Aktivistler müjde! Uzun bir aradan sonra Sivil Düşün AB programı yeniden başvuruları almaya başladı. Hak temalı çalışmalara destek veren programın en büyük özelliği ise siz aktivistleri prosedür ve bürokratik işlemlerle muhatap etmemeleri. Destek kategorilerini şöyle anlatmışlar;
Etkinlik / Toplantı Desteği
Sivil toplum örgütlerinin savunuculuk, ağ oluşturma, işbirliği ve güçlendirme çalışmaları destekleniyor.
Hareketlilik ve Ağ Oluşturma Desteği
Hak temelli konularda, ulusal ve uluslararası düzeyde, ağ oluşturma, işbirliği, ortaklık girişimleri ve karşılıklı öğrenme deneyimi için hareketlilik desteği sağlanıyor.
Örgütlenme Desteği
Taban örgütler ve dezavantajlı grupların kapasitelerinin geliştirilmesine ve güçlenmelerine yönelik destek sağlanıyor.
Kampanya Desteği
Sivil toplum örgütleri ve aktivistlerin savunuculuk çalışmalarında kampanya oluşturup yönetmelerine, görsel araçlarla çalışmalarını güçlendirmelerine katkı sunuluyor.
İletişim Desteği
Taban örgütlerinin ve sivil toplum örgütlerinin görünürlüklerini arttırmalarına ve kimlik oluşturmalarına destek sağlanıyor. Aktivist Programı ile yalnızca kategoriler değil, başvuru süreci de dönüşüyor.
Program ekibinin sürekli sizinle interaktif olarak çalışması başvuruların online olması, desteği tadından yenmez hale getiriyor. İncelemek ve başvurmak için sizi şöyle alalım.
1.Hayvanlar yaşamak istiyor. Onlar da hayatı seviyor ve ölümden korkuyor.
Yediğimiz etin etik olduğunu, “hayvansal gıdamızın” hayatını doyasıya ve mutlulukla yaşadığını, kesimhanelerde acı veya korku duymadıklarını düşünmek cezbedici olabilir. Ancak tüm yaşayan canlıların (hatta “mera hayvanı” denilen veya “organik” diye etiketlenenler bile) tıpkı bizlerin, kedi veya köpek gibi, ölümden korktukları aşikar. Hayattayken onlara nasıl davranılmış olursa olsun, kesimhane söz konusu olunca hepsi aynı korkuyu yaşıyorlar.
Yukarıdaki görüntü ölmek için sırada bekleyen bir ineğin yaşadıklarını gösteriyor. Dünyanın en mutlu ineğiyle çelişen bir görüntü.
2. Yumurta ve süt endüstrileri aşırı derecede ıztıraba ve ölüme neden oluyor.
Hayvanlara yumurta ve süt üretiminde zarar verilmediğinin söylenmesi sık karşılaşılan yanlış bir anlaşılmadır. Oysaki yumurta ve süt endüstrileri hayvanlara aşırı derecede acı çektirmekle birlikte, her yıl milyarlarca tavuğu ve yeni doğmuş civcivi ayrıca milyonlarca ineği ve buzağıyı öldürmektedir.
Normalde evcilleştirilmemiş tavuklar her yıl 12 ila 20 yumurta yumurtlar. Ama evcilleştirilmiş tavukların genleri her yıl 250 ila 300 yumurta vermeleri için değiştiriliyor. Bu durum da ıztıraplı ve genellikle ölümcül olan üreme bozukluklarına neden oluyor. Yumurta için yetiştirilen tavukların yüzde 95’inden fazlası o kadar küçük kafeslere hapsediliyor ki kanatlarını bile açamıyorlar. Ayrıca “kafeste üretilmemiş” ve “mera hayvanı” yumurtası olan yumurtaların çoğu binlerce tavuğun pis depolarda istiflendiği korkunç yerlerden geliyor. Yumurtlamaları için yetiştirilen tavukların birçoğunun gagaları aşırı kalabalık şartlarda birbirlerine zarar vermemeleri için acı verici bir şekilde kesiliyor.
Dahası insancıl hayvan çiftlikleri, küçük çiftlikler ve merdiven altı kuluçka olayları da dahil olmak üzere yeni tavuklar yumurta çiftlikleri için kuluçkaya yatırılıyorlar ve buralarda her yıl altı milyar erkek civciv boğularak telef oluyor. Aynı şekilde, tüm süt üretilen çiftlikler de üremeyi sömürmeye ve anneliği mahvetmeye dayalı. Tüm memeliler gibi, inekler de sadece kendi yavrularını beslemek için süt üretirler. Ancak küçük ve insancıl hayvan çiftlikleri de dahil tüm süt üretilen çiftliklerde buzağılar doğmalarından birkaç saat içerisinde annelerinden tamamen uzaklaştırılırlar. Çünkü ancak bu şekilde buzağılar için olan sütü insanlar içecektir. Erkek buzağılar dana eti için katledilir veya ucuz et için yetiştirilir. Dişi buzağılar en çok ihtiyaçları olduğu zamanda annelerinin koruması olmaksızın ilk iki veya üç aylarını yalnızlık içinde küçük odalarda geçirirler.
Yumurtaları için yetiştirilen tavuklar ve sütleri için büyütülen inekler yaşamlarının doğal bir evresi olan üreme miktarında düşüş olduğunda, yine katledilirler.
3. Bilim doğruluyor: Hayvansal ürün tüketmemize gerek yok.
İyi dengelenmiş bitkiye dayalı yeme şekli; protein, demir, kalsiyum, diğer vitamin ve mineraller bakımından zengindir. Bitki ağırlıklı beslenme şekli genellikle doymuş yağ çok fazla içermez, lif yönünden zengindir ve bol miktarda antioksidan içerir. Bu da obezite, kalp hastalıkları, diyabet ve kanser gibi modern dünyanın en büyük sağlık sorunlarının azalmasını sağlar.
2009 yılında, Amerika’nın yeme alışkanlığı ve beslenme konusunda en eski, en büyük ve en önemli yetkili kurumu Beslenme ve Diyetetik Akademisi tarafından (Academy of Nutrition and Dietetics) da insanın hayvansal gıdayla beslenmesinin doğasında olmayan bir durum olduğu söylendi. Vejetaryen ve vegan beslenme şekliyle ilgili yazdıkları bir makalede şunu belirttiler: “Amerika Diyetetik Kurumuna göre tamamen vejetaryen veya vegan tarzı yeme şekli de dahil olmak üzere iyi dengelenmiş vejetaryen yeme biçimi sağlıklı ve besin açısından yeterlidir. Hatta bazı hastalıklara karşı korunma ve tedavisinde sağlık açışından faydalı olabilir. Dengelenmiş bir vejetaryen yeme şekli hamilelik, emzirme, bebeklik, çocukluk, ergenlik gibi tüm dönemlerde ve hatta tüm sporcular için uygundur.”
4. Hayvancılığın vahşi hayatla savaşı
Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı’nın Hayvan Hasar Kontrol (HHK) programı (Animal Damage Control – ADC) Batı’nın hayvancılık endüstrisine zararlı olduğu düşünülen ve vahşi yaşamda hayatlarını sürdüren hayvanları denetlemek ve öldürmek için 1931 yılında kurulmuştur. Hükümet sonradan bu programın adını halkla ilişkiler uzmanlarının önerisi üzerine “Vahşi Yaşam Servisi” şeklinde değiştirmiş ve ilkelerini tehlikesiz gibi görünen “Vahşi Yaşamla Yaşamak” şekline dönüştürmüştür.
Aslında, Vahşi Yaşam Servisleri hayvan endüstrisi adına kır kurdu, ayı, dağ aslanı ve daha birçok hayvanı öldürmek için her yıl milyonlarca dolar vergi veriyor. Bu hayvanlar hayal edilebilecek en kötü ve en tüyler ürpertici yöntemlerle öldürülüyorlar: helikopterlerden vurularak, zehirlenerek, gaz ile zehirlenerek, eğitimli köpekler tarafından parçalanarak, boyunlarına atılan tuzaklarla boğularak ve onları güçsüzleştirerek yavaş yavaş öldüren bacak kapan tuzaklarla yakalanarak.
Vahşi Yaşam Servisleri tarafından her yıl öldürülen milyonlarca hayvanın arasında, acımasızca en fazla hedeflenen hayvan muhtemelen kır kurtlarıdır. Her yıl, binlerce kır kurdu Vahşi Yaşam Servisi’nin, tuzaklarını kontrol etmeye gerek duymamasından veya çalışanların sık sık haftalarca geri dönmemesinden tuzağa düşmüş bir şekilde acı çekerek yavaş yavaş ölüyor.
İnsanların biyolojik olarak hayvansal ürünleri tüketme gibi bir zorunluluğu yoktur ve çoğumuzun bitkiye dayalı besinlere ulaşma imkanı var. Başka seçeneklerimiz varken hayvanları yemek için öldürmek ve başka seçeceği olmayan masum hayvanları öldürmek affedilemez bir durumdur.
5. Hayvancılığın dünyadaki açlığa etkisi
Ekinlerden ve hayvanları beslemek için kullanılması gereken sudan taşımacılık ve çiftliklerden soframıza kadar geçen diğer aşamalara kadar et ve diğer hayvansal ürünlerin üretimi çevreye ağır bir yük bindirmektedir. Et üretimi için gereken yüksek tahıl miktarının ormansızlaşmaya, doğal yaşam alanı kayıplarına ve türlerin azalmasına çok büyük etkisi vardır. Sadece Brezilya’da, 5,6 milyon akreye (yaklaşık 22.4 milyon dönüm) denk gelen alan Avrupa’daki hayvanlara soya fasulyesi yetiştirmek için kullanılıyor. Bu durum da yoksul insanları kendileri için mahsul üretmek yerine hayvanları beslemek amacıyla para kazanmak için mahsul üreterek Dünya’yı kötü beslenmeye itiyor. Ancak çok daha düşük miktarda mahsul ve su gerektiren vegan beslenme şekli, veganizmi çevre üzerindeki etkimizi azaltmamız için en kolay, en eğlenceli ve en etkili yol haline getiriyor.
6. Hayvancılığın iklime ve çevreye etkisi
Her yaşayan canlı sera gazı üretir. Sera gazı Dünya’nın atmosferinde, doğa ve insanlar tarafından üretilen bir gazdır. Yüksek sera gazı üretimi Dünya’nın ısını yükseltir. Sera gazı en çok su buharı, karbon dioksit, metan gazı, nitröz oksit ve ozon tarafından meydana getirilir.
Dünya çapında tarım ve çiftçiliğin ürettiği sera gazı miktarı farklıdır. Çünkü her besi hayvanı üretiminin sistemi kaynakları kullanma şekli bakımından farklıdır. Tarımsal sistemler genellikle ikiye ayrılır: kaba tarım ve yoğun tarım.
Kaba tarım genel olarak meraya veya toprağa bağlı yapılan tarımdır. Örneğin sığır sürülerinin üretiminde sürü meralarda otlar. Yoğun tarım işleyişe odaklanır ve genellikle makineleştirilmiştir. Besi yeri sığır sürüsü üretimi için kullanılan yoğun tarım örneğidir.
Oluşturulan her sistemin çevreye etkisi vardır. Şu an Amerika Birleşik Devletleri’nde tüm sera gazı salınımının yüzde yedisini tarım oluşturmaktadır.
Besi hayvanı üretiminden dolayı oluşan karbon dioksit, araçların kullanılması için gereken yakıttan ve ekin, ormansızlaşma ve hayvanlar tarafından toprağın direkt kullanılması gibi toprağın yapısını değiştiren etkenlerden dolayı oluşur.
Besi hayvanı üretimi Dünya’da metan gazının en yüksek miktarda salım yapmasına ve Amerika Birleşik Devletleri’nin metan gazı salımında en yüksek üçüncü olmasına neden olmuştur. (Shepherd, 2011.) Metan gazının çoğu gübre depolamadan ve hayvanın sindirim sisteminde üretilmesi sonucu metan gazının bağırsak fermantasyonu yapmasından kaynaklanmaktadır. (Hermansen, 2011.)
7. Veganizm kalbinize iyi gelir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde kadın ve erkeklerde önde gelen ölüm nedeni kalp hastalıklarıdır. Her gün yaklaşık 2600 adet Amerikalı en sık karşılaşılan koroner kalp hastalığından, koroner arter hastalığı veya aterosklerosis diye bilinen bir tür kalp hastalığından ölmektedir. Bazı durumlarda bu hastalık felçlere neden olmakla birlikte Amerika’da ölümlere neden olan en büyük dördüncü hastalıktır.
Neyse ki, birçok insan için, koroner kalp hastalığını önlemek hayvansal ürünleri yememek, bitkiye dayalı diyetleri uygulamak, spor yapmak vesigara içmemek kadar basittir. Ancak korunmanın ötesinde, bitkisel beslenme şekli kalp hastalıklarını engelleyen ve bilimsel olarak kanıtlanmış tek tedavi şeklidir.
Vegan tarzı yeme şeklinin LDL’yi (“kötü” kolesterol) düşürdüğü defalarca belirtilmiştir. American Journal of Cardiology dergisinde yayımlanan bir çalışmada, az yağ içeren vejetaryen yeme biçiminin LDL’yi yüzde 16’lara kadar, besin değeri yüksek vegan beslenme şeklinin LDL kolesterolü yüzde 33’lere kadar düşürdüğü belirtilmiştir. Bitkiye dayalı yüksek lif içeren yiyecekler kolesterolü düşürmektedir.
8. Vegan olma diğer hastalıkları da önleyebilir.
Vegan olma vücuda yararlı olduğu için daha çok insan veganizmi deniyor. Bu şekilde beslenen insanların birçoğu enerjilerinin arttığını, ciltlerinin daha genç göründüklerini ve kendilerini hep genç hissettiklerini söylüyorlar. Evet, hep genç hissetmek biraz fazla iyimser olabilir ama vegan beslenmenin diğer Batı’nın yeme alışkanlıklarından daha yararlı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Hatta 2013 yılında ABD’nin sağlık hizmetleri kuruluşu Kaiser Permanente, tıp gazetesinde yayımlanan bir makalede doktorların tüm hastalarına bitkiye dayalı bir diyet önermeyi düşündüklerini belirtti. Ayrıca makalede “Sağlıklı beslenme tüm bitkiye dayalı besinleri yiyerek ve et, süt, yumurta gibi besinlerin yanı sıra rafine edilmiş ve işlenmiş besinleri de azaltarak sağlanabilir. Doktorlar özellikle yüksek tansiyonu, diyabeti, kardiyovasküler hastalığı ve obez olan hastalar başta olmak üzere tüm hastalarına bu tarz bir beslenme şeklini tavsiye etmeyi düşünmeliler.”
9. Biz aslan değiliz.
Anatomik kanıtlar vücudumuzun daha çok bitkiyle beslenmek için dizayn edildiklerini belirtiyor. Çoğu otçul çok az bir miktarda ot olmayan besinleri de yer, ancak bunlar genellikle böceklerdir. (bilerek veya yanlışlıkla) Az miktarda bitki olmayan besinleri tüketmesi onların otçul olmadığı anlamına gelmez ve insanların bitki olan ve bitki olmayan farklı yiyecekleri yemeye uyumlu olduğunu kanıtlamaz.
“Hem etçil hem otçul” %50 et ve %50 ot anlamına gelmez. Birçok eleştirmen şempanzelerin hem etçil hem otçul olduğunu düşünür ancakşempanzeler %95-99 oranında bitkiyle beslenir. Ve kalan kısmın büyük bir kısmı et değil akkarıncalardır. Eğer insanlar hem etçil hem de otçulsa, anatomik kanıtlar bizim aynı türden olduğumuzu kanıtlıyor: neredeyse hep bitkiyle beslenen türden.
Hayvanlar genellikle bize benzer, diğer primatlar da neredeyse hep bitkiyle beslenirler.
Et yiyebildiğimiz için hem etçil hem otçul olduğumuzu söylemek sadece saçmalıktır. Ona bakılırsa karton da yiyebiliyoruz. Ve “yetenek” açısından bu olaya bakılırsa kediler de hem etçil hem otçul olmalı çünkü neredeyse her kedi reklamında kedilerin bitkisel karışımlar yediğini görüyoruz. Kimse kedilerin yediklerine bakarak onların hem etçil hem otçul olduğu hakkında bir tartışmaya girmiyor. Ama insanlar için bu tartışmanın olması gerektiğini şevkle dile getiriyorlar.
“Köpek dişi” denen dişimiz aslında sadece bir isim. Diğer goril, at ve su aygırı gibi otçulların da köpek dişleri var. Hatta neredeyse vegan olan şempanzelerin bizimkilerle kıyasla çok daha büyük köpek dişleri var.
En az dört milyon yıl öncesinde yaşamış olan atalarımız yüksek ihtimalle vejetaryendi. Hayvanlar arasında, bitkiyle beslenenler en uzun süre yaşayan hayvanlardır. Ve insanlar da kesinlikle bu kategorinin içindedir. (Evet, bu modern tıptan çok daha önceki zamanlarda da geçerliydi.)
Diğer otçul hayvanlarla aynı süre boyunca, etçillerden ve gerçek hepçillerden daha az uyuyoruz.
Boğularak ölümlerin en yaygın nedeni et yemektir. Ancak gerçekten etçil veya hepçil olanlarda böyle bir sorun görülmemektedir.
10. Et ve mandıra çiftçileri bile vegan oluyor.
Hof Butenland Kuzey Almanya’da Jan Gerdes ve Karin Mück tarafından kurulan çiftlik hayvanlarının bulunduğu bir koruma alanı. Jan yıllarca mandırada çiftçilik yaptı ama sonra büyük bir karar verdi ve vegan oldu. Sonrasında da burayı bir koruma alanına dönüştürüp hayatının geri kalanını çiftlik hayvanlarına adayarak ve onların sömürülmesine engel olmak için çalışarak geçirdi. Hayvanları kullanan, yiyen ve sürekli olarak onları kesimhaneye gönderen Jan şunları söyledi:
“Önceleri hoşuma gittiğini inkar edemem. Başka bir yol yoktu geçinmem için. Ama şimdi onlar bana arkadaş gibi geliyor. Onlarla konuştukça mutlu oluyorsunuz. Bir domuzla, kediyle ya da köpekle konuştuğunuz gibi bir inekle de konuşuyorsunuz. Ben bunda hiçbir fark görmüyorum. Hepsi çok özel hayvanlar ve ben onlarla konuştuğumda mutlu oluyorlar. Hatta bana bir şeyler anlatıyorlar. Bu birlikte yaşamanın güzel bir yolu.”
Hof Butenland hakkında websitesinden ve çiftlik hayvanlarıyla aramızdaki ilişkiyi, veganizmin tarihini, insanları vegan olmaları için motive eden etik, çevresel ve sağlıkla ilgili nedenleri anlatan harika ve yeni bir belgesel olan Live and Let Live adlı filminden daha fazlasını öğrenebilirsiniz.(Hof Butenland’ın dünyadaki en mutlu buzağıya ev sahipliği yaptığını unutmayın.)
11. İnsancıl hayvan çiftlikleri diye bir şey yok.
Yemek için başka hayvanları öldüren hayvanlardan farklı olarak, bizim seçme şansımız var. Onlar mecburiyetten öldürüyorlar ancak çoğumuz damak zevkimizden veya zahmetli olmayışından et yiyoruz. Ancak gereklilikten öldürmekle zevk için öldürmek arasında ahlaki açıdan çok büyük bir fark var.
Dahası fabrika çiftliklerinde hayvanlara acı veren zorbalıkların birçoğunun gerçekleştiği küçük mera alanları ve hatta insancıl davranıldığına dair sertifikası olan en iyi yerler de aynı süreçten geçiriyor hayvanları. Bu süreçlere cinsel şiddet, üreme yeteneklerinin sömürülmesi,annelik duygusunun sistematik bir şekilde mahvedilmesi, anestezi yapılmadan acı vererek hayvanları sakatlamak da dahildir.
12. Değerlerimizi korumak
Hayvanlara verdiğimiz zararın yüzde 98’inin yeme biçimimizden kaynaklandığı tahmin ediliyor. Ancak bilimsel kanıtlar yaşamak için ete, süte ve yumurtaya ihtiyacımızın olmadığını inkar edilemez bir şekilde belirtiyor. Sağlıklı yaşamak için et yemenin gerekmediğini anladığımız halde ve bitkisel besinlere ulaşabilme imkânımız olduğu halde hala et ürünleri yemeye devam ediyorsak ve hayvanları bu yüzden öldürüyor ve onlara zarar veriyorsak bu durum sadece tadını sevdiğimiz için yaptığımızın bir göstergesidir.
Ancak zevk için hayvanlara zarar vermek önem verdiğimiz başlıca değerlere aykırıdır. Zaten bu yüzden mesela köpek dövüşlerine prensip olarak karşıyızdır. Ama bu durumda görülüyor ki hayvanları zevk için öldürmek nedense bir durum için yanlışken diğeri için sorun teşkil etmiyor.
Değerlerimizin anlamlı olabilmesinin tek yolu kendi değerlerimiz olabilmesidir. Çünkü bizim verdiğimiz kararın sonuçları haline gelirler. Ve her gün beslenme şeklimizi tercih etme fırsatına sahibiz. Eğer insaniyeti şiddetin üstünde tutuyorsak, eğer merhametli olmayı gereksiz yere acı çektirmekten önemli görüyorsak ve eğer hayvansal olmayan ürünleri hayatımızdan çıkarma imkânımız varsa, o halde veganizm değerlerimizi göstermenin en uygun şeklidir.
BirGün’den Burcu Cansu’nun özel haberi hepimizi şoke edecek fakat maalesef ilk kez duymadığımız türden sapıklıkları övüyor ve öneriyor. Dağıtılan dini kitapta çocuklara, hayvanlara ve ölülere tecavüz ettiklerinde eğer orgazm olup hayvanın ya da ölünün içine boşalırlar ise abdest almaları ve kaza namazı kılmaları gerektiği yazıyor.
Bu sapık cümleleri okuyan küçük ve istismara açık beyinler ise ölüler ve hayvanlara tecavüz etmenin tecavüz değil de “doğal” ya da normal bir şey olduğunu düşünüyorlar. İşte tecavüzcü bir nesil böyle yetişiyor.
Kitapları yazanlar, öğretenler, yetiştirenlerin zihniyeti ne ise aklı istismara açık olan çocuk da eğer kendi aklını kullanmaz ise onu yetiştirenler gibi sapık oluyor. Bu durum bu şekilde çok yoğun biçimde devam ederse şu an gördüğünüz gibi tecavüzcü bir toplum ortaya çıkıyor.
Çocuk her türlü istismara açıktır çünkü çocukluk, çocuğun öğrenme ve kavrama yetisi en aktif olduğu dönem olmakla birlikte çocuk pasif-alıcı dönemdedir yani kavrayış olarak yetişkinlerin yönlendirmesine müsaittir. Neredeyse tüm bilim dalları çocukluk döneminde öğrenilen ve yaşanan şeylerin hayatımıza ve karakterimize etki ettiğini kabul edip destekliyor. Bu yüzden çocukluk döneminde öğrendiklerimiz ve yaşadıklarımız çok önemlidir. Bu konu ile ilgili detaylı ve yararlı bir videoyaşuradanulaşabilirsiniz.
Tecavüzcü toplumlarda tecavüz artık kültür olduğu için toplumun temsilcisi olan her bir birey (kendini o toplumdan hisseden) tecavüzler karşısında tepkisizdir çünkü kendisi de o toplumun bir parçasıdır. Topluma getirilen eleştiri o birey hiç tecavüz etmemiş bile olsa ona yönelik bir suçlama olmuş olacağından (kendisi de tecavüz toplumunun bir temsilcisi olduğundan) tecavüzü savunur. Ensar vakfı olayları buna en açık örnektir. Dinci ümmet Ensar vakfı kendi ülkülerine hizmet ettiği için kendi çocuklarını bu derneğe feda etmiş durumda ve tecavüzcüleri savunmaktalar. Bu tip bir toplumdan sağlıklı düşünebilen bir toplum olarak bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir toplumun her bir bireyine rehabilitasyon gerekmektedir. Fakat mevcut devlet mevcut sapık toplum üzerinden var oluyorsa toplumun düzelmesini asla istemeyecektir. Çünkü dengeler sarsılacak ve devlet güç yitirecektir. Tecavüzcü toplumun yarattığı devlet de tecavüzcüdür. Mahkemelerde tecavüzcülere tanınan tolerans ve verilen destek de bunu en açık örneğidir.
Bu yüzden tecavüzün kültür olduğu yerde mağdurun acıları umursanmaz ve tamamen tecavüzcünün zevki ve çıkarı üzerine ortak bir düşünce hakim olur, öyle giyinmeseymiş, örtünseymiş, türbana girseymiş, çarşafa kapansaymış, o saatte orada ne işi varmış gibi tecavüzcüyü değil de tecavüze uğrayanı suçlayan sapkın bir bakış açısıdır bu. Oysa tecavüze uğrayan çarşaflılardan, hayvanlardan ve damacanadan kimse bahsetmez. Buna başka bir örnek te süt endüstrisinde süt üretimi için sürekli olarak ineklere tecavüz edilmesidir. Süt içen ve bunu destekleyen kişilere bunu söylediğimizde tecavüzcülere karşı çıkmak yerine bu tecavüzü hatırlatan kişiye saldırmayı tercih ederek tecavüzcünün yanında saf tutarlar.
Unutmamak gerekir ki cinsellikte sapıklık başkasına zarar verdiğin andan itibaren başlar. Bunun bedensel ya da ruhsal olması bir şeyi değiştirmez. Tecavüz tecavüzdür. Bu noktada sapıklık, var oldukları ve kimseye zarar vermedikleri halde tecavüze uğrayanlar değil, çeşitli bahanelerle kadına, erkeğe, LGBTİQ bireye, hayvana, damacanaya tecavüz edenlerdir. Fakat sapıkların egemen olduğu toplumlarda sapıklar kendilerini değil sapıklıklarını yüzüne vuranları sapık olmakla itham ederler. Kısacası güç tecavüzcüde ise tecavüz suç olmaktan çıkar. Burdan sonrasını haberin detaylarına bırakıyorum:
Skandal ifadelerin olduğu kitabı yazarını tanıyorum diye dağıttırdı.
Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki Cavit Çağlar Ortaokulu’nda Okul Müdürü Nurettin Köksal’ın talimatıyla Seyda Muhammed Konyevi’ye ait “Ramazan Risalesi ve Üç Aylar” kitabı dağıtıldı.
Kitap içeriğinde, “Herhangi bir hayvan ile cinsel ilişkide bulunarak ya da istimna ile menisi akan kimsenin orucu bozulur, yalnız kaza gerekir” benzeri pek çok garip ifade yer alıyor.
Kitabın içerdiğindeki dini ifadelerin çocuklar için uygun olmadığını belirten öğretmenlerin tepkisi üzerinde kitap birkaç saat içerisinde geri toplandı.
Nöbetçi öğrenciler tarafından ders içerisinde 7’nci ve 8’inci sınıf öğrencilerine dağıtılan kitapların içeriğini bilmeyen görevli öğretmenlerin, dağıtıma itiraz ettikleri bildirildi.
Öğretmenlerin kitabı inceledikten ve çocuklar için “uygunsuz” pek çok ifadeyi gördükten sonra okul müdürü ile tartıştıkları, tartışmaların ardından kitabın birkaç saat içerisinde geri toplandığı öğrenildi.
Öğretmenlerin itirazıyla kitap toplanıyor
BirGün’ün edindiği bilgiye göre, öğretmenler kitabı inceledikten sonra Müdür Köksal ile tartışmaya başladı. Kitabın dağıtımı için, “Milli Eğitim’in onayı var mıdır?” sorusu üzerine Köksal’ın, “Ben yazarını tanıyorum” dediği belirtildi.
Öğretmenlerin kitabın içeriğine itiraz etmesi üzerine öğretmenlerin “dinsizlikle” suçlandığı ve “Siz de kaynak kitap aldıramazsınız” tehdidi ile karşılaştığı öğrenildi.
Bütün tartışmalara karşın öğretmenlerin, kitabın içeriğinden kaynaklı çocuklar için uygun olmadığında ısrar etmesi üzerine kitabın birkaç saat içerisinde geri toplanarak öğretmenler odasına getirildiği bildirildi. Kitapların toplatılmamaması halinde, 5’inci ve 6’ıncı sınıf öğrencilerine de aynı kitabın okutulacağı ifade edildi.
Ölülerle ilişkiye girilebilir!
Öğretmenler tarafından incelenen ve karşı çıkılan kitabın içeriğinde tartışma yaratacak bazı ifadeler şöyle:
*Herhangi bir hayvan veya ölü ile cinsel ilişkide bulunarak ya da istimna ile menisi akan kimsenin orucu bozulur, yalnız kaza gerekir.
*Cinsi arzuyu tam tatmin etmek. İster cinsi ilişkide bulunan (etkin), ister bulunulan (edilgen) olsun cinsi ilişkide bulunanlara kefaret orucu tutmaları gerekir. Bu ilişkide boşalma olmasa da temasın gerçekleşmesiyle suç gerçekleşmiş olur. Ancak temas edilenin yaşayan şehvet duyulabilecek bir yaşta olması şarttır. Eğer bir kadın kendisini küçük çocuk ya da deli ile ilişkide bulunmak için teslim ederse yine kefaret orucu gerekir.
*Unutarak yemek, içmek ya da cinsel ilişkide bulunmak orucu bozmaz. Oruçlu olduğu halde unutarak yiyip içen kimse, orucunu tamamlasın. Onu yedirip içiren ancak Allah’tır. Cinsi ilişkide aynı manadadır. İlişki sırasında oruçlu olduğunu hatırlayan, hemen ilişkisini çeker. Eğer hatırladıktan sonra, beklerse orucu bozulur. Sabah vaktı girmiş olma korkusu ile kendini çekse de sabah vakti girdikten ve kendini geri çektikten sonra, menisi aksa bir şey lazım gelmez.”
“Kısa etek giyen öğrenci aranıyordur”
Edindiğimiz bir diğer bilgiye göre ise okulda birden fazla çocuk, Köksal’ın fotoğraf çekmesi için okula getirdiği akrabası tarafından tacize uğruyor. Yaşanan taciz olayından sonra çok sayıda velinin okula gelerek dilekçe doldurduğu ve olayı mahkemeye taşıyacağı belirtildi.
Köksal’ın veliler ile konuşarak dilekçelerini geri çektirdiği, ancak velilerden birinin ısrarlı tutumu sonucunda olayın mahkemeye taşındığı ve tacizcinin tutuklandığı ifade edildi.
Yaşanan tutuklamanın ardından Müdür Köksal’ın, öğretmenler odasında sürekli kız öğrencileri suçlayarak, “Öğrencinin eteği kısaysa aranıyor” dediği bildirildi.
Öğretmenler tarafından ikaz edilmesine rağmen tutum ve davranışlarını değiştirmeyen Köksal’ın İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne şikâyet edildiği, fakat sadece sözlü uyarı aldığı öğrenildi.
Orijinal adı, Born Into Brothels: Calcutta’s Red Light Kids olan bu başyapıt dilimize Kalküta’nın Çocuklarıolarak çevrilmiştir. Zana Briski ve Ross Kauffman’ın yönetmenliğini yaptığı bu eseri belgesel olarak nitelemek gerçekten haksızlık olur. Ben uzunca buna kameraya kaydedilmiş sosyal sorumluluk projesi veya başarı öyküsü demeyi tercih ederim.
Hikâye, Zana Briski’nin belgesel fotoğrafları çekmek için Hindistan’ın Kalküta şehrine yerleşmesi ile başlar. Belgesel fotoğrafçısı olan Zana Kalküta’da seks işçilerinin fotoğraflarının yer aldığı bir belgesel serisi çekmeyi planlamaktadır -ki zaten 10 sene sonunda Zana bu belgesel fotoğraf serisinitamamlayacaktır-.
Bu amaçla geldiği Kalküta’da bütün gözler Zana’ya çevrilir. Amerikalı bir kadının Kalküta’ya gelip genelev mahallesinde ev tutması ve elinde fotoğraf makinesiyle dolaşması doğal olarak şüphe çeker ve ilgi uyandırır. Zana’ya en çok ilgiyiyse fotoğraflamaya geldiği kadınların çocukları gösterir. Ve işte hikâyemiz de tam burada başlar.
Zana buradaki çocuklarla çok çabuk kaynaşır. Hayatta en çok sevdiği şey olan fotoğrafçılığı bu çocuklara öğreterek onların hayatında bir farklılık yaratmak için 10 çocuğa gönüllü olarak kurs vermeye başlar. Hayatlarına dokunduğu ve yakınlaştığı bu çocuklar için bir şeyler yapmak isteyen Zana, artık belgesel fotoğrafçılığı değil manevi annelik yapmaktadır.
Anneleri gibi seks işçisi ya da babaları gibi alkolik olmak istemeyen çocuklara bir çıkış yolu arar Zana. Belgesel boyunca izleyeceğimiz bu uğraş ve olaylar örgüsünden bahsi burada kesmekte yarar görüyorum. Geçelim hissettiklerimize ve genel kurguya.
Başta şunu belirtmeli ki belgesel boyunca genelev mahallesine taşınıyorsunuz diyebilirim. Çünkü bu belgesel üçüncü bir gözle dışarıdan değil birincil gözden ve bir çocuk bakış açısıyla içerden izleyeceğimiz hayatların anlatıldığı gerçeğe en yakından dokunacağımız türden bir yapıt. İşlenişi olay örgüsü ve sürprizleriyle bizleri sürekli odak halinde ve canlı tutuyor. Zaten daha baştan başlıyorsunuz “Zana yardım et bu çocuklara!” demeye ki Zana’nın çocuklarla ilgilenişi ve yaptıkları baştan sona duygu seviyenizi en hassas noktada tutuyor zaten.
Baharat kokularını değil, gerçek sefaleti anlatan bir başyapıt
İzlediğimiz Hindistan’ın arka yüzünü sıradan bir belgeseldeki gibi baharat kokuları ve renkleriyle değil birebir açlık ve sefaletiyle hissediyoruz. Gerçek yaşamlara dokunduğumuzu, kurgunun ve yönlendirmelerin bir adım ötesine geçtiğimizi anlıyoruz.
Zana hem fotoğrafçı ve daha çok insan olarak büyük bir iş başardı ve ödüle doymadı bu yapıtla. Ödüllerinin en büyüğü ise Avijit Halder oldu diyebiliriz. En son olarak bu yıl vizyona girecek olan Basmati Blues isimli filmin yapımcı stajyeri oldu Avijit. Fotoğrafçılığa ise ara vermeden devam ediyor. Başarısızlıkları ise kurtaramadığı çocuklar oldu. Puja Mukerjee’nin ise annesinin yolundan giderek seks işçiliğini seçmesi sanırım en üzücü son oldu. Gene de birçok çocuğun hayatına dokunan bu kadına övgüleri bitiremiyor ve bu başyapıtı izlemenizi şiddetle tavsiye ediyoruz.
Art Sheep internet sitesinden Jonathan Stone’un yayınladığı bir habere göregörme engelliler için pornografik kitap hazırlanmış.
Stone hazırladığı haberde şöyle diyor: “Görme engellilerin de görebilen insanlarla nasıl ayni deneyimlere sahip olduklarını hiç düşündünüz mü? Ben düşünürüm. Bu durumda görme engelliler için bir porno kitabının yayınlandığını öğrendiğimde duyduğum heyecan ve şaşkınlığı tahmin edebilirsiniz.”
Lisa J. Murphy, görme engellilere seksüel heyecan uyandırmanın zorluğunu Tactile Mind: A Book of Nude Photographs for the Blind/Vision Impaired (Dokunmatik Akıl: Görme Engelliler İçin Nü Fotoğraflar) isimli kitabında aşmış. Kitap, 17 adet ısıya duyarlı beyaz, 3 boyutlu plastik sayfalardan oluşuyor. Her bir resmin yanında, Braille alfabesiyle yazılmış açıklayıcı bir metin de bulunuyor.
Ayrıca Murphy, Tactile Atelier Bookmark (Dokunmatik Atölye Ayracı) isimli küçük bir boy seri hazırlamış; hem kitabı hem de bu seriyi internetten temin edebilirsiniz.
Senenin ilk festivali Back to Nature Fest, 19-24 Mayıs tarihleri arasında Fethiye, Katrancı Koyu’nda dünyanın birçok yerinden gelen katılımcıların eşliğiyle gerçekleşti.
Japonya’dan Hindistan’a, İran’dan Avrupa’nın birçok ülkesine kadar değişik noktalardan gelen kişiler, festivalin farklı kültürleri bir araya getirmesi açısından kilit bir noktada gerçekleştiğini gösteriyor. Dünyanın zor zamanlar geçirdiği bu günlerde, birçok millete ait insanların, dans ve müzik ile barış dolu, huzurlu bir ortam yaratmaları aslında hepimizin ne kadar aynı ve dünya vatandaşı olduğumuzun göstergesidir.
Dünyanın dört bir yanındaki birçok insan tarafından tanınan Dark Whisper, Necropsycho, Suduaya gibi DJ’lerin performanslarının sergilendiği festival, renkli görüntüler ile eşsiz manzaraların kesiştiği Katrancı Koyu’nda bir hafta boyunca sürdü.
“Gerçekten inanılmaz bir yer”
DJ’lerden Dark Whisper, “Gerçekten inanılmaz bir yer. Deniz kenarının ferahlatıcı etkisi ve kalabalığın enerjisi… Organizasyon da gerçekten iyi, bizler için rahat ve keyifli bir ortam yaratmışlar. En azından ben ve arkadaşlarım böyle hissettik. Çok uzun sure orada kalma şansım olmadı ama gördüğüm kadarıyla stage de çok iyi tasarlanmış. Dekorasyon doğal etraf ile ilişki içinde. Çok aşırıya kaçmaması iyi olmuş, böyle daha doğal duruyor” diye Back to Nature festivali hakkındaki yorumlarını Gaia Dergi‘ye iletti.
Birçok farklı türden iyi sanatçının seçimi ile karışık ve gerçekten iyi bir line up oluşturulduğunu düşünen DarWhisper, Back to Nature Festivali sayesinde Türkiye’de ikinci kere bulunuyor. “Herkesi hissettim. Ortadoğu ve Avrupa, bu kalabalık ile birbirine bağlanmıştı. Bu, gerçekten iyi bir kültür değişimi. Avrupa’daki festivallerde Ortadoğu’dan gelen çok fazla insan göremezsiniz. Burası, her iki taraf için iyi bir etkileşime, birleşime sahip.”
Fotoğraf: Can Kandemir
Dark Whisper “Müzik kelimelerin ötesinde sanırım. Kelimeler ile anlatmak zor fakat insanları ve durumları birleştirmeye çalışıyorum. Müzik ile içinde yaşadıkları gerçeklikten uzaklaşabiliyorlar. Belki de bu yüzden bazen müziğim yoğun bir şekilde ortaya çıkabiliyor. Fakat bütün farklı duygulara erişmeye çalışıyorum” diyeyaptığı işlerle ilgili dinleyicilere neler anlatmaya çalıştığını söyledi.
2017 Back to Nature Festivali gelişmelerini takip etmek içinFacebook sayfasını takibe almayı unutmayın.
MAKHism‘in festival için çektiği fotoğraflardan bazıları; tamamına bakmak için Facebook albümüne göz atabilirsiniz:
Bilge Bilen‘in festival için çektiği fotoğraflardan bazıları; tamamına bakmak için Facebook albümüne göz atabilirsiniz:
Pakistan kökenli Amerikalı sanatçı Ayqa Khan‘ın illüstrasyonlarına baktığınızda şüphesiz ki ilk ve en çok dikkatinizi çeken şey O’nun çalışmalarında yer alan çarpıcı karakterlerin, bacak, kol ve çenelerindeki kıllardır.
Genç Amerikan kültürünün totemleri ve Güney Asya’nın motiflerini harmanlayan kadın çizimlerinde vücut kıllarını gizlemiyor. Kadınların, ayaktayken, otururken, dizleri üstündeyken, rahatça sigara içerken, bir pist boyunca gezinirken cesur pozlarını çiziyor ve bunu yaparken de karakterlerinin vücut kıllarını saklamıyor.
Doymuş mor, yeşil ve turuncu renklerden oluşturduğu arka planın ortasına sakin yüzleri, uzanmış kol ve bacaklarıyla birlikte kadın figürlerini yerleştiriyor. Khan, amacının bu durumu normalleştirmek olduğunu çünkü vücut kıllarının o kadar da büyütülüp dikkate alınacak bir şey olmadığını, son derece doğal olduğunu ve toplumun da bu algıdan uzaklaştırılması gerektiğini vurguluyor.
New York tabanlı illustrator ve fotoğrafçı genç sanatçı, ana akım medyada yansıtılan basmakalıp fotoğraflara duyulan arzu üzerine şunu söylüyor: “Asyalı kadınlar çoğu alanda yeterince doğru temsil edilemiyor ve ben bunu en doğal yolla açıklama ihtiyacı hissediyorum.”
Khan kendisini internet sanatçısı olarak tanımlıyor ki bu doğru, özenle küratörlüğünü yaptığı Tumblr hesabı ve sanat odaklı çalışmalarını yayınladığı birinternet sitesi var. Tumblr üzerinden birçok takipçisi, vücut kıllarını gizlemeden yaptığı çalışmaları için teşekkür etmek üzere onunla etkileşime geçiyorlar. Mesela; bir hayranı ona şöyle demiş:
“Aslında ağlıyorum çünkü, hep vücut kıllarım nedeniyle acı çektim. Ama seni görmek çok güzel ve ruhuma dokunan gerçekten rahatlatıcı bir şey.“
1 - 7
Khan’ın hayatı ve daha ötesini öğrenmek üzere The Huffington Post genç sanatçıyla bir röportaj gerçekleştirmiş.
Öncelikle bize biraz kendinden ve Brooklyn’deki hayatından biraz bahseder misin?
Sanırım, Pakistan kökenli Amerikalı olan nesil benimle başlıyor ve tüm hayatım New York’ta. İki sene önce okul nedeniyle Brooklyn’deydim, fakat biraz okula ara vermeye karar verdim ve Long Island’a geri göndüm. Kendimi çok yalnız hissetmiştim Brooklyn’de, fakat döndüğüm yer ailemin yanı olmasına rağmen kendimi yalnız hissetmeye devam ettim. Hiçbir sorumluluk almadan yiyecek ve barınma ihtiyacımın karşılanması harikaydı ama sanki üzerimde bireysel hedeflerimle ilgili çalışmam konusunda dile getirilmeyen bir baskı vardı.
Babamın, benim aslında bireysel hedeflerim doğrultusunda sürekli çalıştığımın ve yarattıklarımın farkında olduğunu hiç sanmıyordum. O’nun bu konuda ne düşündüğü konusunda emin değilim.
“Birçok çalışma bana esin kaynağı olabiliyor”
Geçmiş röportajlarından birinde şöyle bir şey okumuştum sanıyorum. Çalışmalarını etiketlemekten kaçınıyorsun gibi bir şeydi. Çalışmalarını ve düşüncelerini kitleyle paylaşmanın hayatını etkilediğini söyleyebilir miyiz?
Çalışmalarımı internet üzerinden online olarak yapıyorum ve internet her şeye inanılmaz erişim sağlayan koca bir platform. Mesela; kütüphaneye ya da müzeye gitmediğim zamanlarda bile internet üzerinden birçok çalışma bana esin kaynağı olabiliyor. Üstelik sanatçılar arasında da online çalışmalarımızı paylaşıp aktif geri bildirimler alıyorduk. Hiçbir zaman sanat okuluna gitmedim ya da sanat üzerine herhangi bir ders almadım. Tasarlayabileceğim bir alanım da yoktu açıkçası. Ve hep kendi çalışmalarımı kendim eleştirdim. Yaratıcı süreç benim için önemliydi ve internet de kendimi izleme açısından bana bu olanağı yarattı.
Senin çalışmalarında, ana akım medyada yansıtıldığı gibi ticari ve geleneksel olan fotoğraflar görmüyoruz. Cesurca vücut kıllarını çalışmalarındaki enteresan figürlerde görebiliyoruz. Bu bir estetik seçim mi? Eğer öyleyse neden?
Vücut kıllarını çiziyorum. Çünkü amacım bunu artık normal kılmak. Vücut kılları da çok da abartılacak kadar önemli bir şey değil ve bu algıyı toplumdan uzaklaştırmalıyız. Şunu söyleyebilirim ki geçmişte ben de saçlarımın uzunluğu ve kalınlığı konusunda arkadaşlarımdan ve ailemden “kaba” ya da “kadınsı değil” tarzı birçok eleştiri aldım. Bu nedenle bu tutumu özellikle kırmaya çalışıyorum.
İki boyutlu çalışmalarında kullandığın renk tonlarında radikal geçişler göze çarpıyor. Etkilendiğin, sana ilham veren sanatçılar var mı?
Bu konuda Güney Asya kültüründen oldukça etkileniyorum. Özellikle kıyafetlerinden ve sinemasından. Aynı zamanda çok farklı yıllarda değişim gösteren Amerika gençlik kültüründen çok etkilendim. Değişik duyguları açıklamak için farklı araçlar kullanıyorum. Mohammed Fayaz, inanılmaz illüstrasyonlarıyla beni hep çok etkilemiştir. Takip etmekten keyif aldığım diğer sanatçılar ise Hassan Hajjaj, Shirin Neshat, Hossein Fatemi ve Shadi Ghadirian.
“Ana akım medya hep tek taraflı”
İllüstrasyonlarında ve çalışmalarında genelde Güney Asya kültürüne farklı bakış açıları getiren gerçek yüzler ve çizimler kullanıyorsun. Bu doğru bir yöntem mi sence ve senin işinin bir parçası mı böyle çalışmak?
Kesinlikle doğru bir yöntem. Güney Asya kadınları çoğu alanda doğru temsil edilmiyor ve ben artık bunu doğal yollardan açıklama gereksinimi hissediyorum.
Ana akım medyada Güney Asya kültürü, hep tek taraflı, basmakalıp, tümüyle doğru olmayan bir şekilde yansıtılıyor. Geleneksel dayatmalar bizi bazı şeyleri, kalıp halinde düşünmeye zorluyor. Mesela; benzin istasyonu işleten adamın hep Hintli olması gibi. Ya da sanat yahut müzik alanında kariyer yapmayı seçen insanların aileleri tarafından “asi” ya da “ailenin yüz karası” olarak etiketlenmesi gibi. Artık medya projeleri kalıplaşmış ve aslında bir bütün olarak halkı temsil ediyor. Benim gibi sesler mesela “radikal” oluyor. Kendim gibi davranıyorum. Bu sınırları yıkmaya da devam etmek istiyorum.
Sanat dünyasında gezinen genç sanatçı bir kişilik olarak, çalışmalarınızı online sergilediğinizde güvenlik açısından vesaire iş ya da özel hayatınızı etkileyecek, hayat dersi almanıza sebep olan olaylar yaşadınız mı?
İnternet üzerinden “sanatçı olmak”, en kafa karıştırıcı ve beni tüketen etiketlerden biri. Online çalışmanın, neredeyse kendini yansıtma ile gelen bir sorumluluk olduğunu öğrendim. İnsanlar çalışmalarınızı beğeniyor ve takip ediyor ancak bir yanlışınız olduğunda da eleştiri getirme konusunda oldukça hızlılar. İnternet üzerinden sıkı ve sabırla çalışma insanların hayatına ciddi bir değişim getirebilir ve bu değişim çoğu zaman korkutucu olur. İnternet, iş açısından bir şeyleri hızlandırmak adına bir potansiyel olabilir ama bu yine de böyle hissetmemin önüne geçmiyor.
Bir noktada “sanatçı” olmanın ne demek olduğunu ve gelenekler değiştiği zaman, sanatın da sürekli kendini yeniden tanımlayan bir şey olduğunu kavramaları gerekir belki -ki bu çok kafa karıştırıcı geliyor bana-.
En başarılı yönetmenlerden biri olan vegan yönetmenJames Cameron‘u, çekmiş olduğu Terminatör, Avatar, Titanik, Yaratık gibi birçok filmden ve senaryosunu da yazdığı diğer film ve topladığı ödüllerden biliyoruz.
Cameron’u diğer yönetmenlerden ayıran başka bir özelliği ise filmlerinde imgesel mesajlar vermesi. Örneğin; Avatar’da insanların doğayı ve hayvanları nasıl katlettiğini, katlederken orada bulunan yerlileri de doğa ile birlikte sırf daha fazla para için yok ettiğini anlatıyor. Fakat burada konuyu daha ilgi çekici kılmak için filmi uzaylılar üzerinden çekiyor.
Aynı şekilde Terminatör gibi bir aksiyon filminde özellikle insan denen türün dünyaya nasıl düşman olduğunu, dünyayı nasıl yok ettiğimizi ve insan türünü bundan vazgeçirmenin neredeyse imkânsız olduğunu şu sözlerle dile getirtiyor: “Maalesef siz insan denen canlılar kendinizi öldürmeye programlanmışsınız. Sizi kimse kurtaramaz.“
James Cameron uzun yıllardır Terminatör olarak da tanıdığımız, vücut geliştirme konusunda ikon olmuş Arnold Schwarzenegger ile çalışmakta. Arnold, et yemeyi bırakmış. Bunda James Cameron ve sağlık sorunlarının çok etkisi var.
Özellikle bugün yediğiniz etlerle birlikte vücudunuza aldığınız karbonhidrat ve mikroskobik varlıklar kısa ya da uzun vadede çok büyük sağlık sorunlarına da neden olabiliyor. Bu yüzden genellikle doktorlar yaşlandığınızda eti yasaklıyorlar. Çünkü vücudunuz etin verdiği tahribatı artık kaldıramıyor. Bunla ilgili olarak güvenilir ve akademik bilgi almak isterseniz Uzm. Kardiyalog Murat Kınıkoğlu’nun internet sayfasını öneririm. Et ve diğer hayvansal “gıda”ların nasıl vücudunuzu mahvettiğini gayet açıklayıcı biçimde anlatıyor.
”Eğer biri size et yemenin sizi güçlü yapacağını söylüyorsa unutmayın ki bu yalanı size et satmak için söylüyordur. Aklınızı kullanın”
Arnold bize şöyle diyor: “Gittiğim doktorların çoğu bana artık et yemeyi bırakmamı söylüyordu ve ben de bunu uygulamaya başladım. Size şunu söyleyebilirim, kendimi harika hissediyorum.“
Terminatöraynı zamanda hayvansal “gıda” yada “ürün” üretiminin iklim değişikliğine neden olduğunu ve küresel ısınmanın en büyük iki nedeninden biri olduğunu da hatırlatıyor.
Küresel ısınmanın başlıca sebepleri fosil yakıtların yakılması ve ormanların tahrip edilmesidir. Fosil yakıtların yakılması ile karbondioksit gazı açığa çıkar. Ağaçlar ve diğer bitkiler de fotosentez yapmak için havadaki karbondioksiti kullanırlar. Böylece ormanların yok edilmesi de karbondioksitin artmasına sebep olur. Hava kirliliğinin yüzde 75’inde karbondioksit gazı bulunduğunu göz önüne alırsak karbondioksit gazının devamlı kontrol altında olması çok önemlidir. Bloomberg Karbon Saati bu noktada devreye giriyor. Bu saat atmosferdeki aylık karbondioksit seviyesini gerçek zamanlı olarak ölçüyor. Şu anda karbondioksit seviyesi 400 ppm civarında seyrediyor. (Atmosferdeki karbondioksit seviyesinin anlık değişimini Bloomberg Carbon Clock sitesi üzerinden izleyebilirsiniz.)
Bilim insanları karbondioksitin sanayi devriminden önceki değerlerinin 280 ppm civarında olduğunu tahmin ediyorlar. Karbondioksit değeri ilk olarak 1959 yılında ölçülmüş ve sonuç 316 ppm olarak bulunmuştu. Bloomberg’e göre, bu değer 450 ppm’e ulaşırsa –ki birkaç 10 yıl içinde ulaşacağı tahmin ediliyor- hava kirliliği tehlike sınırını geçmiş olacak. İklim değişikliğinin yıkıcı sonuçlarını önlemek amacıyla kurulan 350.org iklim grubu, karbondioksit seviyesinin bir an önce 350 ppm’e düşmesi için çalışmalarda bulunuyor. (Bilim insanları tarafından atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonunun üst güvenlik limiti 350 ppm’dir.) Türkiye’de de aynı prensibe sahip olan 350 Ankara ve 350 Antalya gruplarında güncel gelişmeleri bulabilirsiniz.
Bloomberg ayrıca karbondioksitin mevsimsel değişikliğine kanmamamız gerektiğini söylüyor. Zira bahar aylarında kuzey yarımkürede, bitki örtüsünün havadaki karbonu absorbe etmesi sebebiyle karbondioksit miktarı düşer. Ancak genel orana bakıldığında, değerin sürekli arttığını görebiliyoruz.
2015 Kasım ayında, Dünya Meteoroloji Örgütü, atmosferdeki sera gazı konsantrasyonunun 2014 yılında kırılan rekora ulaştığını bildirdi. Aynı zamanda, İngiltere’nin ulusal hava ajansı The Met Office, 2015’te Dünya yüzeyindeki ortalama sıcaklığın endüstri öncesi döneme kıyasla 1 derece yükseldiğini not düşüyor.
Bloomberg Karbon Saati nedir? Nasıl çalışır?
1958 yılı Mart ayında The Scripps Oşinografi Araştırma Enstitüsü, Hawaii’de bir rasathanede karbondioksit gözlemciliğinin öncülüğünü yaptı. Daha sonra buna paralel bir girişim de 1974 yılı Mayıs ayında NOAA* tarafından başladı ve NOAA, günümüzde hâlâ çalışmalarını sürdürüyor. Bloomberg Karbon Saati’nin grafik üzerindeki karbondioksit verileri NOAA Mauna Loa Rasathanesinden alınıyor.
Gerçek zamanlı karbondioksit seviyesini hesaplayabilmek için son üç yılın verileri ve son dört haftanın ortalama verileri kullanılıyor ve algoritmayı bu değerler besliyor. Her yeni haftanın verileri yeni bir analizi başlatıyor, bu da günlük saat değerlerini ve eğim çizgisini (grafikteki sarı çizgiyi) devamlı güncel tutuyor.
Her hafta iki tahmin oluşuyor: Saatin sürekli akması ile dört haftalık günlük tahminve son eğim çizgisini baz alarak oluşan gelecek yılın tahmini. Grafiğin sonlandığı yerde hemen bir sonraki değerler başlıyor ve bu şekilde sürecin aksamadan devam etmesi sağlanıyor.
*NOAA, Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin Dünya’daki hava ve deniz olaylarını araştırması amacıyla görevlendirilmiş bir kurumdur.
Yann Tiersen, 23 Haziran 1970 yılında Fransa’nın Brest şehrinde doğdu. Ne mutlu ki kendisi hakkındaki bu yazıyı, pek çok değerli sanatçı için yapıldığı gibi arkasından değil henüz yaşarken yazabiliyoruz. Ondan fazla enstrümana adeta hayat verip yaptığı müzikle sohbet etmemizi sağlayan bir müzisyen Tiersen. İçimize işleyen, kimi zaman düşünmemize yardım edip kimi zaman da hüngür hüngür ağlatan… Mesela bir mevsim olsa muhtemelen bahar olurdu. En çok da sonbahar. Dingin, huzurlu bazen de tedirgin haliyle notaları kanatlandırıp kulağımıza kondurur.
Fransa’da tanınması 1998 yılında yayınladığı üçüncü albümü La Phare ile gerçekleşirken bizler onu biraz daha geç bir zamanda, 2001 yılında Amelie filmi için yaptığı müzikleri ile tanıdık.
Jean Pierre Jenuet’nin 2001 yılında çektiği Le fabuleux destin d’Amelie Poulain (Amélie Poulain’in Masalsı Kaderi) yani Amelie ne kadar ünlendi ve izlendiyse, filmin müzikleri de en az o kadar dinlendi ve etki yarattı demek yanlış olmaz.
Tabii Tiersen’i dinleyebileceğimiz tek film Amelie değil. Erick Zonka’ya ait ’98 yapımı La Vie Rêvée des Anges (Meleklerin Düş Yaşamı), André Téchiné yönetmenliğindeki ’98 yapımı Alice et Martin ve Christine Carrière yönetmenliğindeki ’99 yapımı Qui Plume la Lune? ile Amélie’den sonraki soundtrack çalışması ise bir Alman yapımı olan Good Bye Lenin / Elveda Lenin (2003, Wolfgang Becker) filmlerinde karşımıza çıkar.
Sadece filmlere hayat vermeyen gündelik hayatta da ruhumuza dokunacak işler peşinde olan bu güzel adam, Palestine adlı şarkısından yılda bir defa verdiği ücretsiz senfonik konserlere, her sahnesinde farklı yorumladığı şarkılarından gerekirse aynı anda iki müzik aletini konuşturmasına kadar çok özel biri… Amelie filminin soundtrack’iniyapmakla kalmayıp aynı albümde toy piyano, carillon, banço, mandolin, gitar, harpsikord, vibrafon, akordeon, piyano, bas gitar ve melodika enstrümanlarını kendisi çalmıştır.
Amelie’den psychedelic müziğe
Müziğini kimi zaman çok fazla enstrümanla yapan Tiersen bazen de oldukça minimalist bir tutum sergileyerek örneğin sadece piyano ile bizleri kendine hayran bırakır. Konserlerinin ve albümlerinin büyük benzerlikleri yoktur. Doğaçlamaya önem verir. Yani ezberden ziyade ruh halini, içini, zihnini yansıtır dinleyicilerine.
Son yıllarda bahsi geçen filmlere yaptığı tarz müzikten biraz uzaklaşıp psychedelic tarza yönelmiş ve daha sert ritimler ile bas kullanmaya başlamıştır. Türkiye’ye en son 2010 yılında İstanbul’a gelen Yann Tiersen umarız en kısa zamanda yine gelir.