Ana Sayfa Blog Sayfa 441

Bir Goril, bir çocuk, sıfır vicdan

Geçtiğimiz cumartesi günü ABD’nin Ohia eyaletindeki Cincinati hayvan hapishanesinde bir çocuk, gorilin bulunduğu alana düştü ve 17 yaşındaki, hayatını insanların keyiflenebilmesi için parmaklıklar ardında geçiren goril Harambe, düşen çocuğa zarar vereceği gerekçesi ile hayvanat bahçesi yetkililerince vuruldu. Geçtiğimiz günlerde de bir kişi aslan kafesine girmiş ve aslanlar zarar verecek gerekçesi ile öldürülmüştü. Kişinin intihar etme amacını gütmesine rağmen.

Harambe yaşamına Texas’ta bir hayvan hapishanesinde dünyaya gelerek başladı. Burada yaklaşık 16 senesini geçirdikten sonra Ohio’da bulunan Cincinati hayvan hapishanesine transfer edildi. 17’nci yaş gününün ertesi bir çocuk bulunduğu alana düştü ve çocuğa zarar vermemesine rağmen ihtimallere dayandırılarak öldürüldü. Öldürülmesi eminiz ki birçok kişi tarafından olması gereken olarak nitelendiriliyor. Biz de soruyoruz: Bir çocuğun hayvan hapishanesinde işi ne?

Gorillerin doğal yaşam alanları Orta Afrika’da bulunan yağmur ormanları. Çoğunluğu Kongo’da bulunan bu tür, kaçak avcılık, ormansızlaştırma çalışmaları ve hızla artan insan nüfusu ve kentleşme ile birlikte yaşam alanları daralan ve yok olmanın eşiğinde olan bir tür. Vahşi doğada sayıları binli rakamlarda dahi değil. Ciddi koruma çabalarına rağmen insan uygarlığının acımasız politikalarının kurbanı olan binlerce türden yalnızca biri. Doğal yaşamlarında aile kavramına ve evlat bakımına erkeklerde dahi sahip olan ve insana genetik yönden benzeyen canlıların başında geliyor. (Şempanzelerden sonra genetiği en yakın hayvan. Yüzde 97 oranında DNA benzerliği…) Beslenme diyetleri yüzde 99 seviyesinde vegan. Yalnızca bazı dönemlerinde termitlerle beslendikleri gözlemlenen bu tür, tehdit edilmedikleri sürece insanlara saldırdığı çok nadir görülen bir tür olarak da karşımıza çıkıyor. Hatta insanlarla ilişki kurabildiklerine de rastlanılmıştır.

Bu hızla devam ederse tıpkı kaplanlar gibi esaret altındaki goril sayısı vahşi yaşamdakinden fazla olacak gibi gözüküyor. Peki ne için? İnsanların kabuklu yemiş atıp, kahkahalar atabilmesi için.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan bu olayda goril, çocuğa zarar verebileceği gerekçesi gözetildiğinden öldürüldü. Fakat görmezden gelinen birçok nokta var. Öncelikle dünyadaki yaşam döngüsü yavrunuzu ne kadar koruyabildiğiniz ile ilişkilidir. Çocuğunuzu koruyamıyorsanız, yaşamını devam ettirebilmesi maalesef mümkün değil. Bu dünyadaki tüm türler için ortak bir özellik. Geçmişte, çocukları kurtların kaptığı, bebekleri kartalların kaçırdığı birçok hikâye duymuşsunuzdur. Peki, bu durumlarda suçlular kurtlar ve kartallar mı? Hayır! Suçlular çocuğuna sahip çıkamayan ebeveynler. Kabahatin tamamı onlarda. Bir çocuğu hayvan görsün diye –ki yaş olarak sadece arkadaşlık kurabilecek bir algı seviyesinde olan bir çocuğu– hayvan hapishanesine götürmek yeterince sorunlu bir durum değilmiş gibi bir de sahip çıkamayıp, gorilin bulunduğu alana düşmesine neden olmak ayrı kabahatler zinciri. “Ne yani, çocuk ölse miydi?” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette bunu hiç birimiz istemeyiz ama eğer goril o çocuğu öldürseydi, yine tüm suçlu ebeveynler olacaktı. Ben de sormak istiyorum: Çocuk eğer piranha ya da köpek balığı dolu bir havuza düşseydi o zaman da hepsini öldürme yolunu seçebilecek miydiniz? Buna zamanınız olacak mıydı?

goril harambe ve cocuk

İnsan uygarlığı insana tanrısal özellikler kazandırdığından beri kendi türü dışındaki varlıkların varoluşlarıyla ilgilenmemekle beraber, bizlere zarar verebilme ihtimallerini ortadan kaldırabilecek tüm davranış biçimlerini sergiliyor. Bu yüzden böceklere ilaç sıkıyor, tavşanlara iğneler sokuyor, inekleri bacaklarından sallandırarak boyunlarını kesiyoruz. Bu yüzden maymunların kafa taslarını parçalıyor, yengeçleri canlı canlı kaynatıyor, köpekleri diri diri yakıyoruz. Ama sorsanız hepimiz o kadar vicdanlıyız ki bir çocuğun ölmemesi için gorilin ölmesini hoş karşılayabiliyoruz. Çocuk, yaşlı, kadın demeden bombalar yağdıran bizler değilmişiz gibi… 3 yaşındaki bebeklere tecavüz edenler insan değilmiş gibi… Şiddetle orgazm olmuyormuşuz gibi… Evet saplantılı ve hastalıklı düşüncelere sahip bir dönemin, psikopat temsilcileri bizler, çok vicdanlıyız.

Her alanda olduğu gibi aile kavramında da başarılı profillere sahibiz. Bunlar, tüm bu psikopat davranışları sergileyen kişilerin, siz ebeveynlerin eseri. Bu çirkin dönemin mimarları aile kavramının algılanma biçimi ve yapılarının ta kendisi. Köpeklere pis diye dokundurtmayan, evinde farklı etnik kökenlere sürekli küfreden, çocuklarına daha adını söylemezken ibadet yapmayı öğretmeye çalışan aileler dünyanın güzelleşmesini nasıl bekliyorsunuz? Saplantılı fikirlerinizle dünyaya getirdiğiniz çocuklarınızın sağlıklı bireyler olarak yetişmesini gerçekten bekliyor musunuz? Kafes arkasından gösterdiğiniz canlıları çocuklarınızın sevebileceğini düşünüyor musunuz?

Artık kendinizi suçlamanın zamanı geldi, geçmek üzere… Tekrar soruyorum bir çocuğun hayvan hapishanesinde işi ne!

Gönüllü çalışmanıza vesile olan 13 internet sitesi

1

İçinde bulunduğu toplulukta herhangi bir karşılık ya da çıkar beklemeksizin bir işi yapmayı kendiliğinden üstlenen kişiye gönüllü denir diyor Wikipedia. Belki üzerimize düşen etik sorumluluğu yerine getirmek, belki tecrübe etmek, belki de sadece yardımcı olmak için çeşitli STK, oluşum, dernek gibi benzer kurumlarda gönüllü çalışarak yer alıyoruz.

Gönüllülük bir oluşumun temelini oluşturarak bulundukları yerde çok önemli bir yer tutarlar. Oluşumu ileri noktalara taşıdıkları gibi kendileri için de yeni iletişim ağları ve tecrübeler elde ederler. Ama demek değildir ki gönüllülük kafana göre iş yapmaktır. İşin başında konuşulan ve anlaşılan sorumluluklar ciddi bir şekilde, belirtilen çerçevede, doğru bir şekilde yerine getirilmelidir. Aynı zamanda kurumun resmi üyeleri de gönüllü arkadaşların iyi niyetlerini ve çalışmalarını suistimal etmemelidir. Her gönüllülük projesi salt iyi niyetlidir diye bir şey yok. Başvuracağınız kurumları iyi araştırın bu noktada. Güven ve samimiyet gönüllülükte karşılıklı anlaşmayı sağlar. 

Yurtiçi ve yurtdışında çeşitli alanlarda gönüllü çalışabilirsiniz. Afrika’da çocuklara eğitim verebilir, Ege’deki bir köyün tarlasında çapa sallayabilirsiniz. Bir ailenin yanında kalarak onlara yardımcı olurken başka bir yerde dil eğitimi verebilirsin. Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da… Kısacası dünyanın her yerinde çeşitli programlara katılabilirsiniz. Elbette programların sundukları ve talep ettikleri değişecektir.

Charities Aid Foundation tarafından yayınlanan Dünya Bağışçılık Endeksi 2014’e göre Türkiye gönüllü faaliyete katılma süresi açısından 135 ülke arasında 132’inci sırada yer alıyor. Ne yazık ki gönüllülük alanında da kat etmemiz gereken uzun bir yol var. Çok fazla talep edilmediği gibi gönüllülüğü sömürü olarak düşünüyor bazı insanlar. Gönüllü çalışan bir kısım da “kafama göre işi yaparım” edasıyla çalışabiliyor. Bence bu “gönüllülük” kavramını tam anlayamamaktan kaynaklı bir şey.

Başvurduğunuz yerlere göre gönüllülük çerçevesi değişiyor. Gönüllülük projelerinin “ücretsiz” olması esasında göreceli bir kavram. Bir programın ücretsiz olduğu belirtilirken genellikle katılım ücretinin olmadığı ifade ediliyor. Tamamen ücretsiz programlar da yok değil. Ama genellikle konaklama, gıda, ulaşım gibi masrafları kendiniz karşılamanız gerekebilir. Ama organizasyonların bazıları da konaklama ve gıdayı teklif ediyor sizlere. Nelerin ücretsiz olduğunu araştırarak ve iletişime geçerek öğrenebilirsiniz.

gonulluluk-3

İşinize yarabilecek gönüllülük ile ilgili birkaç internet sitesini derledim.

  1. Voluntemeer
    Dünyanın herhangi bir yerindeki gönüllülük seçeneklerini size sunan online bir platform. Gönüllü ya da gönüllü arayan olarak üye oluyorsunuz siteye. Profilinizi oluşturduktan sonra 6 aylık üyelik için 10 euro, 12 dolar veya 8 pound; 2 senelik üyelik için 25 euro, 30 dolar veya 19 pound ödemeniz gerekiyor. Ödemeyi gerçekleştirdikten sonra gönüllü olabileceğiniz tüm seçenekler size açılarak telefon ve adres bilgilerini görebiliyorsunuz.
  2. Helpx
    Helpx internet sitesine üye olduktan sonra burada da programların bilgilerini görebilmek için premier üyeliğe yükselmek gerekiyor. Tek veya çift kişi için üyelik sistemi mevcut burada. 2 yıl için tek veya çift üyelikler için 20 euro ödemeniz yeterli oluyor.
  3. Avrupa Gönüllü Hizmeti
    Avrupa Birliği üyesi ülkelerin birinde 2-12 ay süre için herhangi bir sosyal içerikli projede yer almanızı sağlayan bir faaliyettir. Bireysel ya da grup olarak kâr amacı gütmeyen, ücretsiz faaliyetlere katılabilirsiniz. Başvurular akredite kuruluşlar aracılığı ile yapıldığı için bir gönderen kuruluş (dernek, vakıf, belediye, tüzel kişilikler) bulmanız gerekiyor.

    gonulluluk-1
  4. AB İlan
    Türkiye ile Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki işbirliği ve iletişime katkıda bulunmayı amaçlayan bir internet platformu. Bu internet sitesinde AB gönüllülük projelerinin yanı sıra eğitim, burs ve iş ilanlarını da takip edebilirsiniz.
  5. Genç Gönüllüler
    “Sen de gönül ver” sloganıyle yola çıkan Genç Gönüllüler, gönüllü arayanları ve gönüllü olmak isteyenleri tek bir platformda birleştiriyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından destekleniyor. Profilinizi oluşturduktan sonra Türkiye’den istediğiniz şehri seçerek gönüllü çalışabileceğiniz projelerin ilanları karşınıza çıkacak.
  6. TaTuTa
    Buğday Derneği tarafından yürütülen TaTuTa, Türkiye’de ekolojik tarımla geçinen çiftçi ailelerine mali, gönüllü işgücü veya bilgi desteği sağlayarak ekolojik tarımı teşvik etmek ve sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlıyor. TaTuTa’ya kişi başı 60 lira ödeme yaparak bir sene boyunca gönüllü veya konuk olarak istediğiniz kadar çifliği ziyaret etme hakkına sahip oluyorsunuz. Kayıt olup, ödeme yaptıktan sonra çiftlik bilgilerini görebilirsiniz.Volunteer hands
  7. WWOOF
    Güven ve takasa dayalı kültürel, eğitsel deneyimleri teşvik ederek, sürdürülebilir bir küresel toplum inşa etmek için dünya çapındaki organik çiftliklerde gönüllü çalışma imkânı sağlayan bir harekettir. TaTuTa’nın uluslararası versiyonu diyebiliriz kısaca. 4-6 saat çalışma karşılığında konaklama ve yemek alıyorsunuz. 0 ila 56 euro arasında ödeme yapmanız gerekebilir.
  8. Sea Turtles
    Okyanusları iyileştirmek için insanları bir araya getiren, gönüllü çalışmalarını sağlayan bir internet ağı. Site üzerinden çeşitli projeleri inceleyebilir, size uygun olanı seçebilirsiniz. Kaliforniya, Teksas ve Kosta Rica’da çalışma imkânı sunuyor. Benzer başka bir kuruluş: CCC Turtle 
  9. Conservation Volunteers
    Avustralya, Yeni Zelanda ve birkaç bölgede kısa dönemli çeşitli projelerde çalışmanızı sağlıyor. Projeler genellikle eko turizmi ve doğal yaşamı korumaya yöneliktir. Katılım için yaklaşık haftalık 100 dolar gibi bir ödeme gerekiyor fakat yemek ve barınmayı kapsıyor bu. Benzer seçenekler sunan İngiltere merkezli BTCV’ye de bakabilirsiniz.gonulluluk-5
  10. Sudan Volunteer Programme
    Dünyanın en yoksul ülkelerinden birinde İngilizce öğretmek için bu programa başvurabilirsiniz. Yerleşimler okullarda veya üniversitelerde bulunuyor fakat birçok gönüllü topluluk projeleri ile İngilizce öğretiyorlar.
  11. Free Volunteering
    Birçok gönüllülük projesini bulabileceğiniz bir internet sitesi. Belki işe yarar kim bilir…
  12. Go Over As
    Eğitim, staj, gönüllülük gibi programları bulabileceğiniz bir internet sitesi. Üye olduktan sonra gezginlere soru sorabiliyorsunuz ve bir program seçerek planınızı başlatabilirsiniz.
  13. Moving Worlds
    Dünyanın herhangi bir yerinde programlar bulmanızı sağlayan başka bir site. İlk üyelik sırasında detaylı bilgiler doldurmanızı istiyor. Size öneriler getireceği gibi kendiniz de programları arayabilirsiniz. 125 dolar ödeyerek bütün özelliklere erişim hakkına sahip bir üye olabilirsiniz. Kişisel destek isterseniz 300 dolarlık bir ödeme yapmanız gerekiyor.

Esasında öncelikle nerede, ne yapmak istediğinize karar vererek ufak bir internet araştırması ile başvurulara başlayabilirsiniz. Sizin de bildiğiniz başka gönüllülük projeleri ve aracı internet siteleri varsa yorum yazarak katkı sağlayabilirsiniz. Bu şekilde projelerden daha çok kişi haberdar olur. Deneyimlerinizi ve konu ile ilgili fikirlerinizi paylaşmayı unutmayın. 

“Paris, seni çok seviyorum ama seni terk ediyorum!”

Geçen sene Paris’te Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Konferansı düzenlenmeden önce çevre kirliliğine dikkat çekmek için 27 Eylül günü Paris’te “Arabasız Gün” ilân edilmiş, şehir merkezindeki yollar yayalara ve bisikletlilere bırakılmıştı. Araç trafiğinin yüzde 42; hava ve gürültü kirliliğinin ise yüzde 35 oranında azaldığı bu günde, Parisliler bu uygulamanın düzenli olarak devam etmesi için taleplerini çeşitli gösterilerle dile getirmişti.

Paris halkının bazı yerlerden Eiffel Kulesi’nin bile görülmesini engelleyecek kadar tehlikeli seviyelere ulaşan hava kirliliğine göstermiş olduğu bu tepkiyi dikkate alan Paris Belediye Meclisi, konuyu gündemine taşıyarak bir oylama gerçekleştirdi. Oylama sonucunda, Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo, 1667 yılında açılmış olan ve yılda yaklaşık 20 milyon turistin ziyaret ettiği “dünyanın en güzel caddesi” olarak nitelendirilen Champs-Elysées Bulvarı’nı talepler doğrultusunda ayda bir defa araç trafiğine kapatma kararı aldıklarını açıkladı.

Daha az gürültü ve hava kirliliğini hedefleyen uygulama, bu yıl 8 Mayıs günü itibarıyla başladı. Artık her ayın ilk pazar günü Champs-Elysées Bulvarı araç trafiğine kapalı olacak. Anna Hidalgo, “Paris nefes alıyor” sloganıyla bu uygulamanın yayıldığını ve birçok caddenin eş zamanlı olarak araç trafiğine kapatılacağını duyurdu.

Paris’i daha yaşanabilir kılmaya çalışan tüm bu çabalara rağmen, gitgide kalabalıklaşan ve insana yaşam alanı bırakmayan bu bunaltıcı düzene ayak uydurmak istemeyenler, Paris’i terk ederek daha yeşil ve küçük yerlere yerleşme kararı alıyorlar. Bunun en çarpıcı örneği, geçtiğimiz günlerde kişisel bloğunda Paris’ten ayrılma kararını çizimleriyle süslediği etkileyici bir mektupla duyuran ressam Muriel Douru oldu.

Douru’nun Paris’e hitaben yazdığı mektubu şu şekilde;

“Sevgili arkadaşım,
20 yıldır birlikte yaşıyoruz, oldukça yaşlı bir çift sayılırız. Bu yüzden sanırım seninle çok açık konuşabilirim. Bana bugüne kadar çok fazla mutluluk verdin; senin sayende iş buldum, aşkı tanıdım, harika dostlar edindim.

Seni ilk gördüğümde beni büyülemiştin. Tarlaların ortasında, hiçbir özelliği ve çekiciliği olmayan bir kasabada yaşadığım ergenlik bunalımı hemen son bulmuştu. Seninle büyük şehrin enerjisini, kültürünü, gece hayatını tanıdım ve her an yeni şeylerle tanışmanın güzelliğini yaşadım. Büyük şehrin bize sunduğu tüm imkânları sonuna kadar birlikte sömürdük.

Muriel Douru
Muriel Douru

Sein-et-Marne’de kaybolmuş küçük bir kasabanın yollarından geçip senin tekin olmayan kollarına atıldığımda yaşadığım şok beni çok güçlü bir kadın yaptı.

Dünyanın dört bir yanından gelen bir sürü insan sende yaşıyordu ve ben seni tam da bu yüzden çok sevdim. Senin sayende New York’tan, Polinezya’dan gelen insanlarla yolum kesişti. Portekizli, Kanadalı arkadaşlar edindim, Fransa’nın her bölgesinden insanlar tanıdım.

Her zaman çok misafirperver oldun, herkese kucak açtın. Birileri daha iyi imkânlarda eğitim görmek isterken ya da iş ararken onlara kollarını ilk açan sen olmadın mı? Her ne kadar çoğu, Fransa ekonomisinin yarısını tek başına yönetiyor olman dolayısıyla bu kararı alırken çok mutsuz olup alışveriş sepetlerini en iyi şekilde doldurma derdine düştüyse de sen sakın buna üzülme! Ben, her şeye rağmen sana olan aşkım yüzünden burada kalanlardan olmaktan hiç pişmanlık duymadım.

Müdavimi olduğum mekânların ve bu 20 yıllık birlikteliğimizde hiç gitmediğim yerlerin var. Erkek arkadaşım orada oturduğu için her gün arşınladığım ve çok sevdiğim; ama ayrıldıktan sonra bir daha hiç adımımı atamadığım sokakların var. Seni tam olarak tanıyamadan, ayrılacağımızı söylemek çok tuhaf geliyor. Eğer birlikte kalmaya devam etseydik, beni şaşırtmaya devam edeceğini bilmek şimdiden ayrılık acısını perçinliyor.

20 yaşımda, ertesi sabah okul olmasına rağmen gittiğim Rex Club’daki beyaz geceleri hiç unutmayacağım. İklim değişikleri ve terör son bulsun, eşcinsel evlilikler serbest olsun, Le Pen seçimleri kazansın diye katıldığım gösteri yürüyüşlerini hep anımsayacağım. Bize başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteren, 11 Mayıs 2015’teki (Charlie Hebdo) o akıl almaz buluşmamızı asla unutmayacağım.

Bunlar kolilerimde beraberimde götüreceğim sana dair anılarım. Daha paylaşacak bir eyfel-kulesi-cizimsürü şeyimiz olsa da yakında seni terk ediyorum. Çünkü ne kadar çok verirsen, o kadar çok alırsın; alan, hava, güneş, ağaç, deniz, hayvanlar ve doğa…

Yaşadığım hayatın kalitesini arttırmak için çaba sarf etmeni çok bekledim; ancak harekete geçmek için çok büyük, değişmek için çok ağırsın. Ve ben artık seni yok eden, soluduğum havayı kirleten milyonlarca araca katlanamıyorum. Güneşli bir öğleden sonra, korkunç trafiğe sıkıştığımız için arkadaşlarım ve kızımla 5 saatte 15 km yol almış olmayı anı olarak biriktirmek istemiyorum. Başka türlü bir hayat mümkünken, bu kıymetli zamanı boşa harcamak ve bu kadar stresi çekecek olma fikri insanı deli ediyor!

Seni, sana benzeyen ama senden daha küçük ve daha güvenilir olan biri için terk ediyorum. Bana yaşlandığımı söyleyeceksin, haklısın. Senin artık ait olmadığın, daha yavaş ve sakin bir hayatı arzuluyorum.

Sevdiklerime iyi bak, seni keşfedenleri şaşırtmaya devam et. Terk edildiğin için üzülme; çünkü yerin asla doldurulamaz. Seni ziyaret etmek için sık sık geri geleceğim.
Sevgiyle,
Muriel.”

Başlık Fotoğrafı: Reuters/ Philippe Wojazer
Kaynak: Le Figaro, Huffington Post

Hayvanat bahçeleri neden hâlâ kapatılmıyor

Geçtiğimiz günlerde Ohio eyaletinin Cincinnati şehrinde bulunan Cincinnati Zoo olarak bilinen hayvanat bahçesinde yaşanan tüyler ürpertici katliam dünya gündemine bomba gibi düştü. 17 yaşındaki Harambe isimli goril yaşam alanına düşen 4 yaşındaki çocuğa zarar verebileceği düşünülerek 15 dakikanın sonunda vurularak öldürüldü! Akıl almaz olayın yankıları sürerken yanıt bulamayan bir sürü soruyu da zihinlerde belirdi.

İlk akıllara gelen soru, 4 yaşındaki bu çocuk goril Harambe‘nin yaşam alanının çevresinde bulunan yaklaşık 4,5 metre civarındaki tel örgüyü tırmanırken annesi ne yapıyordu? Çocuk tırmandığı yerden aşağı düştüğünde ve Harambe ile burun buruna geldiğinde çığlık atmak dışında bir anne olarak ne yaptı? Bırakın orda gorilin olmasını, küçük bir çocuğun bu yükseklikten düşmesi zaten ölümcül tehlike oluşturmakta, sizce de bu dikkatsizliği yüzünden annenin sorgulanması gerekmiyor mu? Gorilin kafesine düşen sizin çocuğunuz olsaydı ne yapardınız? Ben kendi adıma cevap vereyim, arkasından ben de atlardım ve çocuğumu tehlike arz ettiğini düşündüğüm ortamdan tutar çıkartırdım. Bir anne olarak beklemezdim. Bunun doğru olup olmadığı tartışılır ama insan annelik içgüdüsü ile neler yapmaz ki?

Harambe cep telefonuyla çekilen amatör görüntülerin doğrultusunda 15 dakika boyunca küçük çocuğa asla zarar verecek bir harekette bulunmadı. Avusturalyalı hayvan davranışları bilimcileri tarafından beden dili incelenen gorilin amacının zarar vermek değil videoda da görüldüğü üzere küçük çocuğu korumak olduğu belirtildi. Zarar verecek olsa zaten 15 dakika boyunca beklemezdi.

Bakıcıları Harambe’nin yaşam alanına inip olayı kontrol altına alabilirlerdi, sonuçta onu tanıyorlardı. Ama bunun yerine görevliler masum hayvanı vurarak öldürmeyi tercih ettiler. Neden onu uyuşturucu iğne atan tüfeklerle uyutup çocuğu yanından almadılar? Harambe‘nin insanın içini acıtan cinayeti bize tekrar şu soruyu sordurtuyor, hayvanat bahçeleri neden hâlâ kapatılmıyor? Hayvanat bahçeleri hayvanların ailelerinden, yaşadıkları doğadan kopartılıp küçücük suni ortamlarda esir edildiği ölüm kamplarıdır.

Lütfen birkaç saniye gözlerinizi kapatın ve düşünün… Ya bir gün sizi hiç tanımadığınız insanlar evinizden, yaşam alanınızdan, çocuklarınızdan ya da anne babanızdan kopartıp hiç bilmediğiniz bir yerde bir hücreye hapsetseydi? Bu hücrede tek başınıza koca bir ömrü geçirmek zorunda kalsaydınız? Bu dayanılmaz üzüntü ve bilinmezliğin içinde yaşarken her gün her saniye fotoğraflarınız çekilseydi? Üzerinize yemekler atılsaydı, dalga geçilseydi? Daha fazla yaşamak ister miydiniz? Hayvanat bahçelerine giderek, yaşama sevinci ve ruhu çoktan ölmüş çaresiz hayvanların istismar edilmesine katkıda bulunmayın. Hayvanat bahçeleri eğlenceli ya da komik değiller, oradaki hayvanların gözlerinde esaret ve ölüm var. Bir canlıyı doğasından ayırıp hücrelere hapsetmek ve köleleştirmek insanlık suçudur, bu suça ortak olmayın.

Rahat uyu Harambe, artık senin canını kimse acıtamayacak!

Arılar kraliçe arıyı kurtarmak için iki gün boyunca uğraştı

0

“Arılar ve onların liderleri söz konusu olduğunda sadakat sınır tanımaz”

Karol Haword adlı kişinin başına gelen bu olay çok ilgi çekti. Olay özetle şöyle, Karol arabasını park edip alışverişe gidiyor, geri döndüğünde ise önce ne olduğunu anlayamıyor, yakından baktığında ise binlerce arının arabasının arka bölümüne girmeye çalıştığını fark ediyor. Uzun süre şaşkınlık içinde seyrediyor ve daha sonra bir “arıcı” çağırıyor. Arıcı ise 30 yıllık “meslek” hayatında ilk kez böyle bir şey ile karşılaştığını anlatıyor.

Müthiş biçimde organize olan arıların tek derdi arabanın arka ve iç bölmesinde sıkışmış olan kraliçe arıyı kurtarmak.

Sonuç olarak 2 gün gibi bir süre arılar kraliçe arıyı kurtarmak için uğraşıyor ve sonunda hep beraber aracı terk ediyorlar. Bize de bu mutluluğu paylaşmak, teknoloji ve medeniyetin yalnızca bizim değil, biz dışındaki canlıların da hayatını nasıl zorlaştırdığını hatırlamak kalıyor.

Arıların ballarının onlardan çalınmadan, yalnızca kendileri için bal ürettikleri ve tükettikleri özgür ve özgün dünyanın hayali ile, şerefe.

Kaynak: Tree Hugger

Çocuğumu neyle beslemeliyim? Sevgi mi yoksa şiddet ve nefret mi?*

0

Öncelikle çocuk yapma fikrinin ve isteğinin hem evrimsel yani somut hem de duygular, hisler açısından soyut halde de bencillik olarak açıklanabileceğini kanıtlayabilirim. Genlerimizin varlığını sürdürmek için bizi kullandığını artık bilim insanları yüksek perdeden haykırıyor. Örneğin Richard Dawkins, Gen Bencildir’de bizleri genlerin kontrolünde organik robotlar olarak tanımlıyor. Ayrıca evrimin de en önemli ikinci kuralıdır çoğalmak. Yani eğer evrimin birinci kuralının gereğini yerine getirip kendinizi sağlama aldıysanız ikinci kurala geçiyorsunuz. Çoğalmaktır ikinci kural. Hayatta kalmak ise birinci kuraldır. Eğer hayatta kalıyorsan, varsan ve bu var olma durumunu garantiye aldıysan artık ikinci kural olan çoğalma kısmına geçebilirsin. Aynı zamanda bu iki kuralın sentezinde “soyunu sürdür” emri bileşke olarak çıkabilir.

Evrim hayatlarımıza öyle girmiş ve öyle kendine entegre etmiş ki bizi, en evrim karşıtı kişiler bile hayatta kalma ve soyu sürdürme kurallarını sonuna kadar uygulamakta. Herkes çocuk yapayım soyum sürsün diye düşünüyor ya da her dede torununa, her anne çocuğuna “çocuk yap soyun sürsün” der. Fakat onlara bunları söyletenin evrim mekanizması olduğunu bilmemekle beraber asla kabul de etmeyecekler ve şiddetle karşı çıkıp bizi tanrıya saygısızlık yapmakla suçlayacaklardır. Tıpkı namus, töre, ahlak, milliyet, ırk, cinsiyet, tür gibi sanal değerlerden biri de dindir. Din insanların doğayı anlamakta kullandıkları bir araç olagelmiştir her zaman. Açıklayamadıkları her şeye “Allah yaptı, Allah öyle istiyor” dedikleri için bu soy sürdürme eğilimini de vatanseverlik ya da dini veya ahlaki sebeplerle açıklamak isteyebileceklerdir fakat bunun tek nedeni bizlerin her birinin teker teker hatta genlerimizin teker teker sonsuza kadar var olma isteğinin yansımasıdır. Bizler çocuk yapmayı özgür irademiz ile istediğimizi sanırız. Oysa eğer Richard Dawkins haklı ise bunu bize isteten genlerimiz. Ki insanlar ölür, gen kendini yeni bebeğe kopyalayarak binyıllarca var olur. Eğer bu böyle değilse bile artık eminiz ki bunu istememizi sağlayan evrim mekanizması.

Bu durumda çocuk yapma eğiliminin nasıl özgür bir seçim olduğunu düşünebiliriz? Daha bunu isteyenin bile kendimiz olup olmadığından emin olmadığımız halde bundan nasıl bizim isteğimizmiş gibi zevk ve mutluluk duyarız? Bu sadece büyük bir soru işareti olarak burada en azından bir süre daha var olmaya devam edecek.

Var olmak demişken; çocuk yapmak bir bireyin (çocuğunuzun) sizin seçtiğiniz ortamda var olması durumunun sizin tarafınızdan belirlenmesidir. Bu o birey için sizin tanrı kadar kuvvetli olabileceğiniz anlamına bile gelebilir. Fakat burada bir sorun var. O bireye sormadan onu var ediyorsunuz. Bu gerçekten büyük bir kibir, kendini beğenmişlik hatta faşistlik. Çünkü eylem anlamında faşizm bir bireye onun iradesine rağmen istemediği bir şeyi yapmaktır. Ne şanslısınız ki siz bu faşist hareketi yaptığınızda çocuğunuz olacak bireyin iradesinden söz etmek henüz mümkün değildir. Fakat bu çocuk fikri var olduğunda aslında çocuğunuz bir fikir içinde bilinç addedilmiş olduğundan fikir zaten sizin çocuğunuz olarak var olmaya başlayabilir. Bu durumda fikir artık sizin çocuğunuzdur.

Biraz suçlu hissedin! Dünya’ya karşı suçlu hissedin kendinizi. Dünya ananın sırtına, bir yok edici daha getireceksiniz. Bir birey daha hayvan bireylerin mezbahalarda paramparça edilmiş bedenlerini kemirecek. Bir birey daha süt fabrikalarında tecavüze uğrayarak sütleri çalınan ineklerin tecavüzcülerine, gardiyanlarına ve hapishanelerine finansman sağlayacak ve yumurta fabrikalarında ölen bebek civcivlerin hiçbiri bizlerden daha az acı çekmiyor! Çocuğunuz her gün tükenen dünyaya yeni bir tüketici.

cocugumu neyle beslemeliyim

Çocuk nasıl bir ortamda var olacak?

Ama biliyorum ki Gaia okurlarının büyük kısmı bu kadar gaddar bir birey var etmeyeceklerdir. Kötünün baya iyisi ayarında bireyler olacaklardır onlar ama yine de bu dünya ana için oluşan karamsar tabloyu biraz olsun aydınlatmaya yetmeyecektir.

Dünya’nın yani içinde var olduğumuz ortamın durumu her gün daha kötüye gidiyor. Tablo o kadar karamsar ki kasıtlı olarak böyle bir tablo çizdiğimi düşüneceksiniz. Çünkü bu gidişin ne kadar kötü sonuçları olacağını aslında birçoğumuz gerçek anlamda bilmiyoruz. Ortam güzel olmayınca onu nasıl güzel resmedebiliriz ki? Eldekiler ortada. Küresel ısınmanın sonuçlarını bile anlatsam bu yeterli olacaktır.

Küresel ısınma artık geri döndürülebilecek noktayı geçti. Önümüzdeki elli yıl içinde Avrupa’da 200 milyon mülteci olması bekleniyor. Belki de o mültecilerden biri sizin çocuğunuz olacak. Sular yükseldiği için denize yakın yerleşim yerleri yüksek yerlere taşınmak zorunda kalacak. Ekinler, tarlalar hatta yerine göre şehirler sular altında kalacak. Petrol savaşları bitecek ve su savaşları başlayacak. Dünya’da günümüzde yer yer su bulmak çok zorken gelecekteki durumu siz düşünün. Üstelik dünyanın “sahipleri” o kadar zalimler ki küresel ısınmayı bilerek durdurmadılar. Çünkü buzulların erimesi ile yeni madenler çıkarabilecekleri ve ticaret yollarının genişleyip kısalabileceği için küresel ısınma ABD ve Rusya’nın işine geliyor. İşte böyle zalimlerin dünyasında var edeceksiniz o “her şeyden daha çok sevdiğiniz” çocuğuzu. Acaba bu gerçekten sevmek mi onu? Böyle bir ortamda onu hiç var etmemek onun için daha korunaklı olmaz mıydı?

O’nu neden var ediyoruz?

Belki bazılarınız çocuğunu bir eko-köyde var etmek istiyordur ve bunun da onun için büyük bir hediye olduğunu düşünüyordur. Üzgünüm ama muhtemelen silahlı koruması olmayan yerler işgal edilecektir. Yani bu anlattıklarım maalesef bir post-apokaliptik filmden değil de yakın-gerçek bir gelecekten. İki çarpı iki eşittir dört kadar kesin tahmin ediliyor yakın zamanımız.

Yani çocuğu onu çok sevdiğimiz için istemiyoruz. Günlük hayattan örneklendirirsek onları birer pet-mişçesine okşamak sevmek, öpmek, başarıları ile güzellikleri ile gurur duymak, insanlara ondan bahsedip bunla tatmin olmak, annelerimizin babalarımızın sesini kesmek, çocuklaşmak, toplumsal cinsiyet rolümüzü yerine getirerek kendimizi ve cinsiyetimizi doğrulamak, dini bir isteği yerine getirmek, devleti, dini, ırkı var etmeye devam ettirmek ve daha onlarca gündelik ve bencil sebepler için istiyoruz. Kendimizden bir başarısız ve/veya başarılı kopya bırakmak istiyoruz. Kendimizden bir imza bırakmak istiyoruz. Var olmayı bir şekilde sembolik de olsa sürdürmek istiyoruz. Çocuklarımız üzerinden.

cocugumu neyle beslemeliyim 2

Hâlâ istiyor musunuz?

Muhtemelen birçoğunuz hâlâ bunu istiyor. Çünkü hormonlar bile bunu istemenize sebep olabiliyor. Peki, nasıl bir çocuk yetiştirmeliyiz? O’nu ne ile beslemelisiniz? Sevgi diye yanıt verdiğinize eminim. O halde dünya neden böyle? Hangi anneye sorsam şüphesiz çocuğunu sevgi ile beslediğini ve besleyeceğini söyler. Fakat hiç de öyle görünmüyor. Her yerde çocuklarını döven aileler, istismarlar, çocuklara bencilliğin aşırı derecede aşılanarak çocukların dolandırıcı, üçkağıtçı tipler olmasını sağlamalar, daha henüz özgür seçimlerini yapmalarına fırsat vermeden onlara bir kimlik vermeye çalışmalar görüyorum.

Lacan der ki; “İnsan aslında onun için önceden tasarlanmış bir hayatı yaşamak üzere dünyaya getirilir.” Bunu açmak gerekirse bir çocuk dünyaya geldiğinde ondan beklenenler aslında ona yüklenenlerdir. Mesela bir erkek çocuk yaptınız. Onun neler yaşayacağı aşağı yukarı bellidir. Sünnet ol, okula başla, erkek gibi giyin… Yani size sunulan senaryonun kopyası. Bu işleyişi kontrol eden mekanizmalar ise devlet, din gibi sanal mekanizmalardır. Bunun dışında siz de çocuğunuz için bu mekanizma gibi davranacaksınız, toplum da, okul da… Eğer çocuğunuz model olarak sizi değilse akrabanızı ya da bir lideri örnek alabiliyor. Bunların dışında kendi istekleri ile var olmaya kalktığı an sapık, serseri, yollu, laf anlamaz, başına buyruk gibi sıfatlarla siz ya da çevresindeki herkes tarafından cezalandırılarak çemberin dışına çıkması engellenmeye çalışılacak. Yani gördüğünüz gibi var olmak bir problemken kendin olarak var olmak bambaşka ve daha büyük bir problem.

Var olunan senaryoda tek çevreleyici, sınırlayıcı ve tanımlayıcı varlık siz ya da akrabalar değil. Okul, camiler, karakollar, askeriye, politika ve iş hayatı birer çevreleyicidir ve çocuğunuza hepsinin etkileri olacaktır. Yani çocuğunuz yalnızca size emanet değil. Onun hamurunda etrafındaki tüm faktörlerin etkisi olacak. Mesela okulda çocuğunuza savaşçı Türk olduğu kodlanacak, hayvanların etinden, sütünden, yününden yararlanmamız için var olan acı çekmeyen canlılar olduğu kodlanacak, Türkiye’nin jeopolitik konumu anlatılıp güzellenerek, Türklüğün ne kadar muhteşem ve üstün bir şey olduğu kodlanacak. Medya o dönem iktidar kimin elinde ise onu güzelleyip o iktidara yönelik hayranlık kodlayacak ve aynı zamanda kimden nefret etmesi gerektiğini de yine medya söyleyecek.

cocugumu neyle beslemeliyim 3

Kadın çocuğunuzun Demet Akalın’a erkek çocuğunuzun ise Acun Ilıcalı’ya özenmesi sağlanacak. Kimse ona cinsel tercihini sormayacak. Erkek gibi görünüyor bu yüzden böyle davranması beklenecek, davranamazsa dışlanacak, yalnızlaştırılacak ve marjinalize edilecek. Bu saydığım kodlamalar yapılacak olan kodlamaların çok kısa örneklemesi. Bunlardan binlerce sayılabilir ve çocuğun etrafını çevreleyen çemberi oluşturan her bir mekanizma bu sınırlama ve kodlamaların bir kısmını aynı anda ya da farklı seviyelerde uygulayabilir. Medya çok güçlü; sürekli şiddet, intikam, zorbalık yücelten ve sürekli savaşın çözüm olduğuna dair çocuklarınıza telkinde bulunan sinemalar gişe yaparak her konuda şiddete ve nefrete başvurmaları öğütlenecek. En basit örnek PKK konusudur. Kimsenin bu konuyu savaşmadan çözmek gibi bir niyeti yok. Her taraf diğer taraftan daha fazla öldürme derdinde. Kimse çatışmaların durmasından bahsetmiyor çünkü her çatışma sonrası ölü sayısı öldüren tarafın ölüm içgüdüsünü besliyor. Yani çocuğunuzu sevgi ile beslemeniz büyük ihtimalle yetersiz kalacak. Diğer etkenler onu sürekli nefret ve düşmanlık ve ayrımcılık ile besleyecek.

Fromm der ki; “Ölüm içgüdüsü ne kadar beslenirse o kadar güçlü şekilde var olur.” Tabii bu içgüdünün güçlenmesi daha çok tatmin gerektirecektir. Tatmin olundukça tatmin ihtiyacı artar. Yani bir tatminsizlik söz konusu olur ve bu içgüdü ile tatmin durumu doğru orantılıdır diye düşünüyorum. Bu da dünyadaki dünyayı yok eden birçok eğilim gibi dünyaya savaş ve acı getirecek aynı zamanda bencilliği de besleyecektir. Bireyin bencilliği çok fazla problem olur mu bilmiyorum hatta bencillik ve narsisizm hayatta kalmak için bir noktaya kadar gereklidir ama gördüğünüz gibi nasıl bir çocuk yetiştireceğinize dahi siz karar veremiyorsunuz.

O kadar zor ki kendin olarak var olmak… Aslında çocukların neredeyse tamamı kendisi olma fırsatı bulamıyor.

Gördüğümüz üzere çocuk yapmak çocuk için olmadığı gibi çocuk yapmak sizin için de değil, toplum için bir gereklilik, üretim için bir gereklilik, iktidarlar için, ordular için, tüketim için.

Derim ki; tekrar düşünün.

Bu yazı ilk defa Gaia Dergi‘nin çocuk konulu 10’uncu sayısında yayınlanmıştır.

Psikoterapi tedavisinde MDMA kullanan asker hikâyesini anlatıyor

0

Tehlikeli bir gece kulübü uyuşturucusu olarak günah keçisi ilan edilen MDMA halk arasında “ekstazi” ya da “molly” olarak biliniyor. Oysaki MDMA, “ekstazi” ya da “molly” ile aynı şey değil. Sokaklarda bu isimler altında satılan maddeler, MDMA içermesine rağmen bunun yanı sıra sıklıkla metamfetamin, kafein ve birçok zararlı madde de içeriyor. Yapılan çeşitli laboratuvar çalışmalarında ise sınırlı sayıda ve uygun dozda tramvaların atlatılması için doktor çerçevesinde kullanılan saf MDMA’in insan sağlığı için bir tehlike oluşturmadığı kanıtlanmış.

Diğer psikedelik maddeler gibi kötü bir üne sahip olan MDMA’in hareketli bir parti eğlencesinden çok daha önemli kullanım alanları da var. Bu doğrultuda çalışmalar yürüten Psikedelik Araştırmalar Birliği (MAPS), psikoterapide çığır açan MDMA destekli terapiler ve denemelere çoktan başlamış durumda. Bu terapilerle eski askerler, tecavüz mağdurları ve diğer travma sonrası stres bozukluğu olan insanların, MDMA kullanarak travmalarını aşmaları ve hayatlarına devam etmelerinin sağlanması amaçlanıyor. İlk sonuçlar ise terapilerin şaşırtıcı derecede etkili olduğu yönünde. MAPS sözcüsü Brad Burge, Mic’e yaptığı açıklamada iki seansı MDMA destekli psikoterapi gören 19 hastanın yüzde 83’ünün artık terapiye ihtiyaç duymadığını belirtiyor. Plasebo verilen hastalarda ise bu oran yüzde 25.

mdma1
Yaş ortalaması 19 olan, cinsel saldırı ve istismar sonucu travma sonrası stres bozukluğu şikayetiyle gelen 19 kadın hastadaki terapi başarı oranları.

Mic sitesi konuyla ilgili Virgil Huston’la email üzerinden bir röportaj gerçekleştirdi. Virgil Huston, Soğuk Savaş sırasında Milli Muhafız Ordusu’nda görev almış eski bir asker. Daha sonraları Irak ve Afganistan savaşlarında da paralı asker olarak görev yapmış. 2004 yılında çıktığı görevinden 2011’de döndüğündeyse kendini savaşın yarattığı psikolojik travmalardan acı çeker halde bulmuş.

MAPS’in araştırması, travma sonrası stres bozukluğu olan yaklaşık 7,7 milyon Amerikalıya bir umut olmanın yanında Huston’a da travmasını aşmasında oldukça yardımcı olmuş. Aşağıda Huston’ın savaş ve sonrasında yaşadıklarını ve MDMA destekli terapinin hayatına devam etmesinde ne gibi yararlar sağladığını anlattığı röportajı okuyacaksınız.

Irak’taki günleri:Uzun beklemelerin sonunda anlık çatışmaların olduğu bir savaştı. Sanırım Iraklıları kurtarmak için gittiğimizi düşünüyorduk ama aslında oldukça kötü bir savaşın içinde olduğumuzu biliyordum. Irak’ı işgal etmek için hiçbir nedenimiz yoktu ve orada bulunmamız olayları daha kötü hale sokmaktan başka bir işe yaramadı. Henüz 2004 yılında IŞİD gibi bir örgütün ortaya çıkacağını tahmin etmiştim. Yalnız da değildim, çünkü çoğumuz aptalca bir savaşın içinde olduğumuzu biliyorduk.

mdma 2
Fotoğraf: Marko Drobnjakovic/AP

Irak’ta olduğum süre içerisinde çoğunlukla üsteydim. Hiç doğrudan çatışma içerisinde olmadım ama her gün sayısız dolaylı çatışmaya tanık oluyordum. Dolaylı çatışmalarda genelde düşmanı bile görmeden havan topları ve roketlerle yapılan saldırılarla karşılaşırsınız ama doğrudan çatışma daha kişisel ve travmatik. Afganistan’dayken doğrudan çatışmalarda bulundum her iki şekilde de her an ölebilirsiniz.”

Savaşın Huston üzerindeki etkileri: “Irak’ta olduğum 11 ay içerisinde 420 farklı saldırıyla karşılaştım. Kimisi oldukça yakın mesafelerden kimisi uzaktan da olsa gece gündüz fark etmeksizin her an saldırı altında olma riskimiz vardı. Bu yüzden sürekli tetik halindeydim ve bunu ancak eve döndükten sonra bu aşırı heyecan halimin geçmediğini görünce fark edebildim.

Bir keresinde bir roket çok yakınımıza düştü ve patlamanın etkisiyle ben dahil birçok kişi yere serildik, uzunca bir süre kendimize gelemedik. Patlamadan sonraki birkaç gün için işitme yetimi kaybettim. Fakat bunlara rağmen ilgili devlet kurumları durumumu ne işitme kaybı ne travmatik beyin zedelenmesi ne de travma sonrası stres bozukluğu olarak kabul etmiyorlar.

mdma 3
Fotoğraf: Marko Drobnjakovic/AP

Eve travma sonrası stres bozukluğuyla dönmek: Kimse eve dönüş sonrası problemleri olacağını düşünmez. Ancak eve döndükten bir süre sonra kendimde bir şeylerin doğru gitmediğini hissetmeye başladım ve bir tura çıktım. Tur sırasında yüksek seslere katlanamıyordum, sürekli uyuyordum. Turdan dönüşümde, sürekli tetik halinde olma durumumun hala devam ettiğini fark ettim.

Bir türlü bu hissi geçiremiyordum. Depresyonun tüm belirtilerini gösteriyordum. Kısaca hayat berbattı. En sonunda işimi de kaybettim ve evimden atılmak üzereydim. Maddi olarak düze çıkmak için Afganistan’da paralı askerliğe başvurdum. Afganistan her şeyi daha da kötü yaptı. 2012 yılının sonlarına doğru eve döndüm. Dönüşten sonraki iki yıllık süreçte de bir iş bulamadım.

Irak’tan döndükten bir süre sonra sonunda durumuma bir teşhis konuldu ve belki de insanlık tarihinin bildiği tüm anti-anksiyete ve antideprasan ilaçları kullandım.Hiçbiri işe yaramadğı gibi durumumu daha kötü yaptı. Bu süreçte Klonopin ve Ambien bağımlısıydım.”

Virgil-Huston MDMA destekli terapilere katılma süreci: “Başlarda MDMA’in basında ve hükumetin uyuşturucuyla savaş politikasında sahip olduğu kötü ününe ben de katılıyordum ama bir süre sonra bütün söylenenlerin asılsız yalanlar olduğunun farkına vardım.

Kısacası benim için birçok yönden olağanüstü ve aydınlatıcı bir deneyimdi. Ama şunu da önemle belirtmeliyim ki üç aylık psikoterapi sürecinde yalnızca üç seansta MDMA kullandım. Bu üç seans arasında MDMA kullanılmayan seanslar da vardı.

Terapilerde MDMA’in etkileri: Benim için inanılmaz bir deneyimdi. Sanki bir görevdeydim ve amacım travma sonrası stres bozukluğumun tedavi edilmesiydi. Bolca müzik (sözlü müzik dikkat dağıtabileceğinden yalnızca enstrümantal) eşliğinde gözlerimi kapattım ve sadece kafamdan geçen düşüncelere odaklandım. Bir sürü düşünce ve hayal.

mdma-psikedelik-tedavi-2

MDMA’in sağladığı en önemli şeylerden biri travmatik deneyimler hakkında nötr, rahat ve güvenli bir şekilde düşünebilmek. Problemlerim hakkında objektif bir şekilde düşünüp konuşabiliyordum. Ve sonrasında görünen o ki kafamın içindeki anılar, düşünceler farklı bir düzende yerine oturdu. Artık kötü rüyalar, boğucu düşüncelerden kurtulamadığım için uykusuzluk çekme gibi dertlerim kalmamıştı. Bu pozitif değişim bir buçuk yıl önceki son MDMA destekli seansımdan beri aynı şekilde devam ediyor.

MDMA kullandığım üç seans ve sonrasını kendi evrimsel yolum olarak tanımlıyorum. İlk seansta beni neyin beklediğini bilmiyordum ve başlarda gergindim. Gerginlik halim kısa bir süre sonra kayboldu. Daha sonrasında süreci kontrol etmeye çalışıyordum çünkü bir görevim, yapacak işlerim vardı. Bu seansla birlikte kendimi terapistin yanında tam anlamıyla rahat hissetmeye başladım. İlk seansta düşündüğüm şeyler ve aklıma gelenler daha çok hayatım hakkındaki genel ve yüzeysel şeylerdi.

mdma-psikedelik-tedavi-3

İkinci seansta savaş travmam sahneye çıktı ve duygusal olarak oldukça yoğun bir seanstı. Travma konusu herhangi bir teşviğe gerek duymadan kendi kendine açıldı. Daha önce kimseyle bu konu hakkında böylesine konuşmamıştım. Benim için oldukça rahatlatıcı ve yararlı bir konuşma oldu. Üçüncü seans ise savaş travmasının ya da dış dünyayla alakalı şeylerin ötesinde tamamen kendi benliğimle alakalıydı. Benim neden ben olduğumun derinliklerine indik.

MDMA’in önemi:MDMA bana bu süreçte oldukça yardımcı oldu. Hatta kimi zaman bu terapiye benim gibi ihtiyacı olup da benim kadar şanslı olamayan insanları düşündükçe suçluluk duyuyorum. Irak’tan döndüğümden beri kendimi en işlevsel hissettiğim zamanlardayım. Sonunda artık bir işim var. Artık sürekli Irak ve Afganistan hakkında düşünmüyorum. Oralardaki anılarım beni bütün gece uyanık tutmuyor ya da gecenin ortasında soğuk terler içinde uyanmıyorum. Bundan sonra gündelik hayatın zorluklarıyla daha kolay başa çıkabileceğimi biliyorum.

mdma-psikedelik-tedavi-1

MDMA, travma sonrası stres bozukluğu için oldukça etkili bir çözüm. Politikacılar, böylesine bir tedaviyi ihtiyacı olan milyonlarca insandan (eski askerler, cinsel travma ve şiddetli suç mağdurları vesaire) sakladıkları için asıl suçlunun kendileri olduğunu bilmeliler.

MDMA’in birçok anti-anksiyete ve antidepresan ilaçtan çok daha güvenli bir profili var. MDMA terapisinden kâr edilebiliyor olsaydı çoktan yasal olacağına eminim. Elimizdeki mevcut kanıtlar MDMA’in travma sonrası stres bozukluğuna pozitif etkileri olduğu konusunda oldukça açık.

Tıp dahil birçok alanda modern hayatın ve insanların sayısız problemine çare olabilecek psikedelik maddeler üzerindeki yasaklama ve kısıtlamaları kaldırmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Huston’ın da röportaj da belirttiği gibi: “Bir noktada yasal olacak, çünkü olmak zorunda.

Editör Notu: Psikedelik maddelerin eğlence amaçlı kullanılması kesinlikle önerilmiyor. Bu deneyler uzmanlar tarafından kliniklerde gerçekleştiriliyor ve bu maddeler travma yaşayan bireyler için araştırılıyor. Dışarıda kendi başınıza denediğiniz bu maddeler sizin sağlığınızı tehlikeye sokacaktır. Uyuşturucu tehlikelidir.

Science.Miz internet sitesindeki “Asisted Psychotherapy Saved His Life” başlıklı yazıyı Bulut Ulukapı Gaia Dergi için çevirmiştir.

Bu inek, neler olduğunu anlayana kadar korkudan ağladı

Korku duyarız bazen. Bu çok doğal bir şey. Kaybetmekten, yaralar almaktan, bilinmezlikten, ölmekten korkmuşuzdur kimi zaman. Çeşitli sebeplerimiz olabilir ama hepimiz korkunun ne demek olduğunu çok iyi biliyoruz. Birinin korktuğunu gördüğümüzde bunu anlayabililiyoruz. İnsan ya da insan-dışı bir hayvan olsun pek fark etmiyor. Hissedebiliyoruz o korkuyu bir şekilde. 

Videodaki bu inek de, neler olduğunu anlayana kadar korkudan gözyaşları döktü. Eski bir süt çiftliği kölesi bu ineğin ismi Emma. Eskiden yaşadığı süt çiftliği kapandıktan sonra yerel bir kasaba kesilmesi için gönderilmesi planlanıyordu. Ne iyi ki kurtarıcıları önce davranarak bu katliama müdahale ettiler. Bir römork üzerinde Almanya’daki Kuhrettung Rhein-Berg Barınağı‘ndaki yeni evine götürüldü. 

Barınaktaki ilk günlerinde Emma gerçekten korku içindeydi. Emma’nın stres içinde olduğunu videonun başında görebilirsiniz; korkunun ve mutsuzluğun gözyaşlarını döküyor. Lakin kalpkırıklığı çok uzun sürmedi. Emma’nın en kötü günleri sonunda arkasında kalmıştı. 

Barınağa vardığında diğer ineklerin de bulunduğu yeşil alanlara serbest bırakıldı. Diğer inekler hoş geldin der gibi Emma’nın etrafını sararak güven verici şekilde onu kokladılar. Şimdi diğer kurtarılmış ineklerle birlikte sömürüsüz, huzurlu bir şekilde yaşıyor. 

İnekler eti ve sütü için her gün sömürüye uğruyor. Çiftliklerde daha çok süt üretebilmeleri için zorla veya suni yollarla hamile bırakılıyorlar. Dünyaya gözlerini açan bebekleri ise doğumdan hemen sonra annelerinden çalınıyor.

Konu ile ilgili yazıları okumak için başlıkları tıklayınız:

Süt endüstrisinin bilmenizi istemediği 10 önemli gerçek
Yürek parçalayıcı bir annelik hikâyesi: Süt endüstrisinden kurtarılmış bir ineğin travmaları
“Bağırarak ve tekme atarak beni iteliyorlar!”
Bir soykırım yöntemi: Mezbahalar ve et tüketimi

Hayvanların sömürülmesine hiçbir şekilde ortak olma. Sesini çıkar, adımını at. Yapabilirsin bunu.

Kaynak: Heart Centered Rebalancing

Sarayın karşısında halkın yanında duran tutuklu DİHA muhabirlerine özgürlük

Vatanın bölünmez bütünlüklü topraklarının bir bölümünden haber almak için okuyabileceğimiz az sayıda yayın organı var. Her geçen gün engellenip kapatılsalar da gerçek bilgiyi ne yazıkki ana akım medyadan alamıyoruz. Elini taşın altına koyan, gerek devlet şiddetinin gerek devlet destekli terörün karşısında durup doğru haber yapma cesaretini taşıyan DİHA muhabirleri tutuklu. Hem de mesleklerini yaptıkları için!

Tutuklu DİHA muhabirlerinin serbest bırakılması için bir imza kampanyası başlatıldı. Kampanya metninde yer alan cümleler her gün beynimizi kemiren, hepimizin bildiği, bazılarımızın söyleyebildiği gerçek hayattan kesitler. Sadece Türkiye değil dünya tarafından bilinen Türkiye’deki basın özgürlüğü gasplarından dem vurulan metinde Recep Tayyip Erdoğan’ın istemediği, hoşuna gitmeyen konularda yazan gazetecilerin hedef haline getirildiği belirtiliyor. Saraydan yana haber yapmayan onurlu gazetecilerin tutuklu bulunması günümüzde artık şaşırmadığımız ancak şaşırmıyoruz diye pısıp kalamamız gereken bir durum. Halk için haber anlayışına karşı saray için haber şeklinde bir kaosa dönen gazetecilik mesleğinin onuru için bir şey yapılmak zorunda. Ünlü gazetecilere gösterilen ilgiyi fazlasıyla hak ediyor bu elini taşın altına koyan, mesleğini hakkıyla yapan gazeteciler. Elimizden hiçbir şey gelmediğini düşünüyorsak en azından kampanyaya destek olup ufak bir sesi katılımlarımızla bir çığlığa dönüştürebilmek bizim elimizde. 

diha muhabirleri inha
Görsel: İnadına Haber

Sadece Dicle Haber Ajansı’nın tutuklu muhabir sayısı 13. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun (TGDP) saptamasına göre 20 Mayıs 2016 tarihi itibarıyla Türkiye cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü bulunan 4’ü imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü 36 gazeteci var. Tutuklu gazetecilerin listesine ulaşmak için lütfen tıklayın.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö ile gerçekleştirdiği görüşmesinde basından gelen diktatör müsünüz sorusuna, diktatör olsam bu soruyu soramazdın demişti ve eklemişti: “Özgürlüklerin sınırsız yaşandığı ülke Türkiye’dir.” Daha da fenası Adalet Akademisi Meslek İçi ve Hizmet İçi Eğitim Daire Başkanı Mahmut Akgün’ün söyledikleriydi: Avrupa Konseyi’nde düzenlenen ifade özgürlüğü konferansında Türkiye’de ifade özgürlüğünün fazlaca olduğunu iddia eden Akgün hiçbir gazetecinin ifade özgürlüğü kapsamında tutuklu olmadığı, tutuklu bulunan 105 gazetecinin 5 tanesinin basın kartı taşıdığını, işi daha daha fena hale getirip ilerleterek geri kalanların da gazeteci değil, çaycı, amele ya da başka ülkelerin ajanı olduğunu söylemişti

Bu arada, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü‘nün 2015 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi‘ne göre Türkiye 180 ülke arasında 149’uncu. 

Ülke çok sıkıcı bir hale geldi. Baskı, zulüm ve zorbalıktan başkasını vadetmeyen bu ülkeyi kapatıp gidemeyeceğimize, kanal gibi değiştiremeyeceğimize göre, eğer burada özgürce yaşamak istiyorsak bunun bir bedeli var ve bu bedeli bizim için yalnız ödeyenlere bir özür sonra da teşekkür borcumuz olduğunu unutmamak gerek. Ya bir şeyler yapalım ya da susmayalım. Çünkü, artık söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama, suça sessiz kalan dilsiz şeytandır, suçun ortağıdır, failidir. Sessiz kalanlar da zorba saraylılar kadar suçludur ve inanın bir gün hesap vereceklerden biridir!

*Başlık görseli 5-12 Haziran 2013 tarihli Gırgır dergisinin kapağıdır.

Doğanın kalbinde “Bana Ait Bir Yer”

0

Bana Ait Bir Yer, evimin arkasındaki ormanda, okumak, yazmak ve hayal kurmak için inşa ettiğim pek de ilkel olmayan kulübe hakkında. Ünlü ya da önemli bir bina değil ama benim için dünyaya bedel.”

Arzunun Botaniği ve Etobur-Otobur İkilemi ile tanıdığımız ünlü yazar Michael Pollan, bizi bu kez Fêng Shui’den Walden’a, mimarlığın kökenlerinden pencerenin tarihine, mekân ve mimarlık alanında daha önce ayak basılmamış bir rotada gezmeye davet ediyor. Ama dikkat: Bu birnasıl yapılırdan çok bir nasıl düşünmek gerekir kitabı. Mimarlık sanatına ve inşaat işine doğa gözlüğünden bakmak ve başka türlü de olabileceğini görmek isterseniz hemen kapağı çevirin. (Tanıtım bülteninden)

doganin kalbinde bana ait bir yer2

Doğayla bağlarımızın inceldiği bu dönemde, yeniden güçlü köprüler kurduran kitap, yazar olan Pollan‘ın “kendine ait bir yer” olarak tanımladığı binasının biyografisidir. Yazarlığıyla mimarlığı son derece içten birleştirdiği noktalara şahit oluruz ve bu, kitabın sayfalarından öpme isteği uyandırabilir içimizde. Özellikle mimarlarda böyle bir istek doğuracağından neredeyse eminim.

Eşi ile birlikte bir ormanın içinde daha önceden inşa ettirdiği ahşap bir yapıda yaşayan yazar, eşinin hamile kalmasıyla zamanla evde kendisine yer kalmadığını ve yazmak için daha sakin, yalnızlaşabileceği, yazma isteğinin kendisini yeniden ziyaret edeceği bir mekân arar ve ev sınırları içinde bunun mümkün olmadığını anladığında, evin hemen dışındaki ormanlık alanda kendine bir kulübe yapmak için yer arayışına girer. Bu arayış esnasında da daha önce ahşap evini tasarlayan mimarla yeniden iletişime geçer ve yer seçimi, malzeme ve tasarım konusunda tekrar yardımını ister.

Yer seçimi başlangıçta yazarı en çok zorlayan konulardan biridir, bu konuda araştırma yaparken Çi Enerjisi diye bir şeyden haberdar olacaktır ve yapının yerini belirlemek için ormanlık alanda elinde sandalyesiyle günler boyu dolaşıp arazinin çeşitli yerlerinde sandalyesine oturarak alandaki çi enerjisi akımını tespit etmeye çalışacaktır. Samimi yer arayışları bölümü sizi de içine çeker ve enerji akışını bulduğunda elinizle kitapla herhangi bir yerdeyken o çi enerjisini hissedebilirsiniz. Kitapta sık sık size böyle küçük ve tatlı heyecanlar yaşatacak oldukça bölüm var.

İnşa sürecine birebir kendi emeğini katan yazar, yapının tamamlanma sürecine kadar tüm hissettiklerini bize bir bir aktarıyor. Bu samimi aktarım, içinizde Pollan’a yardım etme isteği bile uyandırabilir.

doganin kalbinde bana ait bir yer1

“Günümün büyük bir bölümünü başka insanların kelimeleri üzerinde çalışarak, bunları yeniden yazarak, yeniden gözden geçirerek, yeniden kelimelere dökerek geçiriyordum (…) Yaptığım iş gerçeklik dünyasına da pek bir şey katıyor görünmüyordu ve bilgi çağında romantik ve demode bir anlayış olabilir ama bana gerçek bir iş bunu yapmalıymış gibi geliyordu.”

Ve şimdiden uyarayım, içinizdeki doğaya kaçma isteği doruklara ulaşacak, kitap bittiğinde, hepinizin hayallerinde artıkdoğanın kalbinde kendinize ait bir yer bulmak olacak ve yeşilden, huzurdan, sevgiden uzak vahşi haberler aldığımız bu günlerde bu kitap, hepimize iyi gelecek. Ben çok sevmiştim. Umarım siz de seversiniz.

Kitabı, İlknur Urkun Kelso‘nun, Kazdağları’nda eşiyle birlikte kendi evini inşa ederken çevirdiği tatlılığını da şuraya not düşeyim.

İyi okumalar, yeşil haftalar…