Ana Sayfa Blog Sayfa 411

İlişkilerde ezilen kadınlar üzerine küçük bir sohbet

2

Merhaba, bu bir kadının kadın arkadaşlarına yazdığı yazıdır. Çünkü kadın arkadaşları üzülsün istemez ve onlara birkaç öneride bulunmak ister, haddi olmayarak. Hazırsa tüm kadınlar, çok uzatmadan konuya gireceğim; evet üzülmenizi istemeyen o kadın benim.

Tanıdığım bir kadına, karşı cinsten çok fazla ilgi gösteriliyordu. Güzel olmasının yanı sıra fazlasıyla “uysaldı” da. Uysallık kelimesi artık bir boyun eğmeye dönüyordu çünkü bu kadın arkadaşım boyun eğiyordu. Öyle ki, kuzeni olan benimle bile iletişimi tamamen kesmesini istemişti sevgilisi, iki yıldır konuşmuyoruz. Boyun eğmekten bahsedeceğim ve daha birçok örnek de sunacağım çünkü çevremdeki insanların ne giydiğinden çok ne konuştuğuna dikkat eden biriyim, evet gözlemledim!

Birçok kadın arkadaşım “Ne yapayım ama seviyorum” acizliği altında boyun eğerken erkek arkadaşları onlardan çok uçuk isteklerde bulunuyor. Acizlik diyorum çünkü o lafı söylerken o kadar kötü bir durumda oluyorlar ki…

Erkek alışmış, burada erkeği alıştıran kadına da “dur” demek gerekiyor. Dur, çünkü sen bir bireysin. Senin de isteklerin olduğunu unutmamalısın. İlişki dilinde konuşacak olursam buna “ipleri eline almak” deniliyor. Bunun da çok doğru olduğunu düşünmüyorum çünkü eğer ipler tek tarafın elinde olacaksa mutluluk ne kadar mümkün?

Ne kadar doğru?

Bir diğer kadın arkadaşımı yaşadığım şehre davet ettim nişanlısıyla, nişanlısının gelemeyeceğini dolayısıyla kendisinin de gelemeyeceğini söyledi. Bazı hetero çiftler arasındaki bu kısıtlamalar çok can sıkıcı olmakla birlikte, düşündürücü de. Siz onların kadını, onların malı değilsiniz. Şimdi soruyorum ne kadar doğru bu insanların hayatlarınıza karışması?

Cinsel yaşamınızda da size düşüncelerinizi söyleme hakkı verildi çünkü zehir gibi kafanız ve muhteşem fantezileriniz var. Eğer “hep erkeğinizin istediği” gibi olmasından rahatsızsanız fikirlerinizi çekinmeden söyleyiniz. Birlikte yürüdüğünüz yollar size romantik gelecektir ama o yolda ilginizi bir şekilde çeken başka bir erkeğe dönüp bakmanızın akabinde “senin gözünü oyarım” gibi bir tepkiyle karşılaşıyorsanız lütfen koşarak uzaklaşın.

Unutma kadın arkadaşım, harikasın ve bunu karşı taraf biliyor. Bu mükemmelliğin altında ezilmektense seni bastırmaya çalışıyor. Bu öyle bir mekanizma ki düğmeye basınca “seviyor ki kıskanıyor, kıskanınca da kısıtlıyor canım aşkım” diyorsun. Seven insan kıskanır gibi bir klişeyi at kenara, kıskanınca seni ne kadar kısıtladığına bak. Az mı çok mu? Bu sorumu düşünme bile çünkü bunun sonu gelmeyecektir; azı çoğu yoktur. Önce makyajına sonra da ailene karışacaktır.

Phoebe Wahl

İstediğinizi yapacak kadar güçlüsünüz

Bir kadın arkadaşım sevgilisine o gün makyajsız bir şekilde okula geldiğini göstermek için fotoğraf attı. Çünkü makyajsızken daha güzelmiş, öyle diyormuş sevgilisi. Makyaj yapmayı istediğimiz için yapıyoruz bizler. Eğer o ruju sürmek istiyorsanız sürün! Eğer o etek çok hoşunuza gittiyse giyin, hele ki karşılığında “canım bacağın çok kalın, bu yüzden giymeni istemiyorum çirkin duruyor” gibi bir tepkiyle karşılaşıyorsanız o eteği iki kat giyin! Çünkü siz istediğinizi yapacak kadar güçlüsünüz ve bacaklarınız çok güzel.

Biliyorum ki çoğu kadın bazen kıskanılmak istiyor. Kendisine karışılması hoşuna gidiyor ama farkında olmadan eziliyor, bastırılıyor. Önce bu durum çok hoşunuza gidebilir, daha sonra sıkmaya başlayabilir. En sonunda da nefes almakta zorlanıyor olabilirsiniz, işte tam da bu anda karşı tarafla konuşmanız gerekiyor. Kim olduğunuzu önce kendinize sonra da karşı tarafa hatırlatın. Nasıl yetiştirildiğinizi, ailenizin geleceğiniz için ne kadar uğraştığını hatırlayın. Hatta doğdunuz gün ekilen o ağacı hatırlayın. Peki, sizin yapraklarınızı saygısız bir erkek mi dökecek? Şimdi sizi durduran nedir? Size saygısı olmayan bir erkek mi?

Çok samimi bir itirafta bulunacağım, bir erkek arkadaşım psikolojik baskı kuruyordu üzerimde. Sonra terk etti, bir yıl sonra konuşmak istedi ve dediği şuydu: “Değişmişsin.” Değişmemiştim, nitelikli (!) hakaretlerinden kurtulmuştum sadece. Ondan kurtulmuştum.

Siz de kısıtlamayın

Tanıdık gelebilecek bir şey diyeyim, “Memelerin görünüyor, git adam gibi şey giyin üzerine.” Lütfen şimdi sen söyle kadın arkadaşım, bir cümle daha ne kadar cinsiyetçi dil içerebilirdi ki? Daha ne kadar kısıtlayıcı ve rahatsız edici olabilirdi?

Bir de unutmadan, erkek arkadaşınızı kısıtlamayın. Kadınların bastırıldığı ilişkileri gördüğüm kadar, erkeğin de aylarca psikolojik baskıya maruz kaldığına tanık oldum. İlişkinin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen hâlâ “Nasıl izin verdim” diye dövünen erkek gördü bu gözler. Karşılıklı saygıdan kurulu bir köprünün üzerinde durmak yerine neden kıskançlık köprüsünde durmayı tercih ediyorsunuz?

Karşınızdakine güvenmenizin yolu kendinize güvenmekten geçiyor, kendinize güvenin. Unutma kadın arkadaşım; bireysin, ailen seninle gurur duyuyor ve arkadaşların seni seviyor. Kendini tanı, isteklerine kulak ver, sevgilini ve ilişkini hırpalamamak için kendine güven. Bu dünya bu kadar çünkü, mutlu olmaya bak.

Emeğin ve direncin şairi Sennur Sezer

Geçen yıl aramızdan ayrılan şair Sennur Sezer, en baştan beri hep emekçilerin gözünden, emeğin ufkundan dünyaya bakmıştı.

Daha 16 yaşındayken zor koşullar yüzünden okuldan ayrılıp tersane işçisi olmuştu. Her anı emekle yoğrulan dünya Sennur’u şair yapmıştı.

Hayatı boyunca onların sesini duyurmak için yazdı.

Onun şiirinde yoksulluğun dar çemberine isyan, isyanla harmanlanan emeğin umudu, kadınların türküleri vardır.

Sezer, kuşağının önemli şairlerinden biri idi. Devrimci bir coşku taşıyan, emekçiden yana mücadeleye atılan kuşağın; umut ve özlemlerinin şairi oldu.

Fazlasıyla erkek bir şiir evreninde kadın olarak da kendini kabul ettirmek için mücadele etti, bu mücadeleden hiç vazgeçmedi.

Kocaman gözleri olur çöl çocuklarının

Yeşillik görmeye aç

Emeğin yanında safını seçti. İktidarların hep emekçilerin kanını akıttığını söyledi. Emekçi ile sermayedar arasındaki kahrolası çelişkiyi hep vurguladı.

Alın terinindir yarın
Yok olup gitmenin telaşında katiller
Durduramaz savaş ortasında yürüyüşü
Saflarda düşenler
(Direnç Şiirleri kitabından)

Yeri geldi yoksulların ekmek parası peşinde göçtüğü kapıları da tek bir dizeye sığdırabildi: 

Alamanya taze kızlar ister makinelerine

Yalın, anlaşılır, az ve öz bir şiir yazdı. Bu sadeliğin her anına toplumcu bakış ve diyalektik materyalist bir süzgeç işledi.

Ey ekmeğin katığını ucuzlatan

Akşam pazarları
Patlak biberler ezik domatesler
(Direnç Şiirleri)

Sezer, yürüyüşlerde, 1 Mayıs’larda, emekçi şenliklerinde oldu hayatı boyunca.

Sennur Sezer

Sürdür türkünü
Sınarlar seni

(Direnç Şiirleri)

Şiirlerinde umutsuzluktan men etti bizi:

Emek senin umut senin
Korku ne?
Yeter ki ellerin ellere kavuşsun
(Direnç Şiirleri)

Vurdumduymazlığa ise tolerans göstermedi, bugünleri adeta dünden gördü.

Fildişi kuleleriniz daha sarsılmadı mı
Bu ne denli uyumak

Kurulan kanlı meydanlara, aramızdan alınan canlara rağmen, hiç bitmeyen umudun şairi oldu Sezer. 2015 yılının Ekim ayında yitirdiğimiz Sennur Sezer’i özlemle ve onun istediği gibi umudu geleceğe taşıyarak anıyoruz.

Bir ses arıyorum

Yeni bir şiire başlamak için

Bir doğum çığlığı gibi kaçınılmaz

Çocuğun ilk ağlayışınca güzel

Bir ses arıyorum

Yeni bir şarkı için

Çocukların ilk sözcüğü gibi umutla

Sevinçle duyulacak bir ses

Dundee ilk vegan festivaline hazırlanıyor

PETA’nın 2015 yılının sonuna doğru 2016’nın veganizm yılı olduğunu açıklamasından sonra gelen haberlere baktığımızda oldukça doğru olduklarını görüyoruz. İskoçya’nın dördüncü büyük şehri olan Dundee, ilk vegan festivalini bu sonbaharda gerçekleştirecek.

Yerel hayvan hakları savunucusu Barry Conlon ve vegan iş sahibi Jamie Kidd tarafından düzenlenen etkinlik 19 Kasım’da gerçekleşecek. Festivalde, yerel vegan işletmeleri, savunuculuk ve sosyal yardım için çalışmalar yürüten vegan hayır kurumları ve vegan konuşmacıların yer alması planlanıyor.

Jamie’nin kendi vegan işi olduğu için bu tür festivallere çok aşina olduğunu ve ülkedeki birçok festivale gittiğini söyleyen Barry de vegan toplumu için Dundee’de yerel hayvan hakları aktivistliği yapıyor. Güçlerini birleştirme kararı alan bu ikili, ilk vegan festivalini gerçekleştirmeye karar veriyorlar. Vegan etkinliklerinin herkes için erişilebilir olması gerektiğini yalnızca Edinburgh ya da Londra gibi büyük şehirlerde olmaması gerektiğini söyleyerek işe koyuluyorlar.

Hayvanlardan elde edilen hiçbir şey kullanılmaz

Barry, vegan olmanın sadece hayvansal ürünler yememek olmadığını bunun bir yaşam tarzı olduğunu açıklıyor. Veganlar, vejetaryenlerin yanı sıra, diğer hayvan ürünleri ve hayvanlardan elde edilen yumurta, süt ürünleri, bal, deri, kürk, ipek, yün, kozmetik ve sabun gibi yan ürünleri kullanmıyor.

Barry, “Biz bu festival ile hızla büyüyen yerel vegan topluluğunu, yerel bağımsız işletmelerden hayır kurumlarına herkesi bir araya getirmeyi planlıyoruz.  Aktivitelerle, atölye çalışmaları ve konuşmacılarla, kendi deneyimlerimizi de aktararak bu yaşam tarzını temsil etmek istiyoruz” diyor.

Bu güzel etkinliklerin herkese örnek olmasını ve birçok farklı yerde de gerçekleştirilmesini arzu ediyoruz.

dundee-vegan-fest-2Kaynak: the Courier

Siyasi kimliği ile değil sanatçı kimliği ile ele alınması gereken bir kadın: Sıla Gençoğlu

1

Bu yazıyı az önce gördüğüm bir fotoğraftan sonra yazma kararı aldım. Biliyorsunuz ki son dönemlerde gündemde geniş bir yer kaplayan ve birçok gazete ve yayın aracı tarafından sözleri çarptırılmış olan Sıla Gençoğlu’nun, Yenikapı mitingine katılmadığı için ve “Darbe karşıtıyım ama böyle bir şovun, gösterinin içerisinde bulunmayacağım” sözlerinden sonra büyükşehir belediyeleri tarafından konserleri iptal edilmişti. Bu haberde yazılacak olanlar ise sanatçının herhangi bir sözüne veya siyasi görüşüne göre değil, şarkıcı kimliğine göre yazılacaktır.

Sanatçı 1980 yılında Denizli’de doğmuştur. Burada yaşadıktan sonra eğitim hayatı içinde İzmir’e yerleşip daha sonrasında da İstanbul’da yaşamaya başlamıştır. İstanbul Bilgi Üniversitesinde Caz eğitimi aldığı yıllarda ise Kenan Doğulu ile tanışıp 2007 yılında “…Dan Sonra” adlı şarkısı ile çıkış yapmıştır. 2007’den günümüze kadar 6 adet albüm çıkarmış ve birçok alanda müzik ödülleri almıştır.

Sanatçının birçok başarısının ardından ise son birkaç haftada yaşananlardan dolayı kişilerin sosyal medya hesapları üzerinden linç girişiminde bulundukları görülmektedir. Linç kültürünün Türkiye’de ne kadar yaygın olduğunu da BirGün gazetesinden Ertuğrul Mavioğlu’nun 7 Ağustos 2006 yılında yayımlamış olduğu “Linç Kültürü” adlı yazısında görebilmeniz mümkündür.

Yazarın yazısında ise linç kültürünü cahilliğin ve kültürsüzlüğün bir ürünü olarak tanımlaması ve her geçen gün bu kültürün tehlikeli boyutlara varıyor olması tespiti ise şu an yaşanılan durumların göstergesidir. Gündeme gelen sözlerden sonra sanatçıya yönelik linç girişimlerinin İnternet üzerinden olduğunu söylemiştir. Bu girişimler ise sanatçının Instagram hesabındaki fotoğraflarının altına yapılan ağır küfür içeren yorumlar ile başladı. Bunun sonrasında ise sanatçının albümlerini alıp kıranlar bile oldu üstelik bunu videoya da çektiler. Bugün ise bu yaşananlardan sonra güzel bir haberle güne uyandık. Bu haber ise femenin haberiydi.

Femen kimdir?

femenden silaya destekFemen, 2008 yılında Anna Hutsol tarafından Ukrayna’da kurulmuş olan grup. Kurulmuş olma sebebi Ukrayna’da aktivist bir yaşam sürdüren kadınların az olması ve ataerkil toplum anlayışına karşı tepkilerini dile getirmek için oluşturulmuştur. Grup genel olarak protestolarını cinsiyet ayrımına yönelik ve uluslararası veya ulusal sorunlara karşı yapmaktadır. Seks turizmine karşı üstsüz bir şekilde yapılan eylem ile de dünya çapında tanınması sağlamıştır.

Kadınlara karşı farkındalık yaratma anlayışı içerisinde olan grubun kadınların manevi değerlerini geliştirirken liderlik anlayışına da katkısı olduğu bilinmektedir. Bu esaslara göre çalışıyor olan grubun bugün Türkiye’deki Twitter hesabı üzerinden “ Femen, Erdoğan karşıtı duruşu sonrası siyasi baskı gören Sılayı destekliyor! #SılaYalnızDeğildir” tweetini paylaşmıştır. Sizler de bu etiket altında atacağınız tweetler ile sanatçıya destek olabilir ve yalnız olmadığını gösterebilirsiniz. Unutmayın siyaset insanları öngördüğü kalıplara yerleştirirken sanat bu kalıpları yıkmayı ve insanların özgürlüğünü savunmayı amaçlayan bir alandır. Aşağıda bulunan videolardan sanatçının şarkıları arasından seçtiklerimizi dinleyebilir fotoğraf albümünden ise Femen’in Türkiye’de yapmış olduğu eylemlere göz atabilirsiniz.

Çıkış Şarkısı “…Dan Sonra”

23 Ekim 2007 yılında ilk albümünü çıkaran Sıla’nın bu albümü “Sıla” adı ile çıkmıştır. Çıkış şarkısı olan …Dan sonranın sözleri kendisine aitken müziği Ozan Doğulu’ya aittir.

Yeni Ay Albümü- Vaziyetler, Reverans

Albümün çıkış şarkısı olan Vaziyetler adlı şarkının söz yazarı Sıla Gençoğlu’dur. Müziği ise Efe Bahadır ve Sıla Gençoğlu işbirliği ile hazırlanmıştır.

Şarkının sözleri yine Sılaya aittir ve müziğini ise Efe Bahadır ile beraber hazırlamıştır.

Kafa 

Son olarak da sanatçının en çok beğenilen şarkılarından olan ve söz yazarlığını kendisinin yapmış olduğu “Kafa

İstanbul’da transfobik nefret cinayeti: Trans kadın Hande Kader katledildi

1

Trans kadın Hande Kader yakılarak öldürüldü. Bir arkadaşımız daha içini nefret bürümüş, sevgisiz ve kafatasının içi boş biri veya birileri tarafından katledildi.

Nefreti öyle büyük ki katillerin, öldürmekle kalmıyorlar, yakıp yok etmeye çalışıyorlar hayatta onurlu bir mücadele verenleri, umutlarımızı, özgürlüğümüzü ve hayallerimizi. Trans cinayetleri politiktir. Bunu hiç durmadan ve usanmadan söyleyeceğiz. Öldürülen arkadaşlarımızın katilleri cezalandırılana, hayatta olanlarımızın can güvenliği kayıtsız, şartsız sağlanana kadar.

Hande yaklaşık bir haftadır kayıptı. En son, çalıştığı Harbiye’den müşterisinin arabasına binip giden Hande’den haber alamayan arkadaşları ve sevgilisi, polise kayıp ilanı verdi. Jandarma tarafından Zekeriyaköy’de bulunan yanmış haldeki ceset teşhis edilmesi üzere adli tıbba götürüldü. Hande vücudundaki protezler sayesinde teşhis edilebildi.

Hande öldürüldü. Trans kadın bir nefret cinayeti sonucunda şimdi aramızda değil. Bir trans, bir kadın, bir insan; nefret yüzünden hayatının baharında yok olup gitti. Katil, ahlakçı, bozuk zihniyet bir insanı yaktı.

Bildiri dağıtıldı, tweetler atıldı, eylemler yapıldı. Değişen bir şey olmadı, Hande geri gelmedi… Hande ne yaparsak yapalım geri gelmeyecek. 

Trans cinayetleri politiktir!

Birinin yanması kim olduğu fark etmeksizin ve sorgulanmaksızın, asla sessiz kalmayacağımız bir mesele olmalıydı oysa. Zira övündüğümüz tüm erdemler, bir insanın öldürülmesine sessiz kaldığımız an işlevini yitiriyor. Hiçbir erdem birini öldürmemek ve öldürülmesine izin vermemekten daha değerli olamaz. Transfobik bir nefret cinayetini işlemek, savunmak, ona sessiz kalmak ve boyun eğmek birbirinin aynıdır. Birini öldürebilme hakkını kendinde görmek ve birinin öldürmesine engel olmama ferahlığı arkasında aynı bencil ve kötü kalpli zihniyet var. Bu yobazlık bitmeli, bu kibir yok olmalı. Artık öldürmek için değil yaşatmak için yaşanmalı.

Özgecan’ın ardından sessiz kalmamak bizlere gösterdi ki kazanım elde etmenin yolu ses çıkarmaktan, sokaklara dökülmekten, susmamaktan geçiyor. Bir Hande daha kaybetmemek için, bir hayat daha sönmesin diye, bir daha umudumuzu kaybetmeyelim diye son ses bağırmamız lazım. Etrafımızdaki tüm ahlakçılara karşı gözümüzü hiç yummadan bağırmalıyız: Ahlakınız batsın.

Katilleri koruyan herkese sormamız lazım, ne oluyor da bir cinayet seni mutlu ediyor? Ne var, neden rahatsız oluyorsun bu insanlardan? Politikacılara, kolluk kuvvetlerine, esnafa, halka sormamız lazım neden kolluyor, savunuyor ve üstünü örtüyorsunuz içini zift gibi nefret kaplamış suçları? Ve cevabını vermemiz lazım: Trans cinayetleri politiktir! İyice anlamaları için de bunu tekrar etmemiz, bir arkadaşımızı daha kaybetmeyi beklemememiz gerekli.

Ahlakı batasıca toplumda normal olmakla olmamak arasındaki tanımlar yüzlerce arkadaşımızın canına mal oldu, oluyor, susmaya devam edersek cinayetler de devam edecek. En temel hak olan yaşama hakkımız için ses çıkarmalıyız. 

Bir Hande daha gitmesin diye, Hande bizi affetsin diye. Susma haykır, translar vardır!

Kaynak: Pembe Hayat

 

Caretta caretta’ların sahili terkediş hikâyesi

0

Ekoloji bilinci oluşmaya başladı. Ama bazı canlıları çok rahatsız etmiş olmalıyız ki bizden kaçıyorlar. Onlar için yapabileceğimiz tek seçenek, bu terklerin benzerlerine imkân vermemek. Bu duruma en açık örneklerden biri: Antalya’nın Kumluca sahilini terk eden, Caretta caretta deniz kaplumbağaları. Akdeniz Bölgesinin genelinde farkındalık sayesinde durumları iyi gibi görünüyor fakat Kumluca sahilini terk etmiş haldeler.

Yerel halkın 80’li yıllarda her yanının deniz kaplumbağası olduğunu söylediği Kumluca sahilinde onlara dair iz bulmak imkânsız. Sahili biraz yürüyünce hak veriyorsunuz. Mangal atıkları, pet şişeler, izmaritler ve daha birçok çöp, sahil kumu içerisine karışmış vaziyette. Bu kirlilik kumsalın kalitesini düşürdüğü için deniz kaplumbağalarınca yumurta bırakmak için pek güvenli görünmüyor. Ayrıca sahili devam ederseniz Alakır Çayı’na gelir ve denize döküldüğü yeri görürsünüz. Alakır Çayı kaynağından denize döküldüğü yere kadar birçok tarım alanının yanından geçiyor. Deniz kaplumbağalarının sahili terk etmesinde, tarım ilaçlarının çayda oluşturduğu su kirliliği de etmenlerden sayılabilir. Eğer çayı takip ederseniz, açıkça olabilecek her türlü çevre kirliliğini görebilirsiniz. Yeni yapılan otel ve bazı konutlar sayesinde sahilin geçmiş yıllardan daha kirli olduğu fark ediliyor.

Yollarını şaşırıyorlar

Sahillerimizde deniz kaplumbağalarını etkileyen diğer bir problemde: Işık kirliliği. Sahile yakın ve hatta sahile yapılan otellerin veya tatil merkezlerinin yoğun, çekici ışıkları kaplumbağaları ölüme sürüklüyor. Deniz kaplumbağaları, geceleri kumsala yumurtalarını bırakmak için çıktıklarında ışığa doğru yönelirler ve denizden oldukça uzaklaşırlar. Yumurta bırakanların denize dönüş esnasında sabah saatleri gelir ve daha denize ulaşamadan kumsalda yanarak ölürler. Yine aynı problem yavrular için de geçerli. Gece saatlerinde yumurtadan çıkan yavrular, doğal olan ışıkları takip etmesi gerekirken otel ışıklarına yanılıp denizden uzaklaşıyorlar.

Bozulan sahil yapısı ile Akdeniz kıyılarında deniz kaplumbağalarının azaldığı belirlenmiştir. Gecikmeli de olsa, Akdeniz Eylem Planı ile bölgede deniz kaplumbağalarını koruma altına alındı. Buradaki amaç neslin tükenmesini engellemek. Akdeniz Bölgesine yakın üniversitelerden gelen gönüllüler sayesinde yer yer sayıları artmış durumda. Kumluca sahili de bu koruma kapsamına dahil olmasına rağmen bölgede bölgede deniz kaplumbağasına veya kaplumbağalar için yapılan kafesleri görmek mümkün. Hatta sahil boyunca koruma alanı olduğuna dair belirgin bir uyarı levhası bile yok. Akdeniz Bölgesi kapsamında yapılan eylem planına göre en iyi koruma özelliğini Dalyan sahili taşıyor. Çevreye duyarlılık kapsamında yapılan çalışmaların doğal zenginliklerimizin korunmasında önemi büyüktür.

Fotoğraflar: Mehmet Semih Karakoç

Caretta caretta-antalya-4Caretta caretta-antalya-1Caretta caretta-antalya-2

BirGün’lük Festival’de #biraradayız

BirGün tarafından üçüncüsü düzenlenen BirGün’lük Festival, 3 Eylül Cumartesi günü müzikseverlerle buluşacak.

Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek festivalde “Ana Sahne” ve “Baba Sahne” olarak iki sahnenin yer alacağı duyuruldu. Birbirinden başarılı isimlerin yer alacağı iki sahnede de seçim yapmak gecenin en zor işi olacak gibi görünüyor.

Günboyu birbirinden çeşitli etkinlikler de festivalcilerle buluşacak. Biletler biletix üzerinden temin edilebilecek.

Festivalin programı şöyle:

Ana Sahne Programı 
Nazan Öncel
Mor ve Ötesi
Mehmet Erdem
Ceylan Ertem
Pinhani
Adamlar
Sattas
Niyazi Koyuncu
Komik Günler



Baba Sahne Programı 

Moğollar
Metin Kemal Kahraman
Kurtalan Ekspres
Kesmeşeker
Flört
Eypio & Burak King
Heyula

Biletler Biletix’te. Gelişmeleri Facebook etkinlik sayfasından takip edebilirsiniz.

Ekomodernist bir manifesto: Mükemmel antroposen oluşturmak mümkün müdür?

0

 

Breakthrough Institute mümkün dünyaların en iyisinde yaşadığımızı iddia ediyor.

Kurdukları Breakthrough Institute (TBI) ile Ted Nordhaus ve Michael Shellenberger, 2004 yılında yayınladıkları Çevreciliğin Ölümü isimli makaleleri ve enerji verimliliğine olan karşıtlıklarıyla uzun zamandır çevre provokatörleri olarak biliniyorlar. Özellikle el üstünde tutulan inanışlara karşı çıktıkları ve delillerle konuştukları (örneğin, sekme etkisi konusundaki görüşlerine ben de destek vermiştim) için iklim değişikliği ile ilgili çalışmaları yavaşlatmak veya durdurmak isteyen bazı politikacı ve organizasyonların gözdesi haline geldiler.

Onlar “bilimsel olarak kanıtlanmamış” demek istediğiniz zaman alıntı yapmak isteyeceğiniz faydalı insanlar. Belki de çevrecilerin çoğu için kabul etmesi en zor şey; onların teknoloji konusundaki iyimserlikleri ve teknolojinin (özellikle nükleer) bizi parlak, sıcak, yeşil ve refah dolu bir geleceğe götüreceğine dair inançları. Geçtiğimiz günlerde, İnsan Çağı’nın Antroposen ikliminden övgüye bahsettikleri Ekomodernist Bir Manifesto‘yu yayınlayarak bu düşüncelerine yeni bir boyut kazandırmış oldular:

“Öğrenciler, bilim insanları, kampanya üyeleri ve vatandaşlar olarak bilim ve teknolojinin, bilgelikle harmanlandığında iyi hatta mükemmel bir Antroposen meydana getireceğine inanıyoruz. İyi bir Antroposen; insanların gelişen sosyal, ekonomik ve teknolojik güçlerini daha iyi bir yaşam elde etmek, iklim dengesini sağlamak ve doğayı korumak için kullanmasını gerektirir.”

Antroposen nedir?

Antroposen, insanın iklim ve dünya ekosistemi üzerinde ciddi etkiler yaratmaya başladığı çağa verilen isimdir. On yıl önce petrol şirketi Exxon’un finanse ettiği Competetive Enterprise Institute (CEI)(CO2: Buna Hayat Diyoruz!) dışında, bunun iyi bir şey olduğunu öne süren pek kimse olmamıştı. Andrew Revkin yıllar önce yeni çağın doğuşuyla ilgili şöyle yazmıştı:

“Kimileri bunun kendimizden utanmamız gereken bir dönem olduğunu öne sürecek. Diğerleri bunu insan gücünün abartılması olarak değerlendirip alay edecekler. Bazıları daha küçük yaşamak ve iz bırakmamak gerektiğini savunacak. Diğerleri, insan hâkimiyetinin türlerin yolculuğunun normal ve doğal bir parçası olmasından zevk alacaklar.”

Breakthrough’nun hangi tarafta olduğunu hepimiz biliyoruz. Mükemmel bir antroposen oluşturabileceğimizi düşünüyorlar. Candide’nin danışman profesörü Pangloss’un da dediği gibi, mümkün dünyaların en iyisinde yaşıyoruz. Büyümeyi yavaşlatmayı, doğal kaynakların korunmasını ve tasarrufunu unutun. Ekomodernistler bize “Daha az toprak kullanmak ve doğaya daha az müdahale etmek için insan aktivitelerini -özellikle çiftçilik, enerji üretimi, ormancılık ve yerleşim- yoğunlaştırmamız” gerektiğini söylüyor. Gwyneth Paltrow gibi onlar da bizi ekosistemimize daha az bağımlı hâle getirecek bir “bilinçli ayrışmayı” savunuyorlar. Ekomodernist dünyada enerjimizi nükleerden (fisyon, toryum, füzyon), suyumuzu tuzdan arıtma tesislerinden elde edeceğiz. “Kullanılmamış doğa, korunmuş doğa demektir.

Bunun için yeni nesil güvenli nükleer reaktörlere ve henüz var olmayan yeni teknolojilere ihtiyacımız olduğunu kabul ediyorlar ama aynı zamanda şimdilik yeni barajlar ve kömür santralleri inşa edebileceğimizi söylüyorlar. Çünkü çok fazla güce ihtiyacımız var: “Gücünü sıfır karbon enerji kaynaklarından alan bir dünyaya dönüşmek; gelişen insan ekonomisini güçlendirmek için ekstra güçlü ve gücünü onlarca terawatt arttırabilecek enerji teknolojileri gerektiriyor.

Şimdiye kadar, manifestoya eleştirel bir yanıt gelmedi. Belki de içinde gerçekten yeni bir şey olmadığındandır. Stewart Brand ve diğerleri yıllardır nükleer gerçeği hakkında öğüt veriyorlar. Belki de bu, “ekomodernizm” teriminin son on yılda yeşil bina tasarımına yakın bir şey olarak görülmesine bir cevap niteliği taşıyor. Belki de “mükemmel antroposen” fikri o kadar saçma ve anlamsız ki CEI’nin bir yansıması olarak görülüyor. Belki de sebebi eko-optimizmin aslında çevreci hareketin üzerindeki en büyük baskıyı oluşturmasıdır. Yıllar önce Alex Steffen’ın yazdığı gibi:

En basit haliyle, parlak yeşil çevrecilik düşüncesi, sürdürülebilir yeniliklerin refaha ulaşmak adına en doğru yol olduğunu ve refah ve bolluk vadetmeyen sürdürülebilirlik görüşlerinin başarısız olacağını savunur.

İklim sorunu…

Okuduğum yazılardan biri olan “Technofix devrede” başlıklı yazıda Clive Hamilton şöyle diyor: “Ekomodernist Manifesto iklim karmaşasına yeni bir çözüm değil, o sadece eski moda Amerikan ‘technofix’inin ısıtılıp önümüze sunulmuş hali.” Asıl soruna şu şekilde dikkat çekiyor:

İklim etkilerini azaltmanın önündeki engel teknolojik değil. Ekonomik de değil. Politik. Ekomodernistlerin iklim üzerindeki etkileri gerçekten azaltmak için yeni teknolojilerin geliştirilmesini beklememiz gerektiğini söylemesi gerçek dışı olmakla birlikte sorumsuz bir düşünce. 

Kömür ve otomobillerin yol açtığı karbon krizi. (Fotoğraf: Lawrence Livermore Laboratuvarı, büyük versiyonu için tıklayın)
Kömür ve otomobillerin yol açtığı karbon krizi. (Fotoğraf: Lawrence Livermore Laboratuvarı, büyük versiyonu için tıklayın)

Gerçek şu ki, en büyük problemlerimiz olan kömür ve arabaya yeşil çözümler getirebildik. Artık güneş enerjisi kömürden daha ucuz, ancak hükûmetler kömür kaynaklı kurumları korumak için insanların solar panel kurulumu yapmasını zorlaştıracak kanunlar çıkarıyor. Otomobiller karbondioksidin en büyük kaynağı, ama altyapı çalışmalarına ve fosil yakıt üretimine destek vermeye ve demir yolu projelerine hatta bisiklet yollarına bile karşı çıkmaya devam ediyoruz. Kaliforniya’da su kaynakları azalıyor ama bizler hâlâ bademlerden ve ucuz çileklerden vazgeçmeyi reddediyoruz.

Toryum reaktörlerine ya da milyar dolarlık tuz çıkarma tesislerine ihtiyacımız yok. Mantıklı düşünmeye, daha az propagandaya ve zor kararlar vermek için gerekli politik iradeye ihtiyacımız var. O zaman herkes zaten sahip olduğumuz aletlerle yeşil bir geleceğe kavuşabilir. Ama bunun yerine parlak yeni aletlerin bir gün çıkıp gelmesinin hayalini kurmak her zaman için çok daha kolay.

MNN internet sitesindekiThe Ecomodernist Manifesto: How to have a great Anthropocenebaşlıklı yazıyı Esin Bolut Gaia Dergi için çevirmiştir.

Tibetli budistlerin kum mandala geleneği

Tibetli Budistler dinlerinin en güzel ve sembolik geleneği olan kum mandalalarını 2500 seneden fazladır üretmeye devam ediyorlar.

Her mandala daire ile çevrili bir merkez noktaya, belirli anlamlar taşıyan mükemmel simetriklikteki tasarımlara, çeşitli dini tanrılar ve sembollere sahip. Mandalaların evrenin bir temsili olarak oluşturulduğu ve bireyleri tanımlamanın yanı sıra çevreyi iyileştirdiği söyleniyor. Tek bir mandalanın tamamlanması haftalar hatta aylar sürebiliyor.

Bir mandalaya başlamak için rahipler mantra ilahisinin açılış seremonisini başlatıyor ve müzikal bir ritüel ile mandala oluşturacakları alanı kutsuyorlar. Daha sonra sanatçılardan biri sadece hafızasını kullanarak bir cetvel, kalem ve pusula ile taslak çizmeye başlıyor. Ana hatlar oluşturulduktan sonra rahipler hep beraber çalışıyor, kendi araçlarıyla tuval üzerine ince kum dökerek canlı, düşlenemeyecek ayrıntılı, üç boyutlu mandalalar oluşturuyorlar. Günlük dua ve meditasyon da bu yaratma sürecine dahil ediliyor.

Mandala tamamlandığında, rahipler hayatın geçiciliğinin ve maddeye karşı duyulmaması gereken bağlılığın sembolu olmak üzere boyamayı belli bir düzen halinde süpürerek yıkım ayini yapıyorlar. Buna rağmen, bazı mandalaların bitmiş halleri, gelecek nesillere gösterilmek üzere fotoğraflanabilmektedir.

Mandalada renk seçimi çok kişisel bir karardır. Renklerin sembolik anlamları vardır. Ayrıca yapılmak istenen meditasyon türüne göre de seçilen renkler değişmektedir.

Bazı renklerin sembolik anlamları:

Kırmızı: Güç, enerji ve tutku
Pembe: Sevgi
Turuncu: Öz farkındalık ve yaratıcılık
Sarı: Öğrenme, bilgelik, kahkaha
Mavi: Barış ve duygusal sağlık
Yeşil: Doğaya sevgi ve saygı, fiziksel sağlık
Mor: Ruhanilik
White: Odaklanmak
Siyah: Bireysellik ve derin düşünce

tibet-budizm-mandala-9tibet-budizm-mandala-7tibet-budizm-mandala-4tibet-budizm-mandala-8tibet-budizm-mandala-5tibet-budizm-mandala-2

Cehaletin sınırsızlığını yüzümüze çarpan bir film: Sürü

0
-Bu devirde zor yaşatırlar adamı. Kimler yaşıyor bu anlattığın evlerde söylesene? Sen mi, Şivan abi mi? Toplumda sınıflar var. Çalışan emekçi sınıflar, bir de çalıştıran hâkim sınıflar var, burjuvalar, sermayedarlar. Bu adamlar nasıl yapıyorlar sermayelerini? Seni, onu, emekçi sınıflarını çalıştırıp sömürerek. Sen hangi sınıftasın şimdi Şivan abi söylesene?
+Biz? Adaletliyiz, Adalet Partisini tutarız.
-Niye?
+Valla bilmem ki. Bize kimse sahip çıkmaz. Hiçbir partiden de hayır gelmez.

Yılmaz Güney’in hapisteyken senaryosunu yazdığı 1978’de Zeki Ökten tarafından çekilen filmdir Sürü. Güney’in sinema üslubunu oluşturan toplumsal gerçekçi yapı bu filmde de oldukça fazla gözlenmektedir. Güney filmlerinde, olaylara yorum katıp değiştirmektense, olay örgüsünü tüm gerçekliğiyle gösterip, izleyicinin bu gerçeklik karşısında kaldığı kayıtsızlığı fark etmesini amaçlar. Öyle ki sürünün Ankara’dan geçirildiği sahnede, halkın film çekildiğinden haberi yoktur. Kamera çok uzaktan çekim yapmaktadır ve Şivan (Tarık Akan), Berivan’ı (Melike Demirağ) sırtında taşıdığından net görülmemektedir. Halk, günlük rutinlerine devam ederek, yol ortasından geçen sürü ve sırtında hasta birini taşıyan kişi karşısında hiçbir tepki vermez.

Yazının başındaki diyalog ise Şivan karakteri ile yakın arkadaşının oğlu arasında geçmektedir. Güney’in siyasi düşüncelerini çok açık bir şekilde gösteren bu diyalog, toplumsal gerçekçi yapıdan uzak kalan bir şekilde sunulsa da bunun; Güney tarafından, filmdeki dramatik yapıyı bozmak için bir yabancılaştırma etkisi olarak verildiği düşünülebilir.

Sürü 1978 yapımı olmasına rağmen, hâlâ güncelliğini koruyan Türkiye topraklarında yaşanan sorunları, büyük bir yalınlıkla gözler önüne sererken, bu sorunlar karşısında izleyicinin sorgu alanının genişlemesini sağlar. Birçok etkileyici sahneyi içinde barındıran film, ağalık düzenini, erkek egemen toplumu, devlet içindeki yozlaşmışlığı ve bu yozlaşmışlık karşısında halkın çaresizliğini, cehaletin yapacaklarının sınırının olmayışını, yüzümüze çarpar. Bunu yaparken de sizi umutsuz bir duruma düşürmez. Olaylar karşısında tahlil ve analiz yeteneğinizin artmasını sağlar. Olaylar sizi hüzünlendirme üzerine kurgulanmamıştır.

Filmdeki acıyı, hüznü birebir hissetmenize rağmen, filmi bitirdiğinizde kendinizi toplumda yaşanan sorunlar karşısında düşünce üretmek için çaba harcarken bulabilirsiniz. Ayrıca, filmde Türkiye halklarının sadece belli bir bölümü olaylara konu olan acılardan sorumlu tutulmaz, doğudan başlayıp batıya doğru gelişen olayların örgüsünde, kademe kademe iyiye gitme göremeyiz. Sürekli olarak belli bir kesimi yaşanan sorunlardan sorumlu tutulan Türkiye’de, bu etkinin bu filmde kırılması Güney’in hayat görüşünün bir yansıması olarak da değerlendirilebilir.

Bu güzel filmin, eşsiz müziği de Zülfü Livaneli’ye aittir. Livaneli, filmin müziğini yapma sürecini de şu sözlerle anlatır:

Türkiye’ye yeni dönmüştüm, Yılmaz’ı tanımıyordum. Bir gün Ali Özgentürk ve Mahmut Tali Öngören bana, Zülfü Livaneli 91 ‘Yılmaz İzmit hapishanesinde, seni görmek istiyor’ dediler. Kalkıp gittik, bizi müdürün odasına aldılar, sonra Yılmaz’ı da oraya getirdiler. ‘Yeni bir film yapıyoruz’ dedi Yılmaz. Çok da ilginç bir şey tabii, hapisteki bir adam ‘yeni bir film yapıyoruz’ diyor.

‘Senden de bir isteğim var” dedi, ben de müziklerini yapmamı isteyecek sanıp ‘Tabii Yılmaz, elbette, görevimizdir’ dedim. Çünkü Sürü filmi imeceyle yapılıyordu; ne kimse para alıyor, ne kimse bir şey istiyor. Yılmaz ‘sen ne anladın?’ dedi, ‘müziği istiyorsun’ dedim. ‘Yok, onu istemiyorum, oynamanı istiyorum’ dedi. ‘Yılmaz ben nasıl oynarım, ben oyuncu değilim, hayatta yapamayacağım şey benim bu’ dedim. ‘Yok’ dedi, ‘ben zaten sana çok zor bir rol yazmadım, senin gibi bir rol yazdım.’ Sonradan ortaya çıktı, ‘senin gibi bir rol’ dediği, trende jandarmaların arasında tutuklu bir saz âşığıymış! Ayrıldık, İstanbul’a geldim. Aldı beni bir düşünce… Ben şimdi Yılmaz’a ne diyeceğim, hapisteki bir insan bir şey istiyor senden, sen de ona hayır diyorsun… Fakat bir yandan da ben hayatta oyunculuk yapamam. Uzun uzun düşündüm, sonra buldum çaresini. Ertesi hafta gittim yine İzmit Cezaevi’ne, ‘Tamam, senin dediğini yapacağım ama benim senden bir ricam var, teyp getirdim, yeni albüm yapıyorum, bir türkü söyle’ dedim. ‘Ben türkücü değilim yahu’ diye itiraz etti, ‘ben de oyuncu değilim” dedim, öylece kurtardık, sadece müziğini yaptım filmin.’

Bugün sadece kendiniz için değil, yaşadığınız toplum için de bir iyilik yapın ve birçok emekçinin dayanışma ruhuyla, zor şartlar altında ürettiği bu filmi izleyin.

Kaynak: Zülfü Livaneli, Gözlerimin önüne sahneler geliyor