Ana Sayfa Blog Sayfa 433

Bir şiddet unsuru olarak penis

1

Hâlâ tecavüzü, bir kadın sorunu olarak görüyorsanız bu yazıyı okumayın, sadece şiddet ya da cinsel bir suç olarak görüyorsanız ise eril sistem sizi eline geçirmiş demektir.

Siz tecavüz etmenin ön provası olan havaya küfürler savurmayı; sevincinizde de, üzüntünüzde de gösteriyorsunuz. Dilinize doladığınız cinsel organımızla tehdit etmeyi şaka mı sanıyorsunuz? Her gün bu tehditle yaşayan kadınların her an bunun gerçekleşeceği ortamlarda bulunmalarını; sokakta, evde, okulda sadece kadın
olmasından dolayı korku yaşamasını ne kadar anlayabiliyorsunuz? Hiçbir tecavüzcü tek başına suçlu değil, küfürlerinizle büyüttüğünüz, erk düşüncelerinizle beslediğiniz erkeklere dönüp bir bakın şimdi! Aa göremiyorsunuz… O zaman toplumdaki kadınların kız çocukların durumlarına gözünüzü iyice açarak tekrar bakın, derim.

Toplumda penisin bir güç imgesi olarak algılanması, ataerkilleşmenin başlangıcına kadar götürülebilir. Kadının cezalandırılabilme yöntemlerinden biri olarak (tecavüz) erkeğin penisini devreye sokması, yeni toplumsal örüntülerle çağlar boyu sarmal halinde, biz kadınları, kendi kıskacına alarak tecavüz kültürüne kadar getirmiştir. Bir tehdit olarak algılanan penis, pek çok kötülüğün de faili haline gelmiştir.

Bir insan bir canlıya neden tecavüz eder?

Monique Plaza’ya göre tecavüz (sosyal), bir erkeğin (sosyal) bir kadın üzerinde tahakküm kuran bir davranışıdır. Tecavüz, sosyal cinsiyetlendirme eylemi olarak gerçekleşmek için salt bir penis ve bir vajinaya ihtiyaç göstermez. Bir şişenin anüse sokulması durumunda tecavüz genital içerikli olmamasına rağmen, sosyal olarak cinsiyetlendirilmiş biçimde kadın ve erkeği simgesel olarak içermekle cinseldir. Bu durumda erkek tarafından tecavüze uğrayan mağdur erkek, o anda bir “sosyal kadın”dır. Tecavüz, eril ve dişil cinselliklerin normal olarak saldırgan ve girişken, kırılgan ve kendini koruması gereken şeklinde kurulduğu bir içerikle cinsiyetlendirme, tecavüzün toplumsal bağlamını oluşturmaktadır.

Tecavüzün toplumsal bağlamı oluşturulduğunda tecavüz hiçbir kadının deneyimlerine yabancı değildir. Bu nedenle tecavüzü yaşamamış kadınlar dahi kendilerini bu konum altında görmekte, kendi bedenleriyle bu cinsellik algısı üzerinden ilişkilenebilmektedirler. Örneğin; 1985 ve 1986 yılları arasında Endonezya Borneo’nun Gerai bölgesinde yaşayan Dayak Topluluğu hakkında antropolojik bir araştırma yürüten Helliwell, yerli bir kadının evine giren erkeğin ona cinsel olarak zarar verebileceğini söylediğinde, kadın onun sadece bir penis olduğunu ve bir penisin bir insana nasıl zarar verebileceğini sormuştur. Dayak Toplumu, penisin zarar verebilecek iktidarlı bir uzuv olarak algılanmadığı bir toplumsallık örneğidir. Bu toplumda toplumsal cinsiyet, genital organlara bağlı olarak değil, belli işleri yapabilme kapasitelerine bağlı olarak inşa edilmiştir.

Hepimizin bildiği erk düşüncenin kendini haklı çıkarma yollarını; Alberto Godenzi cinsel şiddet üzerine yaptığı araştırmada tecavüz mitlerini beş kategoriye ayırmaktadır. Bu mitlerden birincisi, cinsel şiddeti tahrik eden kadınlardır. Bu önyargıya göre, kadınlar belirli saatten sonra dışarı çıkamaz, o saatte çıktıysa dahi tek başına herhangi bir La Viol , Tecavüz , 1934 Ressam Rene Magrittekamusal alanda bulunamaz. Hele ki, bir erkeğin içki – kahve davetini kabul edip tecavüze uğradıysa bu sonucu zaten tahmin etmesi gerekiyordu, algısıdır.

İkincisi, hiçbir kadına rızası dışında tecavüz edilemez. Tam olarak kadın direnseydi, bağırsaydı, tecavüze uğramazdı, mantığının karşılığıdır.

“Mazoşistçe bir düşüncedir”

Üçüncüsü, kadınlar gizli gizli tecavüze uğramak istiyor. Cinsel şiddete maruz kalmış kadının bundan hoşlanacağını düşünmek mazoşistçe bir düşüncedir.

Dördüncüsü, tecavüz, iç güdümsel bir cürümdür. Adam kadının “davetkâr” davranışlarıyla o denli tahrik olmuştur ki artık elinden başka bir şey gelmez. Cinsel içgüdü karşı konulamaz bir şeydir. Biyolojik bir zorunluluk olarak erkeklerin seks ihtiyaçlarını herhangi bir canlıya isteğine bağlı olmaksızın saldırması siz ikiyüzlü erklerin kendinizi savunma yöntemlerin başka bir şey değildir.

Beşincisi, saldırgan bir yabancıdır algısıdır. Saldırganlar sadece yabancı kişiler olsaydı, aile içi tecavüz olgusundan bahsedemezdik.

Bu mitler erkek egemen sistemin erkleri koruyan hukukta ve toplumsal düzlemde tecavüzcüyü haklı çıkarmak için kullanılan yargılardır. Cinsel saldırıyı meşrulaştırma yöntemiyle kadını tecavüz ederek mağdur eden sistem, ikinci kez suç ortağı hatta suçlu olarak göstererek cezalandırmaktadır.

feminizm

“Korku, kurdu olduğundan büyük gösterir”

Korku, ad koyma ve koyulan adları sorgulama hakkınızı elinizden alır. Ben ve başkası arasındaki mesafeleri ortadan kaldırır ve şiddetin ahmakça bir inkârı olan katılımı meydana getirir. Biz kadınlar evet korkuyoruz, her an taciz edilmekten her an tecavüze uğramaktan, toplumsal normlarınıza uymadığımız için “eril cezalandırma” şekillerinizden korkuyoruz. Aynı toplumsal düzlemde mağdurluğumuza bir de sizin kurallarınız ekleneceği için korkuyoruz; devlet, hukuk, aile hepsinde var olduğunuz ve düzeni sürdürdüğünüz için korkuyoruz. Bu sistemin kişiyi toplumsallaştırması öylesine kusursuz ki, değer yargıları öylesine dört başı mamurdur ve bu sistem insan toplumları içinde öylesine uzun ve evrensel biçimde süregelmiş ki, kaba kuvvete dayanmıyormuş gibi görünen şiddet şeklinizden korkuyoruz. Kullandığınız dilin, baskıcı ahlak anlayışının, korkutup sindirmelerin sessiz ve derinden işleyen, ağır ama etkili çalışan bir parçası olarak nasıl kullandığınızı bildiğimiz için korkuyoruz. Ama günümüzü ters-düz etmeye ne kadar yakın bir çağ, biz bu korkuları yıllarca içimizde taşıdık artık neden korkmayacağımızı çok iyi biliyoruz.

Son olarak, tecavüz, şiddete dayalı cinsellik değil, cinsellik görünümlü şiddettir. Biz kadınlar için bedensel kadın duruşunun penisin tehlike olarak kodlanması temelinde tecavüz, yüze atılan yumruktan çok farklıdır. Tecavüz, erkeklerin kadınların bedenleri üzerinde kurdukları kontrol mekanizmasının cezalandırma yöntemlerinin önemli bir parçasıdır. Bu şiddet biçimini kullananların kendi bencil amaçları için kadın bedenine, aklına, ruhuna el koyma tahakküm alma istekleridir.

“Tecavüzcüler korunuyor”

ARTEMISIA GENTILESCHITecavüze uğrayan kişinin bunu dile getirme süreci toplumsal olarak dört tarafı kuşatılmış mağduriyet ve suçlanmayı içerirken, tecavüz bir dava konusu haline gelebildiğinde ise; bir yanımızda “Neden bağırmadın?”, “Üzerinde ne vardı?” ,“Hayır dedin mi peki?” diye soran savcılar, bir taraftan tecavüzcü erkeği savunan avukatlar, kadını yaralayan, sorgulayan, yaşadığı saldırı ve travmayı yeniden üreten bir arenaya dönüştürüldüğü üstelik bu durumu yeniden üreterek aynı olayı defalarca kadına yaşatıldığı bir ortam haline gelmiştir.

Bu zorluklara bir de kadına “ispat”, “rızasının olup olmadığı” yükü eklenirken “suçlunun savunulma hakkı” adı altında tecavüzcüler korunuyor ve kadınlar hukuk sistemi tarafından bir kez daha cinsiyetçiliğe maruz bırakılıyor. Çözüm, hiçbir zaman tek celsede açıklığa kavuşmayan, her zaman yeniden görülmesi gereken bir dava şekline dönüşmüştür.

Diğer taraftan patriyarkal, heteroseksist, erkek egemen sistemin, kadını bu suçun öznesi haline getirdiğini ve tecavüz suçuna ortak olduğunu görüyoruz. Kadının oturuşu, kalkışı, kıyafeti, duruşu, susuşu bu suça neden olarak görülüyor. Oysa biliyoruz ki tecavüz bir erkeklik suçu ve eylemidir. Bu kültür “erkekliğinizi” beslemeye devam ettikçe, ister tüm tecavüzcüleri ortak idam edin, ister hepsini hadım edin, ister hepsini müebbet hapse atın, ister suçluyu suçlaya kırdırarak “vicdanınızı” rahatlatın, yeni tecavüzcüler doğurmaya, bizlere tecavüz etmeye ve katletmeye devam edecektir. Ağzındaki küfrü bırakmadan, tecavüz kültürüyle yüzleşmeden, kendinize ayna tutmadan, tecavüzü ortadan kaldıramazsınız. Bu suç bizim değil, biliyoruz. Utancı ise, hiçbir zaman bize ait olmamalı.

Kaynak:
Feminist Politika, http://www.sosyalistfeministkolektif.org/images/stories/fp/fp_sayi14.pdf s.14 Erişim Tarihi: 25.11.2016

Özdemir, O. “ Bir Cinsiyetlendirme Pratiği Olarak Tecavüz”,  Kasım 2014, Cins Arı, Ankara.
Direk, Z. “https://zeynepdirek.wordpress.com/2012/12/15/korku-ve-politika/,  Erişim Tarihi: 13.5.2016
Godenzi, A. “Cinsel Şiddet”, Haziran 1992, s. 19-29 Ayrıntı Yay. İstanbul.

Başlık görseli: Panmela Castro, Wide Walls

Hayvan istismarına vurgu yapan 15 çizim

Hayvan istismarına vurgu yapan bu 15 çizim, insanların hayvanlar üzerindeki uygulamaları hakkında hepimizi bir kez daha düşündürüyor.

Roller değişiyor: Hayvanlar işkenceciye dönüşüyor ve normal şartlarda maruz kaldıkları durumları insanlara uyguluyor. Şiddet içerikli bu çizimler hayvanlara uygulanan her türlü istismara dikkat çekiyor.

Konuya gönül veren sanatçılar, olayın “empati yaparak” anlaşılacağı konusunda hemfikirler. İnsanlar tarafından hayvanlara uygulanan şiddet, bu çizimler vasıtasıyla ortaya dökülerek çarpıcı bir etki yaratıyor. İşte, bizi bir kez daha düşünmeye sevk eden 15 eleştirel çizim:

 

Bilimin ilerlemesi için doğru yoldayız değil mi?
Bilimin ilerlemesi için doğru yoldayız değil mi?
Mezbahane koşulları
Mezbahane koşulları…
Vee… En iyi eğitilmiş insan ödülleri sahiplerini buldu.
Vee… En iyi eğitilmiş insan ödülleri sahiplerini buldu.
Yasadışı bahis partisi
Yasadışı bahis partisi.
Kasaptayız
Kasaptayız.
Lezzetli bir yemek mi hazırlamak istiyorsun?
Lezzetli bir yemek mi hazırlamak istiyorsun? Sol taraftaki ıstakoz: Kaynar suya attığımız zaman çığlık atmasından nefret ediyorum! Sağ taraftaki ıstakoz: Bu çığlık değil, sadece çıkan havanın sesi!

 

Bu yem hâlâ iş görüyor.
Bu yem hâlâ iş görüyor.
Hayvan istismarina vurgu yapan 15 cizim Hayvanlarin intikamı da gercekler kadar korkunc! -8
Biraz daha hindi alır mısınız? Ve şimdi… Bu bölgeden dolduruyoruz.
Hayvan istismarina vurgu yapan 15 cizim Hayvanlarin intikamı da gercekler kadar korkunc! -9
Suşiye bayılıyorum.
Bu sene bunlar moda
Bu sene bunlar moda.
Yoruma gerek yok.
Yoruma gerek yok.
Kuşların intikâmı.
Kuşların intikâmı.
Oldukça özel bir koleksiyon.
Oldukça özel bir koleksiyon.
Bütün domuzların eti yenir.
Bütün domuzların eti yenir.
Hadi, en güzel selfimiz için bir kez daha!
Hadi, en güzel selfimiz için bir kez daha!

Kaynak: Demotivateur
Hazırlayan: Melike Ekici

Eşcinsellerden nefret etmenizin nedeni sizin de eşcinsel olmanız olabilir

1
Eşcinsellerden nefret ediyorsanız sıkı durun: Nefretinizin sebebi, muhtemelen sizin de eşcinsel olmanız.

Eşcinsellik, biseksüellik, trans, interseks gibi cinsel yönelim davranışları mevcut. Toplumumuz kısaca bunlara ibne demeyi tercih ediyor. Toplumumuz aynı şekilde ibnelerden nefret ediyor. Peki nefretin sebebi ne? Nefretinizin sebebini bilmediğiniz sürece bu nefret akılsız bir nefrettir ve size de zarar verir. O halde birlikte bazı sorular sorarak bu akılsız nefretin kökenine inelim.

alperen ocaklarindan onur yuruyusune tehdit

Alperen ocakları, dinciler, ülkücüler özellikle bu topraklarda her yıl düzenlenen eşcinsel onur haftasına saldıracaklarını açıkladılar. Bu nefretin altında ne yattığını kendilerine sorduğumuzda cevap vermeyecekler, öncelikle dini sebepler ortaya atacaklardır, dini sebeplerin de aslında bir gerekçe olmadığını gördüklerinde ise sosyal ya da kültürel sebepleri ortaya koyacaklardır, fakat bunların da gerekçe olmadığını ortaya koyduğumuzda geriye hiç duymak istemedikleri bir gerçeklik kalacak: Gizli eşcinsellik.

Gizli eşcinsellik; eşcinsel ya da biseksüel olduğunun farkında olmama durumuna verilen addır. Muhtemelen bunu ilk başta “nası farkında olmayacaz la” diye karşılayacaklardır, açıklayayım; toplumsal cinsiyet denen bir şey var bu, toplumun sizden biyolojik (bedensel) cinsiyetinize göre davranmanızı beklemesi sonucu ortaya çıkıyor. Penisi olan erkek, vajinası olan ise kadın. Bu tamamen fiziksel bir özellik olmakla birlikte sizin aslında ruhen ne olduğunuzu kesinlikle belirlemez. İnsan kendini ne hissediyorsa odur. Zaten toplumun bizden beklediklerini başarmak ya da başaramamak durumları değil mi bizi strese, gelecek kaygısı ve depresyona sürükleyen?

Toplum ezbercidir, şekilcidir. Eğer güzel bir etiketin ve imajın var ise senin ruhen ne olduğunu umursamazlar. Kişiler eşcinsel olup olmadıklarını çoğu zaman sorgulamazlar çünkü topluma göre bu büyük bir hatadır, ayıptır. Kişi kendini sorgulamaz ya da deneyimlemez ise ne olduğunun farkına varmadan biyolojik cinsiyetini ve toplumsal cinsiyetini oynar. Bu oynama durumu çeşitli ruh hastalıklarına ya da bozukluklara neden olabilir. Kişi önce eşcinsel olma durumunun doğal ve utanılmayacak bir şey olduğunu kavrar ve bir şekilde kendini sorgular, deneyimler ise kendinin ne olduğunun farkına varabilir. Kendisi olan insan daha gerçektir, olmayan ise robot. Daha gerçek olmak mutlu eder mi bunu bilmiyoruz ama sahte olmak kesinlikle mutsuz ve huzursuz eder. Bu açıdan kişilerin kendilerini toplumsal cinsiyete bu kadar adamaları aslında kendi varlıklarını, benliklerini ve yaşamlarını toplumsal cinsiyet denen canavara feda etmeleri anlamına gelir.

escinsellerden nefret ediyorsanizKişinin Türk ya da Müslüman oluşunu sorgulamaması ile erkek ya da kadın olmasını sorgulamaması aynı şeydir bence. Bu sorgulamama durumu ise başka var olma durumlarını anlayamamak, dolayısı ile onların varlığına karşı da saygısız olmayı doğuruyor. Kişinin kendini sorgulamamasının en büyük nedenlerinden biri din, toplum gibi kısıtlayıcı mekanizmalardır. Çocuk eşcinsel olduğunu fark etse bile açıklayamaz çünkü bunun bir cezası vardır. Toplum aile üzerinden var olduğu için çoğalmaya eğilimli bireylerin var olmasını isterler. Bunun örneklerini on binlerce evli-çocuklu eşcinsel erkek ya da kadından biliyoruz. Biyolojik olarak kadın ya da erkek olan kişi biyolojik ve toplumsal görevlerini yerine getirmekte zorlanmayacaktır fakat bu kişilerin sevişmeleri de asla ruhunun katıldığı bir sevişme değil bir angarya olabilir. Polislerin, imamların, bakanların, işçilerin, müslümanların kısacası her zümrenin içinden eşcinseller vardır. Bunların çoğu toplum/mahalle baskısından dolayı farkında olsalar bile bunu gizlerler.

Homofobinin (eşcinsellerden nefret etmek) gizli eşcinselliğin sinyali olduğuna dair elimizde güçlü kanıtlar var. Mesela ABD eşcinsellikle savaş derneği başkanı yıllarca buna karşı mücadele ettikten sonra eşcinsel olduğunu fark etmiş ve derneği kapatmıştı. Gene geçtiğimiz yıllarda bir faşist, LGBTİ yürüyüşünden önce linç çağrısında bulunmuş, bu kişinin daha sonradan özellikle erkek çocuklara karşı cinsel manada ilgisi olduğu ortaya çıkmıştı. Ayrıca Orlando’da eşcinsel kulübünü basarak insanları öldüren IŞİD üyesinin de aslında eşcinsel olduğu ortaya çıktı. Örnekler çoğaltılabilir. Ben torunları olduktan sonra eşcinsel olduğunu fark eden kişiler de gördüm. Çocukları olduğu halde başka bir kadına aşık olan ve ona yalvar yakar ağlayan kadın da gördüm. Kendini tanımak işte bu yüzden önemlidir. Kendini tanımazsan çoluk çocuğa hatta torun torbaya karışırsın, geriye dönüp bir bakarsın ki bu kişi sen değilmişsin. Yazıktır.

escinsel

Saldırdığın aslında kendindir.

Meinnhof tanrıçam der ki köleler özgür olmak isteyenlerden nefret eder. Evet bir insan bir insana kendisine tecavüz etmediği ya da istemediği bir şey yapmadığı halde neden saldırır? Bu şundan da olabilir, o insanın saldıran insana bir şeyler hatırlatma durumu. Gizli eşcinsel olan kişi bu durumu sürekli bilinçaltına ittiği ya da yok saydığı için etrafında ona bunu hatırlatacak kişilerin dolaşması ona acı verebilir bu durumda onlara saldırarak kendini rahatlatmak isteyecektir. Tabii ki bu durum hem gereksiz, akılsız bir nefret doğması ve gereksiz bir enerji kaybından başka bir şey olmayacağı gibi gizli eşcinsel olan kişinin kendine saldırması anlamına da gelir. Kişi gizli eşcinselin varlığını kendi sosyal görevine ya da kendi varlığına tehdit olarak görüyor olabilir. Yani: Yarası olan gocunuyor.

Dinler

Hepimizin de kabul etmesi gerektiği gibi tüm ilahi dinler homofobiktir. Bunun en önemli nedenlerinden biri dinin kendisi olmakla birlikte din üzerindeki hükümdarlık durumunun heteroseksüel erkeklerde olmasıdır. Ama şöyle bir şey sormak lazım, madem tanrı eşcinselleri sevmiyor onları neden “yaratıyor”? Peki madem öyle, neden tüm hayvan türlerinde eşcinsellik var? Homofobi ise yalnızca insan denen türde var. Eşcinsellik, LGBTİQ durumu doğaldır. Normal olmayan doğaldır ya da doğal olan normaldir diye bir şey yok. Normal kelime anlamından da anlaşılacağı gibi “çoğunluğun normu” anlamına gelir. Örneğin kabilelerde çıplak gezmek normaldir dolayısı ile kimse kimseyi memesi göründü diye öldürmez. Ama burada saçı göründü diye öldürenler var.

Devlet

Devlet her zaman tek eşli ve heteroseksüel evliliği teşvik eder. Çünkü devletin var olabilmek için öldürecek askerlere, fabrikalarda ve tarlalarda, bilişim ya da hizmet sektöründe çalışacak işçilere ihtiyacı vardır. Devletin damarında kan gibi önemlidir, insan denen birim. Eşcinsel evlilik veya birliktelik devlete yarar sağlamayacağı gibi bireylerin özgürleşmesini de sağlayacaktır. Özgür birey kendisi olmayı başardığı için akılsız nefretin bir parçası olmayacak, durup dururken eşcinsellerden, Kürtlerden veya devletin düşman olmasını istediği gruplardan nefret etmeme eğilimine girecek kısacası devletin ayakta kalmak için oynadığı tüm nefret ve düşmanlık oyunlarına karşı daha dikkatli olacaktır. Kendini savaşlar ve ayrımcılık üzerinden var eden devletler için ise bu yıkım demektir.

İllüstrasyon: Luis Quiles
İllüstrasyon: Luis Quiles

Aile   

Aile genel anlamda toplumun tüm genel özelliklerini içinde barındıran bir aktarıcıdır. Devletin varlığının devam etmesinde en önemli görevi üstlenir. Çocuğu doğar doğmaz aile tanımlar: Cinsiyet, meslek, din, ırk, tuttuğu takım… Hepsi aile tarafından belirlenir. Bu noktada aile köleleştirici ve robotlaştırıcı bir rol oynamaktadır ve aile de bunun farklında değildir. Evrimsel açıdan bakacak olursak evrimin en önemli ikinci kuralı olan çoğalmak’ı da buna eklersek aile tabii ki soyunu sürdürmek için heteroseksüel bir robot yetiştirmek isteyecektir.

Heteroseksüellik mümkün mü?

Şöyle biraz mantık yürütmek gerekir, bizler kimden geliyoruz? Anne ve babamız. Anne ve babamızın özelliklerini kendimizde taşıyoruz. Yani içimizde kadın da var ve bu kadın annemiz! Annemizin bize geçmiş özelliklerini düşünün. Bazı olaylara annemiz gibi tepki verdiğimizi hatırlayın bazı olaylara ise babamız gibi bazı olaylara ise başka biri gibi. Yani zaten kültürel manada yüzde 100 heteroseksüel olmamız imkânsız. İşte DNA’larımızda bulunan bilgiler bizim aynı zamanda cinsel açıdan ne kadar erkek ne kadar kadın olduğumuzu da belirler. Herkesin içinde bir noktaya kadar kadın ve erkek vardır. Yani yüzde 100 heteroseksüel olmak zaten mümkün değil. Tıpkı yüzde 100 Türk olmanın mümkün olmadığı gibi.

Dolayısı ile sormak isterim: Neyin kavgasını veriyorsunuz? Nefretinizin nedeni ne? Eğer birinden ya da bir şeyden neden nefret ettiğinizi bilmiyorsanız nefret eden siz değilsinizdir, siz de kendiniz değilsinizdir. Kendinizi keşfe çıkın. Eğer eşcinsellikten bu kadar utanıyor ve nefret ediyorsanız bilin ki sizde de bir şeyler var. İçinizdeki “şeye” bu kadar düşman olmayın çünkü onla barışmadığınız sürece bu tatminsizlik ve umutsuzluk durumu sürecektir.

Bu arada, kusura bakmayın da hayatları boyunca mahalle baskısı, aile baskısı ile mücadele etmiş ve var olma savaşı vermiş olan 60-70 bin eşcinseli hiçbir güç durduramaz. Bizler, “ötekiler” zaten kavga ile büyüdük. Gezi’de gördünüz, tüm barikatların en önünde LGBTİ bayrakları dalgalanıyor, polis dahi baş edemiyordu. Kurşun sıkarsınız ama o kurşunlarınız hepimize yetmez. Evinize dönün çocuklar ya da kendinize.

Gözlerinizi kapatın ve kendinizi bu albümün akışına bırakın: Mozaik

1

Bazı albümler vardır. O albümleri dinlerken gözünüzü kapatmak, etraftaki tüm uyaranlarla ilişkinizi kesip, sadece sese ve müziğe odaklanmak istersiniz. İşte Zeynep Bakşi Karatağ’ın Mozaik albümü böyle bir albüm. Karatağ’ın sesi ve giriştiği müzikal deneyler, hem kulaklarda hem de ruhlarda güzel izler bırakacak cinsten.

Karatağ albümünde esasında riskli bir işe de girişmiş. Çok bilindik şarkıları tekrar yorumlayan Karatağ, bu girdiği riskin altından ise başarıyla kalkmış. Birçoğunu ezbere bildiğimiz şarkı ve türküler; Zeynep’in içe işleyen sesiyle ve birçok türe göz kırpan, onları teğet geçen veya onlara dokunan müzikal deneyleriyle farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor.

zeynep baksi albumBu haftaki Haftanın Albümü köşemizde, önce sosyal medyada belli bir kitleye ulaşan sonra da geçtiğimiz ay içinde ilk albümü çıkan Zeynep Bakşi Karatağ’ı size tanıtmak istiyoruz. Yurtdışında yaşayan Karatağ ile e-posta yoluyla mini bir röportaj da gerçekleştirdik. İşte Zeynep’in müzikal yolculuğunun kilometre taşları, albümündeki temel felsefesi ve gelecek planları:

Mete Gürkan: Okurlarımıza müzikal yolculuğundan biraz bahseder misin? Bu yolculuğun kilometre taşları nelerdi?

Zeynep Karatağ: İlk kilometre taşı babam ve babamın sazı, bu yolculuğun ilk durağı da bir çoğunda olduğu gibi çocukluğumun geçtiği evimizdi. Sazın, sözün, muhabbetin bol olduğu bir ortamdı. Zaman geçtikçe müzikle daha haşır neşir olma arzum doğdu. Ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi‘nde Seha Okuş hocadan aldığım solfej dersleri sonrasında İ.Ü Devlet Konservatuarı süreci başladı. Bu süreç evlilik sebebiyle yarım kaldı. Bir aileye sahip olmak uzun bir molayı beraberinde getirdi. Anneyim, eşim bunlar güzel ama eksik bir şeyler vardı. Bir pazar kahvaltısı sonrasında evde çıkardığım küçük çaplı isyan bir dönüm noktası oldu ve birbirine hasret iki dost gibi müzikle tekrar kucaklaştık. Bu isyan için eşim de şimdi bana teşekkür ediyor. İsyan güzeldir ve en çok da kadına yakışır.

Mete: Mevcut eserleri yorumlayarak esasında riskli bir işe koyuldun. Albümde farklı türlerin de uyumlu şekilde harmanlanması söz konusu. Bu iki riskli işin nasıl başarıyla üstünden geldin?

Zeynep: Yani albümde yer alan türkülerin yüzlerce kez yorumlanmış hali var. Bazı istisnaların dışında, genelde birbirinin benzeri olan ve geleneksel bir çerçeve içerisinde icra edilmiş. Bir kez daha aynısını yapmanın ne anlamı var ki? Dinlemek isteyen yapılmış/söylenmiş halini bulur dinler. Benden niye dinlesin ki? İşte tam burada bizim müzik anlayışımız devreye giriyor. Biz türkülerin biraz da modern bir soundla da günümüze taşınması gerektiğini düşünüyoruz. Geleneksel müziği olduğu gibi muhafaza etmek isteyenler bundan pek hoşlanmayabilirler. Fakat bunu yaparken de son derece hassas ve düşünerek hareket ediyoruz. Sıcaklığını, samimiyetini, derinliğini bozmama çabasındayız. Mozaik, bir aile çalışması. Eşim Murat ve benim müzik zevklerimizin buluşmasıyla ortaya çıkan bir albüm. Müziği çok seviyoruz, ikimizde çok çeşitli türler dinliyoruz. Bu durumun albüme yansıması kaçınılmazdı.

Mete: Peki, bu farklı türler neler?

Zeynep: Müzikseverler; Gam Çekme Haline’de funk, Hudey Hudey’de soul, İlahi Dostun Bağına’da rock, Pullu Tepe ve Üç Kız Bir Ana’da klasik ögeleri bulacak. Albümün tümünün üzerinde modern batı pop soundu hakim. Albüm de adını bu çeşitlilikten alıyor. Birbirine zıt gibi duran bu çeşitlilik birleşip harmanlandığında ortaya daha büyük ve güzel bir yapıt çıkabiliyor. Şimdiye kadar gelen olumlu reaksiyonları ve dinleyici yelpazesinin genişliğini de, yaptığımıza verilmiş onay olarak kabul ediyoruz.

Mete: Geleceğe dair planlar var mı? Hem albüm hem konserler anlamında?

Zeynep: Önümüzdeki beş seneyi dolduracak projeler var aklımızda. Herşeyden önce kendi türkülerimizi ve şarkılarımızı yapmak istiyoruz. Nasıl ki bizlerin bugün bile dinlemelere, okumalara, seyretmelere doyamadığımız eserler var sanatın her dalında, biz de kendi alanımızda geleceğe dair bırakabileceğimiz kalıcı işler yapmak arzusundayız. Mozaik çok yeni olmasına rağmen ikinci albüm için çalışmaya başladık. Hatta dört eserin kaydını yaptık bile. İlla ki Türkiye’de konserler vermek istiyoruz. Albümün soundunu sahneye taşıyabilmemiz için kapsamlı bir müzisyen grubuna ihtiyacımız var. Tabi bütün bu planları, albümün başarısının yanı sıra ülkedeki gidişatta belirleyecek. Yaşanan her türlü olumsuzlukta sekteye uğrayan sinema, sergi, tiyatro, müzik gibi sanatın ana damarlarının kesildiği bir ülkede konser verme arzusunu diri tutmak da bazen zorlanıyoruz.

Mete: İlk tanınma mecran olan sosyal medyayı da aktif kullanmaya devam edecek misin?

Zeynep: Sosyal medyayı kullanmamış olsaydık belki de bu albüm üzerine konuşmuyorduk şimdi. Gelinen yerde sosyal medyasız sesinizi duyurmanız imkansız gibi görünüyor. Sosyal medyayı kullanıyoruz ve kullanmaya devam edeceğiz. Son söz olarak; şarkılarım umut olsun.

Robonima kolektifi ile tanışmaya hazır mısınız?

1

2015 yılında tarz ve tür ayrımına girmeden, nitelikle, özgün ve yaratıcı her sese önyargısızca kapılarını açmış, müzik merkezli bir sanat kolektifi olarak kurulan Robonima ile henüz tanışmadıysanız ve böyle bir girişimciliğin eksikliğini çekiyorsanız bu yazımız tam da size göre.

Kendi içinde büyüttüğü kolektif ruh, konser, parti, festival, fanzin, sergi, kısacası müziğin ve kolektif işlerin dokunduğu her alanı kendi çatısı altında birleştirmeyi hedefleyen Robonima Plak Şirketi’nden şu ana kadar üç adet kayıt yayınlandı.

2015 yılı içerisinde bonuslarla birlikte 32 şarkının yer aldığı, kapak tasarımının Plaj ekibinden Büşra Üzgün’e ait olduğu Robotape 1.0 dinleyiciler ile buluşturuldu. İnternet üzerinden dinlemeye açılan projenin Robotape 1.0 adlı ilk baskısında KAOSMOS, Thug Rhinos, Re’em, Bigeira Eternelle, SiyaSiyaBend, Afrodeo, Oraan, GHOST EYE, GraNerd, 9VSS, Nokz, Adult Monkey, Electric Blue, Meczup, Haossaa, 2/5BZ, Robotik Hayaller, Masterbation Zone, BEEATSZ, Voodoocoder, Gramafonia, Barbar Konan, Komadub, Agency, Nodul, Teenage Nerd Prostitution, Muzika Retorika, Camphor, Acid Work, ZS ZS, Cinuty, Geiger & -ki gibi birbirinden farklı isimler yer alıyor.

2015 yılından 2016’ya doğru ilerlediğimizde Robonima’dan yayınlanan iki adet farklı türde kayıt ise hemen dikkatimizi çekiyor. Çağrı Yalkın’ın türler arasında gezintiye çıktığı Tesir‘in kapağını Bilal Geliç’in yaptığı, Bacak Bacak Üstüne Atan Şarkılar isimli albümü Robonima etiketiyle yayınlandı. Bunun üzerine söz verdiği gibi çeşitlilik konusunda vites attıran Robonima’nın son konuğu ise 1998, Antalya çıkışlı Trip Hop/Downtempo/Electronica türlerinde müzik icra eden Nokz oldu. Kayıtları Antalya’da tamamlanan, prodüktörlüğü yine sanatçının kendisine ait olan, düzenlemelerini Gökalp Ergeçen’in, kapağını ise Doruk Ekelik’in yaptığı West Coast Wave başlığını taşıyan Nokz‘un albümünü alternatif işler seven her müziksevere öneriyoruz.

https://soundcloud.com/bewitched-as-dark/moonlight-ceremony

Babylon Bomonti’de gerçekleşen Demonation Festival‘de de kendisine yer bulan Önder Kılınç’ın, Rafet Arslan ve ismi geçen sanatçıların emekleriyle parça bütün ilişkisi mantığıyla oluşturduğu Robonima kolektifi, ilerleyen günlerde fazlasıyla ses getireceğe benziyor. Kendisinin de müzisyen olmasından dolayı müzikten ve müzisyenin halinden anlayan Önder Kılınç’ın şu an hali hazırda üç adet kayıtın yayınlandığı kolektifinden “Durmak yok, yola devam” mantığıyla yeni yayınlanacak işlerin de müjdesini alıyoruz.

https://soundcloud.com/electric-blue-music/the-horn

Doom Metal, Drone ve bolca synth sentezli türde işler üreten Ankara çıkışlı Cinuty‘nin projesi olan Wedding Demo, plak şirketinin şu an için üzerinde çalıştığı diğer işlerden. Önümüzdeki aylarda alternatif müzik için bayağı ilgi çekici işlerin yer alacağı Robonima’dan yayınlanan kayıtları hiç vakit kaybetmeden dinlemek istiyorsanız sizi Robonima’nın Bandcamp hesabına davet ediyoruz.

Yaşadığımız kısır müzikal dönemde imdadımıza çölde yer alan bir vaha gibi yetişen Robonima’nın müzikal işleri hakkındaki bilgileri daha yakından takip etmek istiyorsanız sizi kolektifin Twitter, Facebook ve internet sitesine yönlendiriyoruz. Uzun soluklu olmasını dilediğimiz bu yaratıcı ve tam da ihtiyacımız olan kolektifin işleri umuyoruz ki ilerleyen aylarda biz müzikseverlere konser, parti ve sergi olarak geri döner. 

24. Onur Haftası “Örgütleniyoruz” temasıyla başlıyor

47
“Örgütleniyoruz” temasıyla gerçekleşecek olan 24 Onur Haftası 20 Haziran’da başlayacak. 12 yıldır on binlerce insanın katılımıyla gerçekleşen hafta bu yıl da birbirinden renkli etkinliklerle kutlanacak.

“24. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’na, yüreğimizde kocaman bir yara, mücadele etmek için yeni bir güçle başlıyoruz. Karşı karşıya olduğumuz çok fazla tehdit var ancak bir o kadar da kalabalığız. Bazen bir dernekte, bir partide, sendikada; bazense bir ofiste, fabrikada, mahallede, caddede birbirimizi buluyoruz. Bizi yutmak, yok etmek isteyen, büyüyen bir tehlikenin karşısında, örgütleniyoruz. Dünyanın her yerinde, Türkiye’nin her kentinde, İstanbul’un her semtinde bir araya geliyor, birbirimize sahip çıkıyor, mücadelemizi büyütüyoruz. Bu seneki temamız, tam da bu sebeple: “Örgütleniyoruz”.

Çağrı metninde “Her yıl on binlerce kişiye ulaşan kalabalıkla, barış içinde gerçekleşen İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü için bu yıl da sokaklarda olmak istiyoruz. Orlando katliamının ertesinde, LGBTİ+’leri tanımayanlara, aşkı baskılayanlara, nefret kusanlara inat sesimizi yükseltelim” ifadelerine yer veren Onur Haftası Komisyonu, 12 yıldır sadece geçtiğimiz sene engellenmeye çalışılan ve polis saldırısına maruz kalan Onur Haftası’nı bu yıl güvenle kutlamak istediklerini açıkladı. Bunun için bir de imza kampanyası başlatıldı. Toplanan imzalar, yürüyüşün polis müdahalesi olmadan güvenle yapılabilmesi talebiyle İstanbul Valiliği’ne teslim edilecek.

“Örgütleniyoruz” teması çerçevesinde 17 şehirden 18 LGBTİ+ örgütü; çeşitli şehirlerden gelen aktivistler, LGBTİ+ dernekleri, sendikaların ve siyasi partilerin LGBTİ+ örgütlenmeleri, LGBTİ+ öğrenci kulüpleri ve bağımsız aktivistler biraraya gelecek, örgütlenme gerekliliği ve neler yapılabileceği üzerine konuluşacak. 

Bu yıl geçen yıllardan farklı olarak hiçbir kimliğin geri planda kalmaması için LGBTİ’ye bir de + eklendi. Onur Haftası Komisyonu güncellemeyle hareketimizde aslında gökkuşağı paletinin tüm kombinasyonlarının varolduğunu ve dışarıdan bakarak kimseye kimlik tayin edemeyeceğimiz bilincinin toplumsallaştırılmasını amaçladıklarını belirtti.

 

Aşk, arzu ve dostluk için örgütleniyoruz

Sırf kendimizinkini değil, herkesin hayatını değiştirmek, özgürleştirmek istiyoruz. Herkesle eşit haklara sahip olmak istiyoruz. “Tahrik”siz, mazeretsiz, “ama”sız bir adalet, bizi koruyacak yasalar istiyoruz. Özgürlük, eşitlik ve adalet için örgütleniyoruz.

Savaşın bizden aldığı canların hesabını sormak, korkumuzu yenmek için; görmezden gelinen, suç sayılan, değersizleştirilen emeğimiz için; gettolarımıza sahip çıkmak ve bizim olan, bizden çalınan kenti geri almak için; İstiklal Caddesi’ni 13 senedir olduğu gibi gökkuşağına boyamak için buluşuyoruz. Barış, emek ve sokak için örgütleniyoruz.

Bu karanlığın içinden çıkmak için tek umudumuzun örgütlenmek olduğunu biliyoruz. Tek başına bir kurtuluş olmadığını, hep beraber özgürleşeceğimizi, aşkın örgütlenmek olduğunu biliyoruz. Biz dayanışmayı, hayatta kalmak için birbirimize sahip çıkmayı hep bildik, hep yapacağız. Umut, yaşam ve dayanışma için “Örgütleniyoruz”.

Onurumuzdan, onurumuz için örgütlenmekten vazgeçmeyeceğiz. Alnımız hep dik olacak, kirpiğimiz yere düşmeyecek. Ülker Sokak’ta, Eryaman’da, Orlando’da, Bangladeş’teyiz; homofobiye ve transfobiye karşı direnmediğimiz, örgütlenmediğimiz tek bir kara parçası bile yok. Kurallarınızdan, yasalarınızdan, kitaplarınızdan ve silahlarınızdan önce buradaydık ve hep burada, bir arada olacağız. Bu dünya biz olmadan dönmez ve bizi görmezden gelerek de var olamayacak. 24. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftamız kutlu olsun.

Program yine rengârenk

"Örgütleniyoruz"Paneller, film gösterimleri, tiyatro, performans, atölyeler, partiler… Yani yine dopdolu bir hafta. Detaylı etkinlik programı için lütfen tıklayın.

Haftanın kapanışının 26 Haziran Pazar günü, 14. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüşü ile yapılması planlanıyor. Onur Haftası Organizasyon Komisyonu, bayraklarımız, renklerimiz, aşkımız, lolipoplarımız ile sokaklarda olmak istiyoruzdiyor ve önceki yıllarda yüzbinlere ulaşan kitlesellikle gerçekleşen yürüyüşlerini tekrar gerçekleştirmek istiyorlar. Haklarının, varoluşlarının, aşklarının yok sayılmaya çalışıldığı bu dönemde, Orlando’daki trajedinin ardından birlikte, güçlü ve örgütlü olduklarını bir kez daha tekrarlamak için Onur Haftası’na herkesi beklediklerini belirtiyorlar. Ve ekliyorlar: Sen yoksan çok eksiğiz!

Üç günde yeşil Hobbit evinizi inşa edin

1

Bu yeşil çatılı Hobbit evleri sadece üç gün içinde inşa ediliyor. Green Magic Homes şirketi size yeşilin büyüsüne kapılmış bir ev vaat ediyor. 

Hepimiz şantiyeye dönmüş şehirlerden, beton grisine boyanmış caddelerden sıkılmadık mı artık? Modern hayatın simgesi kocaman binalar hepimizi çoktan yormadı mı? İşte Meksika kökenli şirket adete dünyamızı alt üst ediyor ve bize yer altında yaşamaya olanak sağlayan bir ev projesi veriyor. Evlerin basit yapısının çok yönlülüğü bu evleri çöl ve karla kaplı bölgeler için de mükemmel kılıyor.

Duvarlar sağlam ve su geçirmez, lamine materyallerin bileşiminden oluşuyor ve toprak tarafından sarmalanıyor. Toprak katmanı yapının ısı izolasyonunu sağlıyor ve kışları sıcak, yazları ise serin bir mekân yaratıyor.

Kim hobbit köyünde bulunmak ister?

Evlerin basit yapısı sadece üç günde tamamlanabiliyor ve yapım için herhangi bir spesifik yetenek gerektirmiyor. Yapıların boyutu isteğe göre değişiyor. Yani evinizi ister küçük ister büyük düşleyin, size kalmış. Böyle bir yapının ev olabileceğine dair şüpheleriniz mi var? O zaman bu yapıları ofis, okul, otel ve benzeri şekillerde de değerlendirebilirsiniz. Kim bir Hobbit köyünde bulunmayı istemez ki?

Yapı toprakla kaplandıktan sonra üstünde çimlerin yeşermesine ve hatta ekinlerin yetişmesine olanak sağlıyor. Yağmur ve sel sularının yönlendirilmesini sağlayarak enerji tasarrufu yapıyor. Organik ürünler mi tüketmek istiyorsunuz? Sizi bahçe araç-gereçlerinizle evinizin çatısına doğru alalım lütfen.

green_magic_house_750_3green_magic_house_750_1green_magic_house_750_2

Şirketin fiyatlandırması metrekare başına 1 dolar şeklinde. Minimum sipariş tutarı ise 500 dolar.

Merak edenler için Hashem Al-Ghaili tarafından Facebook’ta paylaşılan bir video evlerde görsel tur imkânı sağlıyor.

Kaynak: EcoWatch 

Görsel kültürün öznesi, sanatın cinsiyeti erkek mi?

2

Her alanda erkek egemen söylemin içerisinde kalan kadınların “ben” diyebilmesi gün geçtikçe zorlaşıyor. Özellikle de Türkiye gibi kadını özel alana hapseden, evliliği kutsayan, kadın değerini doğurganlık üzerinden biçen ülkelerde. Siyasi konjonktürde hâl böyle iken görsel kültürün öznesinin de erkekler olması kaçınılmaz bir hâl alıyor.

1960’larda ABD’de bir grup feminist sanatçı öncülüğünde başlayan hareket işte tam da bu nesneleştirmeye karşı bir mücadele alanı yaratmaya çalışıyor. Günümüzde de hâlâ kadın sanatçıların bu mücadelesi sanat dergilerinden modern sanat müzelerine, sanat tarihi yazımından akademiye kadar her platformda devam ediyor.

Bu politik sanat yaklaşımını Linda Nochlin’in büyük yankı uyandıran makalesi “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?” ile tartışabiliriz. Nochlin konuyu tarihsel ve kurumsal yapılar açısından ele alıyor. Tabii ki erkekler tarafından yazılan sanatın tarihine kadınların büyük yapıtlarının girmesi mümkün olmuyor. Birçok eserini Camille Caludel’den çaldığı söylenilen Rodin’in eserleri başyapıt kabul edilirken Claudel’in ismi tam da bu yüzden görmezden gelinebiliyor.

Rönesans’tan beri aynı

Kapitalizmin her birimizi reklam sektörüne pazarlayan bir meta haline getirdiği şu son yüzyılda artık geçmişteki alt-kültür, üst-kültür tartışmalarının da silikleşmeye başladığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. İster bilboardlarda yer alan bir kadın bedeni ister Rönesans tablolarındaki nü çalışmalar olsun kadın bedeni ile benzer ideolojiler yeniden inşa edilmekte. Kadın arzulanan bir nesne iken erkek her zaman yaratıcı özne pozisyonunda konumlanmakta. Kendilerini “sanat dünyasının vicdanı” olarak tanımlayan Gerilla Kızların sorduğu gibi; “Kadınların Modern Sanatlar Müzesine girebilmesi için çıplak mı olması gerekiyor?

Bir direniş alanı

Yalnızca natürmort ve manzara resimleri yapmasına “müsade edilen” kadınlar video ve performans sanatındaki hâkimiyetleri ile artık günümüz sanatında yer alıyorlar. Bu politik sanat yaklaşımında kendi bedenlerine yönelen ve bunu sanatın bir parçası haline getiren kadınlar elbette hem feminist hareket içerisinden hem de dışarıdan oldukça eleştiri topluyor. Tam da kendi karşı çıkışları olan bedenlerini performans sanatının merkezine koyuyorlar. Ancak bu durumu günümüz Türkiyesi üzerinden tartışacak olursak duruma farklı bir açı getirebiliriz.

Türkiye gündemine baktığımız zaman son dönemde yükselen kürtaj tartışmaları, hamile kadınların bedenleri üzerinden geliştirilen cinsel algı, erkek şiddeti, çocuk tecavüzleri, anne olmayan kadınların “tam” olmadığı söylemleri kadın bedeni üzerindeki bu yükü yine ancak onu kullanarak direnmeye mecbur bırakıyor.

Bu yüzden, kadınların özel durumunu eserlerine taşıması zaten toplumdan koparmamaya çalıştığımız sanat için en büyük adım olacaktır.

Başlık görseli: Dorothea Tanning, Toyen, Dora Maar (Soldan sağa, detaylı bilgi için tıklayınız)

Hazırlayan: Duygu Nil Özer

Hayvan hakları ve White God filmi üzerine

Avrupa Birliği’nin ilk olarak 1957’de kaleme aldığı çerçeve sözleşmesinde hayvanlar tarımsal ürün olarak kabullenildi, fakat ilk kez 1991-1992 yıllarında toplanan hükûmetler arası bir konferans sırasında hayvan hakları konusu gündeme alındı. 1997’de imzalanan Amsterdam Anlaşması ile hayvanlar duygulu varlıklar olarak kabul edildiler.

Hayvan hakları konusunda uluslararası düzeydeki en önemli metin, Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir. Beyanname 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Merkezi’nde törenle ilan edilmiştir. Beyanname hayvan haklarına ilişkin temel ilkeleri ortaya koymaktadır

AB yasalarında sokak hayvanları konusunda kesin hükümler yoktur. Her ülke kendi koşullarına uygun önlemler alır. Ancak 125 no’lu “Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi”ne 16 AB Üye Devleti taraf olmuştur. Anlaşmanın III. Bölümünde, sokak hayvanlarına ilişkin olarak bazı ek tedbirler sıralanmıştır.

Hayvan hakları konusunda insanların ve devletlerin hassasiyetleri günden güne artmış olsa da uygulamada hâlâ bir takım sorunlarla, ihmallerle ve taraflı bir tutumla karşılaşmıyor değiliz. İnsanların sosyo-ekonomik statü, ırk dil, din farklılıkları üzerinden yürüttükleri bir takım ayrımcılıklara hayvanların da maruz kaldığını görüyoruz. İnsanların türleri üzerinden uyguladıkları bu ayrıştırma ötekileştirme politikalarına hayvanların kendi arlarındaki türler üzerinde de yansıtılmaya çalışıldığı bir gerçek. Sokak – ev hayvanı, safkan- melez ırk ve benzeri, sirk hayvanı- eğitilebilen tür v e benzeri ayrımlar hayvan hakları konusunda da devletleri farklı yaklaşımlara ve politikalara sürüklemekte. Bu ayrımın daha net şekilde gözler önüne serildiği 2014 yapımı White God filmi hayvan haklarını ve insanların hayvanlara karşı olan taraflı bakış açısını konu edinen en güzel filmlerden biri.

White God, 2014 Cannes Film Festivali‘nde belirli bir bakış açısı kategorisinde en iyi film ödülüne sahip; aynı zamanda 51. Altın Portakal Film Festivali‘nde uluslararası film yarışması kategorisinde aday filmlerden bir tanesi. Kornel Mundruczo‘nun yönettiği White God filmi, Macar hükûmeti tarafından safkan olmayan köpeklerin toplanıp, barınaklara gönderilmesi sonucu 13 yaşında bir kız çocuğunun köpeğini kurtarmak için verdiği mücadeleyi, insanlarla köpekler arasında çıkan savaşı sınıf mücadelesi, iktidar mekanizması üzerinden anlatılan çok çarpıcı bir yapım. Filmin ismi bile sadece hayvan hakları değil daha birçok konu üzerine de duygu ve düşüncelerimizi, vicdan ve akıl süzgecinden geçirmemizi sağlıyor.

Gülçin sizler için üretiyor: Vegan kefir ve kombu çayı

İstanbul’da yaşayan Gülçin Kulak, evinde vegan kefir ve kombu çayı üretiyor. Kargo ile de istediğiniz illere gönderimini de sağlıyor.

Gülçin’e FacebookInstagram ve telefon (0542 610 37 87) üzerinden ulaşabilir, merak ettiklerinizi ve siparişlerinizi iletebilirsiniz. 

vegan kefir ve kombu cayi 4

Kombu çayı nedir?

En çok bilinen kamboçya çayı söylencesine göre ilk kombu mantarının MÖ 213 yılına dayandığı ve Çin TSin Hanedanı’nda Tanrıların Çayı olarak sarayda kullanıldığı anlatılmaktadır. Ölümsüzlük Çayı, Çin Sonsuz Yaşam İksiri olarak da adlandırılır.
İkinci hikâye ise hasta Japon İmparatoru’nu 415’de tedavi eden Kombu isimli Koreli bir doktor tarafından ilk defa kullanılıp yayıldığı yolunda.

Aslında bu hikâyeler kulağa hoş gelse de gerçek olduklarına dair hiçbir kanıt yok. Gerçekte bilinen ilk kayıt, kambu çayının Rusya ve Ukrayna’dan Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman askerlerce Almanya’ya getirildiği oradan da dünyaya yayıldığı konusunda. Almanya’da savaş sonrasında “Mo-Gu” ya da “Japon Mantarı” olarak eczanelerde satıldığı kayıtlardan incelenebiliyor.

1927 yılında Polonyalı Doktor Waldeck raporlarında volga mantarı yada kvass çayı denen bu şifalı içecekten bahsetmiştir.

Bakteri ve mayalardan oluşan ortak-yaşam kültürünün bir antik saf akrabası, kombucha denilen çay mantarıdır. Doğu Asya bölgesinden çıkmış olup, Almanya’ya yüzyılın başlarında Rusya üzerinden ulaşmıştır. Bu antik ev-ilacı bütün rahatsızlıklara karşı diğer ülkelerde de giderek daha fazla kullanılmaktadır. Mantar, düz bir disk yapısında, jelâtine benzeyen ve sağlam mantar-yapısında bir zardan oluşmaktadır. O, çay ve şekerden oluşan besleyici bir solüsyonun içinde yaşar ve bu sıvı içinde sürekli olarak ürer. Mantarımsı disk ilk önce çayın bütün yüzeyine yayılır ve daha sonra kalınlaşır.

vegan kefir ve kombu cayi 6

Kombu çayından nasıl faydalanırız?

Saçınızı durulayabileceğiniz gibi yüz toniği, kireç çözücü, yumuşatıcı, lavabo açıcı olarak kullanabilirsiniz. Ayrıca çiçeklerinizi sulayabilir, sebze ve meyvelerinizi yıkayabilir ya da sirke yerine kullanabilirsiniz.

İçilebilir olması, bir yığın sağlıklı asit ve vitaminleri barındırıyor olması yanında kombu çayını sirkeden ayıran temel özellik içinde bulunan ve sirkede olmayan, glukonik asittir. Bu asit vücuttaki ağır metalleri bağlayarak dışarı atılmasına yardımcı olur. Bu yüzden kombu çayı içmek toksinlerden kurtulmanın en kolay yollarından biridir.

Temizlik için:

-Tüm yüzeylerde kullanmak için tamamen mayalanmış kombu çayını püskürtme şişesinde kullanın. Antibakteriyel özellikleri artırmak ve hoş bir koku için birkaç damla çay ağacı yağı veya lavanta yağı ekleyebilirsiniz.
-Sabun lekelerini azaltmak için duş veya küvete püskürtün.
-Giysilerin renklerini açmak ve yumuşatmak için yıkama suyuna yarım fincan kombu sirkesi ekleyin (30 gün bekletilmiş kombu çayı kombu sirkesi haline dönüşür).
-Kahve makinenizdeki veya bulaşık makinenizdeki birikintileri gidermek için yıkama yaparken makineye 1 fincan kombu sirkesi ekleyin.

Lavabo açmak için:

Lavaboya karbonat dökün, arkasından kombu sirkesi ekleyin. Köpürme bittiğinde sıcak su dökün. Tıkanıklık açılana dek tekrarlayın.

vegan kefir ve kombu cayi 3

Kombu mantarı ile yüz maskesi:

Bütün bir mantarı olduğu gibi yüzünüze yerleştirin. (Bunun için bir parti kombu çayını yüzünüzü kaplayacak genişlikte bir kasede mayalayabilirsiniz. Oluşan mantar kasenin çapında olacağından maske için uygundur).

Kombu mantarı yüzünüzdeki kan dolaşımını hızlandırır ve cilt hücrelerini yeniler. Hafif asidik pH derecesi ölü deriyi giderir ve selülozik yapısı ince çizgi ve kırışıklıkları dolduran nano yapılar oluşturur. Bir havluyla damlayan sıvıyı silin. Yatar pozisyonda beklerseniz maskenin yüzünden düşmesini engellemiş olursunuz.

Bu kültürü ayrı bir kavanozda tekrar kullanmak için kombu çayı içinde saklayabilir veya atabilirsiniz. Maske olarak kullandığınız kültürler yeni çay mayalanmasına uygun değildir.

Kombu çayı kil maskesi

-Kaolin kil
-Mayalanmış Kombu Çayı
Macun oluşturana dek kaolin kili ve kombu çayını karıştırın. Yüzünüze uygulayıp kurumasını bekleyin. Durulayın ve yumuşak dokunuşlarla yüzünüzü kurutun.

Basit kombu mantarı maskesi

-1 Kombu mantarı
-Bir miktar mayalanmış kombu çayı

Kombu mantarını ve macun oluşturacak kadar kombu çayını blenderda karıştırın.  Yüzünüze uygulayın ve 5-15 dakika bekletin. Sonra yıkayın. Maskeniz pütürlü olmuşsa endişelenmeyin, yatarak bekletirseniz maske yüzünüzde daha kolay duracaktır.
Dilerseniz birkaç damla Aloe Vera, E vitamini yağı ve esansiyel yağ ekleyebilirsiniz.
Bitkilerin çoğu daha asitli ortamı çok sever. Eskiyen mantarlarınızı iri parçalar halinde kesip toprak karışımınıza ekleyin. 

vegan kefir ve kombu cayi 2Vegan Kefir

Evde hazırlanması kolay olan kefirin birçok tarifi bulunmaktadır. Su kefiri mayası ve badem, hindistancevizi ya da soya sütünden de çok rahat evde vegan kefir elde edebilirsiniz.

vegan kefir ve kombu cayi 5Kefirin Faydaları:

* Bebeklikten ergenliğe kadar; kemiklerin ve dişlerin oluşumu ile sağlıklı dokuların ve kasların gelişiminde olumlu etkiler.
* Vücudun gelişmesi için gerekli olan vitamin, mineral ve protein desteğini sağlar.
* Bağışıklık sistemini güçlendirdiği için mikrobik enfeksiyonlara karşı direnci arttırır.
* Aşırı çikolata, şeker ve sakız tüketen çocukların sağlık risklerini azaltır.
* Diş çürüklerini önler.
* Şekerin özümlenmesini sağlar ve şekeri enerjiye dönüştürür.
* İştah açar ve beslenmeye güçlü destek olur.
* Asabi hastalıklarda rahatlatıcı görev yapar.
* İshale ve kabızlığa iyi gelir.
* Kansızlığı önler ve kan bozukluğunu giderir.Tırnakların sağlıklı kalmasını sağlar.
*Görme yeteneğini güçlendirir.
* Kesiklerin ve yaraların hızla iyileşmesini sağlar.
* Zeka gelişimine önemli katkı ve zihinsel aktiflik sağlar.
* Astım ve allarjiye karşı direnç oluşturur.
* Çocukların büyümesinde doğal koruma ve güvenli beslenme sağlayan nefis bir süt içeceğidir.
* Büyümeye güçlü destek sağlar.
* Boy uzamasına ve sağlıklı gelişime yardımcı olur.
* Ergenlik dönemine pozitif etkinlik katar.
* Hormon dengesini sağlar.
* İhtiyaç duyulan enerji için mükemmel destek verir.
* Zihinsel ve fiziksel gelişime benzersiz katkı sağlar.
* Beyin hücrelerini aktifleştirir ve beyinsel dinamizmi arttırır.
* Aşırı şişmanlamaya veya zayıflamaya karşı frenleyici görev üstlenir.
* Sindirim sistemini inşa eder ve tam beslenme sağlar.
* Sindirim esnasında protein sentezine olumlu yardım eder.
* Bağırsak florasını inşa eder.
* Böbrek fonksiyonlarını düzenler.
* Vitamin ve Minareller arasında işbirlikçi yapısıyla simbiotik çimento görevi görür.
* Cilt güzelliğine ve parlaklığına olumlu etkiler yapar.
* Ciltteki yağlanmayı ve kepeklenmeyi önler. Saçları kuvvetlendirir.
* İç ve dış kanamalarda kanamaları durdurmaya yardımcı olur.
* Yanıkların hızlı iyileşmesini sağlar.
* Dokuları tamir eder.
* Vücudun sıvı dengesini optimum seviyede tutar.
* Dna sentezini ve yenilenmesini olumlu etkiler.
* Hücrelerin oksijen almasında etkili görev üstlenir.
* Gençlik döneminin etkin, enerjik ve aktif bir dönem olmasında unutulmaz bir partnerdir.
* Gençlik ve dinçlik duygusunun sürekliliğini sağlar.
* Yorgunluk ve strese karşı koruyucu bir kalkandır.
* Cinsel fonksiyonların devamlılığında aktiflik kazandırır.
* Vücudun bütün organlarının uyumlu ve senkronize çalışmasını düzenler.
* Kanı temizler, klosterolü dengeler ve yüksek tansiyonu düşürür.
* Damar sertliğini ve kalp krizi riskini önler.
* Uykusuzluğu giderir. Spor yapanlar için enerji deposudur.
* Ferahlatıcı hoş kukusu ve benzersiz tadıyla rahatlık verir, dinlendirir ve gevşetir.
* Yemeklerde keyfinize keyif katar.
* Hazmı kolaylaştırır.
* Diyet yapanlar için en ideal içecektir.
* Kilo aldırmaz ve beslenme sentezi oluşturur.
* Kemoterapi tedavisi sürerken vücudun güçlü kalmasını ve beslenmenin devamlılığını sağlar.
* Kas kasılmalarını ve krampları önler.
* Selülitlere karşı etkindir.
* Yağ dokularını çözümleyici fonksiyon içerir.
* Sindirim sistemindeki trafiği düzenler.
* Birçok hastalığın oluşumunu ilk başlangıçtan itibaren hemen önler.
* Başta üreme hormonları östrojen, progesteron, testesteron olmak üzere kortizon, ensülin, trioid, serotonin ve adrenal hormonları üzerine olumlu etkiler yapar.
* Mide asitleri ile salgıların düzenli ve verimli üretilmesine katkıda bulunur.
* Alkol alanlar açısından kaybolan vitaminleri geri alımında tam bir takviye sağlar.
* Zehirlenmelere karşı kanı temizler.
* Vücuda giren siyanürü etkisizleştirir.
* Saç dökülmesini azaltır.
* Doğum kontrol hapı ve idrar söktürücü ilaç alanlara yardımcı olur.
* Antibiyotik ilaçlar vücuttaki tüm vitaminleri ve bakterileri öldürdüğünden; doğal savunma ve savaş ordularını kurarak doğal antibiyotik görevi üstlenir.
* Sinir sistemini sürekli reorganize ettiğinden çelik gibi güçlü yapı oluşturarak sakinlik ve rahatlık verir.
* Antioksidan özellikleri ile hücre yenilenmesine katkı sağlar.
* Menopoz dönemindeki riskleri azaltır.
* Aşırı yıpranmayı ve yaşlanmayı yavaşlatır.
* Damar sertliğini engeller.
* Kemiklerin ve kasların güçlü kalmasına destek sağlar.
* Osteoporoz ve Alzheimer hastalığına karşı direnç oluşturur.
* Prostat ve bağırsak kanseri başta olmak üzere birçok kanseri önleyici etkisi olduğu bilinmektedir.
* Adale kasılmaları ile felce karşı etkindir.
* Ellerdeki titremeler ile bellek zayıflığını ve dikkat azalmasını önler.
* Kronik güçsüzlüğe karşı kuvveti arttırır.
* Sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklardaki uyuşma ile karıncalanmaları azaltır.
* Görme zayıflığını ve katarakt oluşumunu engeller.
* Serbest radikallerin, ağır metallerin ve zehirli gazların vücuttaki olumsuz etkilerini azaltır.
* Kronik depresyona karşı olumlu iyileştirmeler yapar.
* Genç yaşlanmayı sistemize eder.
* Mutlu bir yaşlılık dönemi için vazgeçilmez doğal bir dosttur.