Ana Sayfa Blog Sayfa 40

Sessiz sinemanın ‘edepsiz kadın’ları 8 Mart’ta Kundura Sinema’da!

0

Kundura Sinema’nın çevrimiçi programı “Sinema’nın İlk Edepsiz Kadınları” adlı gösterim ve söyleşi programıyla devam ediyor. 

2016’da Donald Trump’ın başkanlık seçimi konuşmasında Hillary Clinton’a yönelik mikrofonlara bir hakaret olarak sarf ettiği ve bir anda küresel bir feminist hareketinin sloganına dönüşen Nasty Woman’ (Edepsiz Kadın)* sözünden esinlenerek hazırlanan “Sinema’nın İlk Edepsiz Kadınları” seçkisinin konuşulacağı programda, 6 sessiz film gösterilecek. 

Elif Rongen-KaynakçıLaura Horak ve Maggie Hennefeld’in kürasyonunda hazırlanan “Sinema’nın İlk Edepsiz Kadınları”, dönemin meşhur olan ama bugünün isimsiz kadın komedyenlerinin tabuları yıkan performanslarını hatırlarken, 20. yüzyılın başında sinemada etkin olan kadınların film endüstrisindeki rollerini yeniden değerlendirmemiz için bir fırsat da sunacak. 

Küratörlerinin eşliğinde “Sinema’nın İlk Edepsiz Kadınları”nın konuşulacağı ve müzisyen Gonca Feride Varol’un özgün müzikleri eşliğinde 6 filmin gösterileceği program, 8 Mart 2021 tarihinden itibaren beykozkundura.com adresinden çevrimiçi ve ücretsiz izlenebilecek.

*“Nasty Women” ifadesi ilk kez, Ekim 2016’da ABD başkanlık adayları arasında televizyonda yayınlanan tartışma sırasında Donald Trump’ın Hillary Clinton’ın sözünü keserek sarf ettiği “Such a nasty woman” (Ne edepsiz bir kadın) sözünden çıkmış ve anında Twitter’da #IAmANastyWomanBecause hashtag’iyle virale dönüşmüştü. Cinsiyet ve cinsel farklılıklara özgü yargılara karşı susturulmayı reddeden yeni bir feminist siyasi hareketin doğuşunu sağlayan bu söz, popüler kültürden sanata ve sinemaya birçok alanda etkisini göstermişti.

KUNDURA SİNEMA

SİNEMA’NIN İLK EDEPSİZ KADINLARI / CINEMA’S FIRST NASTY WOMEN

Gösterim & Söyleşi
Tarih: 8 Mart 2021
Gösterim: La pile électrique de Léontine (1910) / La grève des nourrices / Nurses’ Strike (1907) / La fureur de Mme Plumette (1912) / Zoé et la parapluie miraculeux (1913) / Rowdy Ann (1919) & Amour et science / Love and Science (1912)
Konuşmacılar: Elif Rongen-Kaynakçı, Laura Horak, Maggie Hennefeld

FİLMLER

La pile électrique de Léontine (1910)

Kısa, Fransa, S&B, 5’
Yapım: Pathé Comica
La grève des nourrices / Nurses’ Strike (1907)

Kısa, Fransa, S&B, 12’
Yönetmen: André Heuzé Yapım: Pathé Comica
La fureur de Mme Plumette (1912)

Kısa, Fransa, S&B, 6’
Yapım: Pathé Comica
Zoé et la parapluie miraculeux (1913)

Kısa, Fransa, S&B, 4’
Oyuncu: Little Chrysia Yapım: Pathé Comica
Rowdy Ann (1919)

Kısa, ABD, S&B, 15’
Yönetmen: Al Christie Oyuncular: Fay Tincher, Eddie Barry, Katherine Lewis 
Amour et science / Love and Science (1912)

Kısa, Fransa, S&B, 14’
Senaryo: M.J. Roche Oyuncular: Émile Dehelly, Renée Sylvaire Yapım: Société Française des Films Éclair

SİNEMA’NIN İLK EDEPSİZ KADINLARI / CINEMA’S FIRST NASTY WOMEN

Ortak Küratörler: Laura Horak, Maggie Hennefeld, Elif Rongen-Kaynakçı
Yapımcı: Bret Wood (Kino Lorber)
Müzik Süpervizörü: Dana Reason (Oregon State Üniversitesi)
Proje Koordinatörü: Kate Higginson (Carleton Üniversitesi)
Anlaşmalar Yetkilisi: Aslı Eran (Carleton Üniversitesi)
Araştırma Görevlileri ve Çevirmenler: Daniel Aufmann (Minnesota Üniversitesi), Aurore Spiers (Chicago Üniversitesi), Vanessa Cambier (Minnesota Üniversitesi)
Katılımcı Arşivler: Eye Filmmuseum (Eye Film Müzesi), Kongre Kütüphanesi, Jérome Seydoux Pathé Vakfı, Britanya Film Enstitüsü, Blackhawk Films, George Eastman Müzesi, Kanada Kütüphanesi ve Arşivleri, Norveç Ulusal Kütüphanesi, İsveç Film Enstitüsü, San Francisco Sessiz Film Festivali, Modern Sanat Müzesi 

Proje Ortakları: Jay Weissberg (Giornate del Cinema Muto – Sessiz Sinema Günü), Kate Saccone ve Jane Gaines (Women Film Pioneers Project – Kadın Film Öncüleri Projesi), Carleton Üniversitesi (Ottawa)

Pandemi bitince de uzaktan çalışma artık kalıcı olabilir

0

Teknoloji şirketi Citrix tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, dünyada çalışanlar uzaktan çalışma politikalarına ilişkin devlet düzenlemesi talep ediyor

Citrix tarafından gerçekleştirilen yeni bir araştırma, uzaktan çalışmanın kalıcı olduğunu teyit eden sonuçları ortaya koydu. Tüm katılımcıların %82’si, uzaktan çalışmanın pandemi sonrasında daha yaygın olacağını kabul ediyor. Araştırma, uzaktan ve esnek çalışma seçeneklerinin yetenekli çalışanları cezbetmek ve elde tutmak için anahtar rolü oynadığını gösteriyor.

Katılımcıların %55’i, işletmelerin esnek çalışma seçenekleri sunmamaları durumunda yetenekli çalışanları ellerinden kaçıracaklarını ve %45’i, iş değiştirecek olsaydı, yalnızca esnek ve uzaktan çalışma seçenekleri sunan bir pozisyonu kabul edeceğini söylüyor. Tüm katılımcıların yarısından fazlası (%53), bir adım daha ileri giderek uzaktan çalışma politikalarının devlet tarafından düzenlenmesini istiyor.

Uzaktan çalışma, pandemi sırasında hem iş yaşamını hem de özel yaşamı iyileştirdi

Şaşırtıcı biçimde, tüm katılımcıların yalnızca %21’i pandeminin çalışma yaşamları ve kariyerleri üzerinde olumsuz etkisi olduğunu hissediyor ve hatta %28’i, zaman yönetimi, esneklik ve genel performans bakımından olumlu etkisi olduğunu söylüyor. Buna ek olarak %41, işe gidip gelmek zorunda olmamasının ailesi ile daha fazla zaman geçirmesine (%17), bir hobi edinmesine (%12) veya daha fazla uyumasına (%15) olanak sağlayarak özel yaşamını olumlu etkilediğine inanıyor.

Buna bağlı olarak, katılımcıların yarısı (%52) pandemi sonrası için hem ofisten hem de uzaktan çalışabileceği bir hibrit modeli tercih ederken yalnızca %14’ü yeniden her gün ofise gitmek istiyor.

Şirket kültürünün çalışanların duygusal esenliğini daha iyi destekleyecek şekilde uyum sağlaması gerekiyor

Uzaktan çalışma sonucunda pek çok kişinin pratikte tecrübe ettiği avantajlara karşın, katılımcıların %36’sı akıl sağlığının son 12 ayda bozulduğunu hissediyor. Araştırma ayrıca, katılımcıların %89’unun zihinsel ve/veya fiziksel esenliği destekleyen bir şirket kültürünü aynı ölçüde önemli olarak gördüğünü gösteriyor ve işletmelerin şirket kültürünü artık çalışanların uzun vadede üretken biçimde çalışmaya devam etmesini sağlayacak bir çalışan deneyimi sunacak şekilde yeniden tanımlaması gerektiğine işaret ediyor.

Citrix, Gelişmekte Olan Pazarlar Bölge Başkan Yardımcısı Amir Sohrabi, şu yorumları yaptı:  “Pandeminin neden olduğu tüm zorluklara rağmen, ofis çalışanları uzaktan çalışmaya bağlı olarak hem özel yaşamlarında hem de kariyerlerinde iyileşme olduğunu bildiriyor. İnsanlar bu zor koşullarda bile bir umut ışığı görebiliyorsa, pandemi sonrasında çalışma biçimini geliştirmek ve kendileri için en uygun yerden çalışma seçeneği sunulduğu için şirketlerine bağlılıklarını daha uzun süre devam ettiren, daha mutlu bir çalışan nesli görmek için bir şansımız var demektir.2020 yılında işletmeler büyümeye değil ayakta kalmaya odaklandı. 2021 yılında işin operasyon tarafına bakmayı bırakmaları ve pandemi sonrası dünyada, işverenlerinin kendilerini desteklemesini ve kendileriyle etkileşim kurmasını isteyen bir hibrit iş gücü ile kuruluşlarının temel değerlerini belirlemeye zaman ve kaynak ayırmaları gerekiyor. Kültür, yetenekli çalışanların cezbedilmesi ve elde tutulması bakımından önemli bir fark yaratıyor ve işletmelerin geleceğe hazır olmak için buna öncelik vermesi asli önem taşıyor.”

İki farklı şişe | Öykü

Zihninin girdaplarında dolandığı bir gün, alabildiğine harelenen denizin eteklerinde, elindeki şişeye bakıp gülümsediği anlardan biriydi. Darmadağın olmuş düşüncelerini, yere dökülmüş köşeli oyuncakları toplarcasına dolduruyordu gözüne ilişen ilk kovaya. Zaman zaman çalkalanan içecek, midesinde bir deniz savaşını komuta ettiği yanılgısına sürüklüyordu kendini. 

İsimleri tartıyordu dili, bağlaçları, zamirleri… hepsinden birer tanesini. Serinliğin tenini yavru bir kedi gibi yaladığını hissedebiliyor, tekrarlanan şarkıya dudaklarındaki ıslaklıkla eşlik ediyordu. “Sürsün bahar, sen gelirsin diye.” Duyduğu özlemi bastırmanın en mekanik halini keşfetmiş, gençten bir kaşifti o gün Beşiktaş sahilde. Âşık olmamış vapurlara anlatmak istedikleri vardı. Adına nice söz düzülmüş, solan güle bile atıfların yapıldığı bir kavramdı bu. Yaşama sirayet eden, sanki eskimeyen bir çerçeve gibi sarıp sarmalayan.

Bağırmak isteyip de nitelendiremediği duygular bütünü, elleriyle açıp okşamak istediği göğsünde öylece yumrulanmıştı. Bin bir anlatısını okumuştu üç harfin tüm cihanı dize getirdiğinin, kulağına çalınanları ilgiyle dinlemiş, melodilerde hüznüne, neşesine eşlik etmişti. Ama bacaklarını sallandırdığı suyun böylesine karıncalandığı olmamıştı hiç. Serinliğe aldırmadan gelip geçeni gözleyen çerezciyle konuşma dürtüsünü tarttı birkaç dakika. Onu tanımayan ama belki de çok iyi anlayan pembe kazaklı bir adamdı o. Sevecen bir tabiatı varmış izlenimi yaratmıştı onda, tabii şu an baktığı yer dünyanın aşırı romantikleşmiş bir versiyonu da olabilirdi. Kocaman bir gaz ve toz bulutu, hiçlikten var olsa da hiçliğe evirilmişti medeniyetler kurup yıkan kafatasında. Mavi ağaçlardan nitelendiremediği ama iyi bir his oluşturan dumanlar yayılıyordu. Her yüz değişebiliyor, herkesin hâkimiyeti istediğiyle sınırlanıyordu bazı bazı. Bunca çığlık, akıl almazlık yaratan birkaç sinir, aciziyetini yine bir insanoğluyla tadıyor, gerçeklik yüzüne ağır ağır batıyordu. Çehresine dokunan siyah, çekingen gözler, yıldızlarla dans ediyordu saniyeler döküldükçe.

Âşık Samsa’nın yaşadıkları geçti dalgaları kulağına dolan sulardan. Çevirdiği sayfalarda nasıl da büyülenmişti, Samsa ile bambaşka münakaşaları olmuştu o zamana kadar. Ama bu bir ilkti, Samsa rasyonelliği aşalı olmuştu elbet.  Fakat onun ayaklarının bastığı fikirlere olan bağlılığı, Samsa’nın hayalperestliğini dengelemişti hep. Oturduğu sahil boyu taş sütunlarda, kısa diyaloglarla kendine anlatılmak istenileni yavaş yavaş kavramaya başlamıştı. Âşık Samsa’nın yaşadıkları, dedi kendi kendine Âşık Samsa’nın yaşadıkları…

Bunca benzerliği nasıl bulduğunu, karşılarına aldıkları manzara böylesine farklıyken nasıl aynı ütopyalara sürüklendikleri konusundaki merakını gideremeyeceği korkusu düşmüştü bu defa da içine. Herkes aynı mavi ağaçlı sahilleri görüyor muydu ömründe bir kez? Peki ya onların dumanları hangi renkti? Karşısında oturdukları vapur haylazca göz kırpıyor gibi gelmişti bir anlığına. Soruları dağılmış, hızla kaçıvermişti bu aralıkta. İki farklı şişeyi tutuyorlardı ellerinde, üfledi belli belirsiz; daracık ağzına, üfledi belli belirsiz

Kilometrelerle kabaran gözyaşlarını çiçeklere saklamaya karar vermişti, tekrar damlasın diye yan yana oturdukları sahillerde. Ritme bıraktı kendini, Âşık Samsa oturuyordu bir vapurun ucunda, eline izi çıkmış küçücük bir şişeyle. 

Gerçeğin içindeki tezat ya da anadilde bulunmayan

“Sıklıkla insanlar kendilerini bir “nesne” yapmaya çalışır, mesela “erkek” ya da “Fransız” veya “garson” gibi. “Kendimiz” ile bir çeşit heykel yaparız ve alıp bu heykeli dünyanın ortasına dikeriz. Dünya da sırası gelince buna cevap verir.”* Sanırım Dünya, hepimize ciddi bir cevap veriyor. Cemiyet mikrobuyla sosyal mesafemizi korurken, kendi iç yolculuklarımızda, iklimlerimizden geçip kim bilir belki kalabalıklıkları özlüyor ve insanın insana yakın olmasının hayatı daha keyifli hale getirdiğini hissediyoruz. Elbet günler kimi zaman, bir düzlüğe ufacık bir tepeden bakınca, bir konseri birinin omuzlarından görünce, her zaman geçtiğimiz caddeyi herhangi bir kattan izlediğimizde kapıldığımız genişlik hissini de sunuyor. Bu genişlik hissi bazen anlatılmayı bekleyen bir an oluyor. Zamanın dikişiyle tutturulmuş bir giysi gibi asla soyunmayan bir geyşa olarak karşımızda duruyor. Böylece sözcükleri ardı ardına sıralanırken aslında biraz da kat kat kumaşlar altında gerçekleri gizliyoruz. 

Dile Gelen

Kişisel takvimimde önemli bir yeri olsa da 21 Şubat, Anadil günüdür. Anadilimi severim lakin annemin anneannesinin konuştuğu dil, artık “ölü bir dildir.” Bir dille birlikte ölen nice deyimdir, bir halkın kavrayışıdır, sözlerdir, deyişlerdir. Bunların yitimi hele ki bizim gibi kültürünü kayıt altına almakta tembel bir toplumda aslında büyük bir zenginliğin yitimidir. Bugün nedense, artık ölü bir dil olan Ubıhça’da acaba birazdan anlatacağım tezatı açıklayan bir sözcük var mıydı diye düşünmeden edemiyorum. Aklıma kızımın yıllar önce mutfak masasının üstünde duran üç kalın cilt sözlüğe kafamı koymuş, dalıp düşünürken, 

“-Ne yapıyorsun?” diye sorması geliyor.

“-Sözcükler üstüne düşünüyorum.” diyorum.

“-Bence sen sözcüklerin üstüne yatıyorsun.” diyor. 

Yazmak, biraz da görünür kılma sanatı olduğundan, anadilimin sözcüklerini yatıya göndermek yerine anlatmak istediğime dönüyorum. Geçen yıl hemen hemen bu zamanlar, yanıma yaklaşan yaşlı bir amca, oldukça kısık bir sesle “Allah için bir ekmek parası ver kızım,” demişti hatırlıyorum da insanlığımdan utanmıştım. Bundan kısa bir süre önceydi:

“Art Basel Miami’de, bir muz duvara ‘duck tape’ adı verilen güçlü bir bantla yapıştırılmış ve “Komedyen” adlı bu eser 120 bin dolara alıcı bulmuştu.

Görünür kılmayı seçtiğim bu tezat için dilimizde bir sözcük arıyorum. “Sanat”sal bir çığır açmak için sırt dönülen insanlığı ifade edecek sert bir sözcük var mı diye düşünüyorum ama bulamıyorum. Yaşasaydı belki Ubıhça’da o sözcüğü bulabilirdim ama bunu bilmek artık mümkün değil.

Güne Bakmak

Güneş tüm tembelliğini giymiş üstüne gökyüzünden denize doğru ilerliyor. Birazdan sarılacak iki sevgili gibiler, deniz ve güneş. Sevincinden ışıl ışıl parıldayan denize bakıp, döngüleri birbirine bağlı canlılar olarak, evrenin özündeki yaşam enerjisini, akışı, maddeyi, ruhları, birbirini andırsa da her biri kendi içinde ayrı bir tümlüğün tadına varmış canlıların maruz kaldığı şiddetli tezatı kanıksamamalı diye geçiriyorum aklımdan. Bu nedenle, sözcüklerle gerçeğe kat kat giysiler giydirip yazıyorum. Her şeyin biraz da ol denmiş ve olmuş olduğu yeryüzünün yok olan sözcükleri ve yok olmayan tezatlıklarına rağmen var olan insanlığımıza -ama hangi insanlığımıza sahip çıkabilmek güzel. 

Egemen bilinç büyük eşitsizlikleri doğallaştırmak üstünden kurulur, denir. Özellikle insana ve insani olana özlem duyduğumuz günler içinde neyi doğallaştırmayacağımız bilgisi pek tabii kişiye özel. Bense, Camus’un bir sözüyle:

“Hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız. Ama görevimiz bunları yeryüzüne salıvermek değildir, ister kendi içimizde olsunlar, ister başkalarında onlarla savaşmaktır.”

Sağlıcakla kalmanızı diliyorum.

* s. 77 Yoshi Oida, Lorna Marshall, Oyuncunun Oyunları

Film Kültürlerini Kuiryantelleştirmek Konferansı’nın programı açıklandı!

Film Kültürlerini Kuiryantelleştirmek Konferansı’nın programı açıklandı.
27-28 Şubat tarihleri arasında gerçekleşecek konferans, kuir film festivallerinden, kolektif üretim ağlarına, programlama ve gösterim mekanizmalarından seyirci deneyimlerine yer verecek oturumları ve gösterimleriyle, film kültürü çalışmalarının geniş bağlamına Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika (GBAKA) bölgesi ve diasporalarından kuir perspektifler getiriyor.

Konferans kapsamında aşağıdaki oturumlar yer alacak:

Kuir Film Festivalleri
GBAKA’da Kuir Kürmasyon
Kuir Alanlar Yaratmak
Film Kültürlerini Kuiryantelleştirmek
Hayalimdeki Sahneler Gösterimi & Soru-Cevap
A Trans History Sung Gösterimi & Soru-Cevap

Konferansın detaylı programına konferans kataloğundan ulaşabilirsiniz.

Etkinlikler, Türkçe ve İngilizce simultane çeviri ile desteği ile gerçekleşecek.

Etkinliklere katılmak için, başvuru formunu doldurmayı unutmayın!

Veganlığın üzerindeki vejetaryenlik örtüsü

1

Bazı caddeler şehirlerin merkezidir. Merkezlerde gerçekleşen değişimler, aslında bize şehirde ve toplumda nelerin değiştiğini gösterir. Önceden vegan, vejetaryen yazısını restoran ya da kafelerde görmemiz çok zorken, günümüzde sıklıkla karşılaşır olduk. Hatta bu karşılaşmalar neredeyse yerini sadece vegan kelimesine bırakıp, vejetaryenliğin dükkan camına yazılabilecek “farklı” bir sunu olmaktan çıkarmıştır. Bir şeye farklı olarak bak(a)mamak aslında onunla tanıştığımızı işaret eder; dolayısıyla nüfusun büyük kısmı vejetaryenliğin tanımını kolaylıkla yapabilir ve pratiklerinde yardımcı olabilir. Madalyonun diğer yüzü olan veganlıksa, bireylere “Peynir de mi yemiyorsun?” gibi sorularla karşılaşmak düşer.

Vejetaryen olmayı dile getirmek de önceden bu aşırılıkları barındırıyordu ama artık daha ılımlı tepkiler ile karşılanır oldu. Değişen ne oldu ve bu tepkiler daha az radikalleşti? Ya da vejetaryenlik daha güvenli bir bölgeye adımını atarken, neden vegan olmak bu bölgenin hala dışarısında? 

Bu soruların cevabı zihinlerde vejetaryenliğin oluşturduğu tablo ile açıklanmalıdır. Mezbahalarda yapılan pratiklerle bir arada düşünülmesi daha zayıf olan bir vejetaryenlik anlayışı ile karşı karşıyayız. İnsanlar mezbahada mevcut olan acının değil, şirin bir kuzunun yaşaması gerektiğini düşünerek radikal tepkilerini ortaya koymamaktadırlar. Mesele hayvanların haklarının alınması ve burada yapılan eylemlerin ne kadar vahşi olabileceği değil, hayvanların yaşam hakları ile sınırlanmıştır. Carol J. Adams’ın dediği kayıp gönderge, tabağımıza gelen yaşamın geçirdiği süreci göz ardı etmek, hayvanların yaşamlarının önemini doğru kanallar ve yolculuklarla anlaşıl(a)mamasını sağlar. Endüstriyelleşmenin ortaya koyduğu mezbahaların üstünün örtülü olması vejetaryenliği daha konforlu bir alana koyarak, hayvanların yaşam haklarını sağlarken, veganlığın arkasında yatan anlamları (bütünüyle hayvan hakları), aynı kayıp göndergenin koyduğu örtü gibi burada da sağlar. Çünkü “Peynir de mi yemiyorsun?” sorusunu çevreleyen endüstrileşmedeki vahşet anlaşılabilir ve görülür olduğu zaman veganlığın amacı, sebebi toplumlar tarafından bilinebilir.

Bir eylem ve gösterge biçimi olan Gerçeklik Küpü (Cube of Truth) bu noktada çok kıymetlidir. İlk kez Türkiye’de 2018 yılında gerçekleşen eylem, insanaların kare oluşturacak şekilde yan yana dizilerek, ellerine aldıkları materyaller ile hayvanlar üzerinde gerçekleşen kıyımın anlatılmasıdır. Gerçeklik küpünü bir adım daha ileri taşıyansa materyalleri elinde tutan insanlar yüzlerine taktıkları maskeler ve bir örnek siyah kıyafetleri ile beraber anlatılmak istenen, yollanmaya çalışan kodun bütün bireysel tanımlamalardan sıyrılmasını sağlayarak, mümkün olduğunca ön yargıları pas geçerek alıcıya ulaşmasıdır. Gerçeklik Küpü eyleminin daha da sıklaşması endüstriyelleşmenin üzerindeki örtüyü kaldırmak için umut vaat etmektedir. Çünkü değişimin göstergesi olan kamusal alan, ortaya koyan olmaktan öte, Gerçeklik Küpü sayesinde değiştirici olur. 

2018’de İzmir’de gerçekleştirilen Gerçeklik Küpü eyleminden bir kare
Kaynak: BirGün Gazetesi

İlerlemenin, yani vejetaryenliğin marjinal bir çizgiden çıkışının sevincini yaşarken, bu yolun nasıl kat edildiği de göz önünde burundurulmalıdır. Ancak bu metod ile ilerlemenin sonucunda hayvan haklarının bütünü ve buna bağlı olarak bütün yaşayan canlıların haklarının ihtimaline daha fazla yaklaşabiliriz. 

ADAMS, Carol, J. (2013). Etin Cinsel Politikası, çev. Güray Tezcan & Mehmet Emin Boyacıoğlu, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Ayrıca bakınız: Etin Cinsel Politikası: Feminist ve Vejetaryen Bir Etik

Bir vizyon meselesi! – Gitarist Emrah Koçak ile röportaj

Emrah Koçak, kimdir?

Emrah Koçak, müzik endüstrisinde birçok isimle çalışan bir klasik gitar sanatçısıdır. Son zamanlarda Youtube’da binlerce beğeni ve milyonlarca izlenme alan son eserleri “Handel’in gitarda üç parçası” ile ilgi odağı oldu. Kariyeri, hayatı ve geleceği hakkında biraz sohbet etme şansımız oldu.

Onur – Yurtdışındaki yolculuğunuz nasıl başladı? Nasıl karar verdiniz, kültürel farklılıklara nasıl uyum sağladınız?

Emrah – Benim lisans için girdiğim sınavlar, aslında Türkiye sınırları içerisinde de katılması mümkün sınavlardı. Ancak, ben sınavlara girdiğim süreçte Atina’daydım. Atina’da sınavlar için yaklaşık dört ay kaldım; bu sürede oradaki hayati gözlemledim, müzisyenlerle tanıştım ve stillerini anlamaya çalıştım. İlk gözlemlerimle beraber Yunanistan’ın genel kültürünün ve klasik müziğe bakış açısının bizimle ayni olduğunu fark ettim. Ancak, popüler müzik mecralarında çalışanlar, Türkiye sınırlarındakilerden daha çok keyif alarak sanatlarını icra ediyorlardı. Bu da hiç şikâyet etmeden, saatlerine bakmadan; sadece müzik yapabilmek için çalışıyorlardı ki bu da seyirci üzerindeki etkisini arttırıyordu.

Aynı zamanda, kazançları istedikleri hayatları sürdürebilmeleri için de fazlasıyla yeterli oluyordu. Tabii, o koşullar altında kendimi yurtdışında bir kariyer yapmalı mıyım sorusuyla boğuşurken buldum. Atina ile sınırlı değildim. İngiltere’den, İspanya’ya kadar geniş bir alanda düşünebiliyordum. Ülkeye geri döndüğümde sunu duşundum: “Eğer enstrümanım yaylı sazlardan ya da üflemeli çalgılardan biri olsaydı, kendi kariyerimi yurtdışında geliştirmekten daha iyi bir fırsatım olamazdı. Yine de, klasik gitar için, illa ki yurtdışında bir kariyer planlamama gerek yoktu.” Diğer enstrümanları örnek verme nedenim; örneğin, fagot ile çalışabilmek için, orkestraya girmek gerekiyor. Ancak orkestraların azlığı, kontenjan sıkıntıları, eser kısıtlığı göz önünde bulundurulunca, sanatçılar için umutlar azalıyor. Aynı şekilde, bir popüler kültür parçasında fagot ile eşlik etme ihtimali de yüksek olmuyor. Doğal olarak, imkânsızlıklardan kaynaklı, yurtdışı seçeneğini değerlendirmek daha mantıklı oluyor. Bu durumda olup da yurtdışına yerleşmeyi tercih etmemiş ya da fırsatı olmamış birçok arkadaşımız müzik öğretmenliği görevini üstlenmiş durumda.

Sanılmasın ki müzik öğretmenliği daha kolay.

Sanılmasın ki müzik öğretmenliği yapmak yahut istihdam sağlamak daha kolay. Devlet kadrolarında aynı şekilde kontenjan problemleriyle karşılaşılıyor ve özel kurumlara yönelim artıyor. Özel kurumlarda ise bir müzik öğretmeni olarak görev almak, maalesef yanında çok ağır şartları getiriyor. Bu da sanatçıları küstürüyor. Enstrümanımın gitar olmasıyla beraber; popüler kültür piyasasında kendime yer bulma konusunda diğer arkadaşlardan daha şanslı olduğum kanaatindeyim. Sanatımızı tatmin edici düzeylerde icra edebildiğimiz surece ben ve benim koşullarıma sahip arkadaşlarda, yurtdışına gitme ihtiyacı vuku bulmuyor. Ancak, bir turne çalışması ya da farklı teklifler geldiği takdirde kısa süreliğine yapılan anlaşmalar ile gidip gelebiliyoruz. Bunun yanında, piyasa koşullarından kendilerini sıyırmış birçok uluslararası isme sahip gitaristlerimiz mevcut. Bu isimlerde ise yine ayni surece şahit oluyoruz; yurtdışı seçeneklerini zorlayarak, kendilerine yeni kariyer planları çiziyorlar. Söylediklerimi özetleyecek olursak; piyasa müziği içerisinde bulunmak istenmediği takdirde yahut bulunma fırsatının düşük olduğu takdirde, bir müzisyen için, maalesef, yurtdışı seçeneklerini değerlendirmek en karlısı gibi duruyor.

Mutlu oldukları aşikâr.

O – Yurtdışında, sanatçıların daha mutlu olduklarını savunabilir miyiz?

E – Birçok ülkedeki yaşantılara şahit oldum. Mutlu olduklarını söyleyebilirim. Bunun nedeni budur, diyemem; sosyo-ekonomik, kültürel, siyasi… Birçok neden var. Yine de mutlu oldukları aşikâr. Kendilerine, tarzlarına, isteklerine uygun eserleri çalışabiliyor olmalarının ve bunlardan ihtiyaç duydukları maddiyatı sağlayabilmelerinin etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum.

Dijital Medya ve Sanat

O – Dijital medyanın yüklemesiyle beraber, aslında globalizasyonda parabolik bir artış gözlemlendi. Belki de artık kişinin yurtdışında ya da yurtiçinde ikamet ediyor olması önemini kaybetmeye başladı. Siz bu dijital gelişmeler için ne düşünüyorsunuz?

E – Dijital platformlar birçok sanatçının önünü açtı. Bundan çok geriye gitmeye gerek yok, belki bir on beş sene önce; klasik eserleri icra eden sanatçılar olarak, bir şekilde eserleri kayıt ettikten sonra, bunların satışını gerçekleştirebilecek bir firma arayışına düşecektik. Firmayı bulduktan sonra, onlarla masaya oturmak, anlaşmak… Çok uzun ve yorucu bir proses söz konusuydu.

Dijital platformlar bu zorlukların çoğunu yok etti. Kendimizi gösterebildiğimiz, kitlemizi oluşturabildiğimiz, kendimizi ifade edebildiğimiz, kendimize ait sayfalarımız oldu. Bu durum, ister EP, ister albüm çıkarmak olsun, bize büyük esneklik sağladı. Seyirci ile sanatçı arasındaki duvarlar yıkıldı diyebiliriz. Biraz daha aracıyla, sanatçı arasındaki dengeler de değişmiş oldu. Talep eden taraf artık sanatçı değil, aracı taraf olmaya başladı ki başından beri de olması gereken buydu. Böylece, ciddi anlamda zamandan kar etmeye başlıyoruz, böylece saatimizi nasıl geliştirebileceğimiz, daha çok kişiye nasıl ulaşabileceğimiz konusunda kafa yorabiliyoruz.

Bahsettiğimiz firmalar, eğer günümüze ayak uyduramazlarsa, tek bir kişinin ulaşabildiği kitlelerin yanında bile geçemez hale geliyorlar. Böylece aslında, bireyselliğimizin etkisi de artmış oluyor. Yine de, bu yeni akımlara ayak uydurabilen, yönetebilecek kişilere ihtiyacımız var. Sanatçılar olarak, doğru kitlelere ulaşabilmek için belli direktiflere ihtiyaç duyduğumuz zamanlar oluyor. Yeni is birlikleri için böylece fırsat doğmuş oluyor.

Ne kadar yanıldığını görmüş olduk.

Yanısıra, dijital medya ile klasik müziğe dair olan talebin düşük olduğunu düşünenlerin de aslında ne kadar yanıldığını görmüş olduk. Bu alandan kazanç sağlama korkusuna sahip arkadaşlarımızın içine su serpilmiş oldu. Birimizin basarisi, yüksek izlenme oranları, konuşuluyor olmak; diğerleri için de umut olmaya hatta teşvik edici olmaya başladı. Böylece, seyircilere karşı küskünlüklerimiz ve kırgınlıklarımız da geçmiş oldu. Bu birbirimizi destekleme durumuyla beraber hem hevesimiz hem de yaptığımız islerin kaliteleri artmaya başlıyor. Sevindirici gelişmelerin çoğu dijital medya aracılığıyla oldu.

O – Dijital mecralar avantajları yanında, dezavantajlar da getirebiliyor. Nefret söylemi içeren yorumlar ve yaklaşımlar için ne düşünüyorsunuz?

E – Bu durumdan muzdarip birçok kişi mevcut. Hakaret dolu yorumlardan, fotoğrafların başka sayfalarda kullanılmasına kadar liste uzuyor. Bu konuda, klasik müzik sanatçıları olarak biraz daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Sunduğumuz ürün, yapı itibariyle ve ulaştığı kesim itibariyle biraz daha güvenli bir bölgede kalıyor. Etkileşim kurduğumuz kesimlerle belli bir saygı ve sevgi çerçevesinde düşüncelerimizi paylaşabiliyoruz, anlaşabiliyoruz. Arada daha agresif yaklaşımlar söz konusu olmuyor değil ancak bunun önüne geçmek çok da mümkün değil.

Three Handel pieces on Guitar

O – Eserlerinizden bahsedecek olursak; “Three Handel pieces on Guitar”, ve “Mayıs’ın Selamı” olmak üzere albümleriniz var. Bu eserler üzerinde nasıl bir çalışma sureciniz oldu?

E – Ben 20li yaşlarımda profesyonel olarak Gitar çalmaya başladım. Klasik müzikle tanışıklığım ise ortaokul yıllarında, Sisli Terakki’deki müzik hocamın yönlendirmesiyle başladım. Gitara ilk başladığım zamanlar tabii klasik eserler yerine doksanlar Türkçe pop müziğini icra ediyordum. Çok zaman geçmeden kendimi arkadaşlarımla beraber sahne alırken buldum. Meslek olarak gitara karar verdiğim zaman, eğitimimi bu alanda geliştirmem gerektiğini gördüm. Utku Özkanoğlu ile eğitimime başladım ve böylece klasik gitar eserleriyle tanışmış oldum.

Bu süreç içerisinde geniş bir repertuvarla karşılaşmış oldum ancak bir noktada her daim kendi istediğim, sevdiğim eserleri gitarla icra etmek istiyordum. Örneğin Bach, klasik gitar dendiği zaman büyük bir yere sahiptir. Ancak, Bach ile her daim karşılaşmama rağmen; Handel ya da Vivaldi eserlerinin gitar üzerinde icrasında kendimi daha yakın hissettim. Bu nedenle Handel ve Vivaldi eserlerini gitara uyarlayamaya başladım. Özellikle Handel, çağdaşlarından çok farklı ve zamanımızı yakalamış bir bestecidir. Bugün, birçok pop müziğe bakıldığı zaman Handel esintilerini duyabilirsiniz ve eserleri gitarın sesine uygun ezgilere sahiptir. Bu eserleri kendime uygun standartlarda ve sanatsal tercihlerle bezeyerek; müziği hissederek, besteler aracılığıyla kendi hikayelerimi anlatarak eserleri uyarlayabiliyorum.

Siccas Guitars

Toplamda Handel’den sekiz eseri uyarladım ancak son olarak bu üç eserin dijital platformlarda sergilenmesi için karar kildim. Bu parçaları kendi kanalımdan yayınlamak yerine, iki tane çok büyük platformdan biri olan Siccas Guitars’la anlaşarak, onların markası altında yayınladım. Diğer kanallardan dağıtım ve reklamını tamimiyle özkaynaklar aracılığıyla tamamladım. Dünyanın dört bir yanından güzel etkileşimler almaya başladık, bunlar da beni fazlasıyla mutlu etti. Eserleri Emrah gibi çalarak, bir risk almış bulundum ve sonuçlarından çok mutluyum. Diğer albümde ise, kendi bestelerim üzerinden çalıştım ve 2016 yılında markete çıktı.

Handel parçaları kadar ses getirmemiş olsa da, özellikle müzikte islerin zamanı olmadığını düşünüyorum. Bugün istediğimiz rakamlara ulaşmamış olması, bundan bir on sene sonra çok daha fazlası olmayacağı anlamına gelmiyor. Yine de beni en çok mutlu eden, Türkiye’den gelen tepkiler oldu. Beklediğimden çok daha büyük bir kitle ile karşılaştım ve son derece bilinçli dinleyiciler olduklarını fark ettim. Bu beni yaptığım islere dair umutlandırdı.

O – Peki gelecekte sizi hangi eserlerle görebileceğiz?

E – Su an üzerine çalıştığım Granados eserleri var, kendisi İspanyol milliyetçi bir bestecidir. Eserlerinin çoğu piyano için yazılmış olsa da, ruhu gitarla büyük uyum içerisinde.

Su an netleştirmiş olduğum dört adet eser uyarlaması var, ancak Türk pop müziği içerisinde bulunmanın verdiği bir avantajla, kitlelere hitap edebilecek eserleri aralarından doğru seçebildiğimi düşünüyorum. Bu nedenle dikkatli davranarak ilerlemeyi doğru buluyorum.

Aynı şekilde Chopin’den de iki adet eser ve Fernangasor’un da bir eseri üzerinde çalışıyorum. Son olarak da Manuel Ponts’un çok sevdiğim eserlerinden birine yoğunlaşmış durumdayım. Bu eserleri toparlayabilirsem, yeni bir adaptasyon ile devam edeceğim. Bu projem dışında; stüdyo kayıtlarım ve umuyorum ki, korona sonrası konser performanslarım da devem edecektir. Özellikle, dijital platformlar üzerindeki varlığımı devam ettirmek istiyorum.

Gelecekte neler bekliyor?

O – Peki geleceğe yönelik hedefleriniz nelerdir?

E – Beyonce’den tutun da, Maluma’ya kadar uluslararası platformlarda birçok sanatçı ile çalışabilmek istiyorum. Türkiye’de ve dünyada yaptığı işlerle konuşulan bir isim olmak, en en büyük isteğim.

Bir vizyon meselesi!

O – Günümüzde en çok su yüzüne çıkan yorum; “ Yapamazsın.” Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

E – Bu tamimiyle bir vizyon meselesi. İlk yapamazsıncılarla, gitara başladığım senelerde karşılaştım. 20li yaşlarımda başladığım için, yaşın geçmiş, kariyerini gitardan devam ettiremezsin, en iyisi kendi mesleğine dön, bu saatten sonra olmaz, konservatuvarı kazanamazsın gibi birçok cümle ile karşılaştım. Tamimiyle haksız olduklarını iddia edemem, ancak risk almayı tercih ettim ve aldığım bu riskten de kârlı çıktım.

Özellikle yeni ve farklı bir şey üretmek istediğiniz zaman, etrafınızdaki insanlar negatif bakış acılarılarıyla yaklaşıyorlar. Özellikle sanat söz konusu olduğu zaman, etrafımız bu yapamazsınlarla doluyor. Bu sadece etrafımızdaki insanlarda olan bir bakış açısı da değil. Örneğin, yapılan gösterimlerde bile çoğunlukla sanatçının yasam standartlarının, istihdam zorluğunun altı çiziliyor.

Tabii ki zorluklarla karşılaşıyoruz, ancak bu herhangi bir mesleğin getirdiği zorluklardan daha farklı değil. Diğer bir yandan da, halkımız sanatçılarına değer veriyor. Bu güne kadar turne kapsamında gittiğim bütün şehirlerde büyük bir destek ve sevgi ile karşılandım. Bu da belki de bir sanatçı olarak, ihtiyacım olan tek kaynak. Kulak asmadan, kendi yolumuzda devam etmek en doğrusu, üretmeye devam etmek en doğrusu.

Hayata müziği ile değen kadınlar-III: Amy Beach

“1675’ten 1885’e kadınlar 153 eserin bestecisi oldu. Balatlar, operalar… […] Ve eski zamanlardan daha fazla kadın, müziğin bilimi ve sanatıyla ilgileniyor.”

Kadınların ne yapacaksa özel alandan çıkmadan yapmalarının beklendiği bir çağda yaşayan Amy Beach, besteleri ve piyanosuyla hayata değmekle kalmamış, pek çok değişiklik ile müzikte öncü isimler arasında yer almıştı.

Sepia, 8×10, 1934. Seated holding a book. Photographer: Bachrach.

Amy, 5 Eylül 1867’de Amerika’da doğdu. Büyük bir orkestra tarafından sergilenen bir senfoniye sahip ilk besteci kadın oldu. Yazının sonuna dinlemeniz için bir video bırakacağım bu senfoninin yani Gaelic Senfonisinin, ilk sahnelenişi 1896’da Boston Senfoni Orkestrası tarafından çalınarak yapıldı.

Amy, ayrıca denediği bir teknikle Amerikan klasik müziğine farklı bir rota çizip bu alanın öncü isimlerinden biri oldu.

Halka açık olarak piyanoyla kendisinin çaldığı ilk bestesi 1883’de yayınlandı. 1885’de Boston Senfoni ile performanslara başlasa da bu, evliliği ile yarıda kaldı. Bu süreçte bestelerine yoğunlaştı.

Daha sonra yılda bir performans sergileyen Amy Beach, hayır kurumlarının bağış gecelerinde çalmaya başladı. Bu performanslardan birinde, 1900’de yine Boston Senfoni Orkestrasıyla kendi piyano konçertosunu çaldı.

amy beach ile ilgili görsel sonucu

Eşinin isteği yüzünden ara vermek zorunda kaldığı konserlere o 1910 yılında öldükten sonra devam etti ve Avrupa turnelerine başladı. Sayısız konser ve besteyle dönemin adından söz ettiren isimlerinden biri haline geldi.

amy beach ile ilgili görsel sonucu

Özellikle yaşamının son dönemlerinde tanınan Amy Beach, sayısız üretimiyle 27 Aralık 1944’de, ardında 300den fazla yayınlanmış eser ve sayısız konser bırakarak yaşamını yitirdi.

Kaynak: https://www.amybeach.org/

Serinin önceki yazıları:

Hayata müziği ile değen kadınlar-I: Antonia Brico

Hayata müziği ile değen kadınlar-II: Neveser Kökdeş