Ayakkabılarını giydi. Bağcıklarını ayakkabısının içine iyice soktuktan sonra kapıyı kapattı. Karanlığının son izleri de sabah rüzgârının serin esintisinde dağılıp giderken kafasını yukarı doğru kaldırdı, gökyüzündeki martıların uçtuğu yöne doğru onları takip edercesine ağır ağır ilerledi. Camiye giden cemaatin arasından geçerek boya sandığıyla her zamanki yerini aldı. Günaydın Recep Ağabey, dedi soğuğun titrettiği cılız sesiyle.
-Günaydın evlat, simit ister misin? Yeni dizdim sıcak sıcak… -Yok, annem sabah tavuk suyuna çorba yapmıştı onu içtim sağ ol.
Karınca istilasına uğramış gibi kalabalığın savrukça aktığı meydanı izliyordu. Bir sesle kim bilir hangi düşüncelere dalıp gittiği yerden yere indi. Kafasını sesin geldiği yöne doğru kaldırdı. ‘’Boya bakalım küçük.’’ dedi ayağını boya sandığının üzerine koyan duble paçalı adam.
-Boyayayım ağabeyim! -Sen kaç yaşındasın? -12. -Okula gidiyor musun?
Ayakkabıyı beziyle yavaş hareketlerle sildi, boyanın artık derisinin altına işlediği parmaklarıyla ayakkabının oyuklu yerlerinin tozunu dikkatlice aldı. Bir parça boyayı süngerin üzerine sürdü ve aşağı yukarı doğru ayakkabıyı boyamaya başladı. Kafasını bir an bile yukarı kaldırmadan sadece ayakkabıyla ilgilendi. -Hey! Sana soruyorum, dedi adam. -Bu sene bıraktım. -Neden? Haytalık edip derslerinden geçemedin mi? -Hayır, matematiğim beşti benim, takdir aldım. -Ee neden bıraktın o zaman? -Para lazım. -Kaç para lazım? -4 lira. -Anlamadım, 4 lira mı? -Boya, 4 lira abi.
Adamın uzattığı 4 liranın 2 lirasını sağ cebine, kalan 2 lirayı ise sol cebine koydu. Bankta bırakılan gazetenin spor ekini aradı. Gazeteyi hevesle ayırdı. Yorgun ve meraklı kömür karası gözlerini büyük puntolu başlıklarda gezdirdi. ‘’Aa!’’ ‘’Noldu evlat?’’ ‘’Bu akşam Beşiktaş’ın maçı var Recep Ağabey!’’ ‘’Aman be oğlum beni de korkuttun, bir şey oldu sandım.’’ ‘’Bugün erken giderim, kahveye uğrar maçı izlerim.’’
Soğuk iyiden iyiye kendini hissettiriyordu, buz kesmiş ellerini ovuşturuyor, ağzından çıkan buhara değişik şekiller vermeye çalışarak eğleniyordu. Bir yanda vapur sesleri, diğer yanda bardağın içinde dönen çay kaşığı sesleri, karşısında da denizle dalga geçen martıların konuşmalarıyla yine hayallerinin sıcak köşelerine dalıp gitmişti. Bu seslerle birleşen gün diğer günlerden farklı değildi; biraz mavi, biraz soğuk biraz da siyahtı… Kalabalığın içinden ağır adımlarla kırmızı atkılı genç bir kadın ona doğru ilerledi. Merhaba, dedi gülümseyerek, ‘’Merhaba abla ama senin ayakkabın açık renk benim bezim kirli, olmaz silemem.’’
Kadın gülümsedi.
‘’Kutunun içinde uyuyan kedi senin mi?’’ ‘’Evet, benim kedim.’’ ‘’Biraz yorgun görünüyor.’’ ‘’Yok abla, o hep öyledir, hep uyur.’’ dedi çocuk aralık dişlerini göstererek. ‘’Adı ne bu uykucunun peki?’’ ‘’Mülayim.’’
Kırmızı kalın atkısını boynunda tersine doğru çevirerek, çocuğun ince boynuna sarıverdi. Çocuğun burnuna daha önce hiç bilmediği bir koku, parfüm kokusu geldi. Alıştığı boya kokusuna hiç mi hiç benzemeyen bu kokunun verdiği etkiyle çocuk, utangaç tavrıyla önüne bakarak gülümsedi.
‘’Anlat bakalım, nasıl besliyorsun kedini?’’ ‘’Valla abla o her şeyi yer, mama da alıyorum bak poşeti burada. Bazen şuradaki emlakçı abi döner alıyor bana, ondan da nasıl yiyor bir görsen!’’
Karşılıklı gülüştüler, genç kadın çocuğun kapüşonunu soğuktan kızarmış, büyük kulaklarından yukarı doğru sıyırarak başını örttü. Çantasından cüzdanını çıkardı, kağıt paraların arasından bir tane çekerek minik adama uzattı.
Al bakalım, dedi. ‘’Abla dedim ya ayakkabılarını silemem bezim pis.’’ ‘’Olsun sen al.’’ ‘’Almam koyu renk giydiğinde verirsin, hem zaten bu para çok.’’
Kedisinin başını okşadı, sahibinin sevgisine karşılık verircesine kafasını sağa sola doğru çeviren kedi ona doğru yaklaştı.
O zaman şöyle yapalım, dedi kadın. ‘’Sen bu parayı al kedine mama alırsın, olmaz mı?’’ Çocuk şaşırdı, göz bebeklerine oturan genç kadına hemen cevap vermedi, düşündü. Mülayim’e baktı. İskeleye yanaşan bir vapurun ani ve keskin düdüğünün sessizliği bozduğu anda kafasını genç kadına doğru kaldırdı.
‘’Olur o zaman, diğer kedilere de veririm!’’ dedi.
Kadın gülümseyerek elindeki eskimiş kağıt parayı çocuğun avuç içine bıraktı. Çocuk parayı, sabah 2 lirasını koyduğu sağ cebine soktu.
Çocuğun aşınmış, kirli bez ayakkabıları kadının dikkatini çekti. İri sürmeli gözlerini ayakkabının delinmiş çukurlarında gezdirdi. Ezilmiş bağcıkları da dışarıdaydı.
‘’Bağcıkların çözülmüş dikkat et düşersin.’’
Çocuk, kadının telkini üzerine bağcıklarını ayakkabısının içine tekrar sıkı sıkıya soktu.
Birçok bilim insanının; dini, siyasal, sosyal, kültürel ya da psikolojik birçok farklı düzlemde merkeze yerleştirdiği ve kendi alanlarına özgü tanımlamalar yaparak ele aldığı ”annelik” olgusunu; toplumsal olarak belirlenmiş herhangi bir norm ya da kabul olmadan, saf/katıksız hali ile incelemeye başlamak, eklentilerinin kadın üzerindeki yansımalarını anlamlandırabilmek açısından önem teşkil etmektedir.
Günümüz modern toplumunda annelik kavramı ”olanın” ötesinde ”oldurulan” bir yapıya bürünmüştür. Sosyal medyanın yaygın kullanımının, eğitim yetersizliğinin ya da sınırsız bilgi havuzunda doğru bilgiye ulaşmanın güçlüğünün, çevresel faktörlerin, bireyin topluma yabancılaşmasının ve ikili ilişkilerdeki çatışmanın etkisiyle; içgüdüsellikten uzaklaşmış, dürtüsellik ile icra edilir hale gelmiştir. Anne toplumun yapı taşıdır. İnsanı dolayısı ile toplumu var eden, aynı zamanda toplum tarafından yok edilen konumundadır. Kadın, bedeninde insan üretme gücüne sahip bir yaratıdır. Kabuktur, doğurandır, yuvadır.
Varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmiş, adlarına destanlar yazdıran, ataerkil zihniyet tarafından mit olduğu varsayılan birçok matriarkal toplum, kadının bu gücünün yadsınamayacağının bir göstergesidir. Psikanalizin kurucusu Sigmond Freud’un anneliğe istinaden;’ kadının kendi penis eksikliği ve imrenisi nedeniyle kendi fallusu gibi yaşantıladığı yavrusuyla kendi eksiğini tamamlaması ve nihayet bütün bir insan olabilmesi’ şeklinde yaptığı tanımlamaya; kendinden sonra gelen psikanaliz uzmanı Erich Fromm’un ”Ama bence bu tür bir kıskançlıktan, yani erkeklerin toplumda egemen bir duruma gelmelerinden daha da önce, erkeklerde belirgin bir “doğurganlık kıskançlığı” hüküm sürmekteydi. (…) Erkek, annesini yenebilmek için, yaratabilme gücüne sahip olduğunu göstermek zorundadır. Bedeni ile böyle bir yaratma gücüne sahip olmadığı için de, başka bir yönteme başvurması gerekmektedir. Çözüm yolu ise ortadadır. Erkek; ağzı, sözü ve düşüncesi ile egemen olacaktır (1997, s. 295)” (1)şeklindeki açıklaması da kadının yaratma gücünün yaşattığı tedirginliğin doğrulanması niteliği taşımaktadır. Günümüzde bu güç, gerek devlet gerekse toplum tarafından kontrol altına alınmaya; bireysel hak ve özgürlükler, ‘toplumsal düzen’ kılıfına sokularak engellenmeye çalışılmaktadır.
Modern annelik yaklaşımı anneyi, toplumun uyguladığı psikolojik şiddet nedeni ile Psikanalist Donald Winnicott’un ”yeterince iyi anne” tanımlamasındaki ”çocuğunun tüm isteklerini değil, ihtiyaçlarını karşılayan anne” olmaktan uzaklaştırmış, aksine kadını, öz benliğini yitirme noktasına ulaştırmıştır.
Özellikle Türk toplumunda ‘anne olmak’ kutsallık ile ilişkilendirilip yüceltirken, aynı toplum anne olmayı seçmiş kadın için ‘beyninin yarısını masada bırakmış’ tanımlaması yapmaktan geri durmamaktadır.
Anne olan kadına aşılanan yetersizlik hissi ile anne olmayan kadına aşılanan yetersizlik hissi aynı seviyede fakat farklı formlardadır. Birinde karşısındakinin yeterli anne olamadığı görüşünü, çocuğu ile ne şekilde ilgilenmesi gerektiğini ifade eden talimatlarıyla dile getiren ‘ben üstünüm!’ zihniyeti varken; diğerinde anne olmayı tercih etmeme halini, kişinin kadınlığının eksikliği (!) şeklinde ifade eden bir zihniyet vardır.
Sosyal medyanın ya da diğer sanal mecraların pazarlama stratejilerine maruz kalan ve çocuğu için en iyisini yapmak isteyen annenin ‘EN’ çıtasının günden güne yükseliyor olması ile annenin sosyo-ekonomik düzeyi arasındaki mesafenin giderek açılıyor olması; anneyi içsel bir çatışmaya, sürekli olarak anneliğini sorgulamaya itmektedir.
Özellikle bu konu özelinde toksik etkiye sahip ‘toplum’ tarafından; fiziksel, ruhsal ve psikolojik olarak yorgun olduğunu ve destek istediğini ifade eden anne acımasız bir tutumla ‘çocuğundan şikayetçi olmak’la yani ‘kötü anne’ olmakla eleştirilmektedir.
Dönüşen yaşamına adaptasyon sürecini henüz tamamlamamış annenin, ihtiyaç duyduğu duygusal desteği sağlaması gereken arkadaşlık ve aile ilişkileri; ‘karşılıklı fayda’ dengesini sağlayamadığı için örselenmekte, bu durum da anneyi giderek yalnızlığa sürüklemektedir.
Annelik olgusu feminist kuramın teorisyenlerinden Judith Butler tarafından toplumsal cinsiyet inşasında heteroseksüelliğin norm olarak kabul edilmesinin bir gösterisi olarak değerlendirilmiş, kadın-erkek düalizminin geçersiz kılınma çabası konusunda sorun oluşturacağı şeklinde ifade edilmiştir.(2) Feminizm tartışmalarında annelik; kadının boyunduruk altına alınması, iş yaşamından uzaklaştırılarak çocuk bakımından sorumlu hale getirilmesi, kadın bedenindeki bu farklılığa istinaden çeşitli toplumsal rollerin dayatılıyor olması gibi bir çok eleştirilere maruz kalmıştır. Feminist bakış açısına göre insanı kadınsallaştıran, indirgeyen, sınırlayan bu kimlik kadını; entelektüel kesim tarafından, anne olmayı seçme davranışını tabulaştıran, aşağılayan, yargılayan bir zihniyet ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu da toplum tarafından yüklenen annenin omuzlarında taşıdığı -bebeğinden daha ağır gelen- psikolojik bir yüküdür.
Toplum anneyi dışarıdan kutsallaştırırken içeriden tüketmeyi kanıksamış durumdadır. Bu nedenledir ki Türkiye’de anne olmanın tanımında; toplum tarafından uygulanan psikolojik şiddetle mücadele etme gücü de yer almaktadır.
(1) Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Mart 2019 23(1): 133-143 Freudyen ve Jungiyen Yaklaşımlarla Anne Olgusu- Ayşe Arzu KORUCU
(2) Dergipark.org.tr Toplumsal Cinsiyet Öznesi Olarak Kadının “Annelik” Kimliğine Eleştirel Bir Bakış
Özcan Doğan ile son çıkan kitabı “Öyle değil mi Zehra?” odağında yaptığım söyleşi elbette ki Özcan Doğan’ın diğer kitapları; Bay How Ne Yapmalı?, Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar, Kendime İyi Geceler, Yeryüzünde Sesler ve Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok kitaplarını da kapsayarak şekillendi. Özcan Doğan’ın altı kitabının her birini tek tek odağa çekerek en çok da kendisiyle uğraşan insanı konuştuğumuz, insanın kafasının içinde sürekli dönen düşünceleri, davranışları konuştuğumuz, bunun konumuzla ne ilgisi var derken, öyle değil mi ama, diyerek sorular yönelttiğimiz baştan sona çok kapsamlı ilerleyen söyleşimiz için buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Sizden başlamak istiyorum ilkin. Çevirmen, redaktör, yazar. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Edebiyata eklenen bir yolculuk değil de, edebiyatın içinden gelen bir yolculuğa benziyor sizinkisi. Edebiyat içerisindeki yolculuğunuz nasıl başladı?
Özcan Doğan: Evet, edebiyatın içinde bir yolculuk diyebilirim; lise yıllarından başlıyor, biraz klasik bir hikâye; üniversite yıllarında da devam etti; şiir yoğunluklu bir yönelimdi, araya düz yazılar giriyordu. Sonra bir tür zorunluluk halinde öyküye, düz yazıya yöneldim ve öylece yürümeye devam ettim. Ankara metrosunda yol alırken bir anda gelen bir şeydi bu. O ana kadar sıradan zannettiğim şeylerin aslında çok boyutlu olduğu izlenimine kapıldım ve bunu o boyuta kapılan bir karakter üzerinden anlatma ihtiyacı duydum. Kendime İyi Geceler’deki Muğ/tlak öyküsü o anların eseri. Sonrasında, zihnimde uçuşan şeyleri şiir değil de hikâye halinde anlatma arzusu hep ağır bastı; sonrası malum.
Edebiyatın bendeki tezahürü ona verdiğim anlamla şekilleniyor diyebilirim. Edebiyat tarzında düşünüp söylemeyi etkileyici ve çekici buluyorum. Bunun sebebi de edebiyatın nasıl bir şey olduğuyla, nasıl gerçekleştiğiyle ilgili. Bana göre edebiyat dünyayı algılama ve onunla ilişki kurma tarzlarımızdan biri. Felsefe ve bilim gibi. Felsefe kavramlar, bilim olgular üzerinden, sanat ise kurgular üzerinden dünyayı kavramaya ve anlatmaya çalışıyor diyebiliriz. Edebiyat da bir sanatsal etkinlik olarak kurgularla işliyor. Dünyayı kavrama veya anlatma yolunda sanatı yani kurguları seçmemizin iki sebebi var diye düşünüyorum: Birincisi sanatın estetik ve katarsis boyutu bizi kendine çekiyor; ikincisi hayatı bilimsel olgular ya da felsefi kavramlardan ziyade türlü kurgular halinde yaşamamız, yani gündelik hayatta zihnimizin kurgular ve yorumlarla işlemeye yatkın olması ve dolayısıyla hayatın farklı yansımalarını edebi kurgular içinde bulmamız. İşte sanat farklı kavrayışlara ve anlatımlara imkân verdiği için, edebiyatı dünyaya yönelme ve ilişkilenme yolu olarak tercih ediyorum sanırım, tercih yerine eğilim de diyebiliriz; elbette felsefe bunun ayrılmaz bir parçası, ama felsefi metinler yerine edebi metinler yazmamın ya da bende karşılık bulan şeyin edebiyat olmasının nedeni bunlardır.
Aynur Kulak:Bay How Ne Yapmalı? (2011 – Öykü), Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar (Roman), Kendime İyi Geceler (Öykü), Yeryüzünde Sesler (Roman), Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok (Öykü), Öyle Değil mi Zehra? (Roman – 2021). 10 yıl. Aslında ilgilendiğim şey ne kadardır yazdığınız, kaç kitap olmuş, yıllar, aylar vesaire değil. Kitaplarınızın hayatınıza etkisi oldu mu? Yazmanın önemi değil burada sormak istediğim; mesela yazmaya devam etme nedeniniz ya da belki de Öyle Değil Mi Zehra’dan sonra yazmayı bırakacak olmanız, kim bilir? Aranızdaki ilişki, aranızdaki mesele, aranızdaki etki.
Özcan Doğan: Yazmam düşünmemin bir uzantısı gibi geliyor bazen. En çok da bu yüzden yazıyorum diyebilirim. Zira zihnimdeki şeyleri kağıda döküyorum nihayetinde. Gördüğüm, fark ettiğim, merak ettiğim, çözemediğim, içinde kaybolduğum şeyleri, dünyayla aramda olup bitenleri belli tarzlarda kavrayıp yine belli bir tarzla (edebiyat yoluyla) anlatma arzusu, ihtiyacı, itkisi ya da zorunluluğu, adını tam bilemediğim o şey yüzünden yazıyorum. Bunun karşımdaki insanla enteresan bir sohbete dalmaktan çok farkı yok benim için. Yazmanın hayatıma en büyük etkisi şu sanırım: Henüz yazmadığım zamanlarda zihnimde dolaşan ya da uçuşan şeyler sadece enteresan fikirler, izlenimler ve duyumlardı; yazmaya başladıktan sonra zihnimdeki tüm o şeylere aynı zamanda birer anlatı gözüyle bakmaya başladım ister istemez. Benim yazma sebeplerim bunlar ama sadece yazmak için yazmayı da çok kıymetli buluyorum; ama “ben kendim için yazıyorum” gibi sözleri pek inandırıcı bulmuyorum; kendin için yazıyorsan bizim bilmemize gerek yok, o halde neden insanlara ulaştırma ihtiyacı ya da isteği duyuyorsun, diye soruyorum ister istemez. “Gördüğüm, düşündüğüm, sezdiğim bir şeyler var ve insanlarla paylaşmak istiyorum, acaba onlar ne der” demeyi daha samimi buluyorum şahsen. Sadece yazmak gibi sadece okumak ve karşılığını kendi içinde yaşamak da çok kıymetli. Üstelik bazen istesek de anlatamayız bir kitaptan aldığımız ve bizi çok etkileyen şeyleri; çok etkileyici bir film karşısında da bazen ne diyeceğimizi bilemeyiz; sezeriz, kavrarız, duyumsarız ama anlatamayız; belki de biz anlatamadığımız için gidip anlatabilen insanları okuyup izliyoruz zaten; kitaptan ne anladın? diye soranlara kitabı uzatıp vermek yeterli belki de. Yazmanın hayatıma en büyük etkisi daha çok düşünmeye ve anlatmaya itmesi, hayatı her an türlü kurgular üzerinden yeniden yorumlamaya yöneltmesi; bu yüzden zihnimin bir köşesinde ya da aldığım notlarda anlatılacak şeyler listesi uzadıkça uzuyor. Bir gün yazmayı bırakır mıyım, bilemiyorum, bırakmak hiç başlamamaktan daha zor, âdeta kötü bir alışkanlık gibi. Ama bir gün yazmayı bıraksam bile, hayatı benzer tarzlarda yaşamaya devam edeceğim sanırım; benim yazılarıma etkimle yazılarımın bana etkisi birbirine karışıyor bir yerlerde.
Aynur Kulak: “Gitmesi gereken yerler, yapması gereken şeyler vardı.”Bay How Ne Yapmalı? ilk kitabınız ve alıntıladığım cümle kitabın ilk öyküsü Z den. Bay Zet ile tanışıyoruz. Kitaba da ismini veren Bay How ile tanışıyoruz sonra. “Bay How hayatının bir anında öylece durup kalmıştı; ve nasıl yeniden başlayacağını bilmiyordu.” Sonra Karanlığa Methiye öyküsünü okumaya başlıyoruz. Bu öyküdeki anlatıcı Bay Zet mi, Bay How mu? Hangisi? Belki ikisi de değil. Ne bileyim, belki de bir sokak hayvanı, tüm öyküyü onun gözünden okuyoruz belki de. “Zihnimdeki karmaşayla örülmüş bir rüyadan gerçeğe dönüyorum yeniden. Karşımda hayat duruyor.” Durumlar, kişiler, olaylar. Tüm bu birbirinin zıttı ikili duygular, durumlar eşliğinde “… sonsuza dek yaşamaya mahkum edildim.” diyen Ben Faust öyküsündeki Faust gibi bir hayatın ortasında kalakalıyoruz. Bay How Ne Yapmalı ile tüm zaafları, kararsızlıkları, yaşama uğraşlarıyla bir insan yapılandırmaya çalışmışsınız sanki. Oldu mu? Yapabildiniz mi?
Özcan Doğan: Bay How Ne yapmalı?’daki öyküler ve karakterle çok uğraştım ve hâlâ uğraşmaya devam ediyorum çeşitli suretlerde; bir şekilde karşımda ya da yanımdalar. Bay Zet ve Bay How bu dünyanın karşısında şaşıran ya da donup kalan karakterler. İkisi de bir şekilde bu dünyada ayrılıyor, kopuyorlar. Aralarındaki tek fark şu ki Bay Zet uyanarak bu dünyadan koparken, Bay How deyim yerindeyse zihnin geri dönüşü olmayan bir uykusuyla dünyadan kopuyor. Karanlığa Methiye’deki anlatıcı da onlara çok yabancı değil; Bay Zet ve Bay How’dan farkı, insanların dünyasına bir tür Hayvan Oluş’la tepki vermesi diyebilirim. Kendini sokakta birlikte yaşadığı köpekler gibi ya da köpekleri kendisi gibi algılıyor; tam olarak hangisi ben de bilmiyorum, bilmesem daha iyi olur diyorum; ikisi birbirine karışıyor, zihninden geçenlerden ve tepkilerinden bunu anlıyorum. Bay How ne yapmalı? Belki de zaten yapabildiği tek şeyi yapıyor, reddediyor, gitmeyi, yapmayı, uyumlu olmayı. Birçok karakterde bu tavır var diye düşünüyorum. Ama bu gerçeklerden, sorunlardan kaçmak, göz ardı etmek değil; onlar yaşadıkları sorunları, sancıyı, sıkışmayı, çıkışsızlığı aşıp “normale” dönmek yerine, bizzat bunları yaratan dünyayı reddediyor; sorun bende değil, bizzat bu sorunların kendisi sorun diyorlar.
Aynur Kulak:İlk kitabınıza Bay How (Kim) ile başlamanız bir kimlik oluşturmadan ziyade girişilen bir kimliğini arama, bulmaya çalışma, bunun için bolca soru sorma, arkadan gelen kitaplar adına birer yol açıcı görevi görmüş sanki. Varlık veya yokluk üzerinden, var olma ve yok olma üzerinden kişinin kendisiyle yaptığı savaşın artık iyice kızışması hali hatta. Mesela Kendine İyi Geceler öykü kitabınızda bir öykü var ki bu öyküyü konuşmak isterim. İki Ölüm Bir Ceset. Var olma mücadelesi bu öykü ile birlikte naif olay veya durum üzerinden çıkıp varlığımızın her bir uzvunu ve ruhumuzun tüm hissiyatlarını parçalayacak derecede şiddetleniyor. Sadece uzuvlarımızla ilgili bir parçalanma değil asıl olarak duygularımızla ilgili (bir tür duygulanım bozukluğu da diyebiliriz) bir parçalanma, bozulma söz konusu sanki. İnsan dendiğinde ya da insan varlığı, tek bir şeyden, durumdan, olaydan, hissiyattan bahsetmek zor, öyle değil mi?
Özcan Doğan: Evet, insan sıkıntılı bir varlık ve bunun asıl sebebi istediği ve istemediği şeylerin iç içe geçmiş olması sanırım. Sözgelimi güzel bir hayat istiyor, ama bunun için hiç istemediği şeyleri yapmak zorunda kalıyor; buradan sıkıntı ve gerilimin çıkması kaçınılmaz artık. Belki de temel sebep insanların “var olma” üzerine kendi adına neredeyse hiç düşünmemesi; dış dünyada gördüğü hazır kalıplarla bir varoluş kurmaya çalışıyor, ama bu kendine ait bir tahayyül olmadığı için bir türlü dikiş tutturamıyor, başkasının ölçülerine göre dikilmiş bir elbiseyi giymeye benziyor biraz. Bay How Ne Yapmalı? Sıkıntı içindeki karakterlerin ortalıkta sorgulu gözlerle dolaştığı bir kitap. Benzer sıkıntılar, arayışlar ve sorular sonraki kitaplarda da devam ediyor. Son öykü kitabındaki kısa öykülerin kahramanları yaşadıklarının farkında olan ve bu farkındalığın sıkıntısını yaşayan, bir çıkış arayan ya da bekleyen kişiler. Ama dediğiniz gibi Bay How’dan sonraki kitaplarda “ne yapmalı?” dedikten sonra bulunan kimi cevaplar da var; ama iş bununla bitmiyor, zira “ne yapmalı” sorusuna bir yanıt bulduktan sonra “nasıl” yapmalı sorusuyla baş etmek gerekiyor; o kitaplarda nasıl sorusuna da bir şekilde cevap bulup hayata geçirmeye çalışan karakterler var. Sözgelimi, Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok’ta yer alan aynı adlı öyküdeki Fulya. Ya da sizin bahsettiğiniz Kendime İyi Geceler’deki İki Ölüm Bir Ceset’in kahramanı; bu öyküde karakter ne ve nasıl yapacağını, neden yapacağını biliyor, en azından bildiğini düşünüyor (anlatıcı bunu tam olarak bilmese bile); aslında bu gelecekteki tüm soruları ortadan kaldırmaya yönelik bir cevap, zira bizzat geleceği yok ediyor. Bu öykünün farklı okumalara açık olduğunu düşünüyorum. Bir yanda, toplumsal olarak bedeni elinden alınan insanın bedenine sahip olma arzusu var diyebilirim, bunu tam olarak bu şekilde ifade etmese de. O ana kadar “şunu yap, şunu yapma” komutlarıyla yönetilen bedeni bu tahakkümden kurtarma, yani bir şekilde sahiplenme arzusu, yönetilemez bir beden yaratma yoluyla bedenli oluşu aşma arzusu. Onun varlıkla baş etme yöntemi de bu galiba; yok olmak. Öte yanda, ölüme dair saplantılı bir merak var; basitçe ölme değil, ölümü yaşama arzusu, ölümü ve öldürmeyi aynı bedende yaşamak. Bu iki nedeni kendisi için verimli bir şekilde birleştiriyor; bedeninden arzu duyarak ondan sıyrılıyor.
Aynur Kulak: Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok. Özellikle öykü kitaplarınızın her birinde kitabın ortasına kondurduğunuz uzun bir öykü mevcut. Bu öykü kitabınızda da kitaba adını veren öykü; Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok öyküsü uzun bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Hakikaten de aslında başka bir şeyler anlatırken başka kısa kısa öyküler mevzubahisken, böyle uzun, neyin konuşulduğu tam belli olmayan, hangi durum ve olay örgüsü üzerinden seyredeceğimizin muğlaklığı ile okuduğumuz bir öyküde sonuç olarak konunun ne ile ilgili olduğunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz. Konumuz tam olarak neyle ilgili Özcan Bey? Varlığımızı bunca meşgul eden şey/ler arasında hangi konuyu gözden kaçırıyoruz veya kaçırmamız isteniyor? Çünkü bu üçüncü öykü kitabınız ile birlikte birinci kitaptaki uyanma ve kimlik arayışı, ikinci kitaptaki parçalanma ile kendini bulma çabası; üçüncü kitapta gündelik konulardan tutalım da, insani, evrensel tüm konulara varana kadar başka şeyleri konuşmamız gerektiği, -artık konuşmamız gerektiği- noktasına varıyor. Hatta Zehra’ya sorulan Öyle Değil Mi Zehra sorusu, bu kitabın el vermesiyle şekilleniyor, ne dersiniz?
Özcan Doğan: Kitabın adı Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok ama buna rağmen çok farklı konulara girip çıkıyor. Ve bütün bunları yaparken söylediği bir şey var; “bütün bunlar böyle, evet, ama asıl konumuzla bir ilgisi yok; asıl konumuz bunları yaratan şey” diyor bir bakıma; bunu söyleyerek, bütün o öykülerdeki konuları aşarak bizi kitabın dışına gönderiyor. Aynı adlı öyküye gelince, anlatıcının bazı şeyleri anlatmayı es geçerek “bunun konumuzla bir ilgisi yok” demesinin temel sebebi konunun aslında bizzat kendisiyle ilgili olması tabii ki. Kendi hayatı, Fulya’nın yaptıkları ve anlattıkları karşısında, kendisini nasıl gördüğünü ve nerede konumlandırdığını bilmiyor; kendi kendisiyle yaşadığı karşılaşmalarda ne yapacağını şaşırıyor; “peki ben ne yapmalıyım” diye soruyor ama hem soruyu hem cevabı bizden gizliyor, tabii bulduğu bir cevap varsa. Öte yandan, Bunun Konumuzla Bir ilgisi Yok ifadesini, Katil Kim? öyküsünde bir anlatım yöntemi olarak da denedim; “Aslında buraya başka şeyler yazıyorum, ama sanki bunları yazmışım gibi okuyorsun” diyor anlatıcı. Adının aksine bir cinayet öyküsü anlatmıyor görünürde, ama “sanki bunları yazmışım gibi” demesinin sebebi de bu tam olarak; aslında bir cinayeti anlatmaya çalışıyor, ama yazar olarak ben de dahil öyküyü okuyanlar başka bir şey anlıyor, hep görünürdeki, yani sayfalarda görülenleri anlamakla yetiniyor. Anlatıcı dışında gerçeği fark edebilen tek kişi Kerem Koray. Bunun Konumuzla İlgisi Yok ifadesi bir yandan da edebi üslupla ilgili diyebilirim. Anlatı içinde bir tür anti-anlatı yaratmak ve bu anti anlatı yoluyla bir meta-anlatı üretmek ve aynı zamanda anlatının sınırlarını herhangi bir anlatının bulunmadığı bir alana kadar götürmek. Bunu bir yana bırakırsak, “konumuzla ilgisi olan şey” nedir? Söyleyebildiğim tek şey şu, yöneldiğimiz şeylerin çoğunun bizi yönelten şeylerle ilgisi yok. Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok’un Zehra’yla olan ilişkisine gelince, aradaki bağlantıya çok güzel temas etmişsiniz bence; Orman Yolunda adlı öyküde Zehra ve Ayhan var, oradaki ilişkileri bu kez romanda farklı bir hikâye olarak devam ediyor. Ama bu aramızda kalsın tabii 🙂
Aynur Kulak:Son kitabınız, Öyle Değil mi Zehra? Romanın anlatıcı kişisi; Ayhan, bize son derece sıkıcı bir ilişki, bir evlilik ilişkisi anlatıyor. Kavgalı gürültülü bir evlilik değil ama kesinlikle bir sorun var. Romanın farkı şu sanırım; bu yolunda gitmeyen şeyi/şeyleri evlilik müessesine yüklemiyor anlatıcı. Zehra’ya da yüklemiyor. Kendine de. Bu anlamda bir sorunu veya sorunları çözmeye de çalışmıyor. Evlilik böyledir ve böyle olunca da sonuç böyle oluyor diyor. Baştan sona, neden-sonuç ilişkisinin (Zehra ile Ayhan ilişkisinin değil) edilgenliği içerisinde yol alıyor hikaye. Hikayeye ilişkileri olan başka kişilerde dahil oluyor. Mesela Cem karakteri ile ilgili şöyle bir cümle var bu anlattığım yapıyı tam olarak niteler şekilde: “Cem kendisi gibi biri, hepsi o, bunun ne anlama geldiğini bilmesek de.” Tam da böyle, bu anlam veya anlamsızlık her ne olursa olsun çözülmeye çalışılmıyor. Ve roman şöyle bir ithafla bitiyor: “Kırk yıldır yaşamaya çalışan kendime.” İnsanın kendisi, kimliklerimiz, varlığımız, yokluğumuz, parçalanmalarımız, bölünmelerimiz kendimize doğru yaptığımız yolculuklarımızdan ibaret, öyle değil mi?
Özcan Doğan: Açıkçası romanı çok güzel özetlemişsiniz diyebilirim. Evet, Zehra ve Ayhan’ın ilişkisinde yolunda gitmeyen şeyler var, ama tam olarak ne olduğunu bilmiyorlar, sadece bunun nedenine dair bir fikre sahipler, o da evlilik denen şeyin zamanla tüm ilişkilere biçtiği kıyafetle ilgili. Zaman ve mekânın hareket tarzının sıradanlaşması, tekdüzeleşmesi, sonuçta yorucu ve boğucu hale gelmesi, albenisini yitirmesi. Bir şeyi arzulayarak yaptığımızda onun içinde aktığı zamana da biz yön veririz; ama zamanın kontrolü elimizden çıktığında, yani artık mecburiyetler ve rutinler devreye girdiğinde, bu kez o bize yön vermeye başlar ve peşinden sürüklenip dururuz. Ayhan ve Zehra bir şekilde bunu aşmaya çalışıyorlar; ne yapmaları gerektiğini de az çok biliyorlar, ama nasıl yapacaklarını kestiremiyorlar, belirsizlikler, çekinceler var. Zaten roman boyunca Ayhan’ın zihnine girip orada dolaşmamızın nedeni de bu belirsizlik. Bu süreci nasıl yaşadığına tanık oluyoruz. Bunu yapmamın bir nedeni de, kendi içine dalıp düşünen insanın zihninde neler oluyor, o zihin o anda nasıl çalışıyor, hangi gelgitler, iniş çıkışlar, arayışlar, koşturmalar, yakalanmalar oluyor, bunu aktarmak istedim. Ve okurken görüyoruz ki, kendi kendine konuşan insanın zihninde dolaşan her iki-üç cümleden biri sorulardan oluşuyor ve her bir soruda biraz daha dağılıyor, biraz daha terliyor (gerçek hayat da böyle değil mi?). Cem’e gelince, romanda çok sevdiğim bir karakter. Hattâ Ayhan gibi ben de ona özeniyorum bazen. Anlayamadığımız bir şeyi en basit yöntemle, yani bildiğimiz ve alıştığımız şeylerle açıklamanın kolaycılığına işaret ediyor bir yönüyle. Genel olarak insanda böyle otomatik diyebileceğimiz bir tepki var; zor ya da anlaşılmaz bir soruyla karşılaştığında en iyi bildiği ve artık ezberlediği cevabı veriyor, çünkü bu işine geliyor, farklı ve alışılmadık şeyler ona daima tekinsiz gelir ve bu yüzden alışıldık tepkiler vererek bunu atlatmaya, kovmaya çalışır. Bu romanı, kırk yıldır yaşamaya çalışan kendime ithaf etim, evet, tam da sizin dediğiniz gibi kendimle ve hayatla uğraşa boğuşa bu güne kadar geldim. İnsan en çok kendisiyle uğraşır zaten. Kafasının içinde türlü hallerde kendisi vardır; zihnine başka şeyleri ve kişileri davet ettiğinde bile, asıl sebep onlarla baş etmeye çalışmasıdır, ne diyeceğini, nasıl konumlanacağını çözmeye çalışır; yani odak yine kendisidir.
Aynur Kulak:Kitap kapaklarınızın kitap isimlerinizle beraber kitaplarınızın ana temalarını ortaya çıkarması adına çok etkili bulduğumu söylemek isterim. Hatta kitaplarınızın hikaye akışı ve kurgusuna, diline etki edercesine çok yerli yerinde tasarlanmış kapaklar. Bunun Konumuzla Ne İlgisi Var kitap kapağından bize doğru bakan kadının bakışı, Kendime İyi Geceler kitabının kapağı, Bay How Ne Yapmalı? yine aynı şekilde ve Öyle Değil Mi Zehra?’nın kapakları anlatılan hikayelerin tematik ve kurgu özelliklerine katkı sağlar derecede çok iyi.
Özcan Doğan: Kitaplarımın kapakları beni de gerçekten tatmin eden şeyler. Hepsiyle uzun uzun uğraştık, en iyisini yakalamak için uzun araştırmalar yaptık. Bazen aradığım şeyi bulmaktan artık vazgeçtiğimde son anda karşıma çıktığı da oldu. Kitap kapağı kitabın hikâyesini anlatmaz belki ama kitabın verdiği duyguyu en kısa yolla anlatan şeydir ya da en azından bunu amaçlar. Kitapların kapakları arasında önceden planlanmış bilinçli bir bütünlük var diyemem; ama farklı hikâyeler anlatılsa bile bazı ortak izlenimler ve duyumlar yarattığı için aralarında doğal bir bütünlük var diyebilirim.
Aynur Kulak:Çevirmensiniz. Dünyada yazılmış çeşitli türde çeşitli edebi metinleri biz okuyucuya ulaştıran çevirmenler genelde görünmez ve bu görünmemelerine istinaden “görünmez kahramanlar” olarak nitelenirler, özrün kabahatten büyük olduğuna aldırmaksızın. Çevirmenlik nasıl bir yere konumlanıyor sizin için? Mesela edebiyat dünyasında çevirmenler olmasaydı, edebiyat dünyası diye bir şey olur muydu gibi bir soru sorsam, “yok canım abartmayın, tabii ki olurdu” mu dersiniz yoksa bir edebiyat dünyasından konuşuyorsak eğer, edebi metinlerden, bu duruma çevirinin etkisi olmazsa olmazlardandır mı dersiniz? Çevirisini yaptığınız yazarlardan hangisinden etkilendiniz diye de sorsam bu soruya ek, hangi yazarlar veya kitaplar ön plana çıkar?
Özcan Doğan: Çevirmenler özellikle ülkemizde büsbütün görünmezler diyebilirim. Küçük bir iyi okur kitlesi dışında okurlar için çevirmen neredeyse yok hükmünde. Çevirmenin aslında kendi dilinde yeniden yazdığı kitabı okuduğunu fark eden okur çok azdır. Yayıncılar tarafında da çevirmenlerin durumu pek iç açıcı değil. Çok az yayınevi çevirmene özen gösterip ve hakkını veriyor. Çevirmenler de sömürü çarkının içinde diyebilirim. Kısacası bu konuda dertliyiz. Çeviri olmasaydı edebiyat yine olurdu ama çok cılız kalırdı. Yıllardan beri okunan kitapların ezici çoğunluğu çeviri. Büyük yazarlar dediğimizde aklımıza çeviri yoluyla okuduklarımız gelir öncelikle. Örnek vermeye dahi gerek yok sanırım. Felsefe ve sosyal bilimler alanında bu çok daha belirgin. Çevirileri çıkarınca elinizde pek bir şey kalmıyor. Nedeni de gayet basit, özgün bilgi kaynakları sınırlı bir ülkeyiz. Elbette ki çeşitli alanlarda büyük emekler vererek özgün çalışmalar yapan kıymetli insanları ayrı tutuyorum. Benim için çeviri bir yandan iletişim ajanlığı, bir tür şifre çözücülük, diğer yandan yazarla dert ortaklığı yapmak gibi. Bir derdi var ve insanlara anlatmaya çalışıyor. Çeviri yaparken bu duyguya kapılırım sık sık. Yazarın derdini anlamadan okura bir şey söylemek zor. Çevirdiğim yazarlardan bir çoğundan şu veya bu ölçüde etkilendim şüphesiz. Ama özellikle Deleuze ve Tarde isimlerini verebilirim. Diğerlerinden de çok şey öğrendim.
Aynur Kulak: Öykü ve roman. Hangi türde yazarken kendinizi daha iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz? Böyle bir ayrım yapar mısınız ya da? Gerçi son yıllarda türler arasındaki, özellikle kurgu yapma esnasındaki dehlizlerde dolaşırken sınırlar ortadan kalkıyor ve biz kısa bir öyküde bile roman okuyormuş gibi bir tatmine ulaşabiliyoruz ama bu durum tür ayrımı yapmamızda bir kriter değil hâlâ. Bu bir hissiyat, duygu olarak yansımasını buluyor okurda; bu yüzden sordum aslında siz yazarken hangi türde duygularınızın tam ifadesinin ortaya çıktığını hissediyorsunuz?
Özcan Doğan: Yazarken belli bir türü hedeflemiyorum. Aklımdaki fikrin ve metnin karar verdiği bir şey genellikle. Öykü mü roman mı yazdığımı yazıp bitirdikten sonra anlıyorum desem abartmış olmam sanırım. Zihnimdeki temaların, fikirlerin, duyguların çoğu öykü halinde somutlaştı. Bazıları uzuyor, uzamaya devam edenler roman oluyor. Genellikle böyle. Ama başlarken “ben bunu kısa bir öyküyle anlatamam, mevzu karışık, bu uzar gider, hatta roman olur” dediğim anlar da oluyor. Ama sonuçta ortaya çıkan şey bundan bağımsız olarak yine kendi şeklini alıyor. Tür ayrımı yapmayı ben de çok anlamlı bulmuyorum. Kısa hikâye veya uzun hikâye demek bile yeterli belki de, sonuçta anlatılan ve akılda kalan bir hikâyedir. Yazarken odaklandığım tek şey kendimi en iyi şekilde ifade etmeye çalışmak doğal olarak. Ama yazma anından öncesine gidersek, kağıda dökülen her şey zihinde kısacık bir anlatı olarak doğduğu için, sonrasında bunun bir öykü halinde somutlaşması daha muhtemel benim için; ortaya çıkan metinlere bakarsak sonuç böyle zaten; bir an önce içimden çıkarmak, söyleyip rahatlamak istiyorum belki de; ama uzun sancılar çekince uzun metinler de çıkıyor haliyle.
Aynur Kulak:Pandemi dönemiyle birlikte farklı türde, konularda ve kurgu biçimleriyle yeni hikayeler okumaya başlayacağımız yönde bir eğilim var. Edebiyatı dönüştürecek mi bu pandemi süreci, ne dersiniz? Yoksa hayır, insan insandır son tahlilde, ilişki ilişkidir, varlık varlıktır, yokluk da yokluktur; teknik değişebilir, ifade değişebilir ama temeldeki neyse odur her şey, değişmez mi dersiniz?
Özcan Doğan: Belli bir hacmi, ömrü, etkisi olan her şey edebiyatı, genel olarak sanatı ve diğer alanları etkiliyor kaçınılmaz olarak. Pandeminin bir etkisi olacaktır elbette, ama edebiyat dünyasını dönüştürecek bir şey etki yaratacağını sanmıyorum; pandemiyle bambaşka bir edebiyat doğmayacak yani, olmasın da lütfen, sıdkımız sıyrıldı bu işten, edebiyatını pek de merak etmiyorum. Öte yandan edebiyat zaten hep değişegelen bir şey. Fakat belli bir olaydan ziyade, edebiyatı asıl etkileyen şey çağların dönüşümü; 18. Yüzyıl edebiyatı ile 20. Yüzyıl edebiyatının birbirinden çok farklı olması bizzat zamanın getirdiği bir şey. Bu iki çağdaki insan ilişkileri farklı olduğundan edebiyat da farklı şeyler anlatıyor. Bugün kentli insanların ilişkisini anlatan bir romanı üç asır önceki insanlara okusanız sizi çok ayıplarlardı muhtemelen. Evet, temelde yine insan ilişkileri var, başka türlüsünü de düşünemiyorum, dünyada kalan son iki insan bile bir şekilde temas kuracaktır, ama bugün insan da farklı, ilişkiler de, hikâyeler de. Pandemi edebiyattan önce hayatları değiştirdi doğal olarak. Biraz daha uzasa eskiden ne yaptığımızı unutacağız neredeyse, hani bir daha yapmasak tuhaf gelmeyecek gibi. Ama kendi adıma konuşursam, benim hayatım olumlu yönde etkilendi; pandeminin yarattığı belirsizlik duygusu, arkadaşlarımla birlikte yıllardır yapmaya çalıştığımız şeyi artık hayata geçirmek için adım atmamızı sağladı; Antalya’nın terk edilmiş bir dağ köyüne yerleşmekle meşgulüz aylardan beridir, ekip biçmek, birlikte paylaşarak yaşamak, kendine yeten bir yaşam kurmak derdimiz.
Yaklaşık iki ay önce sosyal medyada boş boş gezerken gözüme bir reklam çarptı. Yogarama, zoom üzerinden ücretsiz derslere davet ediyordu. Katılım formunu doldurdum. Nasıldır? Nasıl olacak derken, fark ettim ki uzun süredir bu kadar güzel bir şeyle karşılaşmamışım. Bir deneyim, bir oluş olarak da okunabilecek tüm sürece dair neler olduğunu paylaşma isteğim beni bu söyleşiye taşıdı. Öncelikle Rafet Uysal’a söyleşi isteğimizi kabul ettiği ve verdiği içten yanıtlar için teşekkür etmek sonra da sizi bu söyleşiye davet etmek isterim.
Merhaba Rafet Hocam, etkinliklerinize katılmak bende yaptıklarınızı paylaşma isteğiyle birlikte Yogarama’nın nasıl oluştuğuna dair sorular sorma isteği de uyandırdı. Yogarama neydi? Nasıl başlamıştı?
Merhaba,
Yogarama geçen sene Mart ayının sonlarına doğru ilk adımını attı. Evlere kapandığımız dönemde ilk başta kendi çevremdeki kişilere online olarak ücretsiz dersler vermeye başladım. Kulaktan kulağa, dilden dile dolaşarak hızla büyüyen bir ivme yakaladı. Mayıs ayına geldiğimizde artık yüzlerce kişi olmuştuk. Her sabah, her akşam online olarak buluşmalar gerçekleştirmeye başlamıştık. Haftada 15-16 saat ders veriyordum. Bu buluşmalarda yoga, nefes, meditasyon, enerji çalışmaları, qigong, wing tsun kung fu, sopa çevirme (fire staff) gibi pek çok branşı, disiplini inceliyorduk. Tüm bu çalışmaların hayatımıza kattıklarını, dönüşümümüze olan etkilerini de bir sohbet grubunda paylaşıyorduk. Herkes tavsiye üzerine aramıza katılıyordu. Her geçen gün büyüyerek, kocaman bir dayanışma oluşturmuştuk.
Dünyanın dört bir yanından katılımlar gerçekleşmeye başladı. Biz derslerimizi Türkçe yapıyoruz ama Almanya’dan bir sağlık kuruluşundan hemşirelerin de gelip derslerimize girmeye başlaması, anlamadıkları bir dilde, üzerlerinde beyaz, pembe üniformalarıyla derslere eşlik etmeleri duygusal olarak en etkileyici örneklerden birisi oldu. O zaman aslında insanların yogadan daha çok birbirlerine, beraber bir şey yapmaya dönük ihtiyacının da ne kadar güçlü olduğunu görmüş olduk. Yoga, kendi isminden hareketle, belirleyici gücünü, kavramsal olarak niteliğini adeta teyit ediyordu. Yoga, “yuj” kelime kökünden gelir. Sanskritçe olan bu kelimenin dilimizdeki karşılığı, “bir olma”, “birlik olma”, “bütünleşme”, “birlikte olma” anlamlarını taşır. Bizleri de bir araya getirip, inanılmaz bağlar ve dostluklar kurmamızı sağladı. Daha yüzeysel tarif edilebilecek ilişkilerimizin sanal bir atmosferde ne kadar derinleşebileceğini, daha gerçek bir varoluşa evrilebileceğini hayretle gözlemliyorduk.
Gündelik yaşamın telaşı içerisinde, birbirimizi anlamaktan ne kadar uzaklaştığımızı, insanın her hareketinin, her mimiğinin, her sözünün her bakışının ne kadar önemli ve kıymetli olduğunu görüyorduk.
Haziran ayına geldiğimizde topluluğumuz kabından taşmaya başlamıştı ve artık bir ismi olması gerektiğini düşündük. Çevrimiçi bir kuruluş festivali düzenledik. Sevgili Başak Yavuz, Çağıl Kaya ve Ceyda Özbaşarel’in konserler verdiği, meditasyon ve yoga çalışmalarının yapıldığı festivalimizi bir üretim alanına çevirdik. Katılımcılar resimler çizdiler, mandala boyadılar, makrome dokudular, keçe işlediler, boncuk dizdiler. Dans edenler, jimnastik kurdelesi çevirenler vardı. İki ay boyunca fire staff atölyesine katılanlar sopa çevirerek festivale katıldılar. Üç top çevirenler, yoga asanalarını yapanlar, kapatıp gözlerini meditasyona oturanlar… Hep beraber tarihe bembeyaz bir sayfa açılacağını o zaman görmüştük. Ortaya çıkan enerji bazen sebepsiz göz yaşlarına, bitmez kahkahalara, bazen derin bir huzura ve bazen de bir savaşçı kararlılığına taşıyordu bizleri. Bu enerji hepimizden güçlü ve büyüktü, bunu tüm hücrelerimizde hissediyorduk. İsmimizi bu etkinlikle ilan ettik: Yogarama, bir de sembol bulduk kendimize.
Yogarama’nın sembolü tematik olarak hem bir durumun tespitini hem de bu durumdan çıkışı, kurtuluşunu işaret ediyor. Yoganın tarihsel olarak iki sembolü vardır; birisi güneş birisi de ay. Yogarama’nın logosunda, güneş ve ay tutulma halindedir ve bu tutulma yoganın son yıllarda içine girdiği akıl tutulmasını, endüstrileşmeyi, metalaşmayı temsil ediyor. Her ne kadar bir tutulma yaşanıyor olsa da buradan çıkılmasını sağlayacak bir yol göstericinin, rehberin olacağına olan inançsa, logonun ortasındaki yıldız simgesiyle kendisini ifade ediyor. Yıldız, kişinin rehberinin de yol göstericisinin de gurusunun da kurtarıcısının da kurtuluşunun da uzakta değil kendisinde, kendi içinde olduğunu anlatıyor. Göz formuna benzettiğimiz logo bu anlamda herkesi bir yüzleşmeye davet ediyor.
Bu yüzleşme davetini umarım her birey kendi içinde kabul eder. Peki, cemiyet mikrobu tarafından hayatlarımızın işgal edildiği bu günlerde kaç eğitim yaptınız? Kaç kişiye ulaştınız? Hangi zorluklar ve güzelliklerle karşılaştınız? Bize biraz bahsetmeniz mümkün mü?
Sonbahar gelip çattı ve pandeminin yaz aylarında azalan etkisi yeniden hissedilmeye başladığında, artık sayımız binlerce kişiyi bulmuştu. Yogarama sesini yavaş yavaş duyurmaya, belki yaşadıkları bölgede kısa süre içerisinde de yoga yapma şansı yakalayamacak insanlarımızla da buluşmaya başladı ve sürecin kahramanları, gönüllü eğitmenler olarak Yogarama’da yerlerini almaya başladılar. Gönül, Deniz, Gökçe geldi önce, sonra binlerce öğrenci sonra altmış gönüllü eğitmene ve kırk bin öğrenciye ulaşarak ülkemizin ve bölgemizin en büyük yoga okulu haline geldik. Ayda üç yüz elli saat ücretsiz ders veriyoruz. Bu derslerimizin her birisine yüzlerce bazen bini aşkın insan katılıyor. Mart 2020’den bu yana binlerce ders verdik ve vermeye de devam etmek istiyoruz.
Her güzel olan şeyin zorluğu elbette olacaktır ama ben biraz güzelliklerinden bahsetmek isterim. Yogarama gönüllülük esasına dayalı oluşan bir oluşum olduğu için katılımcılardan hiçbir ücret talep etmiyoruz. Ancak çoğu zaman öğrencilerin Yogarama adına sokak hayvanlarına mama desteğinde bulunduğunu duyuyoruz. Yaptığımız şeyin sokaktaki hayvanlara da bir şekilde dokunuyor olması bizi çok mutlu ediyor.
Bazı öğrencilerimizin fiziksel olarak iyi olmadığı bir dönemde fiziksel sağlığına iyi yönde katkımızın olduğunu duyuyoruz. Birilerinin psikolojik ve fiziksel olarak iyi oluş haline katkıda bulunabilmek de bizi yine çok mutlu ediyor.
Bu dönemde zor şartlar altında çalışan, çok büyük emek ve çaba gösteren sağlık çalışanlarından da çok fazla dönüş aldık ve almaya devam ediyoruz. Çok fazla yoruldukları bu dönemde Yogarama’nın onlara da dokunabilmesi, ulaşabilmesi ve iyi gelmesi yaptığımız bu işi devam ettirme de motivasyon kaynaklarımızdan biri oldu diyebilirim.
Verdiğim örnekler gibi daha birçok örnek oldu. Örneğin bu süreçte sokağa çıkmaları kısıtlı olan yaşlılarımız evlerde hareket etmesine katkı sağladığımızı görmek ve dışarıda, sokakta, parkta, okullarda olacakken maalesef evlerde olmaları gereken çocuklar için de çocuk yogası, bale gibi dersler düzenleyerek onların da verimli ve keyif alabilecekleri zamanlar yaratmak ve buna şahitlik etmek hep birlikte yarattığımız güzellikler arasında yer alıyor.
Geçen gün, Hindistan’dan bir telefon geldi. Telefonun ucunda bir akademisyen, çok heyecanlı, “yogarama çok büyüyecek’’ deyip, bizlerin de şakınlıkla izlediği durumu bize anlatıyor: Bu büyümenin temellerinde yatan dinamikleri konuşuyoruz, sabahın yedisinden gece saat 12’ye kadar hiçbir çıkar gözetmeden dayanışmayı büyüten hocalarımızdan, covid geçirdikleri halde dersler aksamasın diye ekran başına geçen eğitmenlerden bahsediyorum. Sesi titriyor, bu fedakarlığın kıymeti umarım bilinir diyerek vedalaşıyoruz.
Bize göre en büyük dinamikse aslında bu büyümeden bağımsız, derse bir kişi de gelse bin kişi de gelse, aynı özveri, özen ve çabayla dersin işlenmesi diyebiliriz. Burada kimseyi kendimizden ya da başkasında ayrı tutmuyor, herkesin fikrini ve yaklaşımını önemsiyoruz. Bu süreçte dersler, derslerin saatleri, içeriği, işlenmesi, yönteminden tutun da arka planda çalan müziğine kadar yüzlerce karar oluşturduk. Bu kararların çok büyük bölümü topluluğumuzun üyelerinin fikirlerinden yola çıkarak alındı. Yani topluluğumuzun ortak bir aklı, kolektif bir iradesi var, diyebiliriz. Dünü, yaptığımız dersi, yarını konuşuyoruz. Evet konuşuyoruz, Yogarama’da her dersin sonunda vedalaşmadan hemen önce katılımcıları dinliyoruz, soruları alıyoruz, bazen bu konuşmaların neredeyse dersler kadar uzun sürdüğü de oluyor, nihayetinde insanlar kendilerini, fikirlerini ifade edebiliyorlar, biz de bu fikirlerin dünyanın en kıymetli şeyleri olduğunu düşünüyoruz, çözüme ya da uygulamaya geçirebilecek yolları oluşturuyoruz.
Pandeminin başından sonuna tıka basa dayanışma!
Pandemi, sizin deyişinizle cemiyet mikrobu, elimizden pek çok şeyi aldı ama ceplerimiz şimdi başka şeylerle dolu. Pandemiyi, dayanışmanın, insani duyguların, sevginin, hoşgörünün çoğaltıldığı, sağaltıldığı bir alana çevirdik. Artık biz de bu noktada ulaşabildiğimiz kadar çok kişiye ulaşabilmek istedik. Çünkü zor bir süreçte bir nebze de olsa iyi gelsin diye çıkmıştık bu yola, böyle de devam etmeliydi. Böylesi zor bir süreçte her birimiz zor şartlardan, zor duygulardan geçiyoruz. Hepimiz maddi ve manevi anlamda, psikolojik anlamda olumsuz etkilendik ve etkilenmeye devam ediyoruz. Hepimiz bunları yaşarken ne kadar çok kişiye ulaşıp bir parça da olsa bu zorluğun içinde iyi gelebilirsek ne mutlu bize.
Yogarama’da her yaştan insana, neredeyse her ilgi alanına yönelik derslerimiz var. Burada yoga dersleri dışında meditasyon, kung fu, dans, bale, tai chi vb. derslerimiz de var. Herkesin kendi dünyasına göre, kendi bedenine göre, kendi ihtiyaçlarına göre bir alan bulabileceği bir yer Yogarama. Elimizden geldiğince, derslere katılan kişiler oldukça ve iyi gelmeye devam ettikçe Yogarama’nın da devam etmesine ve büyümesine niyet ediyoruz.
Harika bir his olmalı, tam burada soruyu kadınlara yönelik öz savunma atölyelerine çevirmek istiyorum. Bize biraz bu atölyelerden ve katılmak isteyen kadınların ne yapması gerektiğinden bahsedebilir misiniz?
Öz savunma atölyeleri geçen yaz Ağustos ayında başladı. Eğitmeni olduğum öz savunma atölyelerini kadınların çaresiz, sessiz kalmak zorunda olmadıklarını her zaman sesini çıkarabilecekleri, kendilerini koruyabilecekleri bir başka yol olabileceğini gösterme motivasyonuyla düzenlemeye başladım. Öz savunma atölyeleriyle binlerce kadına ulaştık. Bu derslerde kadınların günlük yaşamda karşı karşıya kalabilecekleri taciz, şiddet senaryolarında kendilerini nasıl koruyabileceklerine dair fiziksel korunma ve savunma yollarını işledik ve bunları kadınlarla birlikte uygulamalı olarak bir halı sahada gerçekleştirdik. Öz savunmanın, Wing Chun adlı savaş sanatının en önemli tekniklerinin ikişer ay süren eğitimlerle kadınlara aktarılması için büyük bir organizasyon başlattık.
Burada kadının karşı karşıya kaldığı başta psikolojik şiddet, flört şiddeti, mobbing gibi şiddet biçimlerini de ele alarak süreci eğitim odaklı kimi panel ve seminerlerle destekledik.
Ücretsiz olarak yürüttüğümüz öz savunma derslerine pandemi nedeni ile ara vermek zorunda kaldık ancak kayıt almaya devam ediyoruz. Öz savunma derslerine katılmak isteyenler, instagram’da @ozsavunma adresinde bulunan kayıt formundan kayıt olabilirler.
Yasakların kalkmasıyla tekrar sahalarda buluşabilmek dileğiyle.
Bildiğim kadarıyla Kabak Koyu’nda bir Yogarama kampı yapacaksınız? Atölyelerle dolu bu kampın detayları nelerdir? Katılmak isteyenler ne yapmalı?
Haziran’ın 10-13 arasında Kabak Koyu’nda bir festival gerçekleştiriyoruz. Festival Yogarama’nın ders programı gibi dolu dolu geçecek. Adeta bir eğitmen çıkarması yapıyoruz, 15 eğitmenle, seviyelere bölünmüş sınıflarla, her derse en az 2-3 eğitmenin katıldığı, yogadan öz savunmaya, mandaladan tütsü yapımına, meditasyon, qigong, nefes, ayurvedaya göre dosyaların belirlenip beslenme planlarının çıkarılmasından, masal dinletilerine, ateş dansından sopa ve poi çevirme atölyelerine, kakao seromonisi, dans, güneşin batışını sahilde yin yogayla yaptığımız, şelale yürüyüşü ve çeşitli paneller, seminerler, üretim atölyeleri, dijital anı defteri oluşturulmasına kadar uzanan, sosyal mesafe kurallarının uygulandığı, güvenli ve coşkulu bir kavuşmayı oluşturuyoruz. Katılmak isteyenler Instagram üzerinden yogarama_om hesabımıza mesaj yoluyla ulaşabilirler.
Söyleşimizde paylaştığı deneyimler için Rafet Uysal’a, insan hayatına sundukları olumlu katkı için Yogarama‘nın gönüllü eğitmenlerine tekrar teşekkür ediyorum.
Her bir akşamı festivalde film izliyor havasına bürüyen İstanbul Film Festivali, yine şahane bir seçkiyle Nisan ayımızı renklendirdi. Yeni filmlerle buluşmama vesile olan festivalde, yine birçok farklı filme buluşma ve dokunma şansı yakaladım. ‘Günde 1 film izle’ mottosunu herkese tavsiye ediyorum. Hem düşünmek ve bir şeyleri kafada kurmak açısından farklı bir disiplin sağlıyor. Hem de kendinizi farklı bir disipline motive ederek, özellikle pandemi günlerde evde iken bir mutluluğa sarılabiliyorsunuz.
Kırkıncı yılında İstanbul Film Festivali’nden farklı tatlar keşfetmek, yine inanılmaz bir keyifti. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Film Festivali, pandemi sürecinin başladığı günden bu yana gösterimlerinin birçoğunu kurduğu platform üzerinden yapıyor. Festival ekibinin kurduğu ‘filmonline.iksv.org’ platformunda, her ay bir film seçkisi sunuluyor. Bu filmler yayınlandıkları tarih ve saatlerden sonra, belirli bir süre platformda kalıyorlar. Ancak süreleri geçtiğinde ise gösterime kapanıyorlar. O yüzden seçtiğiniz filmi iyi belirleyip, ona göre bir planlama yapmanız gerekiyor.
Nisan ayı seçkisinden tam on film izleyebildim ve fikirlerimi kaleme alabildim. Her biri bambaşka düşünceler oluşturdu kafamda. Özellikle Viggo Mortensen’in ilk kez yönetmenlik yaptığı ‘Düşüş’ filmi çok enteresandı. Mortensen’in hem yönettiği hem de başrolünde yer aldığı film, bir baba-oğul ilişkisine bambaşka bir bakış atıyor. ‘Luzzu’ filminde, bir babanın ailesini kurtarmak için verdiği çaba, takdir edilesiydi. ‘Arkadaşlar Arasında’ filmi, aslında kariyer yükselmesinin, en yakınında olsa o kişide oluşturacak en ufak kıskançlıkta yaşanacak tuhaf anlara çok sağlam bir örnekti. O zaman Nisan 2021’de çevrimiçi olarak istediğim “40. İstanbul Film Festivali” filmlerinden yorumlamalar, sizler için gelsin…
ASLA AĞLAMAM / JAK NAJDALEJ STAD / I NEVER CRY
Yönetmen: Piotr Domalewski
Erkenden büyümek zorunda kalan, mızmızlığını bir kenara bırakarak gerçek hayatla yüzleşen bir kızın hikayesi. Babası ile yakın olmuş ama bir o kadar da uzak kalmış kızımızın hikayeyi izliyoruz. Aslında bir ülkeden başka bir ülkeye getirilen cenazeler için uğraşılan bürokrasi konusu çok iyi işlemiş filmde. Ve bununla uğraşmak zorunda kalmış 17 yaşındaki kızın yaşadığı çıkmaz güzel anlatılmış. Ancak tek seferlik giren karakterlerin hikayeleri, gereksiz uzatılmış ve film bir süre sonra bocalamamış. Babasının ölümüyle aslında erkenden büyümek zorunda kalmış kızın hikayesi, odağa alınmış ve bu başarılı olmuş. Ama hikaye bütünlüğü, fazladan katılan hikayelerle çok karışmış.
Ola’nın isyankar hali, filmin asıl derdiyle bir bütünlük de yakalamış. Trafik konisiyle oynadıkları eğlenceli sahnede mesela, kırılma noktası oradaydı karakterin… Genç oyuncu Zofia Stafiej çok başarılı performans sergilemiş, özellikle karakterin geçiş evresinde. Film boyunca asla ağlamayacak bir kız görsek de, onun da duygularını keşfediyoruz ve babasını keşfetmesini de merakla takip ediyoruz…
GÖNÜL İŞLERİ / LES CHOSES QU’ON DIT, LES CHOSES QU’ON FAIT / LOVE AFFAIR(S)
Yönetmen: Emmanuel Mouret
Aşk bu kadar karmaşık bir duygu müdür, ya da şıpsevdi bir his mi yaratır? Dünyanın en büyük duygusu aşka, karmaşık ve anında hissetmeyi ve belki de sonunda pişmanlık mı yoksa mutluluk mu hissedeceğiniz anlayamayacağınız bir film olmuş aslında… İlk sahnesinden son sahnesine kadar o kadar çok değişiyor ki duygular, ilk sahnelerde filmin duygusunu tam hissedemedim. Ancak film ilerledikçe, kurulan dünyaların aslında o kadar da ütopik olmadığını ve aşkın değişken bir duygu olduğunu an be an hissedebiliyorsunuz. Müzik kullanımları, filmle muazzam bir buluşma yakalamış. Film için kullanılan mekanlara ayrıca hayran kaldım.
Niels Schneider, Maxime’nin sıkışıp kalmış aşk duygularını bastırdığı halleri çok incelikli oynamış. Ama filmin en başarılı oyuncusu, kuşkusuz Emilie Dequenne. Aldatıldığını öğrenmiş bir kadının, o büyük buhranını özellikle ağlama sahnesinde muazzam bir performansla izleyiciyi sunmuş. Ayrıca film boyunca sinir olduğum ama performansına bir o kadarda hayran kaldığım Guillaume Gouix’e de bayıldım.
SON BANYO / O ÚLTIMO BANHO / THE LAST BATH
Yönetmen: David Bonneville
Dindar ama bir yandan da yaşmak istediği duygular olan teyze ile büyümeyi öğrenmeye başlayan genç delikanlı yeğen… Aslında farklı ve dikkat çeken bir denklem kurulmuş bu ilişkide. Anlamak, anlaşmak, bir iletişim yolu bulmaya çalışmak üzerine… Bir ara ensest ilişkiye kaymasa ve bunu hiç hissettirmese daha iyi olabilirdi. Anne şefkatinin sınırlı geçme konusu yine bir nebze güzel anlaşılsa da, bir süre sonra filmin seyri çok alakasız bir yere ulaşmış. İlişkiyi banyo yengesi üzerinden kurma fikri, fena değildi aslında… Anabela Moreira ve Martim Cabavarro, oynamaları gerektiği gibi sade oyunculuk göstermişler. Üstüne koyarak daha iyi olabilirler miydi, bence olabilirdi…
LUZZU
Yönetmen: Alex Camilleri
Çaresizliğin ve aile geçindirmenin, genç bir adama getirmiş olduğu hırslar ve kötü yollar… Benzer hikayeler çok izledik belki, ama Malta’da film üretimi açısından ve ilk kez yönetmen koltuğuna geçmiş bir kurgucu açısından umut besleyici bir yana olduğunu düşünüyorum. Çok amatör ama ilk projesine göre başarılı bir yönetmenlikle karşı karşıyayız. Senaryosuna daha özgünlük katsa, daha da büyük bir başarı yakalayabilirmiş. Jesmark Scicluna’nın aslında filmin hikâyesinde olan kişi olduğunu öğrendim de çok şaşırdım. Çünkü Scicluna’nın performansını çok sevdim ve karaktere çok yakıştığını düşünüyorum. Aksaklıklara rağmen film üretimine bakıldığında, Luzzu umutlu bir film…
ARKADAŞLAR ARASINDA / A FRIENDLY TALE / LE BONHEUR DES UNS
Yönetmen: Daniel Cohen
‘Bir şeyler başardığın zaman , sana en yakın zannettiğin kişiyi tanırsın’ sözünün sonuna kadar hakkını veren, kıskançlığın hırs ve yarışmaya çalışmayla harmanlandığı absürt bir komedi olmuş. Karakterlerin öz halleri ve takılan maskeler o kadar güzel anlatılmış ki, gerçekten doğru bir noktaya parmak basılmış. Ruh hallerinin yüksek EGO ile bir anda iç içe geçmesi ve bu halin bir şeyler başaran birinde kötü hisler yaratması istenmesi, keyifle anlatılmış. Hakikaten ülkemizde uyarlaması yapılsa, çok konuşulur. Hemen aklıma ‘Cebimdeki Yabancı’ örneğini getirdi. Kim bilir, yakında birinin aklına gelebilir.
Berenice Bejo’yu izlediğim her filmde hayranlıkla takip ediyorum, izleyicisine muazzam bir enerji veriyor. Vincent Cassel’e ilk defa bir filmde sinir olduğumu itiraf edebilirim. Ayrıca Florence Foresti, o kıskanç arkadaş ve tez canlı karakterle adeta iç içe geçmiş bir performansla izleyici karşısındaydı, hayran kaldım.
180 DERECE KURALI / KHATE FARZI / 180 DEGREE RULE
Yönetmen: Farnoosh Samadi
İran sinemasına her zaman çok büyük bir sempatim oluyor. Çünkü sinemada bu kadar dahiyane filmleri başarmaları inanılmaz hoşa giden bir şey. 18 Derece Kuralı filmi de; Sert kurallar, ataerkil yapı ve hatalar çevresinde bir aile dramı. Evet, aslında konu başarılı bir konu üzerinden başlamış. İran’da kadının yok sayıldığı ve hiçbir konuda söz hakkı olmaması durumu, doğru anlatılmış. Ancak olayların şiddetlenmeye başladığı noktada daha sert hamleler beklerken, film bir anda çöküşe geçiyor. Daha mücadeleci ve ayakları üzerinde duran bir finale doğru gidebilirdi. Yönetmenlik performansı da biraz düşük… Ama Sara karakterine hayat veren Sahar Dolatshai’nin yer yer umut besleyici performansı, filme artı kazandırıyor.
KÖSTEBEK AJAN / EL AGENTE TOPO / THE MOLE AGENT
Yönetmen: Maite Alberdi
Hem belgesel ruhunu hem de film duygusunu kaybetmeden maceralı bir hikayeye daldım. Ajanlık yapmaya çalışan 83 yaşındaki bir adamın, aslında naifliğini kaybetmemesi, dostluğun ve yardımlaşmanın öneminin , arkadan iş çevirmeye yenilmesine ilginç bir şahitlikti. Ayrıca yaşlı bir adamın akıllı telefonlarla imtihanı konusunu da güzel bir dokunuş vardı filmde. Belki biraz fazla uzundu, kısalsa daha rahat bir izleti verebilirdi… Filmin baş kahramanı Sergio Chamy’ye ayrıca hayran kaldım…
İKİ AŞIĞIN ÖLÜMÜ / THE KILLING OF TWO LOVERS
Yönetmen: Robert Machoian
Bazen hayatından sıkılırsın ve yeni bir heyecan aramak istesin ya, galiba onun son pişmanlığı fayda etmez… Filmimizin durduğu nokta, bunu dört çocuklu bir çift üzerinden anlatıyor durumu. Yer yer fazla kalabalıklaşan sahneleriyle ve anlatması gerekenleri göz ardı arkası izleyemediğimiz sahneleriyle. Galiba filmin en büyük sonu bu, anlatması gerekeni anlatmayıp gereksiz bir ütopya peşine düşmek….
Çiftimizin arabadan evin önünü bir oyun izler gibi izlediği sahne çok dahiyaneydi. Hiç tepkisiz oyuncuların izleyiciyle beraber yaşananları izlemesi ve bunun üzerine yaşananlar, farklı duygu etkisi bırakıyor.
Özellikle final bloğundaki kavga ve tartışmalar, izleyicinin sinirlerini ve sabrını o kadar zorlayıcı bir dereceye geliyor ki… Mutluluk gelmesini bekleyene kadar yumruğunu sıka sıka filmi izliyorsunuz. Clayn Crawford’un performansı çok başarılıydı, özellikle bir eş ve baba iken, ayrıca final blogunda çok sağlamdı…
DÜŞÜŞ / FALLING
Yönetmen: Viggo Mortensen
Geçmişini arkanda bıraktığını sandığın anda, hayat sana bugününde de geçmişini taşıdığını öyle bir gösterir ki… Ama asıl mesele; onunla savaşmak mı, yoksa sımsıkı sarılmak mı olmalı? Viggo Mortensen, ilk yönetmenlik denemesinde, ne kadar gözlemci ve güçlü bir yönetmenlik gözü olduğunu kanıtlıyor. Özellikle hem yönetmenlik yapması hem de oyunculuk performansı bu kadar başarılı göstermesi, takdir edilesi… Film aslında sıradan bir baba-oğul ilişkisi gibi görünse de, aslında hiç değişmemiş ve kabalığı hayatına bir parke gibi işlemiş bir babaya ve naif bir yapıya sahip oğlu ile olan iletişimine odaklanıyor. Film boyunca, oğul karakterinin bir patlama noktasını görmeyi çok diliyoruz. Çünkü geçmiş sahnelerde kaba bir babanın boyunduruğu altındaki çocuk, günümüzde evlenmiş ve çocuğu olmuş bir adam olarak karşımızda.
Derin bir oh çekişi, filmin finale doğru gerçekleşen yüzleşme sahnesinde görüyoruz. Bu sahnenin gelişi çok geç olmuş olsa da, rahatlatıcı bir final inşa ettiriyor. Filmdeki geçmiş ve günümüz geçişlerini, çok dahice kullanmış Mortensen. Filmdeki belki de tek sıkıntı, senaryo aksının beklenenden çok ağır ve temposunun düşük ilerlemesi. Ama film genel olarak, ilk yönetmenlik denemesine göre oldukça başarılı. Viggo Mortensen’ın başarılı performansının yanı sıra Lance Henriksen de oldukça üstün bir performans sergiliyor. David Cronenberg’i de filmde görmek çok keyifliydi.
ÜST KATTAKİLER / SENTIMENTAL / THE PEOPLE UPSTAIRS
Yönetmen: Cesc Gay
Bazen en çok sevdiğiniz kişi, bir anda tahammül edemediğimiz bir kişiye dönüşebilir. Ancak bu öyle bir olayla değişebilir ki, tahmin edilemeyecek noktalarda varabilir bir ilişki… Heyecanın kaybetmiş bir ilişki, uğurlu bir çiftin adeta sihirli değnekle dokunuşuyla bir anda parlayıp bilir mi? Üst Kattakiler filmi, biraz bu konuyu yumak haline getirerek aslında mutlu ve mutsuz ilişkileri irdeliyor. Film ilk başta çok ağır bir tempo ile giriş yapıyor, bu da filme negatif duygularla başlamanıza neden olabiliyor. Ancak filmin temposunun yükseldiği noktayı yakaladınız anda, filmde çok ilginç bir bağ kuruyorsunuz. Tekliflerin, tavsiyelerin ve bolca konuşmanın havada uçuştuğu gelişme bölümü, zevkle takip ediliyor. Final ise güzel bir noktada oluşsa da aslında film genel itibarıyla, izleyicinin beklediği o heyecanı pek de veremiyor. Tek mekan filmlerindeki genel klişeye düşen film, bazen bunu atlatabiliyor. Kendine hakim oyunculuklar ve muazzam sanat yönetmenliği, filmi adeta kurtarmış durumda. Özellikle mum detayının filmde güzel bir yayılma yapması, dikkat çekici bir noktada. Tam da aslında ülkemizde ‘Cebimdeki Yabancı’ adıyla uyarlanan ve İtalya yapımı “Perfetti Sconosciuti” filmini andıran tuhaf bir yapısı var filmin. Kim bilir, belki e Üst Kattakiler, gelecek dönemde Türk filmi olarak uyarlanabilir…
Sektörel olarak online sisteme kayışlar artık hayatın doğal gidişatı halini aldı. Şaşırmıyor hatta garip bulmuyoruz. Fakat öyle alanlar var ki tabiri caizse tadına online portallarda varamıyoruz. Bunlardan bir tanesi de benim gibi birçok insan için vazgeçilmez nitelikteki tiyatro sanatı. İçerisinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle gerçek bir tiyatro oyunu izlemeye hasret kaldık. Film izleyiciliğiyle arasında keskin ayrımlar bulunan tiyatro izleyiciliği, içine sürüklediği atmosfer dolayısıyla bizlerde bambaşka duygular uyandırıyor, uyandırıyordu. Bugünlerde oluşan sosyal engel o hazzı almamıza mâni olurken birçok tiyatro sanatçısının da yaşam standartlarına ket vurdu. Sanat ve sanatçının mağduriyeti apaçık göz önünde artık.
Bu durumun bir getirisi olarak sanki bir mini filmmişçesine tiyatro oyunları da -kâh tercihen kâh zorunluluktan- sosyal platformlarda yer almaya başladı. Zorlu PSM’in Dijital Sahnesi bu örneklerden en ilgi çekicisi… Elbette ulaşılabilirlik açısından olumlu bir gelişme gibi lanse edilen bu durumun kavramsal gereklilik açısından olumsuz çokça yanı da mevcut. Bir hevesle izlemeye başladığımız kült oyunlar bile, tiyatro salonlarında sergilenen oyunların yerini tutamıyor. Aktarılmak istenilen mesaj, taze bir oyundan çıktığınız an ki kadar vurucu olmuyor. Dijitalleştirilen sahneler, tiyatronun yüzeyselleştirilmesinde büyük rol oynuyor. Kaybolan sanat dallarından birine sanki yeni bir aday daha ekliyoruz böylece. Her şey bir yana elimizde bir bilet tutmuyoruz, ışıkların kapanmasını beklemiyor, dekoru detaylıca incelemiyoruz. Öyle genel-geçer bir iki tuşa basıp karşısında oturduğumuz bilgisayarda sahnelenen olgulardan bir tanesi bugün “Nereye Gidiyoruz?”. Müzikal hareketliliğin uyandırması amaçlanan duygu bütünlüğümüz ekrana yansıyanla sınırlı kalıyor. Temaşa bir tutsak misali kutuya prangalanmış halde.
“Eee peki ne yapmalı öyleyse?” sorusuna yanıt vermek şimdilerde oldukça güç. Lakin durum karşısında yapılabilecekler hak ettiği değeri verme çabamızla doğru orantılı ilerliyor. Evet belki ayakta alkışlayamıyoruz oyunları belki tiyatroların dijitalleşmesinin önüne geçemeyebiliriz ama bu hiçbir şey yapmadan sıcak koltuklarımızda oturalım anlamına gelmemeli. En nihayetinde bir aksiyonda bulunmamak mevcut durumu, mevcut düzeni onaylamak anlamına gelir. Sosyal ortamda tiyatro izleyiciliğinden keyif alıyorsanız, alkışlayın! Eğer bu durumu benim gibi haksız ve yıpratıcı buluyorsanız da alkışlayın… Tiyatral düzlemle içsel dinamiklerimizin hareketlendirilmesi bu takdiri hak ediyor.
Dion Fortune’nun Hermes Yayınlarından çıkan kitabı “Psişik Korunma”yı kısaca tanıtmak için buradayız.
Kitabı biraz önce bitirdim. Tek cümlede duymak istersek, insanın potansiyelini bize anlatıyor. Evet, hepimiz “büyücü” olabiliriz. Ancak, önce kocaman neden sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. Bu cevap her şey demek. Seçim yapmadan sınavlar oluşmaz, sınavlar da seçim yapmaya zorlar.
Hiçbir şey ölmediği için, süreklilik hem burada hem de orada (astral ve mentalde) devam ettiği için, şu anda içindeki sonuçların başka başka seçimlerden geldiği çok açık. Oraya bir perde çekelim. En basit soru, sol mu sağ mı?
Büyü, insan yapısı gereği yapabildiği bir şey ancak, yapamadığı da ortada. Dünyanın haline bakıp bunu anlayabiliriz sanırım. Bir şeylerin ters gittiği çok açık? Şu anda dünyada baskın olan şey sevgi mi yoksa korku mu? Kişisel çıkar için doğa krallığına ne yapıyoruz?
Dion Fortune, kitabın girişinde farklı seviyedeki okuyucular için neler yaptığına, nereye kadar gittiğine dair bir paragraf veriyor.
“Bu yolda bütün nasibimi aldım; gerçekten üstat denilebilecek erkek ve kadınları tanıdım; hiçbir ruhsal celsede görülmemiş fenomenlerle karşılaştım ve kendi rolümü üstlendim, psişik savaşlara karıştım ve bütün milletler üzerinde her birinin ırkına göre gözcülük yapan Yüce Beyaz Kardeşliği Üstatları gözetiminde okült emniyet güçleri kadrosunda yer aldım. Güneş ufkun altındayken uyumaya cesaret edemeyenler için gece nöbeti tuttum, ayın gelgitleri değişine kadar saldırıya karşı bütün gücümle direndim, saldırının şiddeti kaybolana dek.” Sayfa 24.
Bu paragrafta neyden bahsediyor? Savaş, nöbet, ay saldırıları, Yüce Beyaz Kardeşlik? Bu kavramlar, olaylar nerede oluyor acaba? Bunlar bazılarına fantazi gibi gelebilir, ancak bu dünyadaki geçicilikten ve illüzyondan çok daha gerçektir. Doğru yolda ilerlesek, hepimiz karmamıza ve ruhsal yaşımıza göre, kademe kademe bunları deneyimleyebiliriz, buna deneyim demek doğru olmaz. Hayatımızı böyle yaşabiliriz. Bunun için …
İnsanlık tarihi büyünün ve savaşların tarihidir bir yerde. Lemurya, Atlantis, Ay, Mars … Bize en yakın olan Mısır, nerede şimdi o kadar büyü, o kadar derin bilgiler? (Bir grubun elinde tuttuğu törenlerden bahsetmiyorum.) Neden bam diye silindi ve bizlerde sürekli aa taşlar nasıl kesilmiş, nasıl hesaplanmış, sfenkste kesin bir şeyler var, Orion’daki yıldızlardan mı yoksa diyerek materyalistlik yaklaşımlara kaldık? Neden sabaha kadar mezar açıp dünya insanlığına bu bilgiler verilmiyor? Dronelarla, X ışınlarıyla tarayıp duruyoruz ancak nerede o büyülü sözler, mantralar? İyi ki de verilmiyor, yoksa her yeri kan götürürdü. Bu kadar alma arzusuyla, bencillikle bize büyü verilseydi ne olurdu? Orta doğuya demokrasi mi getirirdik yoksa yıkım mı?
Neden sorusu çok önemli. Kendimizi eğitmeden, belirli ahlak seviyelerine ulaşmadan yapacağımız şeylerin sol tarafa kaçması çok olası. Hele ki günümüzde “büyünün” el işinin, mumların, ne olduğunu kimsenin bilmediği “harika” tütsülerin hangi varlıkları çağırdığını bilmiyoruz? Bir önceki evrim zincirinde yok edilmiş Ay’dan (Pitris) bize gelen ne acaba? Görünür okültizmin popüler hale gelmesiyle işler daha da kolaylaştı. Kova çağıyla birlikte yedinci ışından daha fazla tesir aldığımız doğru. Gizemler tekrar yenilecek, inisiyasyon okulları tekrar kurulacak ancak biz belirli bir anlayışa gelirsek. Daha önceki yazılarımda da hiyerarşinin dışsallaştırılmasından bahsetmiştim. Hepimizin sorumluluğu var, yapılacak işlerimiz var. Solakları, evleri, ortak alanları dezenfektanla temizlememiz gerekiyor.
Gizemlerin kendisiyle sadece gizem olduğu için gidiyorsak durmak faydalı olabilir. Her şey içe içe geçmiş durumda, geçmiş hayat şimdiki hayat, gelecek, astral, mental alt dünyaların karanlığı ve pisliği, üst dünyaların ışığı ve harika kokusu …
Dion Fortune, Psişik Korunma’da hem başından geçenleri anlatmış hem de neler yapılabilir onlara değinmiş, izni olduğu kadarıyla tabii ki. İnsanların nasıl kolaylıkla sol tarafa kaydıklarına dair güzel örnekler var.
Önce maneviyat gelişmeli, sidhiler zaten gelişecektir. Önce sidhi sonra maneviyat bizi yoldan saptırabilir. Öncelikli olan kendi karanlığımızı aydınlatmak, ışımak ve yolda diğer ışıklarla birlikte karanlığı aydınlatmaktır. Kişisel olarak (ne demekse?) “bilmek” yoldaki aydınlık için gerekliyse bol bol bileceksiniz. Şurası da bir gerçek, bilmeden de ışıklara katılamıyorsun, o yüzden okumak, derin düşünmek, gözlemek, değerlendirmek, algılamak bilmenin kapılarından.
Törenler, seremoniler daha da görünür olacak. Çoğumuz bunlar için geçmişe dönüyor, kaynak arıyor. İçeriklerin aydınlık mı yoksa karanlık mı olduğuna bakılmıyor. Acele etmeden, karanlığımızı yavaş yavaş temizleyelim, biz daha fazla ışık tuttukça daha iyi anlayacağız o zaman seçeceğimiz şeyler de ışıklı olacaktır ve daha çok destek gelecektir.
Günü bitirmek üzere küçük süpürgesi son vuruşları yaptı. Son sefer İstanbul’a dörtte yapılmıştı. Günün son yolcuları gitmişti. Süpürgesini kadınlar tuvaletinin hemen karşısındaki odasının kapı arkasına koydu. Küçük televizyonuna hızlı bir son bakış atarak kapısını kilitledi. Artık duymadığı ama varlığından emin olduğu limon kolonyasına karışmış keskin sidik kokusunu içine çekerek yatağının ucuna oturdu, öylesine.
Kaç gece oldu böyle, ne zaman alıştı bu yarım metrelik oda-evine hatırlamıyordu. Yıllardır ilk defa şimdi bu yatak ucunda bu alışma halini düşündü. Dışardaki sessizliği ilk defa duydu. Kapısı tıklatılınca hemen doğrulmadı, son otobüsü kaçıran yolculardan biri sabahki otobüsü otogarda bekleyecekti belli ki ve belli ki beklemek, gitmek duygusu ve sabaha doğru silkelenen havanın serinliği yolcuyu tuvalete yollamıştı. Bu olurdu. Bu olunca temizlenmiş ve kilitlenmiş tuvalet kapısını tek hamlede kalkıp açardı. Simdi yatak ucundan kalkamıyordu. Yolcunun heyecanını ve acıyan kibarlığını dinledi önce. Çocukluğuna ne kadar uzak olduğunu tam şimdi, şu anda anlıyordu. Bu anlama hali öylesine gerçekti ki kapısını çalan yolcunun kibarlığı yavaş yavaş kaybolurken bile kıpırdayamadı yerinden. Yolcu yalvarmakla tehditkâr bir yakarış arasında gidip geliyorken o, cılız bir hamleyle açtı odasının kapısını ve duvarda asılı anahtarı yolcuya uzattı. Oysa kendisi açardı.
Şimdi aklının bir yanı mecburiyetini yaşarken bir yanı çocukluğunu, gençliğindeki herhangi bir günü düşünüyordu. İlk defa yolcunun yüzüne baktı şimdi. Ellilerindeki bu kadınla bir yerlerde çocukken ya da gençken karşılaşmış olma ihtimalini hayal etti. Bu hayal hoşuna gitti. Kadın herhangi bir yolcu idi, kendisinin herhangi biri olma ihtimalini düşündü. Kadın onun yüzüne bakmamıştı elbette. Kadının onun yüzüne bakma ihtimalini, onu tanıma ihtimalini hayal etti. Bu hayali sevdi.
Kadın parayı uzattı, elleri parayı aldı kadından. Limon kolonyası ve peçete uzatmamıştı, kadın da bunu beklememişti zaten. Kadın gittiğinde odanın yarım açık kapısında öylece dikilmiş yüzüne bakılan herhangi biri olduğu günleri düşünüyordu. Henüz hiç kimseymiş gibi davranılmadığı anları hatırladı. Annesinin yemek kokusunu duydu, kardeşinin sabun kokusunu. Odasına girmeye korktu, bu kokuyu kaybetmek istemiyordu. Korkusu, kokuyu siliverdi. Odasına girip kararmış mavi aynasında kendisiyle göz göze geldi. Çocukluğuna ne kadar uzak olduğunu gördü bir çırpıda. Yatağına yerleşip kırk beşini görmeden ölen annesini düşündü. Şimdi kendisinden küçük annesinin dizinde yatma arzusuna şaşarak yıllar sonra ilk kez ağladı. Bir ölüye ve çocukluğunu istemenin çaresizliğine ağlayarak uyudu.
Otobüs sesleri, gelip-giden yolcuların koşuşturmaları, yolcu yakınlarının hep aynı sözleri, otobüs şoförlerinin ağır konuşmaları, otogardaki tek lokantanın tabak sesleri bir anda odasına doldu. Yıllar sonra ilk kez geç kalmıştı, kapısı çalınıyordu.
Citrix’in de destek verdiği Yeşil Gelecek Endeksinin (Green Future Index) ortaya koyduğu üzere, yeni çalışma modelleri yalnızca konfor sağlamakla kalmıyor, iklim değişikliğiyle mücadeleye anlamlı bir katkıda bulunmaları da mümkün.Çevresel sürdürülebilirlik ve iş sürdürülebilirliğinin birbirinden ayrılamaz olduğunun farkına varıp bu yönde harekete geçenler, çok ciddi bir avantaj elde edecekler.
İklim değişikliği, pek çok insan için günümüzün en kritik sorunu. BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin yayınladığı özel bir rapora göre, küresel ısınmanın sanayileşme öncesi düzeylerin 1,5°C üzerinde sınırlanabilmesi için insanların karbondioksit üretimlerini önemli ölçüde azaltması gerekiyor. Söz konusu 1,5°C’lik artış, dünya üzerindeki değişimlerin daha yönetilebilir kılınmasını sağlayabilecek bir artış. Bu yöndeki çalışmalar, 2016 Paris İklim Anlaşması gibi girişimlerle pek de düzenli olmayan bir şekilde ilerlerken, ülkelerin daha fazlasını yapmaları gerekiyor.
MIT Technology Review Insights tarafından yayınlanan ve Citrix’in sponsorluğuyla destekte bulunduğu Yeşil Gelecek Endeksi, önde gelen 76 ülke ve bölgeyi düşük karbonlu bir gelecek inşa etme yolundaki ilerlemelerine ve taahhütlerine göre sıralıyor. Düşük karbonlu bir gelecek inşa etme yolunda dikkate alınan beş kategori arasında karbon emisyonları, enerji geçişi, yeşil toplum, temiz inovasyon ve iklim politikası yer alıyor.
COVID-19 pandemisi pek çok şeyi hızlandırdı, bunların en önemlilerinden biri de uzaktan çalışma modeline geçiş. Mart 2020’den bu yana dünya çapında hava kalitesinde meydana gelen dikkate değer iyileşmelerin de ortaya koyduğu üzere, esnek çalışma modellerine geçişin beraberinde getirdiği çevresel faydaları inkar etmek kolay değil. Global Workplace Analytics firmasına göre ofiste çalışırken kullanılan ekipmanın tükettiği enerji miktarı, evde çalışırken kullanılan ekipmanın tükettiği enerji miktarının iki katına kadar çıkabiliyor. ABD’de yaşanan trafik, yaklaşık 11 trilyon litre benzinin boşa harcanmasına ve fazladan 26 milyon ton sera gazı salınımına yol açıyor.
Citrix’e göre de, esnek çalışma modellerine olanak tanıyan teknoloji platformları, çevreye ilişkin bu maliyetleri düşürebilir. Şirketler, gerçekten işleyen bir her yerden çalışma deneyimi oluşturarak hem kendilerini güçlendirebilir hem de iklim direncini güçlendirmeye yardımcı olabilir. Çalışmanın geleceği ve dünyanın geleceği ayrılamaz bir şekilde birbirine bağlıdır. Fieldwork by Citrix, bu eğilimleri anlamak ve Yeşil Gelecek Endeksi’nin yakın ve orta vadeye ilişkin ne gibi ipuçları barındırdığını öğrenmek üzere çalışmalarda bulundu. Ofiste çalışırken kullanılan ekipmanın tükettiği enerji miktarı, evde çalışırken kullanılan ekipmanın tükettiği enerji miktarının iki katına kadar çıkabiliyor.
İklim direncine yönelik çalışmak
Esnek çalışma daha az işe gidip gelme anlamına gelir, bu da karbon emisyonlarının düşürülmesini, hesaplama gücünün daha verimli kullanılmasını ve enerji tasarrufu alanında başka avantajlar elde edilmesini sağlar. Pandemi, esnek çalışma modellerinin hayata geçirilmesini hızlandırdı, üst düzey yöneticiler de bu konuda hemfikir. Gartner’a göre liderlerin %82’si, çalışanların zaman zaman uzaktan çalışmasına izin vermeyi planlıyor. Ayrıca, yapılan bir araştırmaya göre insanların %70’inin sürdürülebilirliğe öncelik veren bir şirkette çalışma olasılığı daha yüksek. Dünya için faydalı olanın, kuruluşların işe alma çalışmaları ve kârlılıkları için de faydalı olabileceği çok açık.
Liderler ve geride kalanlar
İlk 20 sıranın 15’ini elinde tutan Avrupa ülkeleri, Yeşil Gelecek Endeksi’nde lider durumda. Emisyonların azaltılması pandemiden önce de önemli bir meseleyken sokağa çıkma kısıtlamaları sırasında daha da önemli bir hal aldı. Avrupa Birliği, yeşil ekonomi yatırımlarına ilişkin 200 milyar Euro’yu aşkın taahhütte bulundu. Endeksi kaleme alanlar tarafından “pandeminin yeşil lideri” olarak addedilen Almanya ise ekonomik canlanma teşvikinin üçte birinden fazlasını iklimi kurtarma çalışmalarına harcadı. Karbon azaltma alanındaki bu girişimler, AB’nin Avrupa’yı dünyanın ilk karbon nötr kıtası haline getirme stratejisinin köşe taşları olacak.
Avrupa’nın bir başka bölgesinde yer alan ve sırasıyla birinci, ikinci ve üçüncü sırayı elinde tutan İzlanda, Danimarka ve Norveç, iklim konusunda farklı şekillerde ilerleme kaydetti. İzlanda, 2040 yılına kadar karbon nötr olma taahhüdünü yerine getirme konusunda bol jeotermal ve hidroelektrik kaynaklarına güvenirken, Avrupa’nın en büyük hidrokarbon üreticisi olan Danimarka da 2020 yılının sonlarında yeni petrol ve doğal gaz arama ruhsatları çıkarmama taahhüdünde bulundu. Bu esnada Norveç, ekonomisini fosil yakıt sektöründen ayırmak için çeşitli yöntemler ve teknolojiler kullanmayı planlıyor.
Avrupa’nın ötesinde karbondan arındırma
Avrupa’dan daha uzağa gidildiğinde, 7. sırada yer alan Kosta Rika ve 8. sırada yer alan Yeni Zelanda, daha küçük ülkelerin nasıl dünya lideri karbondan arındırma gündemleri ortaya koyabileceğini gösteriyor. Orta Amerika ülkesi 2021 yılına kadar tamamen yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretmeyi hedeflerken, Güney Pasifik ada ülkesi ise 2050 yılına kadar karbon nötr hale gelmeye yönelik bir yasa yürürlüğe koyarak cesur ve dönüşümsel bir iklim politikasıyla öne çıkıyor.
En fazla karbon emisyonuna yol açan ülkelerden bazıları Avrupa ülkelerinin gerisinde yer almakla birlikte ilerleme kaydediyor. Birleşik Devletler 40. sırada yer alıyor, ancak son yıllarda emisyonlarını azalttı ve dünyada verilen yeşil patentlerin yaklaşık beşte birine ev sahipliği yapıyor. Bununla beraber ABD ekonomisi büyük ölçüde fosil yakıtlara bağımlılığını sürdürüyor. Öte yandan 21. sırada yer alan ve yenilenebilir enerjiyi benimseyen Hindistan, dünyanın en büyük vejetaryen nüfusuna sahipken, dünyanın en büyük süt ürünleri üreticisi ve en fazla karbon emisyonuna yol açan üçüncü ülkesi olmaya devam ediyor.
İlerleme katetmek mümkün
Yeşil Gelecek Endeksi, ekonomilerin geleceği düşünen iklim gündemlerinden nasıl faydalanabileceğini gösteriyor. Ne yazık ki bu durumun tersi de geçerli. Birleşik Arap Emirlikleri (42.) ve Nijerya (53.), en büyük üçüncü ve beşinci ham petrol ihracatçılarıyken, Endonezya (57.), Vietnam (49.) ve Güney Afrika (47.), en büyük kömür ihracatçıları. Karbondan arındırma, bu ülkelerin ekonomik durumu için bir varoluş tehdidi oluşturuyor. Ancak yalnızca enerji için değil, gelir için de yenilenebilir ve alternatif kaynaklara yönelme konusunda düzenli bir çaba gösterilmediği sürece, bu ve alt sıralarda yer alan diğer ülkeler geride kalma riskiyle karşı karşıya. Ekonomistler sürdürülebilir bir modeli korumanın zorluğu üzerinde çok fazla dururken, optimistler olumlu noktaya dikkat çekiyor: Çevresel sürdürülebilirlik ve iş sürdürülebilirliğinin birbirinden ayrılamaz olduğunun farkına varıp bu yönde harekete geçenler, çok ciddi bir avantaj elde edecekler.
Arzu Alkan Ateş ile Mahir Efendi’nin Papağanı öykü kitabı odağında gerçekleştirdiğim söyleşi, çocukluğumuzdan taşıyıp getirdiğimiz, yetişkinliğimizi etkileyen duygularımızın edebiyat yoluyla yeniden nasıl şekillendiğini, bilincimizde oluşan tüm tortuların edebiyat yoluyla nasıl temize çekildiğinin konuşulması adına gerçekten de kapsamı son derece detaylı bir söyleşi oldu. Sevebilmenin şart olduğu bir dönemde, sevmenin edebiyat yoluyla mümkün kılınacağına inanarak, Arzu Alkan Ateş söyleşisini paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Buyurun lütfen.
Aynur KULAK:Karadeniz Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunusunuz. Sonrasında Ada Dergisi’nin Yayın Danışmanlığını yaptınız. Bazı kolektif kitaplara denemeleriniz ve öykülerinizle katkıda bulundunuz. Lacivert Yazılar deneme kitabınız, Lübyana’ya Bir Bilet ve Hay adlı öykü kitaplarınızla edebiyat yolculuğunuza devam ettiniz. Ve Mahir Efendi’nin Papağanı öykü kitabınızla okurla yeniden buluştunuz. Duygu olarak, hissettikleriniz açısından nereden nereye geldiniz, bunu sormak isterim ilkin.
Arzu ALKAN ATEŞ: Söze bu söyleşi ve kapsamlı sorularınız için size teşekkür ederek başlamak isterim. İlk başlarda yazmak bir hevesti benim için. Okuduklarından etkilenen biraz da düş dünyasında yaşayan bir çocuktum. Ve kitaplarda anlatılan hayatlara, insanlara özeniyordum. Yazmaya başlamamda bu özenti etkili oldu. Çünkü gerçek yaşam çok sıradandı. Etrafımda gördüğüm ve tanıdığım insanlar da bu sıradan hayatın sıradan özneleriydi. Sanırım gerçek hayat beni coşturmuyordu. Ama masallar, hikâyeler, romanlar, destanlar coşturuyordu. İlk denemelerim bu yüzden biraz abartılı ve şiirseldir. Tabii o zaman bunun farkında değildim. Yazdıkça, bu işe emek verdikçe, duruldum, diyebilirim. Ama bu durulma yanlış anlaşılmasın. Bu durulmanın içinde sadelik ve kendi sesini bulma vardı. Bir süre sonra yazdığım metinlerde kendi sesimi duymaya başladım. Sıradan olduğunu düşündüğüm hayatın inceliklerini ve sırlarını görmeye başlamam da bundan sonra oldu. Hayat açık bir yapıt gibi sayfalarını sundu bana. Onun sundukları düş gücümü besledi. Gerçekler zihnimde dönüştü. Böylece ben yazdıklarımla birlikte evrildim.
Aynur KULAK: Mahir Efendi’nin Papağanı! Kitabın ortaya çıkışında, kitaptaki öykülerin, karakterlerin; içinizde birileri konuşmaya başlamış ve siz de buna istinaden oturup yazmaya başlamışsınız hissi çok hâkim. Papağan neden ve nasıl konuşmaya başladı sizinle ilkin? Üstelik papağanlar için “temcit pilavı gibi aynı şeyleri söyler” öğrenilmiş bilgisi vardır, derler ama hayır, Mahir Efendi’nin Papağanı kitabında farklı, üstelik çok farklı sesler, duygular, gözlemler, deneyimler var.
Arzu ALKAN ATEŞ: İlham benim için çok önemli. İçimdeki kuyuda biriken görüntüler, sesler, kokular… hiç olmadık zamanlarda ortaya çıkabiliyor. İlhamın doğduğunu içimde birileri konuşmaya başlayınca anlıyorum. Mahir Efendi’nin Papağanı’nın doğuşunda bir kokunun- mora reçeli kokusunun- hatırlattıkları ilham verdi bana. Ve içimde önce bir kız çocuğu konuşmaya başladı. Onun hatırladıkları benim yaşamadıklarımdı. Ama bir taraftan da sanki anlattığı her şeyi biliyordum. Bu duyguyla öyküleri kurmaya başladım. Papağan kadim anlatılarda çokça karşılaşılan bir motiftir. Bilge bir anlatıcıdır. Feleğin çemberinden geçmiştir. Bir kız çocuğunun anlamakta ve anlatmakta zorlanacağı şeyleri papağan imgesini devreye sokarak daha iyi anlatabileceğimi gördüm. Kıl Haydar, Adı Lale Olmayan, Kuş Ev… Mahir Efendi’nin Papağanı’nın fısıldadıklarıdır.
Aynur KULAK:“Uçuyordu kalbimiz, rüzgâr saçlarımızı sokak aralarında savururken” İki kız çocuğunun kalpleri bunlar ve kitap boyunca öyküler arasında uçuyorlar. İlk öykü Yaz Gelgiti ile nahif çocukluk hatırası gibi başlıyor her şey, -o günlere de özlemle- fakat öyle olmadığını görüyoruz ikinci öykü Yokuş Aşağı ile beraber. Dip akıntıda tedirgin edici şeyleri hissetmeye başlıyoruz adım adım.. Niye iki kız çocuğu üzerinden anlatmak istediniz öyküleri? Çünkü öykülerdeki diğer karakterler üzerinden de geçmiş zamanı anlatabilirdiniz? Hatta anlatılıyor da; üstelik karakterlerin ağzından. Hatta yer yer bu iki kız çocuğunun aslında tek bir çocuk (kişi) olduğunu düşündüm.
Arzu ALKAN ATEŞ: Bizim toplumumuzda kız çocukları, benim çocukluğumun geçtiği dönemde köy ve kasaba yerlerinde, çok bastırılırdı. Çoğu zaman onlar yokmuş gibi davranılırdı. Aileler kız çocuklarını sanırım bu şekilde kötülüklerden koruyacaklarını düşünürlerdi. Ben şehirde büyüdüm. Yazın köye gittiğimde köydeki kızlarla oynamak isterdim. Ama onlar pek sokağa çıkmazdı, çıkarılmazdı. Erkek çocuklar alabildiğine haylaz ve uçarı oldukları için onlarla da oynayamazdım. Bu yaz günlerinde çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Köydeki kızlara hayat yasaklanmış gibi gelirdi bana. Bu duyguyu hiç unutmadım. Çocukluğunda oyun bile oynayamayan bu kızlar artık koca kadınlar oldular. Onlar da kızlarına aynı şekilde mi davranıyorlar, bilmiyorum. İçimde konuşmaya başlayan kız çocuğu susturulan kızlardan biriydi belki de. Onun konuşmasını istedim. Onun nasıl değiştiğini, fırsat verildiğinde kız çocuklarının nasıl değişeceğini, herkes görsün istedim, diyebilirim. Tespitiniz yani iki kızdan birinin hayal olduğu tespitiniz doğrudur. Bunu görmüş olmanız beni çok mutlu etti. Kurgudaki önemli unsurlardan biriydi bu.
Aynur KULAK: Kuş Ev! Kitabın üçüncü öyküsü ve gerçekten var olan Kuş ev, bu mekân kitap boyunca bize eşlik eden önemli bir karakter. Karakter diyorum çünkü gerçekten de diğer karakterlerle beraber önemli bir karakter gibi var oluyor öykülerin içerisinde. Ve Uzluların Bey Amcası. Hikâyesi aktarılan fakat hiç tanımadığımız bu yüzden de büyülü yanları olan karakterler vardır. Biri mekân diğeri insan bu karakterler bizim hayatımıza nasıl böylesine etki eder? Bizi ileride de (yetişkinliğimizde) etkileyecek şeyler çocukluğumuzdan belli oluyor aslında diye düşündüm. Ne dersiniz?
Arzu ALKAN ATEŞ: Öncelikle şunu belirtmek isterim ki Kuş Ev benim hayalimdi. Odaları kitaplarla dolu bir evde yaşamak! Üstelik doğanın içinde bir ev bu. Arkasındaki orman ağaçların, hayvanların sırlarıyla dolu. Ve bu ormanda uzun yürüyüşler yapmak sonra gelip Kuş evin odalarında okumak ve yazmak… Belki bir gün bu hayalimi gerçekleştirebilirim. Öyküdeki Kuş ev bu hayalden doğdu. Anlatının laytmotifi oldu. Evet, o da bir karakterdi. Onun da anıları, acıları, mutlulukları vardı. Kuş ev olmasaydı öyküleri birbirine bağlayamazdım. Ondan el aldım. Onun kalbini dinledim. Mekânla ilişkimize gelince herkesin ilk evreni doğduğu ev ve çocukluğunu geçirdiği yerdir. Bu ilk evrenden ne kadar uzağa gidersek gidelim, onu unutmayız. Bilinçaltımızda bize kendini hatırlatır. Çünkü ilk evrenimiz olan mekânlar filize durduğumuz, kendimizi tanıdığımız yerlerdir. Onlarla kurduğumuz bağ çok sahicidir. Ve onların yok olduğunu ya da değiştiğini görmek yaralar bizi. Hiç unutmuyorum çocukken mahallemizde perili ev diye adlandırılan, metruk bir konak vardı. Yağmurlu günlerde bu ev bizim oyun alanımızdı. Odalarına sevdiğimiz oyuncaklarımızı saklardık. Sonra da bu oyuncakları aramayadururduk. İlk kim bulursa oyuncak onun olurdu. Böylece oyuncaklarımızı birbirimizle paylaşmış olurduk. Yıllar sonra çocukluğumun geçtiği mahalleye döndüğümde kentsel dönüşümün çocukluğumun perili evini yuttuğunu gördüm. Onun yerinde ruhsuz bir apartman duruyordu. Sanki bütün çocukluğum elimden alınmış gibi hissettim.
Aynur KULAK: Kabil’in Soyu ve Kıl Haydaröyküleri. Kabil’in soyundan gelen Kıl Haydar’ı sevdim ben mesela, neden bilmiyorum. Belki de Kıl Haydar’ın kendi ağzından hikâyesini bize anlatmasıydı buna sebep ya da Adı Lale Olmayan öyküsünde Lale’nin; “Ben, senin aslını da suretini de sevmedim, sevemedim Haydar.” sözleriydi. Fakat görünürde nahif başlayan insan öykülerinin tedirgin edici, eşikte bırakıcı, ne derece çocukluktan gelirse gelsin sevgisizliği ortaya çıkarıcı durumları belki de, yani Kabil Soyu’nu göz ardı edemeyeceğimiz gerçekleri bazı sevilemez olan karakterleri sevmemizi sebebiyet verebiliyor, ne dersiniz?
Arzu ALKAN ATEŞ: Okurlarla yaptığım söyleşilerde Kıl Haydar ve Lale karakterlerinin çok sevildiğini gördüm. Açıkçası bu beni çok düşündürdü. Çünkü biri mağdur eden diğeri de mağdur olandı. Bu iki zıt karakterin bu kadar çok sevilmesini sahici olmalarına bağladım. İnsanlara dışardan baktığımızda onları yargılamak kolaydır. Ama iç dünyalarını gördüğümüzde durum değişir. İnsan anlamadığı şeyi sevmez. Sevebilmek için anlamaya ihtiyacımız var. Kıl Haydar’a kötülük öğretilmişti. Biz iyiliği de kötülüğü de çocukken görür ve öğreniriz. Herkesin payına iyilik düşmüyor dünyada. Kıl Haydar babası ölmeseydi başka biri olabilirdi. Onun içindeki bağlanma ve sevgi açlığı Lale’yle çıktı ortaya. Kimdi Lale, o da en az Kıl Haydar kadar mağdurdu. Onu değiştiren de Feyyaz’dı. Aslında hayatın içinde birbirimize dokunduğumuzda yaralarımız kapanır gibi oluyor. Kötülüğün içindeki iyiliği bulup ortaya çıkardığımızda hayatın değişeceğine inanıyorum. Şunu da söylemeliyim ki hayatta başkalarını mağdur eden çok insan tanıdım. Ama öyle bir an geldi ki bu mağdur edenler mağdur duruma düştüler. Ve bir zaman mağdur etiklerinden insanlık dersi aldılar.
Aynur KULAK: Mahir Efendinin Papağanıkitabı üç öykü öbeğinden oluşuyor. Her ne kadar insana tedirginlik veren karakterlerle karşılaşsak da ilk öykü öbeğinde bir masal havası anlatımı var. İkinci bölüm öyküleriyle beraber belleğimize giren, belleğimizin içindeki yolculuklara odaklanan öykülerle karşılaşıyoruz. Ben Bir Başkasıdır öyküsü ile iki kız çocuğu gibi anlatılmaya başlayan hikâyenin tek bir kişi olabileceğini düşünmeye başlıyorum. Belleğimiz bize ne tür oyunlar oynar özellikle de biz bu oyunun ne kadarının oynanmasına izin veririz? Çünkü kitaba ismini de veren Mahir Efendi’nin Papağanı öyküsü, Ben Bir Başkasıdır öyküsüyle önemli bir yere konumlanıyor. Görüyoruz ki, belleklerimizin yolculukları yetişkinliğimizde hiç de çocukluğumuzda olacağını düşündüğümüz gibi gerçekleşmiyor.
Arzu ALKAN ATEŞ: Açıkçası ne yapmak istediğimi çok iyi görmüşsünüz. “Ben” parçalardan oluşur. Birçok parçanın bir araya gelmesidir “ben” dediğimiz. Öykülerde yaşadığı şehrin dışına çıkmayı reddeden de dünyayı gezmek isteyen de aynı “ben.” Bazen birçok yolculuk bellekte gerçekleşir. Belleğin yolculuğunda “ben”in parçaları karşılaşır. Mahir Efendi’nin Papağanı bu parçaların karşılaşmasıdır. Çocukluğumuzda kurduğumuz hayaller ya da tasavvur ettiğimiz hayat çoğu zaman reelde gerçekleşmez. Bunu gerçekleştirememizin birçok sebebi vardır. İmkânsızlıklar, ödev ve sorumluluklar… Ama en önemli neden çoğu zaman “ben”imizin parçalarıyla karşılaşmaktan korkmamızdır. Bu karşılaşmadan doğan çatışma sanıldığı gibi olumsuz bir durum değildir. Aksine “ben” bu çatışmanın içindeki özdür.
Aynur KULAK: Mahir Efendi’nin Papağanıöyküsü kitabın tam ortasında yer alıyor ve artık hayatta olmayanların ama hikâyeleri anlatılagelenlerin tam karşılığı olarak elimize bir albüm gibi tutuşturuluyor. Fotoğraflara bakıyoruz. Mahir Efendi’nin dükkânına girince sırasıyla Hüdaverdi, İsfahan, Yusuf, Kızgınların Kemal, Rüçhan Öğretmen karakterlerinin hikâyelerini okuyoruz. O eski zaman hiçbir zaman gelmeyecek artık. Çünkü Uzluların Bey Amcası, Perçem Kız, Kıl Haydar ve Lale’yi de katarsak karakterlerin hepsi ölmüş. Normal bir ölümle de değil, ciddi bir hastalıktan mütevelli uzun süre çekerek veya intihar ederek. Mahir Efendi sadece bu öyküde karşımıza çıkıyor ama önemi ne Mahir Efendi’nin? Kim bu zat? “Görmeyi bilen kalbin elbette yazmayı da bilmiş!” sonu ünlemli cümlesi ile bitiriyoruz kitabın ikinci öyküler öbeğini, şöyle bir görünüp kaybolan Mahir Efendi’nin varlığı ile.
Arzu ALKAN ATEŞ: Mahir Efendi’nin öyküsünü anlatmadım kitapta. Ama ayrıca yazdım öyküsünü. Yeni öykü kitabımda okur, Mahir Efendi’nin öyküsüyle karşılaşacak. Kitaba adını veren karakteri ve öyküsünü bile isteye anlatmadığımı söylemeliyim. Merak edilsin istedim. Bir fotoğrafçının gözü müydü sayfaların arasında dolaşan? Bir fotoğrafçı gördüğü yüzlerin hikâyesini okuyabilir mi? Kendine poz veren nice insanın anısını saklayabilir mi? Mahir Efendi çağrışımı bol bir karakterdi benim için. Öyküsünü anlatmayarak bu çağrışımları çoğalttım. Ayrıca yeni öykü kitabımla Mahir Efendi’nin Papağanı arasında bir bağ kurmak istedim. Bu tür sürprizleri seviyorum. Yazarın okurunu şaşırtması diyelim. Okur bir önceki kitaptan tanıdığı bir kahramanın öyküsünü bir başka kitapta okuyunca ne hisseder acaba? Bu soruların cevabını da Mahir Efendi’nin kim olduğuyla ilgili sorunuzun cevabını da yeni öykü kitabımda vermiş olacağım.
Aynur Kulak: Üçüncü öyküler öbeği yas duygusu üzerine kurulu sanki. Kuş Ev hâlâ var. Evet, oradaki kitaplar da hâlâ olabilir ama ölüler de var ve bolca gölge: “Kasabanın dar sokaklarında bir gölgenin ardı sıra yürüyorum. Taş evlerin içi geçmiş. Kapılar kapalı. Ahşap panjurların arkasında kimse yok.” Arayış, Yatılı Okul, İlk Aşk, Esti Geçti, Ağlayan Ihlamur öyküleri artık çocukluktan itibaren sürdürülegelen zamandan kopuşu bizlere adım adım daha net göstermekte ve öyküler bu son öykü öbeğiyle bütünlüğe ulaşmakta aslında. Üstelik kanırtıcı bir acı, dram üzerinden de anlatmıyorsunuz öyküleri, yitip gidenler, intiharlar, sevgisizlik mevzu bahis olmasına rağmen. Çocukluk bilincimizde oluşan hikâyeler yasın hayatımıza nasıl tezahür edeceğini de belirliyor sanki, ne dersiniz?
Arzu ALKAN ATEŞ: Bağırarak, haykırarak anlatmayı sevmiyorum. Başkalarının acılarını görmek yeterince ağır bir duygu. Taziyeleri bu yüzden sevmem. Acıyı seyretmek incitir beni. Çünkü hiçbir acı paylaşmakla azalmaz. Acının paylaşılabileceğine de inanmıyorum. Mahir Efendi’nin Papağanı’ndaki karakterlerin hiçbiri bu yüzden bağırmıyor. Hayatı kabul etmişliğin bilgeliğiyle yaşıyor ve ölüyorlar. Bu acılara tanık olan anlatıcılar da acıyı bir melodrama dönüştürmüyorlar. Çünkü acıyı da hayatın bir parçası olarak algılıyorlar. İnsan acılarıyla yüzleşmeli. Hatta toplum olarak da bu topraklarda yaşanan acılarla yüzleşmeliyiz. Yok sayarak acıyı unutamayız! Belki bastırırız. Ama bir gün gelir bastırdığımızı sandığımız duygular bir çığ gibi büyür ve biz o çığın altında kalırız.
Aynur KULAK: Hem öykülerin kendi içinde hem de öykülerin birbirleri ile kurduğu bir bağ var kurgusal anlamda, bu da bir bütünlük duygusu yaratıyor. Bu kendiliğinden mi oluştu, sırasıyla mı geldi yoksa yazdığınız öyküler dosya haline gelirken mi oluştu? Son dönemde artık hem türlerde (roman, öykü, uzun hikâye) hem de kurguda sınır çizgileri kalktı. Parçalı da olsa daha bütüne doğru bir gidiş var ve bu anlatıma da yansıyan bir durum. Mesela Mahir Efendi’nin Papağanı’nda sert bir dil yok, aksine yumuşak bir dil kullanımı var, anlaşılır, sakin, gayet güzel akıp yatağını bulan. Kurgu, anlatım, dil… Metni nasıl etkiliyor bu üçlü?
Arzu ALKAN ATEŞ: Açıkçası bir kitabın türünü belirterek okuru sınırlandırdığımızı düşünüyorum. Bir öykü kitabı bazen bir roman gibi de okunabilir. Sanırım Mahir Efendi’nin Papağanı’nda bunu denemek ve sonucunu görmek istedim. Fakat şunu belirtmeliyim ki yazmaya başladığımda bu fikir zihnimde oluşmamıştı. Yazdıkça öyküleri birbirine bağlayabileceğimi gördüm. Bu çok heyecanlandırdı beni. Çünkü bana göre öykünün ya da karakterin yazarına sürprizleri olmalı. Birçok yazarın bundan hoşlanmadığını biliyorum. Ama bu sürprizler beni heyecanlandırıyor. Ve farklı arayışlara sürüklüyor. Kuş ev ve Kızgınların Kemali’nden geriye kalan mercedesin doğması bu sürpriz sayesinde oldu. Çünkü öyküler birbirine bağlandıkça karakterler arasındaki bağı koruyacak laytmotiflere ihtiyaç duydum. Anlatıma gelince iki anlatıcısı var gibi görünse de aslında çoklu bir anlatım söz konusu öykülerde. Nineler, dedeler, papağan ve karakterlerin bazıları zaman zaman sazı ellerine alıyor. Bunu yapmaktaki amacım ise olaylara başka bir gözle bakma isteğiydi. Hatmi nenenin ya da Yunus dedenin anlattıkları, anlatıcılarımızın hikâyesinde başka bir ses olarak duyuluyor. Başka seslere de kulak vermek, bu sesleri duyurmak istedim. Dil meselesine gelince türü ne olursa olsun, bir edebi eserin, her şeyden önce dil işçiliği olduğunu düşünüyorum. Yazdığımız şeyin konusu ne kadar ilginç olursa olsun, yarattığımız karakterler ne kadar sahici olursa olsun eserden geriye kalacak olan sestir. Bütün türler için bunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir öyküyü kitabını, bir romanı bitirdiğimde yazarının sesini duymuşsam konu da karakterler de önemini yitiriyor. Bunların önemsiz olduğunu söylemiyorum. Dilin bunların altını çizdiğini vurguluyorum. Mahir Efendi’nin Papağanı’nın sesi Arzu Alkan Ateş’in dilidir.
Aynur KULAK: Pandemi dönemi ile bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı hissiyatı çok hâkim sanırım hepimizde. Neden böyle bir dönem yaşadı sizce dünya? Ve gerçekten nasıl etkiledi tüm bu yaşananlar bizi? Edebiyata nasıl yansır bu durum sizce? Edebiyatta da yeni oluşumlar, yeni anlatımlar söz konusu olur mu?
Arzu ALKAN ATEŞ: Açıkçası bu dönemde kendime çok yaklaştım. Çünkü felaketler, yaslar, acılar insanın içine –özüne- dönmesine olanak sağlar. Sorular sorar, cevaplar veririz kendimize. Tüm çıplaklığıyla gerçeklerle yüzleşiriz. Ne oldu da bunları yaşadık? Hepimiz bu soruyu sormalıyız kendimize. İnsanın hırsı, açgözlülüğü, kendini bilmezliği döndü dolaştı bir ok gibi kendi kalbine saplandı. Canımız yandı. Canımız yandığı için de dünyaya yaptığımız kötülüğü gördük. Acı, insanı terbiye eder. İnsanlığı bir virüsün terbiye edeceğine kim inanırdı? Oysa distopyalar bir gelecek senaryosu olarak duruyordu önümüzde. Dünyanın tükenen kaynakları kadar gerçekmişler. Ama canımız yanmadıkça gerçeklerle maalesef ilgilenmiyoruz. Umarım unutmayız bugünleri. Bu günlerin verdiği sıkıntıyı, yaşattığı acıyı unutmayız da bencil ve hedonist yaşamımıza geri dönmeyiz. Doğayla bütünleşerek, onun belleğinin bir parçasıymış gibi yaşamayı öğreniriz.
Bu günlerin edebiyata yansıyacağı muhakkak. Hatta şimdiden yansıdığını söylemek mümkün. Kendimizle baş başa kaldığımız bu günlerde ürettik. Ürettiklerimiz birikti. Tabii bu birikenlerin içinde bu günlerin sıkıntısı da var. İkinci dünya savaşından sonra bunalım edebiyatı doğmuştu. Pandemi günlerinden nasıl bir edebiyat doğacak açıkçası ben de çok merak ediyorum.