Ana Sayfa Blog Sayfa 426

Ağız ve diş eti rahatsızlıklarına doğal tıp bakışı

2

Ağzımız beslenmemiz için ilk reseptördür ve tüm vücut sistemlerine açılıp hizmet eden doğrudan gördüğümüz açık alandır. Bu nedenle ağız ve diş sağlığının korunması sindirim, dolaşım, boşaltım, endokrin vesaire sistemlerimizin de korunması demektir. Ben de ağız sağlığı anlattıktan sonra birkaç kısa bilgi paylaşacağım sizlerle.

Diş ve diş eti hastalıkları en önemli sağlık sorunları arasındadır. Doğrudan bir hayati tehlike taşımadığı için çok önemsenmemektedir. Ağız, sindirim kanalının girişidir. Ağızdaki olumsuzluklar diş sağlığının bozulmasına, sindirimin olumsuz etkilenmesine yol açar. Ağızla aldığımız yiyecekler çiğnenip, tükürükle karıştırılarak yutulmaya ve sindirime hazır hale getirilirler. Ağız aynı zamanda konuşmaya yardım eder. Tat alma organı olan dilin; çiğneme, yutma, konuşma gibi çok önemli yan görevleri de bulunmaktadır.

Dişlerin besinlerin parçalanması, öğütülmesi görevlerinin yanı sıra konuşmada ve görünümümüzde önemli etkileri vardır. Dişleri eksilmiş kişilerin bazı sesleri çıkarabilmeleri zorlaşır, çiğnemede ve/veya ısırmada da zorluk olur.

Ağız ve diş sağlığında en önemli iki hastalık diş çürükleri ve diş eti iltihaplanmalarıdır. Diş eti hastalıkları kimi zaman diş yuvasının bulunduğu çene kemiğinin erimesine kadar ilerleyen bir etki yapabilir. Diş sağlığının bozulması vücuttaki diğer organları da etkileyebilir. Dişler neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkileyen sürekli enfeksiyon odağı haline gelebilir ve kalp, böbrek, eklemler gibi yapılarda önemli sağlık sorunlarına yol açabilen enfeksiyonlara kaynaklık edebilir.

Ağızda ve dişlerde yapısal ve işlevsel herhangi bir bozukluğun olmaması, ağız ve dişlerin görevlerini tam olarak yapabilmeleri durumu “ağız ve diş sağlığı”nın varlığını gösterir.

Doğal tıp önerileri

Ağız içi yaralara tuz ve su tarifi

1 çay bardağı ılık suya yarım tatlı kaşığı kaya tuzu koyulup günde 3 kez gargara yapılmalı. Hipertansiyon ve böbrek hastaları bu uygulamayı yapmamalı. Onlar gargara yerine yara olan noktalara pamuk yardımıyla tuzlu suyu sürmeli 5 dakika sonra duru suyla gargara yapmaları daha doğru olacaktır.

Ağız içi yaralara mürrüsafi tarifi

Ayurveda tedavi sisteminde yüzyıllardır kullanılan mür ağacının reçinesinden elde edilen bitki özü antiseptik ve antimikrobiyal özelliktedir. İçeriğinde bulunan tanen adlı madde mukus zarını iyileştirmede etkilidir. Uygulanışı toz halindeki mürrüsafi ağız içindeki yaralara günde 3 kez sürülmelidir.

Ağzınızda sık sık aft çıkıyorsa önce yiyecek ve içecek alışkanlıklarınızı değiştirmelisiniz. Bunların başında asidik yiyeceklerden uzak durmak gerekiyor. (et, turunçgiller, domates, ananas, sirke gibi)

meyan kokuMeyan kökü tarifimizle kronik aftlardan kurtulun

Meyan kökü vücudun mukus salgılamasını sağlar. Mukus vücudumuz için oldukça koruyucu ve onarıcıdır. Aynı zamanda aftlara neden olan mikroorganizmaları ekarte eder. Eğer kronik bir böbrek rahatsızlığınız yoksa günde 1 bardağı geçmeyecek ve her gün tüketmemek kaydıyla meyan kökü tüketerek aftlardan korunabilir ve tedavi de edebilirsiniz.

Adaçayı ile diş sağlığını korumak mümkün

Adaçayı ve deniz tuzuyla yapılan ağız gargaraları diş eti rahatsızlıklarına iyi gelmektedir. Adaçayı ve deniz tuzu gargarası antiseptiktir, bu nedenle yaralar daha çabuk iyileşir. Diş etinde gelişen çekilmelere karşıda önleyici tedavi edicidir.

  • 1 bardak kaynar su
  • 2 tatlı kaşığı adaçayı (kuru)
  • 1 çay kaşığı kaya tuzu

Kaynamış suyu adaçayı ve tuzun üzerine dökün 10 dakika kadar bekletip süzün ve soğuduktan sonra, fırçalama işleminizi gerçekleştirdikten sonra ağız bakım gargarası olarak kullanabilirsiniz. İçerik bir günden fazla bekletilmemelidir.

naneAğız kokusuna karşı koruyucu yaklaşımlar

Ağız kokusu bakımsız ağızda mevcut olurken bazen vücut için de büyük bir sinyal mekanizmasıdır. Çoğu zaman diyabet, böbrek, hipotiroid gibi hastalıkların olduğunun sinyalini verirken kimi zaman da susuzluğunda en büyük belirtisidir. Ağız kokusundan kurtulmak için market ve eczanelerden aldığınız ağız gargaralarına hiç ihtiyacınız yoktur. Aksine bu alkol içerikli gargaralar ağız içindeki mukus yapıya zarar verdiği için daha fazla ağız kokusuna neden olmaktadır. Ağız kokusundan korunmak için öncelikle yeterli su içiniz. Daha sonra da devam eden ağız kokusuna karşı bir doğal tıp uzmanı veya hekime başvurup dahili bir nedene bağlı olup olmadığını öğreniniz. Bu işlemleri yaptıktan sonra ağzınızı güzel kokutacak bir öneri de benden gelsin.

  • 4 damla nane yağı
  • 8 damla bitkisel gliserin
  • 1 çay bardağı ılık su yu karıştırıp gargara yapabilirsiniz

Başka bir tarif:

Bir miktar rezene veya anason tohumunu çiğneyerek de ağız kokusunu önleyebilirsiniz.

Not: Ağız sağlığınız için yeterli su tüketiniz. Her yemek yedikten sonra ağzınızı su ile gargara yapınız. Günde 2 kez dişlerinizi doğal diş macunu ile fırçalayıp diş ipi ile diş aralarınızı temizleyerek hem ağız sağlığını hem de beden sağlığınızı korumanız mümkündür.

Gerçekten çok mu şey istiyoruz? Esasında istediklerimiz o kadar basit ki…

1

İstediğimiz, düşlediğimiz öyle çok şaşalı ihtilaller, devrimler değil esasında. Bir günde alaşağı edilen sistemler, yerine bir günde kurulan yapılar da değil. Belki birbirinden farklı farklı tüm siyasi ve de bireysel hülyalarımızın dışında; esasında çok daha basit, çok daha hayatın içinde ama esasında basitliği kadar, çok daha derinlikli ve incelikli şeyler temelde istediğimiz. Çok mu şey istiyoruz, hayır esasında çok fazla bir şey de değil. Belki siz de bu yazıyı okuduktan sonra böyle düşünürsünüz?

Çok basit esasında.

Mesela; yaya çizgisinden karşıdan karşıya geçerken sokakta, bazı ülkelerde olduğu gibi, arabaların, otobüslerin beklemesini, birazcık sabretmesini istiyoruz. Kornasına hemen yüklenmemesini… Arabanın kornasının acil veya gerekli durumlarda kullanması için varolduğunu bilmesini.

Metroya binerken içeridekiler ininceye kadar sağ ve solda beklemesini dışardakilerin. Sonra binerken oturmak için adeta birbirini ezmemesini. 15 dakikalık bir mesafede bile oturmak için kol, bacak her türlü uzuvla her akşam yanındakilerle derbeder bir mücadeleye girmemesini. Üstelik bunu yaparken başkalarına, bir yandan da “hiç saygı kalmamış ya” diyip çevresindekilere kızma, bağırma gibi bir ikiyüzlülüğün içine girmemesini.

Pantolonumuzun, çorabımızın rengi, gözlüğümüzün tarzı, eteğimizin boyu yüzünden delici ve arsız bakışlara maruz kalmamayı istiyoruz. Kitabımızı, dergimizi açıp okurken yanımızda oturanın önce kitabın kapağına, dergideki yazının başlığına bakıp sonra bizi yukarıdan aşağı süzmemesini, kitabın derginin adı, içeriği hoşuna gitmediyse bile başını çevirmesini, yüzümüze dik dik bakmamasını istiyoruz.

Köşebaşından aldığımız simitten bir ısırık alıp, sonra çevrede oruçlu olabilecek insanları hatırladığımızda “hadi işyerine varınca yiyeyim bari, ayıp olmasın” diye simiti çantamıza atarken, köşebaşındaki cafede müzik dinleyen insanlara “Ramazan ramazan ne yapıyorsunuz siz günahkârlar” diye saldırılmasın istiyoruz. Oruç tutma hakkına saygı gösterirken tutmama hakkına da saygı gösterilmesini bekliyoruz. Bizim gösterdiğimiz hassasiyet de birazcık karşılığını bulsun istiyoruz.

Üstünde hiçbir tümseğin yer almadığı caddede, hızlandıkça hızlandırdığı arabasını sürerken, o sürücünün bu ülkede sokaklarda hayvanların, kedilerin, köpeklerin olduğunu, gittikçe azalan bahçelerden sayıları gittikçe azalan kirpilerin yollara çıkabileceğini, kuşların yaşam alanları binalara, AVM’lere dönüşürken, son çare yerlere inip, sokaklarda yemek arayabileceğini düşünmesini bekliyoruz. Hızla geçip giderken o canlıları ezebileceğini de aklına getirmesini istiyoruz, en azından birazcık yavaşlamasını.

Bulunduğu ortamda saygı duruşu yapılırken en azından 1 dakika tüm nefret ve öfkesini içine atmayı denemesini istiyoruz. Ölen insanlar onunla farklı din, dil, uyruk, görüşten olsa bile en azından bir dakikalığına kendini tutmasını bekliyoruz, 60 saniye kadar. Veya karşıt fikirdeki eylem yaparken, elden bildiri dağıtırken bir dakika durup dinlemesini ya da görmezden gelip geçmesini, durup küfür etmemesini istiyoruz.

Çok basit, hayatın içinden, alıştığımız kötülükler değişsin istiyoruz

En azından bir özür dileme kültürünün temelleri atılsın istiyoruz. Ne kimse hatasız, ne kimse kusursuz, hepimiz insan cinsinin özünde taşıdığı bencilliğe, kötücüllüğe sahibiz. Ama en azından bu hataların ölümüne savunulmamasını, hatasını kapatmak için başkasına fütursuzca saldırılmamasını istiyoruz. Tutarlılıklardan öte en azından yalan ve inkar bu derece her şeye egemen olmasın istiyoruz. Haydi hepsini geçtik, sokakta omzuna çarpıp geçen insanın dönüp en azından küçük bir pardon demesini istiyoruz.

Konuşmak istiyoruz, aman çevredekiler ne düşünür acaba linç edilir miyim diye düşünmeden şakalaşmak, gülmek istiyoruz. Kahkahamızın dozuna dikkat ederken yanımızdakiler bize “i.ne, o…puya bak” diyip aşağılar mı diye dert etmeden, okumak istiyoruz en sakıncalı görülebileceği bile rahatça başka insanların gözüne sokmadıkça onu, güzel şarkılar dinlemek istiyoruz. Öpüşmek istiyoruz, kitaplardan, filmlerden, albümlerden konuşmak istiyoruz. Hülyalara dalmak bazen. Fikirlerimizi korkusuzca söylemek, yazmak, tartışmak. Bunların sınırlarını bizden başka başka düşünen, konuşabilen, inanan veya inanmayanların insanların özgürlüğüne dokunmayacak şekilde çizmeye çalışırken bizler, zor bela çizdiğimiz bu sınırların içine tecavüz edilmesin istiyoruz. Hiçbir hassasiyet tek taraflı yaşanmasın istiyoruz.

Bu hayatın içinden örnekler çoğaltılabilir, bunlar sadece benim metroda, metrodan işyerine kadar giderken düşündüğüm, karşılaştığım şeylerden aklıma düşenler, sizler eminim belki yüzlerce farklı örnek ekleyebilirsiniz bunlara.

Çok basit, hayatın içinden şeyler. Küçük detaylar, küçük ama her gün, her an elimizden alınan, belki hiçbir zaman tam olarak da elimizde olmayan detaylar. Hayır hoşgörü de değil; ki hoşgörü üstten bakmadır biraz da, ben hoş görüyorum o yüzden sen şu anda yapabildiğini yapabiliyorsun, ama her an hor da görebilirim demektir. Bir saydam, sanal toplumsal sözleşmeyle, vicdanlar ve ruhlardaki bir sözleşmeyle birbirine özgürlük alanları bırakan insanlar olalım istiyoruz.

Çok mu şey istiyoruz sahi? Esasında ne kadar basit şeyler ama diğer yandan da ne kadar da zor şeyler mi istediklerimiz? Çok mu şey istiyoruz?

Hayır, çok şey istemiyoruz. Ama belki olabilecek en zor şeyleri istiyoruz. Belki bunlar olabilse, hayattaki bu küçük değişikliklerden çok daha büyük toplumsal dönüşümlere ulaşabileceğini düşünüyoruz.

Basit hayatlarımız her geçen gün daha büyük bir hapishaneye dönüşmesin istiyoruz.

Özgürlüklerle ilgili bir dram: Maymun Davası

0

“İlkeli insan için, bedenin özgür bırakılması karşılığında zihnini hapsetmesini istemek kadar zor bir durum yoktur.”
-filmden…

 

Maymun Davası, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1925 yılında yaşanan bir olay esas alınarak, ilk olarak tiyatro oyunu şeklinde sahnelenmiştir. 1960 yılında sinemaya uyarlanan film oldukça yakıcı ve asla gündem dışı olmayan/olamayan “evrim teorisi” üzerine çarpıcı bir yapımdır. Tiyatro eseri olarak kaleme alındığı halde, filmin sürükleyici diyalogları, Spencer Tracy’nin (Henry Drummod) etkili oyunculuğu ile sinema tarihindeki haklı yerini korumaktadır. Film genel olarak tek mekân kurgusu üzerine tasarlanmıştır.

Bertram Cates söz konusu kasabada (Birleşik Devletlerin gerici / muhafazakâr güney bölgesi) evrim teorisini öğretmeye çalışan biyoloji öğretmenidir. Döneminde kanunu ihlal ettiği gerekçesi ile yargılanır (Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde evrim teorisi hâlâ eğitim müfredatında bulunmamaktadır.) Bu dava tutucu halk için histerik bir hâl alır. Oldukça dindar ve ünlü bir avukat olan Matthew Harrison Bandy savcı olarak kasabaya gelir, aynı şekilde ünlü olan Henry Drummod, Bertram Cates’i savunmaktadır.

Senaryo, düşünce ve ifade etme özgürlüğü üzerine kurgulanmış olsa dahi, kasaba halkının ve yöneticilerinin karakterlerinin analizi yapılırken zaman zaman gülmeceye kaçan ve gereği gibi eleştirilmeyen kurgusu oldukça abartılmış ve sistemin temel sorununa ışık tutmaktan uzak kalmıştır. Kasaba halkının kendi çıkarları uğruna yaptıkları ve düşündüklerini sistemden bağımsız kişilik bozuklukları olarak göstermektedir. Dolayısıyla sistemin aslında sorunsuz, kişilerin yani uygulayıcılarının sorunlu olduğu biçiminde sunularak Amerikan liberalizmini sorgulamaktan imtina etmiştir. Buna karşın o yılların Amerikasında materyalist ,bilimsel ve radikal düşünceler ileri süren diyalogları ile unutulmaz filmler listesine girmektedir.

Düşünce özgürlüğü, hukuk/hukuksuzluk, dinsel fanatizm ve sonuçları, bilimden ve insana dair tüm gerçeklikten uzak kalmanın sonuçları üzerine tartışmaya açılabilecek oldukça fazla kavramı içinde barındıran film kesinlikle izlenmeyi hak etmekte…

maymun davasiDüşünce özgürlüğünü savunmak hem kendimiz hem de bizden farklı olarak gördüğümüz diğerleri içinde gerek ve şarttır. Bunu savunmak adına benliğimizi ortaya koymamız gerekliliği kaçınılmazdır.

Keyifli seyirler dilemek ile birlikte söylemek isterim ki bilimi savunmak zorunluluktur. Orta çağ karanlığına karşı mücadele etmek zorunluluktur. Ezilenlerin, emekçilerin, kadınların ve çocukların bu davanın savaşçıları olması zorunluluktur.

Zorunluluktur, çünkü küresel gericiliğe, emperyalizme, ırkçılığa ve karanlığa karşı savaşmanın başka yolu yoktur…

Ve son söz;

Görünen gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı.
Karl Marx

-Film 1988 ve 1999 yıllarında da sinemaya uyarlanmıştır.

Künye

Filmin orjinal adı: Inherit the wind 
Yönetmen: Stanley Kramer
Ülke: ABD
Film türü: Dram
Senaryo: Robert E. Lee, Jerome Lawrence, Nedrick Young
Yapım yılı/ Gösterim tarihi: 1960 / 25 Haziran 1960
Süresi: 128 dk
Oyuncular: Spencer Tracy, Fredric March, Gene Kelly, Dick York, Donna Anderson, Harry Morgan Claude Akins, Elliott Reid, Pauş Hartman, Philip Coolidge, Jimmy Boyd, Noah Beery Jr, Norman Fell, Gordon Polk, Hope Summers…

Hazırlayan: Isis Şimşek

Post modern narsisizm: Halk düşmanlığı

0

Artık haberleri bile izleyemez olduk. Her gelen kötü haber, bir diğerini aratıyor. Nefes alacak halimiz bile kalmadı. Sokağa çık. İnsanların  yüzüne bak, herkes mutsuz. Kimsenin yüzü gülmüyor. Ee ama bizim halkımıza müstehak, herkes hakettiği şekilde yönetiliyor. Hatta bu halka bunlar fazla bile, ben başa gelsem daha kötü davranırdım, böyle istiyorlar çünkü. Kimsenin yaşanan haksızlıklara tepkisi yok; tepkisiz, sinmiş, değişik bir toplum var burada.

Durakta önüne geçene bile ses çıkarmıyor bu insanlar, kötü davrananı daha bir seviyorlar. Hatta bizzat kötülüğün ta kendisidir bu halk. Hayvana, çocuklara tecavüz eden, kadının bakireliğine göre rıza sorgulaması yapan, buna göre cinayeti haklı sebeplere dayattırdığını iddia eden, cahil, uyutulmuş bir halk. O yüzden artık hiç kızmıyorum bu iktidara, bunlar her şeyin en kötüsünü hak ediyor. Bunlar için mücadele etmeye değmez. Mücadele etsen de hiçbir şey değişmez. Bazen diyorum bu Şahin’de, Kartal’da son ses müzik açıp giden dangozlar bizi hiç uğraştırmadan ölüp gitseler, ülkemiz ne kadar güzel bir yer olurdu. 

Geçen yine 63’teyim aynen yine böyle kalabalıktı. Durağa 15-20 metre var ama görsen nasıl trafik; anlatamam. Otobüs olduğu yerde çakılıp kalmış ilerlemiyor. Düğmeye bastım açsın diye. Açmadı. Bir İki dakika daha bekledim. Baktım hâlâ açmıyor dangalak. Böyle geri zekâlılık olmaz kaptan aç hemen kapıyı diye bağırdım da öyle açtı kapıyı. Görsen kimse de tepki vermiyor. Herkes uyutulmuş.

Hayatta beni en mutlu eden yerlerden birinde, duraktayım. 63’ü bekliyorum. Duraklar kadar beklentilerin gerçeğe dönüştüğü başka bir yer yok. Beklediğin şeye en fazla 20 dakika sonra kavuşuyorsun. Büyük umutlarla, her gelen otobüsün o olmasını bekliyor ilk geçen beş altı hayal kırıklığı sonrası, tuttuğum takımın gol atması, sevdiğim kadının yüzünü güldürmenin verdiği sevinç gibi bir sevinci bana yaşatan 63’ü görüyorum. Oturmak için yer kalmamış, büyük mutluluğum “olsun idare ederiz”e dönüyor. Otobüse biniyorum. Hayatın kısa bir özetini, (hayal kırıklıkları, umutlar, büyük mutluluk ve idare ederiz gerçekliğini) 10 dakikada bana sunan “otobüs bekleme” olayını çok seviyorum. Beklentim tamamen karşılanmamış olsa da 63’e binebildiğim için mutluyum. Mutluluğum, arkadaki kapıya yaslanmış, hoşlandığı kadına kendini kanıtlamaya çalışan, uyutulmamış post modern narsist bey tarafından bozuluyor.

halk

Uyutulmamış bey

Tekrar trafik çıkar da inmek ister bu uyutulmamış, ben de tepki vermiyorum diye beni de suçlamaya kalkmasından çok korkuyorum. Ama olası bir tepkisizlik tepkisine karşı önlemimi almış durumdayım. Camus’tan aldığım gazla gelebilecek tepkiye karşı “İnsan ne ise o olmaya yanaşmayan tek varlıktır” sözünü içimden tekrar etmeye başlıyorum. Beklediğim tepki maalesef gelmiyor. Camus’a saygılarımı iletip yolculuğuma devam ediyorum.

Aradan bir hafta geçmeden, aynı adamla bir kez daha karşılaşmıştım. İçimdeki “hadi uyan birazdan bir şeyler dağıtacaklar” sesinin beni rahat bıraktığı ikramsız hava yollarının İzmir-Ankara uçuşundayım. Herhangi bir şey kaçırmayacağımın verdiği güvenle uykuma devam ediyordum. Ta ki, karşılaştığı basit sorunları büyüterek, verdiği tepkiyi kutsayan, sisteme değil de tepki koymaya gücünün yeteceğini düşündüğü kişilere ancak tepki verebilen, iş yerinde öne çıkmak için başkalarının hakkını yemeyi “profesyonel hayat” olarak değerlendiren, okulu bitirebilmek için türlü alavere dalaverelere karışmış, her akşam eve geldiğinde eşine ya da annesine “Bugün ne yemek var?” diye soran, hayatındaki insanları oluşturduğu çıkar tablosuna göre değerlendiren, o uyutulmamış “bey”in mübarek sesini duyana kadar.

Kendisine uzatılan 33’lük suyun 3,5 lira olmasına karşı dimdik duruyordu. 3,5TL’lik su için 50 lira uzatmış; hostesin “Daha küçük para yok muydu?” sorusuna “Sizin daha küçük suyunuz yok muydu?” diye cevap vermişti. Hostes de; bu nahoş espriye tebessüm ederek 50 lirayı bozdurmak için uçağı dolaşmaya başlamıştı. O sırada, aynadaki yansımasına âşık olan “bey”in, yanındakine “Bende bozuk var aslında ama bunlara tepki vermek gerek, ne demek küçük su 3,5 lira. Böyle böyle, tepki vermeye vermeye bu hale geldik. Bu halka her şey müstehak vallaha. Tepkini koyacaksın arkadaş” dediğini duymuştum. Bu konuşmayı duyduktan sonra hemen tuvalete kalkar gibi yapıp hostesin yanına olan biteni açıklamaya gittim ve Yaşar Kemal’in bana verdiği hakla, halk düşmanının amacına ulaşmasını engelledim.

Küçük burjuva hayatlarına mutlu mesut devam edenler…

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir halk, toplumda yaşanılan pisliklerin bizzat ve tek sorumlusu değildir. Sorumlu olduğu şey yaşanılan şeylere engel olamamakla sınırlıdır ve bu sorumluluk sadece cahil olarak aşağılanan halka ait değil, bizzat bu suçlamayı yapan, halktan kendini uzak tutmaya çalışan, entelektüel birey tanımlaması içine girmek isteyen kesime de aittir.

Halkı suçlayıcı tümceler kuranların asıl amacı, suçlardan kendini sıyırıp, vicdanlarını rahatlamaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Ne ise o olmaya yanaşmayan bu arkadaşlar, bir üst akıl görevi görmek isterler, onlar için niteliksizliklerinin bir önemi yoktur. Amaç hiçbir zaman kendini ve toplumu geliştirmek değil, olan şeyi küçümseyip, küçük şeyler arasında yüksek görünme çabasıdır. İktidarla, sistemle mücadele edip, yasaların uygulanabilirliği ve iyileştirilmesi adına bir çabaya girmektense daha kolaylarına gelen, kendilerine güzelleme yapmalarını sağlayan “Halk çok cahil yea” söylemleriyle vicdanı rahat şekilde, “üst akıl” olmanın verdiği özgüvenle, küçük burjuva hayatlarına mutlu mesut devam ederler.

ABD iki yüzlülüğünün Yemen’de meydana getirdiği kanlı sonuçlar üzerine

Genç bir kadın Kasım 2015’te, Yemen-Sana’a, Hasyaz’da, Udai Faisal isminde bir erkek çocuk dünyaya getirmişti. Doğum sırasında, Suudi liderliğindeki ABD destekli koalisyon güçlerinin hava saldırısı gerçekleşmekteydi ve doğum süreci halihazırda devam ederken şarapnel parçası ailenin tek odalı evine isabet etmişti.

Beş ay sonra, Udai’nin fotoğrafı uluslararası basında yer aldı. Fotoğrafta, ileri derecede yetersiz beslenmeye bağlı olarak bir deri bir kemik kalmış soluk yüzü ile yer alan Udai bebek, soluk pembe renkli kazağının içinden kameralara bakıyordu. Sadece 2,4 kilogram ağırlığında olan Udai bebek, Nisan 2016’nın sonlarında hayata gözlerini yumdu. Kısa yaşantısının tümünü bir savaş alanında geçirmek zorunda kalan Udai, Yemen’deki savaş başladığından bu yana -yani geçen yıldan beri- hayatını kaybeden 900 çocuktan sadece birisi.

Husilerce -iddiaya göre İran tarafından desteklenen bir Şii grubu- 26 Mart 2015 tarihinde başkent Sana’a ele geçirilmişti ve böylece, bölgedeki İran hâkimiyetinin genişlemesi ihtimalinden ciddi bir şekilde endişe duyan Suudi Arabistan tam ölçekli bir savaş başlatmıştı.

50 milyar dolarlık silah satımı

Öncü güçler, destekçiler ve hava bombardıman uçaklarının çoğunluğu, bu savaştaki temel parametreler içerisinde ve Suudi Arabistan, Yemen’deki savaş için milyonlarca dolar değerinde silah kullanıyor. Saldırı sürecinde ihtiyaç duyulan yakıt içinse Suudi Arabistan, ABD’ye yöneliyor. ABD yönetimi 2010 yılından itibaren Suudi Arabistan’a yaklaşık 50 milyar dolarlık silah sattı. ABD süregelen çatışmadaki rolünü; silah alışverişlerinin, anlaşmalarının ABD ekonomisi için olumlu ve Suudi Arabistan ile uzun vadeli ilişkilerin sürdürülebilmesi noktasında yardımcı olacağı argümanlarına başvurarak rasyonalize etmeye çalışıyor.

Aralık 2011’de, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi ve Askeri İşler Yardımcısı Andrew Shapiro tarafından yapılan bir açıklamada, Suudi Arabistan’a yapılan F-15 savaş uçağı satışının, ABD ekonomisi için olumlu anlamda etkide bulunacağı ve ihracatın arttırılması yolu ile istihdamın sağlanması doğrultusundaki taahhütlere de böylece ivme kazandırılacağı dile getirilmişti. Ancak buradaki denklem, ABD’nin acımasız bir savaşta yürütmekte olduğu suç ortaklığının insani maliyetini gözardı ediyor gibi.

ABD görünmez kalmaya devam ediyor

ABD destekli koalisyon güçlerinin denizden abluka uygulama yolunu seçmesi, yardıma muhtaç milyonlarca Yemenli vatandaşa etkin bir şekilde yardım dağıtımı yapılamamasını ve böylece, bölgedeki insani felaketin gitgide daha da kötüleşmesine neden oldu. Birleşmiş Milletler’e göre çatışma 2,7 milyon kişiyi yerinden etti, 30 bin kişinin yaralanmasına ve 3 bini sivillerden oluşan en azından 9 bin kişinin ise hayatını kaybetmesine yol açtı. Yine de Yemen meselesi özelinde, ABD’nin suçu halen -pratikte- görünmez kalmaya devam ediyor.

Udai Faisal
Udai Faisal

1950’lerin başında Washington, pek sevilmeyen, İran Şah’ını Sovyet saldırılarına karşı koyabilmek amacıyla desteklemişti. Bu destek, 15 milyar dolarlık bir tutara -1970’li yıllardaki konvansiyonel silah satışları bedeli- mâl olmuştu. 1969’da Başkan Richard Nixon, ABD müttefiklerine, herhangi bir tehdit karşısında -askeri yardım seçeneğine başvurulması suretiyle- yardım eli uzatılacağının güvencesini vermişti. Bu söylem sonraları “Nixon Doktrini” ismiyle bilinecekti. Güncel dönem itibarıyla birçok eleştirmen hemfikirdir ki Obama, kendi çağdaş Nixon Doktrinini -müttefikler arasında yer alan- Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ile yürütmektedir. Artık Suudi Arabistan, İran’ın 1970’li yıllarda oynadığı rolü, sorumluluğu, üstlenmiştir.

Obama yönetimi en çok silah satışına onay verdi

Obama yönetiminin ilk beş yılında, ABD hükûmeti Körfez İşbirliği Konseyi ile silah ve savunma hizmetleri özelinde 64 milyar doları bile aşan havalelerin mevzu bahis olduğu çeşitli resmi anlaşmalara dâhil oldu. 64 milyar doları aştığı belirtilen bu payın en azından dörtte üçünü ise Suudi Arabistan işgal etmiş durumda. Yani ABD ile Suudi Arabistan ilişkileri silah ve savunma başlıkları özelinde, son beş-altı sene içerisinde ciddi bir ivme kazandı. Körfez İşbirliği Konseyi’ne yönelik silah satışları, Nixon dönemini sayısal olarak aşmış -geride bırakmış- durumda. İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze dek uzanan bir kronolojik çerçeveden bakıldığında görülüyor ki Obama yönetimi, herhangi bir yönetimden çok daha fazla silah satışına onay verdi. Dahası Suudi Arabistan, ABD silahlarının en büyük alıcısı. Suudi Arabistan’a yönelik aktif dış askeri satışlar, neredeyse 100 milyar dolara ulaşmış durumda.

Yemen
Yemen

Peki, neredeyse milyarlarca dolarlık değere sahip ABD silahları tam olarak ne için kullanılıyor? Şubat 2011’de, otoriter devlet baskısının fiilen uygulanabilmesi noktasında ABD’den alınan silahlar işlevsel bir rol oynadı. Suudi Arabistan, ABD yapımı silahları Bahreyn hükûmetine ödünç vererek Pearl Roundabout, Manama’daki barışçıl ve demokrasi yanlısı protestoların bastırılması doğrultusunda bir adım atmış oldu. İşte, şimdi de yine aynı silahlar Yemen’de -Suudi önderliğindeki koalisyon güçlerinin aktif olduğu savaş sürecinde- Udai Faisal örneğindeki gibi evleri bombalamak ve Husi isyancılarını hedef alabilmek için kullanılıyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü kanıtladı

Geçen ayki başkent Sana’a üzerindeki ölümcül saldırılar sonrasında, BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Ra’ad el Hüseyin koalisyon güçlerince düzenlenen hava saldırılarını kınadığını beyan etmişti. Uluslararası Af Örgütü gibi insan hakları grupları, sivil alanlara yönelik bu gelişigüzel ve orantısız saldırıların savaş suçları kapsamında değerlendirilebilmelerinin mümkün olabileceğini çünkü bunun için yeterli derecede kanıtın artık mevcut olduğunu belirtiyor. Hatta İnsan Hakları İzleme Örgütü, 16 Mart günü Yemen’in kuzeyinde, Suudi önderliğindeki koalisyon güçlerince düzenlenen ve 25’i çocuk olmak üzere en azından 97 sivilin ölümüyle sonuçlanan saldırıda kullanılan silahlar ile bazı ABD silahları arasındaki bağlantıya işaret eden kanıtlara da ulaştı. Yani bahse konu saldırıda kullanılan silahlar ile ABD’nin bombalı bazı silahları arasındaki bağlantı, İnsan Hakları İzleme Örgütünce kanıtlanmış oldu.

Yemenli çocuklar
Yemenli çocuklar

Amerika Birleşik Devletleri insani yardım kisvesi altında Yemen’deki rolünü örtbas edebilme şansına sahip ve bunu kullanmaktan da çekinmiyor. 6 Nisan günü ABD, Yemen’de devam eden insani krizin ilk aşamada ele alınabilmesi ve takiben çözülebilmesi doğrultusunda, gıda ve acil sağlık malzemeleri için 139 milyon dolarlık bir yardımda bulunulacağını açıklamıştı. Bu değer ile birlikte ülkeye yönelik ABD yardımı, toplamda 317 milyon doların üzerine çıkmış olacak. Ancak nasıl ki geçmişte, koalisyon güçlerince tercih edilen abluka yöntemine bağlı olarak bölgeye yönelik yardım teslimatı geciktirilmiş ya da engellenmiş ise şu an itibarıyla da bu yardım, ihtiyacı olan bireylere ulaşmayabilir.

Washington sessiz!

Washington, “Yemen’deki insanlara yardım edilebilmesi yönündeki kararlılığını sürdürdüğünü” iddia edebilir; ama gerçek şu ki ABD hükûmeti, bölgede ilk etapta yıkıma neden olan veya bu sürece katkı sağlayanların hayatlarını kurtarmak için çalışıyor. Modern savaşlarda yıkım, tahribat, yaratmak için bölgeye doğrudan bir askeri birliğin yerleştirilmesi gerekmez. Müttefiklerin silah ile güçlendirilmesi ve dikkatli bir şekilde hazırlanmış, gösterişli bir biçimde kamuoyu algısına sunulmuş hümanizm kisvesinin arkasına saklanılması suretiyle modern savaşlar -mücadeleler- yürütülmektedir. Bu bağlamda Washington, bu “sessiz” savaştaki payından, suçundan kaçabilmiş gibi görünüyor.

Yemen’deki masum siviller ABD tarafından üretilmiş silahlar aracılığıyla hayatlarını kaybederken Washington’dan hesap sorulmasının kritikliği ve önemi kesinlikle dikkate alınmalıdır, Washington’dan hesap sorulmalıdır. Senato’da iki parti tarafından da ileri sürülen önerge ile birlikte Suudi Arabistan ile ABD arasındaki silah satışlarının bir sertifikasyon sürecine tabi tutulmasının mecburi bir nitelik kazanması, bu yönde atılabilecek ileri nitelikli temel adımlardan birini teşkil edebilir. Ancak Washington, ekonomik sorunları çözebilmek ve dış politika özelinde olumlu adımlar atabilmek gibi amaçlarını Udai Faysal gibi bebeklerin, çocukların, insanların acılarına koşullandırmamalıdır.

Kaynak: Quartz

Hem inekleri hem bebeklerini kurtarın

Süt çok uzun zamandır temel gıda maddelerinden biri olarak görülüyor ve süt tüketimi çoktan kültürel bir norm halini aldı bile. Hepimiz süt içmenin boyumuzu uzatacağını, bizi daha güçlü yapacağını dinleyerek büyüdük. Sütün ineklerden geldiğini biliyorduk ama kimse bize daha fazlasını anlatmadı. Sütü içen bizsek yavrulara ne oluyordu peki?

Aşağıdaki videoda gördüğünüz çocuk, henüz üç yaşında ve artık süt içmek istemiyor. Sebebi ise çok basit tükettiğimiz inek sütünün ineklere ve yavrularına neler yaptığını öğrenmiş. Yavruları, yani kendi söylemiyle ineklerin bebeklerini kurtarmak istiyor. Bu yolda süt içmeyi bırakmaya karar vermiş çünkü ihtiyacı olmadığını düşünüyor. Biliyor ki buzağıların anneleriyle olmaya ve annelerinin sütüne ihtiyacı var.

İnekler de biz insanlar gibi memeliler sınıfına ait. Doğum yapmayan bir ineğin süt vermesi olası değil. Yani çoğu inanışın aksine inekler her zaman süt üretmiyor. Görmezden gelinen nokta ise bu süreçte ineklerin ve yavrularının başına gelenler.

Hepimizin bildiği üzere süt üretimi, süt ineği çiftlikleri başlı başına bir piyasa. İnekler süt veren objeler olarak görülüyorlar. Modern çiftlik olarak isimlendirilen büyük çiftliklerde karşılaştığımız manzara adeta yapısal, planlı vahşeti gözler önüne seriyor. Çiftlikler maksimum üretim odaklı dizayn edilmiş durumda. Her şey çok sistemli ve mekanik. İnekler her gün makinelere bağlanarak sağılıyor, yavrular ya kesime yollanıyor ya da verimli dönemlerine kadar ayrı bir yerde tutuluyor. İnek ve boğanın çiftleşmesine izin verilmiyor ve suni tohumlama yöntemi kullanılıyor. Bu yöntemde üstünlüğü kanıtlanmış kayıtlı boğa tohumları tercih ediliyor. Yöntem sayesinde hem çiftleşme yoluyla geçebilecek hastalıklar önleniyor hem de yavru en verimli şekilde dizayn edilmiş oluyor. Kabaca kayıtlı ve arı bir ırk hedefiyle üreticiler bu yönteme başvuruyor. 

Bu mekanik ve verimlilik odaklı sistemde inekler ve yavruları doğar doğmaz ayrılıyor ve insana bir köle misali hizmet ediyor. 

sut-sektoru-1Alternatifler mevcut

Sütün bardağına nasıl geldiğini öğrenen küçük kız inekler ve yavruları bir arada kalsın istiyor. İnek sütü içmeyi reddetmek inekleri kurtarmak için kocaman kalbiyle attığı bir adım. Bize düşen bu küçük kızdan aldığımız ilhamla farkında olmak ve farkındalık yaratmak. İnek sütü elimizdeki tek seçenek değil. Badem, soya, hindistan cevizi gibi inek sütü içermeyen süt ürünleri ve peynirler piyasada kolaylıkla bulunabiliyor. 

Siz de bu küçük kızla yavru ineklere yardım etmek istemez misiniz? Ayrıca sadece süt sektörü değil hayvanlar birçok sektör için sömürülüyor. Süt sektörü bunlardan sadece biri.

Daha fazlası için One Green Planet’ın #EatForThePlanet kampanyasına bir göz atın.

Süt endüstrisi ile ilgili diğer yazıları incelemek için tıklayınız.
Veganlıkla ilgili yazıları incelemek için tıklayınız.

Kaynak: One Green Planet

Prof. Dr. Fincancı ve Gazeteci Önderoğlu tahliye edildi

Özgür Gündem gazetesi ile dayanıştıkları için tutuklanan Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ve Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu’nun tahliyesi için avukatların yaptığı itiraz başvurusu kabul edildi. Fincancı ve Önderoğlu, tahliye edildi.

TİHV Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya 30 Mayıs, RSF Türkiye Temsilcisi ve Bianet raportörü Erol Önderoğlu’na 18 Mayıs ve gazeteci yazar Ahmet Nesin’e 7 Haziran’da Nöbetçi Yayın Yönetmenliği’ni yaptıkları Özgür Gündem gazetesindeki haberler nedeniyle soruşturma açılmıştı.

İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, üç ismin de 20 Haziran’da tutuklanmasına karar vermişti.
Hâkimlik kararında, “silahlı terör örgütü PKK/ KCK veya bu örgüte bağlı alt yapılanmaların propagandası mahiyetinde yazılar yazıldığı, örgüt adına suç işleyen, güvenlik güçleriyle çatışan kişilerin övüldüğünün anlaşıldığı” yer alırken; kararda “tutuklanmaları yönünde bir engel olmadığı” belirtilmişti.

Şebnem Korur Fincancı, Ahmet Nesin ve Erol Önderoğlu hakkında 3 ayrı dosyadan 3 ayrı iddianame hazırlandı. Hazırlanan iddianame İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.

34 kişiye soruşturma…

Nöbetçi yayın yönetmenliği yapan 34 kişiye de soruşturma açılmış, yedisi hakkındaki soruşturma davaya dönüşmüştü.

Fincancı’nın avukatı Oya Meriç Eyüboğlu Fincancı ve Önderoğlu’nun tahliye edildiğini, yazar Ahmet Nesin’in dosyasının başka bir mahkemede olduğu için tahliyesi için çalıştıklarını söyledi.

Kaynak: Dha, DİHA, ETHA

“Bu müziği Türkiye dışında da çalmak istiyoruz”

Türkiye’nin en iyi bas gitaristlerinden sayılan Alper Yılmaz ile Different City, Different Mood çalışması üzerine sohbet ettik.

Alper Yılmaz’ın yanı sıra önemli caz müzisyenlerinden Ercüment Orkut ve Volkan Öktem‘in de yer aldığı Different City, Different Mood başarılı bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor.

Işınsu Yurdunusever: “Different City, Different Mood” sizin için hangi özellikleriyle ön plana çıkıyor?

Alper Yılmaz Trio:Different City, Different Mood” trio olarak kaydettiğimiz bir çalışma. Küçük bir ekip olarak müziğe çok hakim olmamız dolayısıyla diğer çalışmalarımdan çok daha esnek ve serbest çaldığımız bir kayıt diyebilirim. Bunun yanı sıra, ses kalitesi olarak da çok içimize sinen bir prodüksiyon oldu. Albümü 5,5 saat gibi kısa bir sürede kaydettik. Miks ve mastering aşamaları da kaydın kalitesinin de çok iyi olması sebebiyle kısa sürede, arzu ettiğimiz kalitede sonuçlandı.

“Grup sinerjisi oldukça üst düzeye ulaştı”

Müzikal açıdan bakacak olursak, önceki çalışmalarıma göre daha basit ve akılda kalıcı melodilerin daha ön planda olduğunu söyleyebilirim. Tecrübelendikçe, melodinin müziğin diğer ögelerine göre daha ön planda olması gerektiğini düşünmeye başladım. Sanırım “Different City, Different Mood”da bunu aksiyona geçirmeye başladım.

Bir diğer nokta da, müziğin doğaçlama kısımlarında üç enstrümanın da birbirinin ayağına dolanmadan birbirine daha entegre bir şekilde ve de eş zamanlı olarak sololar yapıyor olması. Albümde ilk dinleyişte piyano çok daha ağırlıklı gibi kulağa geliyor, halbuki arka planda oldukça detaylı bas ve davul eşlikleri, hatta soloları, var. O açıdan grup sinerjisinin oldukça üst düzeye ulaştığı bir çalışma diyebilirim.

Işınsu: Borusan konseriniz çok güzeldi, projenin “live” enerjisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Alper: Öncelikle, çok teşekkür ederim. Biz de o konserden büyük keyif aldık. Borusan oldukça zor bir salon. Mekân, davul ya da bas gitar gibi enstrümanların yer aldığı yüksek volümlü müziklerden ziyade akustik enstrümanların performansı için daha ideal. Ancak birlikte bir süredir çalıyor olmanın getirdiği tecrübeyle ilk başlardaki yüksek ve dengesiz sesi birbirimizle hiç işaretleşmeden kontrol altına alabildik. O yüzden de konseri keyifli bir şekilde sürdürebildik. Tabii mekândaki ses konusunda Kerem Tüzün ve Cem Ömeroğlu’nun olumlu katkılarını unutmamak lazım; bu vesileyle kendilerine bir kere daha teşekkür etmek isterim.

alper-yilmaz-different-city-different-mood-Trio’muzun ortaya çıkışı aslında Mitanni Café’de çaldığımız, büyük ölçüde serbest çalıma yönelik performanslarımız sonrasında… Dolayısıyla parçalar her performansta birbirinden oldukça farklı geliyor kulağa. O yüzden seyirciyi de içine alan, oldukça enerjik bir sesimiz olduğunu düşünüyorum. Hatta kimi zamanlar, özellikle de Mitanni performanslarımızda, çok düşük volümlerde çalmamıza rağmen müziğin dinamikleri bizi ve seyirciyi çok etkiliyor. Bazı performanslardan sonra 5-10 dakika yerimizden kalkamıyoruz heyecandan, mutluluktan… Tabii ki stüdyoda kayıtlar yapıp, müziğimizi bir zaman kesitinde dokümante etmek önemli, ama temelde bir performans ekibi olduğumuzu, ve müzik ne olursa olsun, canlı çalımının başka hiçbir şeye değişilemeyeceğini düşünüyorum.

“Sadece lokum, havlu ve oyun havası tarzında müzik ihraç edilmesinden çok sıkıldım”

Işınsu: Önümüzdeki dönemde Türkiye ve yurtdışında planlarınız nasıl?

Alper: Albümümüzü kaydederken temel amacımız yurtdışına açılmak ve özellikle Avrupa’da kendimizi ve müziğimizi tanıtmaktı. Son zamanlarda çok sık dile getirdiğim bir husus var. Bizim coğrafyadan sadece lokum, havlu ve oyun havası tarzında müzik ihraç edilmesinden çok sıkıldım. Bu, Batılıları bize oryantalist gözle bakıyor olmalarından dolayı eleştirmemize rağmen, bizim işin biraz kolayına kaçtığımız bir husus. İskandinav ülkelerinden çıkan bir piyano trio kendi geleneksel müziklerini çalarak ilerlemek durumunda kalmıyor, ancak bizim yurtdışına ihraç ettiğimiz işler büyük ölçüde geleneksel müziğimiz etrafında sıkışıp kalıyor. İşin tabii ki yurtdışı pazarlarındaki talep ögesi de söz konusu. Ancak biz “Different City, Different Mood”da çaldığımız müziğin ya da stilin yaşadığımız coğrafyanın ötesinde daha genel değerler taşıdığına inanıyoruz. Dolayısıyla da, bu müziği Türkiye dışında da çalmak istiyoruz.

Alper Yılmaz Trio
Alper Yılmaz Trio – Ercüment Orkut, Alper Yılmaz, Volkan Öktem (soldan sağa)

Önümüzdeki ilkbaharda yapımcı firmamızın ortaklarından Murat Sezgi’nin organizasyonunda kısa bir Avrupa turnesi planlıyoruz. Aynı dönemde Ercüment’in Los Angeles’a, benim de New York’a geri taşınma durumlarımız var. Bu durumda müziği ABD’de de pazarlamaya çalışacağız. ABD, bu açıdan Avrupa’ya göre daha zor bir coğrafya ama yine de niye olmasın!

Tabii bu arada, hazır hızımızı almışken, yıl sonuna doğru yeni bir albüm için de çalışmalarımız sürüyor…

“İstanbul Avrupa’ya göre daha hareketli”

Işınsu: Türkiye’deki canlı müzik piyasası hakkında ne düşünüyorsunuz? Burada bulunduğunuz süre içerisinde bir gerileme ya da ilerlemeden bahsedebilir miyiz?

Alper: Benim canlı müzik piyasasıyla ilgili olarak tecrübem ağırlıklı olarak caz müziği ile kısıtlı. O yüzden bu tarz dışında konuşmam çok doğru olmaz.

Ancak özellikle caz müziği için baktığımızda pek çok başka arkadaşımızın tersine İstanbul’da, en azından Avrupa’daki büyük şehirlere göre, daha hareketli bir caz sahnesi olduğunu düşünüyorum. Avrupa tarafında en az iki-üç mekânda haftanın her günü canlı caz dinlemek mümkün. Anadolu yakasında da aynı şekilde birkaç mekân var. Paris’te bu tarzda en fazla iki ya da üç mekân sayabilirsiniz. Londra ve Berlin için de aynı şey geçerli. Hatta pek çok Avrupa şehrinde caz klübü diye anılan yerlerin büyük bir kısmı aslında ağırlıklı olarak blues çalınan mekânlar; yani çok da geniş bir caz sahnesi söz konusu değil aslında. O açıdan özellikle İstanbul’da biraz daha şanslıyız diye düşünüyorum.

Fotoğraf: Sedat Antay
Fotoğraf: Sedat Antay

Tabii bu “şimdilik” diyebileceğimiz bir husus. Genel gidişata bakacak olursak, durum politik değişimimizle paralellik gösteriyor, maalesef. Özellikle Gezi hareketinden sonra devlet yapısı içerisinde daha da yüksek bir ivme kazanan muhafazakârlık, homofobi, ve kültürsüzlük mekân işletmeciliğini oldukça güçleştiriyor, hatta imkânsız kılıyor. O yüzden önümüzdeki yıllar için çok da parlak bir şeyler göremiyorum açıkçası, kendi adıma…

Amerikan topraklarından çıkan caz müziği

Işınsu: XJAZZ Festivali kapsamında Berlin’de Ercüment Orkut ve Selen Gülün’ün projelerinde iki ayrı konser verdiniz. Avrupa, ABD’ye kıyasla caz müziğini yeni formlarla bir araya getirmeye daha meraklı gibi, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Alper: Avrupa tarihi tabii ki Amerika’ya göre daha eski; bu genel olarak müzik için de geçerli. Dolayısıyla Avrupa müziğinin genelinde—belki bir takım popüler formlar dışında—bundan kaynaklanan bir derinlik ve çeşitlilik tabii ki söz konusu. Ayrıca unutmamak lazım ki, her ne kadar caz müziği, içerisinde Avrupa ve Afrika öğeleri içeriyor olsa da, eninde sonunda Amerikan topraklarından çıkmış ve o toprakların kültürel öğelerini içinde barındıran bir müzik türü. Bu müziği Amerikan coğrafyasının dışına ihraç ettiğinizde bir süre sonra lokal öğeleri de içine alarak, ki bu enstrümantasyon olabilir, melodiler olabilir, yepyeni bir form olarak karşınıza çıkması çok normal. Bunun en belirgin örneklerinden birisi olarak 1930’lu yıllarda Fransa’daki roman müzisyenlerin de etkisiyle ortaya çıkan “manouche” sayılabilir. Bugün de baktığımızda Avrupa’da pek çok müzisyen yeni tarzları, enstrümanları, sesleri, teknolojiyi caz müziği kontekstinde kullanıyor. Aslında basitçe, “dışarıdan geleni” “kendinden olanla” harmanlıyor. Amerika’da caz zaten “kendinden olan.” Dolayısıyla, Avrupa bu konuda daha inovatif gözüküyor sanki…

Fotoğraf: Sedat Antay
Fotoğraf: Sedat Antay

Hoş, artık batı dünyası müzik konusunda da oldukça entegre oldu; dolayısıyla benzer yaklaşımları artık New York, San Francisco, Los Angeles gibi yerlerde de görmek mümkün tabii.

Işınsu: Yeni proje planlarınız var mı? Önümüzdeki dönemde Alper Yılmaz’ın müzik yolculuğu hangi yöne gidecek?

Alper: Açıkçası şu anda bir öngörüde bulunmak zor… Ancak şu anda birlikte çalmaktan inanılmaz derecede mutlu olduğum bir ekip içerisindeyim. Bu ekiple müziğimizi Türkiye dışına taşımak ve önümüzdeki aylarda bu ekiple yeni bir albüm yapmak kısa vadedeki amacım. Sonrasında neler olur, bilemiyorum.

Yıllarca “senede bir albüm” yapmak gibi bir hayalim vardı, ama şimdiye kadar bunu beceremedim. Bundan sonraki yıllarda daha üretken olmam gerekiyor. Genelde üretkenlik, üretkenliği doğuruyor. Dolayısıyla, müzik üzerine yoğunlaştıkça, birikimin ve emeğin kendi kendine beni yeni yönlere iteceğini düşünüyorum. Bakalım…

Kaybolan kitabevleri ve sığlaşan sosyal hayatımız

0

Türkiye’nin en köklü kitabevleri yüksek kiraları ödeyemediği veya internetten kitap satışlarıyla rekabet edemediği için bir bir kapanıp yerini, kozmetik, kıyafet ve ayakkabı mağazalarına bırakıyor. Gittiğimizde, kitabın çevirmenini sorabileceğimiz, öneri alabileceğimiz, çay içip sohbet edebileceğimiz kitabevi bulmak, çoğu kentte her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Zaten internetten kitap satışının da büyük bir bölümünü kontrol eden zincir mağaza kitabevleri kaplıyor her yeri…

Kitabevinde esas olan nicelik mi nitelik mi?

Bir kitabevi, yaptığı işin ruhuna uygun hareket edecek ise yayınladığı müzikten, çalışan elemanının niteliğine, kitapların sunuluş biçimine kadar her şey bir bütünlük oluşturmalıdır. Oysa zincir mağaza kitabevleri:

Kitaptan anlayan ve çevirmenlerden haberdar nitelikte eleman çalıştırmaz.
Sizin çalışanla diyaloğunuz kitabın ellerinde ya da başka bir mağazalarında olup olmadığını öğrenmekle sınırlıdır.
Kaliteli kitapların raf ömrü, satma kriterlerinden dolayı çok kısadır. Dolayısıyla sizin için çok önemli bir kitabı görmekten mahrum kalma ihtimaliniz çok yüksektir.
Herhangi birçok satan kitap, büyük bir alanı kaplayarak yüzlerce adet sergilenirken, akademik nitelikli kitaplar ancak bir adetlik yer bulur kendine raflarda ya da hiç yer bulamaz.
Kitapla ilgili ilgisiz yüzlerce obje her yanı kaplamıştır. Yeter ki satacak bir şey olsun!
Kitap da satan süpermarketlerde ise durum içler acısıdır. Birçok satmayan, kötü çeviri, özensiz baskılı depo kitapları, popüler kitapların yanında “şok fiyatlarla” satışa sunulur. Çocuğuna, çok sayıda kitap alma sevdasındaki birçok veli sepetine attığı 8-10 kitapla oradan ayrılırken o çocuğun ruhunu ne kadar örseleyeceğinin farkında değildir. Çocuk, bu kitaplarla buluşunca bir daha kitap okumak ister mi hiç emin değilim.

İnternet kitapçılığı ve kamusal alan!

İnternetten kitap satışıyla ilgili sorun, oradan kitap satışına karşı olup olmama şeklinde anlaşılmamalıdır. Taşrada zor koşullarda bulunan ve herhangi bir kitabeviyle bağ kuramayan okurun, kitaba ulaşım kolaylığı hiç yabana atılır bir şey değildir. Sorun: kampanya adı altında yapılan aşırı yüksek indirimlerin kentlerin kitabevlerine rekabet şansı bırakmamasıdır. Bu durum bariz şekilde tekelleşmeyi doğurur ki kültür alanında tekelleşme çok tehlikelidir.

Dağıtım ağını da elinde bulunduran tekeller, başta küçük yayınevlerine yaşama şansı bırakmayacak ve okuru isterse manipüle edebilecektir. Şimdilik ucuza kitap alan okuru, uzun vadede, tekellerin sunduğuyla yetinme sonucu beklemektedir. Bu durum, capcanlı olması gereken etik, estetik ve sosyal sorumluluk sahibi kitabevlerini, giderek çok az uğrayanının olduğu ölü mekanlara çevirir. Oysa entelektüel insanların, yazar, şair, çevirmenlerin, okurların ve çocukların hemhal olup birbirlerinin hayatlarına dokunabilecekleri en önemli mekanlardır kitabevleri.

Bir kentin sosyal dokusunun kalitesi, kitabevleri, sanat merkezleri, sokakları, meydanları, tiyatroları ve konser salonlarının varlığı ve niteliğiyle belli olur. Sanal dünyalarda dolaşıp, AVM’lerde vakit geçiren bireylerin, aile ve arkadaşlık ilişkileri de AVM’leşir. Bir süre önce AVM’lerin pazar günleri kapatılması gündeme geldiğinde ticaret bakanı “ticari kaybın yanında AVM’ler halkımızın yaşam tarzı olmuştur artık, kesinlikle kapatamayız” diyerek bu acı gerçeği çok çarpıcı bir biçimde dile getirmişti. Bizden söylemesi…

kitapevleri-3Tekelleşme her yerde

Geçtiğimiz yıl Amerikalı yazar James Patterson, bir sermaye grubuna ait olmayıp bağımsız olması ve çocuk reyonu bulundurması koşuluyla kitaplarının telif geliri olan 1 milyon doları küçük kitabevlerini korumak için onlara bağışlamıştı. Tekelleşme her yerde…

Fransa ise internetten kitap satışında en fazla yüzde 15 indirime izin verip, kitapların kargo ücretini alıcıya ödetmeyi yasal olarak uygulayarak kendi sosyal mekânları olan kitabevlerini korumaya çalışıyor. James Patterson’un duygusal çıkışına sevgiyle gülümserken, çözücü olmaya daha yakın duranın Fransa’nın uyguladığı yöntem olduğunu söylemeliyiz.

Stefan Zweig’ın Sahaf Mendel adında müthiş bir uzun öyküsü vardır. Sahaf Mendel’in başına gelen ilginç ve trajik olayları merak edenlere kitabı okumasını salık vererek biz, onun başka bir yönünden bahsedelim. Yılların sahafı Mendel için okumak yaşamanın kendisi olmuştur adeta ve okuduğunu kendine saklamaz o, Cannetti’nin Profesör Kien’i gibi kaçınık değildir. Yaşayan bir kütüphane olan Mendel, birikimiyle nice öğrenciye, akademisyene yardım ve rehberlik eder. Onların tezlerinin olgunlaşmasında büyük bir katkıda bulunur. Kıyıda, köşede hangi kitap ve araştırma kalmışsa Sahaf Mendel’in hafızasındadır.

Yazının başından beri anlatmaya çalıştığımız şeyin özü özeti budur belki de!

“Vardık, varız, var olacağız”

0

LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, Onur Yürüyüşü’nün yasaklanmasının ardından Beyoğlu’nun her yerine dağılma çağrısı yaptı.

Polis, Taksim ve İstiklal Caddesi’ni abluka altına aldı. Tüm gün boyunca homofobi, bifobi ve transfobi karşıtları gökkuşağı bayraklarıyla Beyoğlu’nun her yerinde “Vardık, varız, var olacağız” dedi.

Kapalı birçok alanda basın açıklamaları okundu

Komitenin Tünel’de basın açıklaması yapması engellendi. Bunun üzerine Beyoğlu ve Şişli’de açık ve kapalı birçok alanda basın açıklamaları okundu. 

Polis saldırısında kriz masasına ulaşan bilgilere göre en az 19 kişi gözaltına alındı, bir kişinin yüzüne gaz fişeği denk geldi.

Hazırlayan ve fotoğraflar: Ateş Alpar

onur-yuruyusu-2016-5onur-yuruyusu-2016-6onur-yuruyusu-2016-1onur-yuruyusu-2016-2onur-yuruyusu-2016-3onur-yuruyusu-2016-4"Vardık, varız, var olacağız"