Ana Sayfa Blog Sayfa 35

Can cana | Öykü

Beni duyuyor ya da görüyor musun bilmiyorum. Bu duymaların görmelerin ne zaman başladığı konusunda hiçbir fikrim yok. Sağımda solumda konuşulduğu oldu ama sözcükler hep havada asılı kalmış da bana ulaşmamış demek. İlgilenmediğimden olsa gerek. 

“Bir gün olur belki” fikri aklımın bir yerlerinde vardı tabii. Öyle büyütülüyoruz. Küçük bir kız çocuğuyken bile annenden duyduğun öfkeli bir “Anne olduğunda anlarsın!” cümlesi zihninde başköşeye kuruluyor. Sözcüklere sinmiş o öfkeyi pek umursamıyorsun ama anlamı peşini bırakmıyor. Unuttuğun ya da unuttuğunu sandığın bir dönem oluyor. Çocukluğu geride bırakıp tuhaf bir heyecanla kadınlığa ilk adım attığın yaşlar mesela. Aklına pek gelmiyor. Yaş azıcık ilerleyip otuzuna yaklaştığında nedense zihninin kıvrımlarından bütün görkemiyle çıkıp tekrar parlamaya başlıyor. Kaçamıyorsun. Sağın solun, eşin dostun hiç durmadan konuşuyor. En fenası da kendi iç sesin. Hiç susmuyor. Bu gürültüde kafan şişiyor. Yönünü şaşırıyorsun. 

Benim de biraz sessizliğe ihtiyacım var. Doğru kararlar almak için dışındakilerden çok içindekilerden uzaklaşman gerekir bazen. Asıl zor olan içindeki seslerdir. Tuhaf olan ise içindekilerin çoğu dışarının sesleridir zaten. Seninle her yere geliyor olmaları işleri daha da zorlaştırır. Kendi sesini bulman yıllarını alır ama yine de dışarıdan temizleyemezsin kendini.

Bazı kararlar için çok zamanın kalmamıştır. Karar alman gerektiğini fark ettiğin anla karar alman gereken an arasında fazla mesafe yoktur. O kısa arayı hızlıca koşup finişe ulaşman gerekir. Bazen o mesafe sana bir maraton uzunluğunda gelir. Nefesin kesilir. Yanlış yola sapıp yönünü kaybetmekten ödün patlar.

Üçümüzün de fazla zamanı kalmadı; senin, benim bir de bedenimin.

Doğru yolda mıyım bilmiyorum. Bir yola girdim mi ondan da emin değilim. Ama koşuya başladım, onu biliyorum. Kalplerim bir süredir çok hızlı atıyor. Bedenimde atan kalplerin çoğalmasının bir mucize olduğunun farkındayım ama tadını çıkaramıyorum, keyfine varamıyorum. Hatta öyle korkuyorum ki bütün rüyalarımı kâbuslar ele geçirdi. 

Bu mucizeyi büyütebilecek koşullara sahip değilim. Düğün günüyle çocuğun doğduğu gün arasındaki sürenin hesaplandığı topraklardayım. Sadece hesaplamakla kalmıyorlar, çıkan sonuca göre yargılayıp mahkûm da ediyorlar. Düğün yoksa zaten baştan kaybediyorsun. O zaman çocuk da müebbet yiyor. 

Benim bir düğünüm yok. Seni düğünsüz bir müebbete kendi ellerimle nasıl yollarım? Mecburi bir düğünü de kimselere dayatamam. Böyle olsun istemiyorum. O beyaz çubuktaki pembe iki çizgiyi gördüğümden beri yere göğe sığamıyorum. Koşsam ayaklarım başıma değecek. Midem bile hiç bulanmıyor, biliyor musun? Herkese söylemek isterken kimseciklere söyleyemiyorum. İçimdeki susmalarım dağ gibi oldu. Tepelerine karlar yağdı. 

Senden vazgeçmek istemiyorum. Sana gel de diyemiyorum. Ben başka bir coğrafyada doğsaydım da sen orada bana gelseydin her şey farklı olabilirdi. Hesap kitap yapılmayan bir hayatta mecburiyetlerim değişebilirdi. Coğrafya ikimizin de kaderi işte. Öte yandan sana şimdi git dersem de düğünle taçlandırılmış ortamda arkandan bir başkası gelirse ben gönderilmiş senin yükünü nasıl kaldırırım? O ağırlıkla nasıl yaşarım? Kendi kendimin peşini bırakmam ki!

Bu anlattıklarım sana ulaşıyor mu bilmiyorum. Acele etmem gerekiyor ve acelenin çok ağır olduğu bir yol ağzındayım. Gecelerim gündüzüme karıştı. Senin kalbini susturursam benimki de bir daha düzenli atmayacak. Bir kadın otuzunu geçeli çok olmuş bedeniyle bu mucizeyi bir daha hiç yakalayamayabilir. İnsan neden mucizelerden vazgeçmek zorunda bırakılır ki? Bu hikâyeyi başkasından dinlesem de üzülürdüm ama ne yazık ki buradaki özne benim. Birileri yüzyıllar önce bizim adımıza kararlar almış. Bazıları değişmiş, bazıları da alınyazılarımıza mıh gibi çakılmış. Yıllar yollar sonra ikimize ulaşmış. Hiç tanımadığımız o birilerinin dayatmaları dönüp dolaşıp bizi bulmuş.

Aklım ermeye başladığından beri kendi kararlarımı kendim almanın can acıtıcı özgürlüğünü tercih ettim hep. Ama bak şimdi öyle yapamıyorum. 

Sandığım kadar özgür değilmişim.

Seni bir ömür ödemek zorunda kalabileceğin bedellerin yükünden kurtarmak için kalbini susturmak zorunda kalmamın dehşetiyle yüzleşiyorum. Doktor bana çok hızlı, sanki nefes nefese atan kalbinin sesini dinlettiğinden beri bu durumdayım. 

Bir dakika!

Bu işte bir gariplik var. Ben bu mucizeyi neden bir dehşet olarak yaşıyorum? Sandığım kadar özgür olmadığımı söyleyerek acıklı bir mağduriyete mi sığınıyorum? Bu mağduriyetin kolaycılığına mı kaçıyorum? Coğrafyayı neden kendime kader olarak biçiyorum? Kadere inanmak hep bir yan yol gibi gelmedi mi bana? Hani sevmezdim yan yolları? Yüzyıllar önce alınan kararlar neden alın yazım oluyor? 

Alınan ve verilen bütün kararların öyle ya da böyle bir bedeli yok mu zaten? O zaman bu bedeli niye senli değil de sensiz ödeyeyim? Neden senin cehennemin olayım? Ben tanrı mıyım ki senin kalbini susturma hakkını kendimde görüyorum? Sen bana doğru yola çıkarak bir karar vermişsin zaten. Birlikte ödeyeceğimiz bedelleri henüz bilmiyor olsan da çok hızlı atan kalbin bir şeylere hazır olduğunu söylüyor sanki. 

El âlem denilen gizli örgütten çok çektiğimden yakınırdım hep. İsyan ederdim. Örgütün dallanıp budaklanıp dünya âleme dönüştüğü bu zamanlarda o asi sesim nereye gitti benim? Sen ışıklı yaşama doğru son hızla koşan kalbinin sesini yollayarak kararını bana bildiriyorken, ben dışarıdan içime sızan sesleri neden dinliyorum? Kendi hayatlarına hükmü geçmeyenler benim dünyama nasıl bu kadar girebiliyorlar? Ben buna neden izin veriyorum? 

İnsanın hayatında kaç kez bedeninde iki kalp atar ki? Hiç tanımadığım, bilmediğim birileri neden bu mucizeyi gölgeliyorlar? Yüzlerce yılın onlara verdiği gücü nasıl böyle hoyratça kullanıyorlar? Aşk gibi meşk gibi kendi yaşayamadıkları tüm güzelliklerin bedelini neden sen ve ben ödeyelim? 

Onlar kafeste beslenen hamsterlar gibi aynı tekerleğin içinde dönüp yol aldıklarını sanmaya devam etsinler. Onlar hamster. Sen değilsin. Elimden tut da ben de olmayayım.

Başkaları cehennemimiz olmasın!

Tamam! Sen hazırsan ben de hazırım. Ben bu mucizeyi büyüteceğim.

Çıkarın beni bu dışarıdan. Bu cümle bana ait değil. Bir yerlerde okumuştum ama yazılanlar okunduktan sonra bir parça da okura ait olurlarmış. Ben de aldım sahiplendim. 

Gel birlikte çıkalım dışarıdan.

Ruhun üflendiyse eğer iki tekme at, üç öksür, ne bileyim işte, gözüm seğirsin, elim titresin. Ufacık bir mesaj bile yeter bana. Ben anlarım. Anneler anlar. 

Seninle her şeye hazırım. Fokurdayan kalbinden aldım o cesareti. Düğün arayanlar avuçlarını yalasın. Hesap yapanların işini birlikte kolaylaştıralım. Yediyi dokuzu hesaplamalarına gerek olmasın. Sonucu nur topu gibi ellerine biz verelim, sonra da arkamıza bakmadan dönüp gidelim. Onlar sıfırlarıyla baş başa kalsınlar, üst üste koyup toplasınlar, bölsünler, çıkarsınlar. Sonra da boş ellerine bakakalsınlar.

Üç konuşurlar, beş konuşurlar, yorulurlar. Çeneleriyle peşimize düşerlerse daha uzağa gideriz biz de.

Bir canın nesi var, iki canın sesi var. 

Tendertwin’den Yeni Tekli | Absolute Nobody |

0

Değerli Bilge Nur (Tendertwin) kendine doğru olan yolculuğunu devam ettirirken doğal olarak müzik üretiyor, ahenkli sesler çıkıyor bizim için. Sazların ahenkli titreştirilmesi diyebiliriz bu yürüyüşe. Böyle bakınca, ahenksizliklerin gürültüsü de kendini belli ediyor.

Bu haberde Tendertwin’nin yeni teklisini sizlerle paylaşmak istedim. Şimdi, biraz da ondan okuyalım.

“Bilge Nur Yılmaz’ın İstanbul, Philadelphia, ve Londra arasında var olan solo projesi Tendertwin, katmanlı vokal armonilere eşlik eden yaylılar ve synthesizer’lar ile chamber-folk ve avant-pop elementlerini göçebe bir incelikle şarkı ozanlığına işliyor. Bugünlerde Philadelphia’da yaşayan Tendertwin, üç şehir üçgeninde kaydedip düzenlediği ikinci bağımsız teklisi “Absolute Nobody”i yayınlamaya hazırlanıyor. Tendertwin’in geçtiğimiz Haziran çıkış yaptıktan sonra 30’dan fazla uluslararası yayın kanalında ve 81 ülkede binden fazla çalma listesinde yer verilen ilk teklisi Trianglesa eşlik eden müzik videosu ise geçtiğimiz ay yayınlandı. Max Ward yönetmenliğindeki animasyon dünyada mahsur kalmış bir uzaylının melankolik ev özlemine çare aradığı bir hikaye.

“Absolute Nobody” geçmiş ve gelecek uçurumundaki beklentilerin parçası. Yönünü şaşırmış bir aidiyet çemberinde sürekli birisi olmaya, unutulmakla mücadele etmeye çalışan, ve sonunda hiçbir şey anlamına gelmemek -kaybetmek- arzusuna teslim olan bıkkın bireyin serüveni. Nostaljik bir yenilgiyi kucaklayan hafif vokal katmanları kişinin kendini özgür bırakma çabasındaki çoğulluğa göz kırpıyor: “tam bir hiç kimse”. Kaçınılmaz bir J.D. Salinger ilhamından doğan ve ana akım algılarımızı sorgulayan “Absolute Nobody” iflah edilemez özbilincin usancından muzdarip — çağımızın vebası.”

Şimdi de dinleme vakti. YouTube linki yazının ortasında. Sanatçının soundcloud hesabını da paylaşmak istiyorum.

Son olarak haberi Bilge Nur’un şu sözüyle bitirmek isterim. “Müzik benim söyleyebileceğimden daha fazlasını söylüyor hep! ”

Keyifli dinlemeler olsun.

“Unorthodox” (Netflix) ile Kendi Yolunu Bulmak Üzerine

1

“— Burası Amerika, Esty. Kendi kararlarını verebilirsin.
Williamsburg, Amerika değil.
Kuralları bilmiyorsun.
O kurallar hayal ürünü. Mahallenin etrafındaki erüv telleri elektrikli değil, Williamsburg krallığının etrafında timsahlarla dolu bir hendek yok. Güçleri sadece senin kafanda.”

Kültürel alışkanlıklar, tabular olabilir; hakikat adı altında çocukluğundan beri küstahça dayatılan dini bilgiler de, yalnızca ailene has dar görüşler de… Doğduğundan beri seni sarmalayan, hakikat diye yedirilen bu çeşitli bilgilerin gerçekliğinin aslında sadece kafanda başladığını anladığın-o bilince eriştiğin-zaman onları bitirebilmek de, Nietzsche’nin deyimiyle hakikati sağlayabilmek için (bu durumda kendini gerçekleştirmek için) bütün inanç ve önyargılardan arınarak kendi yolunu bulmak artık senin elinde oluyor.  

Unorthodox, kendini gerçekleştirme yolunda çabalayan bir Hasidik yahudisi olan Esther’ın bu yolda komunitesinden Berlin’e kaçışını ve orada yaşadıklarını anlatan, Deborah Feldman’ın gerçek hikayesini yazdığı kitabından esinlenerek yapılmış bir Netflix mini dizisidir. Hikayenin ele aldığı Hasidikler, 18. yüzyılda Doğu Avrupa’da yeşeren bir dini yahudi grubudur. Zamanla Avrupa’da yaşadıkları çeşitli baskılar nedeniyle büyük oranda Amerika’ya göçen Hasidikler büyük ölçüde etraftan izole bir şekilde, grup olarak mahallelerde yaşarlar. New York eyaletindeki Williamsburg da bu mahallelerin bulunduğu bir semttir. Ana karakterimiz Esther (Esty) da Brooklyn’deki bu Hasidik komunitesinde doğmuş bir genç kızdır.

Unorthodox/ Netflix

Esther tıpkı diğer hasidik kızları gibi 19 yaşında evlendirilmiş-kendi deyimiyle-diğerlerinden farklı bir kızdır. O da çocukluğundan beri kanına işlenen dini gereksinimleri bir alışkanlık olarak mutlak doğru adı altında yapmaktadır. O da diğer kızlar gibi kısıtlı bir din eğitimi almış, yalnızca ona “gerekli olan” bilgileri öğrenmiş, yemek yapabilen, çocuk nasıl bakılır diye bilen sıradan bir hasidik kızıdır aslında. Ama ona göre hâlâ oturmayan bir şeyler vardır kafasında. O hâlâ bir şeyleri neden yaptığını ya da yapamadığını (erkekler önünde şarkı söylemek gibi) “kavrayamamış,” hatta direkt olarak zihninin derinliklerinde Tanrı’nın varlığını net şekilde kabullenememiştir. Bunun en bariz nedeni de aslında Esty’nin Hasidik komunitesindeki diğer herkes gibi çarkı dönen bir sistemin aleti olmasıdır. Yani Williamsburg’daki bu yahudilerin Holokost’ta ölen altı milyonu geri getirme çabaları, gayeleri kişinin “hakikati” kavrama ve gerçekten iman etmiş bir yahudi olmasının önüne geçmiştir. Sadece bu durum olmasa da Esty’nin dünyadan izole edilip herhangi farklı bir görüş görmesine izin verilmemesi sonucu Esty kendini gerçekleştirememiştir.

Herkes Esther gibi izole ve kısıtlayıcı bir ortamda yaşamasa da bu hayattaki yerini öğrenmek, gayesini bilmek hususunda birçok kişi benzer kaygıları yaşıyor gibi. Unorthodox da bulunduğumuz çevreyi anlamak, sorgulamak ve harekete geçmek konusunda bize yol gösteriyor. Örneğin Esty’nin annesinin sırf komuniteden ayrılmış açık bir lezbiyen hayatı sürmesi onun ailesi tarafından ölü görülmesine, Esty’nin bir yetim olarak adlandırılmasına yol açıyor. İşte bu gibi durumlar etrafımızdaki insanların bizi nasıl manipüle ettiğine dair düşünmemizi sağlayabilir. Bahsettiğim durumda, annenin ölü kabul edilmesi Esty’ye çok net bir şekilde şu mesajı veriyor: Eğer komuniteden ayrılırsan ya da “mükemmel” bir yahudi hayatı sürmezsen sen bir hiçsin. Bu uç bir örnek olsa da aileler tarafından çocuklara yapılan baskı ve manipülasyonların var olmadığını göstermiyor. 

Unorthodox/ Netflix

Esty’nin hayatındaki ilk dönüm noktası, onun Berlin’e gitmesini sağlayacak olay, Esty’nin kiracılarından aldığı piyano dersi oluyor. Esty orada farklı bir yaşam tarzıyla, gerçekliğiyle tanışıyor. Ona komunitesi tarafından hazırlanmış baloncuktan ibaret olmadığını görüyor hayatın. Bu da onun kafasında oturtamadığı dini gerekliliklerin aslında belki hiç de kavranacak değerde olmadığı farkındalığına erişmesini sağlıyor. Bu noktada şunu anlıyoruz aslında: Kendini tanımak için senden farklı olan hayatları tecrübe etmek, üzerine okumak ya da direkt yaşamak…Temelde hayatın senin doğduğun o gerçeklikten çok fazlası olduğunu da bilmek önemli olan ve böylelikle zihninin zincirlerini kırmak…

Unorthodox/ Netflix

Kaynakça: Unorthodox, Netflix 

Örselenmiş bir kadın: Melek Hıldır!

0

Türkiye’de yaşamak herkes için gittikçe daha zorlu bir hale gelirken, zaten “normal” şartlarda dahi ataerkinin zayıf halka olarak gördüğü kadınlar için hal daha da kötü bir duruma doğru gitmekte. Zira İstanbul Sözleşmesi’nin feshi hakkında yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı’na karşı yasal yollar sürmekteyken bir de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un kaldırılması yönünde kampanyalar başlatılıyor. Böylelikle kadın mücadelesinin hukuk kanadı kırılmaya, kadına yönelik şiddet ise -kadın kimliğine karşı bir ötekileştirme ve buna bağlı olarak güçsüzleştirme yokmuşçasına- nitelikli halden çıkarılıp, sıradan suçlardan biri haline getirilmeye çalışılıyor. İşte bu sebeple kadın mücadelesinin ortadan kaldırılması çabası artarken doğru orantılı bir biçimde kadın dayanışmasının da artması gereken bir dönemin içindeyiz. Koparılmaya çalışılan her kanada daha da sıkı sıkıya sarılma zamanı!

Melek Hıldır Kimdir?

Tam da bu noktada birbirini tanıyan ama daha önce birlikte aynı dosyaya bakmamış 7 feminist kadın avukatı “Kadınlar davama sahip çıksın!” diye bitirdiği bir mektupla yeniden bir araya getiriyor. Melek Hıldır. Melek, eniştesinin cinsel saldırılarına, uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddete aylarca maruz kalmış bir kadın; ailesi ve canından çok sevdiği yeğenleriyle kendi halinde bir yaşantının içindeyken eniştesinin saldırılarıyla hayatı cehenneme dönen bir kadın; erkek kimliğinin verdiği cesaret ile her halükarda haklı çıkacağından emin bir şekilde tehditler savuran eniştesiyle mücadele ederken, ataerkinin gücünü en sert şekilde gösterdiği bir ortamda hayatta kalmaya çalışan bir kadın… Kısacası Melek “örselenmiş bir kadın”.

Örselenmiş/Kötü Muameleye Maruz Bırakılmış Kadın Sendromu nedir?

Örselenmiş/kötü muameleye maruz bırakılmış kadın sendromu kavramı Psikolog Lenore E. Walker’ın şiddete maruz bırakılmış kadınlar üzerinde yaptığı araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Sendromun temelinde ‘şiddet döngüsü’ ve ona bağlı olarak gelişen ‘öğrenilmiş çaresizlik’ yer almaktadır. Şiddet döngüsü üç aşamadan meydana gelmektedir: İlk aşama kadının çoğunlukla psikolojik şiddete maruz bırakıldığı ve kontrol edilmeye çalışıldığı gerilim aşaması; ikinci aşama fiziksel şiddetin uygulandığı ve sonrasında şiddetin sebebi ile ilgili çeşitli bahanelerin sunulduğu aşama; üçüncü aşama ise bu durumun tekrar etmeyeceğine dair vaatlerde bulunulan ve sevecen bir tutum takınılan özür aşamasıdır. Özürden bir süre sonra ilk aşama tekrar yaşanır ve bu döngü bu şekilde sürüp gider. Ancak şiddet döngüsünün içine fiziksel şiddetin olmadığı durumlar da dahildir. Zira birçok kadının doğrudan fiziksel şiddete maruz bırakılmadıkları durumlarda bir şiddet döngüsünün içinde olduklarını fark etmedikleri görülmektedir. Şiddet döngüsüne maruz bırakılmış kadın, ne yapsa bu durumdan kurtulamayacağı ve sonucu hiçbir şekilde değiştiremeyeceği inancına girer ve nasıl olsa kontrolün onun elinde olmadığı düşüncesi ile hiçbir adım atamaz hale gelir. İşte kadının düştüğü bu ruh haline psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” denilmektedir. Kadın artık saldırının ne zaman, ne şekilde geleceğini bilmediği bir duygu halinde her an tetikte ama çaresizlik içindedir. Örselenmiş kadın sendromu, kadının maruz kaldığı şiddet döngüsüne bağlı olarak gelişen öğrenilmiş çaresizlik halinin adıdır. 

Uygulamada Örselenmiş Kadın Sendromu

Örselenmiş Kadın Sendromu, feshedilme çabasında olunan “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nde (İstanbul Sözleşmesi) düzenlenmiştir. Türk Ceza Hukuku’nda bu isim ile yer almamakla birlikte çoğunlukla kadınların içinde bulundukları durum en iyi ihtimalle “haksız tahrik” unsuru olarak kabul görmekte ve buna bağlı olarak da “kasten öldürme” suçundan belli bir miktar ceza indirimi yapılma yoluna gidilmektedir. Ancak haksız tahrik indirimi, öldürme fiilini gerçekleştiren kişinin, kendisine dair yapılmış olan kötü bir muamele sonrası, muameleyi gerçekleştiren kişiye karşı hınç ve intikam duyguları içinde gerçekleştirilmiş eylemler için düzenlenmiş bir kanun maddesidir. Buna rağmen bu indirim bile tutku, namus gibi bahanelerle işlenen cinayetlerde rahatlıkla uygulanan haksız tahrik indirimi, yine eril yargılama uygulamaları nedeniyle canını kurtarma saikiyle hareket eden kadınların yargılandığı davalarda uygulanmaktan itina edilmektedir. Örselenmiş Kadın Sendromu halindeki kadınlar ise gerçekleştirdikleri öldürme eylemini nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan, sistematik bir biçimde sürmekte olan şiddet eylemlerine son vermek, sürmekte olan eylemleri def etmenin başka bir yolu kalmadığını düşünmeleri sebebiyle gerçekleştirmektedirler. Öyle ki böyle bir şiddet sarmalı içerisinde kalan kadınlar, bir sonraki saldırının ne zaman gerçekleştirileceğinden ziyade, bir sonraki saldırının ölümcül olup olmayacağını düşünerek yaşamaya başlarlar. Zira bu kadınların çoğu ya yakın çevrelerinden gereken desteği görmemiş ya da kolluk tarafından yardım talebinde bulunmalarına karşın güvenlikleri sağlanmadığı için kendilerine başka çıkış yolu bulamamışlardır. Bu durum Türk Ceza Kanunu’nda “Meşru Savunma” şartlarına uygunluk göstermektedir. Meşru savunma kişinin sürmekte olan ya da tekrar etmesi muhtemel olan bir haksız saldırıyı defetmek amacıyla eylemi gerçekleştiren kişiler için düzenlenmiştir. Ancak mahkemelerin bu psikolojik durum değerlendirmesini göz ardı etmeleri sebebiyle eylemlerin mevcut saldırıları önlemek amaçlı oluşu değerlendirmeye girmemektedir. 

Kadınlar İçin Birlik Olma Zamanı

Her ne kadar uygulamada kabul edilmese de Örselenmiş Kadın Sendromu’nun varlığı su götürmez bir gerçektir. Bu sebeple kararlarda göz önünde bulundurulana kadar şiddetin her türüne maruz bırakılan kadınların davalarında defalarca dile getirilmeli, kırılmaya çalışılan hukuk kanadının yeniden güçlenmesi için daha fazla birlik olunmalı, kadınlar mahkeme salonlarında yalnızlığa terk edilmemelidir.

Melek Halen Tutuklu

Eniştesinin cinsel, fiziksel ve psikolojik saldırılarının hayatta kalanı olan Melek, 1 buçuk yıldır tutuklu yargılanmakta. 23 Mart’ta gerçekleşen duruşması karar duruşması olacakken 20 Nisan’a ertelendi. Buna rağmen Melek, kadınlara olan inancını kaybetmedi ve hala bizlere sesleniyor: ‘Kadınlar davama sahip çıksın!’.

Melek Hıldır’ın Karar Duruşması 20 Nisan 2021 tarihinde 14.00’da Manisa/Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşecek. 

Melek’i mahkemede yalnız bırakmayalım!

Başlık fotoğrafı: Emre Orman / csgorselarsiv.org

Bir Çırpıda Dünya Edebiyatı’yla Anımsamak

Geçenlerde kitaplığımı karıştırırken çizgi romanların arasında varlığını tamamen unuttuğum bir kitaba rastladım: Bir Çırpıda Dünya Edebiyatı, Eğlenceli Bir Kılavuz. İlk aldığımda beni kendisine çağıran merak, özetin özeti bir çalışmayla karşılaşmanın heves kırıcılığıyla yok olmuş, kitap diğer kitapların arasında kaybolmuştu. Bu kitabı kitap fuarlarına gidebildiğimiz, cemiyet mikropsuz günlerde almış olmalıydım. Şimdi her şey normal olsaydı fuarın ağaçlarının arasına kuş seslerinin yanında kitap fuarının cıvıltıları da karışıyor olacaktı. Büyük bir keyifle defalarca ziyaret edeceğimiz kitap fuarından iki yıldır mahrumuz. Bu mahrumiyetin yarattığı boşlukla raflarımda unuttuğum kitaba balıklama daldım. Çünkü ne de olsa edebiyatın sularına dalmak vazgeçilebilir bir şey değil.

Bir Çırpıda

Kolay bir yemek tarifi gibi sunulan kitabın tek derdi okurun içindeki edebiyat ateşini harlamak. Kitap bu oluşuyla bana ister istemez bir zamanlar çokça karşılaştığımız bir reklamın sloganını hatırlattı: “Kızgın kumlardan serin sulara dalmak.” Tuhaftır ki bu sular aynı zamanda birdenbire içimizi de ısıtmaya başlıyor. Bu nedenle kitabın sularında günlerce yüzmek oldukça keyifli bir hal oluyor. Bu hali bir şeye benzetmek isteseydim,

Karnaval Gibi

Diyebilirim.

Bir Çırpıda Dünya Edebiyatı, Eğlenceli Bir Kılavuz’la geçen iki üç gün renkli bir karnavala katılmışım hissiyle doluydum. Derinden derine bağlı olduğum ustalar oradaydı, ustaların eserleri oradaydı. Kitap bitene dek harika bir şölen alayını izledim. Sanki bu sırada ustalarla ilgili dedikoduları da dinliyordum. Böylece bildiğim şeylere yenileri ekleniyordu. Dünyanın en uzun cümlesinin 1077 sözcükle Vergilius’un Ölümü’ne ait olmasından tutun da dünyanın en çok satan kitabının 150 milyon adetle Yüzüklerin Efendisi olmasına kadar değişen bir yelpazeyi içeriyordu bu bilgiler. Tüm bunların yanında en güzelinin okuduklarımın hafızamda yeniden dirilmesi olduğunu söylemeliyim. 

Tazelenen anılarımla İlahi Komedya’dan günümüze çekici bir şöleni izliyordum. 1300’lü yıllardan günümüze dev eserler sunulurken, edebiyatla ilgili şemalar, çizimler, renkli bir gösteri oluşturuyor. Şimdiye dek zihnime ulaşanları hatırlamak, o eserlerle tanıştığım günlere dönmeme yol açıyor. Kah çocukluğum kah lise yıllarım derken birden üniversite günlerime ya da birkaç yıl önceye dönebiliyordum. Bu çok katmanlı geçiş oldukça eğlenceliydi.

Ele alınan eserin konusu, yeni başlayanlara öneriler, yazar hakkında bilgilerden oluşan enfes seyrin arasında özetin özeti hızlandırılmış anlatımlar da mevcuttu. Çizimlerle renklenen kitap, edebiyat ödülleri, yıldızlar kümesi ve benzeri çizgi / grafik sunularla bilgileri kümelendirmeyi kolaylaştırıyordu.

Okur İçin

Bana kalırsa bu kitap, “o kadar kitabı okumaktansa bir kitap okur, edebiyata hâkim olurum,” diyen okurun işine yarayacaktır. Lakin onlar için yazmıyorum. Asıl, edebiyata tutkuyla bağlı olan okur için Bir Çırpıda Dünya Edebiyatı kitabı, ağdalı edebiyat sohbetlerinin çok dışında, sevimli, sempatik, içten anlatımıyla hafızanın ötelere attığını öne çekerek kitaplarla geçirilen saatlerde alınan keyfe insanı yeniden ışınlıyor. Hatırlamanın hazcı yanına enjekte olmanın elbette okura iyi gelen bir yanı var. En azından kendi adıma bende böyle bir etki yarattığını söyleyebilirim.

Kitapta Türkçe edebiyattan sadece Orhan Pamuk’un, o da zaman çizelgesinde bir ad olarak yer alması biraz kekremsi bir tat bırakıyor ama bu kekremsi tada odaklanmaktansa tüm şölene bakıp, acaba şimdi ne okuyayım, diye sormak da mümkün.

Bir çırpıda okunan, Bir Çırpıda Dünya Edebiyatı, Katharina Mahrenholtz tarafından hazırlanmış, sevimli çizgiler Dawn Parasi’ye ait. Kitabı Almanca aslından Ersel Kayaoğlu Türkçeye aktarmış. Final Yayınlarının dilimize kazandırdığı kitapla edebiyatın ışıltılı dünyasıyla tanışabilir ya da unuttuğunuz pek çok şeyi hatırlayabilirsiniz.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Gün | Öykü

0

Sesler hâlâ tazeydi uykuya hazırlanan zihninde. Kadını görmemiş olsa, çıplak sesin ondan geldiğine inanmazdı. Bir o, bir topluluk haykırıyordu,

“Gün”

“BİZİM!”

“Gece”

“BİZİM!”

Bir daha,

“Gün”

“BİZİM!”

“Gece”

“BİZİM!”

Ardından hep bir ağızdan; her sözcük tek solukta, ortak vurguyla, hızlanarak,

“Gün… Bizim… Gece… Bizim… Gün. Bizim. Gece. Bizim. Bizim. Bizim. BİZİM!…”

Son sözcükle birlikte, geceye dönen günü karşılamak üzere yanlarında getirdikleri meşaleleri çıkarıp yaktılar bir anda. Ah ne de güzeldi!..

Karanlığı Dağıtan BİZİZ! Aydınlık BİZİZ! Durakta gördüğü afişin üst tarafında, beyaz harflerle bu iki cümle yazılıydı alt alta. Durağa yaklaşırken içinin kalabalık oluşuna canı sıkılmıştı o sabah; soğukçanaydı. Kalabalık dediği de, üç kişilik oturma yerinin uçlarına bacaklarını ayırarak oturmuş iki erkek ile elinde cırtlak sarı poşetle ayakta bekleyen yaşlıca bir amcaydı. Sevmiyordu öyle. Durağı geçip yan tarafında beklemeye başladı. Afişi de o zaman fark etti işte. Görüntü dışa gelecek şekilde durağın iç tarafına yapıştırılmış bir afişti bu. Meşalesiyle karanlığı yaran beyaz bir kadın silueti. Silueti oluşturan çizgilere baktı. Afişle kendisi arasındaki cama kendi yansımasını oturttu. Meşaleyi kendisi tutuyordu şimdi. Güldü. Sonra acaba birileri kendisini görmüş müdür, diye ürküp toparlandı. Şöyle bir sağını solunu kolaçan etti. Kızarmıştı. Hissediyordu kızardığını; hep öyle olurdu. Durup dururken kızarırdı. Ama kızmadı kendine. Biliyordu ki kızsa, daha çok kızaracaktı. Derin bir nefes alıp yeniden baktı afişe. Altında yer ve saat yazılıydı. Garip, diye düşündü. Derken otobüsün yaklaşan sesini duyup yola döndü. Otobüs durduğunda durağın içindekiler bindi önce. Kendisi binecekken, elini sallayarak kendisine doğru koşan kızıl saçlı genç kadını fark etti.

“Haydi binsene bacım, seni mi bekleyeceğiz gün boyu?!”

Şoför söyleniyordu. Parmağıyla yanını işaret etti kadın ve ağır adımlarla binmeye başladı otobüse. Aynı yavaşlıkta kartını çıkarıp okuturken genç kadın yetişmişti bile,

“Çok… Çok sağolun…beklediğiniz… için!” dedi genç kadın. Şoför homurdanıp omuz silkti ve hareket etti.

Otobüsün arka tarafları boş olurdu genelde. Orta kapıyı geçip sol tarafa, pencere kenarına oturdu. Genç kadın da peşinden gelip yanına oturdu. Haki yeşili çantasını kucağına koyup kadına döndü,

“Öküz, kendisine teşekkür ettiğimi sandı; teşekkürüm sizeydi.”

Kadın, genç kadına bakıp gülümsedi,

“Öküz mü? Çok ayıp ama. Bak yine de bekledi işte.”

“Bırak allasen! Önceden biliyorum ben bu herifi. Kaç defa gördüğü halde basıp gitmişliği vardır. Üstelik bir keresinde laf atmaya yeltendiydi de ağzının payını almıştı ökkküzzz!”

Gözleri faltaşı açılmıştı kadının. Anaaam, diye geçirdi içinden, nasıl da konuşuyor bu kız böyle bıcır bıcır. Sonra laf atma olayını düşündü; her seferinde nasıl da duymazlıktan geldiğini. Doğrusu bu değil miydi? Genç kadın devam ediyordu,

“Genelde senden önce binerim ben otobüse.”

“Ben-den önce mi?”

“Ah, evet! Hemen hemen bu saatlerde biniyorsun ya sen de ama düşman olduğundan fark etmemişsin.”

“Düşman mı?”

“Dost başa, düşman ayağa bakarmış ya; senin de başın hep aşağılara bakıyor, onu söylüyorum…”

Sözlerinin ardından gülümsemesi, dalga geçmediğini gösteriyordu. Böyle direkt senli benli konuşması normalde yadırgatıcı olurdu ama öyle hissetmedi kadın. O da gülümseyerek karşılık verdi,

“Alışkanlık. Ama öyle değil midir doğrusu? Hani kimseyi günaha sokmamış olursun böylece, değil mi?”

Cevap vermedi genç kadın. Kızardığını hissediyordu. Lanet olsun, şimdi değil! Gözleriyle otobüsün gri zemininde bir çıkış arıyordu. Sonunda genç kadın kıkırdadı,

“Bunu sana kim söyledi yahu! Kimseyi günaha sokmazmış! Ciddi olamazsın. Sırf ileriye bakıyorsun diye birini nasıl günaha sokabilirsin ki?”

Bilmiyordu. Öyle olurmuştu. Annesi dediydi memeleri tomurcuklanmaya başladığı gün. “Sakın,” demişti, “öyle dik dik yürüyüp de adamları günaha sokma; kafan yerden kalkmasın.” Kaldırmamıştı o da. Bir tek kocasına. Bir tek onun gözlerinin rengini biliyordu: Kırık mavi…

“Bilmem… Alışkanlık diyelim. Okuyor musun sen?”

Bak o da hemen senli benli oldu. Genç kadın sevinmiş gibi,

“Üç yıl önce bitti okul. Moda tasarımından mezunum ben. Normalde işe gidiyor olurdum ama bugün başka. Bugün çok daha önemli bir işim var.”

“Ne güzel! Böyle yeni yeni elbiseler yapıyorsun, değil mi? Filmlerde oluyor ya hani, çiziyorlar elbise filan, ne güzel!”

Sesini esirgemeden güldü genç kadın. Ön taraftan bir iki kafa kendilerine döndü. Böyle birdenbire sesli sesli gülmesine gücendi kadın. Ne dedim ki, diye geçirip, yeniden bir çıkış aradı gri zeminde.

“Kusura bakma, n’olur! Normalde öyle olmalıydı, değil mi? Güzel güzel elbiseler çiziyor olmalıydım, değil mi? Tasarımcı ilanına başvurduğum fabrika pek öyle düşünmedi. Anlaşılan bölüm üçüncüsü olarak mezun olmaktansa bir dalgaya sahip olmak daha önemli. Yine de o fabrikadan bir iş koparabildim: Tekstil fabrikasında işçiyim ben.”

Dalga derken elini bilekten büküp sallamıştı. Hareketi biliyordu kadın. Eliyle ağzını sakladı gülerken _ deli kız.

“Yine de çizim yapıyorum ha! Dışardan kıyafet nâmına aldığım tek şey kumaş; gerisi benim maharetli ellerimde…” Sırtları görülecek şekilde ellerini ileriye uzatıp seyretti; yüz ifadesi kıvanç doluydu. Kadınsa garip bir üzüntüyle baktı o ellere. Güzeldiler. İçleri de güzeldi muhakkak. Kendi ellerine baktı kaçamak, çevirip içlerine baktı: uçları silinmiş parmaklarına, iltihap artığı ayasına, yitip giden hayat çizgisine… Genç kadın birdenbire ellerini tutarak kendine getirdi kadını,

“Ay, biliyor musun; ben arkadaşlarıma elbise dikmeyi çok severim. Artık resmi olarak tanıştığımıza göre sen de benim arkadaşımsın. Sana da dikeceğim, çok seveceksin bak, görürsün!..”

Hayır, olur mu öyle şey, gibisinden bir şeyler diyecekti ki vazgeçti. Genç kadının gözlerindeki o güleç pırıltı, ne söylese vazgeçmeyeceğini ilan ediyordu.

“Teşekkür ederim!” dedi onun yerine.

Otobüsün içinin ayakta durulamayacak hale gelmesine az kalmıştı. Klimadan üflenen sıcak havaya gaz kokusu karışıyordu, insana ait tüm diğer kokularla birlikte: kolonya, parfüm, şampuan, nefes, ter, yağ, osuruk…

Genç kadın ayağa kalktı. Yaklaşmakta oldukları durakta inecekti demek ki. “Yarın değil ama belki öbür gün görüşürüz; umarım yani. Haydi, sana kolay gelsin!” dedi. “Kısmet, diyelim! Allah işini rast getirsin,” diye yanıtladı kadın ve bir durak sonra da o indi…

“Şu camları bir daha siliver, olur mu canım?! Akşam kocişim ta nerelerden sırf benim için gelecek bunca işinin gücünün arasında. Eh, tabii; ne de olsa gün bizim günümüz, değil mi? Güzel bir restorana götürecek. Eve geldiğimizde onu buraya oturtup dışarının manzarasının tadına varmasını sağlayacağım. Bir konyak ile kahve içeriz burada. Sonraaaa, hi hi hi hi…”

“Elbette hanımım! Şuraları hallettim miydi bir daha silerim camları.”

“Tamam canım! Ben de hazırlanayım; ancak hazır olurum, değil mi, hi hi hi…”

Haftada bir geldiği evlerden birindeydi. Her evde yapmayı seveceği bir iş bulmaya çalışırdı, kendine dinlenme anları oluşturmak için; bulurdu da. Yaşlı teyzenin yatak odasını temizlemeyi severdi mesela. Ninesini hatırlatan bir koku vardı o odada, çocukluğuna dair el işlemeleri vardı.

Ya da şu mimar oğlanın çalışma odası dediği yer. Her seferinde masadaki işlerine dokunmamasını tembih ederdi oğlan. Dokunmazdı elbette. O, duvardaki çerçevelere hapsolmuş ev çizimlerinin tozunu almayı seviyordu. Onlardan birinde yaşıyor olmayı hayal ederdi her seferinde.

Bugünün evindeyse _evli-ve-yalnız ablanın evinde_ en sevdiği şey camları temizlemekti. Denizi doya doya seyredebildiği an, o camları sildiği anlardı çünkü. Deniz sonsuzluktu, derinlikti; huzurdu deniz, düştü. Ve maviydi elbette, kırık…

Pencereyi açtı ve ıslatıp sıktığı bezle camları silmeye başladı. Ağır ağır, denizin kendisine seslenişini izleyerek siliyordu. Kurulamaya geçeceği vakit, denizin sesine karışan bir uğultu fark etti. Uğultu sese dönüşerek yaklaşıyordu sağ tarafından. Ses renklere döndü sonra; renkler, insanlara…

Sesleri havada, elleri havada, renkleri havada kadınlar, yürüyorlardı. En önde üç kişi yolu gösteriyor gibiydiler diğerlerine. Sırtında haki yeşili çantası, kızıl saçlarının içinden geçirdiği rengârenk bandanasıyla genç kadın bu üçlüden biriydi. Yanındaki iki kadından daha kısa boylu olanı batmakta olan güneşi işaret ederek bir şeyler söylüyordu kulağına. Durup kalabalığa döndü ve sağ yumruğunu kaldırdı genç kadın. Kızıl saçlarının altından bir gök gürültüsü yükseltti; kadınların cevabı bir sağanak oldu. Gök gürültüsü, sağanak; gök gürültüsü, sağanak. Üç kadından en uzunu, eline aldığı bir şeyi yakıp havaya kaldırdı. On beş saniye kadar sonra kadınların üstünde bir ateş örtüsü oluşmuştu. Şarkılarla, sözlerle, bir sihir gibi geçtiler camları silerken denizi seyretmeyi seven kadının önünden.

O kalabalıktaki duygu nasıl anlatılır bilmiyordu kadın ama hissettiği şeyin güven olduğunu biliyordu. Umut değil, sevgi değil, kızgınlık değil; saf bir güvendi hissettiği. İçine denizin kokusunun karıştığı bir güven. Kırık mavisi bir anıyı, çok derinlere gömülmüş bir anıyı gün yüzüne çıkaran bir güven. Kendine güven!..

Şengül Can Söyleşisi: Parmak izi kadar birbirinden farklı devamsızlıklarımız

0

Şengül Can ile Devamsız kitabı odağında yapmış olduğum söyleşi akan hayatın içindeki devamsızlıklarımızın nelerden kaynaklı olduğunu düşündüğümüz, kafa yorduğumuz, duygularımızı zorladığımız on altı öykü sebebiyle gerçekleşti. Tabii ki Şengül Can’ın ilk öykü kitabı Sarkaç da söyleşinin kapsamı açısından önemli bir yere konumlanıyor. Çünkü devam edişlerimiz veya devam ediyor gibi gözüküp devamsızlıklarımıza varan süreçler, -Sarkaç’ın kelime anlamında olduğu gibi- bir ipin bir ucuna rahatlıkla sallanabilecek şekilde bağlanılan bir kütle ile oluşturulan düzeneğin denge konumunu muhafaza etme meylinden mi kaynaklanıyor acaba? Sarkaç hangi yöne meylederek devam eder dersiniz denge konumunu kaybettiğinde?

Şengül Can ile Devamsız kitabı odağında yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Türk Dili Ve Edebiyatı bölümü mezunusunuz ve edebiyat atölyeleri veriyorsunuz. İki öykü kitabınız var. Bir tiyatro oyununuz var. Edebiyat ile sarıp sarmalanmış bir yaşamdan söz edebiliriz. Anayurdunuz edebiyat diyebilir miyiz? Şengül Can için bu yorumun doğruluk payı nedir veya ne kadarı doğru?

Şengül Can: Bunu zaman zaman ben de düşünüyorum. Edebiyat olmasaydı ne yapardım diye. Sanırım kendimi en iyi onunla ifade edebiliyorum. Bunu küçük yaşlardan itibaren keşfetmiş olmak – öncelikle bir okur olarak- benim için büyük şans diye düşünüyorum. Çocukluktan itibaren kitaplara yöneldim. Kendi dünyamın belki sıkıntılı taraflarından kurtulup satır aralarında başka dünyaları keşfetmek beni heyecanlandırdı. Başka insanlara ve başka coğrafyalara duyduğum merak ve bir çeşit özlem gibiydi okumak benim için. Aslında çok konforlu bir çocukluk geçirmedim. Lise yıllarında bulabildiğim kitapları okuyor, mahallenin bir el arabasında kitap satan kitapçısına gidip okuduğum kitapları yenileri ile değiştiriyordum. Sanırım bu kitapçıyla geçirdiğim zaman, onunla olan alış verişim okullardan çok daha fazla şey kattı bana. Okuma kültürü kazandırdı diyebilirim ve ucuz kitap.

Türk dili ve edebiyatı okumak ile yazmak arasında hiçbir bağlantı yok. En azından benim aldığım eğitim böyleydi. Yazan çizenlere de genelde boş işlerle uğraştığı hissettirilirdi. Bir öykü, şiir yazacağımıza açıp iki satır Karahanlı Türkçesi çalışmak daha makbul kabul edilirdi. Bir alana ilgi duyuyorsanız dışardan okumalarla desteklemek daha doğru gelmiştir bana. Müfredata bağlı bir eğitim almak yerine. Umarım edebiyat eğitimi yazmak ve bir şeyler üretmek üzerinden de bir yol bulur kendine. Bu anlamda Dramatik yazarlık bölümleri daha verimli ve üretken.

Üniversiteden sonraki süreçlerde ise internet dergileri çıkarttığım bir dönem oldu. Mavi Melek Resimli Edebiyat Dergisi ve Çerçi Sanat yer aldığım iki kolektif oluşumdu. İki dergi de benim için okul oldu diyebilirim. Hem yazmaya başlamak hem de benim için yeni bir karşılaşma olan 50 Kuşağını tanımam bu sayede oldu. Ve önümde bir okyanus açıldı.

Aynur Kulak: İlk kitabınız Sarkaç ile 2013’te buluştuk Devamsız 2019 Aralık. Arada 6 yıl gibi bir süre var. Yıllarla veya sürelerle çok ilgilenmiyorum aslında, bu süre zarfında sizin hissiyatlarınızın öykülere yansıma biçimleri asıl konuşmak istediğim. Biraz daha açmak gerekirse;  Sarkaç’ın kelime anlamı; bir ipin bir ucuna rahatlıkla sallanabilecek şekilde bağlanılan bir kütle ile oluşturulan düzeneğin denge konumunu muhafaza etme meyli. Kurulan düzenek dengesinin meyli. Ve Devamsız. Umudumuzu kaybetmeksizin ısrarla ve inatla kurduğumuz düzenek dengesine olan meylimize devam edemiyoruz sanki. İki kitap arasındaki süre zarfında  Devamsız hissiyat olarak bunun mu tezahürüydü? Ne dersiniz?

Şengül Can: İki kitap arasında epey bir zaman var. İlk kitabım 2013 Yaşar Nabi Nayır Gençlik ödüllerini aldı. Varlık Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Kitap çıktığında aslında bunun nasıl bir duygu olduğunu tahmin edemedim. Neleri düşünmek, nelerle baş etmek zorunda olduğumu da. Dergilerde öykülerim yayınlanmıştı. Bunları bir kitap bütünlüğünde görmek, yazmak, yazar kimliği üzerine düşünmek benim için önemli meselelerdi. Bütün bunlar için yeterince hazır mıydım? Yeterince donanımlı mıydım?

Gerçekten ne yapmak istiyordum? Bunları sorguladım. Gündelik hayatlarımızın sıkıntıları da vardı. Bir şeyler iyi gitmediğinde yazı için de aynı şeyler geçerliydi. Bu durumda aslında kendimi tanıma süreciydi bir çeşit. Yol almak. Yazmak yolculuğum kendiminkiyle de birlikteydi. Bu anlamda sadece dışardan gözlemleyip yazan biri olmadığımı ve hayatımdaki dönemeçlerde, değişimlerde durup beklemem, düşünüp çözmeye çalışmam gerektiğini gördüm. Bazı yazarların içerden yazdıkları ile ilgili bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Benim için de bu durum tam da böyle şeye karşılık geliyor sanırım.

Bu nedenle Devamsız’ın çıkışı çok ikircikli oldu. Devam etme halini de sorgulayan. İki kitaptan sonra yazdığım Bir Evi En Çok Ne Zaman Terk Edersin? adlı oyun da aslında bu kendi sorunlarına ve kendi dünyasına gömülmüş bir yazar ile de hesaplaşan bir yerde sanki benim için.

Aynur Kulak: Devamsız kitabını öncelikle genel olarak, on altı öykünün yarattığı hissiyatla ele almak istiyorum. Bazen dalgınsınızdır yürürken ve kaldırımın bittiğini fark etmeyiz. Kaldırımı bitiren ilk adımımız boşluğa düşer bir an için ( Tüm gayretinizle “Devam” dediğiniz an kesme işareti ile (-) devam-sız olmak gibi) Fakat düşmeyiz. Devam ederiz. Üstelik toparlanmışızdır, dalgın değilizdir artık. Ama orada bir anlık oluşan boşluk peşinizi bırakmaz aslında, bizimle beraber yürür. “Bir türlü yola düşemiyordum.” (Bahçede öykünüzden) Devam-sız’daki tüm öyküler geride bırakıldığı sanılan o boşluktan yazılmış gibi. Devam etmek isterken içimizin ansızın düşülen boşluğunda yine de bir yerlerden bir şeyler yakalayabilmek, tutunabilmek için devam etmek isteyen öyküler diyebilir miyiz Devamsız’daki öyküler için?

Şengül Can: Sanırım bu boşlukları ve bir çakıp kaybolan o aydınlanma anlarını seviyorum. Belki de öykünün gidişatına, kurgusuna hiçbir şey katmayan ama tamamen öykü kişisinin zihninde meydana gelen. Devamsız’ın anlamlarını kendimce sıraladım kitabın giriş kısmında. Üç anlamda kullanmıştım ve öncelik sıraları da vardı. 1. Çok ve münasebetsizce konuşan, dik sözlü. 2. Parçalı kopuk. 3. Okuldan kaçan kimse.  Bu üç haline kitabın genelinde yer vermek istedim. Bu ruhsal durumlar da öykülere ince ince sızıyordur belki.

Aynur Kulak: Kitap kapağının yarattığı algı ile olabilir, on altı öykünün ismine baktım sırayla ve direkt olarak Leopar ile Antilop öyküsüne ışınlandım. Bu öykü neden var? Devamsız’dan bahsederken bu öykü üzerinde özellikle durulması gerektiğini düşünüyorum çünkü leopar tüm dikkatiyle avına odaklanmışken, fark etmeyip bir an için boşluğuna düştüğümüz kaldırım yükseklikleri gibi dikkati dağılıyor ve kimsenin bilmediği bir sır üzerinden, kimsenin anlam veremediği olaylar silsilesi oluşuyor. Gerçekle aramızda, sırlarla aramızda bir an var aslında, boşlukları arkamızda bırakıp devam ettiğimizi sanırken oluşan öyküler var, değil mi? 

Şengül Can: Öykülerimde çocuk anlatıcılara ya da onların çocukluktaki gözleriyle anlattıkları öykülere yer vermeyi seviyorum. Geçenlerde bir arkadaşımdan mesaj gelmişti, kayıp bir çocuk ilanı. Evden bakkala gitmek için çıkmış. Sonra eve gelmemiş. Bir günlük arayıştan sonra çocuğu bulmuşlar. Parayı harcamış sonra da korkmuş saklanmış. Benim de buna benzer bir anım var. Büyüklerin fark etmediği ama benim bildiğim. Sonra korkudan kimseye söyleyemediğim. Aslında çoğu zaman çocuk deyip geçiyor büyükler. Yanlarında birçok şeyi konuşuyorlar. Anlamaz diye. Ya da çocuklar kulak misafiri olabiliyor, öyküdeki gibi. Bir çeşit kısır döngü aslında anlatılan erkeklik hikâyesi. Hiçbir yere varamayan, çözümsüz. Dönüştürücülüğü de yok. Dede de olsa, seksen yaşında da olsa, intikam almak isteyebiliyor. Hem de bunamaya başladığı bir dönemde, burada belki yıllarca karısının sırrını tutmanın etkisi, ya da yüzleşemediği erkekliği. Belki toplumsal boyutu. Bir anda ölmek üzere iken ortaya çıkıyor. Katı bir gerçek bir yandan, çocuk dünyasından anlatmak istemiş olabilirim bu nedenle. Ve çok eski bir hikâye. Ondan leopar ile antiloptan bahsetmek istedim. Çoğu zaman da hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Bunu büyükler fark edemese de çocuklar fark edebiliyor.

Aynur Kulak: Her öykünün (Her insanın) Devamsız’lık sebebi parmak izi kadar birbirinden farklı. Bu farklılık kendi içinde bir takım kümeleşmelere de sebebiyet veriyor aslında.  Öğle Yemeği, Parotis, Gece öyküleri erkekleri  anlatan yapısıyla, erkek zihninin dıştan asla anlaşılmayan şekliyle aslında kendini sürekli kıyas etmesi ile bir kümeyi; öznesini daha çok kadınların oluşturduğu   Bahçede, Hayatımdaki Kurabiye,   Leopar ile Antilop, Yüzümde Fotoğraf Korkusu, Masal Bitti, Ağaç Ev öykülerinin  bir topluluk, aile, toplum yapısı olay örgülerini anlatması ile bir başka kümeyi;  Ağabeyim Bir Fesleğen Mi? Ölü, Duvar öykülerinin şiirle kol kola yürümeyi tercih etmesinden mütevelli  karakterler ve olay örgüsü açısından parçalı kopuk yapısının bir kümeyi oluşturması.   Karakter, olay, mekan kümeleşmeleri aslında plansız, programsız  içsel (içgüdüsel)bir akış sonucu oluşmuş diyebilir miyiz?

Şengül Can: Aslında özellikle yapmadım. Ama bu kümeleme diğer öyküleri de ortaya çıkartması bakımından faydalı olmuş bence. Genelde kadın öykü kişilerinin yer aldığı öyküler öne çıkıyordu. Erkeklik de, sistemle uyuşamayan, kendi içine kapanan, erkeklik rolünün altında ezilmiş olan erkeklerin de hikayelerine yer vermeyi istediğimi söyleyebilirim. Dil mevzusu ise tamamen içerikle ve anlatma biçimiyle ilgili bir durum. Söylediğiniz öyküleri daha farklı bir dil ile anlatamam diye düşünüyorum. Anlatılan olay, öykü kişilerinin zihin yapısı beni buna zorluyor gibiydi.

Aynur Kulak: Hemen hemen her öykünüzde karşımıza bir şekilde çıkan toplumsal cinsiyet kavramına gelmek istiyorum. Fakat özellikle İklimler öyküsüne vurgu yaparak konuşmak isterim. Öykü bozkırın ortasında bir köyde geçiyor. İki kadının ilişkisi söz konusu böyle bir yerde. Gülsüm’ün ölen kocası, Meryem’in abisi aynı zamanda.  “Meryem Gülsüm’le kalır”  “Ve köyü saran dedikoduları.” Üçüncü bir kadının varlığı söz konusudur aynı zamanda. Kadını toplumsal cinsiyet rollerinde yok sayıyoruz ama cinselliğin yapısını da en çok kadınlar üzerinden  kuruyoruz. Yok sayılan ama asla vazgeçilmeyen de bir durum var, neden? Meryem ile Gülsüm’ün ilişkisi hayalini kurduğumuz ideal ilişki modeline o kadar uygun ki ama iklimden dolayı (kış) kapalı kapılar ardında kalmaya mahkum. İklim değişse de mahkum. Bahar gelse de.

Şengül Can: Amacım bu öyküde taşraya bakmaktı aslında. Taşrada geçen queer bir hikayeye çok da rastlamadım. Elbette vardır diye düşünüyorum. Muhtemelen benim eksikliğim. Ama neden daha fazla yazılmasın. Şimdi taşra üzerine düşünürken de başka sorunlar ortaya çıkıyor. Taşra çok gizemli ve mistik de anlatılmıştır bir yandan. Gözlemlediklerimden yola çıktığımda taşranın öyle mistik bir tarafı da kalmadı. Birçok köyde internet var, çoğu kişide akıllı telefon. Alış veriş merkezleri, süper marketler yine değişen başka şeylerden biri. Hane sayısının azalması, göçün artması da buna ekleniyor. Ben burada iki durumun arasında bir köyü anlatmak istedim. Bu köyde Meryem ile Gülsüm nasıl sevebilirlerdi birbirlerini. Toplumun belirlediği normlar ve toplumsal yargılar olmaması en büyük dileğimiz aslında. Ama köyde bu durum ne kadar mümkün? Nasıl mümkün? Bütün bu sorulardan da ötesini görmek istiyorum sanırım artık. Hem de bir okur olarak da bu durum böyle. Çünkü bu süreç iki kadının bir yandan da kendilerini keşfetme süreci. Onların ruh hallerine, iç dünyalarına, çelişkilerine, kafa karışıklıklarına da odaklanmak istedim. Bu toplumsal yargılar, korkular içinde o akışkanlık. Kadınlar bunu başarıyor. Taşrada da olsa kendi hikâyeleri. Bu hikâyede bir kaybeden de yok aslında. Belki de aşk ömrü olan bir şeydir. Bitiyor. Sonsuza kadar mutu yaşamıyorlar. Daha sonra başkaları dahil olacak hayatlarına. Böyle de olsa hikâye bize yine de kış mevsimini çağrıştırıyor. Ama dışarısı kış iken evin içinde başka başka mevsimler yaşanıyor. İklimler adı sanırım bununla ilgili. Bir de Nuri Bilge Ceylan sevgisinin verdiği bir çağrışım.

Aynur Kulak: Genelde kitaba ismini veren bir öykü olur kitabın içinde fakat Devamsız isimli bir öykü yok. Bu anlamda adı devamsız olsaydı en uygun öykü Tırare olurdu sanırım. Her anlamda devam edemeyen bir karakter var. O kadar devamsız ki, bir gün hikayeyi yazarsam diyor ama hikayeyi dahi yazamıyor. Devamsızlık tam da böyle bir şey değil mi, aynı Tırare öyküsünde olduğu gibi, hikayeyi yazamamaktan ziyade, aslında hikayeyi sürdürememek. Yaşayamamak.

Şengül Can: Bu öyküde arzu meselesi üzerinden yola çıkmak istedim. Zaten tanımlaması da zor bir konu. İşin içerisine bir de kent yaşamı, benliğimizi başka birine açmanın verdiği tedirginlik. Kafa karışıklığı, geri çekilme. Bütün bunlar öyküyü anlatma biçimine de yansıdı. Yazar anlatıcı da bu sınırlarda gelip gider. Evet bütün bunlar büyük fotoğrafı görmemize de engel olur. Her şeye rağmen devam eden hikâyeye dönüp baktığımızda tüm çelişkilerimiz, korkaklıklarımız, kendimize dönen öfkelerimize rağmen aslında hikâyenin içindeyiz. Hatta anlatıyoruz, yazıyoruz.

Aynur Kulak: Öğle Yemeği, Parotis, Gece,  Hayatımdaki Kurabiye  öykülerinizi farklı bir yerden ele almak istedim üstteki soruda ama bu öykülerin kurgularını atlamak istemiyorum. Kitaptaki diğer öykülerden ayrılır şekliyle bu öykülerdeki hikayeyi anlatışınızdan, kurgunuza, karşı tarafa (okuyucuya) geçirmek istediğiniz hissiyata kadar farklı bir şeyler var. Parçalı kurguyu seçmenize rağmen bütünlük duygusu yaratması diye düşündüm. Birbirinin karşısında duran duyguları kucaklaması, mesela yaşam karşısında ölümü kucaklaması, ama bunu düz bir öykü anlatımıyla yapmaması ya da kaybettiği aşikar olmasına rağmen karakterlerin mücadele etme isteği belki… Kurgularıyla farklı bir yere konumlanan bu öyküler neyin ifadesi?

Şengül Can: Bunun özel bir nedeni var mı diye düşünüyorum. Aslında bilmiyorum. Ama tahmin edebilirim. Belki de ikilikler arasında sıkışmış öykü kişileridir. Toplumla kendi bireyselliği arasına, toplumsal cinsiyet ile özgürlüğü arasına, ataerkillik- tahakküm ile isyan- kabuğunu kırma duygusu arasına, kalmak ile gitmek arasına. Hayat böyle değil bir yandan. Aralarda hep geçişler ve geri dönüşler ya da aynı yere çakılıp kalma halleri var. Bir yandan da devam etmemiz gerekiyor. Ama devam etmenin bir zorunluluk olmadığını düşünen öykü kişileri de var.

Aynur Kulak: Yalnız kalmamız gereken anlarla, birileriyle beraber olmamız gereken anları bizler pek de belirleyemiyoruz galiba. İhtiyaç duyduğumuz şeyler, ihtiyaç duyduğumuz anda ters taraflara düşüyor sanki. Devam ederken, devam edemiyor olduğumuz duygusu buradan mı ileri geliyor acaba diye düşündüm kitabı bitirdiğimde. Kitabın tamamındaki tüm öyküler bu düşünceme sebep fakat daha çok  kitabın son öyküsü Kalabalık kitabı bitirdiğimde bu düşünceyle tam anlamıyla sarmalanmama sebep oldu sanırım. “Kaçtığın hikaye kimin hikayesi. Kendi hikayesini bırakabilir mi insan?” Öykülerimizi gerçekten bizler mi belirliyoruz? Kalabalık öyküsü hem bu anlamda ayrılıyor (özellikle üzerine konuşulması açısından) hem de kitabın son öyküsü olmasına rağmen öyküleri hiç düşünmediğimiz noktadan düşünmemizi, kavramamızı sağlıyor, ne dersiniz?

Şengül Can: Kalabalık öyküsünü kitabın son öyküsü yapmam sanırım bütün bunlarla ilişkili. Bunu özellikle yapmak istedim. Geniş çerçevede edebiyat ve hikâye anlatma üzerine de düşünmek. Hem de anlatıcının konumu üzerine de aynı zamanda. Kitabın geneline de yaymaya çalıştığım bu bir çeşit “panoptikon” hali. Öykü kişileri bunu bakışlarda hisseder. Son öyküde bu bakışa yöneliyor. Bu defa okurun bakışını da çağırıyor. Ve onu da yüzleşmeye zorluyor. Kurgusal bir metin bunu başarır mı bilmiyorum. Böyle bir gücü var mı? Ama düşünmek istedim. Katili, kadını izleyen o edilgen bakışı, silah doğrultulan anlatıcıyı ve kurmaca metni okuyanları. Okumanın, yazmamım, izlemenin konforunu kendimi de içine dahil ederek sorgulamak belki. 

Aynur Kulak: “Bir Evi En Çok Ne Zaman Terk Edersin?” 2018 yılında Galata Perform’da okuma tiyatrosu kapsamında seyirci ile buluşan oyununuzun adı.  Uzun değil kısa bir süre sonra evlerimizi terk edemedik, aksine evlerimize döndük ve  kapanmak zorunda kaldık. Nasıl devam ediyorsunuz Şengül Hanım? Daha doğrusu nasıl devam etmeye çalışıyorsunuz? Ne oldu sizce tam olarak, bu süreçleri, böyle bir dönemi neden yaşamak zorunda kaldı insanlık? Bu dönemle birlikte neler gerçekten değişecek? Ve sanki  pandemi sürecinde hiç sınanmamışız gibi her konuda ve her alanda şiddetin gücü, görünürlüğü  gittikçe artarak devam ediyor.  Umudunuz var mı?

Şengül Can: Evet hiç aklımıza gelmeyecek şeyler başımıza geldi belki. Önceleri tanımlayamadığım anlam veremediğim bir süreçti. Açıklaması zordu. Sağlık işin içine girdiği için de oldukça stresli bir süreçti. Uzun süre evde kedimle birlikteydik. Stres ve bu asosyal hayat beni çok olumsuz etkiledi en başta. Geceleri uyuyamıyordum. Gündüzleri birkaç saat uyuyup evden çalıştığım için de işlerimi sürdürmek zorunda kalıyordum. Bir süre böyle devam etti. Daha sonra yazı ile daha sıkı bir bağ kurduğum günler geldi. Bu dönemde bir uzun öyküye başladım. Başlangıç tarihi olarak da corona dönemini gösterdim. Hem ilk kitap ile ikinci kitap arasında yazı ile ilgili düşüncelerim, deneyimlerim hem de hayatın kendi yolumu bulmam noktasında bana çıkarttığı zorluklar. Yazı ile devam etmem, tutunmam, ya da iyileşmesem bile bağışıklığımı güçlendirmesine çıkıyordu. Başladığım öykünün girişine yakın dostum Mehmet Ersoy’un bir sözünü yazdım. “Nükleer bomba düşmüş olsa bile, eğer ki hayattaysan, bir yaprağa yaz ya da bir ağaca konuş.”  Böyle böyle devam etmek için nedenler buldum. Yolumu kaybettiğimde hayatıma bir odak. Bu illa yazmak da değil. Ama benim için böyle sanırım. Yine pandeminin başlangıç tarihlerine denk gelen süreçte Mor Dayanışma Derneğinin çağrısıyla kadınların ve lgbti+’ların katılımına açık bir “benim yolum başlıklı” bir öykü atölyesi düzenledim. İki buçuk ay süren ürettiğimiz ve bize iyi gelen bir süreç geçirdik diyebilirim.

Umutsuzluğumu mizahla karşılamaya çalışıyorum bu ara. Mizahı hayatıma ne kadar katabilirim. Bunu soruyorum kendime. Bu dönemde geçecek, yeni şeyler öğrendik bir yandan da. Online bir sürü etkinlik yapıldı, bazı şeyleri yerini yenileri ile değiştirecek ve belki bu dönem de bir prova oldu. Bekleyip göreceğiz sanırım.

Hayata müziği ile değen kadınlar-V: Maria Anna Mozart

Tarih sayfaları, ataerkinin gölgede bıraktığı, eşitsiz fırsatlar sunup körelttiği, başarısız gösterdiği, unutturduğu sayısız kadının ismiyle dolu. Bazen yaşadıkları dönemde tanınmayarak bazen yazılmayıp unutturularak tarihin gölgede bıraktığı bu kadınlardan biri de Maria Anna Mozart. Bu öteki Mozart, kardeşinden de önce besteler yapmaya, piyano çalmaya başlamış olsa da sanatın tarih tarafından gölgede bıraktığı ama hepimizin bildiği erkek Mozart ile aynı yeteneğe ve dehaya sahip biriydi. Bu da “neden tarihin ötekilerini yazmalıyız?” sorusuna cevap veriyor sanırım. Bilmediğimiz sayısız kadının, lgbti+ bireyin, çocuğun, işçinin ve türcülüğün yok sayıp yaşam hakkını çaldığı insan türü dışındaki varlığın öyküsü gizlenmiş bir biçimde bizleri bekliyor zira.

Nanerl takma adıyla tanınan Maria Anna Mozart, 1751 yazında dünyaya geldi. Henüz yedi yaşındayken piyonun atası olan klavsenin başına geçti ve çalmaya başladı. Dünyada büyük bir üne sahip olan kardeşi Mozart onu takip etti, Nannerl kardeşinin idolüydü. Hayallerinde inşa ettikleri krallıkta, sadece ikisinin anladığı bir dilde düşler kuruyorlardı.

Young Mozart's London | View from the Mirror

Müzik dehası bu iki çocuğun babası ve eğiticisi Leopald Mozart, 1762 ile onları tanıtmanın zamanı geldiğini düşünerek büyük bir turne düzenledi. Bu süreç, Nannerl için deneyim kazandığı ve bakış açısını değiştirdiği bir süreç oldu. Bugün daha çok Wolfgang ismi anılsa da dönemin en çok konuşulan isimlerinden biri de Maria Anna idi.

The Quiet Genius of Maria Anna Mozart | All About History

Babalarının hastalanması üzerine iki Mozart da sessiz bir sürece girse de birlikte üretmeye devam ettiler. Bu arada Maria Anna, Wolfgang için bir senfoni yazmaya başladı. Kardeşler, birlikte çalışmaya devam ederken ablasından ilham alan Wolfgang, pek çok yeteneğini onun yönlendiriciliği ile geliştirdi.

Maria Anna, 18 yaşına geldiğinde ise onun için planlanan hayat farklı bir yöne evrildi. Çünkü bir kız çocuğu için seyahat ve müzik yeteneğini sergilemek hoş karşılanabilirken bir kadın için bu, korkunç bir şeydi. Toplumun bu tutumunun oğlunun kariyerini riske atacağını düşünen Leopald, seyahat programlarından Maria Anna’yı çıkardı. Nannerl artık tüm kadınların durması istenen yerdeydi, evdeydi.

Maria Anna, eve hapsedilişinin ardından müziği ve üretmeyi bırakmadığı gibi kardeşi için üretmeye ve provalarında çalmaya devam etti. Babası ve sonrasında da eşi tarafından hayatı baskılanan Nannerl erkeklerin istediği hayatı yaşamak zorunda bırakılan sayısız kadından biri oldu.

Maria Anna, babasının ve eşinin ölümünün ardından kendi hayatını dilediği gibi yaşama konusunda nihayet özgürdü. Çocuklarını da alıp Salzburg’a taşındı ve müzik öğretmenliği yaparak hayatını geçindirmeye başladı.

Ataerkinin onun için ideal gördüğü hayata hapsedilse de müzik tutkusunu hep içinde taşıyan Maria Anna Mozart için pek çok kişinin kullandığı ifade ‘gölgede kaldı’ olsa da o, gölgede kalmadı, gölgede bırakıldı ve 1829’da yaşanmamışlıklarla hayata veda etti.

Kaynak: Maria Anna Mozart

Yazı dizisinin diğer yazıları için:

Hayata müziği ile değen kadınlar-I: Antonia Brico

Hayata müziği ile değen kadınlar-II: Neveser Kökdeş

Hayata müziği ile değen kadınlar-III: Amy Beach

* Hayata müziği ile değen kadınlar-IV: Ethel Smyth

Amin Maalouf ile çevrim içi edebiyat buluşması

Institut français Türkiye’nin düzenlediği Edebiyat Salonu çevrim içi etkinliğine bu ay eserleri 38 dile çevirilen ünlü yazar Amin Maalouf katılıyor. Etkinlik 28 Nisan tarihinde saat 19.00’da Zoom platformunda gerçekleşecek. 

Yiğit Bener’in sunumuyla gerçekleşecek olan Edebiyat Salonu’nda Amin Maalouf’a, eserlerini Türkçe’ye kazandıran çevirmen ve yazar Ali Berktay da eşlik edecek.

Fransız Akademisi’nin 2011’den beri üyesi olan Fransız-Lübnanlı romancı ve gazeteci Amin Maalouf, 1993 yılında aldığı Goncourt ödülü de dahil olmak üzere birçok ödülle taçlandırıldı.

Eserleri Türkiye’de giderek artan sayıda sadık bir okur kitlesi tarafından takip edilen Maalouf, son romanı Empedokles’in Dostları ve denemesi  Uygarlıkların Batışı ile halihazırda büyük bir başarı kazanmış durumda. Bu iki eser çerçevesinde ve merkezinde birden fazla kimlikle bağlantılı çatışmaların yer alacağı bu fikir tartışmasını her zaman olduğu gibi yazar Yiğit Bener sunacak.

* Fotoğraf JF PAGA

Amin Maalouf 1949’da Lübnan’da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı; 1976’dan beri Paris’te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitap yazmaya ayırmaktadır.

Çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini yapıtlarında başarıyla işleyen Maalouf, ilk kitabı “Les Croisades vues par les Arabes” (1983, “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri”, YKY) ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986’da yayımlanan ve aynı yıl Fransız – Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı (ilk romanı) “Léon l’Africain” (Afrikalı Leo, YKY) ise bugün bir “klasik” kabul edilmektedir.

Maalouf’un 1988’de yayımlanan ikinci romanı “Samarcande” da (Semerkant, YKY) coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. “Les Jardins de Lumière” (1991, Işık Bahçeleri, YKY) ve “Le Ier Siècle après Béatrice” (1992, Beatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl, YKY) adlı romanlarının ardından, 1993’te yayımlanan romanı “Le Rocher de Tanios” (Tanios Kayası, YKY) ile Goncourt Ödülü’nü kazanan yazarın, “Les Echelles du Levant” (Doğu’nun Limanları, YKY) adlı romanı 1996’da, “Les Identités Meurtrières” (Ölümcül Kimlikler, YKY) adlı deneme kitabı 1998’de çıktı. Maalouf 2000’de “Le Périple de Baldassare”ı yayımladı (Yüzüncü Ad – “Baldassare’nin Yolculuğu”, YKY). Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho’nun bestelediği opera için yazdığı “Uzaktan Aşk” (2002, YKY) Maalouf’un ilk librettosudur. 2004’te “Origines” (Yolların Başlangıcı, YKY) adlı romanı, 2006’da ikinci librettosu “Adriana Mater” (YKY) 2009’da ise ikinci deneme kitabı “Le dérèglement du monde” (Çivisi Çıkmış Dünya, YKY) yayımlanmıştır. Amin Maalouf 2011 yılında Académie Française’e seçilmiştir.

*Etkinlik, Zoom üzerinden Türkçe simültane çeviri ile gerçekleşecek.Kayıt olmak için bağlantıya tıklayınız.

* Telif hakları gereği görsel ile birlikte © JF PAGA ibaresinin kullanılması zorunludur.

Kalbimin Işıklı Aynası. “Hildegard von Bingen”

Azize Bingenli Hildegard 12. yüzyılda yaşamış, Benediktin tarikatına mensup Alman asıllı Tanrı keşifçisidir.

Ortaçağ Avrupası’nın en tanınmış kadın şahsiyetlerinden birisi olan Bingenli Hildegard, Roma Katolik Kilisesi tarafında azize olarak tanınmış ve 2012’de Papa Benedictus tarafından “Kilise Doktoru” ilan edilmiştir.

Şimdi, Batı’nın materyalist dini konumlandırmalarını geride bırakalım? Ve Hildegard’a bakalım. Kendisine birçok açıdan bakmak mümkün olsa da, bu yazıda müziğini konuşmak istiyorum.

Sesin, bizler için hala gizemini koruyan bir fenomen olduğu kesin. Şu anda materyalist bilimimiz konuyu biraz daha açtı ve titreşimleri görünür hale getirdi. Bir yüzyılda böyle bir ilerleme iyi mi kötü mü bilemedim.

Düz bir yüzeye, kum taneleri serpip frekansa veya dalga boylarına göre kumlardaki değişmeyi hepimiz gördük değil mi? Görmeyenlere tekrar hatırlatalım çünkü birazdan büyüye başlayacağız.

Şimdi, konuşuyorum ve yaratıyorum, magusların dediği kısa özet. İşte büyünün temeli, yaratımın temeli. Yuhanna incilinde “Başlangıçta söz vardı” diye başlar. Haydi iki küme arasındaki bağları kuralım, zihnimiz bunu çoktan yaptı değil mi?

Şunu bilmemiz gerekiyor, konuşmak yaratımdır. Düşünmek, yaratımdır. Konuşmanın kökünün düşünmeyle başladığına hemfikiriz değil mi? Mental Plane, özellikle de yüksek mental düzlem ya da insan egosunun bulunduğu alanın genel ifadeleri geometrik şekillerdir. Desenler, geometrik şekiller, fraktal gibi bir doğası vardır (anlatım olarak) Şimdi oradaki soyut formların, burada somutlaşması (titreşim, frekans, dalga boyu gibi) ne olabilir?

İnsanın fonksiyonuna dair bir fikir daha. İnsan burada ne yapıyor, ben burada ne yapıyorum soruna bir açıklama daha geldi. Yaratıyorsun! Bravo, aramızdan bazıları Tanrı olacak ilerde. Daha yolumuz var sanırım.

Konu hiç de mistik ya da dini değil. Azize Hildegard yaşadığı zamanda çalışmaları bu başlıklarda üretilmiş olabilir ancak inisiyenin ifadesindeki incelik zamanının kabullerini aşar. Bu özellikler bir o kadar da yüksek ahlaki değerlere sahip. Tertemiz bir alan, saf bir kalp ile erişeceğimiz yerler. İnisiyasyon da bu yüzden var? Şöyle bir soru soralım, acaba nasıl inisiye olunuyor?

Egzoterik bilim sağolsun, olayları gözümüzün önüne seriyor ancak nedensellik bağını kuracak ezoterik bilgi olmadığı için yine dışsal/materyalist bilim onu öğütüyor. Yüzeydeki kumların aldığı şekilleri neye bağlayacağız ve bize ne kattı onu orada öyle görmek?

Bütün olay burada yığılıyor işte. Analojiler başlıyor, hikayeler başlıyor, kuantum sıçramalar başlıyor, esmalar, zikirler, mindfulnesslar (ne demek acaba?), bir guru ve tebaası da bu alanda yığılıyor. O da şu, bir gerçek ifşa olmuş. (Ezoterik olanın küçük bir kısmı, sonuçta kitlelerde inisiye olmalı.) Biri de bu ifşayı alıp, kitlelerin anlayacağı şekilde açıyor ve yorum katılıyor analoji yapıyor, güzel güzel hedefler veriyor.

Of, burada bir şey olabilir. Ezoterik yolu keşfetmeye çalışan, yolda olan öğrencilere Alice A. Bailey’in “What is an Esoteric Shool” makalesini öneriyorum. Kova Çağı ne demek biraz daha iyi anlamış oluruz. Makale, sitesinde var, ücretisiz olarak okuyabilirsiniz. Çünkü ezoterik olanın ne olduğunu anlarsak, diğerlerinin ne olduğunu anlarız.

Kişi kendi kendine “lead” etmeli, kişinin tek öğretmeni vardır o da Monad’ı ve Ruh’udur (Solar Angel diyelim, bazıları belki araştırmak isteyebilir?) Bütün iş ona bu yolu göstermekte. İlk başlarda çok dağınık oluyor, çünkü Ruhu nasıl bulacağız? Çünkü bizim kafalar alışmış sınıflara, derslere, ders aralarına, pazartesiye/salıya, sınavlara geçer not olmalara ya da biri konuşsun ben dinleyimlere. Tabii ki, olay bundan çok daha fazla. Bu biri anlatmayacak demek değil bu, yoldaki herkes birbirine yardım edecektir, anlatacaktır ancak iş sana düşüyor, sistemli çalışmadan, araştırmadan, üzerine düşünmeden, gözlemeden, sormadan, denemeden nasıl ulaşacaksın, nasıl enerjilerini temizleyeceksin de sana görünür olacak bir şeyler? Bugün güzel sorular soruyorum. Kendi ışığını üreteceksin dostum, yapacak bir şey yok.

Evet, konu derinleşiyor. Denizlerin büyük balığını mı yakalayacağız yoksa? Azize Hildegard’ın müziği, sözleri, şarkılarının titreşimleri bulunduğumuz ortamdaki diğer düşük varlıkları/enerjileri uzaklaştırmak için kullanılabilir. Yüksek duygularla yazılmış bu yüklü titreşimlerin kıymetini kalbiniz anlayacaktır.