Bizim Dünyamız, okurken her cümlesi üzerine durup biraz düşünmenizi sağlayacak türden bir kitap. Ancak materyalist bir yanınız varsa benim gibi, bazı Budist öğretileri reddetmenizde hiçbir sakınca yok.
“Gezegenimizi korumak ve ona iyi bakmak için her birimizin yapabileceği bir şey var. Çocuklarımız ve torunlarımızın geleceğini mümkün kılacak bir yaşam sürmeliyiz. Yaşamımız verdiğimiz söz, aktarmak istediğimiz mesaj olmalı.
Vietnamlı Zen üstadı, Nobel Barış Ödülü adayı Thich Nhat Hanh, bizi yaşayan her şeyle daha şefkatli ve dürüşt ilişkiler kurabileceğimiz bir yolculuğa davet ediyor. Kendimizle, başkalarıyla ve doğayla çatışmayı bırakmak için sevecenliğin, peşin hükümlerin ötesine geçmenin ve özen göstermenin bilgisi. Biraz da ruhumuzun toprağını beslemeyi öğrenmek için…
Pema Chödrön; Zen Rahibi, öğretmen, şair, insan hakları aktivisti. Vietnam’ın Hue şehrinde doğmuştur. 1967 yılında Dr. Martin Luther King Jr. tarafından Nobel Barış Ödülü‘ne aday gösterilmiştir. Halen 1982 yılında Güney Fransa’da Budizm öğretisini aktarmak ve uygulamak için kurduğu Plum Village manastırında yaşamakta ve ‘farkındalıkla yaşama sanatı’ konusunda insanlara rehberlik etmektedir.” ( Tanıtım Bülteninden)
“Bir ağacın büyümesini istiyorsanız yapraklarını sulamanız işe yaramaz; köküne su verilmesi gerekir.”
“İşte çamur ve çamurun içinde büyüyen lotus çiçeği. Lotus çiçeği yapmak için, çamura ihtiyacımız var.”
Karadeniz bölgesini özellikle de Doğu Karadeniz bölgesini gezen, bilen herkesin şu görüşe katılacağını sanıyorum; eşi benzeri olmayan doğa harikası bir yerdir Karadeniz.
İnanılmaz güzellikleri bağrında yaşatan Karadeniz’de uzun yıllardır bir yok oluş süreci yaşanıyor. Önce sahil ile dağların etekleri arasına duvar çekildi, otoyol duvarı. Bu yolla birlikte Karadeniz’de yaşayan halkın kültürel yaşamına ağır bir darbe vurulurken geçmiş hafızası da örselenerek siliniyor. Sırada ise dağlarla doğa ile inekler ve diğer hayvanlarla yaşadığı ritüelleri bitirecek yeni adımlar atılıyor.
İnsanın yaşamını sağlayan kan tüm vücudumuza damarlar yoluyla yayılır. Kapitalizmin can damarları ise yollardır. En ücra köşedeki yerleşim alanına ulaşmak ve onu sermaye birikim sürecinin bir parçası haline getirmek için yollar kapitalizm için olmazsa olmazdır. Bu nedenle dağ başlarında yaşayan insanlara Cocacola’dan tutunda şişelenmiş suya kadar üretilen her şeyin ulaşması istenir. Bu yollar aynı zamanda hammadde amaçlı madenler, turizm yatırımları ve benzer işler içinde gerekli olan temel fonksiyondur.
ABD’de “altına hücum” döneminde yapılan tren yolları ve karayolları kapitalizmin yol hikâyelerinin başlangıç noktası açısından önemli örneklerdir. Son yıllarda ekoloji mücadelelerinin görünür olmasıyla birlikte “yeşil” kavramı sıkça kullanılıyor artık. Yeşil bahçeler, yeşil yol kenarları, yeşil binalar ve benzeri… En son “Yeşil Yol” kavramı ortaya atıldı. Karadeniz halkının ve doğasının denizle olan bağı otoyol ile yok edildikten sonra sırada dağlarla olan yaşamsal bağın koparılması var. Bu adımda yine bir “yol” adımı ile sağlanıyor; Yeşil Yol.
Bugün Türkiye’nin yeni muktediri Erdoğan’ın partisi AKP, sermaye desteğini sürekli kılmak ve kendi çeperinde oluşturduğu sermaye yapılarına da yeni talan alanları yaratmak adına Karadeniz bölgesinde MTA’ya hazırlattığı ve noktasal tespitlerini yaptırdığı maden sahalarını pazarlamak için hızlı adımlar atıyor. Bu yılın başında çıkarılan torba yasa ile maden bölgelerinin altyapı hizmetleri artık valiliklerce yapılıyor. MTA’nın belirlemelerine göre Doğu Karadeniz Bölgesi altın, uranyum, bakır, linyit, çinko, betonit, demir, mermer maden yatakları bakımından oldukça zengin kara parçası olma özelliği barındırıyormuş. Buradan bakınca Ordu’dan Artvin’e kadar Yeşil Yol adında bir “talan yolu” açıldığı net olarak görülebilir.
Bugün Artvin Cerattepe’de yaşananlar bu talanda ne kadar ciddi olduklarını açıkça görünür kılıyor. Bilirkişinin işbilmez tutumunun nedeninin siyasi baskı olduğu ise anlaşılıyor. Daha önce doğaya ve Artvin’e zarar verir dediği maden için, bilirkişi, bu kez olumlu karar verdi. Yusufeli ve Hasankeyf’i biliyorsunuz. Baraj nedeniyle ikisi de tarihiyle ve hafızasıyla sulara gömülerek taşınmakta. Yusufeli Barajı ve Ilısu Barajı, Cengiz İnşaat’ın. Cengiz inşaat, AKP iktidarının “havuz şirketleri” olarak nitelenen şirketler içinde başta gelenlerden biri. Artvin Cerattepe’de hem bakır madeni hem de asıl hedefleri olan ve MTA’ya tespitlerini yaptıkları altını almak şirketin hedefi.
“Yeşil yol” ile MTA’nın maden alanlarını tespit ettiği haritalara bakınca taammüden bir talan işletildiği açıkça görülebilmektedir.
7. Trans Onur Haftası bugün “Direniş ve Barış” temasıyla başladı! 19 Haziran’da Fransız Konsolosluğu önünden başlayacak Trans Onur Yürüyüşü ile sona erecek hafta boyunca pek çok etkinlik yapılacak.
İstanbul LGBTi Dayanışma Derneği’nin trans onur haftasına çağrı metni şöyle:
“28 Haziran 1969’da Amerika Birleşik Devletleri’nin New York şehrinde Marsha isimli bir trans kadının attığı taşla başladı ‘direniş’. O günden bu güne geleneği devam ettiren translar toplumsal yaşam içerisinde var olabilmenin ilk koşulu olarak gördüler ‘direnişi’. Yaşam hakkından sağlık hakkına, eğitimden ulaşıma, barınmadan hukuka hep ‘direnmek’ oldu var olmanın adı. Bu yıl 7’cisini düzenleyeceğimiz Trans Onur Haftasının temasını ise bu sebeple ‘Direniş ve Barış’ olarak belirledik. Hafta boyunca yapacağımız panel ve atölyelerle kendi ‘direniş’ alanlarımızı tartışıp hepimizin ihtiyacı olan ‘barışa’ dair düşler kuracağız. Var olmak için direnmenin gerek olmadığı bir dünya düşünün altında buluşacağız. Kapitalizme, faşizme, ırkçılığa, türcülüğe, cinsiyetçiliğe, erkek egemenliğine karşı olan tüm transfobi karşıtlarını haftaya destek vermeye ve yürüyüşe katılmaya çağırıyoruz. Unutma! Sen yoksan çok eksiğiz!”
Kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, yönelimimiz ne olursa olsun üstümüzde baskı var. Bu baskılar cinayetten psikolojik şiddete, tacizden tecavüze, sindirme çabalarından kanuni engellere varana dek her birimizi çeşitli yerlerden kısıtlamaya çalışıyor. Özgürlüğün teminatı sokaklardır, birliktir, barış içinde hep birlikte direnmektir. Sokaklar bizim olduğuna göre, ne bekliyoruz direnmeye?
7. Trans onur haftasının detaylı programı burada:
13 Haziran Pazartesi:
13.00:7. Trans Onur Haftası Basın Toplantısı 19.00: Maçka Parkı’nda Bedenimle Barışıyorum – Transların Seks Deneyimleri konulu forum düzenlenecek. Forumun moderatörlüğünü ise Zelal Demir üstlenecek.
İlk cinsel deneyimler her zaman zordur ama transların translık bilinciyle ilk cinsel deneyimleri daha zordur. Kendi bedeniyle barışmak; sisteme karşı isyan ve başkaldırıdır. Bizler bu forumda kişisel deneyimlerimizden yola çıkarak aslında ilk başkaldırılarımızı konuşacağız.
14 Haziran Salı
19.00: İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği’nin düzenlediği Trans Maskülen Materyal Atölyesi.
Çoraptan packer, tişörtten binder, olur mu? Olur! Dildo, strap on, packer, kemer, binder, pompa kullanmak istiyorsak illa satın almak zorunda değiliz! Artık malzemelerle bunları beraber üretebileceğimiz atölyemize gelin, kendi ürününüzü kendiniz yapın. (Eski tişört, çorap, iğne- iplik, lastik, makas, tutkal vb. kullanılabileceğini düşündüğünüz yardımcı malzemeleri lütfen yanınızda getirin) (Katılım 20 kişiyle sınırlıdır. Ön kayıt için lütfen mail atın.)
15 Haziran Çarşamba
18.00: Aynalı Geçit’te Transerkeklerin Tarihi: Nereden Nereye konulu panel düzenlenecek
2000’li yıllarda bireysel ve/veya örgütlü mücadeleleriyle kamuoyunda görünür olmaya başlayan trans erkekler, politik trans erkek mücadele tarihini hep beraber anlatıyor.
Maderasyon: Behram Aras Panelistler: Berk İnan ve İlksen Gürsoy
16 Haziran Perşembe
18.00: Aynalı Geçit’te Bir Direniş Alanı: Barınma / Çingene Gül ve Eylül Cansın Misafirhanesikonulu panel düzenlenecek.
Transların en önemli sorunlarından biri olan barınma aynı zamanda yaşam hakkı ile ilintili bir olgu olarak karşımızda durmakta. Dezavantajlı gruplar arasında yer alan translar için barınma dört tarafı duvarlarla çevrili bir alan olmaktan ziyade şiddetten ve önyargıdan uzak bir yaşam alanını ifade etmekte. Bu panelimizde alternatif barınma alanları, dayanışma ağları ve trans toplumu için önemi elzem olan barınma hakkını her yönü ile tartışacağız.
Maderasyon: Kıvılcım Arat Panelistler: Öykü Ay (Bağımsız trans hakları aktivisti), Morçatı, Ebru Kırancı (İstanbul Lgbti Dayanışma Derneği)
Umbrella
16 Haziran Perşembe
20.30: Aznavur’da Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim – “Tuhaf”tan “Paşam”a Bir Toplumsal Cinsiyet Hikâyesiadlı tek kişilik performans gösterilecek.
Cinsiyet, olduğumuz kişinin ne kadar önemli bir parçasını oluşturur? Davranışlarımız, algıladığımız cinsiyetimizden nasıl etkilenir? Atfedilen cinsiyet değişince kadınlar, erkekler; sokaklar nasıl değişir? Bedeniniz ait hissettiğiniz cinsiyetin özelliklerini taşımadığında nasıl bir hayatınız olur? Bu duyguyu başka insanlarla paylaştığınızda insanlar ne tepki verir? Kadından erkeğe cinsiyet geçişi ile ilgili en çok neyi merak ederler? Bir trans erkek günlük hayatında, özel hayatında, açılma ve cinsiyet geçiş sürecinde neler yaşar? gibi sorularının cevaplarını Berk İnan’ın kişisel hikayesinin satır aralarında arayan 90 dakikalık, bu, tekkişilik performans, toplumsal cinsiyet meselesini ötekiliğin şeffaf yüzleri, trans erkeklerin gözünden ele almayı deniyor.
Zorunlu askerlik yalnızca “yurdun müdafaasına” yönelik bir uygulama değil, aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devletle aralarındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyecek bir uygulamadır. Bu yolla erkeklik-devlet-askerlik arasında güçlü bir bağ kurulur, “en kutsal vazife” olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaşlık erkeklere bahşedilir. Erkeklerin ve de kadınların vicdani ret talepleri işte tam da buradan; sistemin kurduğu erkeklik halleri/heteronormatif eleştirisi üzerinden, onları şiddet kullanmaya zorlayan ulus-devletin siyasi ve ideolojik stratejilerine karşı olduğu kadar, aile ve piyasa gibi erkek egemenliğine dayalı alanlardaki “eril şiddet”e karşı bir içeriğe de sahiptir.
Moderasyon: Ercan Jan Aktaş / Vicdani Retçi
16.00: Aynalı Geçit’teİhlal Edilen Bir Hak: Translar ve Hukukatölyesi düzenlenecek
Trans toplumu açısından en önemli sorunlardan biri hukuka erişimin önündeki engeldir. Translara yönelen saldırıların cezasız kaldığı, suçluların ödüllendirildiği bir hukuk sistemi beraberinde bütün hakların ihlal edildiği bir toplumsal düzeni getiriyor. Bu panelimizde değerli avukatlarımızla birlikte yargıyı, hak ihlallerini ve çözüm yollarını tartışacağız.
Moderasyon: Kıvılcım Arat Panelistler: Av. Eren Keskin, Av. Bülent Kırdar, Av. MetehanArısoy
19.00: Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde kokteyl, kermes ve film gösterimi yapılacak
Trans*evinde kalanların her hafta Eğitmen Refiye Özsoy ile birlikte ürettiği takılar kokteyl ve kermes eşliğinde katılımcılara sunulacak.
2014’te FACE İnsan Hakları Yarışması’nda Trans X İstanbul filmiyle Özel Mansiyon kazanan Maria Binder’in son filmi, Türkiye’de İnsan Hakları ve Trans*lara parçalı bir bakış atıyor. Bir cinayet işlendiğinde, geriye ne kalır? Trans* hayatı nelerden ibarettir? Günlük nefret ve şiddetle nasıl baş edilir? Yönetmen Binder, bu izlerin peşinde direniş ve hayatta kalma içgüdüsünü takip ediyor, dışlanmışları derliyor; Nazım Hikmet, Foucault, Benjamin ve Zeki Müren’in sözlerinden esinlenerek Trans* hayatların parçalarını topluyor. Trans*BUT, bir sorudan yola çıkan bir belgesel araştırma: “Her şey yıkılırken insan hayata nasıl devam eder?”
18 Haziran Cumartesi
13.00: Beyoğlu Kültür Sanat – Donkişot – Hazzo Pulo Pasajı’ndaGörünmeyen Emek: Seks işçiliğikonulu panel düzenlenecek.
Türkiye ve Dünya’da seks işçilerinin güncel durumu, mücadele tarihi, çalışma koşulları ve hak mücadelelerini alanında uzman katılımcılarla tartışacağız.
Moderasyon: Deniz Tunç Panelistler: Kemal Ördek (Kırmızı Şemsiye), Demet Yanardağ (İzmir Siyah Pembe Üçgen)
16.00: Beyoğlu Kültür Sanat – Donkişot – Hazzo Pulo Pasajı’nda Ortak Tahayyül: Barışkonulu panel düzenlenecek.
Yaşadığımız süreç 90’lı yıllardan daha kötü bir noktaya evrilirken toplumsal barışı sağlayabilecek tüm dinamiklere karşı sistematik bir sindirme politikası güdülmekte. Tüm bu sistematik yok etme politikalarına karşı ‘Barış’ taleplerimizi daha üst bir noktadan dillendirmek için değerli milletvekillerimiz ile bir araya geliyor ‘barış’ için sesimizi yükseltiyoruz.
Moderatör: Kıvılcım Arat Panelistler: Filiz Kerestecioğlu ( HDP İstanbul Milletvekili), Selina Doğan (CHP İstanbul Milletvekili)
19.00: Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde kermes ve film gösterimi yapılacak.
Trans X İstanbul Film Gösterimi
“Bu film, devlet ve toplumun kültürlerarası ilkel bir mekanizma aracılığıyla (siyasal dışlanma kriteri olarak görünürdeki kişisel özelliklerini) ellerinden aldığı onur ve namuslarını geri kazanmak için kendiliğinden ve mizah içinde harekete geçen insanları görünür kılmayı hedefliyor.” – Maria Binder
19 Haziran Pazar
17.00: Fransız Konsolosluğu önünden başlayacak7. Trans Onur Yürüyüşü!
Animal Liberation Front, Hayvan Özgürlüğü/Kurtuluş Cephesi anlamına gelmektedir. Veganlardan oluşan bu örgüt hayvan sömürüsü ve cinayetlerine karşı şiddetsiz eylemlerde bulunmaktadır. ALF yaptığı eylemlerde her türlü güvenlik önlemini alır vehiçbir canlınınzarar görmemesini sağlar. Bu, eylemlerindeki en önemli kuraldır. Bugüne kadar hiçbir ALF eyleminde tek bir canlı zarar görmemiştir. ALF’in amacı hayvanları cinayet ve sömürüden kurtarmak, cinayet ve sömürüyü duyurmak ve cinayet ve sömürü merkezlerini sabote ederek o merkezdeki hayvanlara yönelik şiddete son vermektir.
ALF eylemcileri Vantaa, Finlandiya’daki Pohjolan Matka deposunda bekleyen otobüslerin altına kundakçı aparatlar yerleştirdi. 5 otobüs tamamen imha edilirken birçok araç da zarar gördü. Otobüs şirketi 1,5 milyon avroluk bir zarar olduğunu belirtiyor.
Pohjolan Matka, Saga Furs (kürk) Fuarı için kürk müşterilerini senelerdir buraya taşıyor. Saga Furs /American Legend Cooperative ortak fuarı-satışının son örneği 8 haziran günü başladı.
ALF yapılan eylemi üstlendiği bildiride “Bu, hayvan sömürüsüne katkıda bulunanların ödeyeceği bir bedel olduğunu hâlâ anlamayanlar için bir mesajdır. Hayvan zulmüne katkıda bulunduğunuz sürece hedefimiz olacaksınız. Pohjolan Matka ve diğerlerinin Saga Furs ile olan işbirliğini sona erdirmesini tavsiye ediyoruz” diyor.
Hayvan Özgürlük Cephesinin Amerika’da gerçekleştirdiği vizon kurtarma eylemi ve Hollanda’da gerçekleştirdiği tilki özgürleştirmesi için buraya, Türkiye’de yapılan keklik özgürleştirme eylemini okumak için buraya tıklayın.
ABD’nin Florida eyaletine bağlı Orlando şehrinde ülke tarihinin en büyük silahlı saldırısı yaşandı. Kendisine ait Amaq haber ajansı üzerinden duyuru yapan terör örgütü Işid’in üstlendiği katliamda 50’den fazla insanın hayatını kaybettiği belirtiliyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin eski Başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından “bir grup öfkeli genç” olarak nitelendirilen terör örgütüne bağlılığını olaydan birkaç dakika önce 911’i arayarak açıklayan saldırgan, 12 Haziran gecesi Pulse adlı bara saldırdı. Bardaki insanları rehin alan saldırgan saatler sonunda polisle yaşanan çatışma sonucu öldürüldü ancak 50’den fazla insanın yaşamını yitirdi, 53 kişinin yaralandığı açıklandı.
ABD’de ulusal yas ilan edildi. New Yorklular, 13 Haziran saat 19.00’da hayatını kaybedenler için Stonewall’e yürüyüş düzenleyecek.
Her günümüz bir katliama yıl dönümü olup çıkıyor karşımıza her yeni sene. Her sene başı bu yıl bizim yılımız olacak dediğimizde günbegün çoğalıyor anmalarımız, acılarımız, çığlıklarımız. Bildiğimiz tek bir şey var. Saldırılar, katliamlar bu gökkuşağını solduramayacak. Barış içinde özgürce yaşayacağız bir gün, o kalın kafalarınıza inat. Ve o kalın kafalarınızla mücadele edeceğiz dört koldan, yılmadan. Ölmek yıldırmayacak bizleri, kanla boyayamayacaksınız hayallerimizi.
Orlando’da yaşananların ardından insan, bir kez daha soğudu insanlığından, varlığından. Sadece saldırı değil utandıran ve yaşamaktan yıldıran. Saldırının binlerce kilometre uzağında yapılan yorumlar da en az saldırı kadar can alıcı. Birkaç örneğe ne dersiniz?
Geberin ulan 50 kişi değilde keşke 50 bin olsaydı,
Buna üzülen ona neden üzülmüyormuş da orda 50 kişi ölürken burda bilmem kaç yüz kişi ölüyormuş. Hep bir sayısallaştırma, hep bir kıyas. “Şehitler için kelam etmeyenler köpek gibi inliyor” demiş mesela biri. Hem saygısız hem terbiyesiz hem türcü hem de vicdansız. Peki sen ne yapıyorsun şehit diye adlandırdığın kişiler hayatını kaybedince? Bu ülkede o kadar çok ki bu saçmalıklar. O kadar çok ki bu saçma insanlar. İbne diye hakaret edenlere dikkat edin, içlerinde hep bir “bastırılmış yaşayamamışlık”, vatan savunusu yapanlara bir bakın, vatanla alakası yok, savaş çıksa ilk o kaçacak. Dinin hoşgörü emrettiğini sakız gibi çiğneyenlere bakın, cemaatten ayrılınca neler çalıp neler çırpıyor, dedikodunun bini bir para, “ahlak” adı altında ne hüsranlar. Hiç düşünüyor musunuz, belki de tek sorun gelip giden veya bir gelip gitmek bilmeyen hükûmetler değildir. Diyelim ki bu hükûmet gidecek, peki, yeni gelen hükûmet bu kafayı ne yapacak da değiştirecek?
#Orlando 50 kişi öldü yaygaraya bak
Suriye’de 500 bin kişi öldü bukadar duyarlı
insan varmış ta neden sesleri çıkmadı
De te fabula narratur, yani; Anlatılan senin hikâyendir. Dilini bilmediğin ülkelerde, yüzünü daha önce görmediğin insanlar tarafından yaşansa da, o hikâye senindir, benimdir. Çünkü acının, sömürünün, ölümün dili ve rengi olmaz. Hele sermayenin, hiç olmaz. Colorado’daki maden direnişi de, Türkiye’deki bütün işçi direnişleri de benzer şekillerde tetiklenir, hepsinde benzer şeyler yaşanır. Bu yazıda da Amerika’da yapılan bir şarkının, nasıl bizim hikâyemizi de anlattığını göreceğiz. Ortak hafızamızda, “Bugünden yarına, bir yarına gidenler kalır, bir de yarın için direnenler.”
Sanayi devriminin ardından, buharla çalışan makineler için kömür gerekiyordu. Kömür çıkması için de madenlerde karın tokluğuna çalışacak, nefes almadan çalışacak, ölene kadar çalışacak erkekler, kadınlar ve çocuklar gerekiyordu. Mesela, İngiltere’de 12 yaşında maden ocağında çalışmaya başlayıp büyüdüğünde patron olan, ütopyacı sosyalist Robert Owen. Bu işçilerin çocuk yaşta dahi çalışabileceği, yeni dünyada silah zoruyla mallarından mülklerinden edilip zorla işçi yapılan yerliler üzerinde denenmiş ve kanıtlanmış bir yoldu. Bu denemelerin ilgi çekici sonuçlarından birisi, hiçbir ülkedeki tarih kitaplarına giremeyen bir direniş hikâyesiydi; Ludlow Katliamı.
Colorado Yakıt ve Demir Şirketi, ünlü Rockefeller ailesinin, saygıdeğer bir evladı olan John D. Rockefeller’ın sahibi olduğu bir şirketti, müdürlerinden biri de “Sendika örgütçüleri hapishaneye, reformdan yana çıkan sanayiciler de tımarhaneye atılırsa sorun kalmaz” diyen, değerli bir arkadaştı. İşçiler berbat koşullara direnince, bu dürüst ve kıymetli şahsiyetler sözlerinde durdular ve önce kendi fedailerini saldılar işçilerin üzerlerine, onlar yetmeyince Ulusal Muhafızları çağırdılar, bu da kâr etmeyince, önde gelen işçi önderlerini zindanlara tıktılar, işkence yaptılar ve çoğu zaman da öldürdüler.
Tabii ki hiçbiri kâr etmedi, işçiler istediklerini aldılar ve sonra patron Rockefeller, işçi kıyafetleriyle onların aralarında yemek yiyerek “iyi patron” olmanın gerekliliklerini de yerine getirdi, koca yüreği sağ olsun.
Bu direniş ve katliamdan bir süre sonra, burada çalışan bir emekçinin oğlu olan Merle Travis, 16 Tons (16 Ton) adlı bir şarkı yaptı. Hareketli ve güzel bir country şarkısıydı. Şarkı önce garip karşılandı, sonra hoş geldi kulağa, ardından hem şarkıcıya hem de plak şirketi olan Capital Records’a inanılmaz para kazandırdı. Sözleri, işçilerin yazdığı deyişlerden biriktirilmişti. Ama tabii ki işçiler hiçbir hak talep edemediler, çünkü onlar için telif hakkı geçerli değildi.
Şarkı patladı, onlarca insan tarafından söylendi, pek değişik şekillere girdi, hatta İspanyolca’ya bile çevrildi. İşçilerin trajedisini anlatan şarkı, dünya çapında bir hit olmuştu. Endüstrinin isteğine göre şekillendi, zararsız bir üretim aracına dönüştü. Yine Lenin’in, Devlet ve Devrim kitabında bahsettiği şey yaşandı; yaşadıkları süre içerisinde defalarca zulme uğrayan ilerici neferler, ölümlerinden sonra, alabildiğine kullanılır, zararsız birer biblo haline dönüştürürler. Travis’in madende çile çeken emekçilerden aldığı deyişler, yaklaşık 1 yıl sonra, Tenessee Ernie Ford’un ağzından duyulduğunda, klipte “estetik” vücutlu (endüstrinin anladığı estetikten bahsediyorum tabii ki) kadınların dans ettiği, hem de erkeğin iktidarının yeniden kurulduğu bir melodiye dönüştü. Endüstriyel evrim tamamlanmıştı.
Bu katliamdan uzun yıllar sonra, General Electric firması, sadece emek düşmanı değil, aynı zamanda kadın düşmanı da olan bir reklam yayınladı. “Kömür enerjisi reklamı” adı verilen reklamda bu firma, hem kadın bedenini hem tarihteki en kanlı işçi katliamlarından birini aşağılamaktan gerçekten de hiç utanmadı, zerre çekinmedi. O kadar utanmazlardı ki, reklamda “seksi vücutlu kadınlar” ve “atletik erkekler”, siyah ve beyaz ayrımı olmaksızın (çok da karşılardır ayrımcılığa, her ırktan insanı köle olarak kullanabilmeleri gerekir çünkü), bedenin çekiciliğini, metanın tahrik etme özelliği ile birleştirip ekonomik bir pornografi videosu yarattılar. Bununla da yetinmediler, yine yüzleri hiç kızarmadı ve videonun bitiminde, açıkça “Bu enayiler köle olarak çalışıyorlar, biz de onların sayesinde şu köprünün ışıklarını yakıyoruz, arabalar yapıyoruz ve onların aylarca çalışıp kazandığı parayı, öğle yemeğinde eritiyoruz” demeye kadar getirdiler işi.
Anlatılan bizim hikâyemizdi, kanla yazılan hikâyeler de bizimdi, sonrasında bir sermaye haline getirilip para kazandıran versiyonları da. Her geçen gün insanların katledildiği ocaklardan, böyle yararlanan endüstriyi ayakta tutan da biziz, farkında olmadan. Bu hikâye devam ediyor, devam edecek. Eksiltili cümlelerle süren bir metnin, noktalama işaretleri olmaya da devam edeceğiz.
Homo kelimesi; aynı anlamına karşılık gelirken, fobi; doğal olmayan korku veya nefreti ifade eder. Homofobi, dar anlamda eşcinsel korku yani eşcinsel nefreti olarak tanımlanırken; geniş anlamda LGBT bireylerine yönelik önyargılara ve düşmanlığa işaret eder. Homofob ise; homofobik bireyler için kullanılan bir etikettir.
Homofob olmanın günlük ritüellere yansımalarını görmek, söz konusu kavramın muazzam boyutu hakkında fikir verecektir:
Bir toplulukta herkesle oldukça samimi bir şekilde selamlaştıktan sonra, kendi cinsinizden olan eşcinsel arkadaşınızın sadece elini sıkıyorsanız; homofobsunuz.
Eşcinsel bireylere bakıp insan neden eşcinsel olur diye sorguluyorsanız; homofobsunuz.
Eşcinsellerin neden psikiyatriste gitmediğini soruyorsanız; homofobsunuz.
Eşcinsel çalışanınıza mobbing uygulayıp onun istifa etmesine neden oluyorsanız; homofobsunuz.
Kira bedelini eşcinsel kiracınızdan daha fazla alıyorsanız; homofobsunuz.
Bir kişiyi devlet memurluğundan eşcinsel olduğu gerekçesiyle çıkarabiliyorsanız; homofobsunuz.
Bir insanı eşcinsel olduğu için gözlerini bağlayıp bir inşaattan aşağı atabiliyorsanız; sadece katil değil, aynı anda homofobsunuz.
Bir hastayı eşcinsel olduğu için muayene etmiyorsanız; doktordan önce homofobsunuz.
Eşcinsel bireyleri bu tür homofobiklere karşı savunanlara garip garip bakıyorsanız; siz de iflah olmaz bir homofobsunuz.
Korkmayın hasta falan değilsiniz; sadece eşcinsellere yönelik tarihi düşmanlığın içindesiniz. Ve korkarım ki; bir kez olsun bu düşmanlığa son vermeyi düşünmediniz. Kapitalizm ayakta kalmak için insanları bölerken sizler bu bölünmeye ortak oldunuz. Hetero zihniyet eşcinselleri ezerken sizler bir kez olsun, neden eziyoruz, demediniz. Eşcinselleri insani olmayan, tiksinç gibi imleyen bu yıkıcılığa kanalize oldunuz.
Dilerseniz homofob olmaktan kurtulabilir, eşcinsellerin cinsel yönelimleriyle değil insan oluşlarıyla ilgilenebilirsiniz.
İnsanlar neden eşcinsel oluyor diye kurcalamak yerine, eşcinsel insanlar neden eziliyor diye sorabilirsiniz.
Neden sadece heteroseksüellik doğal gibi gösteriliyor diye düşünebilirsiniz.
Cinsel çeşitliliği yadsıyan, herkesi tek kimlik altında toplayan, hayatın her alına yansıyan homofobiye karşı bir ses olup baskıların kalkmasını ve cinsel çeşitliliğin olağanlığını savunabilirsiniz.
Laboratuvardan kurtarılan şempanzenin sarsıcı fotoğrafı hayvanlarla olan bağımızı tekrar düşünmenize yol açacak.
Zekasıyla övünen insan türü olarak hangi bilgiyi seçip neye inanacağımıza dair inanılmaz bir eğilimimiz var. Özellikle de konu hayvanlarla ilgili bakış açımız olduğunda. Çoğu zaman en iyi arkadaşlarımız diye andığımız kedilerimizin ve köpeklerimizin ne kadar zeki ve duygusal varlıklar olduğundan, anlama kapasitelerinin ne kadar gelişmiş olduğundan bahsediyoruz. İnekleri, tavukları, domuzları ve başka çoğu hayvanı tüm bu yetilerden uzak, tüketime hazır ürünler olarak görüyoruz. Aslında tüm bu hayvanların da kedi ve köpekler kadar zeki ve duygusal olduğu gerçeğini reddediyoruz.
Bu durum insanlara çok benzeyen hayvanlar için de benzerlik gösteriyor ancak biraz daha alengirli. Mesela şempanzeleri ele alalım. Şempanzeler ve insanlar yüzde doksan oranında aynı DNA’yı paylaşıyor. Hepimiz bu güzel hayvanların yüksek zekalarından, el becerileri ve alet kullanma yeteneklerinden, dil öğrenebildiklerinden ve empati kurabildiklerinden haberdarız. Tüm bunların farkında değilmişiz gibi şempanzeleri ya korkunç laboratuvar deneylerinde denek yapıyoruz ya da zorla bizi eğlendirmeleri için onları sirklere ve hayvanat bahçelerine kapatıyoruz.
Bazı yaklaşımlar tüm bu kabul edilemez uygulamaları normalleştirmek için şempanzeler ve insanlar arasındaki farklılıklara vurgu yapsa da şempanzelere şöyle bir bakmak bile aslında o kadar da farklı olmadığımızı gözler önüne seriyor.
Bu resimde gördüğünüz Burrito. Şu anda kendisiyle Chimpanzee Sanctuary Northwest (CSNW) olarak bilinen merkez ilgileniyor. Burrito 1983, laboratuvar doğumlu. Bazen kendisine uygun rollerde hayvan oyuncu olarak oynaması için kiralanmış ve döndüğü yer hepatit aşısı araştırmaları için hep laboratuvar olmuş. Ona hiçbir zaman gerçek bir şempanze olma şansı verilmemiş. Kendi türüyle etkileşimde olmaktan hep yoksun kalmış ve insanlara hizmet etmekten başka bir hayat yaşamamış. 20 yıl süren acı dolu hayattan sonra CSNW tarafından serbest bırakılmış ve hayatında ilk defa özgür olarak yolculuğu başlamış.
Bu tatlı şempanze yıllar süren esaretinden sonra hak ettiği hayata kavuştuğu için çok mutluyuz. Yine de keşke bunların hiçbirini deneyimlemeseydi diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
Yaşayan türlerin en zekisi olabiliriz ama konu merhamet ve şefkat olunca ilerlemeye en çok bizim ihtiyacımız var. Hiçbir hayvan, insanların çıkarı uğruna Burrito’nun başına gelen acı dolu olayları yaşamamalı. Onun büyülü gözleri size de aynı şeyleri düşündürtmüyor mu?
CSNW ve yaptıkları inanılmaz işler için daha fazla bilgiburada.
Bahçeşehir Üniversitesi’nde görsel iletişim tasarımı bölümünde eğitimine devam eden Nazlı Kocaçınar, kendisini yolun çok başında görse de içindeki inancı ve heyecanı sabit tutuyor.
Nazlı, “Bütün bunların çıkış noktası idol bellenen kişiler veya kurumlardan ziyade biraz kişisel bir durum; bir istikrarın sonucu da olmasa gerek diye düşünüyorum şimdilik. Kendi kendime düşünebilmeye başladığım andan itibaren en ufak ve insanlara saçma gelecek şeyleri bile sorguladım.
‘Kavanoza niçin kavanoz denir, bence çok saçma’ dediğimde 4 yaşındaymışım. ‘Peşi sıra gelen bu kapıda neden itiniz yazıyor, ben belki çekmek istiyorum, apartmanın girişi neye göre giriş kime göre çıkış noktası’ gibi çocukça sorgularım büyüdüğümde de durdurak bilmeden devam etti.
Bir şeylerin nedenini sorgulayıp durdum, kafamda hâlâ daha yerli yerine koyamadığım ve belkide çoğu insana saçma gelecek parçalar döngüsü devam eder. Evren, insanlar, düzen, zorunluluklar ve sorumluluklar… Bu döngü hiç şaşmaz. Günlük rutinde bile kafama takılırlar veya aralarında şu şöyle olsa nasıl olurdu diye ütopyalar kurduğum oluyor itiraf etmek gerekirse.
Bir sketchbook’umda ters bir şekilde dümdüz yaşamaktan bıkmadınız mı yazıyor, herkes düz okuduğu için ben eğleniyorum diyebilirim. Ters psikolojiyi hep sevdim, bu yüzden çalışmalarda alakasız yerlerde bir yanlış, bir piksellenme, irrite edici, insanları rahatsız eden bir şey ille bulunur” diye çalışmalarının nasıl ortaya çıktığını anlatıyor.
Nazlı, hiçbir zaman tam anlaşılmıyor ya da tamamlanmıyor dediği gün, bir şeylerin belki de tamamlanmamasının ayrı bir bütün olacağını düşünerek, çoğu insanın anlam veremediği ve alakasız diye nitelendirdiği şeyi birleştirip ortaya kolajlar çıkartıyor.
Kendisi ile alakalı perdeleri kaldırmaktan hoşlanmayan Nazlı, çalışmalarının hepsini, üstü kapalı bir dışavurumolarak özetliyor. “Ruhani olarak neyi yansıttığımızdan ziyade yansıyan şeyin karşıdakinde ne uyandırdığı daha önemli bence. Eğer kafanızda anlamlandıramadığınız birden çok parça varsa, hepsi o boşlukta bir yerlere vurur ve anlamsız bir gürültü çıkartır, tecrübeyle sabit. Onları birleştirmek lazım diye düşünüyorum. Boşluğa düşen çoğu şeyi birleştirmek lazım özetle.”
Long distance (Uzun mesafe)
Herkesin içinde hayatın herhangi bir yerinde kendisini birilerine izah etme ya da anlatma ihtiyacının var olduğunu düşünen Naz, “Bazılarımız sadece kendini anlamaya da çalışabilir ki bu benim için daha makul, kendini anlamlandırabilmek, kendini anlatmaya adım atarken bastığımız ilk ve çok ince bir basamak, bazıları bu basamağın farkında olmaz, kimisi takılır kalır burada. Bazılarının o basamakta fazla zaman geçirmesi gerekir. O basamağa ara ara inmek gerektiğini düşünüyorum. Çalışmalarım genelde kendimi anlamak adına oldu. Kolaj da bu sebeple çok küçük bir mecra bütün bunlar için. Kendi kafamda birleştiremediğim parçaları herhangi bir alanda birleştirmekti benim için. Ruhen kendime, görsel olarak başkaların iyi gelir diye düşündüm ve umarım öyle olur.”
Barındırdığı yüksek protein ve bol lif sayesinde sağlıklı mutfağın önemli değerlerinden olan maş fasulyesi aynı zamanda düşük kalorili ve çok lezzetli bir alternatif.
Bu sağlık deposu fasulyeler, yine tahıl grubunun zengin lifli üyelerinden buğday ile harika bir ikili olup misafir oldular bugün yemekte bize.
Eğer siz de denemek isterseniz, işte reçete:
Malzemeler (4 kişilik)
1 bardak Maş fasulyesi
1 bardak buğday
Yarım demet maydanoz
Yarım demet nane
1 diş sarımsak
Yarım limon suyu
Zeytinyağ
4 dal taze soğan
Bir avuç cevizi içi
Mor lahana
Közlenmiş kırmızı biber
Sumak
Tuz
Kimyon
Nar ekşisi
Kornişon turşu
Yapılışı:
7-8 saat önceden ılık suda beklettiğimiz maş fasulyelerini ve buğdayları ayrı ayrı tencerelerde pişene kadar haşlıyoruz. Piştiklerine emin olduktan sonra sularını süzüp kenara alıyoruz.
Derin bir kaba, sarımısağı eziyoruz ve sırasıyla nar ekşisini, zeytinyağı, limon suyunu, sumağı, kimyonu, tuzu karıştırıp sos haline getiriyoruz. Tüm yeşillikleri yıkayıp ince ince kıyıyoruz. Sosumuzun içinde olduğu kaba maş fasulyelerimizi, buğdayımızı ve yeşilliklerimizi ekliyoruz. Cevizleri iri parçalar halinde ilave ediyoruz. Daha önceden közlediğimiz kırmızı biberimizi küçük parçalar halinde salatamıza ekliyoruz. İnce ince kıydığımız mor lahanamıza az tuz ve limonla masaj yapıp onu da yine salatamıza ilave ediyoruz.
En son kornişon turşularımızı da küçük küçük doğrayıp salatamıza ilave ettikten sonra, tüm malzemeleri güzelce karıştırıp huzur ve neşe dolu sofralarda sevdiklerimizle paylaşıyoruz.
Püf nokta: Maş fasulyesi çok pişerse dağılır, az pişerse sert kalır. Pişerken kontrol etmek ve piştikten sonra suyunun süzülmesi için beklemek önemli. Bu salataya tane tane kırmızı narla yapılacak ufak bir makyaj da çok yakışır.