Ana Sayfa Blog Sayfa 410

Empyrium: Yüzeyselliğe bulanmış zamanımıza, doğanın romantik cevabı

1

Empyrium, 1994 yılında Almanya’da başlamış bir Avant-Garde/Atmosferik Metal ve Neofolk projesi. Tek kişilik bir proje olarak 2002 yılına dek çıkardığı dört albümle önemli bir dinleyici kitlesi kazandıktan sonra aynı yıl süresiz bir ara verdi Empyrium. 2010 yılında ise Thomas Helm’in katılımıyla grup yeniden çalışmalarına başladı.

Neige ve Eviga gibi önemli müzisyenlerin de katkısıyla, o döneme kadar yapmadıkları, ilk sahne performanslarını da sergilemeye başlayan Empyrium, 2014 yılında The Turn of the Tides albümünü çıkardı. Empyrium’un kurucusu ve 2002 yılına kadar tek üyesi Ulf Theodor “Markus Stock” Schwadorf ile 2-3 Eylül tarihlerinde İstanbul’da ilk kez verecekleri konserler öncesi Empyrium’u, sanatı ve duyguları konuştuk.

Empyrium 1Sinan Doğan: Öncelikle, grubu Türkiye’den takip eden Empyrium dinleyicileri adına sizleri tekrar dinleme ve sahnelerde konuk etme şansı bulabildiğimiz için mutluluk duyduğumuzu belirtmek isterim. Grubun tekrar bir araya gelişinden itibaren, Empyrium dinleyicilerinin ruhlarından uzun vakitler silinmeyecek muhteşem bir stüdyo kaydı ve canlı kayıtlar çıkardınız. Sizler için belki tekrar olacak ama Empyrium’u tekrar bir araya getiren ne oldu?

Markus Stock: Teşekkürler. Doğru vakti yakaladığımızı, hayranlarımıza ve kendimize karşı iyi ve dürüst hissettiğimizde geri döndük. 2002 yılında Empyrium’a ara verdiğimizde, bu projeye dair söyleyebileceğimiz her şeyi söylediğimizi düşünmüştük ama 2010 yılında gerçekten “Empyrium usülü” ile ve daha önceden yaptığımız şeyleri tekrar etmeden kendimize dürüst olarak duygularımızı aktarabileceğimiz yeni bir yol bulduk.

Sinan: 2011 yılından itibaren sahnelere çıkmaya başladınız, ancak bu performanslar –her ne kadar unutulmaz olsalar da- oldukça nadiren gerçekleşiyor. Bu performansların nadiren gerçekleşiyor oluşuna özel bir değer veriyor musunuz? Ayrıca, artistik dışavurumun bu şekline (sahne performanslarına) sadece daha önce yarattığınız parçaların canlı olarak yeniden yaratımı olmasından farklı bir bakış açısıyla yaklaştığınızı hissediyorum. Bu doğru mu?

Markus: Empyrium olarak canlı çalmak, Empyrium çok daha kırılgan olduğu için ve bu yüzden doğru duygusallıkları buna dahil etmek daha zor olduğu için, diğer projelerim ile canlı çalmaktan çok daha farklı geliyor. Empyrium performansları rock müziğin enerjisi ile değil, daha çok atmosfer ile ve müziğin içindeki duyguları öne çıkarmak ile alakalı.

Empyrium 2

Buradaki sanatçılar dengeyi sağlamak ve topluma karşı muhalif olmak için buradalar

Sinan: Empyrium’un son zamanlarda müzikal yolculuklar gerçekleştirmekte olan Ulver, Agalloch, Solstafir, Alcest gibi projeler üzerinde önemli etkiler bıraktığını/bırakmakta olduğunu düşünüyor musunuz?

Markus: Bahsettiğin gruplardaki insanları iyi tanıdığım ve onlarla bu konuda da konuştuğum için, 90’ların Empyrium müziğini sevdiklerini ve, bir raddeye kadar, oradan ilham aldıklarını biliyorum.

Sinan: Peki bu müzikal hareketin serpilmesi ve zamanımız arasında bir bağıntıdan bahsedebilir miyiz? Başka bir deyişle, Empyrium’un sanatı insan uygarlığının dünü, bugünü ve yarınına dair neler söylüyor?

Markus: İlginç bir soru! Benim düşünceme göre, buradaki sanatçılar dengeyi sağlamak ve topluma karşı muhalif olmak için buradalar. Yüzeysellikle ve beyhudelikle dolu bu gibi zamanlarda, gerçek sanat karşı eylemde bulunmak, ruhu ve maneviyatı bedene geri verebilmek için burada.

Sinan: Empyrium müziği, içerisinde atmosferik ve tematik olduğu kadar görsel kişilikler de taşıyor. Müzik janrlarının konvansiyonel epistemolojisinin giderek alakasız hale geldiği bir ortamda, sanatınızı hangi sanatsal hareketlerle ilişkilendirebilirsiniz?

Markus: Tabii ki, yaptığımız saf bir romantik sanat. Şahsen, daima romantik sanat ile güçlü bir bağ hissetmişimdir. Shelley, Byron, Novalis, Eichendorff gibi şairlerden tut da Caspar David Freidrich ya da Theodor Kittelsen gibi ressamlara kadar.

Doğa biziz

Sinan: Çoğu avant-garde ve folk müzisyeninin yapıyor olduğu gibi, siz de müziğinizi ve kendinizi doğa ile yakından ilişkilendiriyor musunuz? The Turn of the Tides’da doğayı nasıl dahil edip yorumladığınızı düşünüyorsunuz, ilerideki çalışmalarınızda bu nasıl olacak?

MarkusDoğa biziz ve biz doğayız. Doğa bizim dışsal bir parçamız ve biz de onun hareketleri ve döngülerinin birer parçasıyız. Bir sanatçı olarak bundan feyz almamak mümkün mü? TTOTT doğanın döngülerinin hayatlarımızla ilişkisine dair pek çok şey söylüyor. Bu [ilişki], karşılıklı olarak bağıntılı ve kozmik bir prensip. Bunu anlayarak ölüm korkusunu yenebilmen oldukça mümkün hale geliyor. Sıradaki albüme dair spesifik fikirler geliştirmiş değiliz henüz. Daha vaktimiz var. (Gülüyor)

Empyrium 3Sinan: Markus, uzun zaman boyunca Empyrium’u tek başına yürüttün. Sahne sanatçılarının katkılarına ve en önemlisi Thomas’ın tam zamanlı bir şekilde gruba katılışı hakkında ne hissediyorsun? Katılımları Empyrium’a yeni bir momentum kazandırdı mı, yoksa bunu doğal bir evrim süreci gibi mi yorumlarsın?

Markus: Muazzam müzisyenler ve sanatçılarla, en önemlisi de, olağanüstü kişiliklerle bir arada olmaktan dolayı çok memnunum. Hepimizin arasında güçlü birer bağ var ve hepimizin çok iyi arkadaşlar olduğunu hissediyorum, bu da iyi canlı performanslar yaratabilmek için çok temel. Ancak, canlı performans ekibi Empyrium işlerinin bestelenmesinde pek bir etki yaratmıyor. Stüdyo işleri sıkı sıkıya Thomas’a ve bana bağlı. Bu durum gayet iyi bir şekilde devam ediyor. Thomas, Where at Night the Wood Grouse Plays’den beri öyle de böyle Empyrium’un bir parçası aslında, 1997/1998 yıllarından beri de arkadaşız. Her şeyden öte, arkadaşlığımız yaptığımız şeylerin çok önemli bir parçası. Müzik gibi şahsi bir şey üzerinde beraber çalışmak ve duyguları, düşünceleri ve yeteneklerimizi paylaşmak olağanüstü bir şey.

Sinan: Yeni bir EP yayınladınız ve şu anki müzikal yaklaşımınıza dair rahat hissediyormuş gibi görünüyorsunuz. Gelecekte neler beklemeliyiz? Sürprizlerle karşılaşacak mıyız?

Markus: Sana karşı dürüst olayım: Henüz hiçbir ipucumuz yok. Fakat yakında yeni parçalar bestelemeye başlayabiliriz. Şimdilik sadece belirsiz fikirlere sahibiz. Ayrıca, önümüzdeki yıl birkaç yeni projeye başlamayı düşünüyorum.

Desteğiniz için çok teşekkürler, konserlerimizde görüşmek üzere!

2-3 Eylül tarihlerindeki yapılacak konserlerin ve bu röportajın gerçekleşmesinde kakısı bulunan Empyrium Turkey ekibine çok teşekkür ederiz.

Not: Röportaj tamamen İngilizce yapılmış ve bir bütün olarak çevrilmiştir. Ortaya çıkmış olması pek mümkün olan teknik ve yorumsal eksiklikler için okuyucudan özür dilerim.

Erkeklik eğilip bükülebilen bir şey midir?

2

Bugüne kadar toplumsal cinsiyet kavramından bahsederken sadece kadınlardan, kadın haklarından bahsettiğimizi düşündünüz. Yapılan eleştirileri sadece erkeklerin kadınları ezmesi, ikincilleştirmesi olarak okudunuz. Peki, sistemin erkekliği nasıl kurguladığını düşündünüz mü? Hadi beyler “erkekçe” bir tartışma açmadık size. Sizin övündüğünüz kalıpların nasıl sistem tarafından empoze edildiğini, rıza yoluyla nasıl erkeklik mertebeleri atladığınıza bir bakalım…

erkeklik 1Buyrun beyler, sizleri şöyle alalım: Dünyaya geldiniz penisiniz var evet, bravo erkeksiniz! (toplumsal öğretiler.) İzleyeceğiniz yollar şimdiden belirlenmiş durumda: İlk önce sünnet, erkekliğe ilk adım sonuçta… Peki, ergenlikte milli olmayan ya da bu gerilim ve tartışmaları yaşamayan var mı? Yetişkin oldunuz, askerlik erilliğinizi perçinleyip tahakküm gücünüzü arttırdı değil mi? Gelelim, evlilik ve özel alanda tahakküm kurmaya… Yaşlanıncaya kadar iktidarınızı eşiniz ve çocuğunuz üzerinden tatmin etmek için sırtınızı erkekliğe yasladınız mı?

Şimdi kendinize bir sorun bakalım? Siz erkekler böyle olmak zorunda mısınız? Neden erkeklerden beklenen şeylerin listesi oldukça uzun? Neden erkekler duygularını gösteremesin, bu onlardan esirgensin? Neden erkeklik asker olmakla bir tutulsun? Bir erkek gay olamaz mı? Ya bu erkek şiddet yanlısı değilse? Bu soruları sorduğunuz anda erkeklik olgusunu ve size doğduğunuz anda biçilen, toplumsal örüntülerle yaşadığınız erkekliği de sorgulayacaksınız demektir.

“Erkeklik otoritesi erkekliği eziyor”

Robert W. Connell 1987’de yazdığı erkeklik araştırmalarının önünü açan kitabında erkek egemen toplum kavramına yeni bir yaklaşım getirdi ve erkek egemen toplumu sadece erkeklerin kadınları ezdiği değil, bazı erkeklerin bazı kadın ve erkekleri, bazı kadınların da diğer bazı kadın ve erkekleri ezdiği bir sistem olarak tanımladı. Örneğin, Suudi Arabistan’da bir kadını kocası ezebilir, kadının evin içinde ve dışındaki hayatı son derece sınırlı olabilir. O ilişki içinde kadın ezilen rolünü üstlenir. Ama aynı kadın evinde çalışan Endonezyalı kadın işçiden çok daha güçlüdür. Bu durumda o da onu ezen konumunda yer alır. Aynı anda hem ezen hem ezilen olabiliriz yani. Bu durum erkekler içinde aynıdır.

Erkeklik ve iktidar ilişkisi kendisini hangi kalıplar içinde göstermektedir? Bir başka deyişle, eril tahakküm hangi süreçler içinde somutlaşmaktadır?

Bir toplumda ideal ve hegemonik olmak üzere erkeklik anlayışları vardır. İdeal erkeklik bulunduğu coğrafyaya, kültüre toplumsal yapıya göre farklılık göstermektedir. Hegemonik erkeklik ise, belirli koşullar ve varsayımlar içinde dahi değişmez bir özelliğe sahiptir. Toplumdaki diğer erkeklerin ona göre şekillenebileceği veya rekabet edebileceği ortak bir varsayımdır. Örneğin, bizim ülkemizde erkeğin atına avradına silahına sahip çıkması, kadını namusu sayması, maço tavırlar sergilemesi buna örnek gösterilebilir.

Sistem kendi içerisinde rızaya dayalı bir onay yaratma sürecine girer. Hegemonya varsa karşı bir hegemonya da vardır. Hegemonik erkeklikte erkeğin egemenliği vardır fakat kadının rolünü dışarıda bırakmak pek mümkün değildir. Modern hayat kendi içerisinde bir erkeklik ortaya çıkarsa da ister hegemonik ilişkiler olsun, ister erkeklik algısı olsun kendisini sektöre, tüketime ve kadınlar üzerinden yürütülen projelere dahil eder.erkek

Toplumsal yaşam içinde kadının ikincilleştirilmesi tartışılıyorsa, ilk önce erkeğin egemenliğini nasıl kurduğunu anlamak gerekir. Merkezi devletin oluşmasında bunu destekleyecek en önemli yeri “ordu” tutar. Bunun üzerinden yürütülen bir erkeklik vardır. Erkeği ön plana çıkartan, egemen yapan en önemli meseledir. Bir başka açıdan bakacak olursak, endüstriyel ilişkilerde, çalışma hayatında iş gücü olarak erkeğe yüklenen anlam büyüktür. Çalışma hayatı bununla beraber evi geçindirme, evin reisi olma söylemini üretir. Erkeğin kendi arasında ürettiği “erkek dili” erkeklerin oluşturduğu bir ortama paralel olarak erkekliği daha da güçlü kılar.

Türkiye’de erkeklik kurgusu

Türkiye’de, başka yerlerde de olduğu gibi, hegemonik erkeklik ne henüz “tam olmamış”, “olgunlaşmamış”, “geçişini, evrimini tamamlayamamış” bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Hegemonik erkeklik, genç erkeklikler için, ne “işi bitmiş”, “dünyadan kopmuş”, “güçsüz” yaşlı erkeklikler için ise ya “eksik”, “bakıma muhtaç”, “natamam” sakat ya da hasta erkeklikler üzerine kurulmaz. Hegemonik erkeklik hegemonikleşebilmesi, etkileyebilmesi, cazip görünmesi için iktidara, güce, kuvvete muhtaçtır ve bu hem fiziksel kuvvetin, sağlığın ve performansın hem de aklın (deneyimin, görgünün, her türlü eğitimin) zirvesinde olduğu orta yaşta mevcuttur denebilir.

Erkeklik nerelerde oluşur, şekillenir, kimlikleri ve ilişkileri yöneten bir kodlar bütünü haline gelir?

Ya da erkeklik hangi yerlerde ve mekânlarda bulunmayı uygun bulurken hangilerini yakışıksız bulur, tasvip etmez? Yer, mekân ve cinsiyet ile ilgili bu problemleri iki temel eksende militarizmdüşünmek mümkündür: Bunlardan birincisi erkeklere özgü ve kadınların dışlandığı ya da ancak “konuk” statüsünde, istisna olarak kabul edilebildikleri, mevcudiyetlerinin asla “tam” olmadığı, sınırlandığı alanlar. Hemen akla gelebilecek bazı örnekler; erkekler hamamı, mahallelerdeki kıraathaneler, futbol stadyumları, at yarışı hipodromları, geleneksel birahaneler, madenler, erkek öğrencilere mahsus okullar ve yurtlar, erkek soyunma odaları, askerî kışlalar, camiler, eşcinsel barları, kamyoncu durakları vs…

Herkeste hegemonik erkeklikten bazı yönler, tüm erkekliklerde hegemonik olandan kimi izler var. Erkeğin erkeklik inşası süresince önünde duran beş temel duraktan en sonuncusu evlenip aile kurmak ve baba olmaktır. Erkek iş sahibi de olduktan sonra, ergenlik döneminde başlayan cinsel iktidarını yine karşı cinsinden, bu sefer tek bir kişiyle meşru bir zemine oturtmak ve kocalık, babalık gibi yeni roller üstlenerek elinde bulundurduğu gücü yeni bir düzen içerisinde devam ettirmek zorundadır.

Sonuç olarak, erkek çocuğunun erkekliğe ilk adımı sünnet ile olur, ”amcalara göster pipini” ile başlayan erkeklik inşası, çocuk büyüyüp ergenlik çağına geldiğinde ise herkes tarafından kabul göreceği heteroseksüel davranış eğilimleri olmasıdır. Erkeğin bu aşamadaki görevi başarılı bir heteroseksüel cinsel ilişki yaşayıp “milli” olmasıdır. Sünnetli heteroseksüel erkek, yirmili yaşlarını geçtiğinde “vatan borcu“nu ödemekle yükümlüdür.

Erkekliğin yeniden üretilmesinde fabrika görevini üstlenen kışlalar, eli silah tutan, ailesini vatanını koruyan, güçlü erkek imgesinin yaratılmasın en önemli görevi üstlenmektedir. Askerlik sürecini tamamlayıp erkekliğine değer katan erkek, artık çalışıp eve ekmek getirmekle yükümlüdür.

Türk Askeri 1

Tam zamanlı ve kalıcı bir işe giren erkek, iş hayatındaki başarısıyla da erkek, daha yüksek bir statüye ulaşır. Bu erkeğin hegemonik erkeklik inşasını başarıyla tamamlamak için artık önünde tek bir aşama kalır: Evlenip baba olmak. Erkek, çocuklarını terbiye etmek, karısını ise koruyup kollamak için sarsılmaz bir otorite kurmak zorundadır. Eğer bir de erkek çocuğa sahipse değmeyin keyfine. Bu erkeklik döngüsünü sağlayacak “erkek adamın erkek çocuğu” olarak aşamalar nesiller boyu devam edecektir.

“Hem ezilen hem ezen” olmak

Bu ülkede yaşayanlar olarak zorbaların, baskının ve dayatılan kimliklerin ağır yükünün altındaki bu dünyada nefes almaya çalışıyoruz. Gözümüzü açtığımız andan itibaren toplumun üstümüze yıktığı mı, yoksa bizim korunmak için devirip, altında kaldığımız bir kimlik midir bu bilinmez. Bildiğimiz bir şey varsa o da bu sistem içindeki tüm canlıların üstlendikleri roller ve ezilmişliklerinin dereceleri farklı da olsa buna maruz kalmasıdır.
Maalesef ki, eril sistem sadece biz kadınlara değil erkeklere belli sorumluluklar yüklemekte ve erkeklik kimliğini yeniden üreterek inşa etmektedir.

Hani erkek doğası gereği saldırgan, yapıcı, güçlü olmak zorunda tanımlamalarınız var ya o doğanız dolayı değil; hegemonik erkekliğe teslim oluşunuzdan kaynaklanıyor.

Kaynak:
R.W. Connel, “Toplumsal Cinsiyet ve İktidar – Toplum, Kişi ve Cinsel Politika”, Çev: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998.
Barutçu A. , “Türkiye’de Erkeklik İnşasının Bedensel Ve Toplumsal Aşamaları” Ankara, 2013.
https://cenkozbay.files.wordpress.com/2011/12/2013-turkiyede-hegemonik-erkekligi-aramak.pdf E.T. 10.08.2016

Tarihin arka sayfalarından bugüne değen bir yangın: Triangle Yangını

2

8 Mart geldiğinde her yerde bahsi geçen bir tarihçe mevcut. Gömlek fabrikasında yaşanan bir yangınla ilgili olan bu tarihçe, emekçi kadınlar gününe etki etmiş olsa da söz edilen tarihte gerçekleşmedi. Ayrıca bu yangınla bağdaştırılan grevin de gerçekleşme zamanı farklı. Sayısız işçinin yanarak yaşamını yitirdiği böylesi bir acıda kronolojiye takılmanın doğru olup olmadığı sorulabilir. Elbette rakamlar yaşanandan önemli değil fakat madem kadınların tarihini yazacağız, o halde en doğru şekilde işlemeliyiz sayfalara acıları ve direnişi…

Emperyal çağda devletler ekonomi yarışına girmenin neticesinde sömürünün doruğa ulaştığı bir dünya yarattı. Yarattığı dünyada, her şeyi, doğanın, insanın, yaşamın sömürüsünü olması gereken gibi yansıttı. “Büyük balık, küçük balığı yer” diye bir söz icat etti ve emek sömürüsünü, parası olanın olmayana hükmünü meşrulaştırdı. Dahası bu sistem sadece kapitalist değildi, erildi de aynı zamanda ve kadının emeğini görünmez kıldı.

Amerika endüstri tarihinin en trajik yangını olarak kabul edilen Triangle Gömlek Fabrikası yangınının gerçekleştiği bina, 1901 yılında New York’ta inşa edildi. Max Blanck ve Isaac Harris ortaklığı ile kurulan şirket, günden güne kazancını artırırken çalışma koşulları konusunda kötüleşmeye başladı. Fabrikada çalışanların çoğu, göçmen, genç kadınlardı ve İngilizce bilmiyordu. Uzun, yorucu ve zorlu çalışma koşulları, neredeyse hepsi ergenlik çağında olan bu genç kadınları olumsuz etkiliyordu.

Triange anlaşmayı reddetti

1908’de yaşanan ekonomik kriz sonucu düşen ücretlere, daha da zorlaşan koşullara karşı grev için örgütlenmeler başlamış, bu sırada sendika üyesi bir kadının işine son verilmişti. Uluslararası Kadın Giyimi İşçileri Sendikasının örgütlediği, Triangle fabrikasının işçilerinin katıldığı grev, 1909 yılında gerçekleştirdi. İşverenler beş hafta boyunca grevi kırmaya çalıştılar, bunun için her yolu denediler. Neticede patronların işbirliği, baskısı ile çetelerin saldırısı, polislerin yoğun müdahalesiyle karşılaşınca devam edemediler, çoğu da sudan sebeplerle tutuklandı. Örgütlenmenin etkisiyle aynı tarihlerde farklı bölgelerde de grev oldu. Uluslararası Kadın Sendikaları Birliği başından beri bu grevleri destekliyor, mali destek amaçlı gazete satışları yapıyordu. Triangle Gömlek Fabrikasındaki olmasa da diğer grevler başarıyla sonuçlanırken yapılacak anlaşmaya imza atmayı ise bir kurum reddetti; Triangle Fabrikası.

Triangle Gömlek Fabrikası işverenleri, koşulları düzeltmemekle birlikte sendikalaşmayı engelleyici önlemler aldı. Bunun yanı sıra git gide kötüye giden bir süreç söz konusuydu. Ücretler düşüp çalışma uzarken işçilerin ortamı, koşulları da iyice kötüleşti. Molaya çıkılmasın diye kapıların kilitlendiği dahi oluyordu.

Bu ağır koşullar ve sömürüden ibaret ihmalkâr tutum, 146 insanın hayatına mal oldu. 25 Mart 1911 tarihinde, gömlek fabrikasında bir yangın başladı. Üst katlarda başlayan yangından kurtulmak ne acı ki büyük bir çaba gerektiriyordu. Zira binanın durumu oldukça vahimdi. Asansöre çok az kişi sığıyordu. Üstelik kapı da kitliydi. Yaşamını yitiren bazı genç kadınlar, binadan atlayarak yangından kurtulmayı denemişti. Bu sırada itfaiyede bayağı geç gelmişti ve merdivenleri yedinci kattan sonrasına ulaşmıyordu. Yangın ise dokuzuncu katta başlamıştı. Bazı işçiler çatıya çıkıp diğer binalara geçiş yaparak kurtulmaya çalışmıştı. Fabrikada 18 dakika içinde her şey darmaduman olurken 146 -dönemin bazı gazetelerine göre 150- işçi hayatını kaybetti.

Tamamen ihmalkârlık

Triangle Yangını, basında kendine geniş bir yer buldu. Uzunca bir süre gündemden düşmedi. Rakamlar değişiklik gösterse de New York’ta büyük trajedi başlığıyla çıkan manşetler, tüm ihmalkârlığı gözler önüne serdi. Yangın sonrası gerçekleştirilen eylemler, atılan adımlar da basının gündemindeydi.

Yaşananların 8 Mart ile ilişkilendirilmesinin nedeni, bu koşullara, yanarak ölüme maruz bırakılanların çoğunun genç kadınlar olması ile yangından önce ve sonra gerçekleşen direniş olmalı. Nitekim yangından sonra, 8 Nisan 1911’de 80 bin işçinin bir araya geldiği bir eylem gerçekleşti. Yangın öncesi grevlerden daha etkili oldu. Kadınlar, bu süreçte de daha baskın bir şekilde yer aldı. Neticede çalışma koşullarında etkili olacak iyileştirmelere gidildi ve bu yasal güvence altına alındı. Fakat çoğu çocuk yaşta kadınlardan oluşan 146 göçmen işçi geç kalınmış adımlar, ihmaller yüzünden yaşamını yitirdi. Triangle Gömlek Fabrikası Yangını tarihin anlatılması istenmeyen, kara sayfalarında yerini aldı.

Kaynak:
David Drehle, Triangle: The Fire That Changed America, Grove Press, New York, 2003.

Selgin Zırhlı Kaplan, 8 Mart’ın Tarihçesine Damgasını Vuran Yangın: Triangle Gömlek Fabrikası Alev Alev, Petrol-iş Kadın, S. 45, Mayıs 2013.

 

Depremde ölmediyseniz fabrikatörler tarafından öldürüleceksiniz

0

17 Ağustos 1999, hatırlarım, elbet birçoğunuz gibi. Henüz uykuya dalmışken gerçekleşmişti. Gecekondu tip evde yaşadığımız için herhangi bir zarar görmemiştik ama korkmuştuk tabii. Bahçemizde yaşayan köpek Judy de korkudan bacaklarının vücudunun altına almış biçimde yere kapaklanmış, kıpırdamadan duruyordu. Birlikte yaşadığımız kediler ise kendilerini korumak için saklanmışlardı. Sabah bir akrep gördüm, gökyüzü kızıldı. Fırınlarda ekmek kuyruğu vardı.

Gerisini biliyorsunuz, devletin rant için doldurduğu sahiller denize göçmüş, devlet tarafından insanlara satılan binalar onlara tabut olmuştu. Denizin içinde cesetler yüzüyordu. Medya gene ölü sayısını düşük verdi.

Birkaç gün sonra annemin baktığı bakkal dükkanına bir kamyon geldi. Deprem bölgesindeki büfeleri ve marketleri soymuşlar, bize ucuz, toptan sigara satmayı teklif etmişlerdi. Annem tabii ki onları reddetti. Türkiye’de yaşayan insanların bir kısmının bu kadar fırsatçı olması bu topraklarda yaşayan insanlar hakkında kötü düşünmeme sebep olmuştur. Birileri canını kurtarmaya çalışırken ya da can verirken, birileri onlardan kalanı gasp ediyor.

Sonuç olarak devlet ve millet birbirini bir şekilde tamamlıyordu. Ormanları, doğayı yok edip hayvanları katleden, kumsalları doldurup insanları bu tabutluklara doldurarak öldüren devlet ve devletlerin ölümüne sebep olduğu insanları soyan insanlar. Ormanların katledilmesi demek her yeni nesil için yeni salgın hastalıklar olması anlamına geliyor, ormanlar azaldıkça civarda yaşayan insanların yaşam kalitesi* de düşecektir.

“Seçim vaadi olarak kaçak yapılanmaya izin verilmesi” argümanına girmeyi düşünmüyorum çünkü devletin şu an birçok yerde yaptığı binaların sellerde nasıl su ile dolduğunu görmek mümkün. Devletin kendi yaptığı binaların nasıl çürüdüğünü ve zayıf olduğunu görmek mümkün. Yani millet ve devlet aynı şeyi yaptığı için milleti suçlayacaksak devleti de suçlamalıyız. Sonuç olarak bu ülkede hızlı tren öncesi bilim insanları ulaştırma bakanını uyardığında ya da Çernobil faciasından sonra çay konusunda uyarılan devlet kendilerini uyaranlarla dalga geçmiş, millet ise devletin tarafında yer alarak kendi sonlarına giden yolda hız kazanmıştı.

Devletin ve milletin bir kısmının deprem fırsatçılığı bitmiyordu. Örneğin, devlet deprem vergisi adı altında herkesten vergi almış ama bu gelir deprem için değil devletin başka giderleri için kullanılmıştı. Bunun dışında bazı devlet memurları kendilerinden prefabrik ev talep eden kadınlara yatma teklifinde bulunuyor, kadınların çaresizliğinden yararlanarak onlara bir nevi tecavüz** etmeye çalışırken gizli kameralara yakalanıyorlardı. Gördüğünüz gibi devlet ve millet bir yandan deprem için romantik şarkılar çığırırken diğer yandan para kazanmaktan tutun da tecavüze kadar her türlü pisliği gerçekleştiriyordu. Ayrıca organ mafyası yaralı insanları, çocukları kaçırıyordu. İşte devlet, millet, mafya ve belki başka saymadığımız unsurlar depremden böyle yararlanırken aslında depreme üzülüp üzülmediklerini nasıl bilebilirdik? Bu suçluların depreme üzüldüğünü söylemek mümkün müdür?

depremPeki, çok popüler bir soruyu sormak isterim: Ders çıkardık mı?

Yukarıda verdiğim örnekler bence ders çıkarılmayacağının kanıtı idi ki çıkarılmadığını şimdi size detayları ile anlatmak isterim. Gerçekçilik çok önemlidir, eğer bir yandan depremzede kadınlardan yararlanıyor, depremden sağ kurtulmuş çocukları kaçırıyor, depremzede yaralıların organlarını çalıyor ya da yıkılmış dükkanları soyuyor veya deprem vergisi adı altında kendi doldurduğunuz sahillerde ölmüş insanları kullanarak vergi topluyorsanız ve hâlâ utanmadan deprem romantizmi yapıyorsanız zaten bir ders çıkarmayacağınız bellidir.

Biz şimdi gerçekten üzülenler için yazalım, deprem şu anki teknoloji ile önceden net bilinemiyor. Fakat önceden bilinen toplu ölüm sinyalleri var. İşte bunlar için bir şeyler yapılabilir.

En basit örnek Dilovası ve Kandıra’daki yoğun sanayi tesisleri nedeni ile oluşan hava, su kirliliği. Bu kirlilik öyle oranlara gelmiş ki annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında ağır metaller bulmak mümkün. Bir bebek olduğunuzu farz edin. Yaptığınız tek şey hepimiz gibi var olmuş olmak. Yani dünyaya gelmek. Ama ne oluyor? Sanayiciler para kazansın diye doğuştan toksik atıkları bünyenizde bulunduracak şekilde doğuyorsunuz. Yani sanayicilerin çıkarları için sizin yaşam hakkınızın büyük kısmı gasp edilmiş oluyor. Kocaeli’nde kanser oranı tavan yapmış durumda. Hava ve su kirliliği defalarca belgelendi. Kocaeli’de depremde ölmemiş olanları kanser ve benzeri hastalıklar beklemekte. Yani aslında şu an ve gelecekte olacak toplu ölümler oldukça açık biçimde önümüzde durmakta. Ayrıca gene Kocaeli’nde patlaması durumunda şehri komple yok edebilecek kimya tesisleri var. Bu fabrikalardan bazıları nükleer tesis kadar tehlikeli olabilir.

Devletin ve fırsatçıların deprem konusunda üzgün olmadığının altını çizdik, peki devlet ve millet kanserden dolayı şu an başlangıç aşamasında olan ve çok yüksek seviyelere tırmanacak olan kanser kaynaklı toplu ölümler konusunda telaşlı mı? Hayır! Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu yıllardır bu bölgede fabrikaların atıklarını ve doğaya verdikleri zararlarla ilgili ölçümler yapıyor. Yıllardır Dilovası ve çevresindeki kirliliği halka duyurmaya ve devleti bu konuda önlem almaya çağırıyor. Peki devlet ne yapıyor? Hamzaoğlu’na ceza veriyor. Neden? Cevabı çok basit.

Meclisler genel anlamda zengin insanlardan oluşur. TBMM’deki bakanları ve iktidar partisi milletvekillerinin mal varlığını incelediğinizde hepsinin çok zengin sanayiciler olduğunu göreceksiniz. Bu kimselerin mecliste bulunma amaçları zaten güçlerine daha çok güç katmaktır. Sanayicilerin yarattığı tehlikeyi sanayicilerden oluşan bakanlıklara şikayet ederseniz sanayici bakanlar ve sanayicilerden oluşan lobiler sizin cezalandırılmanız sureti ile sesinizin kesilmesi için her şeyi yapacaktır. Eğer karşınızda tarafsız bir hakim var ise belki kurtulursunuz. Ama Türkiye’nin bir polis devleti olduğunu göz önünde bulundurursak pek ümit yok demektir.

Hatırlatmak isterim ki Karadeniz otobanı denilen doğa katliamına karşı çıkan avukat Cihan Eren öldürülmüştü. Büyük firmalar para kazanmak için, önlerine çıkan herkesi katletmeye hazırdır. Devletin görevi ise büyük firmaların katliamların üstünü örtmektir. Bu doğa katliamına karşı çıkan diğer kişi de hepimizin sevdiği ve özlediği Kazım Koyuncu idi. O ise devletin ‘bizi etkilemez’ dediği Çernobil faciası sonucu ortaya çıkan radyasyonun etkisi ile yıllar sonra kanserden dolayı aramızdan ayrıldı. Bu iki sert muhalifin yok edilmesi sonucu Karadeniz otobanı hızla inşa edildi. 

Gördüğünüz gibi Kocaeli’de binlerce insan ölmüş ve binlercesinin şu an ölüm yolunda oluyor olmasına rağmen herhangi bir önlem alınmıyor. Yavaş yavaş (ama bizden daha hızlı) ölenler ölmediklerini sanıyorlar. Bu yüzden Kocaeli halkı da yaşanacak toplu ölümlerin sanal olduğunu sanıyorlar. Oysa bizler, Kuzey Ormanları’nda yol için katledilen hayvanlara karşı medeniyetin işlediği suçun cezasını ödercesine öleceğiz.

Deprem oldu, çok insan öldü. Şimdi daha açık bir tehdit var. Para ve güç hırsı nedeni ile binlerce canlının canını gözlerini kırpmadan harcayan para babaları gözlerini Kocaeli halkının canına dikmiş durumda. Tek dertleri para ve güç olan bu kimselerin bizleri öldürüyor olmasına tepki verilmediği sürece, kimsenin de depremden, selden, şundan bundan ders alacağını söylemek mümkün değildir.

*Burada kastedilen konfor değil, temiz hava ve suyun azalması ve ayrıca eko-sistemin bozulması ile biyolojik manada yaşam kalitesinin düşmesidir.

**Bana göre tecavüz yalnızca şiddet ve zor kullanarak yapılmaz. Birini aç veya sokakta kalma tehdidi ile karşı karşıya bırakarak onun sizle yatmasını sağlamak ta tecavüzdür.

 

Sinemanın mihenk taşlarından biri: Münir Özkul

1

60’lı yılların salon filmlerinde yakışıklı jönün komik arkadaşı… Hababam Sınıfı’nın tüm problemlerin eğitim ve sevgi ortamı ile çözüleceği imajını çizen tatlı-sert Mahmut Hoca’sı… Arzu Film ekolünde aileyi bir arada tutan güçlü baba figürü Yaşar Usta’sı, Kazım Efendi’si… Münir Özkul 91 yaşında.

Münir Özkul 15 Ağustos 1925’te eski Osmanlı paşalarından birinin torunu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Sanat hayatına Bakırköy Halkevi’nde tiyatro ile başlayan Özkul, İstanbul ve Ankara’da Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatroları’nın oyunlarında rol aldı. Profesyonel oyunculuğuna Ses Tiyatrosu’nda Aşk Köprüsü isimli oyunla başladı. Mürüvvet Sim’in karşısında provalarda tir tir titreyen mahcup Özkul, gösterim esnasında rolünün hakkını fazlasıyla vererek hem Sim’i hem de izleyenleri şaşırtmıştır. Tiyatro Ses, Küçük Sahne gibi özel tiyatrolarda Sadri Alışık, Cahit Irgat, Nevin Akkaya ve Şükran Güngör gibi oyuncularla aynı sahneyi paylaştı.

munir ozkul 11969 yılında Bizim Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelenen Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyununda Tomas Fasulyacıyan tiplemesiyle büyük başarı elde etti.

Tiyatro sahnelerinden film setlerine geçişi 40’lı yılların sonuna denk düştü Özkul’un. Askerliğini yaptığı dönemde, “Vatan ve Namık Kemal” adlı filmde yönetmen asistanlığı yapan arkadaşı Sırrı Gültekin’i ziyaret için Yeşilçam’a gittiği bir gün, ilk defa bir filmde figüran olarak rol alır. Üniformalı bir figüran arayışı içinde olan arkadaşının ricasını kırmayarak, biraz da komik bir anı olsun diye kamera karşısına geçer ve rol aldığı 400’ün üzerinde filmle, sinemaya damgasını vuran önemli karakter oyuncuları arasına girmesini sağlayacak sinema serüveni böylece başlamış olur.

Münir Özkul asıl ününü, 1950’lerden itibaren rol almaya başladığı sinema filmleri ile kazandı. Özellikle 1970’lerin kalabalık kadrolu ve genellikle Ertem Eğilmez’in yönettiği filmlerde önemli roller aldı. En bilinen rollerinden biri onunla özdeşleşen Hababam Sınıfı serisindeki tatlı-sert okul müdür muavini Mahmut Hoca tiplemesi oldu.

munir ozkul 3Adile Naşit’le beraber oynadığı filmlerle sinemanın unutulmaz ikililerinden oldu. Hiçbir zaman kötü rollere yakıştırılamayan Özkul, özellikle bu yıllarda sinemanın klişe konularında fakir ama gururlu, iyi kalpli, babacan karakterleri canlandırdı.

Dümbüllü’nün kavuğu

Münir Özkul, 1971 yılında Atlan Karındaş’la birlikte tiyatro sahnesine aktardığı Kanlı Nigar adlı oyundaki başarısı ile İsmail Dümbüllü’den “Ortaoyuncular Kavuğu“nu devraldı. 1989 yılında kavuk, Özkul’dan Ferhan Şensoy’a geçti. Münir Özkul, 1991 yılında, en önemli tiyatro ödülleri arasında gösterilen, Dümbüllü Ödülü’ne layık görüldü.

Hayatın içinden çıkan roller

Münir Özkul’un oynadığı filmlerin ortak bir yönü vardır. Bize samimiyeti, neşeyi, naifliği hissettirir oyunculuğuyla. Hangi karaktere bürünürse bürünsün, seyreden herkesle bir yakınlık oluşturur. Hababam Sınıfı’nda çizdiği öğretmen imajı hem disiplinli hem yardımsever hem yenilikçi hem de eğitime önem veren, rol model alınabilecek türdendir. Her okulda bulunan ve öğrencilerle yakın ilişki kurup onları anlayabilen bir öğretmendir Mahmut Hoca…

munir ozkul aileHer ne kadar genç yaşlarda tiyatro sahnesi ve sinemaya atılsa da, Münir Özkul’a özellikle en çok yakışan 70’li yıllarda çekilen aile melodramlarındaki baba karakteridir. Bugün televizyonda denk geldiğimizde takılıp kaldığımız ve yüzümüzde bir gülümseyle seyrettiğimiz Sev Kardeşim, Yalancı Yarim, Bizim Aile, Gülen Gözler, Aile Şerefi, Neşeli Günler, Mavi Boncuk gibi filmler Özkul’un “baba” karakterini yüceltip devleştirdiği performanslardandır.

Yeşilçam’ın başarılı senaristi Sadık Şendil’in metinleri ve Ertem Eğilmez’in yönetmenliği ve oyuncu kimyası birbirini tutan Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, Tarık Akan, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Ayşen Gruda, birçok filmde beraber rol alarak Arzu Film ekolünün oluşmasını sağlarlar. O zamanlarda henüz bozulmamış aile yapısında, ağırlığını koruyarak, ailenin birlik içerisinde kalma ve dinamizmi oluşturmada “baba” figürü önemli yerdedir. Yaşar Usta karakterinin, aile düzenini bozmaya çalışan zengin patrona gidip, attığı tirad unutulmazlar arasında yerini almıştır.

munir ozkul 480’li yıllarda sosyal ve toplumsal hayatın değişmesiyle Münir Özkul’un yer aldığı karakter içeriği de değişir. Bir Sulukule güldürüsü olan Gırgıriye, Gırgıriyede Şenlik Var, Görgüsüzler gibi filmlerde ceketinin cebinde şarabı eksik olmayan Sarhoş Emin karakterindedir. Bu film serisinden sonra da Özkul, her ne kadar oyunculuğa devam etse de Yeşilçam miadını doldurmuş video film ve televizyon dizisi dönemi başlamıştır.

Münir Özkul, rol aldığı her karakteri başarıyla canlandırmış, onu gerçek bir kişiliğe evirmiştir. İnsanı insana anlatırken, hep bir disiplin ve saygı içerisinde oyunculuk hayatına devam etmiştir. İyiki doğmuşsun sen Münir Özkul.

Daha temiz bir banyo için doğal temizlik yöntemleri

Banyo ve tuvaletler oldukça nemli yerlerdir ve havalandırılmaları güçtür. Bu nedenle banyo tuvalet temizliği oldukça önemlidir.

banyo temizligiSağlığımız için temizliğinin önemli olduğu böyle ortamlarda bazen kendimizi kaybederek tuz ruhu, kireç çözücü, çamaşır suyu gibi elimize ne geçerse kullanıp temizlik yaptığımızı düşünürüz. Oysa bu kimyasal kirleticilerle temizlik yaparken temizlik yapan kişi başta olmak üzere ev ahalisinde akut solunum problemleri, zehirlenme ve daha sonrasında akciğer kanseri, cilt kanseri, solunum ve dolaşım bozukluğu da görülmektedir. Her yıl acillere bu kimyasal kirleticiler sonucu zehirlenen binlerce vaka gidiyor. İnsanlar; bu ürünler sonucu hastalanmalarına hatta acillik olmalarına rağmen temizlik yaptığını düşündükleri, fakat insana, doğaya ve yaşama bir kirletici olarak sermaye tarafından pazarlanan bu ürünleri tüketmeye devam ediyor.

Biz de Gaia Dergi olarak küçük dünyamız olan evimizden başlayıp büyük dünyaya kadar ulaşan sağlıklı bir yaşam alanı kurabileceğimizi düşünerek, size doğadan gerçek temizliğin tariflerini sunacağız. Çünkü sermayeye hizmet etmeyen, temizlik adı altında kirletmeyen ekolojik ve başka bir temizlik mümkün!

Banyo temizliği

Genellikle banyomuzu temizlenmek, arınmak için kullanırız. Sabah kalkıp elimizi yüzümüzü yıkarız, duş alarak bedenimizi temizleriz. Peki, temizlendiğimiz alanı kimyasallarla kirletirsek kendimizi nasıl temizleriz?

Banyoda kullanılan temizlik ürünlerinin temizlik anlayışı tamamen mikroorganizmaları ortadan kaldırarak temizlik sağlamaktır. Kimyasal içerikli temizleyiciler mikroorganizmalarla birlikte bizleri de ortadan kaldıracak kadar etkilidir.

Gün içerisinde banyolarımızın kapısı sık sık açılıp havalanması sağlanmalıdır ki nemli ortamda üreyen ve alerjik etki, astım ve bronşite neden olacak bakterilere karşı korunabilelim. Yalnızca bakterilerin dışında da bildiğiniz üzere Türkiye’de sulara atılan yoğun miktarda klor nedeni ile banyoda duş sonrası yoğun miktarda klor birikimi vardır ve klor bizler için oldukça toksik bir maddedir. Toksik birikim sağlayan klor sonucu WHO’nun çalışmalarına göre kalp damar hastalıkları görülebilmektedir. Evinizin her yerini havalandırarak birincil temizliği yaptığınızı unutmamalısınız.

Banyoda yer alan ahşap ürünler özellikle havalandırma pencereleri ve sabun-şampuan konulan paslanabilir metal maddenin sağlığınızı tehdit ettiğini biliyor muydunuz? Küf ve paslı maddeler bağışıklık sistemimizi olumsuz yönde etkiler. Buna bağlı olarak birçok alerjik hastalık olaşabilir. Küfe karşı banyonuzda yer alan ahşap pencereyi değiştirmeli veya havalandırmanızı sürekli açık tutmalısınız. paslanacak oksitlenecek maddeler banyolarda kullanılmamalı.

Duşakabin ve küvet temizliği

Duşa kabin ve küvetlerinizi her duştan sonra su ile arındırmalı ve hafta en az bir kez ayrıntılı temizliği yapılmalıdır. Ayrıntılı temizlik yapılırken küvet ve duşakabininize sıcak su vurup kirleri gün yüzüne çıkararak temizliğe başlayın.

Duşakabinler İçin Doğadan Temizlik Tarifi

  • 1 tatlı kaşığı çamaşır sodası
  • 1 çay kaşığı ince çekilmiş tuz
  • 1 yemek kaşığı Arap sabunu
  • 1 tatlı kaşığı boraks
  • 3 bardak kaynamış su

Püskürtme başlığı olan mümkünse cam şişe içerisine bütün malzemeleri koyup iyice çalkalayınız. Daha sonra içeriği duşakabine ve duş çevresindeki duvara uygulayınız. Ardından su ile durulayıp sirkeli su dökülmüş pamuklu bez yardımı ile siliniz.

Küvetler için doğal tarifler

  • Yarım litre su
  • 1.5 çay bardağı sirke
  • 1 tatlı kaşığı boraks
  • 2 tatlı kaşığı karbonat

Hemen fısfıslı cam şişelerinizi elinize alın malzemeleri içersine yerleştirip iyice karıştırarak birinci temizlik barışına başlayalım.

Küvetler ve kaygan zeminler sürekli şampuan, sabun ve suyla temas ettikleri için mikroplar da su, sabun ve şampuanla birlikte giderler. Fakat kaygan zeminde sabun, şampuan atıkları kalır. Sirkenin bu karışımdaki en büyük görevi sabun ve şampuan artıklarını çözüp temizlemektir.

Hazırladığımız ürünü banyo içersine sıkıp oval pozisyonda ovarak temizliyoruz. Ovma işlemi yapılırken bileğe ağırlık bindirilmeden yapılırsa fiziksel olarak beden sağlığımızı da koruyabiliriz.

Hoş kokulu doğal küvet temizleyici

  • 3 tatlı kaşığı karbonat
  • 1 çay kaşığı Sıvı doğal sabun
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 5 damla lavanta yağı

Malzemeleri bir kaba koyup iyice karıştırdıktan sonra nemlendirilmiş sünger veya banyo fırçası ile uygulayıp durulayabilirsiniz. Küvetinizi temizlerken banyonuzun da hoş kokmasını sağlayabilirsiniz.

Lavabo temizliği

Lavabolar ev temizliği için son derece önemlidir. Çünkü bizlerin doğrudan temas ettiği yüzeylerdir. Bu nedenle 2 günde bir temizlenmesi sizin ve çevrenizdekilerin sağlığı için son derece önemlidir.

Temizlik işleminin ilk kısmı lavaboyu sıcak dökerek kiri gün yüzüne çıkarmaktır. Bunun ardından aşağıdaki tarifle temizlik işleminize devam edebilirsiniz.

Doğal lavabo temizleyici

  • 1 su bardağı boraks
  • Yarım su bardağı karbonat
  • Yarım su bardağı boraks
  • 10 damla kadar lavanta, limon, melisa, portakal yağlarından herhangi biri

Malzemelerin tümünü bir kap içersinde iyice karıştırıp. Nemli bir sünger yardımıyla lavabonuza ovarak uygulayınız. Ovalama işlemi bittikten sonra sıcak su ile iyice durulayınız. Yaptığımız içerik doğal dahi olsa sıcak su uygulandıktan sonra buhar solunmamalıdır.

Doğal lavabo beyazlatıcısı

Öncelikle musluklarınızdaki beyaz beyaz kireç sonucu oluşan lekeleri limon ile ovalayıp ardından su dökerek geçirebileceğinizi unutmayın. Musluk çevresini limonla ovup 30 dakika bekletip durulayabilirsiniz. Bu işlem için kimyasal kireç çözücü uygulamak oldukça pahallı ve zararlı.

  • 1 çay kaşığı boraks
  • 1 fincan karbonat
  • 1 tatlı kaşığı ince çekilmiş kaya tuzu
  • 1 çorba kaşığı kadar ince çekilmiş turunç, portakal, limon veya greyfurt kabuğu

Malzemeler iyice karıştırılmalı ve yüzey ovalanarak uygulanmalı. Ardından ılık su dökerek temizlenmelidir.

Banyo yüzeyleri için

  • 2 fincan su
  • 2 çay kaşığı boraks
  • 4 damla çam esansı
  • 4 damla sedir esansiyel yağı
  • 4 damla limon esansiyel yağı

Malzemelerin tümünü spreyi bulunan cam şişe içerisine dökerek karıştırın. Banyo yüzeyine sıkıp ardından nemli bir bez yardımı ile silin.

Her kullanımdan önce iyice çalkalanmalıdır.

Bir alternatif:
  • 4 litre su
  • 1 yemek kaşığı karbonat
  • 1 tatlı kaşığı boraks
  • 2 tatlı kaşığı yemek sodası
  • 1 bardak sirke
  • 2 yemek kaşığı Arap sabunu

Malzemeleri kovaya dökün ardından bir fırça yardımı ile uygulayıp duru bir bezle silin. Havalandırmaları açarak bölgeyi havalandırıp kuru bir bez ile kurutabilirsiniz.

Bu karışım ile tuvalet çevresi de temizlenip dezenfekte edilebilir. Arta kalan sıvı da tuvalete dökülüp fırça yardımı ile iç temizlik sağlandıktan sonra sifon çekilerek tuvalet temizliği de yapılmış olunur.

Doğal banyo fayans temizliği

Banyo fayansları arasındaki derz bölgeleri bakteriler için mükemmel restoranlardır. Haftada bir kez banyo fayanslarınızı mutlaka temizlemelisiniz. Aksi halde klor buharı derzlere etki ederek hem toksik birikime hem de bakteri birikimine neden olur. Sağlığınız için temizlik işlemine önem vermelisiniz. Bunun için aşağıdaki tarifimizi de uygulayabilirsiniz.

  • 1 fincan kabartma tozu
  • 1 fincan limon suyu
  • Sirke
  • Tuz

Fayanslarınızı önce sirke ile temizleyin. Ardından kabartma tozu, limon suyu ve 1 tatlı kaşığı tuzu macun kıvamına gelecek kadar karıştırın. Bu karışımı sadece banyo temizliğinde kullanacağınız diş fırçası ile derzleri ovarak uygulayabilirsiniz. İşiniz bittikten sonra diş fırçasını durulayıp sirkeli suya koyunuz.

Bu tariflerle kendi sağlığınızı korurken aynı zamanda doğanın da sağlığını korumuş olacaksınız.

İnfiAl’de haftanın her günü: Sömürüsüz yemeklerden dayanışma menüsü

2015 Temmuz’dan beri aktif olarak çeşitli etkinlikler düzenleyen, anarşist bireylerin biraraya gelerek dayanışma ağları oluşturabileceği güzel mi güzel bir mekân İnfiAl. İstanbul Tarlabaşı’nda yer alan İnfiAl’de bundan böyle her gün için özel bir dayanışma menüsü çıkarılacak. Hem sömürüsüz hem de dayanışma kokulu bu uygulamanın ilk menüsü ise açıklandı.

infial dayanisma menusu

İlk menüye dair mekândan bazı notlar var

Not 1: Daha önce de belirttiğimiz gibi, bundan gayri haftalık menü çıkartacağız. Böylelikle karnı aç olan arkadaşlar mekana gelmeden yemek olup olmadığını veya ne yemeği olduğunu bilebilecekler. Ya da hem karnını doyuracağı hem de dayanışmada bulunabileceği bir mekan olduğunu hatırlayabilecekler.

Not 2: Yemekler aşağı yukarı 14.00 gibi hazır olacak. Yemeklerin tükenme durumunda aperatif bir şeyler bulunabilir.

Not 3: Tüm bu kalemlerin birer ekonomik karşılığı olması, infiAl’e müşteri gibi gelinmesini istediğimiz anlamına gelmiyor. Aksine tüm çabalarımızda dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma ilkesini işleteceğimiz bir ilişkiyi büyütmeyi hedefliyoruz.

Not 4: Mekanın devamlılığı ve mutfak kolektifinin yükünün hafifletilmesi için iş paylaşımı yapmak isteyen arkadaşların, mutfak süreçlerine katılmasını istiyoruz.

İnfiAl mutfakta, görev almak isteyen veya kendi çapında destek olabileceğini düşünen, önerileri-teklifleri olan arkadaşlar, ayrıntıları konuşmak için hafta içi veya hafta sonu bir gün İnfiAl’e uğrayabilir, her hafta Pazar günleri saat 16.00’da gerçekleşen açık toplantılara katılabilirler ya da mail atabilirler: [email protected]

*İnfiAl’in mutfağı vegandır ve olabildiğince glutensiz yiyeceklere özen gösterilmektedir.

Van’da her şeye rağmen bir sinema festivali var, biliyor musunuz?

0

Sloganı “İyi haberler de duymak…“, teması “Nefes – Geriye Bakış / Retrospektif“. Her yıl farklı bir tema, farklı bir slogan. Şimdilik beş bin izleyicisi var bu çok şeye sevdalı festivalin. Evet, festival. Van’da her şeye rağmen bir sinema festivali var, biliyor musunuz?

Uluslararası Van Film Festivali bu yıl beşinci defa düzenleniyor. Festivalin özelliği her yıl farklı bir slogan kararlaştırıp farklı bir tema işlemesi.

İlk yılında Van için: deprem-doğal afetler, ikinci yıl Barış’ın diliyle, barışa ithaf, üçüncü yıl Göç ve Sınır: Mülteci Yaşamlar ve dördüncü yıl Kültürel miras: 100’leşme işlendi.

Festival bu girişim ve temayı; halkın sanatsal sağduyusunun, kültürel yaşamın korunması ve zenginleşmesi amacıyla, etkinliklerle farkındalık yaratmak isteği olarak açıklıyor.

Her yıl bir konuk ülke seçen festivalin bu yılki konuğu Rusya. Dört yıllık festival arşivi, bu sene Retrospektif sergi olarak sunulacak.

Bize bir de mesajları var:

Bugün sahiplenin ki, yarın övünç payınız olsun! 

van golu film festivaliBu yıl 28 Ekim – 1 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek festivale katılmak isteyen yapımcılar ve yönetmenler başvurularını, başvuru formu ve yönetmeliği festivalin internet sitesinden indirerek info@vangolufilmfest.org e- mail olarak göndererek gerçekleştirebilirler.

Başvurular en geç 08 Eylül 2016 tarihine kadar VENGO FİLM, Cihangir Mahallesi Kazancı Yokuşu Sokak No: 26 Daire: 3 Beyoğlu / İstanbul adresine  yapılmalıdır.

“Müzik, ruhun uğultusudur” Oscar Wilde

0

Hepimiz kitap okurken, bisiklet sürerken, yürürken, kahvemizi veya şarabımızı içerken, yalnızken ve en güzeli de yolculuk yaparken müzik dinleriz. Yapmayı sevdiğimiz şeylerin çiçeklenmesini sağlayan bir şey varsa da bu şüphesiz açtığımız müziktir.

Sizlere herkesin yapmayı sevebileceğini düşündüğüm ve bunları yaparken dinleyebileceğiniz birtakım müzik listeleri hazırladım. Her başlık kendine ait öncelikli dinlemenizi tavsiye ettiğim albümlerden oluşmakta.

Keyifli dinlemeler.

Kitabınızı okurken

Kitap okurken dinlemekten en çok zevk aldığım, beni kitabın içine bırakan bir müzisyeni tercihinize sunuyorum: “Ludovico Einaudi – Una Mattina Album”. Ludovico Einaudi İtalyan pianist ve bestekârdır. Klasik ve deneysel müziğin yaşayan en büyük temsilcilerinde biri olarak görülür. Bazı insanlar tarafından “modern çağın Mozart”ı olarak anılır. Aynı zamanda Sıkı Dostlar, I am Still Here gibi filmlerin müziklerini de yaptı. Ludovico Einaudi’yi yakından takip etmek isterseniz resmi sitesini buraya bırakıyorum.

Diğer öneriler:
Julian Bream plays John Dowland
Angelo Badalamenti – Final Miles
Empyrium – Dying Brokenhearted
Eleni Karaindrou Best Of Collection 55 Minutes Piano Playlist
Mikis Theodorakis – Paola

Şarabınızı yudumlarken

Şarap içmenin ayrı bir büyüsü olduğunu düşünürüm hep. Çünkü bir hikâyesi olduğunu bilirsiniz. Saklanılan şarap şişeleri, belki tıpaları, isimleri…

Bu başlık için de bu albümü sunuyorum: “Melody Gardot – Currency Of Man Album“. Melody Gardot, Philadelphia doğumlu jazz ve blues sanatçısı. Hem üzücü hem de “Bu olay olmasaymış böyle bir yeteneği kimse dinleyemezmiş” diyebileceğimiz bir hikâyesi var. Bisiklet sürerken bir arabanın ona çarpması sonucu ağır beyin travması geçirir ve tedavi gördüğü hastanede doktorlardan biri onun yeteneğini keşfeder. Şarkılarını kaydetmesini önerir. İlk albümü “The Bedroom Sessions“ı 2005’te çıkarmasıyla biz artık onu tanımış oluruz. Melody Gardot’un internet sitesi ise şurada.

Diğer öneriler:
Calogero – Danser Encore
Billie Holiday – Crazy He Calls Me
Daughrer – Smother
Marie Fisker – Ghost of Love
Kat Frankie – People
Sophie Hunder – Le Vent Nous Portera
Marianne Faithfull – Children of Stone
Devendra Banhart- Freely
Evgeny Grinko – Valse
Wickerbird – Indian Blankets
New York Rock&Roll Ensemble – Dedication
Tindersticks – Another Night In

Yolculuk

Yaşamlarımızın kaosundan sıkılıp kaçmak istediğimizde, bedenimize ve ruhumuza izin vermek, onunla birlikte yola çıkmak istediğimizde yanımızdan eksik etmediğimiz sırt çantamız, fotoğraf makinamız ve bir de müziklerimiz vardır. Yolculuğunuzun sakin ve soft tonlarda devam etmesini istiyorsanız önerim: “Kings Of Convenience – Decleration of Dependence ve Riot on Empty Street Albümleri“.

Norveçli indie-folk ikilisi olan Kings of Convenience Erlend Øye ve Eirik Glambek Bøe üyelerinden oluşmaktadır. Sakin vokaller, zarif gitar ritimleri ve su gibi akan piyano melodileri.. İkili aynı zamanda birbirlerini çocukluktan beri tanır ve sürekli müzik içindedirler. İlk albümleri “Ouite is The New Loud”tur. Kings of Convenience müzikleri benim tabirime göre zarifliğin ve sakinliğin grubudur. İkilinin internet sitesi şurada.

Doğu ritimlerini sevenler için alternatif iki öneri sunacağım: “Anouar Brahem ve Ibrahim Maalouf”.


Diğer öneriler:
Joe Bonamassa – Drive
Lilium – The Trap
Matt Elliott – The Falling Song
The Handsome Family – Far From Any Road
Will Oldham & Joya – Idea and Deed
The Smiths – Unloveable
Marianne Faithfull – Falling Back
Tindersticks – Let’s Pretend
Aurora – Running With The Wolves

Bisiklet sürerken

Üzerindeyken kendi ayaklarınızla başka bir dünyaya gittiğinizi hissediyorsanız bunun bisiklet olduğunu bilirsiniz. Hem ekolojik hem ruhani bir şey olan bisiklet beden sağlığınız için de tercih edilmesi gereken bir mekanizma. Tabii ki bisiklet sürerken etrafından geçtiğiniz şeylerin farkındalığını arttıran müzikler vardır. Uzun veya kısa bisiklet seyahatleriniz için önerdiğim öncelikli albüm: “Andrew Bird – Break it Yourself Album“.

Andrew Bird ABD’li besteci,şarkıcı ve söz yazarı. Şuanda Chicago’da yaşamaktadır. Keman,gitar ve mandolin çalan Andrew Bird rythme latin, rock, ravel ve soul türlerinin etkisinde folk müzik ürünleri verir. “Andrew Bird Müziği” diye bir tabir oluşturabiliriz çünkü oldukça özgün müzikler ortaya çıkarmıştır. Andrew Bird resmi internet sitesi buradan ziyaret edebilirsiniz.


Diğer öneriler:
Zuzana Navarova – Naruby
Klezmaholics – Ich Hob Dıch Tsufil L.
Imany – You Will Never Know
Imany – Take Care
Ta P’tite Flamme – Amelie Les Crayons
Teresa Salgueiro – Lisboa
Kalyi Jag – Shej Sabina
Alan Dalon – Memories
The Mamas and The Papas – California Dreamin
Zef – Musike Mazurka
Nouvelle Vague – Dance with Me
Fool’s Garden – Lemon Tree
Emiliana Torrini – Jungle Drum

Kahvenizi içerken

Hepimiz güne başlarken,gün ortasında,ders aralarında, gün bitiminde kahve molalarına ihtiyaç duyarız. Ya da bazen kendimize özellikle zaman ayırıp müziğimiz eşliğinde kahvelerimizi içeriz. Kahve içimleriniz için önerebileceğim bazı şarkılar:

Noora Noor – Forget What I Said
Aurora – Runaway
Chinawoman – Show Me The Face
Noora Noor – Gone With The Wind
Ane Brun – Oh LOve
he Innosence Mission – What A Wonderful World
Doris Day – Fly Me To The Moon
Keaton Henson – You
Vök – Before
Mandolin Orange – Thar Wrecking Ball
Françoise Hardy – Le Temps De L’amour
Yo La Tengo – My Little Corner Of The World
Cesaria Evora – Sodade

Veteriner ve hayvan & tabip ve beşer – Bir giriş: Türkiye özelinden materyalist notlar

“Hayvan sorusu, insan sorusundan ayrılamazdır; dahası, bunların ikisi Varlık sorusundan da ayrılamazdır.” – Martin Heidegger

Veteriner tabirini mesleğin icracıları doğru bulmazlar. Bunun etimolojik gerekçesi açıktır: Sözcük, Latincede, “Roma ordusunda yük hayvanı” karşılığındaki veterinus’tan kökenlenir (Nişanyan, 2007: 508) –ne kadar, Fransızcadan (vétérinaire) dilimize (kullanım biçimini de sırtlanarak) geçmiş olsa da. Zaman içinde sözcük bugünkü anlamına evrilse de, bizden beklenen “veteriner hekimi” (belirtisiz isim) tamlamasıdır (meslekî derneğin ismi Veteriner Hekimler Derneği iken, birliğin isminin Türk Veteriner Hekimleri Birliği [TVHB] oluşundaki çelişmeyi de not edelim). Doğrusu ya, ne yazık ki, ben de metin boyunca bu mühim detayı atladım. Esasında, öylesine biraz geriye açılıp sözgelimi Kâmûs-ı Türkî’ye (1900) baktığımızda, bir “hekîm” karşılığı olarak “veteriner hekim”in verildiğini göremeyiz (Sâmî, 2011); bu adlandırma “baytar“a nispetle oldukça yeni sayılır.

Ne ki bu nominalitenin, mesleğin bizatihi (sahih) tarihiyle pek bir ilgisi yoktur. Geçerken değinelim ki –ileride dönülecektir, sözkonusu mesleğin yürütücüleri kendi geçmişlerini, (kendisi de bir at mütehassısı olan) Bourgelat’nın ilk veteriner okulunu açtığı zamana (4 Ağustos 1761 ya da 2 Şubat 1762 [Dinçer, 2012]) tarihlemekte pek bir istekli gözükmekteler (1). Bunun modern, dahası modernizan bir refleks olduğunu tespit etmek şöyle dursun, söylemeye dahi gerek yok. (2)

Esasen veteriner hekimleri için de “tabip” ifadesinin kullanıldığına rastlarız –hatta örneğin, “Modern Veteriner Tababette Pratik Tedavi ve Reçeteleri” başlıklı bir kitap neşredilmişti vaktiyle [Ankara, 1962] ya da onun da öncesinde, “Baytarî Tababette Rontken İlmi” [1930, İstanbul]. Bununla birlikte karışıklığa mahal vermemek için, metin boyunca “tabip”, aşinası olunduğu üzere tıp doktorlarını imleyecektir.

“Beşerî hekim” tabirinin ise, bu platformda, veterinerlik pratiğini merkeze aldığı için uyum sorunu yaratabileceğini düşünüyorum. “Baytar”ı ise günümüzde ne hikmetse (“hayvan”da olduğu gibi) pejoratif bir tını verdiğinden, tercih etmedim –zaten, 1937 tarih ve 3203 sayılı Ziraat Vekâleti Vazife ve Teşkilât Kanunu ile “baytar”, “veteriner” ile ikâme edildi (Kolektif, 1973). Bu değişikliğin tarihsel silsilesi bugün için yeterince açıklayıcıysa da, bir şekilde zamanında düşmüş olan mesleksel itibarı diriltmek, mesleğe halk indinde temiz bir sayfa açmak niyetiyle gerçekleştirildiğine yönelik rivayetler de vardır.

Türkiye’de veterinerliğin akademik geçmişi

Türkiye’de veterinerliğin akademik geçmişine bakıldığında, sivil ile askerî olan arasında ve buna paralel olarak, tıbbî ile ziraî olan arasında mekik dokuduğu görülür: Ülkemizde (İstanbul’da) ilk kez 1848’de açılan askerî baytarlık mektebinde yetişen (askerî) veteriner sınıfları 1873’te Harbiye’den Tıbbiye’ye alındı, 1888’de yeniden Harbiye’ye, 1905’te ikinci kez Tıbbiye’ye bağlandı. 1909’da Askerî Baytar Mektebi bağımsız bir okul olarak öğretime başladı.

İlk sivil veteriner okulu ise 1889’da sivil Tıbbiye’ye bağlı olarak açıldı (1893’te verdiği ilk mezunları arasında şair Mehmet Âkif (3) de vardı). 1920-21 öğretim yılında askerî ve sivil okullar (Askerî ve Mülkiye Baytar Mektepleri) birleştirilerek Baytar Mekteb-i Âlisi adını aldı. Okul 1928’de İktisat Vekâleti’nden ayrılarak Maarif Vekâleti’ne bağlandı. 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü bünyesine alınarak İstanbul’dan Ankara’ya taşındı… (4)

Türkiye’de veteriner hekimliğin mesleksel örgütlenmesi yeterince yaş almış olsa da, bu sahadaki organizasyonlar bugün maalesef yetersiz ve kötürümdür. Meslektaş cemiyetlerinin evveliyâtı ta 20’nci yüzyılın başına uzanır; İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in ilanına dek İstanbul ve Anadolu’da toplam altı farklı dernek kurulmuştur (Gölcü, 2013).

Cumhuriyet tarihinde ise iki ana yapı göze çarpar: Veteriner Hekimler Derneği ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği. Dernek oldukça eskidir: Öyle ki bu sene (2016) kuruluşunun 86’ncı yılı idrak edildi. 1930’da kuruldu, o günden bu yana Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi ile neredeyse organik ilişki içinde ve bunun sağladığı akademik avantajlar var: Derneğin kuruluş zamanından beri neşrettiği bir akademik periyodiği mevcut, bunun dışında bir de mevsimlik (3 ayda bir) bülten çıkarıyorlar. Dahası dernek, Birlik’in doğuşunda (1954) deyim yerindeyse ebelik görevini üstlenmiş, onun kurumsal kimliğinin olgunlaşmasında başrolü oynamıştı. Bütün bu sivil yapılanmışlığa inat, mesleğin özlük hakları mücadelesi, ki bu aslen bir politik mücadelenin de adıdır, her iki örgütün de pek gönül indirmediği bir meseledir. Duyarlı meslek sahipleri de bunu açıklıkla teslim ediyor. Nitekim, derneğe üye olan hekimlerin tüm meslektaşlar içindeki oranı (kabaca 10’da 1 seviyesinde, belki daha az) da bunu teyit eden bir gösterge olarak addedilebilir.

Pet hayvanları ile sınırlı

Devlet bugün, gözüken o ki mezun sayısı, eğitimin niteliği ve coğrafî gerekliliğe göre branşlaşma ile ilgilenmiyor; buna göre kamu istihdamı yetersiz (nitelik olarak tatminkâr değil), hayvancılık politikalarıyla koordinasyonu yok, hâliyle veteriner özel klinik pratiği pet hayvanlarla (kedi-köpek, balık, kanatlı) sınırlanmış durumda ve üstelik yine ilgili devlet kademeleri özel kliniklerin çalışma koşulları gibi konulardan bihaber vaziyette, dahası veteriner hizmet alımını bir lüks tüketim olarak algılıyor. Bu, basit bir tutum değil: Sahiden de Türkiye toplumu, pet (evcil/ehlî hayvan, companion animal) sahibi olmayı bir sosyo-ekonomik gösterge telâkki eder. Klinikler de hep kent merkezinde, belirli semtlerde yerleşiktir. (5) Buralardaki hasta sahibi profili, söz konusu lüks tüketimin bedelini karşılayabiliyor olsa da, veteriner hizmetine hiç değilse bir özel tıp polikliniği ölçüsünde dahi saygıyı reva görüp görmediği sorulduğunda, yanıt çoğu kez pek iç açıcı olmayabiliyor.

Tersini ummak, doğrusu, çalışma koşulları ve kurumlarıyla bütün bir müesses sistem bunun aksine hizmet ettiğinde, pek imkân dâhilinde değil. Öyle ya, koşulların güçleştirilmesi, yokuşa sürülmesi, çalışanların sürünceme sürtünmesinde örselenmesine ve kanunların etrafından dolaşılacak (by-pass) usûllere başvurulmasına mahal vermekle kalmıyor, aynı meyanda mesleğin görece düşük saygınlığını da bir daha dışına çıkılması olanaksız bir kısır döngüye hapsediveriyor.

Peki, acaba “hayvan”a bakışımız mı bunu tetikliyor, yoksa bizler daimî ve itiyadî olarak hayvan itlaf eden bir devletin tornasında yetiştiğimiz için mi böyle bu? Öyle veya böyle, hayvan algısı, veteriner algısıyla koşut ilerliyor; yekdiğerinin belirleyeni olarak.

Tüm masrafları trafik sigortası tarafından karşılanıyor

baytarMerakımı muciptir; acaba Türkiye’de hayvanların istismarı ve hukuk-dışı katledilmeleri (animal abuse and unlawful/illegitimate killing) yahut da telef olmalarına göz yumulması üstüne yapılmış tarihsel bir veteriner adli tıp çalışması var mıdır? Yine, merak etmekteyim, 5199 no’lu Hayvanları Koruma Kanunu’nun 21’inci maddesinde öngörülen, “Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek . . . zorundadır” ibaresi (Gül, 2014) ne kertede işleme sokuluyor ya da araçla çarpılan bir hayvan veterinere götürüldüğünde tüm masrafların trafik sigortası tarafından karşılandığından haberdar olan acaba kaç kişi var?

Veterinerlik, son tahlilde ziraî bir uğraş mıdır? Bir hayvan, acaba kaç bitki eder? Her hayvanın iktisadi bir tahvili muhakkak var mıdır? Bunun devlet katında böyle olduğu kuşku kaldırmaz; peki ya toplum, insanlar ne der bu ahvâle? Korkarım, özünde pek farklı değil.

Veterinerlik tarihi ve ziraat tarihi

Veterinerlik, evet, tarım politikalarının edilgen bir cüzüdür. Veterinerlik tarihi de, çoğu kere Ziraat tarihiyle birlikte yürür. Gelin, bugünkü yolu gerisingeri tepip birkaç ayak izini derkenar düşelim: Meclis hükûmetleri döneminde aynı vekâlete bağlı, işbirliği hâlinde çalışan birer müdürlüktüler (sonrası, “20”lerde, Zirâat Vekâleti’ne bağlı Baytariyye Müdürüyet-i Umûmiyyesi). Yüzyıl başında, Ceride-i Baytariye ve Ziraiye (“haftalık musavver gazete”) diye bir yayın vardı.

Bir ara “Orman ve Maâdin ve Zirâat ve Baytar Mecmuası” çıkardı, Nafıa Nezareti civarında –bu sahaları bir araya getiren, malûm, kalkınma ve millî iktisat çatısıdır. Besicilik, yetiştiricilik, ırk ıslahı, sevk-idare, sürü yönetimi, salgın mücadelesi, “hayvancılığın inkışâfı” kadim meselelerdir (Eski Mısır’daki, hayvan hekimliğine dair bugün bilinen en eski belge olan Kahun Papirüsü’nde [MÖ 1900] bahsi geçen hastalığın Sığır Vebası olduğu belirtilmektedir. Çağlar boyu sürüleri tehdit eden bir salgın olmuştur bu; nitekim Bourgelat’nın öncülüğünde kurulan ilk veteriner okulu da sözkonusu tehditle sistematik mücadele amacıyla kurulmuştur, 18’inci yüzyılda).

Sonra, Zirâat Vekâleti’nden, Yüksek Ziraat Enstitüsü’nden Veterinerlik kitapları neşredilirdi. Bir başka sıradan detay olarak, veteriner hekimliği meslek kuruluşu olan TVHB’nin (9 Mart 1954 tarih ve 6343 sayılı) tüzel kişiliğine kavuştuğu özel kuruluş yasasında Tarım Bakanlığına yardımcı olmak üzere kurulduğu belirtilir. Kısacası bu kuyu derindir, ipimizi aşar.

veteriner-hekim-tarihi-1Bir başka düzlemde, meselâ, kütüphanecilikte, LC (Amerikan Kongre Kütüphanesi [Library of Congress] Sınıflandırması) Sistemi’ne göre, Veterinerlik’le alakalı şeyler S (Ziraat) başlığı altındadır; “Bilim”, Q’da… NLM (ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi [National Library of Medicine] Sınıflandırması) Sistemi’ne göre de, Tıp’la (Medicine) alakalı olan şeyler (QS’ten, WZ’ye dek) içinde Veterinerlik yoktur. Ama Hemşirelik (WY) var; Diş Hekimliği (WU) vardır. Antrparantez, diş hekimliği pratiği, tababetin bir altkümesi sayılagelmiştir; veteriner hekimliğin bir yan-dal olarak “veteriner diş hekimliği”ni kapsadığı düşünüldüğünde bu husus yerli yerine oturacaktır.

12 talebe ile başlandı

Esasında, tarihsel olarak asal belirleyici motor, tam da tıp tarihinde olduğu üzere, militer birtakım gereksinim ve gelişmelerdir (minik bir-iki örnek olması adına, “baytar” sözcüğünün Eski Yunan’daki kökenini [(h)ippiatros: at hekimi, nalbant; bkz. (Nişanyan, 2007: 58) ve (Tietze, 2002: 298)] (6) veya Türkiye’de veteriner hekimliği öğretimini İkinci Mahmud’un daveti üzerine İstanbul’da 12 talebe ile başlatan [1841-2] Prusyalı Godlewsky’yi anımsatabilir yahut da gene Türkiye’de bu alanda en uzun soluklu derginin mesela, yine askerî telifli (7) olduğunu süratle belirtip geçebiliriz).

Pek çok ülke gibi bizde de veteriner hekimlik eğitiminin başlangıcı ve ilerlemesi de böyle olmuştur (Eser, 2012). Ancak burada kurumsal ve nizamî olarak tıp ile veteriner hekimliği manen ve maddeten ayrış(tırıl)dığı, dahası birbirinden yalıtıldığı noktalar irdelendiğinden, bu detaya tercihen eğilmiyoruz. Demişken, konumuz olmamasına karşın, insan sağlığında hekim-veteriner hekim işbirliği (nin noksanlığı), bugünün yakıcı konularından da biridir: Tam da burada bu işbirliğinin, eşgüdümün temsili bir karakteri olarak veteriner

Sureyya Tahsin Aygun
veteriner hekim Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün

hekim Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün’ü anmak gerekir. (8)

Bu nevzuhur “tek sağlık” ilkesi, evrensel literatürü müteakip artık bizde de büsbütün yeniden tedavüle girmiş bulunmakta (ilkenin geçmişi 19’uncu yüzyıla, Rudolf Virchow’a uzanır). Sözgelişi, Birlik’in (TVHB) düzenlediği Zoonotik Hastalıklar Sempozyumları aynı yaklaşım çerçevesindedir bugün, yahut, Şubat-2014’te derneğin (Veteriner Hekimler Derneği) Ankara’da tertiplediği bir çalıştayın (Osman Nuri Koçtürk Veteriner Halk Sağlığı Çalıştayı) mottosu yine “Tek Tıp Tek Sağlık” biçimindeydi. (9) Türk Tabipleri Birliği ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği de, tıpkı 2007’de Amerikan Tıp Birliği (AMA) ile Amerikan Veteriner Birliği (AVMA) arasında olduğu gibi (“One Health Initiative”), benzeri bir başlıkla bir “Ortak Deklarasyon” yayımlamışlardı (25 Nisan 2009). Disipliner entegrasyon ve tek potada erime söylemi kulağa hoş gelse de bu, başta Virchow ve sonrasında Sir W. Osler’ın sürdürdüğü anlamdan saparak, veteriner hekimliğini, o ezelî araçsallaştırma refleksinin kurbanı kılabilir. Yaklaşımın 21’inci yüzyıldaki temsilcisi olarak görülen Calvin W. Schwabe’nin saf epidemiyolojizmi, bendenizde bu tehlike intibaını uyandırmaktadır.

Zanaata bindirilen, Türk Veteriner Hekimleri Birliği’nin 2011 Dünya Veteriner Hekimliği Yılı için yayınladığı risalede yazıldığı üzere, “stratejik meslek” gibi bağımlı-değişken olmayı çağrıştıran ve mesleksel etik otonomiyi dışlayan tanımlar olmamalıdır. Ülkemizde büyük/küçükbaş hayvancılık artık iyiden iyiye sıfırı tüketmeye gün sayarken, 2011 yılında dahi inatla veteriner hekimliği o zincirin bir halkasıymış gibi sunmak, olsa olsa nostaljidendir, denebilir.

Görev tanımı

Veteriner hekimliğin hayvancılık ve gıda sektörünün asal bileşenlerinden oluşunu, doğrudan/dolaylı ifa ettiği koruyucu hekimlik misyonunu, biyogüvenlik (ve hatta biyoterörizm) konusundaki epidemiyolojik hayatiyetini ne yadsımak ne de bundan müşteki olmak mümkün fakat bu zaten olması gereken, zorunlu bir görev tanımıdır; veterinerlik tarafından olmasa dahi birileri bu tanımın gereğini zaten yerine getirmek, o gediği doldurmak zorundadır –şayet “yaşanılacaksa’” Vakıa, bu nev’i asgari halk sağlığı çarklarının dahi hakkıyla işletilmediği Türkiye’de, veterinerlerin meslek tanımına ilişkin rafine sözler sarf etmek, doğrudur, abes kaçabilir.

Askeri Baytar MektebiGidişatı son derece tanıdık kamusal bir polemiğe şahit olmuştuk geçtiğimiz yıllarda: Habertürk gazetesi köşeyazarı Pakize Suda, yine “olay” bir yazı yazmış, veteriner hekimlik pratiğinden duyduğu memnuniyetsizliği dile getirmiş ve meslek sahiplerine “İstisnalar, Bana da Denk Geliniz!” demişti (21.03.2011). Bu çıkışa tabii, çeşitli platformlarda muhtelif yanıtlar verildi, üzerine konuşuldu. O arada, yine veteriner hekim Neslihan Topsakal’ın cevaben yazdığı metinde geçen bir cümleyi aktaralım okura: “Benim mesleğim size sağlıklı et, süt, deri, yün ürettirmektir.

Sahiden böyle mi olmalıdır? Burada, yüzeysel bakışla hiçbir beis yok, öyle ki oldukça iyi niyetli, dahası gerçeği belirli ölçülerde yansıtan da bir önermedir; fakat mesleğin tanımını buna, bir tür hizmetkârlık edimine (o mahut çiftlikçi “livestock & animal husbandry” zihniyeti haricinde) indirgemek, pek çok değerin de yozlaştığının sıradan bir nişanesidir, hükmündeyim. Hem et ithalatından, kaçak hayvancılıktan birincil düzeyde kendini sorumlu hissetmek ve hem de mesleğine “kasaplık” muamelesi yapılmasından serzenişte bulunmak, pek tutarlı gözükmüyor, doğrusu.

Zarar vermemek

Yeryüzünde saat başı öldürülen karasal hayvanlar listesinde açık ara birinci olan tavuğu sırasıyla ördek, domuz, hindi, koyun, keçi, sığır izlemektedir. Tümünün asgari müşterekinin yemek sofrası olduğu dikkatinizi çekmiştir. Sirkler, yunus parkları, güreşler, yarışlar, kürk çiftçiliği vesaire sektörler, mezbahaların yanında masumiyetin timsali olmaya namzettir belki. Anımsatılmalıdır: Öncelikle zarar vermemek (primum non nocere) ve akabinde yararlı olmak, yaşatmak (primum utilis esse), hekimlik pratiğinin kadim (ilk iki) kuralıdır (Koslowski, 2000).

Veteriner hekimliğin özgün bir tarihsel geçmişi, hiç yoksa “hayvan”ın türümüz nezdinde bir kültürel-belleksel tarihi var; buna mukabil yeterince (bir tıp tarihçiliği ölçeğinde) çalışılmamış, belli ki cazip bulunmamış, bâkir bir alandır bu –ki, aslına bakarsanız, tıp tarihçiliği bünyesinde çalışılmıyor oluşudur belki de sorunsalımız. (10) Neyse ki Türkçede bu sahada belirli bir birikim oluşageldi, oysa bunun üstüne ne koyulduğu sorusunun yanıtı menfidir bugün.

Ülkemizde bir veteriner (hekimliği) tarihçiliğinden bahsedilecekse, bu belirli bir isim silsilesini anmadan yapılamaz: Hepsi de Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi ekolünden olan; Hilmi Dilgimen, Muzaffer Bekman, A. Nevzat Tüzdil, Ferruh Dinçer ve Nihal Erk, akademik araştırmalarıyla sahadaki müstakbel çalışmalar için tohumlar ektiler, sağlam bir zemin kurdular. Bina ise o temelden yıllaryılı uzamayı beklemektedir. O hâlde, bu tarih hafriyatı adamakıllı yapılmadan veterinerliğin mesleksel olgunluğunu, en başta kendilerine ikrar ve ispat etmesi güç görünmektedir. (11)

Baytarlar insanları da tedavi ederdi

Veteriner hekimliğin, çoğu kez askeriyeyle ilintili hayvan ekonomisinden (“hayvan sağlığı ekonomisi ve işletmeciliği”) bağımsız olarak muteber sayıldığı tarihsel periyotlar oldu, yaşandı. “Baytarlar” bir zamanlar ara ara insanları da tedavi ederlerdi; nitekim kimi eski Arap şiirlerinde kelimenin “tabip” manasında kullanıldığı vâkidir (Hell, 1944).

Hayvanların insanlarla aynı mukadderata sahip olduğu, kutsandığı kadim Hint uygarlığında veteriner tababeti de yeterince yüksek bir mevkiyi kendiliğinden haizdi; hemen bütün türler için iyi teşkilatlı yüzlerce hayvan hastanesi vardı. Yine zaman içinde, sonraki çağlarda komparatif (mukayeseli) olarak değil, salt hayvan patobiyolojisiyle ilgilenen çok sayıda hekim yetişti: Beşinci yüzyıl Roması’nda Publius Vegetius Renatus veya Bizans’ta dördüncü yüzyılda yaşamış Apsyrtus yahut da Rönesans döneminde (16’ıncı yüzyıl) Carlo Ruini… Bu isimler, aynı zamanda veteriner hekimliğinin babası sayılanlardandır (Erk, 1957).

Veterinerliğin, en azından modernite ile birlikte, ötelendiğini, hafifsendiğini düşünüyorum. Veterinerlik araçsallaşmıştır.

Yaklaşım olarak, metodolojik olarak bu denli ortaklaşan (12) iki pratik (tababet ve veteriner hekimlik); oysa gündelik fiziksel yaşamda aynı denli akıldışı ve sakil bir ayrışma… Klinik-içre ortaklık rağmına bu denli ayrışma. Bununla beraber, tam da nesnesi hayvan olduğu için kendi kendini ihbar eden bazı kontrast noktaları da var: Sözgelimi, ötanazi konusunun, insanlar için kanunen bu denli sancılı olabildiği bir yerde, hayvanlar için bir o kadar gürültüsüz yürütülüyor oluşu, meramını bizatihi yeterince açıklayan bir noktadır. Öte yandan, yetmezmiş gibi, tıbbın hizmetinde bir veterinerlik. Zoonotik olana, zooteknik olana indirgenmiş bir veterinerlik!

Beşerî bir veterinerlik algısı vardır bugün: Hastalık kaynaklarının minimizasyonu, diğer taraftan üretimde verimin maksimizasyonu. Oysaki hayvana bir enfeksiyon rezervuarı olarak bakmak da, onu “damızlık” olarak görmek de kabul edilemez: Fazlasıyla insan-merkezci (anthropocentrist) bir bakıştır bu.

Veteriner hekimlik, statükonun ahvâl ve şeraiti hilafına, kendinde ve sui generis kıymetli ve saygıdeğer bir zanaattır, tıpkı beşerî tıp gibi; ne bir eksik, ne bir fazla.

veterinerVeterinaria curat humanitatem… (13) Elhâk doğrudur, veterinerlik tam da uygarlıkla, refahla ilintili bir şey; lâkin burada kasıt – hayvan refahı/gönenci (animal welfare) asla değil, insan refahıyla ilintili olmasıdır: İnsan(lık) müreffeh ise, veterinerlik mesleği de tastamam muteberdir, tanımı gereği olmak zorundadır. Hayvan refahı, bilakis hayvanların zararınadır: Hayvan refahı demek, hayvanın sürdürülebilir bir döngü içinde insana fayda sağlaması demektir. (14) Hayvanın, insanın hizmetkârı olduğu, ta Antikite devirlerinden gelen, Rönesans’la artık enikonu müseccelleşmiş bir önermesi, bir sayıltısı, dahası önyargısıdır insanlığın.

Bize sorarsanız da, insanlığın bir utancı… Bunun kültürel bir tarihi var. Yoğun kuramsal uzantıları var. Onca külliyat boşa gitmemeli: Yeni tanımlara, yeni bir etik çerçeveye, yeni bir hümanizma içeriğine ihtiyaç var bugün. Öyle ki bir “hak” yüzyılını idrak ediyoruz, evrensel “hayvan hakları” da resmen hayatımıza gireli 40 yıla yakın bir süre geçmiş bulunmakta.

Bu işe, mesela, mevcut “veteriner hekim andı”nın revize edilmesiyle başlanabilir.

Hayvan hakları aktivizmi

Çağdaş hayvan hakları aktivizmi de, tarihsel olarak bildirge etrafında filizlenmiştir denebilir; geçmişi 40 yıla yakındır. ALF’nin tevellüdü 1976, PETA’nınki 1980’dir. 15 Ekim 1978 tarihli (sonradan gözden geçirilmiş) 14 maddelik evrensel bildirge, hayvanların eşitliğine (1. madde), onuruna (10. madde), özgürlüğüne (4 ve 5. maddeler) yaptığı samimi ve neredeyse zoofilik-vitalist vurguyla, yasal dayanak ve korunak için (daha doğrusu, mevcut olanın revizyonu için15) devlet hükûmetlerine uygun bir çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte, sözkonusu (olası) revizyon sürecinde, çağdaş biyoetikteki, Peter Singer ve Tom Regan isimleriyle ilişkili duruşun (Carter, 2010) ortak paydasını paylaştığımı -şimdilik- belirtmekle yetineyim.

Pavlov, “hayvan”a bir makine olarak bakıyor ve muamele ediyordu belki; ancak tam da onun yirminci asır yaklaşırken yaptığı kutupyıldızı çalışmalar, yine tam da Köhler’in maymunlarla olan çalışmalarıyla birlikte, sınırları silikleştirmiş, insanın yüceltilmesinin (human supremacism) sorgulanmasının da önünü açmıştı.

Hayvan, veteriner hekimliğin nesnesi olduğu kadar, öznesidir de; kıymetiharbiyesi, mesleğin iade-i itibarının da teminatı olacaktır.

Bibliyografya

Altıntaş, A. (2011). “Tek Tıp-Tek Sağlık-Tek Dünya” Yaklaşımı [tebliğ]. 4. Ankara Tıp Biyokimya Günleri (21 Nisan 2011, Ankara).
Carter, A. (2010). “Animals”. The Routledge Companion to Ethics (ed. J. Skorupski) içinde, London-New York: Routledge. ss. 742-53.
Dinçer, F. (2012). Bridging Ages in Veterinary Education. Some Essays on Veterinary History (XXXIX. International Congress of the WAHVM) (ed. R. T. B. Gül) içinde, Ankara: Ankara Univ. Pub. ss. 7-12.
Erk, N. (1957). Veteriner Tababeti Tarihine Kısa Bir Bakış. Ankara Üniversitesi Vet. Fak. Dergisi. 4(3-4): 139-144.
Eser, G. (2012). The Role of the Military School in the Development of Veterinary Medicine in Turkey. Some Essays on Veterinary History (XXXIX. International Congress of the WAHVM) (ed. R. T. B. Gül) içinde, Ankara: Ankara Univ. Pub. ss. 103-116.
Gölcü, B.M. ve Erer, S. (2013). Osmanlı Devleti’nde Kurulan Veteriner Dernekler Üzerine Yeni Araştırmalar. Türkiye Klinikleri Tıp Etiği-Hukuku-Tarihi Dergisi. 21(2): 88-94.
Gül, T.B. (2014). “Hayvan Hakları-Hayvanları Koruma-Veteriner Hekimlerin Yasal Sorumlulukları” [ders notu, yayınlanmamış]. A.Ü. Veteriner Fakültesi Veteriner Hekimliği Tarihi ve Deontoloji AD.
Hell, J. (1944). “Baytar”. İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Maarif Matbaası. c.2. s. 431.
Kırbıyık, K. (1992). “Baytarlık”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. İstanbul. c.5. ss. 278-82.
Kızıltepe, A. (2011). Türkiye’de Klinik Veteriner Hekimliği Uygulamalarında Karşılaşılan Deontolojik-Etik Sorunlar Üzerine Bir Araştırma. Ankara Üniv. Vet. Fak. Dergisi. c.58. ss. 239-245.
Kolektif. (2013). “Evdeki ve Sokaktaki Hayvanlar ve İnsan Yaşamı” [26.01.2013 Tarihli Toplantının Sonuç Bildirgesi]. Veteriner Hekimler Derneği (veteriner.org.tr), erişim tarihi: 05.06.2014.
Kolektif (Araştırma Komisyonu). [t.y.] “Meslekî Sorunları Araştırma Komisyonu Raporu”. Veteriner Hekimler Derneği (veteriner.org.tr), erişim tarihi: 05.06.2014.
Kolektif. (1973). “Veteriner”. Meydan Larousse (Büyük Lûgat ve Ansiklopedi). İstanbul: Meydan Yay. c.12. s. 584.
Koslowski, P. (2000). Etik ve Hekimlik Sanatı. Etik ve Meslek Etikleri (ed. H. Tepe) içinde, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu, s. 44.
Nişanyan, S. (2007). Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü. İstanbul: Adam Yayınları.
Özgür, A. (1997). Veteriner Hekim Terimi Üzerine Tarihsel Bir Araştırma. A.Ü. Vet. Fak. Derg. c.44. ss. 97-104.
Sâmî, Ş. (2011). Kâmûs-ı Türkî [Latin Harfleriyle], haz. R. Gündoğdu ve diğ. İstanbul: İdeal Kültür Yay., s. 1164.
Serpen, A. (2008). Hekimlik Bir Konsept midir? Veteriner Hekimler Derneği Dergisi. 79(1): 11-16.
Tietze, A. (2002). Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugati, c.1 (A-E), İstanbul-Wien: Simurg.
Uysal, H. (2013). “Tarım Tarihi ve Deontolojisi” [ders notu]. A.D.Ü. Tarımsal Biyoteknoloji Bölümü. Erişim adresi: http://web.adu.edu.tr/user/huseyin.uysal/tarimtarihivedeontolojisi.html; Erişim Tarihi: 03.06.2014.

(1) Bir örnek olması adına bkz. TVHB resmî tanıtım filmi [2012]: tvhb.org.tr/sayfa/tanitim_filmi.
(2) Bu arada, adı geçen sözcüğün mesleğin evrimi refakatinde detaylı bir tarihsel serüveni için ayrıca bkz. Özgür, 1997.
(3) “… Çünkü bir tecrübe etsen senin aklın da yatar,/Bize insan hekiminden daha lazım baytar.” – Âkif’ten. – Mehmet Âkif Ersoy, veteriner hekimliği platformlarında bir meslek büyüğü, hatta pederi olarak anılıyor, bahsi geçiyor. TVHB’nin adına düzenlenen etkinlikler (şiir yarışmaları, vb.) mebzûldür, ve ne hikmetse giderek de çoğalmaktadır. Ya da mesela, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi yerleşkesinin hemen girişinde bir büstü bulunur. Elbette Âkif’in meslek içre hizmeti epey vardır, ta öğrencilik yıllarından itibaren başarılı bir baytardır, idarî görevler ve dernekçilik de dâhil olmak üzere bilfiil 19 yıl 4 ay mesleği icra etmiştir, tamam, ama bunu başka noktalara taşımak, şairliğiyle eğreti bağlantılar kurarak ille mesleğin kendisine yontmak, itibarın kesinkes yanlış yerde aranması demektir, hükmündeyim.
(4) Bu bilgiler, muhtelif ansiklopedilerden mukayeseli devşirildi: Bkz. “Veteriner”, “veteriner fakültesi”, “veteriner hekimlik”: Meydan Larousse (Büyük Lûgat ve Ansiklopedi), İstanbul: Meydan Yay., 1973, c.12, s. 584; Ana Britannica (Genel Kültür Ansiklopedisi), İstanbul: Ana Yay., 2004, c.22, s. 9; Büyük Larousse (Sözlük ve Ansiklopedisi), İstanbul: Milliyet, c.23, s. 12181. Sonraki satırlarda bu hususa ayrıntılı veçheleriyle dönülecektir.
(5) Bir örnek: Belediyelerin, himayesindeki barınaklarda yürüttüğü veteriner hizmetlerinin sahipli hayvanlara poliklinik hizmeti vermesi, bakanlık eliyle yasak kılınmıştır (İçişleri Bakanlığı’nın 12.03.2012 tarih ve Mahallî İdareler Genel Müdürlüğü’nün 6969 sayılı yazısı ve 5996 sayılı kanunu). Dahası, serbest veteriner hekimlik koşulları güçleştirilmektedir: Yapılan düzenleme ile 2011 yılı öncesi alınan (klinik) ruhsatlar(ı) müktesep hak olmasına rağmen yok sayılarak tüm meslektaşların yeniden ruhsat almaları zorunlu hale getirilmiştir (Kolektif, [t.y.]). İkinci husus için bir örnek olarak ise: Hâlihazırdaki (2014 rakamlarıdır) özel veteriner kliniği sayısı il ve ilçeler dâhil, İstanbul’da 375 tane, Ankara’da 130’u aşkın sayıda iken, İzmir’de Ankara’dakinin iki katını aşmak üzere, 280 dolayındadır. Yahut da, düzayak şu söylenebilir: “Süs hayvanı” (bkz. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu metni) tabiri bile hayvanların metalaş(tırıl)ması bahsinde başlıbaşına yeterince açıklayıcıdır.
(6) “Baytar”ın; Grek tercümelerinden başlayarak İslâm tarihinde kabaca 9-15. asırlar arasındaki, at ve at hastalıkları, binicilik etrafındaki detaylı bir bibliyografik tarihi için bkz. Kırbıyık, 1992.
(7) Neşredilmeye 1920’lerin ortalarında başlanan Baytarî Mecmua (Revue Vétérinaire); sonra zaman içinde sırasıyla Askerî Tıbbı Baytarî Mecmuası, Askerî Veteriner Mecmuası/Dergisi, Türk Askerî Veteriner Hekimleri Dergisi… isimlerini aldı.

(8) Mesleklerarası ilişkiye dair bir analizle birlikte, sözkonusu işbirliğini ve bütünleşmeyi epidemiyolojik “tek sağlık konsepti” ile temellendiren muhtemelen tek yerli sistematik metin için bkz. Serpen, 2008. Yine aynı yaklaşımla ilgili bir tebliğ için bkz. Altıntaş, 2011.
(9) Çalıştayın sonuç bildirgesinde de, nitekim, aynı vurgu yinelenir: Bkz. veteriner.org.tr.
(10) Örneğin, (Ulusal/Uluslararası) Türk Tıp Tarihi kongreleri tertipleniyor; duyuru broşürlerinde Diş Hekimliği Tarihi kongre katılım konuları arasında sayılabiliyor; oysa Veteriner Hekimlik Tarihi’ne çoğu kez değinilmiyor. Onlar gene izole olarak kendi kongrelerini düzenliyorlar.
(11) Ferruh Dinçer, “tüm veteriner hekimler, mesleklerinin bugünü ve geleceği için veteriner tarih(çiliğ)inin rehberliğine ihtiyacı olduğunu bilmek durumundadır” diyordu (Dinçer, 2012).
(12) Tanı/tedavi modaliteleri, algoritmaları, ortak kültürel kodlar… Yüzlerce örnek verilebilir: Veteriner hekimlikte de akupunktur uygulamaları, alternatif/tamamlayıcı uygulama yöntemleri tartışmaları vardır, sözgelişi, yahut kendi özgün “Merck Veterinary Manual”ları, meşhur text-book’ları (örn. Ettinger & Feldman’ın Textbook of Veterinary Internal Medicine’ı) vardır, kendilerine has bir teknikerlik ve hemşirelik müesseseleri (sırası gelirse!) vardır, vd.
(13) Sözün tam hâli şudur: “Medicina hominem curat, veterinaria humanitatem” (Beşerî hekim insanı tedavi eder, veteriner hekimse insanlığı).
(14) Tarım iki ana üretim dalından oluşur: Bitkisel ve Hayvansal Üretim. Hayvansal üretim; insanların yeterli beslenmesi, bir yandan da refah artışının sağlanması için yapılan her türlü hayvansal ürünlerin üretimi ve işlenmesidir (Uysal, 2013). Buradaki ziraî ‘refah’ın, anlaşılacağı üzere, bazen hayvan özgürleşmesi hareketlerinde, ve hatta hayvan hakları yasa metinlerinde, evrensel bildirgede (sonraki dipnot’a bakılabilir) geçen kullanım ile hiçbir rabıtası yoktur.
(15) Zira, bildirgenin deklare edilmesinden evvel Avrupa ülkelerinin pek çoğu zaten o tarihe kadar (1822 ile en erkenci İngiltere olmak üzere) bir Hayvanları Koruma Kanunu çıkarmıştır; bizde ise bu 1 Temmuz 2004’te ancak olabildi (Gül, 2014).
Hazırlayan: Özen B. Demir / Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi (Ankara); intörn doktor.