Ana Sayfa Blog Sayfa 409

Hayat ve meditasyon üzerine bir şiir kitabı: All Here (Her Şey Burada)

Yoga ve meditasyon eğitmeni, girişimci ve yönetici Erkin Bek’in kaleme aldığı, varoluş teması üzerine kısa şiirlerden oluşan bir kitap, All Here (Her Şey Burada) çıktı.

Kitap, “benlik” bilincini mutlak bir varoluşsal konu olarak işlerken; içsel tatmine ulaşmayı ise hayatın varış noktası olarak ele alan otuz dört şiirden oluşuyor. Yoga ve meditasyon alanında yapmış olduğu detaylı çalışmalar neticesinde Bek, kişisel tatmine, varoluşumuz hakkında net bir bilince sahip olduğumuz zaman ulaşabileceğimize inanıyor. Bu düşünceden yola çıkarak yazdığı kitapta, meditasyon konusu vurgulanıyor ve her bir şiir okuması, bir meditasyon eylemi olacak şekilde tasarlanıyor.

21. yüzyılın zorlu hayat şartlarıyla mücadele ederken Bek, uzun bir süredir, hem fiziksel hem de içsel bir denge kurabilmenin yollarını araştırırken, varoluşun gizemini, kişisel gelişim ve profesyonel başarıya giden yolları sorguluyor. Bu hassas dengede mutluluk ve kişisel tatminin esas olduğunu savunan Bek’in şiirleri, kendi içsel yolculuğuna ışık tutuyor.

Kitabı elinize alıp incelediğinizde ilk göze çarpan kitabın tasarımı oluyor. Büyük boy ve kalın bir kâğıt kullanılan tasarımda kısa şiirler ve görseller yer alıyor; fakat kitabın büyük kısmı bomboş. Meditasyon, özümüzü araştırma ve yaşam üzerine kafa yoran bu kitap için daha doğa dostu ve minimal bir tasarım kitabın felsefesiyle daha da bütünlük içerisinde var olabilirdi ve ekolojik ayak izini minimumda tutarak gezegenimize daha az zarar verebilirdi.

Kitap sadece İngilizce dilinde, şiir çevirisi ayrı bir sanat olduğu için orjinal dilinde birkaç şiir örneği paylaşıyoruz.

Life Purpose
Life purpose 
Who can say?
Only the happy!
For him
This question disappears

Who cares?
He’s just happy 
This is everything

Full
His inner glass
No space for wonder

Whatever it may be
Happiness 
Fulfillment

This is me

Beyond Seen
Deep 
Dark
Like depth of ocean
Like the eternal depth of space

Beyond
All galaxies
All planets

Where no one reaches
Nothing seen
None heard

In deepest dark 
Where all you know
No longer relevant

You catch your breath
You disregard your thought 
You witness

What’s left of you?
Self presence 
Silence
Own essence

It’s you
Your truth
Y
our meditation

Kitabı sanal olarak incelemek için sitesini, kitap hakkında detaylı bilgi almak için sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Artan kenevir araştırmaları neden önemli?

1

Yeni tarihli bir federal politika, uyuşturucudan türetilen tedavilerin gelişimini hızlandırabilir.

Birleşik devletlerdeki bilim insanları ve tıbbi araştırmacılar, kenevirin sağlığa faydaları ve zararları üzerine yıllardır çalışma yapmaktadır. Her ne kadar yasal kenevire ulaşım giderek artıyor olsa da, bilim insanları uyuşturucuya yalnızca bir kaynaktan erişime zorlanmışlardır. Oxford’daki Mississippi Üniversitesi, Ulusal Madde Bağımlılığı Enstitüsü (NIDA) ile anlaşmalı bir şekilde kampüs içerisinde araştırma için kenevir yetiştirmektedir.

Fakat şimdi üniversitelerin tekeli son buluyor. Beklenmedik bir şekilde, Birleşik Devletler Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA), 11 Ağustosta bütün kurumlara araştırma için kenevir yetiştirme iznine başvuru hakkı tanıyacağını duyurdu. Nature dergisi bu politikanın kenevir/esrar çalışmalarında nasıl bir değişiklik yaratabileceğini şöyle açıklıyor.

Araştırmacılar neden kenevir üzerine çalışmak istiyor ve kenevire nasıl ulaşacaklar?

Araştırmacılar kenevirin içindeki kanabinoidleri (kenevirin içindeki bulunan kimyasal bileşenler) ayrıştırmakta, nöbet ve diğer nörolojik bozukluklar gibi rahatsızlıkların etkilerini hafifletmek, kronik ağrıları azaltmak ve tedavi etmek için çeşitli türler geliştirerek testlerde kullanıyorlardı.

Fakat federal hükûmetin keneviri hâlâ tıbbi kullanımı olmayan bir uyuşturucu olarak sınıflandırması sebebiyle, bilim insanları araştırmalarda kullanılmak üzere NIDA’dan kenevir edinmek için vakit alan bir süreçle karşılaşmaktaydılar. Klinik araştırma gerçekleştirenler ayrıca Gıda ve İlaç Kurumu’ndan onay almak zorundaydı.

Neden yalnızca bir tek yetiştiriciye güvenmek araştırmayı sınırlamakta?

Uygun görülmüş tıbbi kenevir tüketicileri, kenevirin ülkenin birçok yerinde dispanserlerden satın alabilmekteyken keyfi kenevir kullanımına birkaç eyalette izin verilmektedir. Fakat araştırmacılar yalnızca Mississippi Üniversitesi’nin çiftliğinde yetiştirilen birkaç tür ile sınırlandırılmıştır.

Mississippi’de yetiştirilen bazı kenevir türleri, kamu kullanımına açık kenevir türlerinden daha düşük düzeyde tetrahidrokannabinol konsantresi (kenevir etkin maddesi) içerirken, bu türlerde kenevir ile yapılan çalışmaların tipik tüketicilere daha az uygulanabilir olmasını sağlamaktadır.

Birleşik Devletler Hükûmeti onaylanmış yetiştiricilerin sayısını neden arttırmakta?

Birleşik Devletler Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi bu değişikliğin bilim insanlarının yüksek talebi ve kenevir araştırmalarını teşvik etmek arzusu ile gerçekleştiğini ifade etmektedir. NIDA yöneticisi Nora Volkow bir açıklamasında, “Fazladan yetiştirici demek, araştırmanın ihtiyaçlarını karşılayan fazladan çeşitliği sağlayabilmek anlamına gelmektedir” ifadelerini kullandı.

Uzun yıllardır NIDA tarafından desteklenen araştırmalar, kenevirin sağlığa zararlı etkileri ve kullanım riskleri üzerine yoğunlaşmıştır. Fakat son yıllarda araştırmalar neticesinde kenevirin sağlığa faydalı muhtemel etkileri de ortaya çıkmaktadır. Buna uyuşturucunun iltihap sökücü etkileri, epilepsi ve diğer nöropsikiyatrik bozukluklardaki iyileştirici rolü de dâhildir.

Santa Cruz, California’da yer alan ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Multidisipliner Psikedelik Araştırmalar Cemiyetinden yönetici Rick Doblin, “DEA’nin bilimin kendi adına konuşmasına izin verdiğini görmek inanılmaz keyif verici” ifadelerini kullandı.

BERKELEY, CA - MARCH 25: One-ounce bags of medicinal marijuana are displayed at the Berkeley Patients Group March 25, 2010 in Berkeley, California. California Secretary of State Debra Bowen certified a ballot initiative late Wednesday to legalize the possession and sale of marijuana in the State of California after proponents of the measure submitted over 690,000 signatures. The measure will appear on the November 2 general election ballot. (Photo by Justin Sullivan/Getty Images)

Yeni kurallar nasıl işliyor?

Washinton DC deki DEA’nın sözcülerinden biri olan Rusty Payne, Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı onaylı araştırma protokolüne sahip olan herkesin, federal olarak yetkilendirilmiş kenevir yetiştiricisi olmak için başvurabileceğini ve çok sayıda başvuru beklediklerini ifade etti.

Diğer yerlerde daha fazla yetiştirici ortaya çıkarken, araştırmacılar artık araştırmaları için gerekli kenevire ve kanabinoid özütlerine NIDA üzerinden ulaşmak zorunda olmayacak. Bu sayede daha geniş kapsamlı klinik çalışmalar gerçekleştirilebilecekken, araştırmacılar çeşitli tedavi yöntemleri için hangi kenevir türünün en uygun olduğunu saptayabilecekler.

Bilim insanları bu politika değişikliği duyurusu için heyecanlanmış vaziyette. New York City’de çalışan ve tedavisi olanaksız hastalarda kenevir kullanımı üzerine çalışan Sunil Aggarwal, “NIDA tekeli artık yok” şeklinde tweet atarak politika hakkında görüşlerini ifade etti.

Medical marijuana is shown in a jar at The Joint Cooperative in SeattlePeki, bu karar ülke genelinde keneviri yasallaştırma hareketini etkiler mi?

Politikanın değişmesi, kenevirin yasallaşmasının önündeki önemli bir engeli ortadan kaldırmaya yardımcı olabilir. Araştırma önceden küçük klinik çalışmalar ve deneyler ile yavaş bir halde idi; çünkü araştırmacılar yalnızca az miktarda bir denek grubu ile uyuşturucuları test etmek zorundaydılar. Bir defa uyuşturucular, kanabinoid dâhil, çok sayıda insana uygulanabildiği takdirde, uygunluğu ve güvenliği de onaylandığı zaman, kenevirin tıbbi tedavi için kullanımı daha geniş bir coğrafyada onaylanacak ve kabul edilecektir.

NIDA’nin kanabinoid imalatı için bir süreç geliştirilmesi için fon sağladığı Woburn’daki Aphios şirketinin başkanı Trevor Castor, “Birçok eyalette tıbbi kenevirin geniş çaplı bir şekilde onaylanması, federal devlet dairesinin kararını değiştirmesinde önemli rol oynadı” şeklinde konuşurken, yasal kenevirin peşinden geleceğini ekleyerek “Ama” dedi, “Ne zaman, emin değilim.”

Yasallaştırmanın yanında olanlar için bir engel de federal hükûmetteki bazı muhalifler. 11 Ağustos tarihinde, DEA kenevirin tehlikeli bir madde olduğuna yönelik sınıflandırmasını yeniden teyit ederek keneviri LSD, meth ve eroin gibi diğer uyuşturucularla birlikte aynı mevzuat içerisine aldı.

Scientific American internet sitesindeki “Why expanding marijuana research matters?” adlı yazıyı Emine Ender Gaia Dergi için çevirmiştir. 

Dünyanın altı ülkesinde uygulanan plastik poşet yasağı ve etkileri

Plastik poşet yasağı son zamanlarda tüm dünyaya damgasını vuran harika bir gelişme. Amerika Birleşik Devletlerinden Hindistan’a, Hindistan’dan Fas’a uzanan birçok ülkede idari kurullar plastik kirliliğinin yarattığı problemleri kontrol ederken, plastik veya polistiren maddesini (en bilinen hâliyle straforu yani köpük ambalajı) yasakladı. Peki, bu yasak doğrultusunda neler uygulandı, ne gibi etkileri oldu, görelim...

1. Coles Bay, Tazmanya

Avustralya’nın Tazmanya eyaletinde bir şehir olan Coles Bay, 2003 yılında Avustralya’da tek kullanımlık plastik poşetleri yasaklayan ilk şehir oldu. İlk sene toplamda 350 binden az plastik poşet kullanıldı. 1 Kasım 2013’ten itibaren Tazmanya bayileri müşterilere biyobozunmayan plastik alışveriş poşeti vermeyi durdurdu. 

2. Etiyopya

Etiyopya, 2011 yılında tek kullanımlık alışveriş poşetlerin üretimini ve ithal edilmesini yasakladı. Bu yasak tesadüfen Etiyopya Yeşil Büyüme Stratejisi çerçevesinde rüzgâr ve jeotermal enerji projelerinin geliştiği zamana denk geldi.

3. Karnataka, Hindistan

Bu yılın mart ayında, Hindistan’ın batı sahilinde yer alan Karnataka eyaleti plastik kullanımını tamamen yasakladı. Bu durumda toptancılar, perakendeciler ve tüccarlar plastik poşet, plastik kaşık, çatal, bıçak, kapkacak veya streç film kullanamaz, satamaz oldular. Mart ayından bu yana, yasak yürürlüğe girdiğinden beri, başkent Bangalor’da 39 bin kilogram kaçak plastiğe el konuldu.

Ayrıca, Karnataka daha önce “microbeads” yani mikro boncuk* kullanımına yasak getirmişti.

plastic_ban_1
Karnataka eyaleti başkent Bangalor’da plastik yasağı

4. ABD

Amerika plastik kullanımına yasak getirdi” diyeceğimiz günler de gelecek elbette. Ancak ben şimdilik küçük bir bölümünden bahsedeceğim.

2007 yılında, San Francisco, Amerika’da plastik alışveriş poşetini yasaklayan ilk şehir olmuştu. Bunu takiben, 2014 yılında, su pet şişelerine de yasak getirdi. Geçen ay, San Francisco Los Angeles ve Portland’a katılarak stirofom maddesinin yasaklanmasını zorunlu hâle getirdi. (Stirofom, strafor ailesinden polistirenin daha gelişmiş hâlidir diyebiliriz.)

Polistiren, geri dönüşümü çok zor olmasından dolayı çevre için büyük tehdit oluşturan bir polimerdir. Petrolden elde edilir. Amerika’da özellikle yiyecek konulan kaplarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ülkemizde de durum farklı değil. Köpük yumurta kapları, yemekhane tabldotları, piknik tabakları, kutuları… Yasağın, plastiğin sadece bu formuna gelmesinin bile ne derece etki edeceğini siz düşünün.

Köpük ambalajlar yapısında polistren bulundurur. Polistren petrolden elde edilen çevreye zararlı bir polimerdir.
Köpük ambalajlar yapısında polistren bulundurur. Polistren petrolden elde edilen çevreye zararlı bir polimerdir.

2015 yılı Temmuz ayında Hawai’nin Honolulu şehrinde tek kullanımlık plastik poşetlere (medikal kullanım istisna olarak) yasak geldi. Bu yasa tasarısını Devlet Yasama Organı yerine İl Meclisi onayladı. Böylece halk için gerçek bir zafer elde edilmiş oldu. Halkın gücü adına!

San Francisco'da plastik poşet yasağı sonrası, çoğu markette kendi bez poşetini getirene indirim yapılıyor.
San Francisco’da plastik poşet yasağı sonrası, çoğu markette kendi bez poşetini getirene indirim yapılıyor.

5. Fransa

Geçen ay Fransa’da marketlerde plastik poşet yasağı uygulaması başladı. Sadece büyük marketler değil, bakkallar, manavlar, eczaneler de bu yasağa katıldı. Ülkede 2015 yılında konulan yasa ile çoğu mağaza ve marketler plastik poşet yerine kâğıt poşet uygulamasına geçmişti.

Fransa'da 2015 yılında konulan yasa ile çoğu mağaza ve marketler plastik poşet yerine kâğıt poşet uygulamasına geçmişti.
Fransa’da 2015 yılında konulan yasa ile çoğu mağaza ve marketler plastik poşet yerine kâğıt poşet uygulamasına geçmişti.

6. Fas

Fas dünyada Amerika’dan sonra plastik poşet kullanımının en yaygın görüldüğü ülkedir (ya da ülke idi.) Belki de bu sebepten ötürü, plastik poşet yasağı geldi mi tam geldi. Yasak, plastiğin üretiminden ithal edilmesine, satışından dağıtımına kadar uzandı. Bu da ülkede büyük bir telaşa neden oldu. İnsanlar alışkanlıklarını değiştirebilmek için zamana ihtiyaç duydular. Yasağa direnme, insanların plastik ve plastik poşet kullanımının nasıl bu denli kökleşmiş bir alışkanlık hâline geldiğine hayret ettirirken, yasağın getireceği etkinin ne denli büyük olacağını gösterdi.

Bu saydıklarım dünya üzerindeki plastik yasaklarının bazıları. Peki bu neden bu kadar önemli? Plastik kullanımı, çevre problemlerinin elbette ki temel problemlerindendir. Okyanusları ele alalım. Çöp girdaplarını duydunuz mu? Pasifik Okyanusunda beş adet büyük çöp girdabı var. Bu girdaplar hem deniz canlılarına hem de okyanusların doğal dengesine zararlı. Plastik atıkların 3’te 1’inin aşağıdaki haritada 1 ile numaralandırılmış “Büyük Pasifik Çöp Girdabında bulunduğu hesaplanıyor.

Büyük Pasifik Çöp Girdabı”nda plastik çöplerinin bulunduğu yerler numaralandırılmıştır.
Büyük Pasifik Çöp Girdabı”nda plastik çöplerinin bulunduğu yerler numaralandırılmıştır.

Plastiğin okyanuslarla bağlantılı bir diğer problemi de Albatros kuşları hakkında. Albatros kuşları hayatlarının çoğunu açık denizlerde saatlerce avlanarak geçirirler. Böylece su yüzeyinde bulunan plastik çöpler bu kuşların ölümüne sebep oluyor.

Plastik kullanımını sonlandırmak yasak veya moda dolaylı olmamalı

Bu örnekler başka bir konuda uzun uzadıya ele alınabilir. Ancak ben konumuza son bir nokta koymak istiyorum. Plastik kullanımı yasağı umarım gelir geçer bir moda akımı gibi değil, ayakları yere sağlam basan bir değişim olur. İnsanların alışkanlıklarını değiştirmesi öyle kolay bir konu değildir. Aynı zamanda “yasak” insanları kendine çeken bir olgudur. Her yasak levhası, önünde yasağı çiğnerken poz veren bir insanı getirir.

Önemli olan bu bilinci kapmış olmaktır. Yoksa, bir yerde plastik yasağına uyan insan başka bir yerde nasıl olsa serbest diye plastik kullanma özgürlüğüne kavuşmamalıdır. Dünya herkesin olduğu gibi, kirliliğin dünyanın neresinde olursa olsun çevreye etkisi aynıdır. X ülkesinin topraklarında plastik daha çabuk bozunmaz. Çevreyi düşünmüyorsak sağlığımızı düşünelim. Zehirli kimyasalları hayatımızdan çıkardığımızda zaten plastiklerden arınmış olacağız. 

*Mikro boncuk, çapları bir milimetreden küçük hatta bazen bir milimetrenin binde biri kadar bile küçük olabilen, plastikten ve genellikle polietilenden imal edilen bir maddedir. Kozmetiklerde, şampuanlarda, sabunlarda ve diş macunlarında bulunuyor. Araştırmalara göre bu hücrelerin insana direkt zararı yok. Zira ellerimizi yıkarken, dişlerimizi fırçalarken su ile akıp gidiyor. Ancak, arıtma sistemlerine takılamayacak kadar küçük olduğu için kanalizasyondan akarsulara karışan plastik hücreler deniz canlılarının bünyelerine yerleşiyor. Mikro plastikler deniz ve okyanus canlılarının yıllardan beri süren yok oluşunun en temel nedenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Kaynak: Ecowatch

Mavi ladin ağaçlarını kesmemek için cam fanuslu çözüm

0

Rize’de ÇAYKUR’a ait arazide çay evinin yapımını engelleyen 9 metrelik iki mavi ladin gövdeleri camla çevrilerek koruma altına alındı ve inşaat tamamlandı.

Rize Atmeydanı Mahallesi’nde ÇAYKUR‘a ait içerisinde Ziraat Çay Bahçesi‘nin de bulunduğu Atatürk Çay ve Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsü’nün Müdürü Ali Kabaoğlu, Ziraat Çay Bahçesi’nde geçen yıl çay evi yapımı için inşaat başlatıldığını söyledi. Çay evinin inşa edileceği alanda iki mavi ladin ağacı olduğunu belirten Kabaoğlu, “Ağaçlar, çay evinin inşasını engelledi. ÇAYKUR Genel Müdürü İmdat Sütlüoğlu, yaklaşık 20 yıllık ağaçların kesilmemesini istedi. Bunun üzerine ağaçları kesmeden çözüm yolu bulmaya çalıştık” dedi.

Kabaoğlu, yapının konaklama bölümü olarak kullanılacak alanındaki 9 metrelik ağaçların gövdesinin camla çevrilerek cam fanus içine alındığını dile getirdi: “Böylece ağaçların gövdesinin zarar görmesi önlendi. Ağacın dalları ise yapının teras kısmından dışarıya kadar uzandı. Ağacın terasta kalan bölümünün etrafını da dallara zarar gelmeyecek şekilde camla çevirdik.

Gezilebilir terasa sahip olan yapıya, bu mavi ladin ağaçları hem doğal bir dekor sağladı hem de ilgi odağı oldu. Ağaçların bu şekilde korunması yapı ile doğanın nasıl bir arada devam ettirilebileceğine örnek olurken aynı zamanda da iç mekanda doğal manzara sağlamış oldu.

Ziraat Çay Bahçesi’nin, kentin gözde mekanlarından olduğunu ifade eden Kabaoğlu, “Ağaçları kesmeyi hiç düşünmedik. Bir söz vardır, ‘ağaca sarılan gölgesinde kalır’ diye. Ağaç her zaman bir gölge ve bir sevgidir. O bakımdan Genel Müdürümüz Sütlüoğlu’nun isteği ile mavi ladinleri kesmedik. İnşaatı bu şekilde tamamladık” değerlendirmesinde bulundu.

Yurtdışında birçok örneği olan bu tarz korumaların ülkemizde de uygulanması oldukça sevindirdi.

HIV / AIDS hakkında bilgi sahibi ol ve ayrımcılığa ses çıkar

1

Herkes yanlış biliyor diye sen de öyle bilmek zorunda değilsin. HIV / AIDS hakkında bilgi sahibi ol ve ayrımcılığa ses çıkar.

HIV (Human Immmunodeficiency Virus) dendiği zaman hepimiz korktuk veya korkutulduk diyebilirim. Zamanında çekilmiş olan filmler, diziler veya yazılı gazete haberleri yöneltti buna bizi. Aslında korkulması gereken bir şey olmadığını yazının devamında görebileceksiniz. Öncelikle HIV/AIDS konusunda bildiğiniz her şeyi unutup bu yazıyı okumaya devam etmelisiniz. Ancak bu şekilde önyargılarınızdan kurtulabilir ve bu şekilde daha güzel bir hayatı mümkün kılabilirsiniz.

HIV Nedir?

Türkçeye çevrilmiş şekliyle İnsan Bağışıklık Yetmezliği virüsü olarak adlandırılmaktadır. Adının da bizlere gösterdiği gibi virüs insan bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olmaktadır. Tedaviye başlanmadığı durumlarda da bağışıklık sisteminin tamamen etkisiz hale geldiği ve vücudun direnç gösterdiği hastalıklara savunmasız kaldığı bilinmektedir. Her HIV+ AIDS’tir düşüncesini kafanızda taşıyorsanız eğer bunu kırmalı ve her HIV+‘in AIDS olmadığını bilmeniz gerekmektedir.

AIDS Nedir?

AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome), Türkçeye “Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu” olarak çevrilmiştir. Bunun ise bize ifade ettiği, HIV taşıyıcısı olan her kişinin bu sendromu yaşamayacağını göstermektedir. AIDS, HIV nedeninden dolayı insan vücudunda ciddi enfeksiyonlar yaşandığı evre olarak bilinmektedir. Kısacası kişilerin bu evreyi yaşamaları için ise bağışıklık sisteminde bulunan hücrelerin ağır bir şekilde tahrip edilmesini gerektirmektedir. Bağışıklık sistemi hücreleri 200’ün altında olduğunda evreye geçişin sağlandığı bilinmektedir. Lakin bu evreye geçildiğinde ise kişilerin önleyici tedaviler ve antiretroviral (ART) ilaç tedavileri ile eski sağlığına kavuşabildiği ve HIV+ olmayan bireyler ile aynı yaşam ve sağlık standartlarında hayatını devam ettirdiği bilinmektedir. Kişiler ilk tanı aldıkları zaman ise bilgilenmek adına danışmanlık hizmeti veren dernek ve kuruluşlar ile iletişime geçmelidir.

İlk başlarda bununla karşılaşan kişilerin öleceğini düşünmesi ve bu yüzden psikolojilerini olumsuz şekilde etkilemeleri doğaldır. Çünkü günümüzde bu virüs veya sendromlar ile ilgili kulaktan dolma bilgilerin toplum içinde gün geçtikçe yanlış bir şekilde yayılması kişilerin korku duygusuna kapılmasına neden olmakta ve oluşturulan önyargılardan sonra kişilerin zamanla toplumdan kendisini soyutlamasına neden olmaktır.

aids oldurmezAslında hiç de korkulacak bir hastalık değildir HIV/AIDS. Çünkü günümüzde hastalığın bir tedavisi bulunmaktadır. Lakin bu tedavi virüsü tamamı ile vücuttan atmamaktadır. HIV+ bireyler her gün aldıkları bir adet hap ile virüsün vücutta yayılmasını ve bağışıklık sistemi hücrelerini etkilemesini engellemektedir. Tedavi seçeneklerinin her geçen gün artması ve üzerine yoğunlaşılmış bir konu olması ile kısa zamanlar içerisinde virüsü tamamen vücuttan silecek ilaçların ve tedavilerin de geliştirilebileceği konusunda öngörüler bulunmaktadır.

Bulaşma Yolları

Çoğu insanın korkuyor olduğu bu durum ise insan vücuduna üç farklı yol ile bulaşmaktadır.

  • Kişilerin korumasız (kondom kullanmadan) cinsel ilişkiye girmesi
  • Kan yolu ile (enjektör)
  • Anneden bebeğe geçiş

Bulaşma yolunun en çok görüldüğü durumun kondom kullanılmadan girilen cinsel ilişkiler olduğu bilinmektedir. Bunun yanı sıra kan yolu ile bulaşma da kontrol edilmeyen kanların insanların vücuduna enjekte edilmesinden kaynaklanmaktadır. Anneden bebeğe geçiş ise önleyici tedaviler yapıldığı zamanlarda engellenebilmektedir. Bu tedaviler ile anneden bebeğe geçişin oranı yüzde 0,5 oranına kadar düşürülmüştür. HIV+ olan bir anne veya bir baba gerekli tedaviler sonucunda HIV pozitif olmayan çocuk sahibi olabilmektedirler.

hiv ayrim yapmaz sen de yapmaHIV, toplumun içerisinde “Homoseksüel” bireyler arasında yayılımının fazla olduğu bir virüs olarak düşünülse de günümüzde hâlâ yapılan araştırmalar sonucunda “Heteroseksüel” ilişkiler ile yayılımının fazla olduğu görülmektedir. Bu yüzden HIV, sadece eşcinselleri ilgilendiren bir durum değil hepimizi ilgilendiren bir durumdur.

HIV ve sosyal hayat

HIV+ bireylere yönelik önyargıların zamanla arttığını ve insanların bireylerden zamanla uzaklaşıyor olduğunu söylemiştir. Genellikle HIV+ bireyler bu durumu yakın çevreleri ile paylaştıklarında arkadaş çevrelerinden dışlanmakta ve zamanla yalnızlığa sürüklenmektedir.

1 Aralık 2015 tarihinde (Dünya AIDS Günü) Pınar Öktem, NTV ile yaptığı röportajında ; “Önyargı ve ayrımcılığın, HIV ile yaşayanların en önemli sorunları olduğunu” söyledi, “Ayrımcılık sosyal yaşamda, eğitim kurumlarında, iş hayatında ve sağlık hizmetlerine erişimde engel yaratacak şekilde karşımıza çıkıyor” dedi. Röportaj esnasında HIV+ bireylerin çalışma haklarının elinden alındığını ve bu durum sonrasında da kişilerin istifa etmeye zorlandığını dile getirmiştir.

HIV/ AIDS ve medya

Yapılan medya taramalarında ise HIV ile yaşayan kişilere yönelik olan ve ayrımcılığı besleyen haber başlıklarına ve görsellere rastlanmıştır. Bu içeriklerin belirli gazetelerde yayımlanması da daha fazla ayrımcılığa uğranmasına ve toplumun HIV ile yaşayan kişilere kulaklarını kapatmasına neden olmaktadır. Kullanılan görsellerin genellikle kan ve cinsellik, kasları erimiş olan kişiler, soluk benizli olan hasta insanlar ve ölümü çağrıştıran fotoğrafların olması ayrımcılığın boyutunun arttırılmasına neden olmaktadır. HIV / AIDS terminolojisi ile ilgili bilgi sahibi olmayan kişilerin de yanlış içerikte haberler yaptığı görülmektedir.

hiv ahlaki degil tibbi bir durumdurGenellikle haber başlıkları kötü bir içeriği bulunuyor olan haberleri çağrıştırmakta lakin haberlerin içeriğinde ise olayla ilgili kısa bilgi verildikten sonra HIV/AIDS ile ilgili bilgiler verilmektedir. Bu durumu yanlış olarak değerlendirmem ile beraber yapılması gerekenin bu olmaması gerektiğini vurguluyorum.

Günümüzde yayınlanan birçok dizi ve sinema filminde de bu konularda yanlışlık olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Örneğin birkaç yıl önce çekilmiş ve vizyona girmiş bir film olan “İncir Reçeli” adlı filmde HIV/ AIDS konusu tamamen yanlış ele alınmıştır. Üzerine biraz araştırma yaptıktan sonra kişiler filmdeki yanlışları görebileceklerdir.

Unutmayın HIV/AIDS değil, önyargılar öldürmektedir ve HIV hepimizi ilgilendirmektedir. Bu konuda bilinçlenip daha güzel bir dünya yaratmamız da mümkündür. Yaşamak ve yaşatmak sizin elinizde.

CO.IN Psychedelic Art Festival tüm enerjisi ile ruhumuza dokundu

Müziğin yanında resim ve heykel gibi diğer sanat dallarının da yer aldığı, Art&Creative Direktör Batuhan Güven ve Onur Kalafat‘ın organizatörlüğünde oluşan Türkiye’nin ilk psychedelic sanat festivali CO.IN Psychedelic Art Festival, 27-31 Temmuz tarihi arasında Efes, İzmir’de gerçekleşti.

Türkiye’den ve dünyadan birçok katılımın sağlandığı bu festivalin dekor çalışması Türkiye’deki festivaller arasında en iddialı olanlardandı. Batuhan Güven‘nin Psychedelic Art Gallery ve Mike Shinsho‘nun UV LAB ekibi tarafından tasarlanan müzik sahnesi, DECOL kolektifinden Mert Kage Bunshin ve ekibi tarafından hazırlanan visual&mapping tasarımları ile birleştiğinde çok güzel bir görsel şov ortaya çıktı.

Duyurusunun yapıldığı eylül ayından festival zamanına kadar çeşitli pre-event organizasyonları ile katılımcılarla etkileşim içinde olan organizasyon ekibi, birçok farklı tempo ve tarzda müziklerin iç içe olacağının vurgusunu yapmıştı. Festivale farklı alanlardan yaklaşık 200 sanatçı, eserleri, workshopları, performansları, müzikleri ve healing aktiviteleri ile yer aldı. Esat Cavit Başak‘ın dokunuşları ve yerli yabancı 60’dan fazla sanatçının katılımı ile başarılı eserler Art Gallery’de sergilendi. Unutmadan Gaia Dergi kapak çizeri Kadir M. Ersoy’un eserleri de Art Gallery’de yer aldı.

Ozzy Çetin‘in direktörlüğünde oluşturulan ve stage manager’lığını Ekin Bora, Coşku Wackyvack ve Yağız Saki‘nin yaptığı line-up Simurg Ahir kapı Orkestrası ile başladı. Festivalin ilk gecesinde Pixie Underground, Drum & Bass – Dub – Dupstep tarzı ile coşkuyu verdi. Festivalin ikinci gününde ise Kaminanda ile Güneş’i batırdık. Herkes suratındaki en güzel gülümseme ile dans ederken gözüme çarpan bir şey beni çok mutlu etti. İki değneği ile hepimiz gibi sınırsızca eğlenen kişinin coşkusunu görmek, hepimizin ne kadar eşit ve engelsiz olduğuna şahit olmak benim için inanılmazdı. 

Yanı başındaki uçsuz bucaksız düz alanı, ağaççıkları ve okaliptus ağaçları ile farklı bir doğa deneyimi yaşadık. Evet, belki çok sinek vardı ama canlılık her yerdeydi.

Gürcistan’taki Rainbow buluşmasından gelen Belinda, Arash ve daha nice yeni dostlar ile ateş başında sohbetler ettik. Yemeğimizi paylaştık. 

Başarılı “healing area” konsepti

Şimdiye kadar Türkiye’de gittiğim festivaller içinde en başarılı healing area oluşturulmuştu bence. Türkiye için konuşuyorum, festivallerde genelde healing area önemsenmez. Bu sefer emek verilmişti ve aktif bir şekilde katılımcılar tarafından kullanıldı. Sati Koshel‘in tasarladığı ve oluşturduğu ekip ile Harun Kohen‘in Yardımlarının birleşmesinden oluşan healing area’da inanılmaz vakit geçirdim. Yunanistan’dan gelen müzik terapisti Dimitrios Dermentzioglou ve Rila Köksal‘nın hayran olduğum enerjisi ile çok güzel anlar yaşadık. Healing area hakkını verdi gerçekten. Burada tasarlanmış aromatic healing çadırında akşam vakti, bir saat kendimle vakit geçirdim. Mint otu ile içi kaplanmış çadırın tepesinde yine, birbirinden güzel kokan otlar asılıydı. İçeriye girdiğinizde nefesinizi açan koku ile çadırın renkli ışıklandırması sizi hayal dünyasına götürüyor. Yenileniyorsunuz yaptığınız meditasyonla.

Devrim Ekin Şahin‘in önderliğindeki performans ekibi ve sanatçıları festival süresince ateşli ve ışıklı birçok şov sergiledi bizlere.

Selim Çelebi - CO.IN Pscyhedelic Art Festival 2016Festival deneyimlerimden elde ettiğim en büyük ve en kötü sonuç, insanların arkalarını toplamaması oldu. Esasında bu içinde yaşadığım toplumun genel bir sorunu. Haliyle festivallere de yansıyor. Ama bizler doğa, barış ve aşk için bir araya geliyorsak toplumun geri kalan kısmına göre biraz daha bilinçli ve dikkatli olmamız lazım. Psychedelic ve festival kavramının daha iyi anlaşılması gerekiyor birçok insan tarafından. Festivallerin, bunları doğru aktarmak adına da paylaşım yerleri olduğunu düşünüyorum çünkü her katıldığımız psychedelic festivallerde güzel insanlarla tanışıp, yeni deneyimler elde ediyoruz ve yeni birçok şey öğreniyoruz.

Velhasıl kelam eksiklikler olabilir ama ülkenin gerçekten zor zamanlardan geçtiği şu günlerde imkân yaratmak ve böyle bir şey ortaya koymak kabul edelim ki pek de kolay değil.

Tüm güzel dostlarıma sarılıyorum. Bir sonraki buluşmalarda karşılaşmak dileğiyle….

Not: Festival sonrası Psychedelic Art Gallery’nin Facebook’ta yaptığı açıklamayı okumak için tıklayınız.

Kapak dahil fotoğraflar: Konuk fotoğraf sanatçısı Selim Çelebi

Fotoğraflar: Can Kandemir

Hindistan’da asit saldırısına uğrayan kadınların işlettiği kafe: Sheroes

1

Sheroes (she + heroes ; she: kadın, heroes: kahramanlar) adlı kafe, sadece mükemmel hizmetleriyle değil, asit saldırısından sonra hayatta kalan güçlü kadın çalışanlarıyla da akın akın müşteri çekiyor!

Hindistan’da, özellikle Uttar Paradeş eyaletinde, kadınlara asitle saldırmak günden güne alışıldık hale geliyor. The Establishment’a göre; genellikle bir erkek ilişkide terk edildiğinde veya evlilik teklifi geri çevrildiğinde, söz konusu kadını “hasarlı” hale getirmek için asit kullanması maalesef ki çok da az yaşanan bir şey değil. Bu tiksinç suçun mantığında yatan ise şu: “Madem benim değilsin, güzelliğini bozayım da seni bir daha kimse çekici bulmasın.”

Bu saldırı; verdiği psikolojik ve fiziksel hasar sonucu, hayatta kalan kişinin utanç duyması nedeniyle kişinin sosyal hayattan soyutlanmasıyla sonuçlanıyor. Normal hayatlarına devam etmeye çalışanlar bile iş bulmada zorlanıyorlar.

Kafedeki ortam huzurlu ve kabullenici

Neyse ki, Taç Mahal yakınlarında Agra’da bulunan yeni bir kafe bir yandan asit saldırısına uğramış kadınlara dikkat çekerken, diğer yandan da bu kadınların tatmin edici bir hayat yaşamasına yardımcı oluyor. Birçok kaynağa göre kafedeki ortam oldukça huzurlu ve kabullenici, giderek de popülerlik kazanıyor.

The Diplomat diyor ki; bu kafe Hindistan’da türünün ilk örneği ve insanların hayata tutunan bu kadınların etrafında rahatsız hissetmemesi, aynı zamanda asitle güzelliklerinin üzeri örtülmeye çalışılan kadınların topluma yeniden alışması için cesaretlenmesi adına, toplum ile bu kadınları kaynaştırmayı hedefliyor.

Kafenin yöneticilerinden biri: “Sheroes sadece iş sahası oluşturma değil, ayrıca insanların zihniyetini değiştirme girişimidir; akıllarında asitle yüz şekilleri gibi hayat düzenleri de bozulmaya çalışılan kadınlar için empati yaratmak, bu konuda onları duyarlılaştırmak. İnsanlar bir işle meşgul olmalı,bu şekilde hayatta kalan kadınlara normal hayatları geri kazandırılmalıdır.”

Kafenin açılması arkasında iki girişimcinin desteği var: Stop Acid Attack (asit saldırısını durdurun) kampanyası ve Chaanv Vakfı. Stop Acid Attack kampanyasının önde gelen mücadelecilerinden Ashish Shukla Al Jazeera’ya şunları söyledi: “Bu kafeyi açma fikri sadece bir iş fikri değil, bir de farkındalık yaratacak bir aktivite oluşturmaktı. İnsanlar asit mağdurları dış dünyadanmış gibi davranıyorlar. Sheroes onların sadece bu dünyadan olduğunu göstermek adına bir çaba. Biz, toplum, onların yaralarından sorumlu olduğumuza göre, bunu düzeltmek ve onları toplumun normal akışına kazandırmak da bizim görevimiz.

Kafede leziz kahve ve yemek servislerinin yanı sıra, bir kütüphane, radyo topluluğu ve butik köşesi de halkın hizmetine açık.

Sheroes-4Bir amaca hizmet ediyor

Al Jazeera’dan bir muhabir Sheroes’a gittiğinde bir müşteri şunları söylemiş: “Bu iyi bir amaca hizmet ediyor. Kafe fikri asit mağdurlarını rehabilite etmeyi ve onlara finansal özgürlük kazandırmayı amaçlıyor. Buraya bu amaca destek vermek için geldim.

Sheroes’un internet sitesi, müşterinin parmak bastığı noktayı doğruluyor: “Hindistan Taç Mahal yakınındaki Sheroes Hangout çalışanları diğer tüm garsonlar gibi, tek bir fazlayla; her biri yüzlerine asit atan erkekler tarafından yıkıcı saldırıya uğramış kadınlar.

Sheroes artık uluslararası üne kavuştuğundan dolayı, Taç Mahal’i görmeye giden tüm dünyadan turistler kafeyi ziyaret ediyor. İlham verici aktivistler hakkında daha fazla bilgiyi kafenin internet sitesini ziyaret ederek edinebilirsiniz.

Sheroes-3Sheroes-1Sheroes-5Kaynak: True Activist

Empyrium: Yüzeyselliğe bulanmış zamanımıza, doğanın romantik cevabı

1

Empyrium, 1994 yılında Almanya’da başlamış bir Avant-Garde/Atmosferik Metal ve Neofolk projesi. Tek kişilik bir proje olarak 2002 yılına dek çıkardığı dört albümle önemli bir dinleyici kitlesi kazandıktan sonra aynı yıl süresiz bir ara verdi Empyrium. 2010 yılında ise Thomas Helm’in katılımıyla grup yeniden çalışmalarına başladı.

Neige ve Eviga gibi önemli müzisyenlerin de katkısıyla, o döneme kadar yapmadıkları, ilk sahne performanslarını da sergilemeye başlayan Empyrium, 2014 yılında The Turn of the Tides albümünü çıkardı. Empyrium’un kurucusu ve 2002 yılına kadar tek üyesi Ulf Theodor “Markus Stock” Schwadorf ile 2-3 Eylül tarihlerinde İstanbul’da ilk kez verecekleri konserler öncesi Empyrium’u, sanatı ve duyguları konuştuk.

Empyrium 1Sinan Doğan: Öncelikle, grubu Türkiye’den takip eden Empyrium dinleyicileri adına sizleri tekrar dinleme ve sahnelerde konuk etme şansı bulabildiğimiz için mutluluk duyduğumuzu belirtmek isterim. Grubun tekrar bir araya gelişinden itibaren, Empyrium dinleyicilerinin ruhlarından uzun vakitler silinmeyecek muhteşem bir stüdyo kaydı ve canlı kayıtlar çıkardınız. Sizler için belki tekrar olacak ama Empyrium’u tekrar bir araya getiren ne oldu?

Markus Stock: Teşekkürler. Doğru vakti yakaladığımızı, hayranlarımıza ve kendimize karşı iyi ve dürüst hissettiğimizde geri döndük. 2002 yılında Empyrium’a ara verdiğimizde, bu projeye dair söyleyebileceğimiz her şeyi söylediğimizi düşünmüştük ama 2010 yılında gerçekten “Empyrium usülü” ile ve daha önceden yaptığımız şeyleri tekrar etmeden kendimize dürüst olarak duygularımızı aktarabileceğimiz yeni bir yol bulduk.

Sinan: 2011 yılından itibaren sahnelere çıkmaya başladınız, ancak bu performanslar –her ne kadar unutulmaz olsalar da- oldukça nadiren gerçekleşiyor. Bu performansların nadiren gerçekleşiyor oluşuna özel bir değer veriyor musunuz? Ayrıca, artistik dışavurumun bu şekline (sahne performanslarına) sadece daha önce yarattığınız parçaların canlı olarak yeniden yaratımı olmasından farklı bir bakış açısıyla yaklaştığınızı hissediyorum. Bu doğru mu?

Markus: Empyrium olarak canlı çalmak, Empyrium çok daha kırılgan olduğu için ve bu yüzden doğru duygusallıkları buna dahil etmek daha zor olduğu için, diğer projelerim ile canlı çalmaktan çok daha farklı geliyor. Empyrium performansları rock müziğin enerjisi ile değil, daha çok atmosfer ile ve müziğin içindeki duyguları öne çıkarmak ile alakalı.

Empyrium 2

Buradaki sanatçılar dengeyi sağlamak ve topluma karşı muhalif olmak için buradalar

Sinan: Empyrium’un son zamanlarda müzikal yolculuklar gerçekleştirmekte olan Ulver, Agalloch, Solstafir, Alcest gibi projeler üzerinde önemli etkiler bıraktığını/bırakmakta olduğunu düşünüyor musunuz?

Markus: Bahsettiğin gruplardaki insanları iyi tanıdığım ve onlarla bu konuda da konuştuğum için, 90’ların Empyrium müziğini sevdiklerini ve, bir raddeye kadar, oradan ilham aldıklarını biliyorum.

Sinan: Peki bu müzikal hareketin serpilmesi ve zamanımız arasında bir bağıntıdan bahsedebilir miyiz? Başka bir deyişle, Empyrium’un sanatı insan uygarlığının dünü, bugünü ve yarınına dair neler söylüyor?

Markus: İlginç bir soru! Benim düşünceme göre, buradaki sanatçılar dengeyi sağlamak ve topluma karşı muhalif olmak için buradalar. Yüzeysellikle ve beyhudelikle dolu bu gibi zamanlarda, gerçek sanat karşı eylemde bulunmak, ruhu ve maneviyatı bedene geri verebilmek için burada.

Sinan: Empyrium müziği, içerisinde atmosferik ve tematik olduğu kadar görsel kişilikler de taşıyor. Müzik janrlarının konvansiyonel epistemolojisinin giderek alakasız hale geldiği bir ortamda, sanatınızı hangi sanatsal hareketlerle ilişkilendirebilirsiniz?

Markus: Tabii ki, yaptığımız saf bir romantik sanat. Şahsen, daima romantik sanat ile güçlü bir bağ hissetmişimdir. Shelley, Byron, Novalis, Eichendorff gibi şairlerden tut da Caspar David Freidrich ya da Theodor Kittelsen gibi ressamlara kadar.

Doğa biziz

Sinan: Çoğu avant-garde ve folk müzisyeninin yapıyor olduğu gibi, siz de müziğinizi ve kendinizi doğa ile yakından ilişkilendiriyor musunuz? The Turn of the Tides’da doğayı nasıl dahil edip yorumladığınızı düşünüyorsunuz, ilerideki çalışmalarınızda bu nasıl olacak?

MarkusDoğa biziz ve biz doğayız. Doğa bizim dışsal bir parçamız ve biz de onun hareketleri ve döngülerinin birer parçasıyız. Bir sanatçı olarak bundan feyz almamak mümkün mü? TTOTT doğanın döngülerinin hayatlarımızla ilişkisine dair pek çok şey söylüyor. Bu [ilişki], karşılıklı olarak bağıntılı ve kozmik bir prensip. Bunu anlayarak ölüm korkusunu yenebilmen oldukça mümkün hale geliyor. Sıradaki albüme dair spesifik fikirler geliştirmiş değiliz henüz. Daha vaktimiz var. (Gülüyor)

Empyrium 3Sinan: Markus, uzun zaman boyunca Empyrium’u tek başına yürüttün. Sahne sanatçılarının katkılarına ve en önemlisi Thomas’ın tam zamanlı bir şekilde gruba katılışı hakkında ne hissediyorsun? Katılımları Empyrium’a yeni bir momentum kazandırdı mı, yoksa bunu doğal bir evrim süreci gibi mi yorumlarsın?

Markus: Muazzam müzisyenler ve sanatçılarla, en önemlisi de, olağanüstü kişiliklerle bir arada olmaktan dolayı çok memnunum. Hepimizin arasında güçlü birer bağ var ve hepimizin çok iyi arkadaşlar olduğunu hissediyorum, bu da iyi canlı performanslar yaratabilmek için çok temel. Ancak, canlı performans ekibi Empyrium işlerinin bestelenmesinde pek bir etki yaratmıyor. Stüdyo işleri sıkı sıkıya Thomas’a ve bana bağlı. Bu durum gayet iyi bir şekilde devam ediyor. Thomas, Where at Night the Wood Grouse Plays’den beri öyle de böyle Empyrium’un bir parçası aslında, 1997/1998 yıllarından beri de arkadaşız. Her şeyden öte, arkadaşlığımız yaptığımız şeylerin çok önemli bir parçası. Müzik gibi şahsi bir şey üzerinde beraber çalışmak ve duyguları, düşünceleri ve yeteneklerimizi paylaşmak olağanüstü bir şey.

Sinan: Yeni bir EP yayınladınız ve şu anki müzikal yaklaşımınıza dair rahat hissediyormuş gibi görünüyorsunuz. Gelecekte neler beklemeliyiz? Sürprizlerle karşılaşacak mıyız?

Markus: Sana karşı dürüst olayım: Henüz hiçbir ipucumuz yok. Fakat yakında yeni parçalar bestelemeye başlayabiliriz. Şimdilik sadece belirsiz fikirlere sahibiz. Ayrıca, önümüzdeki yıl birkaç yeni projeye başlamayı düşünüyorum.

Desteğiniz için çok teşekkürler, konserlerimizde görüşmek üzere!

2-3 Eylül tarihlerindeki yapılacak konserlerin ve bu röportajın gerçekleşmesinde kakısı bulunan Empyrium Turkey ekibine çok teşekkür ederiz.

Not: Röportaj tamamen İngilizce yapılmış ve bir bütün olarak çevrilmiştir. Ortaya çıkmış olması pek mümkün olan teknik ve yorumsal eksiklikler için okuyucudan özür dilerim.

Erkeklik eğilip bükülebilen bir şey midir?

2

Bugüne kadar toplumsal cinsiyet kavramından bahsederken sadece kadınlardan, kadın haklarından bahsettiğimizi düşündünüz. Yapılan eleştirileri sadece erkeklerin kadınları ezmesi, ikincilleştirmesi olarak okudunuz. Peki, sistemin erkekliği nasıl kurguladığını düşündünüz mü? Hadi beyler “erkekçe” bir tartışma açmadık size. Sizin övündüğünüz kalıpların nasıl sistem tarafından empoze edildiğini, rıza yoluyla nasıl erkeklik mertebeleri atladığınıza bir bakalım…

erkeklik 1Buyrun beyler, sizleri şöyle alalım: Dünyaya geldiniz penisiniz var evet, bravo erkeksiniz! (toplumsal öğretiler.) İzleyeceğiniz yollar şimdiden belirlenmiş durumda: İlk önce sünnet, erkekliğe ilk adım sonuçta… Peki, ergenlikte milli olmayan ya da bu gerilim ve tartışmaları yaşamayan var mı? Yetişkin oldunuz, askerlik erilliğinizi perçinleyip tahakküm gücünüzü arttırdı değil mi? Gelelim, evlilik ve özel alanda tahakküm kurmaya… Yaşlanıncaya kadar iktidarınızı eşiniz ve çocuğunuz üzerinden tatmin etmek için sırtınızı erkekliğe yasladınız mı?

Şimdi kendinize bir sorun bakalım? Siz erkekler böyle olmak zorunda mısınız? Neden erkeklerden beklenen şeylerin listesi oldukça uzun? Neden erkekler duygularını gösteremesin, bu onlardan esirgensin? Neden erkeklik asker olmakla bir tutulsun? Bir erkek gay olamaz mı? Ya bu erkek şiddet yanlısı değilse? Bu soruları sorduğunuz anda erkeklik olgusunu ve size doğduğunuz anda biçilen, toplumsal örüntülerle yaşadığınız erkekliği de sorgulayacaksınız demektir.

“Erkeklik otoritesi erkekliği eziyor”

Robert W. Connell 1987’de yazdığı erkeklik araştırmalarının önünü açan kitabında erkek egemen toplum kavramına yeni bir yaklaşım getirdi ve erkek egemen toplumu sadece erkeklerin kadınları ezdiği değil, bazı erkeklerin bazı kadın ve erkekleri, bazı kadınların da diğer bazı kadın ve erkekleri ezdiği bir sistem olarak tanımladı. Örneğin, Suudi Arabistan’da bir kadını kocası ezebilir, kadının evin içinde ve dışındaki hayatı son derece sınırlı olabilir. O ilişki içinde kadın ezilen rolünü üstlenir. Ama aynı kadın evinde çalışan Endonezyalı kadın işçiden çok daha güçlüdür. Bu durumda o da onu ezen konumunda yer alır. Aynı anda hem ezen hem ezilen olabiliriz yani. Bu durum erkekler içinde aynıdır.

Erkeklik ve iktidar ilişkisi kendisini hangi kalıplar içinde göstermektedir? Bir başka deyişle, eril tahakküm hangi süreçler içinde somutlaşmaktadır?

Bir toplumda ideal ve hegemonik olmak üzere erkeklik anlayışları vardır. İdeal erkeklik bulunduğu coğrafyaya, kültüre toplumsal yapıya göre farklılık göstermektedir. Hegemonik erkeklik ise, belirli koşullar ve varsayımlar içinde dahi değişmez bir özelliğe sahiptir. Toplumdaki diğer erkeklerin ona göre şekillenebileceği veya rekabet edebileceği ortak bir varsayımdır. Örneğin, bizim ülkemizde erkeğin atına avradına silahına sahip çıkması, kadını namusu sayması, maço tavırlar sergilemesi buna örnek gösterilebilir.

Sistem kendi içerisinde rızaya dayalı bir onay yaratma sürecine girer. Hegemonya varsa karşı bir hegemonya da vardır. Hegemonik erkeklikte erkeğin egemenliği vardır fakat kadının rolünü dışarıda bırakmak pek mümkün değildir. Modern hayat kendi içerisinde bir erkeklik ortaya çıkarsa da ister hegemonik ilişkiler olsun, ister erkeklik algısı olsun kendisini sektöre, tüketime ve kadınlar üzerinden yürütülen projelere dahil eder.erkek

Toplumsal yaşam içinde kadının ikincilleştirilmesi tartışılıyorsa, ilk önce erkeğin egemenliğini nasıl kurduğunu anlamak gerekir. Merkezi devletin oluşmasında bunu destekleyecek en önemli yeri “ordu” tutar. Bunun üzerinden yürütülen bir erkeklik vardır. Erkeği ön plana çıkartan, egemen yapan en önemli meseledir. Bir başka açıdan bakacak olursak, endüstriyel ilişkilerde, çalışma hayatında iş gücü olarak erkeğe yüklenen anlam büyüktür. Çalışma hayatı bununla beraber evi geçindirme, evin reisi olma söylemini üretir. Erkeğin kendi arasında ürettiği “erkek dili” erkeklerin oluşturduğu bir ortama paralel olarak erkekliği daha da güçlü kılar.

Türkiye’de erkeklik kurgusu

Türkiye’de, başka yerlerde de olduğu gibi, hegemonik erkeklik ne henüz “tam olmamış”, “olgunlaşmamış”, “geçişini, evrimini tamamlayamamış” bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Hegemonik erkeklik, genç erkeklikler için, ne “işi bitmiş”, “dünyadan kopmuş”, “güçsüz” yaşlı erkeklikler için ise ya “eksik”, “bakıma muhtaç”, “natamam” sakat ya da hasta erkeklikler üzerine kurulmaz. Hegemonik erkeklik hegemonikleşebilmesi, etkileyebilmesi, cazip görünmesi için iktidara, güce, kuvvete muhtaçtır ve bu hem fiziksel kuvvetin, sağlığın ve performansın hem de aklın (deneyimin, görgünün, her türlü eğitimin) zirvesinde olduğu orta yaşta mevcuttur denebilir.

Erkeklik nerelerde oluşur, şekillenir, kimlikleri ve ilişkileri yöneten bir kodlar bütünü haline gelir?

Ya da erkeklik hangi yerlerde ve mekânlarda bulunmayı uygun bulurken hangilerini yakışıksız bulur, tasvip etmez? Yer, mekân ve cinsiyet ile ilgili bu problemleri iki temel eksende militarizmdüşünmek mümkündür: Bunlardan birincisi erkeklere özgü ve kadınların dışlandığı ya da ancak “konuk” statüsünde, istisna olarak kabul edilebildikleri, mevcudiyetlerinin asla “tam” olmadığı, sınırlandığı alanlar. Hemen akla gelebilecek bazı örnekler; erkekler hamamı, mahallelerdeki kıraathaneler, futbol stadyumları, at yarışı hipodromları, geleneksel birahaneler, madenler, erkek öğrencilere mahsus okullar ve yurtlar, erkek soyunma odaları, askerî kışlalar, camiler, eşcinsel barları, kamyoncu durakları vs…

Herkeste hegemonik erkeklikten bazı yönler, tüm erkekliklerde hegemonik olandan kimi izler var. Erkeğin erkeklik inşası süresince önünde duran beş temel duraktan en sonuncusu evlenip aile kurmak ve baba olmaktır. Erkek iş sahibi de olduktan sonra, ergenlik döneminde başlayan cinsel iktidarını yine karşı cinsinden, bu sefer tek bir kişiyle meşru bir zemine oturtmak ve kocalık, babalık gibi yeni roller üstlenerek elinde bulundurduğu gücü yeni bir düzen içerisinde devam ettirmek zorundadır.

Sonuç olarak, erkek çocuğunun erkekliğe ilk adımı sünnet ile olur, ”amcalara göster pipini” ile başlayan erkeklik inşası, çocuk büyüyüp ergenlik çağına geldiğinde ise herkes tarafından kabul göreceği heteroseksüel davranış eğilimleri olmasıdır. Erkeğin bu aşamadaki görevi başarılı bir heteroseksüel cinsel ilişki yaşayıp “milli” olmasıdır. Sünnetli heteroseksüel erkek, yirmili yaşlarını geçtiğinde “vatan borcu“nu ödemekle yükümlüdür.

Erkekliğin yeniden üretilmesinde fabrika görevini üstlenen kışlalar, eli silah tutan, ailesini vatanını koruyan, güçlü erkek imgesinin yaratılmasın en önemli görevi üstlenmektedir. Askerlik sürecini tamamlayıp erkekliğine değer katan erkek, artık çalışıp eve ekmek getirmekle yükümlüdür.

Türk Askeri 1

Tam zamanlı ve kalıcı bir işe giren erkek, iş hayatındaki başarısıyla da erkek, daha yüksek bir statüye ulaşır. Bu erkeğin hegemonik erkeklik inşasını başarıyla tamamlamak için artık önünde tek bir aşama kalır: Evlenip baba olmak. Erkek, çocuklarını terbiye etmek, karısını ise koruyup kollamak için sarsılmaz bir otorite kurmak zorundadır. Eğer bir de erkek çocuğa sahipse değmeyin keyfine. Bu erkeklik döngüsünü sağlayacak “erkek adamın erkek çocuğu” olarak aşamalar nesiller boyu devam edecektir.

“Hem ezilen hem ezen” olmak

Bu ülkede yaşayanlar olarak zorbaların, baskının ve dayatılan kimliklerin ağır yükünün altındaki bu dünyada nefes almaya çalışıyoruz. Gözümüzü açtığımız andan itibaren toplumun üstümüze yıktığı mı, yoksa bizim korunmak için devirip, altında kaldığımız bir kimlik midir bu bilinmez. Bildiğimiz bir şey varsa o da bu sistem içindeki tüm canlıların üstlendikleri roller ve ezilmişliklerinin dereceleri farklı da olsa buna maruz kalmasıdır.
Maalesef ki, eril sistem sadece biz kadınlara değil erkeklere belli sorumluluklar yüklemekte ve erkeklik kimliğini yeniden üreterek inşa etmektedir.

Hani erkek doğası gereği saldırgan, yapıcı, güçlü olmak zorunda tanımlamalarınız var ya o doğanız dolayı değil; hegemonik erkekliğe teslim oluşunuzdan kaynaklanıyor.

Kaynak:
R.W. Connel, “Toplumsal Cinsiyet ve İktidar – Toplum, Kişi ve Cinsel Politika”, Çev: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998.
Barutçu A. , “Türkiye’de Erkeklik İnşasının Bedensel Ve Toplumsal Aşamaları” Ankara, 2013.
https://cenkozbay.files.wordpress.com/2011/12/2013-turkiyede-hegemonik-erkekligi-aramak.pdf E.T. 10.08.2016

Tarihin arka sayfalarından bugüne değen bir yangın: Triangle Yangını

2

8 Mart geldiğinde her yerde bahsi geçen bir tarihçe mevcut. Gömlek fabrikasında yaşanan bir yangınla ilgili olan bu tarihçe, emekçi kadınlar gününe etki etmiş olsa da söz edilen tarihte gerçekleşmedi. Ayrıca bu yangınla bağdaştırılan grevin de gerçekleşme zamanı farklı. Sayısız işçinin yanarak yaşamını yitirdiği böylesi bir acıda kronolojiye takılmanın doğru olup olmadığı sorulabilir. Elbette rakamlar yaşanandan önemli değil fakat madem kadınların tarihini yazacağız, o halde en doğru şekilde işlemeliyiz sayfalara acıları ve direnişi…

Emperyal çağda devletler ekonomi yarışına girmenin neticesinde sömürünün doruğa ulaştığı bir dünya yarattı. Yarattığı dünyada, her şeyi, doğanın, insanın, yaşamın sömürüsünü olması gereken gibi yansıttı. “Büyük balık, küçük balığı yer” diye bir söz icat etti ve emek sömürüsünü, parası olanın olmayana hükmünü meşrulaştırdı. Dahası bu sistem sadece kapitalist değildi, erildi de aynı zamanda ve kadının emeğini görünmez kıldı.

Amerika endüstri tarihinin en trajik yangını olarak kabul edilen Triangle Gömlek Fabrikası yangınının gerçekleştiği bina, 1901 yılında New York’ta inşa edildi. Max Blanck ve Isaac Harris ortaklığı ile kurulan şirket, günden güne kazancını artırırken çalışma koşulları konusunda kötüleşmeye başladı. Fabrikada çalışanların çoğu, göçmen, genç kadınlardı ve İngilizce bilmiyordu. Uzun, yorucu ve zorlu çalışma koşulları, neredeyse hepsi ergenlik çağında olan bu genç kadınları olumsuz etkiliyordu.

Triange anlaşmayı reddetti

1908’de yaşanan ekonomik kriz sonucu düşen ücretlere, daha da zorlaşan koşullara karşı grev için örgütlenmeler başlamış, bu sırada sendika üyesi bir kadının işine son verilmişti. Uluslararası Kadın Giyimi İşçileri Sendikasının örgütlediği, Triangle fabrikasının işçilerinin katıldığı grev, 1909 yılında gerçekleştirdi. İşverenler beş hafta boyunca grevi kırmaya çalıştılar, bunun için her yolu denediler. Neticede patronların işbirliği, baskısı ile çetelerin saldırısı, polislerin yoğun müdahalesiyle karşılaşınca devam edemediler, çoğu da sudan sebeplerle tutuklandı. Örgütlenmenin etkisiyle aynı tarihlerde farklı bölgelerde de grev oldu. Uluslararası Kadın Sendikaları Birliği başından beri bu grevleri destekliyor, mali destek amaçlı gazete satışları yapıyordu. Triangle Gömlek Fabrikasındaki olmasa da diğer grevler başarıyla sonuçlanırken yapılacak anlaşmaya imza atmayı ise bir kurum reddetti; Triangle Fabrikası.

Triangle Gömlek Fabrikası işverenleri, koşulları düzeltmemekle birlikte sendikalaşmayı engelleyici önlemler aldı. Bunun yanı sıra git gide kötüye giden bir süreç söz konusuydu. Ücretler düşüp çalışma uzarken işçilerin ortamı, koşulları da iyice kötüleşti. Molaya çıkılmasın diye kapıların kilitlendiği dahi oluyordu.

Bu ağır koşullar ve sömürüden ibaret ihmalkâr tutum, 146 insanın hayatına mal oldu. 25 Mart 1911 tarihinde, gömlek fabrikasında bir yangın başladı. Üst katlarda başlayan yangından kurtulmak ne acı ki büyük bir çaba gerektiriyordu. Zira binanın durumu oldukça vahimdi. Asansöre çok az kişi sığıyordu. Üstelik kapı da kitliydi. Yaşamını yitiren bazı genç kadınlar, binadan atlayarak yangından kurtulmayı denemişti. Bu sırada itfaiyede bayağı geç gelmişti ve merdivenleri yedinci kattan sonrasına ulaşmıyordu. Yangın ise dokuzuncu katta başlamıştı. Bazı işçiler çatıya çıkıp diğer binalara geçiş yaparak kurtulmaya çalışmıştı. Fabrikada 18 dakika içinde her şey darmaduman olurken 146 -dönemin bazı gazetelerine göre 150- işçi hayatını kaybetti.

Tamamen ihmalkârlık

Triangle Yangını, basında kendine geniş bir yer buldu. Uzunca bir süre gündemden düşmedi. Rakamlar değişiklik gösterse de New York’ta büyük trajedi başlığıyla çıkan manşetler, tüm ihmalkârlığı gözler önüne serdi. Yangın sonrası gerçekleştirilen eylemler, atılan adımlar da basının gündemindeydi.

Yaşananların 8 Mart ile ilişkilendirilmesinin nedeni, bu koşullara, yanarak ölüme maruz bırakılanların çoğunun genç kadınlar olması ile yangından önce ve sonra gerçekleşen direniş olmalı. Nitekim yangından sonra, 8 Nisan 1911’de 80 bin işçinin bir araya geldiği bir eylem gerçekleşti. Yangın öncesi grevlerden daha etkili oldu. Kadınlar, bu süreçte de daha baskın bir şekilde yer aldı. Neticede çalışma koşullarında etkili olacak iyileştirmelere gidildi ve bu yasal güvence altına alındı. Fakat çoğu çocuk yaşta kadınlardan oluşan 146 göçmen işçi geç kalınmış adımlar, ihmaller yüzünden yaşamını yitirdi. Triangle Gömlek Fabrikası Yangını tarihin anlatılması istenmeyen, kara sayfalarında yerini aldı.

Kaynak:
David Drehle, Triangle: The Fire That Changed America, Grove Press, New York, 2003.

Selgin Zırhlı Kaplan, 8 Mart’ın Tarihçesine Damgasını Vuran Yangın: Triangle Gömlek Fabrikası Alev Alev, Petrol-iş Kadın, S. 45, Mayıs 2013.