Ana Sayfa Blog Sayfa 379

WEF, Küresel Cinsiyet Uçurumu 2016 raporu yayımlandı

1

Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF), 1971 yılında Klaus Schwab tarafından İsviçre’de kurulmuş uluslararası bir vakıf. İş adamlarıyla siyasetçileri düzenlenen konferanslarla her yıl buluşturan WEF, amacının dünyada çeşitli alanlardaki kötü gidişatı düzeltip iyileştirmek olduğunu iddia etmekte.

WEF, 2006 yılından beri her yıl Küresel Cinsiyet Uçurumu raporu hazırlıyor. Rapor;

1) Ekonomik Katılım ve Fırsatlar
2) Eğitimsel Kazanım
3) Sağlık ve Yaşam Süresi
4) Siyasi Güçlenme olmak üzere 4 başlık altında toplanıyor.

WEF, Küresel Cinsiyet Uçurumu 2016 raporunda 144 ülkeyi değerlendirdi. Bu rapora göre ilk sırada İzlanda, son sırada ise Yemen var.

Yayımlanan raporda Türkiye 2015 yılında olduğu gibi 2016 yılında da 130’uncu sırada yer aldı. Türkiye, 2006’da hazırlanan ilk raporda da 115 ülke arasında 105’inci sırada yer almıştı. 2006 ve 2016 verileri bize açıkça gösteriyor ki, Türkiye aradan geçen 10 yılda cinsiyet eşitsizliğini giderme konusunda başarısız olmuştur.

Raporun “Ekonomik Katılım ve Fırsatlar” başlığı altındaki sonuçlarına baktığımızda anlıyoruz ki ; Kadın – erkek arasındaki ekonomiye eşit katılım farkı dünya genelinde gittikçe artmış ve 2008 yılından bu yana en kötü değere 2016 yılında (yüzde 59) ulaşmış durumda. Kadınların erkeklerden daha az gelir elde etmesi (eşit işe eşit ücretin olmayışı, cam tavan ve benzeri) durumunun devam etmesi halinde ise bu farkın daha da büyüyeceği bir gerçek.

“Ekonomik Katılım ve Fırsatlar” başlığı altındaki diğer bir sonuca göre ise, küresel boyutta kadınlar erkeklerden günde 50 dakika daha fazla çalışıyor. Günlük 50 dakikalık fazla çalışma sürelerini topladığımızda ise kadınların erkeklerden bir yılda 39 gün daha fazla çalıştığını görebiliyoruz. Üstelik bu 39 gün Hindistan, Estonya gibi ülkelerde 50 güne kadar çıkıyor.

kadin ve dogaAynı başlık altında belirtildiği gibi, ev içi görünmeyen emek (temizlikten sorumlu olma, yemek yapma gibi), çocuk ve yaşlılara bakım gibi konularla kadınların ilgilenmesi ve bunlardan kadınların herhangi bir maddi kazanç elde edemiyor oluşu 2016 yılında da kadınların ekonomik alanda önüne çıkan en büyük engellerden biri olmaya devam ediyor.

Kadınların kamusal alandaki görünürlüğünün ve kazançlarının artıp erkeklerle eşit olmasının yolu ise yayımlanan rapora göre epey uzak bir tarihte bizleri bekliyor. 2015 yılında kadın – erkek arasındaki ekonomik uçurumun kapanabilmesi için öngörülen tarih 2133 yılı iken, 2016 yılı raporuna göre bu tarih 2186 yılına gerilemiş durumda. Bu bilgiler ışığında rapora göre, kadın – erkek arasındaki çalışma eşitsizliğinin kapanması 170 yılımızı alabilir.

Türkiye cinsiyet eşitliğine en çok sağlık alanında yaklaştı

Raporun “Eğitimsel Kazanım” başlığı altındaki sonuçları Türkiye’nin kadın – erkek eşitliği açısından eğitimde herhangi bir ilerlemede bulunamadığını gösteriyor. “Eğitimsel Kazanım” gerilemenin ve yerinde saymanın görüldüğü bir başlık oluyor. Buna göre, Türkiye eğitimli kadınların oranıyla 2015 raporunda 105’inci sırada yer alıyorken, 2016 raporunda ise 109’uncu sıraya gerilemiş durumda. En az ilkokul mezunu olan kadınların oranının da 2015 raporunda yüzde 94 iken, 2016 raporunda yüzde 92’ye gerilediğini görüyoruz. Üniversite mezunu kadınların oranı ise yüzde 73 ile 2015 ve 2016 yıllarında aynı kalmaya devam etti.

Raporun “Sağlık ve Yaşam Süresi” başlığı ise Türkiye açısından diğer 3 başlığa göre en iç açıcı başlık oluyor. Türkiye sağlık alanında 1 puan üzerinden 0,980 puan alarak kadın – erkek arasındaki eşitsizliği neredeyse kapattığını gösteriyor. 38 ülkeyle birlikte Türkiye bu alanda ilk sırada yer almayı başarmış durumda. Böylece anlıyoruz ki, Türkiye’de kadın – erkek eşitliğinin en çok sağlandığı alan sağlık.

saglikta-esitlik-2Raporun “Siyasi Güçlenme” başlığı Türkiye açısından yine gerilemenin olduğu bir başlık. Türkiye kadınların siyasete katılımında 2015 yılında 105’inci sıradayken 2016 yılında 113’üncü sıraya geriledi. Meclisteki kadın milletvekili sayısında da bir gerileme oldu. Türkiye, 2015 yılında 85’inci sırada yer alırken 2016’da 100’üncü sıraya geriledi. Kadın bakanların oranına baktığımızda ise Türkiye ancak 137’nci sırada olabiliyor.

Primleri eksik yatıran genelevlere ceza, 501 seks işçisi kadın emekli!

1

İzmir’de sigorta pirimleri yatmayan seks işçisi kadınlar Sosyal Güvenlik Kurumu’na başvurarak emekliliklerini istedi. Yapılan inceleme sonucunda sigorta pirimlerini eksik yatıran genelevlere ceza kesilirken 501 kadın emeklili oldu.

Bir kadının başvurusu ile durumdar haberdar olan İzmir Barosu çok sayıda kadının aynı durumda olduğunu öğrendi ve İzmir Valiliği İnsan Hakları Kurulu’na başvurdu. Kurula “Genelevinde Çalışan Genel Kadınların Hak İhlallerini Tespit ve Araştırma Alt Komisyonu” kurdurduruldu. Genelevleri ziyaret ederek durum çalışması yapan komisyon üyeleri bir rapor hazırladı ve Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) gönderdi.

SGK çalışanları 23 genelev sahibinin işçilerin sigortalarını eksik yatırdığını, paralarını düzenli ödemediğini ve özlük haklarını vermediğini tespitinde bulundu. Bin 800 kadının sigorta primlerinin eksik yatırıldığı ortaya çıkarken işverenlere para cezası kesildi ve eksik primlerin yatırılması sağlandı. Bu sayede günleri dolan 501 kadına emekli maaşı bağladı.

SGK’nın uyarısıyla bin 299 hayat kadınının ise eksik primleri yatırıldı.

Kaynak: Diken 

Türkiye sineması, en iyi filmleri ve yönetmenleri ile Gezici Festival’de

1

Gezici Festival, 22’nci yaşını kutlarken, “Türkiye 2016” bölümü ile Türkiye sinemasının en yeni örneklerini, filmlerin yönetmenleriyle birlikte izleme olanağı sunuyor.

Ankara Sinema Derneği tarafından, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günleri arasında sürdüreceği yolculukta, sinemaseverleri sadece en yeni, bol ödüllü Türkiye filmleriyle değil, yönetmenleri ile de buluşturacak. Filmleri, seyirciyle izleyecek olan yönetmenler Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Kıvanç Sezer, Mehmet Can Mertoğlu, Soner Caner, Barış Kaya ve Rıza Sönmez, filmlerinin gösterimlerinden sonra izleyicilerle söyleşi yapacak.

İzleyicisini bekleyen filmler ve yönetmenler

“Türkiye 2016” bölümünde, beyazperdeye yansıyacak filmlerden biri, ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali’nden ödülle dönen Albüm. Dünya festivallerinde yolculuğu devam eden Albüm, yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi. Çocuk evlat edinen bir çiftin yaşadıklarını konu alan film, sinemamızda nadir görülen absürd tarzıyla, Türkiye Sineması’nın en yenilikçi yönetmenlerinden birini müjdeliyor.

gezici-fest-album-filmKatıldığı festivallerde çok sayıda ödül alan Babamın Kanatları, “Türkiye 2016”nın bir başka ses getiren filmi. Kıvanç Sezer imzalı film, sinemamızda yıllar sonra, işçi-işveren ilişkilerini, işçi ölümlerini ve güvencesiz çalışma koşullarını, gerçekçi bir senaryoya dayanarak anlatmasıyla önem kazanıyor.

babamin-kanatlari-gezici-festBu yıl “Sinemanın Altın Çağı” başlıklı beş filmlik seçkisiyle Gezici Festival’e konuk olan Reha Erdem, son filmi Koca Dünya ile de “Türkiye 2016” bölümünde yer alıyor. İlk gösterimini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen Koca Dünya, Adana Film Festivali’nde de En İyi Film dahil dört ödül kazandı.

gezici-fest-reha-erdem-koca-dunyaToronto Film Festivali’nde gösterilen ve üç dalda Asya Pasifik Ödülleri’ne aday olan Zeki Demirkubuz’un son filmi Kor da yeni kurgusuyla “Türkiye 2016”da gösterilecek.

gezici-fest-kor“Türkiye 2016”, yapısı itibarıyla Türkiye sinemasında az rastlanır türden bir filmi de yönetmeni ile birlikte izleyiciyle buluşturacak. Oyuncu Rıza Sönmez’in sahte belgesel (mockumentary) olarak hayata geçirdiği ilk filmi Orhan Pamuk’a Söylemeyin, Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var, Karslıların Orhan Pamuk’un romanı Kar’ın kendi gerçeklerini yansıtmadığını düşünmesinden esinlenerek perdeye taşınan bir hikâye.

orhan-pamuka-soylemeyin-gezici-festFilmde, hatırlı misafirlerini ağırlamak için acilen müzisyen bulması gereken görme engelli şarkıcı Yüksel takip edilerek Kars sokaklarında dolaşılıyor. Kar romanındakine benzeyen insan, sokak, obje fotoğrafları çeken, Orhan Pamuk hayranı berber Kazım ile geleneksel müzisyenlerin hayaletleri de bu gezintiye eşlik ediyor.

Ve bol ödüllü bir film daha “Türkiye 2016”da. Soner Caner ve Barış Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı Rauf, ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nden bu yana çeşitli festivallerde 18 ödül aldı. Savaşın gölgesinde yaşayan küçük Rauf’un saf aşkını odağa alan film, güçlü sinematografisi ve amatör oyuncularının başarısıyla göz dolduruyor.

gezici-festival-rauf-filmi

Edward Hopper’ın hafızalara yer eden eserlerinin sinemaya uyarlamaları

1

Edward Hopper önemli bir Amerikalı gerçekçi ressamdı. Eserlerinde genellikle ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’ni resmetti. Sanatını tarif etmesini isteyenlere, “Tüm cevap tuvalin üstünde” derdi. Sulu boya ve baskı çalışmaları da yapan Hopper, genellikle yağlı boya çalışmalarıyla ün saldı.

Avusturyalı yönetmen Gustav Deutsch, Hopper’ın geçen yüzyılın ortasındaki Amerikasından o kadar etkilendi ki onun 13 eserini beyaz perde için yeniden yarattı.

edward-hopper-1Edward Hopper bir keresinde geceleyin şehrin merkezini betimleyen Nighthawks (Gece Kuşları) adlı tablosu hakkında, “Muhtemelen farkında olmayarak büyük bir şehrin yalnızlığını resmediyordum” dedi.

Shirley: Visions of Reality / Shirley: Gerçeğin İmgelemleri

Aslında, Hopper’ın çalışmalarındaki bol güneşli ama bir o kadar da hüzünlü modern Amerika görüntüleri vesaire çoğu parça, düşüncelere dalmış yalnız figürleri betimler. Onları bazen sabah güneşinde düşünürken bazen de loş bir barda viski yudumlarken görürüz. Hopper’ın eserleri, betimlediği insanların geçmişine dair merakımızı uyandırır.

Gustav Deutsch, sanatçının yarattığı bu havadan o kadar etkilendi ki bu onu Hopper’ın imgelemleri üzerine kurulu disiplinler arası bir sinema örneği olan Shirley: Visions of Reality’yi (Shirley: Gerçeğin İmgelemleri) yaratmaya itti. Film ilk olarak 2013 yılında gösterildi ancak İtalya’nın Bologna şehrinde Hopper’ın sinema üzerindeki etkisine odaklanan retrospektif sergisi dolayısıyla yine ilgi odağı oldu.

edward-hopper-2Deutsch, Amerikalı sanatçıdan etkilenen ilk yönetmen değil elbette. Hopper bundan önce de birçok yönetmeni etkiledi. Hitchcock’un Rear Window (Arka Pencere) filmindeki röntgenci bakış açısı ya da Wender’in Paris, Texas filmindeki sıcak tonlu çöl manzaraları ve motel tabelaları buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak Shirley, diğerlerinden ayrılan bir film.

edward-hopper-3Hopper’ın tablolarını gerçekçi bir şekilde 3 boyutlu olarak yeniden yaratan film, özgür ve dediğim dedik bir New Yorklu aktörün (Stephanie Cumming) Amerika’da 1931’lerin Büyük Buhranından 1963’teki isyanlarına kadar olan gelgitli 30 yılı boyunca yaşadığı şeyleri anlatıyor.

edward-hopper-4Deutsch’un bu denli gerçekçi olabilmesi tabii ki özenli bir sürecin sonunda mümkün olabildi. Yönetmen, Hopper’ın çalışmalarının sergilendiği müzeleri elinde bir renk paletiyle gezerek tablolardaki tonları en ince detayına kadar tutturmaya çalıştı. Geçmişte mimarlık eğitimi de almış olması ona, Hopper’ın teatral ışığını mekân ve biçim kullanarak yeniden titizlikle yaratma sürecinde yardımcı oldu. Böylelikle yönetmen, aynı etkiyi yaratmak için sadece boyalı bir set kullanmamış oldu. Sonuç; Hopper’ın sürrealist gerçekliğinin bir gerçek hayat uyarlaması.

edward-hopper-6edward-hopper-7Edward HopperKaynakAnOther

Vegan aktivist müzisyen Moby’den çok sert bir tekno punk albümü

1

Genelde dingin, sakin müzik tarzıyla tanıdığımız Moby yeni albümünde bu kez oldukça sert bir elektronik müzik yapıyor. Moby yeni projesi Moby & The Void Pacific Choir ile kaydettiği ilk albüm These Systems Are Failing‘i yayınladı. Müzik dünyasında hayvan hakları konusunda en aktivist isimlerden biri olan Moby, bu albümde yine sert sistem eleştirileri getiriyor.

Müzik dünyasında hayvan hakları ve veganlık denince ilk akla gelen isimlerden biri Moby olur. Hatta ilk akla gelen isimdir. Moby, popülerliğinin zirvesine çıktığı 2000’li yıllardan beri bu alanda hem sözünü sakınmadı hem de ciddi bir aktivist olarak birçok eylem ve farkındalık çalışması gerçekleştirdi.

moby-press-photo_print-version-2011

Müzisyen, yeni projesi The Void Pacific Choir ile ilk albümünü yayınladı. Albümün ismi “These Systems Are Failing” yani artık mevcut sistem başarısız oldu, yok olmaya mahkum diyor Moby. Yeni albümde oldukça sert bir Moby ile karşı karşıyayız, hiç de ondan alışık olmadığımız bir müzikal sertlikle. Albüm klasik Moby stilinden uzak, yani dingin, sakin, ambient tarzda bir trip hop yok. Aksine neredeyse bir tekno-punk albümüyle karşı karşıyayız.

Moby, paylaştığı albüm fragmanlarının ardından albümden ilk parça “Are You Lost in the World Like Me?”yi sosyal medyada geçen ay dinlemeye açmıştı.

Köklerinde punk var

Moby’nin gerçek ismi Richard Melville Hall. 1965’te bir 11 Eylül gününde dünyaya gelen Richard, Moby takma adını ise amcası Herman Melville’in yazdığı Moby Dick  adlı romandan almış. Müziğe adımını 1980 yılında kurduğu “Vatican Commandos” adlı punk grubuyla atan Moby, sonra solo kariyerine yöneldi.

1985 senesinde New York’ta DJ’lik yapmaya başladı. İlk çıkışını “Go” adlı single ile yapan Moby, sonrasında “The Story So Far” adlı ilk albümünü yayınladı. Moby, albüm sonrası Prodigy, Aphex Twin ve Orbital ile turneye çıktı. 1996’da yayınlanan albümü “Animal Rights”da Moby, elektronik müzikle rock müziği aynı potada eritiyordu ve isminden de anlaşılacağı gibi hayvan haklarındaki aktivistliğini müziğine de taşıyordu.

En büyük çıkışı ise 1999’da çıkan Play adlı albümle yaptı Moby. Albüm, 1999’un en iyi albümlerinden biriydi. Albümün başarısını “18” adlı albüm ve özellikle “We Are All Made Of Stars” single’ı takip etti. Sonrası dönem ise bu yıla kadar esasında Moby’nin eskisi kadar ana akım müzik dünyasında olmadığı, daha deneysel işlere projelere yöneldiği bir dönem oldu. Bu dönemde “Earthlings”in belgesel müziklerini de Moby’nin yaptığını hatırlatalım.

moby-high-quality-wallpapers

Los Angeles’te bir vegan lokanta işletiyor

Moby, son olarak Los Angeles’ta açtığı Little Pine adlı vegan lokantasıyla gündeme gelmişti. Tamamı vegan ve organik seçeneneklerden oluşan menüsüyle dikkat çeken restoran tasarım ve mimari açısından da Moby’nin felsefesini ve hayat tarzını yansıtıyor. Moby restorandan elde edilen tüm geliri hayvan hakları dernekleri ve oluşumlarına bağışlayacağını da duyurmuştu.

Ve yeni albüm tanıtımlarımızda alışık olduğunuz gibi birazcık da nostalji; işte eskilerden iki Moby şarkısı

Irmağının akışına ölek mi Türkiye’m?

Irmağının akışına ölürüm diyorlar şarkılarında ama HES nedir diye sorsan bilebilirler mi emin değilim. HES elektrik üretme amacı ile kurulan santrallerdir. Suyu kullanır ve elektrik üretirler. Fakat daha büyük tehlike ise suyu tekellerine almaları. Gelecekte su savaşlarının yaşanacağını herkes biliyor. İşte o gelecek geldiği zaman suyumuzu bu HES şirketlerinden tedarik etmek zorunda kalacağız, tabii ki ücretini de ödeyerek. Yani HES’ler aynı zamanda suyu gasp etmenin ön hazırlığıdır. Bu santralleri bir süredir her yere yapıyorlar. Çünkü bu işte para var. Akışına öldüğünüz her dere ölüyor, her nehir kurudu. En basit derelere bile HES kurarak onları kurutuyorlar. Dere kuruduğu zaman ne oluyor dersiniz? Tabii ki orman ölüyor çünkü orman susuz yaşayamaz.

Ormanın ölmesi sadece bir bölgedeki ağaçların kuruması anlamına gelmiyor, ormanın içinde yaşayan tilki, kurt, kuş, tavşan ne varsa onların da ölümüne sebep oluyor. HES’i tabii ki para için inşa ediyorlar yoksa güneş enerjisi sisteminin ne kadar ekolojik olduğunun herkes farkında. Ama Türkiye maalesef inşaattan başka hiçbir şey üretemeyen bir ülke.

Hatta büyük inşaatları da üretecek kapasitesi olmadığı için başka ülkelerin firmalarına yaptırıyorlar ve buna ilerleme adını veriyorlar. Ürettiği şey ise aslında ülkeyi tüketiyor. HES’ten akan şey su değil, para. HES suyu tutar yok eder, ormanı ve hayvanları yok eder, para akıtır.

İşte bu yüzden, HES üreticisi, çağın çok çok gerisinde kalmış müteahhitler Türkiye’de irili ufaklı ne kadar dere varsa üzerine HES denen yaşam katilini konuşlandırıyorlar. Bu şekilde yakın zamanda derelerimizin ve ırmaklarımızın çoğu kuruyacak, ormanlar kuruyacak, canlı yaşamı ölecek. Ve dolayısı ile akışına ölünecek bir ırmak kalmayınca vatanını “çok seven”ler neye ölecek? Madem ülkenizi bu kadar çok seviyorsunuz ülkenizin yok olmasına karşı çıkın değil mi?

Irmağının akışına ölek mi Türkiye’m?

Ülkücülerin altını asla doldurmadıkları bu ölme mevzusunun da altı boş. Geçtiğimiz aylarda bir döviz* görmüştüm bu dövizde “ırmağının akışına siz ölürsünüz ama HES’lerle biz mücadele ederiz” yazıyordu. Bu cümlenin altına imzamı atarak devam etmek istiyorum.

HES dediğimiz doğa katili mini barajların ormanları öldürmesinin ülkücülere zararı ne olacaktır? Ülkücüler de birçok kesim gibi çocuk yapan kimselerdir. Ormanların ölmesi demek ekolojik dengenin bozulması, oksijenin azalması ve kirli havanın artması demektir.

Ülkücüler, çocuklarını düşünmemektedir, torunlarını ise hiç düşünmemektedir. Kirli havanın artışı ile salgın hastalıklar da baş gösterecektir. Örneğin İstanbul’da 3. köprü için Kuzey Ormanları neredeyse yok edildi, yan bağlantı yollarının açılması ile birlikte ormandan geriye bir şey kalmayacak. Tabii ki bu yollar boşuna yapılmıyor. Şehirleşmenin oluşumuna bakarsanız önce büyük yolların yapıldığını sonra da bu yolların etrafına şehrin kurulduğunu görürsünüz. Yani İstanbul’da orman diye bir şey kalmayacak. Bu da bir nesil sonraki İstanbul nüfusunu bekleyen kötü sağlık koşullarına da işaret etmektedir.

İstanbul’da oksijen seviyesi düşerse bu durumda İstanbul’da yaşayan insanların yaşam kalitesi düşecek ve ardından ortalama ömürler kısalacaktır. Yani 3. köprü aslında yalnızca domuzları, geyikleri, tavşanları, kuşları, köpekleri değil İstanbulluları da yok etmektedir. Bu açıdan bakacak olursak çocuk yapmamayı düşünen ben için “sorun yok” gibi görünüyor. Peki İstanbul’da yaşayıp çocuk yapmayı planlayan ve bu yazıyı okumayacak, okusa da umursamayacak milyonlarca insanın geleceği ne olacak? Sorun şu ki insanların umurunda değil. Bu yüzden aslında umurlarında olmayan sorun tam da onların sorunu.

Taş koymuşum Türkiye’min yoluna!

Türkiye birçok açıdan çok geride kalmış bir ülke. İnşaat yapmayı ilerleme sanan ve bu inşaatların kendini öldürmeye çalıştığının farkında olan bir ülke. İnşaat sektörü neden Türkiye’de çok “önemli” derseniz cevabı daha gelişmiş bir para kazanma yöntemi olmamasıdır. İktidar partisinin üyelerini incelerseniz içinde birçok müteahhit ve iş insanı olduğunu görürsünüz. Yani bu kimseler bu inşaatları para için yapıyorlar ve bizlere ne olduğu, ne olacağı da önemli değil. Çünkü bu kimseler şirket sahibi kimseler ve her şirketin ilk amacı kâr etmektir. Dolayısı ile şirketin amacı şirket sahibinin de amacı olur.

Dünyanın her yerini şirketlerin mahvettiğini hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Kısacası bu kimseler dostumuz değil. Her yeri inşaat doldurarak bizleri gri ve çok kontrollü bir yaşama mahkum ediyorlar. Para için, güç için. Ve “akışına ölünen” ırmaklar için akışına öleceğini iddia eden kimsenin en ufak bir şey yaptığını da görmüyoruz.

Doğanın ve yaşamın düşmanı Madde 80!

Gene, arkadan iş çevirircesine çıkarılan kanunlardan biri ile karşı karşıyız. İktidar partisi bunu gece yapıyor ki kimse karşı çıkamasın. Bunun nedeni kendilerine daha çok para kazandıracak olan maddeyi çıkarmalarına kimsenin engel olmamasını istemeleri.

Karadeniz İsyandadır
Karadeniz İsyandadır

Müteahhitlerden ve iş insanlarından oluşan hükümet partisi kendisine kolaylık sağlayacak maddeleri hazırlayarak ülkenin her yerinde istedikleri gibi inşaat yapabilecekleri maddeleri geçirdiler. Bu nereden bakarsan bakalım canımıza kast etmenin yasalaşmış halidir. 65 yıl yerine 45 yıl yaşasaydınız ve bunun sebebinin bazı müteahhitlerin para kazanma yöntemi olsaydı ne yapardınız? Yani müteahhitler para istiyor diye ormanları yok edecek, havayı bizim için uygunsuz hale getirecekler ve bizler bu kalitesiz havadan dolayı daha az yaşayacağız. Onlar ise tabii ki yeşili bol, havası temiz yazlıklarında keyif sürecekler. “Biz”lerin yaşamlarından çaldıkları ile…

Köylerde mücadeleler sürüyor. HES yaparak ormanları, tarlaları, hayvanları susuz bırakan müteahhitlerin isteği üzerine köylüler jandarmalar tarafından öldüresiye dövülüp gözaltına alınıyor. İktidar partisi jandarmaya hakimdir. İktidar partisi de müteahhitlerden oluşmaktadır. Müteahhitler HES yaparak doğayı öldürmektedir. Bu noktada jandarma aslında müteahhitlerin ücretsiz fedaileri pozisyonundadır.

Bir ülkücü düşünün ki “ırmağının akışına ölürüm” deyip sonra askere gidince ırmağını korumak isteyen köylüleri silah dipçikleri ile dövsün. Mümkün mü? Artvin’de, Karadeniz’de ve birçok yerde HES protestolarında köylülerin nasıl yerlerde sürüklendiklerini gördük ve hâlâ müteahhit hükûmet bu saldırılara devam ederek doğayı yok ediyor. Ana amaçları tabii ki doğayı yok etmek değil, ana amaçları para kazanmak. Para kazanma yöntemleri ise doğayı ve bizleri yok etmek üzere.

Kısacası Madde 80 taş koymaktır Türkiye’nin yoluna!

Madde 80 hakkında detaylı bilgi içeren yazımızı okumak için lütfen tıklayın. 

*Döviz: Genelde eylemlerde protesto sloganlarının yazdığı, elle tutulan ve bir sapı olan büyükçe karton.

 

Euskadi’den İstanbul’a birlikte daha güzeliz mesajı

Bazen sanat her şeye cevap oluyor; ırkçılığa, ayrımcılığa, faşizme…

Her tarafından bölünmeye çalışan insanların dünyasına tepki olarak karma sergiler, birlik olmanın güzelliğine ve gücüne dikkat çekiyor. Dünyanın farklı ülkelerinde doğup, doğdukları yerden uzak bir ülkesinde sanatın buluşturduğu sanatçıların, başka bir ülkede bir karma sergiyle toplanması hali çok etkileyici.

Uzun yıllardır İspanya’nın Bask bölgesinde yaşamını sürdüren ressam Şükrü Karakuş’un kendiyle beraber o bölgede yaşayan 17 ressamın işlerini getirdiği karma sergi “Euskadi” Niş Art Galeri’de 10 Kasım tarihine kadar ziyaret edilebilir.

Sergiyi ziyaret ettiğimizde kendisiyle hem sergi hem de genel bağlamda sanat kavramı üzerine de konuştuğumuz Karakuş:

Yirmi yılı aşkın bir süredir yaşadığım Euskadi’den (Ayrı dili ve kültürü ile İspanya’nın özerk Bask Bölgesinin Baskça yazılışı) ben dâhil 17 sanatçının çalışmalarını İstanbul’a getirmekten mutluyum.

Çoğunluğunu Basklı sanatçıların oluşturduğu grubun içinde Euskadi’de yaşayan İspanyollar, Finlandiyalı ve Alman sanatçılar da var. Bir sanatçı inisiyatifi olarak görülmesini istediğim bu etkinlik Euskadi’nin güncel sanat pratiğinin sadece bir kısmını yansıtmakta. Sanat kültürler arası iletişim ve birlikte yaşama arayışlarının sağlam temellerinden biridir. Bu tür etkinliklerin çoğalmasını diliyorum.”

Bask bölgesinin feminist partisinden milletvekilliği için de yarışmış olan sanatçı;

Bask bölgesi ayrılmaz, bölgede yaşayan insanlar böyle bir ayrılık istemiyor hatta referandum da yapılsa bir ayrılık olacağını düşünmüyorum. Çağımız bölünerek, ayrılarak ve yalnızlaşarak değil; birlik olarak, sınırlara hapsolunmadığı takdirde iyileşme gösterecektir. Elbette insanlar yaşadıkları bölgelerin yönetimiyle ilgili hak sahibi olmalılar ama bunun yolunun bölünmek olmadığına inanıyorum.

euskadiden-i%cc%87stanbula-birlikte-daha-guzeliz-mesaji-2euskadiden-i%cc%87stanbula-birlikte-daha-guzeliz-mesaji-1

Modern Sanat “Kamu” Koleksiyonu: Alanda izleyicinin etkisi yazı dizisi -III

Her hafta ilginç bir dönüşüm gözlemliyorum. Bu hafta artık daha da mimari ile bütünleştiğimiz, artık içinde bulunduğumuz alanın bir parçası olduğumuzu hissettiğim bir haftaydı.

Konu neydi derseniz, şuradan başlamıştık. Alexandra Pirici ve Manuel Palmuş‘un, SALT Galata‘da gerçekleşen Modern Sanat Kamu Koleksiyonu performatif sergisinde ikinci haftayı da böyle geçirmiştik.

Geldik üçüncü haftaya.

26.10.16

Bir izleyici, performansta sunulan parçalardan biri olan “İvmeci Bir Politika İçin Manifesto“nun yaratıcıları Nick Srnicek ve Alex Williams ile birebir çalışmış biriydi. Paris’te yaşayan ve iklim politikaları üzerine çalışan bir İngiliz. Biz ise Türkçe yapıyoruz performansı. Onun katıldığı kısımda duyuyor Alex Williams ve Nick Srnicek’in isimlerini, şaşırıyor. İzleyiciyle konuştuğumuz kısma gelince de bu konuda bahsettik haliyle. Benim de sadece şu alıntı ile hayatıma giren manifesto ilginç ve bütününü okumakta ve buradan açılan kapılardan girip araştırmakta fayda var.

Kapitalist hız, bir eliyle yerinden kopardığını diğer eliyle oraya bağlıyor. Modernlik, ekonomik büyümenin istatistiki ölçülerine indirgenip, toplumsal yenilikçiliğin etrafı komünal geçmişimizin kiç artıklarından bir kabukla kaplanıyor. Thatchercı-Reagancı liberalleştirme, Viktoryen ‘köklere dönüş’çü aile değerleri ve dinî değerlerle rahatça aynı sırayı paylaşıyor.

Marx, Nick Land’le birlikte, bugün de paradigmatik ivmeciliğin öncü düşünürü. Marx, modernliği reddeden bir düşünür değildi, aksine onu çözümlemeye ve içeriden müdahale etmeye çalışıyordu; tüm sömürü ve yozlaşmasına rağmen kapitalizmin bugüne kadar oluşan en ileri ekonomik düzen olduğunun farkındaydı. Kapitalizmin kazanımları geri döndürülmeyecek, kapitalist değer biçimi kısıtlamalarının ötesine ivmelendirilecekti.

Süreç-olarak-demokrasi’ye tanınan baskın ayrıcalık geride bırakılmalı. Gerçek demokrasi, hedefiyle yani kolektif özyönetimle tanımlanmalı.

Ancak toplum ve çevresi üzerinde azami hâkimiyeti hedefleyen Prometeusçu bir siyasetin küresel sorunlarla başa çıkabileceğini, sermayeye karşı zafere ulaşabileceğini beyan ediyoruz. Bu siyasete, Homo Sapiens’lerin dünya ve bedenimizin dolaysız biçimlerinin dayattığı sınırlandırmaların ötesine uzanma rüyasının tekrar canlandırılmasının da dâhil olması gerektiğine inanıyoruz. Aydınlanma’nın öz eleştiri ve öz hâkimiyet projesinin ortadan kaldırılmasına değil, tamamlanmasına doğru.

Keskin bir tercihle karşı karşıyayız: ya küreselleşmiş bir post-kapitalizm, ya da primitivizm, sürekli kriz ve gezegende ekolojik çöküşe doğru yavaş bir parçalanma.

Geleceğin inşa edilmesi gerekiyor. İvmecilik daha modern bir geleceğe; neoliberalizmin içkin yetersizliklerinden ötürü üretemeyeceği alternatif bir modernliğe ulaşmak üzere ilerliyor.

salt-galata-foto-yeliz-selviAlıntı, SALT tarafından, Manuel Pelmuş ve Alexandra Pirici’nin Modern Sanat Kamu Koleksiyonu’nda kullandıkları Türkçe’ye çevrilmiş versiyonu ve bizim performansta sunduğumuz kısmıdır. Manifestonun bütününün bir çevirisini ise burada buldum.

Diğer bir izleyici ise bizi bir saatten fazla sessiz ama pür dikkat izleyen bir izleyici. Sonradan tekrar gelip bize bunu neden yaptığımızı sordu. Her hangi bir konuyu sunarken bazen sadece o konuya odaklanırız. Bu soru, tam da böyle bir noktada algıyı kutunun dışına çıkaran bir soru aslında. Peki, bir adım geri gelirsek bunu neden yaptığını biliyor musun?

Günün kapanışı ise dört genç öğrenci arkadaşın yanımıza gelmesiyle oldu. Yukarı katta çalışırken bizi duymuş ve dinlemişler. Onlar da ne yaptığımızı merak ettiler, konuştuk, anlattık. Ezberimizi takdir ettiler ve keyif aldıklarını görmek günü güzel bitirmemizde etkili oldu muhakkak.

27.10.16

Bugüne dair söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Kendimize dair belki var ama o da bizimle kahkahalara gömüldü.

28.10.16

Bugünkü izleyicilerde bizimle çok rahat iletişim kurduklarını fark ettim. Birimizi boş gördükleri herhangi bir yerde, zamanda hemen sorular soruyorlar, ilgilendiklerini ve beğenilerini dile getiriyorlardı. Genellikle 20-30 yaş arası kişilerle konuştuk bu anlamda.

Bugün görece daha aktif bir gündü izleyici açısından, bizi görenlerin çoğu bir süreyi bizi izleyerek geçirdi. İşin anlatılığı bilgilendirme panosunu okuyan çok kişi olması da gözüme takıldı.

29.10.16

Cumartesi günleri Salt genelde kalabalık oluyor demek ki. Bir şekilde, bu son zamanlarda gelen izleyiciler yaptığımızın bir performans olduğunun farkında. Özellikle izlemeye gelen az kişi var, tanıdıkları yani hali hazırda dans ve performans dünyasında olanları saymazsak. İşi gücü dans, sahne olmayan izleyiciden diyelim. Çok değerli. Gelip, görüp izlemeye kalıyorlar ve anlamaya çalışıyorlar. Bu anlama sürecinde bir şekilde bizimle kontak kurduklarında rahatladıklarını gözlemliyorum.

Bazı genel bir soru; “dans mı okuyorsunuz?” Benim için yaş itibarıyla iltifat gibi ama bir anlamda profesyonelliği sorguladıklarını da biraz konuştukça fark ediyorum. Profesyonel ne demek konusuna girilirse çıkılmaz, bu sebeple sadece bir soru işareti olarak bırakıyorum.

30.10.16

Bugün de birkaç poz kalıp geçenler dışında biraz kendi kendimize bir süreç geçirdik. Bu tarz zamanlar bizim yaratıcılığımızı destekliyor, kendi adımıza bunu fark ettim. Başta daha katı olan “öğrenilmiş kuralları”ın esnemesiyle aslında yaratıcı tarafımız açılıyor. Bireysel gelişim anlamında ise bunun çok değerli bir zaman olduğunu düşünüyorum; zihinsel esneklik.

Seksin toplumsal politikası 4: Çıplaklık ve pornografi (I)

Bundan önceki üç* yazıda, erkek egemenliğinin oluşumu ve kadınları ezen baskının mekanizmalarının, şiddet ile ilişkisi üzerinde durulmuştu. Bu yazıda, cinsel şiddetin, kadın-erkek arası duygusal ve seksüel ilişkilerin oluşumundaki şiddet rollerinin, bunların toplum tarafından nasıl beslendiğinin ve büyütüldüğünün üzerinde durulacak.

Öncelikle, şunu bilmek gerekiyor; doğadaki hiçbir süreç, birbirinden ayrı incelenemez. Bütün süreçler birbirine bağlıdır ve teker teker ele alarak oluşturulan bakış açıları, hep bir yandan eksik kalacak tespitler doğurur. Hayata dair, hayat içindeki süreçlerle, şöyle veya böyle ilgisi olan her konu, her alan, her disiplin, insanlar arası ilişkilerin, topluluk kurumlarının oluşumunda birleşirler.

Bu bakış, bize geçmiş hakkında da, bugün hakkında da önemli avantajlar sağlar. Söz gelimi, ekonominin politikadan, politikanın kültürel dünyadan, seks hayatının insanlar arası ilişkilerden alakasız olmadığını görmek, ortada olan fenomenlerin, nedenlerini ve etkilerini daha iyi görmemizi sağlar.

Örneğin; birçok endüstrinin, pornografi ögelerini kullanarak, kadın bedeni üzerinden, kadın bedenini aşağılama üzerinden pazarlama yaptığını, ama pornografik mesajları verirken, vücudu çıplak kadınlar kullanmadığını söylesem, bir şey saçma gelecek size. “Çıplak olmayan bir vücut, neden pornografik olsun ki?” diyeceksiniz. İşte bu da, endüstrinin toplumsal subliminal mesajlarının etkisiyle oluşan bir durum.

Pornografi, tahrik unsuna dayalıdır. Erkek veya kadın, hetero veya eşcinsel, hedef kitlesinin, seksüel arzularını açığa çıkarmak, onları kullanmak için vardır pornografi. Pornografik ögeler, bazen, hatta çoğunlukla, çıplaklık unsuru kullanılmadan da üretilebilir. Çıplaklık içeren görseller de, pornografik olmayabilirler. Peki, bunların arasındaki fark ne? Tahrik unsuru. Çıplaklık, çoğunlukla tahrik unsuru gütmeden, sadece bir bedenin, çıplak olarak, üzerine herhangi bir kıyafet giymeden sergilenmesidir. Burada amaç tahrik etmek olmadığı, çalışma bazen sanatsal olduğu, salt çıplak bir beden imgesinin kullanıldığı durumlarda, pornografik olarak ele alınamaz. Aslında, pornografi her zaman bedenler ve seksüel arzular üzerinden de işlenmez.

La Viol , Tecavüz , 1934 Ressam Rene Magritte
La Viol , Tecavüz , 1934 Ressam Rene Magritte

Baudrillard’ın ünlü bir kitabıdır; Baştan Çıkarma Üzerine. Bu kitabın orijinal adında, “seduction” ifadesi var. “Seduction”, Fransızca veya İngilizce’de mutlaka duymuş olacağınız, seksüel tahrik anlamına gelen bir kelime. Yani bu kelime, tahrik etmenin yalnızca seksüel tarafını anlatıyor. “Provokasyon” denilen, kitlelerin şiddet üzerinden tahrik edildiği, bazı yerlerinde pornografik özellikler barındırsa da (şiddet pornografisi, buna sonra geleceğiz), temeli cinsel tahrik üzerine olmayan toplumsal mefhumlardan farklı. Bu kitap, adındaki “baştan çıkarma” ifadesini, endüstrinin pornografisini anlatmak için kullanıyor.

Mutlaka görmüşüzdür, bir kadın, çikolata veya dondurmayı, ses efektleriyle güçlendirilmiş bir ortamda, dudakları ve dişlerine yakın çekim yapan kamera aracılığıyla ısırır. Kadın giyiniktir, çoğu zaman “normal” olarak adlandıracağımız kıyafetler giymiştir. Ortada çıplaklık yok yani. Ama, kadının dudağı ile pazarlanmak istenen nesne arasında, pornografik bir ilişki kuruluyor, hatta, nesne penise gönderme yapıyor. Serinin bir önceki yazısında, sigaranın psikanalizde penisi simgelediği anlatılmıştı. İşte burada da, oral seks çağrışımı üzerinden yapılan bir pazarlama var. Çıplaklık yok, pornografi var.

Çıplaklık, insanın en doğal halidir. “İlkel” olarak adlandırdığımız ve üzerinden geçtiğimizi düşündüğümüz insanlar, çıplaklıkla bir arada yaşıyorlardı. Doğal olarak çıplaklıkla bir arada yaşıyorlardı, çünkü kıyafet yapamıyorlardı. Biz kıyafetleri, “doğa şartlarından korunmak için” icat ettiğimizi ve giydiğimizi düşünüyoruz. Peki o zaman, neden bütün “eski çağlar” temsillerinde, kadınların sadece meme ve genital bölge kısmı kapalıyken, erkeklerde meme kısmı da kapalı değil? Bu örnekle, facebook’un kadın memesini sansürlemesi arasında ne fark var? Yukarıda anlatılan reklam örneği, kadın memesinin, pornografiden uzak temsilinden, daha mı “ahlaki”? Yoksa, bizden gizlenen bir şeyler mi var? Mesela, bizim çıplaklığı mahkum etmemiz, endüstrinin işine mi yarıyor?

Angela McRobbie, modaya yabancılaşma terimini yarattı, “yabancılaşma” kavramını, moda endüstrisi üzerinde kullandı. Bu terim, aynı tanrılara ve kendi emeğine yabancılaşan insan gibi, ihtiyacı için ürettiği kıyafetlere yabancılaşan, artık onları ihtiyaç için değil, “farklı olmak” için, “seksi görünmek için” giyen bir “homo economicus” halini alan, modern insanı anlatan bir kavram.

angela-mcrobbieAslında, çıplaklığın bu kadar kötülenmesi, üzerinde kesinlikle durulması gereken bir durum. Çıplaklığı büyük bir mesele olarak, başlı başına baştan çıkarıcı bir unsur olarak gören kişiler, ataerki tarafından kodlanan ve bu sistemin korunmasını, güçlü kalmasını sağlayan kesimi oluşturuyorlar.

Sütyenler bunun için var, meme uçlarının kıyafet üzerinden seçilmesinden bile tahrik oluyorlar. Bikini üstleri bu yüzden var, hatta erkek mayoları da bu yüzden var. Penis, memeler ve vulva (vajinal kanalın dışında kalan kısım, kadın cinsel uzvu) bu yüzden sürekli gizleniyor, çünkü moda endüstrisinin para kazanması lazım. Bu organların kapanmasına yönelik “ihtiyaç”, kadın veya erkek dergisi kataloglarında “kadın için seksi bikini modelleri”, “bu mayoyu giyen erkeğe, günde on kadın yaklaşıyor” gibi, benim uydurduklarımdan aslında daha saçma reklam manşetleri kullanılıyor. Saçma olan, suni ihtiyaçların bu kadar benimsenmesi.

Seksin toplumsal politikası 1: Tecavüz kültürü ve şiddet üzerine
Seksin toplumsal politikası 2: Penisin iktidarı
Seksin toplumsal politikası 3: Moda endüstrisi ve ”Özgürlük Meşaleleri”

Tohumların kurumsal hırsızlığına direniş: Navdanya Hareketi

Gıdanın biyoyakıta sapması, gıda hakkının varlığını inkar eden milyonlarca spekülasyon, gıdaların kontrolsüz fiyat artışına katkı sağlamış oldu. Bizim arılarımızı, kelebeklerimizi ve yer solucanlarımızı, zehirli kimyasalların kullanımı ile öldüren endüstriyel tarım aynı zamanda biyoçeşitliliği de yok ediyor.

tohum-takas-2

Endüstriyel tarım, gıda güvenilirliğine tehditler oluşturan ve tarımı istikrarsızlaştıran küresel iklim krizine sebep olan sera gazlarının yüzde 40’ından da sorumludur. Ancak karşılaştığımız en büyük tehlike tohum kontrolü yoluyla çiftçi ve toplulukların elinden alınan ve birkaç kurumsal tarım şirketine bırakılan gıdamızdır.

Pamuk tohumunun, tarım şirketinin tekeline geçmesi ile Hindistan’da çiftçi intiharları çokça artmıştır. Hindistan’da çeyrek milyon çiftçi, Monsanto gibi büyük tarım devlerinin üretim maliyetini artıran ve yenilenemeyen tohumların yüksek maliyetleri sebebiyle borçlanmış, borçlarını ödeyemeyince de intihar etmiştir.

Genetiği ile oynanmış tohumlar, tohum patentleri ve küresel tarım şirketlerince oluşturulan tohum tekeli gibi sorunların üstüne gitmek için 1987 yılında Navdanya Hareketi başlatıldı.

tohum-monsanto

Şirketlerin tohum egemenliğine son vermek ve tohumun, toplumdaki tüm bireylerin yararlanacağı doğal kaynak olduğunu göstermek için çıkılan bu yolda, 60 tohum bankası kuruldu. Biyoçeşitliliği koruyarak, ekolojik tarım yöntemleri ile üretilen gıda, çiftçilerin maliyetini azaltırken tane başına daha yüksek verimli olduğu kanıtlandı. Ancak bu çabamız karanlık bir odadaki cılız bir lamba gibi. Her şeye rağmen biz olabilirliğin ve alternatiflerin lambasını açık tutuyoruz. Ancak içinde bulunduğumuz acil gıda durumu, çok daha büyük sorumluluklar için bizleri çağırıyor.

tohum-monsanto-2Gıda hareketleri tohumdan masaya, köyden şehre ve güneyden kuzeye dek tüm dünyada bütünleşik olmalı. Bizlerin, tohumlarımızın, toprağımızın, bedenlerimizin ve sağlımızın suistimalini durdurmak yerine dev tarım şirketleri ile iş birliği yapan hükümetlerin rolüne ve küresel gıda kontrolüne meydan okumak için daha güçlü olmaya ihtiyacımız var.

Michelle Obama’nın Beyaz Saray’da organik bir bahçesi var, ama Obama yönetimi, genetiği değiştirilmiş gıdaları Amerika’da ve dünyada yaygınlaştırmaktadır. Aynı zamanda Amerika-Hindistan nükleer anlaşmasını imzalayan Bush ve Singh tarafından 2015 yılında imzalanan, Amerika-Hindistan tarım anlaşmasında Monsanto, ADM ve Walmart’tan kurul temsilcileri vardı.

Gıda sistemlerimizin gaspı, demokrasimizin gaspıdır.

tohum-monsanto-4

Tam da bu nedenle gıda demokrasisini, hayatta kalma ve özgürlüğümüzün temel savunması olarak sağlamak zorundayız. Ya bu savunmayı sağlayacağız ya da bir süre sonra gıda diktatörlüğü aracılığıyla tüm gıda sistemlerimizin çöküşünü yaşayacağız. Dirençli bir gıda demokrasisi inşa ederek, kendini çabucak toplama yeteneğine sahip ekosistemlere ve toplumlara güvenerek başarılı olacağız. Bu alternatif için hâlâ şansımız var!

Kaynak: Znet