli değildi. Sevildiğini hiç hissetmemişti, sevgi gösterileri bile nasıl da duygudan yoksundu. -Bazen bu kadar içe dönük ve sadece kendinde anlam bulan biri olmanın nedeni bu diye düşünürdü.- Ama o gerçek olanı istiyordu. İnsana dair her duygunun ve yaşantının özgünlüğüne inanıyor ve kendini hayatın sunduğu her duyguyu kucaklayabilecek kadar özgür hissediyordu.
Babası aramıştı yarım saat önce ve kafasını allak bullak eden onun bir cümlesi olmuştu aslında. ”Daha ne kadar bizden ayrı İstanbul’da yaşayacaksın? Bizi sevmiyor musun, özlemiyor musun hiç?” gibi acıklı cümleler kurmuştu babası. Ne kadar iğrendirici sözler, iç gıcıklayıcı laflardı bunlar. Babasını severdi o yüzden “ben böyle iyiyim ve elbette sizi seviyorum” gibi geçiştirici sözler dışında bir şey söyleyememişti babasına. Ama düşünmeye başlamıştı… O hiç susmayan iç sesiyle konuşuyor ve hatta kavga ediyordu. Küçüklüğünden beri bu iç sesi en iyi arkadaşı yol göstericisi ve hayatının ışığı olmuştu. Karşılıklı konuşurlar sorular sorarlar ve en acımasız cevapların gerçekliğini esirgemezlerdi birbirlerinden. Herkesten vazgeçer ama asla iç sesinden vazgeçemezdi… Ve yine vazgeçmiyor ona kulak veriyordu:
-Canım, balım, çiçeğim.. Güzel kadın… Bak yavrum bağımsız olmak istiyorum diye yıllardır ayrısın memleketinden. İyi bir gazetecisin, başarılısın, sevilen saygı duyulan birisin ama memleketin hiç mi çağırmıyor seni? Ailenin yanında olma gereğini hiç mi duymuyorsun içinde? Hadi cevap ver bana!
-‘Memleket’ ne demek? Ait hissettiğin yer demek değil mi? Ben “ben” olabildiğim yerdeyim. Ait hissettiğim yerdeyim. Şimdilik burası, yarın nereye ait hissederim bilmiyorum. Nerede yeşeriyorsam orada benim köküm. Ailemin yanında olma gereği duymuyorum. Yanında olmak mekanla sınırlanamaz. Bunu biliyorsun.
-Tamam, peki ya sevmek?
-Kimi sevmek? Ailemden bahsediyorsan seviyorum elbette. O nasıl soru?!
-İyi de vazgeçebiliyorsun.. Herkesten.. Yok sayabiliyorsun.. Hiç olmamış gibi davranabiliyorsun. Bazı sözler hiç söylenmemiş gibi yapabiliyorsun.. Sevmek böyle bir şey mi sence!
-Evet sevmek tam olarak böyle bir şey. En azından benim dünyamda benim varoluşumda böyle. Bana bin defa söylediklerimi tekrarlatmandan nefret ediyorum. Benim sevme kapasitem ve anlayışım kimseninkine benzemek zorunda değil. Değer vermek, özveride bulunmak, duygudaşlık etmek, birbirine iyi gelmek gibi sadece yaşarken anlamı olan, üzerine konuşunca hafif kalan bu değerlerde buluştuğum insanları seviyorum. Büyü gibi bir şey bu. İnsanı hipnotize eden bir yanı var. Ama bilirsin büyü ve hipnoz bozulabilir. İnsanların, birbirlerinin hayatındaki misyonları sona erebilir. Bu misyonun sona erdiği zamanı doğru kestirmek önemli aksi taktirde yaşanmamışlık olarak kalacaktır… Ve işte o vakti kestirememek kanayan bir yaraya dönecektir.
-Peki o zamanı nasıl kestiriyorsun?
-Çok zor değil inan. Her ilişki türü devriliyor. Ama o devrilen yerden her iki taraf bir avuç toprak almadan kalkmıyorsa başka bir yöne evriliyor ve o sevgi yaşıyor, yaşatılıyor. Yok eğer tek taraflı evrilme varsa bir cacık olmuyor biliyorsun. İşte orası bana müsaade deme noktası. Bu hep böyle oldu biliyorsun, beraber yaşadık gördük.
-Sevmekten gittiğin için mi vazgeçiyorsun yoksa vazgeçtiğin için mi sevmekten gidiyorsun?
-Bunun bir kesinliği yok ki. Ama genelleştirilecek deneyimlerim var. Ben genelde umudum bitince vazgeçiyorum, vazgeçtiğim noktada da gitmeye karar veriyorum. Gittiğim halde sevmekten vazgeçmediğim zamanlar oluyor.
-Sevmek varsa umudun niye tükeniyor ki? Herhangi bir insanı sevmek umut demek değil mi?
-Sevmek dediğin şey insana iyi gelmeli.. Birisi seni seviyordur ama iyi gelmiyordur mesela. Kendince seviyordur, ikna da ediyordur ama ruhun dans etmiyordur, anlayamıyordur mesela seni ya da sohbet edemiyorsundur belki de canın sıkılıyordur yanında.. İyi gelip gelmemesine aklın karar veremez ruhun karar verir. Akla düşense sadece vazgeçmen gerektiğine seni ikna edebilmektir.
-Konuyu asıl mevzudan uzaklaştırıyorsun. Ailenden bahsediyorduk…
-İç sesim olarak doğru soruları sor o zaman. Demek ki sen de kaçaksın mevzudan.
-Umudum kalmadığında vazgeçerim ve giderim demiştin.. Ailenden de umudun kalmadığını söyleyebilir misin o zaman?
– Daha fazlasını bile söylerim. Umudum kalmadığında gittim ve ikinci defa umudum kalmadığında ise bittim.. Bittim dediğim yerde kendime kök saldım. İşte en güçlü kendimle buluşmam buydu. Biliyorsun, hepsine şahitsin.
-Evet şahidim. Ama bu vazgeçtiğin halde bitmeyen sevmelerinden, anladım.
-Doğru anladın ama bu sevgi insan olmalarından mı kaynaklı yoksa ailem olmalarından mı bilmiyorum gerçekten. Kan bağım olmayan insanları da böyle sevebiliyor olmak hatta bazılarını daha fazla sevebiliyor olmak garip değil mi?
-Kime göre! İnsana dair hiçbir duygu garip değil. Herkesten vazgeçebiliyor olma özgürlüğün belki de bundandır. Hatta belki de kendinden başka kimseye güvenmiyor oluşunun nedeni budur. Kendi içinde bulmuşsun sadece, neyse ki bulmuşsun. Ya bulamasaydın..
-Kesinlikle haklısın. Dışarda bulamadığım her şeyi kendi içimde buldum ben. Meğer ne zenginmiş insan denen canlı. Meğer ne güzelmiş insanın kendisini koşulsuz sevmesi, en büyük şefkati kendine göstermesi. Ancak böyle çiçek açıyormuş insanın bahçesi.
-İçin hep bir hoşça kal ülkesi gibi farkında mısın?
Cevap veremeden telefonu çalar… Arayan gazetenin yazı işleri müdürüdür. Beklenen haberi vermenin gururuyla birlikte sesi buyurgandır:
-Yönetim, Kanada’ya gazetenin Türkiye temsilcisi olarak seni göndermeye karar verdi. Toronto’dan göçmenlerle ilgili haberlerin kaynağı artık sensin. Yazılı olarak da sana tebliğ edilecek ama ben önceden müjdeyi vermek istedim. Hazırlıklara başlasan iyi edersin.
-Çok teşekkür ederim müdür bey diyerek telefonu büyük bir heyecanla kapattı.
Ne zamandır bu haberi bekliyordu. Belki de hayatını fırsatıydı. Belki de geçici olmayacak ve eğer yaşam koşullarını beğenirse hayatının geri kalan kısmını da burada geçirecekti. Hemen hazırlıklarını yapmalı yeni hayatına doğru hızla yol almalıydı. Onu en zorlayan kısım ise bu haberi ailesine söylemekti. Ailesi İstanbul’da yaşamasına bile anlam veremiyorken, o Kanada’ya gidecekti. Ailesi ile ilgili kaygılarını kafasından çabuk attı. Zira bu hep böyle olmuştu. Bir şekilde bu kaygılar yok sayılmadan atlatılamıyordu çünkü çözümü olan durumlar değildi. Bu, onun hayatıydı ve ortada çözülecek bir durum değil “kabul edilecek bir durum” vardı ve bu onların sorunuydu. İşte bu kadar… Kafasını netleştirmesi her zaman kısa sürerdi…
Aradığı ilk kişi erkek arkadaşı oldu. Karşılıklı anlayışın, sevginin ve özgürlüğün olduğu bir birliktelikti bu. Onu anlayacağını biliyordu, bağlıydılar birbirlerine. Belki artık zor olacaktı ama imkansız değil. Hem belki o da gelirdi. Büyük bir heyecanla ve umutla ne zamandır beklediği bu haberi vermek için telefonu eline almıştı. Telefonu hemen açtı sevdiği adam..
-Canım, nasılsın?
-Çok iyiyim ve heyecanlı. Beklediğim haber geldi, Toronto’ya ben gidiyorum.
Uzun bir sessizlik..
-Ciddi misin?
-Ne oldu sevinmedin mi? Ama bana destek olmuştun hep. Şaşırtıyorsun şu an beni!
-Evet destek oldum ama bir yanım da nedense olmayacak diye düşünüyor ve buraya tutunuyordu. Senin benden 8000 km uzakta olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Lütfen gitme, eskisi gibi olmaz korkuyorum.
Bu sözle onu fena halde kızdırmıştı. İkiyüzlü davrandığını düşünüyor ve umutsuzluğuna, kendisini desteklemeyişine inanamıyordu. Birden nasıl böyle değişivermişti. Nasıl böyle kolay vazgeçebilirdi. Hayal kırıklığıydı yaşadığı.. En aşina olduğu duygu. O yüzden atlatması kısa sürdü ve..
-Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?
-Evet, lütfen gitme.Gidersen biter.
Dudaklarından tek bir kelime dökülür, gözlerinde ise yaşlar..
UNDP ve Pittsburgh Üniversitesi’nin son raporuna göre, cam tavanlar ve duvarlar kadınların liderlik konumuna yükselmelerini engelliyor.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Pittsburgh Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Araştırma Laboratuvarı (GIRL) tarafından yayımlanan son verilere göre, yüksek profile sahip bazı kadınlar COVID-19 yanıtında yarattıkları etkiler nedeniyle küresel düzeyde parlıyor; ancak kadınlar, dünya genelinde kamu yönetiminde üst düzey liderlik pozisyonlarının yalnız üçte birini ellerinde tutuyor. COVID-19 ile mücadele çabaları dahil olmak üzere, kritik karar rolleri ve süreçlerinden kadınların dışlanması, küresel salgından kapsayıcı ve yeşil toparlanmanın gerçekleştirilmesini tehdit ediyor.
Konu hakkında derinlemesine ilk kapsamlı araştırma olan ve 170 ülkeyi kapsayan Kamu Yönetiminde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (GEPA) raporuna göre, kalıcı açıklar devam ediyor ve kadınlar en yüksek güç ve nüfuz pozisyonlarına ilerlemelerini engelleyen cam tavan ve duvarlara sürekli çarpıyor. Birçok ülkede kamu yönetiminde kadın temsil oranlarında ilerleme kaydedilmiş olsa da, dünyanın tüm bölgelerinde liderlik ve karar pozisyonlarında kadınların sayısı erkeklerden önemli ölçüde düşük. Ortalama olarak, kadınlar kamu yöneticilerinin %46’sını oluşturuyor, ancak liderlik pozisyonlarında yalnız %31, üst düzey yönetici pozisyonlarında ise %30 oranında yer alıyor.
Toplumsal cinsiyet eşitliği, kapsayıcı ve hesap verebilir kamu yönetimi için zorunludur. Rapora göre, kadınlar kamu yönetiminde liderlik pozisyonlarında yer aldıklarında, hükümetler daha duyarlı ve hesap verebilir oluyor, kamu hizmetlerinin kalitesi önemli ölçüde yükseliyor. Örneğin, verilere göre, kadınlar yetki makamında olduklarında, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması, çocuk bakım hizmetleri ve sağlık hizmetleri gibi göz ardı edilen meseleler daha çok ilgi görüyor; ayrıca, hükümette yolsuzluk daha az oluyor ve siyasi partiler daha çok iş birliği yapıyor. COVID-19 krizi hükümetlere ve vatandaşlara, bugüne dek görülmemiş zorluklar yaratmaya devam ederken, kamu kurumlarında etkili karar almak, kamu hizmetlerinde duyarlı ve yenilikçi olmak her zamankinden daha önemli hale geliyor.
Yeni verilerin toplandığı bu dönemde, birçok ülke COVID-19 krizi ve kadınlar ile kız çocukları üzerinde yarattığı büyük ekonomik ve sosyal etkilerle boğuşuyor, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet kaygı verici ölçüde artıyor, iş ve gelir kayıpları yaşanıyor; bunların tümü, toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda kaydedilen ilerlemeyi geriye döndürme tehlikesi yaratıyor. UNDP’nin analizine göre, dünyadaki aşırı yoksullar içinde oransal olarak zaten yüksek olan kadınlar ve kız çocuklara ek olarak, küresel salgın nedeniyle 2030 yılına kadar 105 milyon kadın ve kız çocuğu daha yoksulluğa sürüklenebilecek.
“COVID-19’un etkileri toplumsal cinsiyet bakımından nötr değil. Bu nedenle hükümetlerin kadınlar ve kız çocuklarının ihtiyaçları, hakları ve beklentilerine duyarlı olması büyük önem taşıyor. Kadınlar aynı zamanda kamu kurumlarına eksiksiz katılmalı, hükümetler politika önlemlerini tasarlarken ve krizden çıkış için en iyi yolu belirlerken kadınlar da karar masasında yer almalıdır” diyor UNDP Başkanı Achim Steiner. “Bugün alınan temel kararlar, gelecekte nesiller boyunca insanların ve gezegenimizin esenliğini etkileyecek. Sürdürülebilir toparlanma ancak ve ancak, herkesi gözeten bir COVID-19 sonrası dünyanın biçimlendirilmesinde kadınların eksiksiz yer almasıyla mümkün olur.”
GEPA raporuna göre, kadınlar, ülkelerin COVID-19 yanıtı dahil olmak üzere sağlık politikası kararlarında çok sınırlı role sahip. Sağlık bakanlıklarında çalışanların %58’i kadın, ancak karar verici pozisyonlardakilerin yalnız %34’ü kadınlardan oluşuyor.
Küresel salgına yanıta öncülük eden COVID-19 hükümet görev güçlerinde de kadın temsili düşük. 163 ülke ve toprakta incelenen 300 COVID-19 görev gücünde kadınların oranı ortalama %27, görev gücü liderliği pozisyonunda kadınların oranı ise %18. Görev güçlerinin yalnız %6’sında toplumsal cinsiyet eşitliği mevcutken, %11’inde ise hiç kadın yok.
Raporun diğer bir bulgusu da, kadınların kamu yönetiminde belirli politika çalışma alanlarına hapsedilmiş olmaları; böylece cam tavana ek olarak “cam duvarlar”a da çarpıyorlar. Kadın sorunları, sağlık ve eğitim işleriyle uğraşan bakanlıklarda kadın sayısı en yüksek; ancak diğer politika belirleme alanlarında ise düşük.
Örneğin, iklim krizinden kadınlar orantısız biçimde etkileniyor olmalarına rağmen, çevre koruma bakanlıkları, incelenen 20 politika alanında kadın temsilinin en düşük olduğu yer. Çevresel koruma alanında kadın oranı ortalaması dünyada %33, eşitlik ise çok nadir; bu da muhtemelen iklim eylemi ve yeşil toparlanmanın daha etkili olmasını engelliyor. Benzer şekilde, sosyo-ekonomik politikaların belirlenmesi alanında da, ekonomi bakanlıklarında karar pozisyonlarındaki kadınların oranı yalnız %36.
Altı yıllık iş birliğinin ürünü olan rapor, kanıt temelli politika değişiminin önünü açmaya yönelik olarak dünyanın her köşesinde kamu yönetiminde toplumsal cinsiyet eşitliği verilerinin kalite ve erişilebilirliğini yükseltmeyi amaçlıyor.
“Toplumsal cinsiyet eşitliği ve çeşitlilik, hükümetin daha iyi işlemesi ve hepimizin yaşam kalitesinin yükseltilmesinin anahtarıdır. Bunları başarabilmek için, daha geniş kapsamlı ve daha iyi verilere ihtiyacımız var; ve ayrıca Pittsburgh Üniversitesi ile Birleşmiş Milletler arasındaki gibi iş birlikleri bu hedefe ulaşmamıza katkıda bulunabilir” diyor Pittsburgh Üniversitesi Akademik Kurul Başkanı ve Rektör Başyardımcısı Ann E. Cudd. “Bu araştırma ortaklığı, sorunu ortaya çıkarmakla kalmayıp aynı zamanda eşitsizlikleri de gidermek için gerekli kanıtları sağlayan önemli yeni bilgiler üretti.”
Sağlık krizi, sosyo-ekonomik toparlanma ve iklim olmak üzere üç kritik eylem alanında karar masasında kadınlar yokken ve liderlik pozisyonlarında çok düşük temsil edilirken, daha iyi bir gelecek inşa etmek olanaksız. UNDP ve Pittsburgh Üniversitesi, hükümetleri, küresel salgına uyum sağlamaya yönelik politikaları tasarlar ve geliştirirken, krizin toplumsal cinsiyet etkilerini dikkate almaya, kadınların karar ve liderlik mevkileri dahil kamu yönetimine tam kapsayıcı biçimde katılmalarını sağlamaya çağırıyor.
GEPA raporu, güç dengesini değiştirmek ve cam tavanlar ve duvarları kırmak için, aşağıdakileri de içeren beş öneri kümesi ortaya koyuyor:
Kotalar ve geçici özel önlemleri de içeren mevcut kanun, çerçeve ve politikaları güçlendirmek ve yenilerini tasarlamak; ulusal toplumsal cinsiyet bütçesi oluşturmak;
İşyeri reformu, kapsayıcı insan kaynakları politikaları, çalışma yaşamında cinsiyetçilik ve tacizi cezalandırma vb. yoluyla kurumsal değişim yaratmak;
Kamu yönetiminde toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınlar hakkında kaliteli veri mevcudiyetini artırmak;
Sivil toplum kuruluşları, kadın hareketleri ve iş dünyası ortaklıkları gibi yeni ortaklıklar kurmak ve harekete geçirmek;
Farkındalığı artırmak, kadınların eğitimini ve kamu hizmetinde kariyer yapmaya hazır oluşlarını desteklemek dahil toplumsal cinsiyet eşitliği gündeminin tüm ögelerinde sinerjiyi yaygınlaştırmak.
Türkiye’de Kamu Yönetiminde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
2019 verilerine göre Türkiye’de kadınların kamu yönetimindeki oranı sadece yüzde 19.
Türkiye’de kamu yöneticilerinin yüzde 22’si (2015), üst düzey yöneticilerin yüzde 8’i (2015) ve üst düzey liderlerin sadece yüzde 8’i (2018) kadın.
Türkiye’de COVID-19 görev güçlerinde kadın temsil oranı, toplumsal cinsiyet paritesinin biraz altında ve yüzde 44.
Türkiye’de kadınların kamu yönetimine katılımları kentlerde kırsal bölgelere göre daha yüksek. 2012 verilerine göre, kadınların kentlerdeki kamu yönetiminde temsili yüzde 17 iken kırsalda bu oran yüzde 8’e düşüyor.
Pembe Hayat KuirFest 10. yılı vesilesi ile düzenleyeceği sergi için bir çağrı yayınladı.
10. yılına “Film Kültürlerini Kuiryantelleştirmek” çevrimiçi konferansı ile başlayan Pembe Hayat KuirFest, yüz yüze etkinlikleri ile takipçileri ile buluşmaya hazırlanıyor. KuirFest, film gösterimleri, söyleşiler, paneller, partiler ve atölyelerin yanı sıra, bu yıl festivalin 10. yılı vesilesi ile düzenleyeceği sergi için hazırlıklara başladı.
Pandemi ve pandemiyi bahane eden baskıcı politikalar nedeniyle, kültür-sanat faaliyetlerinin durma noktasına geldiği bir yılı aşkın sürenin ardından yeniden bir arada olabilme heyecanı içindeyiz. Hareketimiz ve camiamız adına, hepimiz için nefes olabilecek kuir tahayyüller kurmak hedefiyle yola çıktığımız sergi fikri bütününün bir parçası olarak, hayallerimizdeki festival ve film afişlerini bir araya getirmeyi planlıyoruz. Bu nedenle, hayallerinizdeki festival ve film afişlerini 10 Ağustos 2021 tarihine kadar [email protected] adresine göndermenizi rica ediyoruz.
Başvurularınızı, “Hayalimdeki Festivaller, Hayalimdeki Afişler” konu başlığı ile e-posta olarak gönderebilirsiniz ve isteğe bağlı olarak e-posta içeriğine eser adı ve sanatçı adını yazabilirsiniz.
Eserler için biçim ve boyutlar serbest olmakla beraber, baskı kolaylığı için baskıda genel olarak kullanılan kağıt boyutlarından herhangi birine sığacak şekilde 300 dpi olarak bize iletmeniz rica olunur.
Müzik yalnızca insanların keyifli vakit geçirmesini sağlamakla kalmaz; aynı zamanda ruhu kötülüklerden arındırır ve çocukların hem sosyal hem de ruhsal açıdan gelişimine yardımcı olur. Yetişkinlerde ise beyni ve mutluluk hormonlarını harekete geçirici bir özelliğe sahiptir.
Salgıladığımız hormonlar dinlediğimiz müzik türüne bağlı olarak değişiklik gösterebilirler – Hızlı veya sert bir altyapıya sahip olan müzik türleri adrenaline sebep olurken sakin ve huzur dolu bir müzik türü noradrenalin salgılatır. Müzik aynı zamanda stres hormonlarının salınımını azaltıcı ve vücuttaki ağrıları kontrol eden beta-endorfini artırıcı özelliğe sahiptir. Notalar gerçekten de vücutta herhangi bir ağrıyı azaltabilirler. Tam da bu yüzden günümüzde “Müzik terapisi” kavramı tıbbın çeşitli alanlarına yayılmış durumdadır. Bu terapi özellikle ağrı tedavisi ve psikiyatri alanlarında büyük fayda sağlar. Notalar geriatri biriminde ve felçli hastaların tedavi sürecinde büyük rol oynar. Müzik yapmak veya müziğe kulak vermek beynin çalışma sürecini olumlu yönde etkileyebilir; çünkü melodiler sayesinde sinirlerde farklı bağlantılar da ortaya çıkar.
Müzik dersinin getirileri
Çocukları erkenden iş hayatına hazırlayabilmek adına Türkçe veya matematik gibi dersler her daim ön planda tutulmaktadır. Ne var ki araştırmalar, çocuğun sosyal gelişiminde müzik derslerinin büyük rol oynadığını ortaya koymuştur.
Berlin’de yer alan pek çok ilkokulun bünyesinde gerçekleştirilmiş olan bir araştırma (Araştırma öncüsü: Prof. Dr. Hans Günther Bastian / Araştırma adı: Bastian) kayda değer bir sosyal gelişimin müzik dersleri eşliğinde mümkün olduğunu adeta kanıtlar nitelikte.
Araştırma, okullar içerisinde dışlanmakta olan öğrenci sayısının epeyce azalmış olduğunu gözler önüne seriyor. Araştırma sonucunda sınıf arkadaşlarından bir tek olumsuz cevap bile almayan öğrenci sayısı, geleneksel okullarda arkadaşları tarafından herhangi bir konuda reddedilmeyen öğrenci sayısının iki katına çıkmış durumdaydı. Ayrıca müzik dersleri, söz konusu okullarda çok daha huzurlu ve sakin bir ortamın oluşmasına vesile olmuştu.
Peki araştırma sonucu elde edilmiş olan bu sonuçlar nasıl açıklanabilir? Topluca müzik icra etmenin en büyük getirisi müziği icra eden her bir bireyin birbirine kulak vermesidir; bu durum bireylerin algılarının kuvvetlenmesine yol açar. Böylelikle çocuklar, örn. birbirlerine kulak verdikleri esnada, kimin modunun düşük veya kiminkinin yüksek olduğunu algılayabilirler.
Birlikte müzik icra ediyor olmanın bir diğer güzel yanı da ortaya güzel işler çıkarmaktır. Bu sayede çocuklar bir yandan motive olurken diğer yandan herhangi bir işe konsantre olmayı öğrenirler.
Müzik beyinde ne tür etkiler yaratır?
Müzik beynimize adeta meydan okur; aynı zamanda hafızayı güçlendirici özelliğe sahiptir.
Bunun sebebi, müziğin içerisinde barındırdığı ve her bir bireye sunmakta olduğu bilgilerin tamamıdır. Beyin, melodileri ve ses değişimlerini belirli bir noktada kaydeder ve bir süre sonra bunları birbirleriyle karşılaştırmaya başlar.
Ayrıca hangi tonun ne zaman devreye giriyor olduğunu kavramakla da yükümlüdür; çünkü ritimler ve ölçüler bu sayede ortaya çıkarlar. Aynı zamanda sırada beklemekte olan her bir tonu belirli bir düzene sokmak durumundadır. Sesin kaynağını belirlemek de beynin görevidir: Müzik dinlemekte olan bir birey en nihayetinde söz konusu çalgının bateri mi yoksa piyano mu olduğunun ve mekanın neresinde durduğunun ayırdına varmak ister.
Beyin, tüm bunların ayırdına varabilmek için hafızada yer almakta olan ölçüleri ve karşılaştırmaları devreye sokar. Bu noktada kimi işleri sağ beyin lobu ele alırken kimilerini sol beyin lobu halleder. Profesyonel müzisyenlerde ise, nedendir bilinmez, bu durum tam tersine işler.
Müzisyenlerin beyni başka açılardan da dinleyicilerinkinden veya hobi olarak müzik icra eden bireylerinkinden oldukça farklı biçimde işler. Profesyonel bir müzisyenin beyni öylesine çok yönlü işler ki onlar bir yandan ellerini kullanırken diğer yandan analiz edebilir ve ortaya çıkmakta olan besteye kulak verebilirler.
Sonuç olarak müzik icra etmek de müzik dinlemek de beyni son derece olumlu yönde etkilemektedir. Beyinde yer alan sinir hücrelerinin müzikle olan etkileşimi ise her daim kalıcıdır.
Hafızayı güçlendirmek üzerine
Müziğin, tam da az önce sıralamış olduğumuz sebeplerden ötürü, yaşça ileri insanların beyni üzerinde olumlu bir etkisi olduğu tahmin ediliyor. Tahminlere göre müzik, sinir hücrelerinin yıpranma sürecini engeller nitelikte. Dolayısıyla müzisyenlerde yaştan kaynaklı ortaya çıkan zihinsel sıkıntılar oldukça seyrek. Müziğin hafızayı güçlendirici bir etkiye sahip olduğu ise su götürmez bir gerçek.
Beynimizin ses ve işitme duyularıyla ile bağlantılı her bir bölümü müzik sayesinde canlılığını korur.
Müzik aynı zamanda hafızanın güçlenmesini ve her koşulda taze kalmasını sağlıyor.
Müziğin duygular üzerinde etkisi
Müzik, duygularımızdan sorumlu limbik sistemimizi de etkilemektedir. Dolayısıyla yerine göre tüylerimizi diken diken edebilir. Aynı zamanda müzik, kimi anılarımızı anımsamamızı sağlar. Herhangi bir şarkıyı dinlediğimiz esnada geçmişe doğru yolculuk edebilir; o dönem yaşamış olduğumuz tüm duygulara yeniden erişebiliriz.
Müzik, bünyesinde belirli anıları barındırmakta olduğumuz evrensel bir dildir.
Müziğin faydalarını özetlemek; üzerine de birkaç madde eklemek gerekirse:
Klasik müzik bünyeyi rahatlatıcı, vücudu dengeleyici bir etkiye sahiptir; yaşam enerjisi sağlar.
Motive edici müzik türleri çalışma esnasında verimlilik sağlar.
Keyifli şarkılar kanımızda var olan kortizol (stres hormonu) seviyesini en aza indirger, vücudumuzu rahatlatır.
Müzik kalp atışını, kan basıncını ve solunum hızını olumlu yönde etkiler; üzerimizdeki korkuyu atmamıza yardımcı olur.
Dinlemekte olduğumuz müzik hislerimizi doğrudan etkiler; dolayısıyla kötü duygulardan arınmamıza yardımcı olur.
Müzik sayesinde olumsuz düşüncelerden arınabiliriz.
Müzik, bebeklerin veya küçük yaşta çocukların dinlenmesini sağlar.
Müzik travma sonrası stres bozukluğu yaşayanların iyileşmesinde önemli bir etkendir.
Kulak çınlamasına karşı etkili bir çözüm olabilir.
Ortaklaşa müzik icra etmek veya şarkı söylemek Alzheimer vb hastalıklardan geçen insanlar için ilaç niteliğindedir; sakinleşmelerini sağlar.
Kimi şarkılar geçmişe göz atmamızı sağlar; bu sayede hataları tekrarlamamızı engeller.
Müzik insan beynini olumlu yönde etkiler.
Depresyona karşı etkili bir ilaçtır.
Müziğin Sosyal Bağlamda Gücü
Müzik her türlü sınırı aşar, insanları bir araya getirir ve pek çok noktada değişime önayak olur. Müzisyenler her daim farklı kültürlerin, coğrafyalar arası bağlantıların ve değişimin gayrı resmi temsilcileri olmuşlardır. Dünya tarihinde, geçmişten günümüze, çok sayıda dayanışma etkinliği düzenlenmiş; sayısız müzisyen bu etkinliklerde yerlerini almıştır. Geçmiş dayanışma konserlerinin bir kısmı için https://en.wikipedia.org/wiki/Benefit_concert sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Bizler çok iyi biliyoruz ki bu dünyada bir şeyler değişecekse sanat eşliğinde değişecektir ve yeniden haykırıyoruz: Dayanışma yaşatır! Sanat yaşatır! Buradayız! Kusura bakmayın; fakat burada olmaya, sanatçılarla dayanışmaya devam edeceğiz!
Çevirmen, yazar Saliha Nilüfer’in yeni kitabı Gümüşsu Zamanı, yetişkinlerin talan ettiği Dünya’da çocukların cesareti ve umutlarının peşinden götüren sıcacık bir çocuk romanı. “Çocuk aklı” diyerek küçümsenen, aslında tertemiz, ihtiyacımız olan maceracı düşünce gücünün, hayal dünyasının ne kadar kurtarıcı olabildiğini hissettiren bir kitap. Kitapta Elif Deneç’in çizimleri de yer alıyor.
Olaylar insan eliyle bozulmuş, artık bir tohumun bile filizlenmediği Dünya’da, cam kubbeyle korunabilen Sardun kentinde geçiyor. Bu şehirde yaşayan insanlar, yakınlarındaki mağaralarda yaşayan gudilerden uzak durur, iletişime geçmezler. Kendilerini güvende tutmak için uydukları kurallardan biri de budur. Romanımızın kahramanı Minnu ise daha sonralarda da göreceğimiz cesaretli duruşu ve sıcak kalbiyle onlarla az da olsa iletişime geçmektedir. Gudilere yiyecek taşırken kaynaştığı Gudi ile geçmişte yaşanılan Dünya’yı konuşmaya başlarlar. Bereketli topraklar, yağmurlar, yeşeren ağaçlar… Günümüzde bozulan ekosistemin sonucu olarak doğal hayatın bitişiyle neredeyse gelecekte olacaklardan bir kesit gibi anlamak hiç de zor olmuyor.
Minnu dinlediği Dünya karşısında adeta büyülendikten sonra hayalleri, rüyaları, planları bu hikayeye göre şekillenir. Arkadaşı Gudi ile bu hikayeyi tekrar gerçeğe dönüştürmek, anlatılanları keşfetmek için harika bir yolculuğa çıkarlar.
Bir çocuğun hayal gücü, umut dünyası, istekleri böyle hikayelerde yetişkinlerin de içini ısıtmaya ve cesaretini artırmaya yetebiliyor. Hele ki her gün düzeni alt üst olan bu Dünya’ya şahit olan bir yetişkin olunca iç burkan bir hikayeye de dönüşebiliyor. Çocuklar için ise okudukça kendilerini keşfedecekleri, hayal etmenin, istemenin ve yaşamanın kıymetini anlayacakları belki de çok yararlı alışkanlıklar edinecekleri bir kitap olacaktır. Gümüşsu Zamanı, ekosistemi, ekolojik sürdürülebilirliği, yaşanabilir bir Dünya gerekliliğini çocuklara anlatacak değerli bir roman diyebiliriz.
Geleceği bugünden kurtarmak, insanların Dünya’ya açtığı yaraları sarabilmek için yola çıkmaya, bir tohumu yeşertmek için çabalamaya ve merak etmeye ihtiyacımız var. Çocuk gibi…
Herkesin tuhaf, çözümleyemediği, işin aslı nedenini pek de önemsemediği, takıntıyı andıran alışkanlıkları olur. Çantasında yara bandı taşıyan mı dersin, hiç çekmediği tespihlerin koleksiyonunu yapan mı, takımının maçını kaçırmayan mı, yelpeza geniştir. İnsan; yani takıntılı bir varlık. Bu yazı, müzik takıntımın yerli versiyonlarından birine Türkçe Rap’e dair.
Bu Bollukta Kimi Dinlemeli Derken
Vanilla Ice ve 50Cent’le doğan rap ilgim, yeni nesil rap’i sevince bu üretim bolluğunda bir rap yazısı yazma isteği hissettiriyor. Yazın kulağımıza bolca çalınacak olan parçalarıyla rapçiler parlaktan vasata geniş bir skala içinde üretim yapıyor. Ve en iyiler, müziğin ve sanatın evrenselliğinin farkında olarak müzik yapanlar. Böyle olunca da ne zamandır aklımda rap’e dair yazı yazma isteği dönüyor. Dönüyor dönmesine de insan bir yerde bıdı bıdı hep benzer cümleleri, sidik yarıştırır gibi caka satmaları, horoz döğüştürür gibi ego taslamaları ve yüzeysellikleri dinlemekten sıkılıyor. Derken, dünkü bebelerin, cahiliye dönemi hasatlarının, vasatta artı bir olanların dışında bir parçada, dört başı mamur, şiire kesen sözler duyuluyor. Oturup “kim oynar?” diye düşünmeden yazmaya başlıyorum.
Saçlarım Şekil Yolumdan Çekil!
Türkçe rap’ten bahsedeceksem nedense aklıma ilk olarak kel ya da kısa saçlı erkekler geliyor. Saç mevzusu açılmışken yazı boyunca yüz akımız kadın ve queer rapçileri yazımın dışında tutacağımı söylememin de aslında tam sırası oluyor. Ama sanılmasın ki bunun nedeni pozitif ayrımcılık. Bunun nedeni, her yerde olduğu gibi rap dünyasında da hâlâ, ısrarla ve kabaca metalaştıran algı ve bu algıyı kırmak için kendi yolundan yürüyen rapçilerin kıymetini bilme hali.
Neyse, ne diyordum efendim? Rap’i köy kahvesi gibi erkek algının tekeline bırakmadan yollarında yürümeye devam edenler müziği de daha hoş kılıyor. Saç meselesine gelince bu kadar saçmalığa bakınca en dertsiz tasasız yan, pek de ciddi cümle edilemediğinden en geçer akçe, buymuş görünüyor. Belki de bazılarının muhabbeti laf dalaşına çevirmesinin, cinsiyetçi küfür etmesinin, insanları süslü finoları zannetmeyi marifet saymasının altında bir türlü hesaplaşamadıkları geleneksel ve kimi zaman kötücül tabular yer alıyor.
Megapol Değil Gettohol’de Neler Oluyor?
Yerel üretimlerin dışında müziğin kalbine de İstanbul’dan da bakalım diye düşünüp, İstanbul menşeli rapçileri dinlediğimde 2017’li bir rap parçası: Angela Merkel’in klibi çıkıyor karşıma. Bu şarkıyı dinleyen bir turist olsaydım, “Karaköy’e değil gitmek, oradan geçmek istemezdim.” Biliyorum, bir kurgu klibe böyle laflar etmek safsata ama belirtmeden de geçmek istemem. Medeniyet beşiği görmezden gelinerek hormonlu domates gibi bir kent büyütülünce canım İstanbul’un savrulduğu rüzgar, gettolaşan bir pazara dönüşüyor. Sonuçta Dünya vitrinlerinden birinde yani İstanbul’da hem de onun o güzel Karaköy’ünde 2017 yapımı bir klip böyle tezahür buluyor. Korkunç sömürü çemberi insanda değil Karaköy’e, perşembe pazarına gitme hevesi bırakmasa da nicedir İstanbul’un büyülü cazibesinin doğurduğu parçalar ardı ardına sıralanıyor.
“Angela Merkel, Karaköy’e sen gel, bozulur dengen, yol aldı yengen…” diyor parça, kendime bizim buraların meşhur sandviçi olan bir yengen söyleyip, içimden, cemiyet mikrobundan kurtulduğumuzda eğlence mekanlarına hakim olacak müzikler sonucunda varılacak tandanslar, umarım ki uluslararası arenaya da çok müzisyen devşirecek diye geçiriyorum.
Her Mahalleye Bir Tam Rapçi Düşüyor Mu? Tamam O Zaman Dağılabiliriz
Bu hızla giderse pek yakında her mahallenin en az bir rapçisi olacak gibi duruyor. Bu her mahalleye bir yönetmen, bir kameraman falan filan da demek gerçi,
Demek de ne demek gerçi?
Sanat her yerde yürürlükte olacak mı demek? Elbette ki bunu zaman gösterecek.
Rap Alemlerine Bakınca
Sanırım sokağın sert erkekleri para önünde eğilme meseleleriyle meşgulken, sıkıldıkça rap yapıyor. Trip atan rapçiler, trip, pardon trap, çok pardon rap yapıyor.
Sanki bu dünyaya yabancı bir yerden, anlamsız sözleri ardı ardına dizip, izlenmez klipler yapmayı önüne iş olarak koyanları bir kenara bırakırsak, en sıkıcı olanlar, rap diye gürültüye eşdeğer işlerini piyasaya sürenler. Gürültüyü boş verip, hoş bir rap parçası açıyor ve yazıma devam ediyorum.
Temsilli Klip
Kliplerin çoğunda kadın yok. Eril bir dünyanın yansımalarında kadının olduğu kliplerdeyse kadınlar çoğun “meta” figürün birer temsili olarak yer alıyor. Daha dünün insanları, kendi hikayelerini anlatıyor ve bunun dinleyeni neden ilgilendireceğine dair bir fikir geliştirmek gerekiyor. Bir zamanlar abi gibi sevdiğim bir büyüğüm, erkekler askerlik anılarını anlatmaya başladıysa anlatacak hiçbir şeyleri kalmamıştır, demişti. Sanırım bu, rapçilerin askerlik anısı gibi bir şey diye geçiyor aklımdan.
Türkçe rap’le ilgili ilginç olan yanlarından biri de şu ki eğlenceli şarkılar, popart klipler, yazın açık hava mekanlara taşındığında izler / dinler kitle başkalarının hayat hikayelerine hayranlıkla eşlik edecek. Yani belki de Türkçe rap hâlâ emekleme çağında, denebilir.
Rap İçinde Rap
Bir de üçüncü dalga rapçiler var. Daha genç, daha konforlu hayatların duygu yüklü insanları, sen bana niye öyle baktın, bir gül de yüzümde güler açsın, hadi bir kortado içelim, akşama şampanya mı patlatsak, tadında rap parçaları yapıyor. Küçük bir grubun da bilgisayar oyunu müziği kıvamında parçalar ürettiği rap alemlerinden müziğin daha oynak, Akdeniz havalarıyla birleşen, house jazz, etnik, reggae, lokal birleşimlere dair bir akışta olduğu da bir gerçek.
İnterdisipliner müzikler, akışın geleceğe dönük yüzünü cilalarken, Türkçe rap gerçeği, günümüzün arabeski, renkli mozaiğinin her yerinden fışkırırken birbiri ardına stereotip üretimler, çoğun taraftar erkek kafasını ortaya karışık servis ediyor.
Onca farklı ses, kafalar cacık, bazı müzikler yine şahane ama bence dilimin ucuna geleni söylemesem olmaz böyle giderse sünnette, düğünde rap klibi çekmek moda olacak.
Rapçiler birbirini dinliyor mudur o da şüpheli ama Türkçe rap’in gelişimini merak edenler için
Viki’deki bilgileri ve iki bölümlük Turkish Hip Hop belgeselini tavsiye edebilirim.
Rap Kafası
Lakin, dile getiremeyenin, susturulanın, dilsizleştirilenin sesi olan rap’in deniz bile yüzümüze müsilajını tükürürken, herkese dinletilen masalın tekrarcısı kuklanın kuklası olması mümkün görünmüyor. Ne giyerse giysin, ne yerse yesin, ne istiflerse istiflesin ama rap yapmasın, gitsin kahvede batak oynasın, denilebilecek rapçileri bir kenara bırakırsak rap müziğin kalıcılığı, sözlerin hisle ve dile getirdiğinin cesurluğuyla kuracağı ilişkiyle belli olacak gerisi fasa fiso, diyerek yazımı bağlamak istiyorum.
Unutmadan, pazara dair en sevindirici yan, aynı zamanda bu yazıyı yazmamım da ana nedeni tüm rapçilerin konuşma yani ifade özgürlüğünden yana olması. Zihnimizin kapılarını, sözlerle açabilmenin Türkçe hallerinden birine dair yazım, damağınızda biraz da olsa rap tadı bırakabildiyse ne mutlu bana. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.
Demet Çizmeli ile Dünyanın Ortasında öykü kitabı odağında yapmış olduğum söyleşi kadim hikayelerin izinde, yüzyıllar öncesine doğru çıktığımız yolculuklarda, uzaklarda kalmış bir dönemi anlatmasına rağmen, dünyanın ortasına, yani içimize, yerleşen öyküler eşliğinde gerçekleşti. Firari öyküsündeki Pavliko ile tanışın lütfen, okuyun O’nun hikayesini; Zamanın Ayarları’ndaki saat kulesine saat kaç oldu diye değil, süfli şehrin ahalisini görmek için bakın. Dünyanın Ortasında öykü kitabını gözden kaçırmamanızı dileyerek sevgili Demet Çizmeli ile yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen.
Aynur Kulak:Dünyanın Ortasında kitabınız adına ne varsa; böylesine kadim, yerin dibinden gelen, hikaye anlatıcılığının kalbinin attığı dönemlere dair öykülerini yazmak için gerçekten çok özel, öznel, özgün bir merakınızın (meramınızın aynı zamanda) olması gerekiyor. Dünyanın Ortasında’yı yazmaya doğru çıktığınız kişisel yolculuğunuzdaki ilk başlangıç sebepleri nelerdi?
Demet Çizmeli: Doğup büyüdüğüm kent Erzurum’u çevreleyen dağlar, engin ova, tipiden gözlerin kısıldığı uzun kış geceleri masallara kapılar açardı. Kuşaktan kuşağa bir gelenekti kış gecelerini taçlandıran masallar. Yine eski bir gelenekse şimdi artık olmayan aşık kahveleriydi. Buralarda aşıkların atışmaları yanı sıra bir masal anlatıcısından dinlediklerini evlerde çocuklara bir armağan gibi sunardı büyükler. Halalar, dedeler ve nineler ya da “masalcı ana” diye anılan yapayalnız yaşayan bir komşudan aktarılırdı çocuklara. Benim masal anlatıcım, o büyülü dünyayla tanıştıran babamdı. O da babasından dinlemişti. Hazreti Süleyman’ın Hüthüt kuşu unutamadıklarımdandır. Masallarda kötüler hep cezalandırıldı. İçinde cinlerle perilerin Zümrüd-ü Anka Kuşu’nun yaşadığı Kaf Dağı, kentimin dağlarıydı benim için. Çocukluğumda ilgi ve meraklarımı, duygularımı Erzurum, kış gecelerini süsleyen masallar zenginleştirdi diyebilirim.
Aynur Kulak: Dünyanın Ortasında 9 öyküden oluşan bir ilk kitap. Tarihi konuları, mekanları, karakterleri içeren; zamanın karakterlerinin ana dili ne ise hiç bozmaksızın o şekilde aktarılan dönemsel öyküler ile karşı karşıyayız. Sizin büyük yazarlar karşısında yazma konusunda imtina ettiğinizi de bilerek sormak istiyorum. Sizi Dünyanın Ortasında’yı yazmaya götüren sebepler nelerdi? Ben ‘tüm bu bende biriken öyküleri yazmalıyım’ değiniz zaman dilimindeki yolculuğunuz nasıl gerçekleşti?
Demet Çizmeli: Kentimle olan ilgimden söz ettim. Özünde kapalı bir yapıya sahip olan kentimde geleneksel yaşantısına aykırı olduğu düşünülen ve karar verilen her şey yadırganır. Ve kent kapalılığını buradan alır. Yazı ile uğraşmak da bu yargılardan biri. Hele de kızlar için. Kitap okuyup bir de yazmaya heveslenmek tehlikedir ve dışlanma sebebidir. Öğretilen rolün dışına çıkılamaz. Yazmak denilirse eğer kendimce gizli gizli bir şeyler karalıyordum. Ortaokul yıllarında günlük daha sonra adını koyamadığım yazılar. Sonradan Güzel Sanatlar Fakültesi Dramatik Yazarlık bölümünü okudum. Öğrencilik döneminde radyo oyunu yazmaya başladım ve bu oyunlarım Ankara Radyosu’nda seslendirildi. Bunu sahne oyunları izledi. 2009’da ‘Cumhuriyetin İlk Sadası’ Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda, 2019’da ‘Bir Güz Çiçeği Hürriyet’ ve ‘1919: Şafak’ adlı oyunlarım aynı sezonda Sivas Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendiler. Fakat öykü kitabı yazmaya cesaret edemiyordum.
2013’te Erzurum’da düzenlenen Dadaş Film Festivali’ne jüri başkanı olarak çağrılan değerli Füruzan’la tanışıncaya kadar. Erzurum’a geleceğini festival yöneticisi dostum Nil Gürpınar’dan öğrendikten sonra üç yıl sabırla heyecanla bekledim. Havaalanındaki ilk karşılaşmamızda Nil, “İşte üç yıl bekledin ve geldi” deyince heyecandan ne diyeceğimi bilemez haldeydim. Füruzan beni mihmandarı sanmıştı. Ben gönüllü mihmandarıydım. Füruzan’la geçen beş gün böylece başladı. Tiyatrodan sinemadan, konuşuyor, beş gün boyunca dilinden dökülen her sözcüğü dikkatle dinliyor hafızama kazıyordum. Bildiğiniz gibi 47’liler romanını Erzurum’u hiç görmeden yazmıştı. Şimdi ona Erzurum’u ben anlatıyordum. Eski mahalleler, sokaklar, tek tük kalan yerli evleri geziyor birlikte keşfediyorduk. Kentin bellek kayıtlarından, eski yaşantıdan, kültürel dokudan söz ederken beni yoğun bir dikkatle dinliyordu bir an; “Tiyatro da edebi türdür fakat tiyatronun dışında yazmıyor musun?” diye sordu. O ana kadar öykü yazdığımı söylememiştim. Çekinerek “Bir iki öyküm var” diyebildim. Çünkü karşımda Füruzan vardı. Yazdıklarımı son gün havaalanında verdiğimde, “Ben çok zor beğenirim ama seni beğeneceğimi umuyorum. Yıllar içinde bende belki de bir edebiyatçı deformasyonu oldu. Her yazılanı okuyamıyorum, bu da belki benim kusurumdur” demişti. Döndükten hemen sonra ilk beğenisi geldi. Öykülerim Kitap-lık Dergisi’nde yayımlanınca da beğendiğini defalarca belirtmişti. Türk ve dünya edebiyatında bu denli değerli bir yazardan, Füruzan’dan bunları duymak cesaretimi artırmıştı. Böylelikle öyküleri yazmaya başladım.
Aynur Kulak:Kitabın ilk öyküsü Firari’den başlamak istiyorum ve canımın içine giren, “Gittiği her yerde, teninin aklığı, çakır gözleri ve yoksul kılığı ile diğerlerinden ayrılıyordu.” diye tasvir edilen Pavliko’yu konuşmak istiyorum. Kitaba neden bir firar öyküsüyle, çok önemliymiş gibi gösterilen, algılamamız istenen dünya mallarına karşılık yoksul ve biçare Pavliko’nun diğerlerinden ayrılan öyküsü ile başlamak istediniz?
Demet Çizmeli: Pavliko, yaşadığımız coğrafyayı ve o coğrafyanın insanlarını yansıtan karakterlerden biriydi. Kitaptaki öykülerin sıralamasında ilk olmasındaki tercih sebebim bu yansımaydı.
Aynur Kulak:Zamanın Ayarları. “Onlar sadece zamanı gösterecek birini arıyorlardı; öğretecek değil…”Hicri 1255 dönemindeyiz. Zamansal, mekânsal, karakterler, olayların akışı bazında; eski Türkçe’nin öykü içinde hiç dokunulmaksızın aktarılmasına kadar ve “güneşi süfli” şehirde yerine yerleştirilen güneş saati ile tam manasıyla kadim bir öykü okuyoruz. Öykülerin tamamına baktığımızda zamansal ve dönemsel anlamda en uzağa gittiğimiz öykü ile karşı karşıyayız. Zamanın Ayarları öyküsünde mevzuu bahis olan insan hikayeleri, Anadolu topraklarında ilk defa tecrübe edilen “güneş saati” uygulamasını, ardındaki çalışmayı, Fehim Bey’in kendi halinde sürgit yaşantısının bir şehrin hikayesini nasıl etkileyerek değiştirdiğini Dünyanın Ortasında’yı aynı Pavliko’nun hikayesinde olduğu gibi değerli bir yere taşıyor. Öyküyü size yazdıran fiziki sebeplerden ziyade içsel sebepleri sormak isterim.
Demet Çizmeli: Yıllar önce kütüphanede çalışırken bir sayım sırasında gördüğüm el yazması bir kitap beni çok etkiledi. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın oğlu tarafından yazılmıştı. İbrahim Hakkı hem bilimle hem de tasavvufla ilgilenmiş bir düşünürdü. Oğlu ise öyküdeki aynı adıyla İsmail Fehim, şu an Erzurum Emir Şeyh Camiinin minaresinde günümüzde de duran güneş saatini yapmış ve gördüğüm el yazması kitabında da bu saati anlatmıştı. Babası kadar ünlü olamamış sonra da kenti terk edip gitmiş bir daha da haber alınamamamıştı. Bu da halk arasında dağdan atlayıp kırklara karışma rivayetiyle anlatılır. Çocukken de dinlediğim ve beni etkilen bir rivayettir. Bütün bunlar bende bu öyküyü yazma isteği uyandırdı. Tabii kentime de zihinsel ve içsel bakmaya çalıştım. Okumalarımda, yaşadığım kentin bütün tarihi de beni çok etkiledi. Okuduklarım, gözlemlerim, kentin büyükleriyle yaptığım söyleşmeler ve bende birikenlerle kentime içerden bakıp kendi dünyamda analiz etmeye gayret ettim. Fehim Efendi de tıpkı Pavliko gibi yabancıydı. Pavliko kente dışardan gelen Fehim Efendi ise o coğrafyaya ait yabancıydı, alışılmamış olandı. Dünyada ve ülkemizde karakteristik özelliklerini değiştirememiş kentlerde de durum pek farklı değil diye düşünüyorum. Bu tür yabancılığı günümüzde yaşayanlar da var.
Aynur Kulak:Dünyanın Ortasında öyküsü tüm öykülerin arasından sesini yükselten bir çığlık gibi.. Dünyanın ortasında tamlaması kitabın içinde birkaç yerde geçmekte Zamanın Ayarları’nda söyle diyorsunuz mesela: “Dünyanın ortasındaki bu yalnızlıkta sisler içinden çıkan bir masal atı lacivert sema altındaki bu ovada onu yanına çağırmıyordu artık.” Bu cümleden mütevelli Dünyanın Ortasında öyküsünde ortaya çıkan yapının Halkevi olduğunu okuyana kadar Güneş Saati Kulesi olduğunu düşündüm. İşte dedim Zamanın Ayarları, Dünyanın Ortasında öyküsüne el veriyor ve tamamı italik yazılan bu öyküde italik kısım bitecek, öykü kendi içindeki kurgu ile devam edecek diye düşündüm. Düşündüğüm gibi olmadı. Beklenmedik bir anda atılan çığlık misali halkevi çıktı karşıma. Dünyanın Ortasında öyküsü zamanın akışının nasıl değiştiğini bizlere göstermek ister gibi bir yere konumlanıyor kitabın içinde ne dersiniz?
Demet Çizmeli: Biliyorsunuz cumhuriyetin ilanı ile birlikte toplumda sosyo kültürel anlamda büyük yenilikler başlıyor. Bunlardan en önemlileri de Halkevleri ve Köy Enstitüleri. Biz şimdi ikisini de kaybettik. Halkevleri toplumun her kesimine kapılarını açıyor ve bir okul gibi hizmet veriyor. Cumhuriyet projesinde halkevleri de önemli bir yere sahip. Değindiğiniz gibi kitabın tam ortasında yer alan Dünyanın Ortasında öyküm yitirdiğimiz değerler için bir çığlık olarak düşünebilir.
Aynur Kulak: Asude Günler, Harf Kuyumcusu , Beş Bin Sekiz Yüz Otuz,Tek Kişilik Bir Oyun, öyküleri ile 1943 yılından 1951’e uzanan yeni bir dönem başlıyor önümüzde. Türkiye tarihine baktığımızda 1940’ların ilk çeyreğinde başlayan, 1950’lerin ikinci yarısına hatta gelişen şartlara göre 50’lerin sonuna kadar süren hareketli, çok çalkantılı, yeniye hevesli, kabuk değiştiren bir dönem. Üç öykünün tesadüf bir biçimde arka arkaya gelmediğini düşünüyorum. Dünyanın ortasına nasıl yerleşiyor bu öyküler?
Demet Çizmeli: Kesinlikle tesadüf değil. Kalkınmanın daha ilk yıllarında duraganlaştırıldığı, yapılanların yok edildiği, yıkımlara doğru evrildiği zamanlara yürümek istedim. Taş benim için zamandır, bellektir. Onun sembolik tanıklığında karmaşık zamanlara doğru yol aldım.
Aynur Kulak: Yitik, Billur Piyalelim öyküleriniz kitabın son iki öyküsü ve zamanın içinde geçmişten günümüze, günümüzden tekrar geçmişe geçişler yapıyoruz. 1960’ların ikinci yarısına tekrar döndüğümüz ve sonrasında yıl 1924, Kış. Bir ressam Galip Tutkun’la ve Bezmiye karakterleriyle önümüze serilen hayatlar uzun dönemlerin kişiler üzerinden nasıl yaşandığını, dönemlerin karakterler vasıtasıyla nasıl vücut bulduğunu okutuyor bizlere. Aslında, İlkyaz/2013 döneminde yazılan; “Ben bir taşım, kehribar zamanında…” girişiyle başlayan tiradın yazılmasına sebebiyet veriyor tüm bu dönemler, karakterler; ne dersiniz?
Demet Çizmeli: Bilindiği gibi bütün bunlar birbirlerini etkileyerek yürür ve bu kaçınılmaz sondur. İnsanlara şekil veren zaman içindeki onları yönetenlerin düzenlemeleridir diye düşünüyorum.
Aynur Kulak: Rusya topraklarından başlayarak Kars – Erzurum hattının, o coğrafyanın öykülerdeki etkisi çok büyük. İkinci Dünya Savaşı da Rus topraklarında, o coğrafyada son buluyor mesela. Orada ne var? Sadece geçmiş zamana istinaden değil, şimdiki zamana istinaden de, o coğrafyada olup bitenler tarihi hala etkiliyor.
Demet Çizmeli: Söz ettiğiniz coğrafya tarih boyunca çok önemli bir güzergah. Kentimin de içinde bulunduğu ve Çin’e kadar uzanan İpekyolu. Ticaretle beraber kültürün de alışverişi söz konusu. O yolun kentleri ülkeleri etkileşim halinde. İnsanlık binlerce yıllık tarihinde pek çok aşamalardan geçip günümüze geldi, bizden sonra da devam edecek. İnsanın yolculuğunu okuyup anlamak gerek diye düşünüyorum.
Aynur Kulak:Öykülerdeki dönem üzerinde kullanmaktan, yazmaktan çekinmediğiniz dil kullanımınızdan bahsetmeden geçmek istemiyorum. “Kullanmaktan, yazmaktan çekinmediğiniz” diyorum çünkü o dönem dilini okunur mu okunmaz mı kaygısı gütmeksizin veya böyle bir hesap kitap içine girmeksizin olduğu gibi alıyorsunuz öykülerin içine. Özellikle Zamanın Ayarları buna çok güzel bir örnek.
Demet Çizmeli: Öyküleri veya oyunlarımı yazarken risk alırım kaygısını asla taşımadım. Sadece yazmak istedim.
Aynur Kulak:Hem öykülerin kendi içindeki hem de birbirleriyle kurgusuna da değinmeden geçmek istemiyorum. Özellikle Firari, Zamanın Ayarları, Asude Günler öyküleriniz üzerinden kurgunun hikaye aktarımında, özellikle dönemsel hikaye aktarımında ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Dönem öyküleri olduğu için zaten bir kurgu içeriyor gibi basit yorumlarla açıklanmak istenen durumlarla karşı karşıya kalınabiliyor ama özellikledönem öykülerinde iyikurgunun incelikleri ortaya çıkıyor, ne dersiniz?
Demet Çizmeli: Her edebiyat metni, her drama metni elbette bir zaman içerir. Burada dikkat edilmesi gereken şu, zamanlar birbirine bağlandığı noktada insanlar ne durumdadır tartışılacak olan bu. Eğer hiçbir şey daha ileri gitmediyse ne kadar uzun bir dönem olur bu. Söz ettiğiniz dönem dilini yalnızca Zamanın Ayarları öykümde kullanma gereksinimi duydum veya denedim. Fehim Efendi yaşadığı zamanda hem santur çalabilen hem de kitaplarla yakınlığı olan biriydi. Kullandığım dilin içindeydi. Dil sestir. Ben onun dünyasını, sesini aradım.
Aynur Kulak: Tarihe olan merakınızdan, dönemlere olan ilginizden dolayı sormak isterim; içinde bulunduğumuz Pandemi dönemine bu pencereden baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? Böylesine bir iletişim çağında böyle bir salgın nasıl başımıza geldi? Tarihin bize söylediklerini, dönemlerin içinden gelen hikayeleri tam algılayamadık sanki ya da ağılanması gereken asıl noktalarından algılamak istemedik, ne dersiniz?
Demet Çizmeli: İnsanlık tarihine bir bütün olarak bakmak, insanın nelerden ne kadar ders çıkardığını görmek gerek sanırım. Bu anlamda insanlık hep sınıfta kalıyor ne yazık ki. İlk aklıma gelenler Albert Camus Veba, Daniel Defoe Veba Yılı Günlüğü, Giovanni Boccaccio Decameron ve bütün bir uygarlık tarihine yeniden dönüp bakmak ve anlamak diyebilirim.
‘‘Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.’’ -Nazım Hikmet
Öylece yatıyordum. Bir tabutun içindeymişim gibi. Alarmım henüz çalmamıştı. Odamın rengi fazla canlıydı. Bu rengi sevmiyordum. Bir renk, bu kadar yaşam dolu olmamalıydı. Tırnaklarım da epey uzamış. En son ne zaman banyo yapmıştım? Hatırlayamadım. Şu parasızlık her şeye engel oluyordu. Bir işim olsa her şey başka olurdu. Bambaşka. Annemle görüşmezdim bile. Belki de görüşürdüm. Okula gitmeyi çok istemiştim. Hem babam da okula gitmemi çok istemişti. Olmadı. Cahil kaldım. Birbiri ardına geçen onlarca aynı günün içinde yaşıyordum. Yapacaklarım belliydi. Alarmım çaldı. Her gün alarmla uyurdum. Ve alarmla uyanırdım. Öyle ya zamanı bile israf etmemeli (!) insan. Yatağımdan kalktım. İçeriden bir ses yükseldi:
Elini yüzünü yıkarken fazla su harcayım deme.
(…)
Duydun mu beni? Mümkünse elinin ıslaklığını sür yalnızca yüzüne.
Mutfağa girdiğimde onu yine her sabah oturduğu yerde – masanın başındaki sandalyede – buldum. Az önce sorduğu soruyu yeniden sordu. Cevap alamadığı her an çıldırıyordu. Ona yanıt vermemeye devam edersem sinir krizi geçirebilirdi. Saçları dağınık ve yağlıydı. Uzun tırnakları ile kaşıdığı yüzü pisti. Görünümü mide bulandırıyordu. “Bu görünüme sahip olmak yoksul olmamızdan kaynaklı mı?” diye düşündüm. Bu soruya bir cevap bulamadım. Çünkü fakir olmamak nasıl bir duyguydu hiç bilmiyordum. İnsan bilmediği bir şeyin nasıl olduğunu da bilemiyor. Bu evde fazlalıktım. Ben olmasam daha iyi şartlarda yaşayabilirdi. Yok yok, yaşamazdı. Bu hayatı böylesine zor bir hale getiren o değil miydi? Zaten zor olan yaşamımızı bir kat daha güçleştiren kendisiydi.
Kısa bir sessizlikten sonra sorularına kaldığı yerden devam etti.
Fazla su harcadın mı?
Harcamadım anne. Söylediğin gibi yaptım.
Yüzünü yıkamak için tekrar akıtmasaydın musluğu. Akıtmadın değil mi?
Seni dinledim anne. Elimin ıslaklığını sürdüm yüzüme.
Sonunu düşünmeden yaşamak nasıl bir duygu bilmiyordum. Hiçbir zaman bilemedim. Doğduğum ilk günden beri her şeyin sonunu düşünmek zorundaydım. Tüm imkânlarım sınırlıydı.
Bugün şanslı günümüzdeyiz.
Neden anne?
Askıdan bir tane ekmek aldım. Üç gün boyunca midemiz şenlenecek.
Askıda her gün ekmek bulunuyordu. Fırına gidip her gün bir tane ekmek alabilirdik. Her gün bir tane ücretsiz ekmeğe sahip olabilirdik. Yalnızca iki kişinin hayatta kalmaya çalışması bu kadar zor olmamalıydı.
Ekmeğinden ye. Bugün ve önümüzdeki iki güne yetecek kadar ekmeğimiz var. Koca bir ekmek. Anneannen de mutlu olurdu askıdan ekmek aldığımızda. Tabii ben o zamanlar küçüktüm. Bu mutluluğun sebebini anlayamazdım. Meğer deden ne çok düşünürmüş bizi. Evde tek çocuk olmanın tadını çıkartırdım. Üç kişi yerdik bütün bir ekmeği. Midemizin iki gün bayram ettiği bile olurdu.
Sevinçli olmalıyız çünkü biz iki kişiyiz. Müsrif baban da yok. Baş başa ekmeğimizi yiyebiliriz. Hem de hiç israf etmeden.
Hiçbir şey söylemeden dinledim. Bir dilim ekmeği yedim. İyi ki yarım çay bardağı su vardı. Onun yardımı ile kolay çiğnedim. Akşama kadar elimi yıkamam yasaktı. Günde iki kez el yıkamak yeterliydi. Fazlası israf olurdu. Hem fatura da fazla gelirdi.
Elini yıkamayacaksın değil mi?
(…)
Elini şimdi yıkamana gerek yok. Baban gibi müsrif olmayacaksın. Ölülerin arkasından da konuşmak günah tabii. İsraf etmeden yaşayacaksın. Anneannen gibi. Benim gibi.
Elimi yıkamadım, yıkamayacağım akşama kadar.
Yatağıma geri döndüm. Yaşam herkes için bu kadar zor muydu? Çeşit çeşit şampuanlar ile yıkanan insanlar var mıydı? Peki ya tertemiz çarşafa uzananlar? Elini doyasıya yıkayanlar daha mı mutluydular? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey bunların olmayışı insanı yaşamdan soğutuyordu. Tüm bu tabuları yıkmak istiyordum. Ama başaramıyordum. Nesiller boyu böyle gelmişti. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. Aynadan yüzüme dahi bakmak istemiyordum. Pistim. Çirkindim. Fazla zayıftım. Kokuyordum. Zamanımın tamamını yatağımda uzanarak geçiriyordum. Yeterli besin alamadığım için halsizdim.
Odamın rengi canımı sıkıyordu. Benimle dalga geçiyor gibiydi. Böylesine yaşam dolu bir maviyi kim ne diye duvarla buluşturmuştu? Sahi deniz görmeyeli ne kadar çok olmuştu? En son denizin sonsuzluğunu içime çektiğimde babam hayattaydı. O zaman hayatım bambaşkaydı. Annem, babama söz geçiremediğinden yalnızca kendisine eziyet ediyordu. Babamın ölümüne de o sebep oldu. Bitmek tükenmek bilmeyen cümleleri ile öldürdü onu. Meğer cümleler de ok haline bürünebilirmiş, o zaman öğrenmiştim.
Saatler geçmek bilmiyordu. Uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda hava kararmaya başlamıştı. Güneş bir kez daha dinlenmeye çekilmişti. Saklanmıştı utangaç bir çocuk gibi. İyi ki annem fark etmemişti. Yoksa uyuyarak zamanını israf ediyorsun diye çıkışırdı. Sanki yapacak bir şeyim vardı. Benden öylece oturmamı istiyordu. Tüm gün boyunca hem de. Daha doğrusu bütün bir ömrüm boyunca…
Canım hiçbir şey yemek istemedi. Midem artık kuru ekmeği almıyordu.
Yavrum, yeme tabii. Çok yemek de israf. Hem bak fena mı oldu bu ekmek sana şimdi fazladan bir gün daha yetecek.
Mutfaktan yükselen sese tahammülüm kalmamıştı. Boğuluyordum. Tenimin kokusu midemi bulandırıyordu. Dayanamıyordum. Kusmak istiyordum. Hayatta hiçbir meziyetim yoktu. Okula gitmemiştim. Okuma – yazma bilmiyordum. Babam öldükten sonra odamdan dışarıya pek çıkmamıştım. Hayatım dört duvar arasında geçiyordu. Koca koca dört duvar. Yaşımı bile tam bilmiyordum. Kaç yaşındaydım acaba? Kendimi koca dünyada bir nokta kadar hissediyordum. Nokta kaç yaşında ise ben de o yaştaydım. Ne eksik ne fazla. Kalbim sıkışıyordu. Açlıktan midem bulanıyordu. Ancak midem tek bir lokmayı bile kabul etmeyecek durumdaydı. Kalbimin duvarları arasında sıkışmış hissediyordum. Büyük bir basınçla sıkıştırıyorlardı beni. Sanki onların arasında ezilecektim. Nefes alamıyordum. Çığlık atmak istedim. Olmadı. Yapamadım. Ağzımı aralayamadım. Odamın duvarındaki o yaşam dolu renk takıldı gözüme. Tüm duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Bense kalbimin duvarları arasında çoktan ezilmiştim. Hiçbirine karşı koyacak gücüm yoktu.
Uyuya mı kaldın sen? Alarm da çaldı. Duymuyor musun? Zamanını israf etmeyeceksin demedim mi sana? Hemen kalk! Hemen!
(…)
Dur bakayım bir yüzüne. Allah’ım! Başıma bu da mı gelecekti? Ben ne yaptım da başıma bunu verdin? Kızımı da aldın benden öyle mi? Artık bir kızım da yok…
Demek ölmüştüm. Demek artık özgür bir ruhtan ibarettim. Annemin yanına kadar sokuldum. O, benim bedenime sarılmış ağlıyordu. Geri çekildim. Şöyle bir odama göz gezdirdim. Tüm sefaletimizle bir kez daha karşılaştım. Bodrum katında bir odaydı. Camdaki demirler arasından sızardı güneş ışıkları. Umutsuzluğun içinde bir umut kırıntısı olurdu o ince ışıklar. Diğer odalara son bir kez bile bakmak istemedim. Zaten bu ev küçük, iki oda, mutfak ve tuvaletten ibaret bir evdi. Her bir metre karesini ezberlemiştim.
Bir süre geçince sahip olduğumuz bir iki komşu geldi. Annem durmaksızın ağlıyordu. Onu sakinleştirmeye çalıştılar. Beni bir arabaya yüklediler. Tabutun içindeydim. Hiç yabancılık çekmedim. Yadırgamadım yerimi. Bedenim gidiyordu. Oysa ben özgürce olanları izliyordum. Bir zaman sonra bedenim bir masada öylece uzanmıştı. Beni yıkamaya geldiler. Annem ağlıyordu. Kadın yıkama işlemine başlayacağı sırada annemin ağzından dökülen tek bir cümle oldu: