Steven Wilson piyano çalmanın, gitar çalmanın, söz yazmanın yanı sıra müziğin felsefesiyle de ilgilenen bir müzisyen. Bu birikim ile birlikte de kendisinin müziği bizleri bazen melankolinin ortasına sürüklerken, bazen ise çoşturan bir progressive rock tarzına sahip.
Steven Wilson, henüz 11 yaşındayken yazmaya ve bestelemeye girişmiş bir beyin. Müzikle ilk tanışması ile kendisine 8 yaşındayken hediye edilen Pink Floyd’un “Dark Side of the Moon” albümü sayesinde. Dolayısıyla kendisinde oluşan, kişisel gelişimini sağlayan ve kendisine ilham kaynağı olan grubun Pink Floyd olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kaldı ki kendisi de bu hayranlığı pek gizlemez.
Steven solo kariyerinde Opeth, Dream Theatre, King Crimson Orphaned Land, Anathema, Aviv Geffen, Fish, Marillion gibi dünyaca ünlü grupların prodüktörlüğü veya konuk müzisyenliklerini yapmış, ve birçok başarıya imza atmıştır.
Steven bizlere lezzetli besteler sunan bir müzisyen olmasının yanı sıra birçok enstrümanı hakkını vererek çalabilmesi, sesin mühendisliği ile ilgilenmesi, müziğin felsefesine eğilmesi ve müziğin matematiğini kullanarak ritimlerin ve müzikteki sertlik, yumuşaklık zaman ayarlamalarındaki ustalığı ile de dikkat çekmekte. Böylece çalıştığı grupların da konser performansları oldukça üst düzey olabilmekte.
Kişilik olarak ise oldukça ilgi çekici bir karaktere sahip. Kendisi bir vejetaryen ve ateist. Ayrıca düzenli dinlerin insan üstündeki negatif etkilerine dair birçok söylemi mevcut. Sabit bir yerde yaşamayı sevmeyen, sürekli seyahat ederek yaşadığı yeri değiştirmeyi seçen bir insan. Ayakkabı giymenin kendisini baskıladığını düşündüğünden konserlerine çıplak ayakla çıkıyor. Çocukken yaşadığı yerin ve kültürün etkisini de eserlerinde görmek mümkün, çocukluğunda yaşadığı yerin bir tren yoluna yakınlığı dolayısıyla albümleri, fotoğrafları ve kliplerinde tren öğesinin baskınlığı gözle görülür bir halde.
Şimdi gelelim onun en büyük eserlerinden birisine, Porcupine Tree‘ye. Porcupine Tree Steven’in deneysel çalışmaları sonucunda 1987 yılında kurulmuş oldu. Psychedelic ve progressive rock temelleri ile birlikte ambient, elektronik, art ve metal unsurları da parçalarında gözlemlenebiliyor. Grubun söz yazarlığını yerine getiren Steven Wilson aynı zamanda, gitar ve vokal görevlerini de üstlenmekte.
Grubun en son kadrosu şu şekilde idi:
Steven Wilson – Vokal, Gitarlar, Piyano, Sentez, Vurmalı Santur, banço ve değişik diğer enstrümanlar Richard Barbieri – Klavye, Sentez, Piyano Colin Edwin – Bas Gitar Gavin Harrison – Bateri ve Perküsyon
Porcupine Tree’nin müziğinde melankoli, öfke ve coşku öğelerini şarkıların çeşitli kısımlarında edinebiliyoruz. Progresif tarzda üretilen müziğe yerleştirilen rock-metal müzik riffleri ise önümüze enfes deneysel bir ürün çıkmış durumda. İlk albümleri On the Sunday of Life 1992’de çıkmıştır. İngiltere’den çıkma grubun en büyük kitlesinin Amerika’da olduğunu söylersek sanırım yanılmayız.
Grup ne yazık ki, resmi olmasa da 2012 yılında müzik serüvenine ara vermiş görünüyor, bir nevi dağıldıklarını söyleyebiliriz. Muhtemelen canlı performanslarına şahit olamayacak olsak da albümlerini dinleyerek avunacağız.
Steven Wilson’un 2012 yılında yaptığı açıklama şöyleydi:
Porcupine Tree’nin geleceği hakkındaki sorulara; “Açıkcası bilmiyorum. Şu an için solo kariyerim benim için en önemli olanı. Bu yüzden beni en fazla keyiflendiren ve yeni fikirler açığa çıkaran solo kariyere odaklanıyorum. Porcupine Tree’ye gelirsek, grup ile ne yapacağımızı bilmiyorum. Son 20 yılda 10 stüdyo albümü yaptık. Asıl problem, bu kadar ünlenen ve güçlü bir grup oluşturduğunuzda ve bunu inşa etmek için yıllar harcadığınızda, insanlar bir makineye dönüşmenizi ve sürekli albümler ve turlar gerçekleştirmenizi bekliyor. Bundan yıllar önce, müziği kendim için rutin bir iş kavramı haline getirmemeye dair kendime söz verdim.”
Şimdi arkanıza yaslanın ve biraz müziğin keyfini çıkarın;
Steven Wilson’un ses ve teknik üstünlüğünden bahsetmiş, konserlerdeki etkisini yazmıştık. Bunun en canlı örneği Arriving Somewhere But Not Here;
Back vokalinde Opeth’ten Mikael Åkerfeldt’in de bulunduğu ve Porcupine Tree’nin diğer şarkılarından tarz olarak ayırabileceğimiz, eşsiz bir huzur deposu Lazarus;
Uzun zamandan beridir çoğu şeyden uzakta kaldığım gibi, Gaia Dergi’den de çok uzakta kaldım. Geri dönüşüm geçen sene yarım kalan listelerimin devamı olarak olacakmış, kaderde bu varmış!
Bu arada liste işlerinin biraz klişe olduğunun farkındayım fakat mümkün olduğunca sıradanın ötesinde listeler hazırlama gayesiyle çıkmıştım geçen sene bu yola. Umarım bunu başarıyorumdur.
Elektronik müzikbazı “muhafazakâr” çevrelerce halen ve halen tam olarak benimsenmese de son zamanlarda iyice doruk noktasını gördü diyebiliriz. Elektronik müziği “işe yaramaz” bulan insanları da açıkçası çok anlayamıyorum.
Günümüzde en akustik şarkının kaydında bile Cubase, Logic gibi programlar kullanılarak dijital ortamlarda düzenlemeler yapılıyor, yeri geliyor şarkıya bu programlarla piyano sesleri eklenip davullar filan yazılıyor. Artık bazı şeyleri olduğu gibi kabullenmek gerek diye düşünüyorum.
Daha da sözü uzatmadan, son bir senenin 10 elektronik şarkısı:
Moderat – Running
11 Kasım’da İstanbul’da olacak olan Moderat, Modeselektor ve Apparat’ın bir araya gelmesiyle oluşan bir grup. Thom Yorke’un da özellikle Modeselektor’ü oldukça sevdiğini demeden geçemedim. Yeni albüm olan III’ten çalsın:
Kiasmos – Gaunt
İzlanda’nın bağrından kopup gelmiş Kiasmos, minimal elektronik müziğe yeni bir soluk kazandırıyor. Ayrıca Kiasmos da resmi Facebook sayfasından 3 Aralık’ta İstanbul’da olacağını açıkladı.
Paul Kalkbrenner – Feed Your Head
Minimal, minimal techno deyince Paul Kalkbrenner demeden olur muydu? Berlin Calling adlı film ile az biraz popülerleşen Kalkbrenner, daha popüler işlere doğru kaymadı ve kendi yolunda devam etti. Geçen senenin sonlarına doğru çıkardığı “7” adlı albümünde yer alan bu şarkı adından da anlaşılacağı gibi Jefferson Airplane’in White Rabbit adlı şarkısının yeniden bir yorumlanması. Şarkının klibini izlemeden önce Cloud Riderile Mothertrucker’ın klibini izlemenizi öneriyorum. Eğer ki izlerseniz neden böyle dediğimi anlayacaksınız.
Nosaj Thing – “Cold Stares” ft. Chance The Rapper
Kaliteli elektronik müzik yapan isimlerden birisi olan Nosaj Thing, geçen sene çıkardığı Fated adlı albümündeki yenilikçi hareketleri sebebiyle oldukça olumlu eleştiriler almıştı. Nosaj Thing, bu sene içerisinde de No Reality adlı albümüyle bizleri gerçeklikten olabildiğince uzağa, en uzağa sürüklüyor.
Aphex Twin – Cirklon3 [ Колхозная mix ]
Window Licker gibi bir şaheser ile akıllarımıza kazınan Aphex Twin, elektronik müzik için oldukça önemli bir mihenk taşı. Thom Yorke’un da hayranlığını belirttiği Aphex Twin oldukça farklı bir boyutta olacak ki bir röportajında bu konu hakkındaki düşünceleri sorulduğunda Radiohead’i sevmediğini açıklamıştı. Bu klip; uzun zaman sonra resmi olarak yayınlanan bir video olmasının dışında, 12 yaşındaki Aphex Twin hayranı bir çocuğun çektiği amatör videoların birleştirilmesi ile oluşmasıyla oldukça önemli.
Danimarkalı Trentemøller yeni çıkacak albümü Fixion’dan ilk single’ını sahalara sürdü. Şarkı albüm için beklentileri oldukça arttırıyor. Kıpır kıpır!
Metronomy – Night Owl
The Look, The Bay gibi kıpır kıpır yaz şarkılarına imza atan Metronomy’nin yeni albümden hoş bir şarkısı.
The Chemical Brothers – “Wide Open” ft. Beck
Yine bir elektronik efsanesi ve yeni şarkısı. Vokalinde Beck’in olduğu bu şarkı klibiyle beraber sürekli tekrar ettirilesi.
New Order – Singularity
Ian Curtis’in intiharı sonrasında grubun geri kalan üyeleri tarafından Joy Division’ın devamı niteliğinde kurulan New Order, özellikle de bu klibiyle eski punk günlerini saygıyla anıyor gibi.
Bonus:
Radiohead – Ful Stop
O kadar elektronik dedik, ee peki Radiohead’siz olur mu hiç? Ful Stop, daha klibi yayınlanmamış bir şarkı olmasına rağmen bu listeye en çok yakışan şarkılardan biri olduğunu düşündüğüm için bonus da olsa burada bulunmalıydı. Yeni albüm A Moon Shaped Pool’un her şarkısı ayrı ayrı güzel ve dinledikçe daha da güzel oluyor. “You really messed up everything” diye her şeyi alt üst ederek başlayan bu şarkıyı dinlerken siz, siz değilsiniz.
Geçtiğimiz günlerde hadım yönetmeliği olarak da bilenen Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlardan Hükümlü Olanlara Uygulanacak Tedavi ve Diğer Yükümlülükler Hakkında Yönetmeliğin resmi gazete yayımlanmasıyla cinsel şiddet hakkındaki tartışmalar yeniden alevlendi. Aslında cinsel şiddet ya da kadına yönelik şiddetle ilgili çalışmalar yapmış bu konularda kafa yormuş kişilerin yönetmelikle ilgili düşüncelerini okuduğunuzda, konu ile ilgili tartışmaya mahal bırakmayacak kadar net bilgilere ulaşmak mümkün olsa da, “yıl olmuş 2016” idam çığırtkanlığı yapan bir toplulukta yaşadığımız düşünülürse bu konuda iki çift laf etmek gerekliliği hâlâ gün gibi ortada.
Ben ise iki çift laf etme ihtiyacı içinde Diana Scully’nin ilk basımı 1994 yılında yapılmış ve İngilizce’den çevrilmiş “Cinsel Şiddeti Anlamak-Tutuklu Tecavüzcü Erkekler Üzerine Bir İnceleme” kitabından biraz bahsetmeyi istedim. Ve eminim ki bu yazıyı yazışımın her saniyede “Lütfen lütfen bir insan evladı da alsın şu kitabı okusun bir tek kişinin bile bakış açısını değiştirse ne mutlu ne güzel olur” hissinden bir saniye bile kurtulamayacağım.
Kitap teşekkür ve son söz hariç 7 bölümden oluşuyor. Bu bölümlerde içeriye bakış (araştırmanın nasıl hangi koşullarda yapıldığı, zorlukları) tecavüz sorunu, tutuklu tecavüzcülerin profili, cinsel şiddetin haklı kılınması, cinsel şiddeti mazur göstermek, tecavüz: düşük riskli yüksek ödüllü bir suç, tecavüz erkeklerin sorunu değil midir başlıkları altında cinsel şiddet konusunda başka araştırmalarla da desteklenen detaylı bilgiler yer alıyor ve bu sorun tartışılıyor. Tecavüzün bir iktidar sorunuolmasına odaklanmakla birlikte, saldırgan erkeği dürtülerini kontrol edemeyen ruhsal anlamda hastalıklı sapık yaradılışlı olarak tanımlamanın nasıl bir yanılgı olduğunu aslında tecavüz sorununu kökünden beslemeye devam eden bir yerde durduğunu da çok güzel örneklerle betimliyor. Tutuklu tecavüzcülerin profilinde çoğu tecavüzcünün akıl hastalığı olmadığını, akıl sağlığı sistemi ile olan ilişkilerinin diğer grup suçlularından daha fazla olmadığının altını çiziyor.
Dikkatleri kurbanlaştırılmış kadınlar üzerine yoğunlaştırmak cinsel şiddet içeren erkek dünyası için yeterli bir tehdit de oluşturmamaktadır çünkü erkek cinsel şiddetinin ip ucu kadınlarda değildir.
Erkek cezaevlerindeki tecavüzcülerle yapılan görüşmelerin sonucu ortaya çıkan bu kitap aslında öncesinde bir araştırma olarak planlanmış. Her şeyden önce çalışmanın en değerli yönü cinsel şiddet suçunda erkekler üzerine odaklanmış olmasında yatıyor. Şöyle ki ülkemizde kadına ve çocuklara yönelik şiddet (cinsel şiddet bunun alt başlığıdır) baz alınarak yapılan çalışmalara baktığımızda da öznesi kadın olan çalışmaların çok daha fazla olduğunu görmekteyiz.
Bunun nedenlerini sorguladığımızda aklımıza en basitinden ilk önce şiddet maruz bırakılan kadınlara erişimin daha kolay olması geliyor. Örneğin herhangi bir sağlık çalışanı cinsel şiddet konusunda bir çalışma yapmak isterse kendisine hasta olarak başvuran şiddete maruz bırakılan kadına çok daha kolay ulaşabiliyor. Oysaki suçun failine erişim çok daha zor. Bu kişilerle bir çalışma yapmak istediğinizde cezaevlerinden, adalet bakanlığına kadar uzanan geniş yelpazede izinler dizisi almanız gerekiyor. Ama suçun faillerinin bu suçun üretildiği toplumsal yaşantıyla ilgili de çok önemli bilgiler verdiğini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Aslında Diana Scully’nin kitabı en çok da bu özelliğiyle gözümüze çarpıyor.
Tecavüz “kadınlara hadlerini bildirmeye” yönelik bir şiddet eylemi ve toplumsal denetim mekanizmasıdır.
Kitap erkeklerin toplumsal cinsiyet rolleriyle ne kadar özdeşleştiğinden, cinsel şiddeti gerek kadına gerek kadına sahip olan kocasına ders vermek ve haddini bildirmek, güçlü hissetmek, iktidar kurmak için araç olarak kullanmalarından bahsederek konuyu derli toplu bir şekilde anlamamıza yardım ediyor. Toplumdaki kadın erkek rollerinin cinsel şiddetin en temel beseleyicilerinden biri olduğunu; tecavüzcü erkeklerin yaptıkları şeyin nasıl suç sayıldığını anlamakta güçlük çekmelerinden hapishanede olmalarına anlam veremediklerinden anlıyoruz.
Örneğin bir kadın seks işçisiyse ya da erkekle buluşup bir iki bira içtiyse ve erkek hesabı ödemesine rağmen ona cinsel ilişki teklif ettiğinde hayır diyorsa, ya da gecenin bir saati otostop çekiyorsa, ya da bakire değilse ve erkek onla cinsel ilişkiye girmişse kendini suçlu olarak bile görmüyor neden ceza aldığına anlam veremiyor ve asla kendisini tecavüzcü olarak tanımlamıyor. Çünkü zaten bu kadınlara nasıl farklı bir şekilde davranmasının beklendiğini anlamlandıramıyor.
Cinsel şiddet ve erkeklik ilişkisiyle ilgili en güzel tanımlamaları tecavüzcü erkeklerin ağzından çıkan aşağıdaki cümlelerden anlıyoruz:
“Alkol zaten orada olan ve ama bu yoğunlukta denetlenemeyecek olan şeyleri ortaya çıkardı. Üstün ve güçlü olmak kendi tatmini için başkalarını kullanmak duygularının hepsi su yüzüne çıktı.”
“Kendimi maço ve ondan üstün hissettim. Belki biraz da kızgınlık. Pasaklı bir orospuydu ve her şeyi haketmişti. Bana bir statü verdi.”
“Kendini aşağılanmış, kızgın ve kulanılmış hissettiğini sanıyorum. Vücudunda dokunduğum yerleri kirletilmiş hissetti. Ben de tam da bunu istiyordum.”
“Onu yakaladım ve öldüresiye dövmeye başladım. Sonra o işi yaptım. Ne yaptığımın farkındaydım. Deliye dönmüştüm. Kendime hakim olabilirdim, fakat olmadım. Bunu onunla ve kocasıyla ödeşmiş olmak için yaptım.”
“Tecavüz mutlak hakimiyet duygusuydu. Tecavüzden önce her defasında kendimi güçlü ve öfkeli hissederdim. Kadınları aşağılayarak kendime dünyada benden değersiz hiç değilse bir kişinin daha bulunmasını kanıtlamak istiyorum.”
Bu yazının sonunda da; cinsel şiddet kadının değil erkekliğin sorunudur, toplumun ve toplumsal cinsiyet rollerinin kaçınılmaz olarak doğurduğu bir durumdur, erkeği hadım ederek, çok ağır hapis cezaları vererek, hatta idam ederek çözülebilecek bir şey kesin olarak değildir hatta bu çözüm önerileri bu sorunu doğuran zihniyeti beslemeye ve köklendirmeye devam etmektedir,diye bas bas bağırmaya devam edelim. Kitabın cinsel şiddet konusuyla ilgili ciddi sıkıntısı olan araştırmak, anlamak isteyen birilerinin okuma listesinin bir kenarında durmasını da ümid edelim.
Tatlıya düşkün vegan dostlarımız için harika bir cup kek tarifi hazırladık. Özel günlerinizde kolaylıkla yapabileceğiniz ve yemeye doyamayacağınız cup kekler için gerekli malzemeler ise şöyle:
250 ml hindistancevizi sütü
172 gram ince toz şeker
Yarım bardak (orta büyüklükte su bardağı) kanola yağı
1 tatlı kaşığı elma sirkesi
160 gr un
Çeyrek çay kaşığı kadar baking soda
Yarım çay kaşığı kabartma tozu
Yarım çay kaşığı tuz
İstenilen miktarda dövülmüş Antep fıstığı
Kreması için:
3 tane büyük avokado
660 gram galasaj (icing) şekeri *
200 gram kakao
*Galasaj (icing) şekerini pasta malzemeleri satan yerlerden temin edebilirsiniz.
Cup keklerin yapım aşamaları (12 adet cup cake için)
İşe ilk önce fırınımızı ısıtarak başlıyoruz. Eğer fanlı bir fırınınız varsa 160 derecede, yoksa 180 derecede çalıştırıyoruz.
Cupkek malzemelerini önce ayrı ayrı karıştırmamız çok önemli. İlk adımda yapılması gereken kuru malzemelerin karıştırılması. Bunun için ayrı bir kapta kakao, un, tuz, kabartma tozu, baking soda ve şekeri mikserle düşük ayarda birkaç dakika karıştırıyoruz. Amacımız tüm malzemelerin mükemmel bir şekilde karışmasını sağlamak.
Kuru malzemeler iyice karıştıktan sonra başka bir kapta sırayla hindistancevizi sütü, kanola yağı ve elma sirkesini mikserle çırpıyoruz. İyice çırptığımız bu karışımı yavaşça kuru malzemelere ekleyerek düşük ayarda çırpmaya devam ediyoruz. Bu işleme kuru malzemeler görünmemeye başlayana kadar devam etmeliyiz.
Hazırladığımız cup kek hamurunu,yağlı cup kek kâğıtlarının 3/4 ‘ü dolacak şekilde paylaştırıyoruz. Önceden ısınmış fırınımızda 20-25 dakika pişirmemiz yeterli. Cup kekler piştikten sonra soğumaları için oda sıcaklığında bekletiyoruz. Bu arada kremamızı hazırlayabiliriz.
Cup kek kremasının yapılışı
Kabuğu soyulmuş ve çekirdeği çıkarılmış avokadolarımızı mutfak robotunda kremsi bir hâl alana kadar çekelim. Krem haline gelmiş avokadolara kakaoyu da ekleyip karıştıralım. Son olarak galasaj şekerini de ekleyip tamamen pürüzsüz olana kadar robotta çekelim. İşte cup kek kremamız hazır.
Artık cup keklerimizi süsleyebiliriz. Krema torbasına avokadolu kremamızı kaşık yardımı ile poşetin 3/4’ünü kaplayacak şekilde dolduralım. Bu şekilde tüm cup keklerin üzerini krema ile kaplamamız kolaylaşacaktır. Son olarak dövülmüş Antep fıstıklarıyla süsleyelim. Artık avokado kremalı müthiş vegan cup keklerimiz hazır.
Doğada spor yapmak, insanı iyi hissettiren en güzel aktivitelerden. Danışan ve hastalara beslenme düzenlemesi yanında mutlaka açık alanda aktiviteyi öneriyorum. Vücut, siz doğadayken sizden habersiz hormonlar salgılar ve bu bilinçaltınızda olumlu frekanslar yaymada önemli yer tutar, böylece her yapılan işte motivasyon artar.
İnsanlar şehirde yaşamaya başlayalı beri hastalıklar büyük bir hızla artış gösterdi. Aksine, doğa ile bütünleştiğimizde iyi hissederiz, ağrılarımız ve olumsuz düşüncelerimiz azalır. Çünkü, biz doğaya aitiz, şehre değil.
Bilim de bunu destekliyor: Akan su, yaprak hışırtısı gibi seslerin frekansları uykudaki frekanslarla aynı olduğundan rahatlatıcı etki yaratıyor. Yeryüzünün farklı hallerini, yabani hayvanları görmenin en güzel yolu doğada olmaktır. Tabii bir de düzenlenen yarış organizasyonları aracılığıyla çevreyi görmek, gezmek mümkün.
Son yıllarda doğa sporlarıyla ilgili iyi işler yapılıyor. Bunlardan biri olan Aladağlar Sky Trail, Türkiye’nin ultra maraton kategorisinde ilk Sky Trail koşusu. Niğde, Kayseri, Adana il sınırları içinde yer alan Aladağlar Milli Parkı’nda 3756 metre yükseklikteki Demirkazık Dağı’nın çevresi dolanarak koşulan 46 kilometre uzunluğunda bir yarış. Dayanıklılık esaslı bir yarış olmasına rağmen dağcılık ile ilgili birtakım becerileri de (Çarşakta yürümek gibi) gerektiren önemli yarışlar arasında şimdiden yerini almış gibi görünüyor.
Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da destekçi olarak yer aldığım yarışta koşucular start aldıktan sonra ben de bölgeyi iyi bilen Fatih ile iki yıldır 20 kilometrelik trekking yapıyorum. Yol boyunca yabani tavşan, dağ lavantası, dağ kekiği gibi bir sürü güzellik görüyoruz. Aladağlar harika… Deniz ve ormanın birleşimini çok severim, ama çorak dağlar da güzelmiş. Devasa kayalar arasında yürümek, dik yokuşları çıkmak, uzun süre sıcağın altına yürüdükten sonra akan buz gibi su ile karşılaşmak, anlatılmaz deneyimler bunlar.
Fotoğraf: Serdal Televi
Yarışın teknik özellikleri yanı sıra önemli bir diğer özelliği de organizasyonunun ciddi bir şekilde planlanması. Parkurunun harikuladeliğinin yanı sıra aynı zamanda çevreye duyarlılık da önemseniyor. Zaten koşanlar doğayla bütünleşmiş kişiler olduğundan kurallara dikkat ediliyor. Yarış kuralları arasında çevreyi kirletenlerin diskalifiye edilmesi de var. Sanırım, bunda ORDOS(Orta Doğu Arama Kurtarma, Dağcılık ve Doğa Sporları Derneği) gibi bir oluşumun büyük etkisi var. Ayrıca, çevreye çöp atmamak amaçlı, katılımcıların bardaklarını yanlarında taşımaları gerekiyor.
Fotoğraf: Arzu Derya Duman
Yarış parkurunda kullanılan işaretleme bantları yarış sonrası teker teker toplanıyor, şeritlerden uçuşan veya kaybolan olursa da doğada 3 ay gibi bir sürede kendiliğinden yok olabilen malzemeden yapıldığı için çevre kirletilmemiş oluyor.
Fotoğraf: Serdal Televi
Aladağlar sadece koşu, trekking, hiking için değil kaya tırmanışı ve diğer dağcılık faaliyetleri için de bulunmaz bir cennet. Bunun için Aladağlar Camping Bungalow ile iletişime geçebilirsiniz. Tırmanış yapmak isteyenler de buranın işletmecileri ve aynı zamanda kaya tırmanışı eğitmenleri olan Recep İnce ve Zeynep Tantekin İnce’den destek alabilirler. Geçen yıl burada kalmıştım ve çok memnun kaldım. Ayrıca, çok güzel ağırlanıyorsunuz bu işletmede. İşletme, misafirlerine sosyalleşmek için de iyi bir fırsat yaratıyor.
Fotoğraf: Arzu Derya Duman
Haftasonlarını değerlendirmek, şehirden uzaklaşmak, bilindik tatil bölgeleri dışında bir yerlere gitmek isteyenler için Aladağlar saklı bir vaha adeta. Sabah uyandığınızda tüm heybetiyle sizi bekleyen Aladağlar, dağ serinliği, kekik kokuları… Sadece temiz havası için bile gidilir Aladağlar’a.
1 - 8
Fotoğraf: Raidlight Türkiye
Fotoğraf: Raidlight Türkiye
Fotoğraf: Raidlight Türkiye
Fotoğraf: Raidlight Türkiye
Fotoğraf: Raidlight Türkiye
Fotoğraf: Raidlight Türkiye
Fotoğraf: Raidlight Türkiye
Fotoğraf: Raidlight Türkiye
Yazı sonundaki galeride yer alan fotoğraflar buradan!
Kadınlar keşfi olarak anılan program dahilindeki bilim insanları, üç haftalık süreçte hem çeşitli araştırmalar yapacak hem de kadınların bilim alanındaki statüsünü yükseltecek.
Antarktika’ya yapılan “kadınlar keşfi“iklim değişikliği alanında yapılan bilimler arası araştırma geliştirme çalışmalarına uzmanlık getirecek.
Homeward Bound güzel gezegenimizin sürdürülebilirliğini sağlama yolunda, bilim alanında kadınların etkisini arttırmak adına, bu 78 bilim insanı için deniz eğitimi başlattı. Program, internet sitesinde yazana göre “gezegenimizin evimiz olarak tanınmasına katkıda bulunmak adına” bin kadından oluşan bir ağ yaratma vizyonuna sahip.
Küresel ısınma karşısında en savunmasız bölge olduğu için seçilen Antarktika’ya gerçekleştirilen yolculuğun program zirvesi üç hafta sürecek.
Bu program ile kadın araştırmacı açığı kısmen kapanacak
Bu ekip; gökbilimciler, mühendisler, fizikçiler, bilim iletişimcileri, doktorlar ve sosyal bilimciler gibi farklı meslek gruplarından bir araya gelen kadınlardan oluştu. Primatolog Jane Goodall ve çevre aktivisti Franny Armstrong gibi bazı büyük bilim insanları da bu ekibe katılacak.
Avustralya Antarktika bölümü başkanı Jessica Melbourne-Thomas, Sydney Morning Herald‘a “Sanırım program kapsamı sadece kadınlar için değil” şeklinde açıklama yaptı. “Bu yolculuğun ekstra katılımcıları da olacak, fakat programın asıl sebebi, etkili pozisyonlarda daha az sayıda kadın araştırmacı görme açığımızı kısmen kapatmaya çalışmak.”
Savaşın birçok anına tanıklık eden fotoğrafçılardan; Sertaç Kayar, Aylin Kızıl, İlyas Akengin, Selmet Güler ile sokağa çıkma yasaklarının olduğu yerde fotoğrafçılık yapmayı konuştuk. Nasıl bir duygu olduğunu, neler hissettiklerini; fotoğraf çekerken ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını, yerel halkın ve devlet güçlerinin davranış ve tepkilerini, bölgede tutuklanan birçok muhabire dair neler düşündüklerini ve son olarak sokağa çıkma yasağının olduğu noktalarda çalışırken unutmadıkları anlara ve olaylara dair konuştuk.
Sertaç Kayar: “Bıraktığı en büyük iz, sessizlik oldu”
Fotoğraf: Sertaç Kayar- Sokağa çıkma yasağı olan bölgelerden Reuters’a fotoğraf gönderiyor.
Böylesi şartlarda fotoğraf çekmenin pek iç açıcı olmadığını söyleyebilirim. Yasak ve çatışmalar döneminde çalışma koşullarının ağırlığı bir yana karşılaştığımız manzara karşısında çoğu zaman ellerimiz titreyerek deklanşöre basıyorduk, bazı zamanlarda yaşanan onca acı karşısında gözyaşlarımızı vizöre bakarak kapatıp öyle çekmeye çalışıyoruz.
Fotoğraf çeken iyi bilir, çekerken adeta karenin içine girip o anı hissedip hissettiği şekilde de kamuoyuna hissettirmeye çalışır. İyi fotoğraf öyle olur diye düşünüyorum. Onun için bu süreçte o kadar çok acı, yıkım, kan ve gözyaşına tanık olduk ki… O kadar çok hikâye ile karşılaşıp ve o kadar çok hayata dokunduk ki biz de o anların bir parçası oluyoruz. Mesele çektiğim her fotoğrafa baktığımda çekilme anını ve o anda hissettiğim duyguyu aynı şekilde hissedebiliyorum. Durum böyle olunca o anda çekmekle de sınırlı kalmıyor ve her arşive göz attığımda aynı duyguyu yaşattığı için kalıcı bir ruh hali bırakıyor insanda. Bende bıraktığı en büyük iz sessizlik oldu. Yani konuşmak yoruyor. Bir diğeri de kalabalık ortamlar boğucu gelmeye başlıyor. Onun için her kare bir hayata ve her hayat bir acıya işaret ettiği için hissettirdiği duygu da doğal olarak ona denk düşüyor…
Bölgede gazetecilik yapmak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Yasak zamanlarında bir taraftan canımızı korumaya çalışırken bir taraftan da fotoğraf çekerek işimizi yapmaya çalışıyorduk. Çoğu zaman ölümden döndük. Mesela Sur yasağı zamanında sık sık yaşanan patlama sırasında şarapnel parçası kafamın üstünden geçip bir iş yerine isabet etti. Benzer durumlar çok oldu. Bir keresinde de fotoğraf makinesinde uzun zoom (70-200) vardı. Fotoğraf çektiğim sırada bir polis “Uzaktan roket sandım” dedi. Onun öyle demesi ile korkup bir daha onu kullanmadım. Zira daha kötü bir sonuç çıkabilirdi.
O süreçte her taraftan kurşunlar ve şarapnel parçaları uçuşuyordu. Bir diğeri de engellenmemiz. Çoğu zaman çalışmamıza izin verilmiyordu, engelleniyorduk. Onun için bazen gizli çalışmak zorunda kalıyorduk. Öyle olunca da riskli oluyordu tabii. Çoğu zamanda çektiğimiz fotoğraflar zorla sildiriliyordu. Bir keresinde yine Sur’da çektiğim 4 kare fotoğraf yüzleri kapalı özel harekat polisleri tarafından dizime silah dayandırılarak zorla sildirildi.
Çekmemiz istenmiyordu. Fotoğraf makinası adeta bir silah olarak görülüyor ve onu kaldırdığınız anda anında etrafınız sarılıyordu, “Ne çektin, neden çektin, bizi mi çektin, niye çektin, kime çekiyorsun?” gibi sorular soruluyordu. Halkın tavrı daha farklıydı. Yaşananlar karşısında “Sesimizi duyurun” deyip çekmemiz isteniyordu ve yardımcı oluyorlardı. Bazen yapılan yalan/yanlış haberler bizi de zor durumda bırakıyordu. Halk nezdinde bir güvensizlik oluşuyordu ve her çektiğimizde “Doğruları söyleyeceksiniz değil mi?” diye soruyorlardı. Yasak kalktığı sürelerde enkaza dönen evleri çekerken herkes “lütfen benim evimi de çekin görülsün duyulsun” diyorlardı. Yani yaşadıkları karşısında bizi bir umut olarak görüyorlardı ve bu da yükümüzü daha da ağırlaştırıyordu.
“Herkesin haber alma hakkı ve özgürlüğü vardır”
Maalesef bu süreçte kafasına silah dayanılan gazeteciler, makinesi alınan, kırılan, darp edilen, gözaltına alınan, tutuklanan çok meslektaşımız oldu. Mesleklerini icra ederken karşılaşmadıkları zorluk kalmıyor. Hatta öyle ki iki kere mağdur ediliyorlar. Çünkü yaşananlar karşısında yaşadığımız psikolojik travma ve bunun yanında da engelleme, baskı ve saire daha da katlanılamaz bir ruh haline koyuyor. Savaş sürecinde en çok gazetecilerin korunması gerekirken, tam tersi hedef haline getiriliyoruz. Oysa herkesin haber alma hakkı ve özgürlüğü vardır. Kim olursa olsun herkesin, bir gün yaşayacakları karşısında sesini duyuracak bir gazeteciye ihtiyacı olacaktır. Şimdi belki çok anlam ifade etmez ama eminim yıllar sonra çektiğimiz bu fotoğraflar bu sürece ışık tutacaktır diye düşünüyorum.
Her acı aynı yerden hissettirir kendini onun için azı yada çoğu olmaz, can acıtır her haliyle… En çok etkileyen ve unutamadığım Cizre oldu. Yasak kalkar kalkmaz gittik ve mahallelere girmemizle cenaze kokularının yüzümüze vurması bir oldu. Öyle ki girdiğimiz ilk evde sandıktan bir cenaze çıkarıldı. Yine yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği bodrumlara girdiğimizde karşılaştığımız manzara karşısında insanlığımızdan utandık. Evleri harabeye dönen insanların yüzündeki ifade ok gibi saplanıyordu. Herkes bodrumda ölen çocuklarından geriye kalan bir şey bulma çabası içindeydi. Ve saatlerce orada oturup bekleyenler oldu. Orada karşılaştığım manzara karşısında çok etkilendim ve ağladım. Gözyaşlarımı da makinenin vizörüne bakarak kapatmaya çalışıyordum. Unutamadığım anlardı… Dilerim bu süreç tersine döner ve daha fazla acılar yaşanmadan barışçıl bir süreç başlar.
Aylin Kızıl: “Çatışmalı ortamı soluyan her insanın değişken tepkileri bu durumun ‘normali’ haline geliyor”
Fotoğraf: Aylin Kızıl (NarPhotos)
Duygusal olarak zorlandığım ve kendimi güvende hissetmediğim, gerildiğim zamanlar çok oldu. Çekim yapmakta zorlandığım zamanlarda belgelemenin önemli olduğunu bunun için orada olduğumu söylüyorum kendime. Görüntü devlet güçleri başta olmak üzere hemen herkesi tedirgin eden bir şey artık. Çoğu zaman yıkıntı görüntülerine yenisini eklemekten öteye gidemediğimizi, sürekli bu görüntüleri üreterek normalleştirdiğimizi hissetsem de fotoğraflamanın gerekliliğini, bunun sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Gazi caddesinde yasağın ilk kalktığı dönemde fotograf makinesiyle giremiyorduk. Ardından bu kontrollü bir hale geldi. Yani giriyordunuz ama takip/ tehdit edilerek, potansiyel bir “suçlu” olarak. Bu durum devam ediyor, keyfi uygulamalar çok fazla.
Nusaybin’de mahallelilerin büyük çoğunluğu hasar tespit komisyonundan biri olduğumu düşünerek yıkılan yerleri belgelememi istemişti. Fotografçı olduğumu öğrenince de tepkiler değişmedi. Yaşadıklarını paylaşmak aslında sadece dertleşmek, görünür olmak, dinlenmek, içini dökmek istiyordu herkes. Sur’da “Çekin herkes görsün” diyenler de vardı “Bizi bu hale düşürenlere halimizi gösterip sevindiriyorsunuz” diyenler de. Fotograf çekerken dahi öyle farklı duyguları yoğun yaşıyorsunuz ki çatışmalı ortamı soluyan her insanın değişken tepkileri bu durumun “normali” haline geliyor.
Devlet güçlerinin minarelerden yaptığı “Evinizden çıkın” anonsundan sonra Sur’daki çıkışlarda evini taşıyan Rojavalı bir adam “Evimizi ikinci defa böyle terk ediyoruz” demişti. Kaderin ve zulmün ortaklığını çok yoğun hissetmiştim. Yaşananların çok azı fotograflanabildi, şehirler/mekânlar birbirinden farklı olsa da yaşanan yıkım ve zulmün fotografları çok benziyor birbirine. Anlatmanın/fotograflamanın başka biçimlerini zorlamak elbette ki önemli, gerekli. Şu an “kısmi” denilen yasaklar devam ederken gazetecilerin, fotografçıların, basın emekçilerinin çalışması her geçen gün zorlaşıyor. Değişen gündem içinde bölgede çalışırken tutuklanan gazetecilerin gündem olabilmesi ise maalesef oldukça sınırlı kalıyor.
Selmet Güler: “Akvaryuma bakar gibi onlara hep dışardan bakmıştık”
Fotoğraf: Selmet Güler (Ro-Graf)
Bütün şehirlerde savaştan arta kalanları çekiyordum. Arta kalanlar ise hep yıkımdı. Yıkık evler, yıkık binalar, moral yıkımı, psikolojik yıkımlar, yaşamsal yıkım ve en önemlisi de geleceğe dair umut yıkımı olumsuz yönde beni de yıkıyordu. Sahada çalışırken çoğu zaman fotoğrafçı kişi bunu pek fark etmeyebiliyor. Eve gelip fotoğraflara tek tek bakıldığında fotoğrafçı Kevin Carter’in çektiği Afrikalı çocuk ile ölümünü bekleyen kartal fotoğrafı gibi asıl acıyı yaşıyordum.
Zorluklar iki yönlüydü. İnatla, dirençle bir şekilde asker ve polisler aşılıyordu, halkın verdiği tepkilerde ya da dert yandıkları yerlerde tıkanıyordum. “Yeni mi geldiniz? Bu kadar ölüm ve yıkımdan sonra yaptığınız artık ne işe yarar?” gibi sorular bende cevapsız kalıyordu. Aylarca yemeksiz, sussuz kalmışlardı soru soran kişiler. Yerde yaralı ya da ölü yatan yakınlarının çığlıklarına koşamamışlardı, ölüm anında dahi yaralılarının “su” deyişleri havada kalmıştı. En önemlisi de kendileri için değil yaralıları için imdatları hep cevapsız kalmıştı. Ve biz fotoğrafçılar ilk gidenlerdik yani haklı çığlıklarına ilk marUz kalanlar. Verecek hiçbir cevabım yoktu. Bu gibi durumlarda hep sessizliği tercih ettim. Çünkü haklıydılar. Bir arkadaşın dediği gibi bir akvaryuma bakar gibi onlara hep dışarıdan bakmıştık.
“Silopi’den başka sanat yapacak yer bulamadınız mı?”
İkinci sokağa çıkma yasağından sonra iki fotoğrafçı arkadaşla sabah saat 7 de Silvan’a gitmiştik. Güneş ışınları harabeye dönmüş mahalleye daha yeni vurmuştu. Sokaklara girdiğimizde bizden başka kimsenin olmadığını farkına varmıştık. Koca mahalle bomboştu. Elek gibi delik deşik evlerinin arasında geziyorduk. Şaşkındık. Bu denli bir savaşa dönüşeceğini hiç düşünememiştik çünkü.
Silopi’deydim. Yakıp yıkılan evlerin arasında fotoğraf çekiyordum. Silopi Silvan’dan da daha beter bir haldeydi. Bu savaşın günbegün tırmandığını ölüm ve yıkımın büyüdüğünün işaretiydi. Bir akrep gelip yanımızda durmuştu. Kimliklerimizi eline aldıktan sonra “Fotoğraf çekmek yasaktır siz bunu bilmiyor musunuz?” “Bilmiyoruz” demekten başka bir söz kalmamıştı. Kimler olduğumuzu hangi amaçla geldiğimizi sordu. Serbest fotoğrafçı olduğumuzu, sanatsal ve belgesel fotoğraflar çektiğimizi söylemiştim.
“Sanat yapacak ve belgeleyecek Silopi’den başka bir yer bulamadınız mı?” … Kimlikler sorgulamadan geçtikten sonra: “Gidin ama evlerin içine girmeyeceksiniz, kimseyle konuşmayacaksınız, dışardan çekip çabuk çıkın burdan”. Kimliklerimizi elime verdikten sonra hızlıca gaza basıp dar sokağın savaştan kalma çamurunu yarmıştı haki rengindeki kirpi. Evlerin içine girip insanlarla konuştuğumuzda niye “Evlerin içine girmeyin, insanlarla konuşmayın” emir gibi deyişinin farkına varmıştık.
İlyas Akengin: “Gazetecilerin canını düşünecek zamanı olmuyor”
Fotoğraf: İlyas Akengin (AFP)
Bilindiği üzere Diyarbakır, Mardin, Şırnak ve Hakkari gibi kentlerde hendek ve barikatların kurulması üzerine sokağa çıkma yasakları ilan edildi, ardından hiç kimsenin alışık olmadığı şekilde çatışmalara şahit olduk. Bu bizim ve sivil vatandaşların hiç tanık olmadığı bir olaydı. Ancak biz gazeteciler hiç alışık olmasak da yaşanan gelişmeleri takip etmek ve onu kamuoyu ile paylaşmak gibi önemli bir rolümüzün olduğunu biliyorduk.
Çatışmaların yaşandığı ilk günden itibaren özellikle Sur İlçesi’nde yaşanan gelişmeleri kesintisiz bir şekilde takip ettim. Sur’da çatışmaların yoğunlaşması ile çok ciddi bir göç dalgası başladı. İlk etapta bu göç dalgasını fotoğraflamaya çalıştık, ancak daha sonra ağır silahların kullanıldığı anlara tanıklık ettik. Böylesi olağanüstü durumlarda çalışmak tabii ki çok zor, çünkü mermilerin havada uçuştuğu bir yerde görev yapıyorsunuz ve can güvenliğiniz yok. Ama biz gazetecilerin böylesi durumlarda kendi canını düşünecek zamanı olmadığı için bir olaydan diğer olaya yetişmenin hesabı içinde olurduk.
Unutulması zor birçok an…
Bir vatandaş olarak tabii ki yaşanmaması gereken anlara tanıklık ettik, ama bir gazeteci olarak ise tarihe not düşecek anları fotoğrafladığımı düşünüyorum. Bu nedenle yaptığınız iş zor ve zahmetli olsa da güzel duygular yaşamanıza neden oluyor. Çünkü çektiğiniz bir fotoğraf ile orada yaşananların özeti oluyorsunuz, bu bir gazeteciye önemli bir moral kaynağı olur. Tabii güzel iş yaptığınız zaman güzel hisler besleseniz de bu kısa süreli oluyor. Çünkü bin bir zorlukla mücadele etmek gibi bir durumda oluyorsunuz. Olağanüstü bir durum olduğu için zaman zaman polis ile karşı karşıya geliyorduk, zaman zamanda vatandaşlarla. Polis kendi fotoğrafının çektirilmesinden rahatsız olurken, olaylardan mağdur olan yada seslerinin duyulmadığını düşünen vatandaşlar ise neden doğruları yazmıyorsunuz diye tepkide bulunuyorlardı. Tabii her şey bununla sınırlı olmuyordu, bölgede görev yapan birçok arkadaşımız farklı gerekçelerle gözaltına alınıyordu ve siz bu durumu izlemekten başka bir şey yapamıyordunuz. Bu durum tabiki üzücü.
Hangi kesimden olursa olsun gazetecilik önemli bir görevdir ve özgür bir şekilde yapılmalıdır. Evet yanı başımızda çatışmalara, arkadaşlarımız gözaltına alınsa da zaman zaman farklı anlara tanıklık etme durumunuz da oluyor. Benim için unutulması zor birçok an oldu. Ama en çok etkilendiğim olaya Sur İlçesi’ndeki İskenderpaşa Mahallesinde tanıklık ettim.
Bilindiği üzere 3 Ocak tarihinde nereden atıldığı belli olmayan bir havan mermisi 3 çocuk annesi Melek Alpaydın’ın ölümüne neden olmuştu. Olayın duyulması üzerine 10 dakika sonra olay yerine vardım, oradaki mahalleliler çok tepkiliydi. Hatta bazı gazeteci arkadaşlarımıza tepki gösteren bile olmuştu. Ama ben hem ulusal bir fotoğraf ajansına hem de yerel bir gazetede çalıştığım için ilişkilerim daha iyiydi. Şimdi bu olaydan belirli bir süre geçtikten sonra polis Alpaydın’ın ölümüne neden olan mermiyi almak ve inceleme yapmak üzere olay yerine gelmek istedi. Ancak mahallede toplanan bir grup polis ile tartıştı o sırada havaya ateş açıldı, gaz bombaları kullanıldı.
Dar sokaklarda gaz bombalarının uçuştuğu anda kafasında ekmek olan 60-70 yaşlarında yaşlı bir kadını gördüm, gazdan etkilendiği için daha fazla ilerleyemedi ve olduğu yere yığıldı. Bende de maske olmadığı için bir eve sığınmak zorunda kalmıştım. Kadını kaldıracak kimsenin olmadığını görünce ona doğru gitmeye çalıştım. Tabii giderken iki üç karede fotoğraf çektim, sonra onu daha güvenli bir yere götürdüm. Olay bittikten sonra fotoğraflarım sosyal medyada paylaşılınca bayağı ilgi gördü, ancak bir takipçi, “Kadın orada yerde sen fotoğraf derdinseniz, onu kaldırsana” diye tepkilendi. Tabii o görmediği için o yaşlı kadına yaptığımı görmemişti. Bu durum bende farklı bir anının yaşanmasına neden olmuştu.
Orijinal adını vererek başlayalım: The Man From Earth. Türkçesiyle Dünyalı, Richard Schenkman’ın yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği ve hatta filmin şarkı sözünü yazdığı, David Lee Smith’in baş karakter tarih profesörü John Oldman’ı oynadığı ve gerçekten de tek bir odada geçen200 bin dolar gibi mütevazı bir bütçe ile çekilen efsanevi film.
Tek bir odada geçen aksiyonsuz ve hatta tiyatral sayabileceğimiz bir yapıttır Dünyalı. Film aslında hayal gücümüzü sonuna kadar zorlayan diyalogları ve karşılıklı sıkıştırmaları ile dikkatimizi bir an olsun bırakmıyor.
Normal şartlarda tek odada geçen bir film için ilk ön yargı çok sıkıcı ve durağan olacağı yönündedir. Dünyalı bu noktada bizleri şaşırtıyor. Konuya ufaktan değinecek olursak 8 akademisyenin birbirleriyle olan köşe kapmacaları ve sürekli yaptıkları çıkarımlar ilgimizi film boyu canlı tutuyor. Filmde kendimizi sürekli gerçekle imkânsızın kıyısında hem akıl yürütürken hem de imkânsızı isterken buluyoruz.
Dünyalı aslına bakarsanız tarihin, biyolojinin, psikolojinin, arkeolojinin, teolojinin ve evrimin konuşulduğu, tartışıldığı ve sıkılmaya fırsatınızın olmayacağı bir film.
14 bin yaşında bir cro-magnon
Başrolümüz profesör John Oldman ani bir kararla çalışmakta olduğu üniversiteden istifa etmiş ve evini taşımaktadır. Eşyaları toplanan eve, bu ani ayrılışını anlamlandıramayan akademisyen arkadaşlarının gelmesiyle film seyrine oturur. Arkadaşlarının ısrarlı sorularına kaçamak yanıtlar veren John artık bir yerden sonra dayanamaz ve neden başka bir şehre taşınmak zorunda olduğunu açıklar. John aslında 35 yaşından sonra yaşlanmayan 14.000 yaşında bir cro-magnon’dur! Bu itiraf üzerine onu konuşturmayı seçen alanında uzman biyolog arkadaşı Dan (Tony Todd) bu varsayımı diğer arkadaşlarıyla birlikte sorgulamaya başlarlar. Köşe kapmacalar, süreğen varsayımlar, sürekli gelişen argümanlar…
Filmin ana çerçevesi bu şekilde sürer. Birçok noktada duygusal yükselmelere ve de gerçekliğe bağlanmak isteyen akademisyenlerin ızdıraplarına şahit oluruz. Filmin son sahnesiyle de beğenimi kazandığını söylememe sanırım gerek yok. Birçok hikâyede gördüğümüz o havada kalışı neyse ki burada yaşamıyoruz.
Teoloji, dünya tarihi, evrim gibi konulara ilgili birçoğumuzun ilgisini çekecek olan Dünyalıyı beğenerek izleyeceğinizi umuyorum. Bu arada beğenen arkadaşlarıma da filmin ikincisinin çekilmekte olduğu müjdesini de buradan vermiş olayım.
Çevre araştırmaları devam ediyor. Antroposen kavramının kullanılması insanlığın farkında olduğunun göstergesi. Farkındalığın getirisi hemen olabilir miydi? Belki ama en azından önlemler alınıyor. 1997’de kabul edilenKyoto Protokolüile gidişata dur demek istendi. Amacı, özellikle sanayileşmiş ülkelerde sera gazı salımını kısıtlamaktı. Avrupa gibi ülkemiz de bu protokolü onaylamış bulunmakta fakat Dünya bu ülkelerden ibaret değil. Halen güncel problem, iklimsel değişimler ve bu durumun getirdiği sağlık sorunları.
İklimler değişiyor da ne oluyor? Çevreye adaptasyonumuz zorlanıyor. Bizler kadar çevremizdeki canlılar da önemli. Onlar da bu olaylar karşısında zor durumda. Birçoğu adaptasyon sorunu çektiği için nesli tükeniyor. Bazıları ise uygun ortam buluyor ve insanlığı sağlık açısından tehdit ediyor.
Bu konuda WHO gibi kuruluşlar epidemiyolojik çalışmalar yaparak çağrıda bulunuyorlar. Belirtilen tehlikelerin çoğunu bulaşıcı hastalıklaroluşturuyor. Ayrıca Avrupa’da iklim ve meteoroloji uzmanlarınca da yapılan bazı açıklamalar var. Yapılan açıklamalarda, iklim verileri elde etmek için kullanılan modellerde sapmalar büyüdü. Sebebi ise iklim kaymaları, küreseliklim değişikliği. Bu bağlamda küresel iklim değişikliği demenin daha doğru olduğunu belirten ekologlar var. Şu an bilim çerçevesinde küresel ısınma kavramının yerine iklim değişikliği kabul ediliyor.
Bu durumun buzul çağı öncesinde kısa bir ısınma devri olduğu belirtiliyor. Görünen o ki çevrenin bu denli değişimi, evrimimizde en etkili faktör olacak. Aslında meteoroloji bilimine göre bu iklimsel değişimler doğal olaylar. Fakat konudaki ayrıntı, iklim değişimlerinin fosil yakıt ve arazi kullanımlarına duyarlı olmasıdır. Bazı araştırmalarda 19’uncu yüzyıldan günümüze kentleşmede yüzde 45’lik bir artış var. Yani insanın etkisi büyük.
İklim değişikliği sağlığı etkiliyor
Belirtildiği gibi küresel sağlık araştırmaları sonucu küresel tehlikelerin çoğunu bulaşıcı hastalıklar, enfeksiyonlar oluşturmakta. Enfeksiyon hastalıkları halen küresel anlamda ciddi ölüm oranları taşıyor. Uzmanlara göre bu oran tüm ölümlerin dörtte birini oluşturuyor. Enfeksiyonlar, enfeksiyon etkeni olan çeşitli mikroorganizmalar sayesinde insanları hasta ediyor. Mevsimsel değişimler, küresel iklim değişimi, düzensiz yağış gibi sorunlarla enfeksiyon riski de azalıyor veya artıyor.
İklimi etkilediğimiz gibi ürettiğimiz ilaçları da düzensiz kullandık. Enfeksiyona karşı olumsuz durumlardan biri de kontrolsüz antibiyotik kullanımı ile ilaçlara karşı dirençli mikroorganizmaların gelişmesidir. 1997-98 yıllarında görülen el nino olayını hatırlamak lazım. Özellikle Peru ve çevresi etkilenmişti. Sel ve tayfunlar ile sıtma etkeni ciddi oranda yayıldı. Bu felakette seller ile gelen sivrisinek larvaları başlıca bulaştırıcı olmuştu. Su kaynaklarında ve çevredeki hayvanlarda enfeksiyonlar görüldü. El nino görülen merkezlerin nüfusu etkilendi. İklim değişikliğini, modellerde sapmaların olmasından açık şekilde anlıyoruz. Farklı durum ise uzmanların artık ülkemiz için de el nino çağrısı yapmaları.
Beslenme ve giyim önemli
Mevsim geçişleri, iklim hareketlerinin kısa süreli etkileri. Özellikle sonbaharda dikkatli olmak lazım. Mevsim geçişlerinde, vücut savunma sistemi zayıflıyor. Sebebi günden güne değişen sıcaklık farkı ve gece-gündüz sıcaklığının farklılığı. Vücut savunmasının düşmesiyle çevreden gelen her türlü hastalık yapıcı etkenlere de açık olunuyor. Ayrıca yağış zamanlarında da enfeksiyon riski artıyor. Havada asılı partiküller yağış ile inerek enfekte edebilir. Böyle dönemlerde başlıca önlemler, bol sıvı tüketimi, vitamin ve mineral içeriği iyi olan besinlerin tüketilmesidir. Beslenmenin yanında giyim de önemli. Sıcaklık farkını tolere edebilecek kıyafetler tercih edilmeli.
Hande Kader… 23 yaşında bir candı. Kayboldu, 12 Ağustosta Zekeriyaköy’de yanmış bedeni bulundu. Buraya kadar, hepimizin içi sızladı değil mi? Değil. Hande Kader trans bir birey olduğu için, sırf trans diye öyle değil.
Farklı düşüncelere, cinsel kimliklere karşı olan nefret maalesef bu ülkede kimsenin peşini bırakmıyor. O farklıysa öldürülmeli, tepki de gösterilmemeli! Toplumumuz çocukları eşcinsel olmasın diye çabalarken (!) birer katil yetiştiriyor!
Hande Kader’in ölümü medyada yer almasa da sosyal medyada tepkiler giderek büyüyor. Ünlüler sosyal medya hesaplarından bu vahşete dikkat çekiyorlar. Tuba Ünsal: “Özgecan için ayaklanan herkesi Hande Kader için de ayaklanmaya davet ediyorum. Yoksa hepimiz iki yüzlü ve kafamızı kuma gömerek yaşamaya devam edeceğiz. Son olarak bilimsel olarak kanıtlanmış bir şey geylik kişinin tercihi değil, doğuştan anne, babasının genleriyle oluşan bir cinsiyet. Tıpkı kız ve erkek gibi” yazarak tepkisini belirten ünlülerden.
Trans gazeteci Michelle Demisevich, Ayşe Arman ile röportajında, Hande Kader hakkında şunları söylemiş: “23 yaşında bir trans arkadaşımızdı, başka bir iş bulamadığı için zorunlu seks işçiliği yapıyordu. Aynı zamanda LGBTİaktivistiydi. Onur yürüyüşünde en önde yürüyenlerden biriydi.” Ülkede translara yönelik nefreti de şu cümlelerle açıklıyor: “Yıllardan beri süregelen bir şey. Özellikle de 12 Eylül darbesinden sonra atılan nefret tohumlarının artık yansıması. 12 yaşındaki bir erkek çocuğu sokakta bana arkamdan ‘Pis ibneeee’ diye bağırıyorsa, ben oturup düşünüyorum, bu çocuk neden benden nefret ediyor diye. Çünkü dünyada henüz 12 yıldır var, beş yıl bebek olarak geçti, geriye kaldı 7 yıl. Bu süreçte beni nasıl tanımış olabilir ki, nefret etsin? Ebeveynlerin ve çevresindeki yetişkinlerin fikirleri onlar, kendinin değil.”
Hande Kader için sosyal medyada “ses ver” kampanyası başlatıldı. #HandeKadereSesVer etiketiyle yazılanlardan bazıları şunlar:
“İnsanları dinine, ırkına, cinsiyetine göre ayırma. Kimseyi öldürmeyeceksin! #HandeKadereSesVer” “Çocuklarınıza erkek ya da kız olmayı değil insan olmayı öğretin. #HandeKadereSesVer” “Sana benzemeyenin ölümüne susma, insanlığını unutursun. #HandeKadereSesVer” “Trans olduğu için susuyorsun ya, sessizliğin onun yakılarak öldürüldüğü gerçeğini değiştirmiyor. Bu vahşete sessiz kalma #HandeKadereSesVer”
21 Ağustos Pazar günü saat 19.00’da Hande Kader için Tünel’den Galatasaray Meydanı’na yürünecek.
Nefret cinayetlerinin son bulduğu bir Türkiye, bir dünya umuduyla…