New Horizons uzay aracı şu anda Plüton’un da ilerisinde Kuiper Kuşağı’nda olsa bile, cüce gezegenin fotoğraflarını bize yollamaya devam ediyor. Yayınlanan yeni bir NASA videosundaki fotoğraflar, Plüton’un yüzeyini gösteren şimdiye kadarki en detaylı fotoğraflar.
Videoda, aracın Uzun Menzilli Keşif Tarayıcısıile (LORRI) 15 bin 850 kilometre uzaktan, 80 metrede bir piksellik çözünürlükle çektiği fotoğraflar bir araya getirildi.
88 kilometre genişliğinde tek bir fotoğraf olarak Plüton’un yüzeyini, neredeyse bir kutbundan diğer kutbuna kadar gösteriyor.
Kraterlerden sarp ve çorak arazilere, donmuş nitrojen ovalarına, sanki helikopterle geziyormuş algısı yaratıyor.
Plüton’a başka bir araç yollanmadığı sürece bu fotoğraflar, hayatımız boyunca göreceğimiz en net görüntüler. Ama New Horizons aracı, bizim için topladığı bilgilerle Plüton’un daha birçok sırrını açığa çıkarmaya devam edecek.
Mayıs ayı müzik dünyasında iki ustanın geri dönüş ayı oldu. Bu haftaki Haftanın Albümü köşemizde blues ve folk müziğin iki büyük isminin yeni albümlerini sizlere tanıtıyoruz: Eric Clapton ve Paul Simon.
Paul Simon dönemdaşı Bob Dylan gibi 75 yaşını kutluyor bu sene. 2006 yılında Time Dergisi tarafından “Dünyayı yönlendiren 100 kişiden biri” olarak seçilme mertebesine kadar ulaşmış bir müzisyen olan Simon, 5 yıldır herhangi yeni bir kayıdın altına imzasını atmıyordu.
Üyesi olduğu Simon & Garfunkelgrubu ve solo çalışmaları ile 12 Grammy ödülüne layık görülen Simon, Amerikan folk müziğinin efsane isimlerinden biri. Afrika’nın ritim gelenekleriyle kendine has dingin ve duru vokalini birleştiren Simon, özellikle solo kariyerinde Afrika’nın yerel müziklerinden en çok etkilenen ABD’li müzisyenlerden biri oldu. Simon solo kariyerinden önce ise Art Garfunkel ile beraber Simon & Garfunkel ikilisi de unutulmaz şarkıları müzik dünyasına kazandırmıştı. “Sounds of Silence” ile “Bridge Over Troubled Water” albümleri ve Mike Nichols’ın ünlü filmi The Graduate için yazdığı “Mrs. Robinson” gibi unutulmaz şarkılarla popüler müzik tarihinde önemli bir yeri olan Paul Simon, solo kariyerinde de yine çok kaliteli işler çıkardı. Solo dönemde, “50 Ways to Leave Your Lover”, “You Can Call Me Al”, “Obvious Child” ve “Late in the Evening” gibi klasikleşmiş şarkılar ve “Still Crazy After All These Years” ve “Graceland” gibi iki kült albüm, Simon’u müzik dünyasınının zirvelerine çıkardı.
Eric Clapton’dan cayır cayır bir blues albümü
“Clapton is God–Clapton Tanrıdır”. 70’li yıllarda özellikle ABD ve İngiltere’de duvarlarda bu yazıyormuş. Bir dönem için Eric Clapton’un popüler müzik aleminde yarattığı etkiye çarpıcı bir örnek. The Yardbirds, John Mayall & Bluesbreakers ve Cream gruplarındaki rollerine takiben kendi solo kariyerinde de büyük başarılara imza atan Clapton, Mayıs ayında yeni albümü “I Still Do“yu piyasaya çıkardı.
Hayatının bir bölümü eroinle mücadeleye, bir bölümü de oğlu Conor’un bir apartmanın 53. katından düşmesi sonucu ölümünün acılarıyla baş etmeye adayan Clapton, Conor için yazdığı “Tears In Heaven” şarkısı ile çok geniş kitlelere ulaşmıştı. Toplam 19 Grammy ödülü bulunan Clapton, yeni albümüyle de en iyi blues albümü dalında yine bu ödüle aday olabilir. Clapton, yeni albümünde öyle yeni şeyler denemiyor. Çok aşina olduğumuz blues ritimlerini ve vokalini, en cayır cayır formunda icra ediyor. Safkan bir blues albümü karşımızdaki.
Bu arada Clapton’un kişisel tarihinden üzüntü verici bir notu es geçmek olmaz; Clapton, 1976 senesinde düzenlediği bir konserde İngiltere’ye giden göçmenler hakkında ırkçı sözler sarf etmişti. Sonraları da göçmenlere değil göçmenlik kavramının kendisine karşı olduğuna dair şeyler söylese de Clapton’un üstüne bir kere bulaşmış bir leke oldu bu ve hayatı boyunca bu talihsiz anları üstünde taşıdı.
Clapton’un yeni albümünün ismi güzel bir mesaj veriyor. “I Still Do” yani “Halen Yapıyorum”. Simon da Clapton da ilerleyen yaşlarına rağmen halen iyi ve nitelikli müziği icra etmenin peşinde koşuyorlar. Ve başarıyorlar da.
Ve biraz da nostalji. İki ustanın unutulmaz şarkılarından ikisi Simon and Garfunkel’den “Sound of Silence”.
VA Panspermia albümünün 10 Haziran 2016 tarihinde ücretsiz ve dijital formatta indirilebileceği duyruldu. İndirme linkleri 10 Haziran’da Facebook etkinlik sayfasında paylaşılacak.
Panspermia hipotezine göre; tüm evrene dağılmış yaşamın kökünü oluşturan tohumlar, içinde yaşadığımız Dünya’da canlı yaşamının başlamasını sağladı. MÖ 5’inci yüzyılda Antik Yunan zamanında şu an İzmir/Urla olarak bilinen bölgede yaşamış Yunan düşünür Anaksagoras tarafından bu hipotez ortaya atıldı. Hipotez, uzaydan gelip, okyanuslara düşen mikropların önce balıklara sonra amfibyumlara, sürüngenlere ve daha sonra memelilere dönüştüğünü söylüyor.
İzmir’den Dj Oxomo tarafından da darktrance/Psycore albümünün teması olarak belirlenerek panspermia hipotezi yeni bir bakış açısı getiriliyor. Canlı varoluşunu anlamlandırma adına bir araya gelen 10 prodüktör tarafından bu albüm için yazılmış özel ve yeni trackler oluşturuldu.
Brezilya’dan tribal soundu ile Maramba ve kutsal dark soundu ile Tabura, Meksika’dan sert ve net tavrıyla Miquiztli, İsviçre’den Kinetik Flux ve Simbah ile ortak projesi Tikbah, yine İsviçre’den yeni ve ilginç soundu ile albümün tek kadın prodüktörüPlankton, Macaristan’dan ilginç kompozisyonlarıyla Varazslo, Yunanistan’dan dark bir çığlıkCrone ve dark çizgisiyleHyperekplexiave son olarak Almanya’dan Elephant ile farklı kültürlerin sound’larını bir araya getiren bu albümdeki trackler, dark ve psycore türlere olan bakış açınızı değiştirecek.
10 yıldır psytrance kültürü içinde birçok alanda çalışan Kristal Güngören, geçtiğimiz kış müzikle daha çok ilgilenmeye ve sevdiği sanatçıların parçalarını mixlemeye başladı.
Bu albüm, Dj Oxomo’nun keşfettiği bu yeni sanatçı ve sound’ları farklı ülkelerde tanıtmak, onları desteklemek ve Türkiye’de, dünyada tanınmalarını sağlamak adına yaptığı bir projedir. Brezilya, Meksika, İsviçre, Macaristan, Yunanistan ve Almanya’dan bir araya gelen sanatçılar Quantum Digits Records’un da desteğiyle farklı ülkelere kendi sound’larını ulaştırabilecekler.
Oxomo’nun panspermia hipotezini fark etmesi ve araştırmaya başlaması ile de albümün konsepti belirlendi. Panspermia hipotezi sanatçıların da oldukça ilgisini çekti ve bu albüm için yeni track’ler yazdılar. Bu albüm, özgür bir dünya ve varoluşu anlamlandırma adına ücretsiz bir proje.
Kristal Güngörün, albümün içinde olan Panspermia hipotezi üzerine kolaj çalışması.
Panspermia hipotezi sanatçıların da oldukça ilgisini çekti ve bu albüm için yeni track’ler yazdılar. Bu albüm, özgür bir dünya ve varoluşu anlamlandırma adına ücretsiz bir proje.
Kanada’dan Quantum Digits Records albümün ücretsiz yayınlanmasını üstlendi. Kıbrıs’tan Digitalx ise parçaların masteringini yaptı.
Dj Oxomo ve Quantum Digits Records sayesinde, bu albüm aracılığı ile Amerika, Avrupa, Asya ve Türkiye’den sanatçılar bir araya geldi. Dj Oxomo, Otkun Atman’ın desteği ile uzak uçları bir araya getirerek, sınırların olmadığı özgür bir dünya için yeni fikirler üretmek üzere bu albümün bir çağrı olduğunu söylüyor. Ayrıca albümü dinleyen herkeste varoluşu anlamlandırma adına yeni fikrilerin oluşmasını diliyor ve uzak uçlardan ses tohumları gönderiyor.
Facebook etkinlik sayfasında Kristal Güngörün albüm ve hipotez hakkında şöyle diyor: “Panspermia hipotezinin yaşamın taşınabilirliği üzerine olması, Oxomo’nun canlılığın her bir atomuyla bilgi ve deneyim taşıyan güçlü tohumlar olduğunu fark etmesini sağladı. Bir atomuyla bile sonsuz çeşitlikte canlılığa olanak tanıyan bu muhteşem yapı; varoluş, içinde onu anlamlandırarak yaşayacak bir türü de olasılık çemberine almalıydı. Tüm türleri kavrayabilecek, boyut ve fiziksel duruşuyla dünyadan keyif alıp onu varoluşun tüm coşkusuyla yaşayabilecek bir tür var olmalıydı! Zekası, duyguları, felsefesi ve sanatlarıyla bu acaba insan mıydı?
Kristal Güngörün, albümün içinde olan Panspermia hipotezi üzerine kolaj çalışması.
Çağlardır insanlık, tüm yanlış yönlendirilmişliğiyle zekasını tamamen yanlış yönde kullanarak, anlam fışkıran bir gezegende anlamsız bir varoluşun içinde sürüklenmektedir. Her köşesi yaşam ve mucize dolu bu gezegeni ve onun ev sahipliği yaptığı binlerce türü yok oluşa sürükleyen insan, kendi yaşam alanlarını ve çevresindeki muhteşem türlerin soyunu yok etmekten başka bir şey yapmıyor aslında. Açı biraz genişletilip, uzaktan bakıldığında, çevresindeki canlılığı yok eden bir virüsten farksız görünür insanlık…
Bugünden sonra doğayla uyumlu, eşit, estetik, kutsal ve eğlenceli bir yaşama geçebilmek için ne yapmalı, neresinden başlamalı? Ama dünyanın her yerinden yeni projelerle dünyayı bir kaç nesilde gerçekten yaşanacak hale getirmek aslında çok zor görünmüyor. Yeter ki ana uygun müzik eşlik etsin!
Varoluş, anlamlandırılmayı hak ediyor. Bunu en iyi yapabilecek tür ise, bencilliği, aptallığı, kavgaları ve yanlışlığı yanında, sanatçı ruhuyla üreten, duygusallığıyla acı çeken, merakıyla araştıran, kalbiyle inanan insanlıktır. Geleceğe, yaşanmaktan keyif alınacak bir dünya bırakmak ve insan varoluşunu anlamlandırmak umuduyla…”
Kristal Güngörün, albümün içinde olan Panspermia hipotezi üzerine kolaj çalışması.
-Oh valla bu tatil hepimize iyi gelecek, en azından on gün yemek yapma derdimiz yok. -Aynen valla! Ben dizime platin taktırdım iki ay kendime gelemedim; doğru dürüst ayağa bile kalkamıyordum ama ocağın yanına oturak koyup yemek yetiştirdim bunlara. -Geçmiş olsun. Neyse on gün şöyle güzelce dinleniriz artık.
Annemin sabah altıda “Sinan, ha Sinan kumi le!(uyan hadi!)” sözleriyle uyandım. Bugün kampımızın ilk günüydü, erken kalkıp yola çıkmadan odamı toplamam gerekiyordu. Odamı toplamam gerekiyordu çünkü tatilde, yolda başımıza bir şey gelse, ölsek falan polisler komşularla eve girer, araştırma yapıldığı sırada “Berrin de amma dağınıkmış, evde sanki kadın yaşamıyormuş, ayıp ya insan bari çocuğunun yatağını toplar,” konuşmalarının yaşanmasını annem istemiyordu. Ayrıca kırkımızın mevlidi falan okunduğunda; duaları okuyan kişi mutlaka evin son halinden haberi olur “allahü la ilaha illallah hüvel kayyüm ya hüvel kayyüm tamam da ne pasaklı kadınmış arkadaş çocuğun pantolonu bile kitaplıkta ya böyle bir şey olabilir mi neyse Allah günahlarını affetsin” diyebilirdi. Buna engel olmalıydım.
Anneme laf gelmesin diye odamı bir güzel topladım ve yola koyulduk. Yolda annemin yaptığı börekleri afiyetle yedik. Susadık. Annemin hazırladığı soğuk suyla susuzluğumuzu giderdik. Çok seviyorum annemi o olmasa hiçbir tatil güzel geçmez.
Bir buçuk saatlik yolun sonunda biraz erken de olsa kamp yerine ulaşmıştık. Sürenin dolmasını beklemek üzere, girişteki çardakta vakit geçirdiğimiz sırada; bizim gibi erken gelen ailenin kadınıyla, annem on günlük tatilin güzelliğinden bahsetmeye başlamışlardı. Annem yaşadı. On gün yemek yapmak yok. Ona verilebilecek en güzel tatil. Umarım eşim de anneme benzer. Oedipus hipotezini de böyle ortaya çıkarmıştır Freud. Eşim anneme benzesin, on gün yemek yapmamak ona yetsin. Aslında bir de sınıf öğretmeni olursa çok daha güzel olur. Hem maaşı olur hem eve erken gelir. Sabah dokuz akşam üç. Ee üç ayda bir de tatil. Eve geldiğimde ona gönül rahatlığıyla “ne yemek var hayatım bugün,” diye rahatça sorabilirim. Sevdiğim yemeklerden birini yaptıysa ona hak ettiği tümceyi kurar “seni çok seviyorum hayatım,” bile derim, hatta çocuklarımız da varsa “anneniz aslan gibi vallaha, bir tanecik anneniz var,” da diyebilirim. Eskiden ev hanımı olması idealdi ama artık bir eve çift maaş gerek benim tek başıma maaşım yetmez.
Tamam tek maaş yetmez ama bankacı falan olursa da sevdiceğim biricik eşim, işi bıraktırırım ona. Sonuçta çocuklar için bakıcı tutmaya kalksan bin beş yüz, iki bin lira, aynı şeye denk gelecek onun çalışması. Üç beş kuruş için çocukları annelerinden ayırmaya değmez. Çocuklarımın geleceği için en ideal eş sınıf öğretmeni evet. Hem benden az kazanır beni ezmeye de kalkmaz. Ah keşke ben de diğerleri gibi bencil biri olsam o zaman canımın istediğiyle evlenebilirdim. Ama ben onlar gibi olamam çocuklarımın geleceğini düşünmek zorundayım.
Sınıf öğretmenliğinin yanında biraz da güzel bir şey olsun. Benim beğenmem çok önemli değil de dışarıdan bakan “oo Sinan’ın karısı çok güzelmiş,“ desin. Tabii benim için her şeyden önemlisi dürüstlük, dürüst biri olsun, karakterli bir kadın olsun.
İşte tüm bu söylemlerin integralini aldığınızda ortaya çıkan şey: “Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın aslında kadınlığını inkar ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çevirmekten imtina eden bir kadın iş hayatında ne kadar başarılı olursa olsun eksiktir, yarımdır.”
Her yıl Çin‘in Guangxi eyaletinin Yulin kentinde 21 Haziran’da geçekleştirilen Yulin köpek eti yeme festivali (katliamı) için geri sayım başladı.
Hayvanseverlerin başlattığı imza kampanyaları ve sosyal medyadan Çin’e gösterilen tepki hızla büyürken festival hakkında çıkan iptal olacak söylentilerine karşılık resmi ve güvenilir bir kaynaktan herhangi bir açıklama gelmedi. Aksine hazırlıklar hızla devam ediyor. Sokak köpekleri sokaklardan toplanıp küçücük kafeslere tıkıştırılıp restoranlara satılırken evinin bahçesinden evcil köpeklerin de çalınıp aynı şekilde restoran ve pazarlara satıldığını haberlerden sık sık duyuyoruz.
Çin’de bazı insanların öldürmeden önce, masum hayvanlara yaptıkları işkenceler ise akıl almaz. Canlı canlı kaynar su kazanlarının içinde haşlamak, yine canlı canlı derisini yüzmek ve kaynak makinaları ile kızartmak en bilindik uygulamalar. Öldürmeden haşlamalarının ya da kızartmalarının sebebi hayvanların yaşadıkları şok ve korku ile salgıladıkları adrenalin hormonunun etlerini daha lezzetli hale getirdiklerini düşünmeleri! Köpek yeme festivalinin kötü ruhları kovduğu da diğer bir inanışları arasında yer alıyor. Bu yıl katledilecek olan köpeklerin sayısının 10 bin civarında olması bekleniyor.
2009 yılından bu yana Çin’in, yaptığı köpek katliamına gösterilen tepkilere cevabı hep serin kanlı ve değişmez oldu. Her seferinde bu festivalin kültürlerinin bir parçası olduğunu ve aynı şekilde kutlanmaya devam edileceği belirtildi.
Peki, bu katliamlar devam ederken biz ne yaptık? Mesela Çin‘e lanetler yağdırdık ve Çinlileri şiddetle kınadık. Köpek katliamına gözyaşı dökerken tabağımızda başka bir hayvanın ölü bedeninin parçaları olduğunu unuttuk. Hayvanların sadece kedi ve köpeklerden ibaret olmadığı gerçeğini görmezden geldik. Evet Çin‘deki köpeklere gözyaşı döktük ama bu arada kendi damak zevkimizden de vazgeçmedik.
Başkalarının hayvan katliamını eleştirirken kendi yaptığımız katliamları normalleştirdik! Her kültürün inançları, gelenek ve görenekleri kendisine göre önemli ve vazgeçilmez. Her kültürün arkadaş olarak gördüğü hayvanlar ve yemek olarak gördüğü hayvanlar farklı. Bazı kültürlerde köpek arkadaş, inek yemek olarak kabul edilirken bazılarında köpek de yemek olarak görülebiliyor. Şüphesiz tek bir gerçek varsa bu da bütün hayvanların arkadaşımız olduğudur.
Konu bize geldiğinde kendi yaptığımız hayvan katliamlarının suçunu inanış ve geleneklerimize atıp vicdanımızı rahatlatmaya çalışıyoruz. Aslında kabul etmemiz ve savunmamız gereken hiç ayırt etmeksizin tüm hayvanların eşit yaşam hakkına sahip olmasıdır. Eğer dünyayı değiştirmek ve hayvan cinayetlerini durdurmak istiyorsak işe tabaklarımızdan başlamalıyız. Tabağımızda başka bir hayvanın cansız bedeni dururken hayvan haklarından bahsedemeyiz.
Kültürler farklı, kurbanlar farklı ama öldüren hep aynı… İnsanlık bir yandan gözyaşı döküp bir yandan da hayvanları ve doğayı yok etmeye devam ediyor.
Victoria Devri, “ahlak” dayatmalarıyla toplumu tasarlıyor, Ortaçağın izlerini de taşıyarak evliliğin tutkusuz, aşksız olanını kutsal buluyordu. Cinsellik tabu haline getirilirken kentler, açlıktan ölmemek için bedenlerini satan kadınlarla dolup taşıyor, fuhuş gittikçe yaygınlaşıyor, bir tarihçinin belirttiğine göre ise kadın nüfusunun neredeyse üçte biri seks işçiliği yaparak geçinmek zorunda kalıyordu.
Victoria’nın İngiltere’sinde sanayileşmeyle birlikte büyüyen ekonomi, adaletsizlikleri de ortaya çıkarmıştı. Toplum yapısı içerisindeki sınıf ayrımlarına her zaman sahip olan İngiltere, bu dönemde alt sınıftan yoksul insanların hayatlarında daha zor koşulların oluşmasına yol açmıştı. İşçi sınıfının da aynı şekilde yaşadığı bu koşullardan kadınların kurtuluşu olmamış, yoksulluk, adaletsizlik bu sınıftaki kadınları daha fazla etkilemişti. Öte yandan alt sınıf kadınının asla erişemeyeceği noktaya ve rahatlığa aristokrat sınıf kadını ulaşmıştı. Zaten Victoria İngiltere’sinde kraliçeden sonra en avantajlı sayılabilecek kadınların yer aldığı sınıf Aristokrat sınıf olmuştu. Fakat buradaki kadınların rahatlığı dahi bir noktaya kadardı, kaderleri erkeklerin politik ya da parasal çıkarları yönünde alacakları kararlara bağlıydı. Yine de sahip olduğu yaşam şartları, işçi kadınların ya da alt sınıftaki diğer kadınların hayal edemeyeceği türdendi.
Üst sınıfın kadınları, lüks evlerinde, okuma odası ve kütüphaneye sahipti ki evin dışına çıkma şansı pek olmayan bu kadınlar kırsal hayatı, bu romanlardan öğreniyordu. Zaman geçirmek içinse müzikallere gidiyor, yemekli partilere katılıyordu. Kadınlar aynı zamanda Public Hall ve Assembly Rooms’da düzenlenen konferans ve konserlere katılıyordu. Lady, Düşes ve Barones unvanına sahip kadınların yer aldığı bu sınıfta çoğu ya eşlerinden dolayı ya da babaları vesilesiyle zenginliği ve kendilerine verilen değerin arttığı bu ortamı elde etmişlerdi. Bu kadınların kaderi kaçınılmaz olarak bir erkek tarafından belirlenmiş olsa da politik ve sosyal hayatta güçlü kadınlar oldukları da gözlemlenmişti aslında.
Bu gücün sınırları ise ne yazık ki erkekler tarafından belirlenmişti. Ama tabii çoğu dönemin zihniyetinden sıyrılamadığı için hem hak arayışına girmiyor hem de katı kurallar içerisinde yaşamaktan rahatsızlık duymuyordu. Oysa Victoria İngiltere’si aristokrat kadını evine sıkı kurallarla hapsetmiş, örneğin herhangi bir lady, çalıştığı takdirde unvanını yitireceği için çalışamamıştı. Üstelik her türlü yasa onu kocasına ya da babasına tabi kılıyordu. Gerçi aristokrat sınıfın kadınlarının daha önce de belirtildiği gibi herhangi bir rahatsızlığı, itirazı olmamış, alışagelmiş durumun etkisiyle kendilerine hizmet edilmesini daha avantajlı bulup yargılamada bulunmamıştı.
Victoria Çağının hak arayıcıları ise orta sınıf kadınlarıoldu. Ev içine hapsedilen, oy hakkı ve diğer birçok haktan yoksun bırakılan bu kadınlar, eşleri gibi doktor, öğretmen, mühendis olmak istemiş, kendileri lehine hiçbir karar çıkarmayan, erkeğin egemen olduğu mecliste hak sahibi olmak istemişlerdir. Kadınlar yaşam koşulları içerisinde değişim istemenin haklılığını yaşamışlardır ki o yüzyılda orta sınıf için ideal kadın tipinde evcimenlik bir simge halini almış, Victoria zamanında kadının yeri ev olarak görülmüştü. O dönemin zihniyetine göre kadınların iki seçeneği vardı; ya sokağa düşüp “kötü kadın” olacak ya da ev hayatını sürdürüp “iffetli kadın” olacaktı. Orta sınıf kadının eve hapsedilmişliği eğlenceler, düzenlenen partiler ve alışveriş merkezleri sayesinde son ermeye başlamaktaydı fakat hayatı zorlaştıran tek sorun bu değildi. Keza kadınlar ataerkil zihniyetin ortaya attığı ve adına “görgü kuralı” dediği hareketler bütününe uymak zorundaydı.
Aristokrat kadınların zamanı geçirme etkinliği
Kadınların 21 yaşında evlenip çocuk sahibi olmaları bekleniyordu. Tek çalışma alanları evlilik, eşleri ise patronlarıymış gibi görülüyordu. Kadına bir de kocasının gönlünü her ne olursa olsun hoş tutma ve çocuğunun ahlaki eğitimini sağlama görevi verilmişti. Hem iş hayatında hem de evde zor koşullarla karşılaşan kadınların itiraz etmeye başlamaları çok uzun sürmedi. 1840 yılının sonlarında kadın hareketinin ilk örgütlenmesi oluşmaya başladı. Hareket yavaş yavaş netice veriyordu ama istenilen sonuçların alınmasına daha çok vardı. Yine de atılan adımlar dönem zihniyeti itibariyle küçümsenecek türden değildi. Kadın yazar sayısının artmasıyla birlikte kadınlara bilimle uğraşma hakkı verilmiş, daha birçok alana girmesine izin verilmişti fakat yasal anlamda kadın görmesi gereken değeri öyle kolay elde edememişti. Birtakım yasal reformlar da çok sığ kalmıştı. Örneğin, 1857 tarihinde evlilik yasalarında reform yapılmış, ne yazık ki bu reform erkeğin lehine alınan kararların yer aldığı yasalardan öteye gidememişti.
Orta sınıf kadının başlattığı bu harekete, işçi sınıfı kadınlarından çok geçmeden destek geldi. Zira zor koşullar altında çalışan bu kadınlar aynı zamanda cinsiyetleri yüzünden de aşağılanıp sömürülüyorlardı. Emekçi kadınlar çok ağır şartlarda, emeğinin karşılığını almaksızın çalışmış, işyerlerinde karşılaştıkları tacizler kayıt altına alınmamış, buna ihtiyaç duyulmamıştı. Kadının iş hayatı ise ev içinde başlamıştı aslında. Kadınlar evlerinde tam ya da yarı zamanlı çalışıp üretimde bulunuyorlar, esnaflık yapıyorlardı. İşletmeler için yaptıkları bu üretimin karşılığında aldıkları ücretler ise çok düşük oluyordu. Kadınlar bunun dışında; şapkacılık, ütücülük, çamaşırcılık, hizmetçilik, örgü işçiliği ve terzilik yapıyorlar, çeşitli fabrikalarda ve maden ocaklarında çalışıyorlardı. Birkaçının yaşantısını görmek gerekirse; Victoria Devri’nin çamaşırcı kadınları, tıpkı diğer alanlarda çalışan kadınlar gibi zor koşullar altında çalışıyorlardı. Uzun çalışma saatleri, yorucu bir tempoya neden olurken sağlık problemlerini de davet ediyordu. Bu koşullar, kadınları o kadar zorlamış olacak ki bir grev gerçekleştirmişler, uzun çalışma saatlerinin kısalmasını ve aldıkları ücretlerin arttırılmasını istemişlerdi.
Saray ailesi Victoria, Albert ve çocukları
Kadınların, hayati tehlikenin mevcut olduğu şartlar altında çalıştığı bir diğer yer de maden ocaklarıydı. Burada olumsuz şartlar mevcuttu ve hiçbir güvence yoktu. Kadınlar, maden ocaklarında saatlerce, sağlıksız koşullar altında çalışmakta, halk arasında buradaki “ahlaksızlıklar” ile ilgili söylemler yayılmaktaydı. Aynı zamanda tehlike ile her an yüz yüze gelmekte, zorlayıcı ve sıkışık şartlar altında çalışmaktaydılar. Hatta bu insanlık dışı koşullar ile ilgili konuşulanlar, kamuoyunda yayılmış, bir grup hayırsever harekete geçip parlamentoyu basmışlardı. Bunun üzerine parlamentoda bir kraliyet komisyonu kurulmuş ve kömür madenlerindeki kötü şartlarla ilgili görüşmeler yapılmıştı. Görüşmeler sonucu ayrıntılı bir rapor hazırlanmış, kömür madenlerindeki tüm koşullara ayrıntısıyla yer verilmişti. Kadınların bir başka çalıştığı yer ise tuğla fabrikalarıydı. Saat sekizden önce, her yaştan kadın -tabii çocuklar da- bu fabrikalara gelip saatlerce çivi çakma makinesinde çalışırlardı. Çamaşırcı kadınların gerçekleştirdiği grev gibi diğer işlerde, fabrikalarda çalışan kadınlar da grev gerçekleştirmişlerdi. Öte yandan zor şartların altında çalışmanın dışında kadınlar işyerlerinde istismara, tacize uğruyorlardı.
Ayrıca fakir olsalar da bir vasi altında eğitim alan genç kadınlar, o dönemde mürebbiye olabiliyor, maaşlı çalışan olarak görülebiliyordu. Bunun iyi bir örneğini Charlotte Bronte Jane Eyre romanında yansıtır. Romanda, toplumsal eşitsizlik ile ilgili de dönem hakkında bilgiler figürler üzerinden okurlara aktarılır. Bu dönemde kadınların yaptığı mesleklerden biri de hemşirelikti. Hatta araştırmacı Roberts’a göre hemşireliğini iş alanı olarak kadınlar arasında yayılması Kırım Savaşı sebebiyle olmuştu. Kırım Savaşında da bulunan İngiliz hemşire Florence Nightingale’in çalışmaları, saygıdeğer kadınlara karanlık çağlarda kadınlar tarafından oluşturulan din topluluklarının yaratılmasından beri en büyük iş olanaklarını sağlamıştı. Ama şunu belirtmek gerekir ki hemşirelik tıpkı yazarlık gibi maddi durumu iyi olan kadınların arasında seçilen bir meslekti. Fakat bazen hemşirelikte olmasa da yazarlıkta istisnalar çıkabiliyordu. Bronte Kardeşler bu istisnaya iyi bir örnek oluşturuyordu. Zorlu hayatları bu istisnayı ortaya getirmişti.
Yoksul kadınların çalışma hayatlarından söz etmeye devam edersek onların payına daha sağlıksız ve zor işlerin düştüğünü görürüz. İşteki ağır çalışma koşulları, evinde cinsiyetinden dolayı kendisine yüklenen sorumluluklarla birleşerek kadının sosyal hayattaki yerini daha çok geriletmişti. Alt sınıf olarak nitelendirilen bu sınıfta da iki şekilde inceleme yapmak mümkündü. Çünkü biraz şanslı olanlar daha temiz sayılabilecek koşullarda emekçiliğini sürdürüp dükkân dahi kiralama imkânını elde ederken bu sınıfın daha altta sayılabilecek insanları bu şansa sahip değildi. Bu kadınlar sokaklarda şekerleme, çiçek, dondurma satıcılığı yapar, fal bakardı.
Adaletsiz ve çelişkilerle dolu bu dönemde hangi sınıftan olursa olsun kadın, kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. Cinselliğin tabu haline getirilmesiyle de yoğun bir baskıya maruz bırakıldı. Üst sınıfta yer alan kadınlar, çalışma hakkından yoksunken orta sınıftakiler bunun için mücadele etmişlerdi. Yoksul, emekçi kadınlar çalışma yaşamında yer almakla birlikte hem cinsiyetlerinden hem sınıflarından kaynaklı sömürülmüşlerdi.
Kaynak:
Reynolds, K. D. (1998) Aristocratic Women and Political Society in Victorian Britain, Oxford University Press.
Roberts, J. M. (2012), Dünya Tarihi, (çev. İdem Erman-Tansu Akgün), İnkılap Yayınevi.
Urgan, Mina (2003), İngiliz Edebiyatı Tarihi, YKY.
Uzaklardan, “Ah orada ben de olsaydım” diye hayıflandığım, videolarını açıp açıp biraz kıskançlıkla seyrettiğim bir festivali daha geride bıraktık. İspanya’da düzenlenen Primavara Sound Festivali’nin biz Türkiyeli takipçileri açısından dikkati çeken bir başka özelliği vardı. Selda Bağcan oradaydı.
Barselona’da düzenlenen, Beirut, PJ Harvey, Radiohead, Savages, Sigur Ros, Tame Impala gibi dünyaca ünlü sanatçı ve müzik gruplarının sahne aldığı Primavera Sound Festivali’nde karşımıza çıktı ve Türkiye basınında büyük yankı uyandırdı Selda Bağcan… Oysa bir süredir artan bir grafikle zaten Anadolu ezgileriyle yabancı müzisyenlerce keşfedilmeye başlamıştı kendisi.
“Ne söylediğini bilmiyorum ama bu kadının sesini seviyorum”
Çok sevdiğim St. Vincent grubunun solisti Annie Clark’ın kendi blogunda Selda Bağcan’ın “Yaylalar” şarkısını paylaşması ve daha sonra bir müzik sitesi için hazırladığı listede yine bu şarkıya yer vermesi beni çok şaşırtmıştı. Ayrıca Cattle Decapitation adlı death metal grubu üyelerinin “What’s in my bag” konulu youtube videosunda birden bire Selda Bağcan albümünü gösterip tanıtması beni yine hem şaşırtmış hem de gururlandırmıştı. Grup üyesi “Ne söylediğini bilmiyorum ama bu kadının sesini seviyorum” diyor. Merak edenler için video burada:
Peki, Selda Bağcan müziği nasıl bu hale gelmişti? Kendi ülkesinde zamanında yasaklanan, albümleri toplatılan, hapislerde yatırılan bir sanatçı, tabir-i caizse elin gavuru tarafından nasıl keşfedilip sevilmişti?
Türkülere aşık bir müzisyen, protest müziğin Türkiye’deki en önemli sesi
Müzik kariyerine tek kelime dilini bilmeden, ezberlediği ve gitarıyla çaldığı İspanyolca şarkılarla başlayan Selda Bağcan, Ankara Radyosunda söylediği şarkılarla sesini birçok insana ulaştırmış. Ankara Üniversitesi’nde okurken kendini öğrenci siyasal hareketleri içinde bulmuş. Olsa Selda’nın amacı sadece müzik yapabilmekmiş. Abisinin açtığı bir müzik kulübünde şarkı söyleyerek bu sevdasını insanlara aktaran Bağcan, halk türkülerini gitarla çalarak türkülere yeni bir yorum getirmişti.
1970’ler Türkiye siyasi gündemi bakımından oldukça hareketliydi. Öğrenci hareketleri, gözaltılar, 12 Mart Muhtırası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, Türkiye’yi farklı bir toplumsal psikolojiye itmişti. “Adaletin Bu Mu Dünya?” şarkısı bir anda devrimci kesim tarafından benimsenildi ve ister istemez Bağcan’ın adı “Sol Kesim”le anılmaya başlandı. 1977’de ilk kez şarkılarından dolayı yargılanan Selda Bağcan, adına açılan 9 davada 500 yılı aşan hapis cezalarıyla yargılandı. 3 kez hapise girdi. Bu zor zamanlar Selda Bağcan politik bir kişiliğe evrildi. Ama hiçbir parti veya örgütle organik bir bağ içerisine girmedi. Bağcan, 25 yıldır halen kendi plak şirketi Majör Müzik’te kendi plak ve cd’lerini kendisi basarak, büyük bir sorumluluğun altına giriyor.
Yeniden keşfediliş ve yükseliş
Günümüzde birçok müzik festivalinde ünlü sanatçılarla yer alan Selda Bağcan’ın anadolu folk müziği, saykedelik ezgilerle birleşerek tüm dünyada dikkat çeken ve sevilen bir tını haline geldi. Ayrıca şarkıları, birçok yabancı müzisyen tarafından mixlenerek farklı bir yapıda genç nesillere ulaştı.
İlk olarak Bağcan’ın İnce İnce şarkısı, Amerikalı müslüman rap müzik sanatçısı Mos Def tarafından, Supermagic şarkısı için habersizce altyapı olarak kullanıldı. Önce şaşırdığını, sonra müziğin hoşuna gittiğini belirten Selda Bağcan, biraz sitemli sözlerle “Mos Def bu şarkıyla Grammy’e aday oldu, rap yaptığı bölümlerde çok önemli, güzel şeyler söylüyor, Martin Luther King’in sözlerini de kullanıyor. Ben çok beğendim bu halini de. Bana biraz ayıp ettiler ama iyi de ettiler” diyor. Mos Def’in, Bağcan altyapılı şarkısı burada:
Geçen yıl Selda Bağcan konserine giderek, hayranlıkla plağını imzalatan ünlü oyuncu Elijah Wood’un fotoğrafı günlerce sosyal medyada dolaşmıştı. Elijah Wood’in aynı zamanda saykedelik müzik yapan Wooden Wisdom adlı bir müzik grubu var ve konserlerinde Selda Bağcan’la birlikte Erkin Koray ve Moğollar’ın şarkılarını da coverladıkları bilinir. Ülkemizin kendi sanatçılarına maalesef vermediği değer ve saygıyı, farklı coğrafyadan müzisyenler, dünyaca ünlü festivallerde bu şarkıları çalarak gösteriyor. Elijah Wood, Bağcan’a hayranlığını “Selda’nın İnce İnce albümünü dinleyince heyecandan çıldıracak gibi olmuştum” sözleriyle tarif eder.
Ülkemizde ise 70’li yılların psychedelic, funk ve soul şarkılarını günümüz cilası ile süsleyip tekrar düzenleyen VEYasin, Bu çalışmaları “Hey Douglas” çatısında toplayıp dinleyicisi ile buluşturuyor. Selda Bağcan’ın “Yaz Gazeteci”sine yaptığı düzenleme, genç kuşakla Selda’yı buluşturur nitelikte.
Boom Pam Selda
Selda Bağcan’ın 2014’te İsrail’de gerçekleşen Groove Festival’de yolları Tel Avivli müzik grubu Boom Pam’la kesişmiş. Sonrasında ise “Le Guess Who?”, “Bad Bonn Kilbi”, “EkşiFest” ve en son “Primavera Sound Fest” gibi festivallerde yer alarak beraber sahnede ne kadar iyi olduklarını ve eğlendiklerini gösterdiler.
Beraber şahane işlere imza atmaya devam ediyorlar. Şöyle güzel bir örnek var.
Bu müzik grubunun şöyle bir siteside var. Boom Pam burada, Selda Bağcan’la aynı sahneyi paylaşma hikâyesinden bahsediyor.
Bağcan, kendisine gelen açık hava konserleri, rock festivali teklifleri için “Rock festivallerine yabancı değilim, bu yaştan sonra rockçı da oldum” diyerek yeni neslin beğenisini topluyor.
Kadıköy Kooperatifi Girişimi veya daha önce bilinen adıyla Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi, yaklaşık iki yıldır İstanbul’un Kadıköy ilçesinde bir kooperatif kurma hedefiyle çalışmalar yapıyor.
Gezi sonrası park ve mahalle forumları ve dayanışmaları arasında yapılan tartışmalardan doğan kooperatif fikri, Boğaziçi Üniversitesi Mensupları Tüketim Kooperatifi’nden, (BÜKOOP) çeşitli küçük yerel girişimden, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’ndan (ÇİFTÇİ-SEN), uluslararası kooperatif ve toplumsal hareket deneyimlerinden etkileniyor ve ilham alıyor.
Adı üzerinde, şu an inisiyatif bir “girişim” aşamasında. Temel amaçların başında, Kadıköy’de farklı bir örgütlenme deneyimi geliştirmek ve bunu “kooperatif” modeli etrafında örmek. Kooperatif; farklı kişiler, inisiyatifler, gruplar arasında emek ortaklığı ve beraber çalışmayı ifade ediyor. Bu açıdan esas olarak farklı emek ve beraber çalışma biçimlerinin müşterek bir zeminde ortaklaştırılma çabasından bahsedebiliriz.
Kadıköy Kooperatif Girişimi, başta gıda üzerine odaklanan bir “tüketim kooperatifi” olarak çalışmalarına başladı; ancak zaman içinde farklı ürünleri de bünyesine katarak gıdayı da aşan, bütün gündelik ihtiyaçlara hitap eden bir kooperatif olmayı hedefliyor.
Örneğin; “Yaza Merhaba” ismiyle hazırlanan 5. sipariş paketinde “Özgür Kazova Kooperatifi”nin ürettiği kanvas kumaş çantalar da kooperatif paketinin bir parçası. Kooperatif bu güne kadar hem kendisini tanıtmak hem de tüketici ağını genişletmek amacıyla 4 defa olmak üzere “sipariş paketi” hazırlamış. Bu paketler sonucunda bugüne kadar genişleyerek var olmuş bir “kooperatif gönüllüleri” ve “kooperatif dostları” ağı bulunuyor. Her hafta açık yapılan toplantılarda yapılan tartışmalar ile demokratik karar alma biçimleri, üreticiler ile doğrudan kurulan ilişkiler, kooperatif çalışmasının şimdiden alternatif bir örgütlenme modelini muştuladığını ifade edebilir.
Kooperatif çeşitli amaç ve ilkelerleçalışıyor: küçük üreticiyi desteklemek, doğrudan küçük üreticiyle çalışmak, üretim ve tüketim üzerinde karşılıklı inisiyatif geliştirmek, kolektif çalışmak ve paylaşmak, ekolojik ilişkileri geliştirmek ve toplumsal dayanışma içerisinde yer almak.
Kooperatif yayınladığı video ile herkese “sen de katıl” diyor:
5. Sipariş paketi hakkında daha fazla bilgi almak için broşürü ve afişi gözden geçirebilirsiniz.
Ayrıca Kooperatifi takip etmek için Facebook sayfasını takibe alabilirsiniz.
Yakın zamanda Moby, yoga ve meditasyon için ambient müziklerindenoluşan kayıtlarını internet sitesinde dinleyicileri ile paylaştı.
Doğaya zarar verdiği için hiç arabaya binmediği bilinen 50 yaşındaki sanatçıMoby, “Yoga – meditasyon yaparken, uyurken ya da gerildiğimde dinlerim diye bir süredir oldukça sessiz, sakin müzikler yapıyorum. Bir baktım ki dört saatlik bir kayıt olmuş, ben de bu seti dinleyicilerimle paylaşmak istedim” diyor.
Aslında Moby’nin bu tarz müzikler yapması pek de şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü onun hayata karşı bütünsel bir bakış açısı var. Kendisi Los Angeles’a vegan restoranı açmış bir yogi olmakla birlikte aynı zamanda eşsiz müzik zevki olan yetenekli bir sanatçı.
Moby internet sitesine, “Bu müziklerde davul veya vokal yok, oldukça sakin akor ve seslerden oluşuyor. Arkadaşlarınızla paylaşabilir istediğiniz gibi indirebilirsiniz, bu şarkıların telif hakkı yok zaten olmamalı da” diye açıklama yazmış.
Müzikler gerçekten de fazlasıyla sakin. Uyku, meditasyon ve yoganın bazı stilleri için ideal, mesela çok yavaş ve dinginlikle yapılan Yin Yoga gibi. Biraz daha dinamik bir yoga seansı için Magnetic Mag‘teki asıl haberin yazarı Harrison Williams ise Johnny Bluealbümlerini de öneriyor. Moby’ye de bu cömert armağanı için teşekkürlerimizi iletmiş olalım.
Bu bağlantıdan Moby’nin “dingin” albümünü dinleyebilir ve isterseniz bu müzikleri indirebilirsiniz.
Permacultureinternet sitesindeki Flo Scott’un yazısındaMel Reesgıda atığı konusunda herkese meydan okuyor. 2014 tarihli bu habere göre Mel, 100 günde gıda atığını azaltmayı planlamış.
İstatistiklerden sıkıldım gerçekten; vereceğimiz sayıların azı, daha az önemliymiş gibi hissediyorum bu şekilde. İsrafın her türlüsü çok çirkin. Ufak bir araştırma ile kurumların istatistik verilerine ulaşabilirsiniz zaten. Dünyanın bir yerlerinde ya da belki yanı başımızdaki mahallede aç gezen insanlar var. “Temiz suya erişim haktır” derken içecek herhangi su bulamayan insanlar var. Toplama sahalarına bir daha kullanılmamak üzere giden ya da gidemeyen birçok atık diğer canlılara, doğaya ciddi zararlar veriyor.
Neyse biz yine de insanlara böyle oyunlarla farkındalık yaratmaya çalışalım. Çıkışımı mazur görün lütfen amacım böyle çabaları kötülemek değil ama insan bazen hayret ediyor.
Atık ve Kaynaklar Hareketi Programı’na (WRAP) göre son beş yıldan fazladır İngiltere’de yaşayan insanlar, evlerindeki gıda atığını yüzde 21 oran ile azaltmayı başardı. Bu iyi bir başlangıç sayılır. Neden bizler de kendi evimizde bunu denemeyelim?
Hove şehrinde yaşayan Mel Rees, Brighton’daki kâr amacı gütmeyen dayanışma grubu şirketi The Green Centre‘in yöneticisi. Şirket, çevre konuları hakkında insanlara eğitim veriyor.
Bir pazartesi sabahı uyandığında, dolaplarındaki tüm her şeyi kullanana kadar daha fazla bir şey almamaya karar veren Mel’in kendi gıda atığını azaltmak amacıyla oluşturduğu üç temel kural ise şöyle:
1. Herhangi bir yiyecek ve içecek satın almadan mutfaktaki tüm her şeyi tüketmek. 2. Eğer bir arkadaşla bir şeyler yemek için dışarıda buluşulacaksa veya akşam yemeği için davet edilmişse bunda bir sorun yok. 3. Herhangi birine herhangi bir yemek için bir şey sormaya izin yok. 4. Mel daha sonra dördüncü bir kural daha ekledi: Diğer insanların gıda atığı kabul edilebilir.
Mel “Bütün kendi gıdamı kullanmak amacıyla başlamıştım fakat birkaç gün içerisinde gıda atığına meydan okumam komşularım ve arkadaşlarımın da ilgisini çekti” diye söylüyor. Kuşkusuz bu durum onu yaratıcı yemekler yapmaya itti, dolabında bulunan malzemelerle sıradışı tarifler denedi fakat bu meydan okuma süresince gerçekten eğlendi de.
“100 günü tamamladığında neler olacak?” diye sorduklarında Mel, bu sefer de başka bir meydan okuma planı ile cevaplıyor: Günde 1 euro ile market alışverişi yapmak! Marketteki gıda alışverişine günde sadece 1 euro harcamak gibi bir plan yapmış o dönem. Mel, “İhtiyacımız olanın gerçekten az gıda olduğunun hâlâ şaşkınlığı içerisindeyim. Sadece 2 euro ile 2 kilo kırmızı mercimek satın alabiliyorsunuz” diyor. Mel’in arka bahçesinde bazı sebzeleri yetiştirdiğini de ekleyeyim.
Haberin yazıldığı sırada Mel, 71’inci günündeydi. 100 günlük meydan okumayı tamamladığını tahmin ediyorum. İnsanların genellikle aylık alışveriş yaptığını düşünürsek zorlayıcı olabilir ama bence denemeye değer. Zaten adı üstünde meydan okuma! Zorlayıcı olmalı. Bazen adımları eğlenceli hale getirmek işleri kolaylaştırabilir. Elbette Mel’in yaşadığı yer, zaman ve koşullar bizim içinde bulunduğumuz durumdan farklı olabilir ama bize örnek olarak küçük adımlar atmamıza vesile olabilir. Kendi meydan okumanızı yaratarak yapabileceklerinizin sınırlarınızı ileriye taşıyabilirsiniz.
Gıda atığınızı azaltmak için öneriler:
1. Liste yapın. Ne yiyeceğinizi belirleyin ve alışverişe gitmeden önce bunun için neler lazım listeleyin. Sadece listede olanları, neye ihtiyacınız varsa satın alın. 2.Taze şeyleri çöpe atmayınız. Yumuşamış meyvelerden smoothy’ler (sıvı meyve püreleri) ve biraz eskimiş sebzelerden de çorba yapabilirsiniz. 3.Kalanları atmayın. Yemek yaparken artan parçaları atmak yerine kaplarda biriktirin, birkaç gün sonra sakladıklarınızı yemeğinize ekleyebilirsiniz. 4. Sırayla kullan. Yeni bir yiyecek aldığınızda eskilerini öncelikle kullanın yeni aldığınızı daha sonra. Böylece eskilerin daha da kullanılmaz hale gelmesinin önüne geçebilirsiniz. 5.Kompost yapın. Bazı gıda atıkları ne yazık ki kaçınılmaz. Kendimiz için tüketemeyeceksek bu atıkları kompost için değerlendirebiliriz.