Ana Sayfa Blog Sayfa 442

Artan çocuk istismarına karşı bilinçleniyoruz: Çocuk Gözlemevi

0

Uluslararası Çocuk Merkezi (UÇM) 27 Mayıs Cuma günü “Türkiye’de Cinsel İstismar ve Sömürü Mağduru Çocuklar için Çocuk Dostu Adalet Gözlemevi” çalışması hakkında bilgilendirme ve tanıtım toplantısı düzenlendi.

Konuşmacılardan biri olan Adem Arkadaş Thibert bizlere Çocuk Gözlemevi’nden bahsetti.

Çocuk Gözlemevi aslında bir internet sitesi, bu sitenin amacı kolay ulaşılabilecek, bilgilerin toplanabileceği, hem çocuklara hem çocukların yakınlarına sunabilecekleri bir alan yaratmak. İnternet sayfasında cinsel istismara uğramış olan çocukların ya da çocukların ebeveynlerinin sıkça sorduğu sorular yer almakta. Psiko-sosyal içerikli sorular ve cevaplar Uzman Psikolojik Danışman Nilüfer Koçtürk, hukuki içerikli sorular ve cevaplar ise Avukat Sabit Aktaş tarafından hazırlanmış. Uluslararası Çocuk Merkezi bunun sadece internet üzerinde kalmamasını istemiş ve soru-cevapları kitapçık halinde de yayınlamış. Sorulara ve cevaplara buradan ulaşabilirsiniz.

İnternet sitesi ayrıca, çocuklara yönelik cinsel istismar hakkında dava-karar, rapor, makale, tez vb. materyal türlerini de barındırıyor ve bu materyal türlerini kurumuna, yazarına, alanına, diline, yayın tarihine göre sıralanmış durumda, bu şekilde detaylı arama yapabilirsiniz.

13288502_728943597247955_1126133127_o

Bir diğer konuşmacı Didem Şalgam ise Türkiye’de cinsel istismara uğramış çocuk ve sömürü mağduru çocuklar hakkında bilgi notu sunumu yaptı.

“Çocuk nedir?”, “Mağdur nedir?” gibi kavramlar üzerine yoğunlaştı ve mağdur kelimesinin feminist literatürde eleştirildiğini, mağdur kelimesinin pasif, çaresiz bireyin aksine hayatta kalmayı başarmış, öznelliği ve kendini temsil hakkı olan birey anlamına gelen “survivor” yani “hayatta kalan” anlamını benimsenmiş olduğundan bahsetti.

Güvenlik Birimi’ne getirilen mağdur çocuk sayısına göre bize bir değerlendirme yapan Şalgam, Güvenlik birimine mağdur olarak gelen veya getirilen çocukların sayısı 2010 yılında 76 bin 428 iken 2014 yılına kadar yüzde 71,6 artarak 131 bin 172’ye ulaştığından bahsetti. 2013 yılında mağdur olarak Güvenlik Birimi’ne getirilen erkek çocukların kız çocuklarından fazla olduğunu, 2014 yılında ise bu durumun tersine döndüğünü ve mağdur olarak getirilen kız çocuklarının erkek çocuklarına göre daha fazla olduğunu söyleyen Şalgam’ın verdiği tabloda 15-17 yaş aralığındaki mağdur çocuğun daha fazla olduğunu ve 17-18 yaş aralığındaki çocukların tabloya alınmadığını gördük. Çocukların mağduriyetine neden olan suçlar arasına cinsel istismar Türkiye’de yüzde 92 oranında.

13334555_728943710581277_1107626891_o

Türkiye’de 2014 yılında cinsel istismar suç mağduru kız çocuğu sayısı yüzde 87,5 iken cinsel istismar suç mağduru erkek çocuğu sayısı yüzde 12,4. Tabloda cinsel istismar suçu mağduru çocukların şüpheli yakınları olarak en fazla tanımadığı kişiler olarak gösterilmiş, bunun aksine çocukların cinsel istismarına neden olan kişilerin en fazla yakın çevreden olduğu bilinmekte. Ayrıca tabloda öz babanın uyguladığı istismar sıfır olarak gösterilmekte. Bu da devletin ve bakanlığının aileyi korumak için yaptığı çalışmalardan biri olarak değerlendiriliyor. Örneğin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın yaptığı bir çalışmaya göre Türkiye’de yaklaşık 500 ergen bireye “Cinsel istismara uğradınız mı?”, “Kim tarafından uğradınız?” gibi sorular sorulmuş. yüzde 90 “Herhangi bir istismara uğramadım” cevabı alınmış. Bakanlığın 500 kişiye dayanarak 25 milyon çocuğu göz ardı ederek genelleme yapması da kafalarda soru işareti bırakmış durumda.

Tabloda 2010 yılından 2015 yılına kadar Ceza Mahkemelerinde çocuklara cinsel istismar suçu üzerine açılan davalarda  alınan mahkûmiyet ve beraat kararlarının o yıl çıkan dava sayısı karşılaştırıldığında, mahkumiyet kararlarında artış olduğu görülmekte. 2010 yılından 2014 yılına gelen süreçte çocuklara cinsel istismar suçu işlemiş toplam sanık sayısı da artış göstermekte. Ayrıca sanıldığının aksine suçu işleyenlerin kadınlar da olduğu görülmekte. Çocukların ticari maksatlarla sömürülmesi de artmış durumda. 2010-2014 yılları arasında, 18 yaş ve üzeri 4 bin 199 kişi çocukların ticari maksatlarla cinsel olarak sömürüsüne işaret suçundan yargılanmış.

Verilen tablodaki değerler, çocuk sayısına göre değil açılan davalar üzerine olduğu için kaç çocuk cinsel istismara maruz kaldı kesin olarak bilinmiyor. Türkiye’de 25 milyon çocuk olduğu düşünülüyor ve yapılan araştırmalar verilen bilgilerden durumun daha da vahim olduğu sonucu çıkıyor. Uluslararası Çocuk Merkezi’nin yaptığı bu proje çocuklara, ailelere ve profesyonel kişilere bilgi aktarımı yapmak ve bu bilgiler ile yeni bir bilinç, yeni bir kültür oluşturmak. Zira ne kadar önleyici ya da caydırıcı tedbirler alınsa, yasalar çıksa da bilinç, kültür değişmediği sürece durum daha da vahimleşecek gibi gözüküyor.

Humus soslu fırın patates

1

Patates önemli besin kaynaklarımızdan. Tadını sevmeyen de yoktur bence. Hele patates kızartması dendiğinde, akan sular durur birçoğumuz için. Gel gör ki sağlıklı yaşamın popülaritesinin yüksek olduğu günümüzde, aldığımız kalorilere dikkat etmemek kaçınılmaz. Bu nedenle fırında patates, kızartılmış patatese güzel, lezzetli ve sağlıklı bir alternatif.

Lezzetli fırın patatesin birkaç püf noktası var.

Bana göre fırın patatesin ilk lezzet kuralı, kabuklu olarak pişirilmesi. “Tüm vitamini kabuğunda, o zaman kabuğunu atma” mottosuyla hazırladığım bu tarif, vitamin dışında lezzet deposu da aynı zamanda.

Kabukların ısı ile buluşunca gevrek bir hâl alması, aynı zamanda içlerinin yumuşacık kalması harika bir kontrast oluşturuyor kanımca.

Bir diğer önemli husus, patateslerin tepsiye sıra ile dizilmesi. Üst üste gelmemeleri şart. Üst üste geldiklerinde kabuklar çıtır çıtır kızarmak yerine yumuşamayı seçiyorlar ki bu bizim istediğimiz bir şey değil.

 

Gelelim bu enfes lezzetin tarifine:

4 kişilik bir servis için malzemeler:

  • 5 büyük boy patates
  • Yarım çay bardağı iyi kalite zeytinyağı
  • Deniz tuzuhumus soslu firinda patates
  • Karabiber
  • Sarımsak tozu
  • Toz pul biber
  • Zerdeçal
  • Muskat rendesi (olmasa da olur)
  • 1 çay kaşığı esmer şeker (olsa güzel olur)

Humus sos için malzemeler:

  • 1 çay bardağı haşlanmış nohut
  • Yarım limon suyu
  • Yarım fincan su
  • 1 diş sarımsak
  • 2 temek kaşığı tahin
  • Tuz
  • Kimyon

Makyaj için:

  • Kıyılmış maydanoz
  • Taze soğan

Patatesleri güzelce yıkıyor ve elma dilimi şeklinde kesiyoruz. Kesilmiş patatesleri yağlı kâğıt serilmiş fırın tepsisine alıp baharatlarımızı ve zeytinyağımızı ilave edip güzelce masaj yapıyoruz. Tüm baharatlarımızı, patateslere iyice yedirdiğimize emin olduğumuzda, üst üste gelmeme kuralını unutmadan tepsiye diziyoruz. 220 °C ısıda her tarafı kızarıncaya kadar pişiriyoruz.

Humus sos içinse tüm gerekli malzemeleri blendırdan geçirip, patatesin üzerinde gezdirmek üzere hazırlıyoruz.

Patatesler güzelce kızardığında servis tabağımıza alıp, üzerine humus sosumuzu gezdirip, maydanoz ve taze soğan ile hafif bir makyaj yapıyor, huzur dolu güzel sofralarda dostlarımızla paylaşarak, afiyetle yiyoruz.

Sevgiyle…

Engelsiz Yarışma ödül törenine hepimiz davetliyiz

Ankara Engelsiz Filmler Festivali’nde film gösterimleri ve söyleşilerin yanı sıra gerçekleştirilecek ödül töreni 29 Mayıs Pazar günü saat 20.00’de Opera Sahnesi’nde. Üstelik tüm sinemaseverlerin katılımına açık!

Engelsiz Yarışma’da Emin Alper’in Abluka, Faruk Hacıhafızoğlu’nun Kar Korsanları, Deniz Gamze Ergüven’in Mustang, Emine Emel Balcı’nın Nefesim Kesilene Kadar ve Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmi Seyirci Özel Ödülü, En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödülleri için yarışacak.

Ayrıca ödül töreni de film gösterimleri ve söyleşiler gibi göremeyenler için sesli betimleme, duyamayanlar için işaret dili ve ayrıntılı altyazı ile sunulacak.

Engelsiz Yarışma’nın jürisi de çok değerli isimlerden oluşuyor. Oyuncu Tansu Biçer, sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan ve yazar, psikolog Gündüz Vassaf, En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerini sahiplerini belirleyecek ancak Seyirci Özel Ödülü festival seyircileri tarafından Braille alfabesiyle de basılacak olan pusularla oylanarak belirlenecek.

Festivale dair önceki haberler için lütfen tıklayın. 

Gösterim takvimi için tıklayınız.

İçinde bulunduğumuz çağın havası: Anlarsan sanat anlamazsan çöp

Sanatın amacı, etki alanı, hitap ettiği kitle… kısacası her şeyiyle ilgili o kadar fazla yorum yapıldı ki, bu bile içinde bulunduğumuz çağın havasını özetliyor. Bu yazının konusu, ilham aldığı olay ve “çağının havası” içinde, tam olarak gerektiği yere oturacak ve hayat içindeki acıklı tablosunun kayıp rengini tamamlayacak. Başlamadan önce şunu söyleyeyim; bu tablo bir hicviye içeriyor, hem deneyi yapan gençlerin nüktesinden hem de Marks’ın aşağıda alıntılayacağım pasajından hareketle söylüyorum bunu.

Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak” cümlesiyle başlar, Marks’ın “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” kitabı. Buradaki trajedi ifadesi, salt bir hüzün olarak değil, kavramsal kökeninin dayandığı antik Yunan sanatından hareketle, hayatın vahşi tarafını içerir. Her tarihsel olay, ilk yaşandığında trajedidir, hem korkunçtur hem hüzünlü. Ancak ikinci kez yaşanması, öznelerinin ve nesnelerinin aptallığından dolayı, komedi tadı verir artık. İçinde bulunduğumuz dönemin aptallık konsantresi ise, hem geçmişin birikimi, hem de bugünün özel olaylarından oluşur.

Hayatın anlamı” saçmalığı, birçok felsefenin ve mitolojinin kaynağı aslında. Neden bu amaç aranıyor? Çünkü insan, kendini diğer hayvan türlerinden daha iyi bir “şey” zannediyor, bu yüzden, onun yeryüzüne gelmesinin illa ki bir sebebi olmalı. İlla ki o diğerlerinden üstün olmalı, buraya kutsal bir amaç getirmiş olmalı onu. O sırf kendini önemli görmek için, binlerce din, milyonlarca tanrı yarattı. Sadece başka gezegenlerden ve yıldızlardan gelen moleküllerin, rast gele Dünya’da buluşması ve canlılığı oluşturması, ardından basit canlılardan yavaş yavaş evrimleşmesi sonucu oluşmuş olamaz. “Hayatın bir anlamı olmalı!”

Sanat da bu “anlam” fetişistliğinden etkilendi tabii ki. Her sanat eserinin, herkesin anladığı, basitçe aktarılmış bir anlamı olması gerektiği söylendi. Hatta birçok yazar için “dediklerinden kimse bir şey anlamıyor!” cümlesi, eleştiri olarak söylendi. Ama zamanla sanat da evrildi ve artık anlam gizlenmeye başlandı. Shakespeare’in süslü anlatımın içindeki basit temaları ve olay örgüleri, Balzac’ın yalın hikâyeleri, örneğin Lynch’in kavramak için hayli çaba sarf edilmesi gereken filmlerine, Pink Floyd’un efektli seslerine dönüştü. Ama insan yine abarttı meseleyi ve bu sefer de her şeyin altında anlam aramaya başladı. Eskiden var olmayan anlamı yaratmak için dinler ve kutsal kitaplar yaratan insan, şimdi de metinler aracılığıyla anlamlar bulmaya çalıştı. Çözebilirse, o çalışma sanat eseri oldu. Çözemezse, çöp haline geldi. Aslında eser aynı eserdi, özne fazla narsist ve megalomandı sadece.

Anlamlandırma işi, her şeyin endüstrileşmeye başladığı 20. asırda sadece “soylular” arasında, herkesin soyluluk taklidi yaptığı 21. asırda ise tam anlamıyla her kesim için, bir statü yarışına döndü. Chirografik dönemdeki (el yazmaları dönemi) kütüphaneyle övünme alışkanlığı, ileride de sürdü. Ama işin içine gösteri sanatları (tiyatro, sinema, opera vb.) girdi ek olarak, onlara da uyum sağlamak gerekti.

Artık kimse filozof değil ama herkes düşünür. Kimse bilgiyle ilgilenmiyor çünkü, “düşünür” olmayı süslü görünen cümleler yumurtlamak sanıyorlar. Artık kimse sanatçı değil, ama herkes eleştirmen. Bir şey yaratmak zor çünkü, ama eleştiri disiplinlerinden haberdar olmayan insanlar için eleştirmek çok kolay.

Seyyar alimler çağındayız ve yakın zamanda, her taraf kritik üstatlarıyla dolacak ama ortada üzerine konuşulacak eser kalmayacak. Çünkü, şimdi duvarlarda asılı duran eserler, bir süre sonra farklı olmayacaklar. Binlerce yaratıldı ondan, daha milyonlarca yaratılabilir. Ama insanlar sanattan keyif veya mesaj almak istemiyorlar, onun himayesine girerek, “farklı” ve “havalı” görünmek istiyorlar. Sanat galerileri bunun için var, insanlar fuayesinde şarap içip birbirlerini ezerek statü yarışı yapsınlar diye.

salaklar 2

Bu sergide de, duvarda asılı duranlar zerre kadar önemli değil. Çünkü, sanat eserlerinde gerçekten var olan anlamları çıkaramıyor, sanattan bihaber insanlar. Ama yerdeki bir gözlükten, istedikleri anlamı çıkarabilirler. İşte bu olayda, sanatçı, o gözlüğü yere atan gençler. Üstelik, bu performansın yaratılması sırasında, kitlenin yönelimi de tahmin edilmiş ve ilgilenecekleri bir eylem bulunmuş. Burada sanat eseri, o gözlük değil. Eylemin bütünü, başlı başına bir sanat eseri. Bu eserin konusu, anlamın sorgulanması. Kitle kültürünün sersemleştirdiği, sanatı statü sembolü olarak kullanan topluma karşı, acı bir hicviye.

Artık sanat yok, ama herkes sanatçı.

Yılların sinemacısı, sinemanın sultanı: Türkan Şoray

Hangimiz unutabiliriz ki Selvi boylum al yazmalım adlı her izlediğimizde ağlatan o filmde bizlere sevgi tarifi verişlerini? Oynadığı her filmdeki şahane bakışları, kuralları, naifliği ve o bambaşka kadınlığı! Türkan Şoray yeniden yaşanması güç günlerden birini yaşattı bizlere, elini tutup gözlerine baktık, tatlı sözlerine kulak kabarttık.

Türkan Şoray kırmadı bizi ve 27. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında ziyaret ettiği Ankara’da bize güzel gözleriyle bakıp heyecandan zorlukla sorduğumuz sorularımızı yanıtladı. Sultan’a ne soracağız ki dedik, onun gözleri yeter! Tam da öyle oldu, çok güzel sohbet ettik, o konuştu biz seyrettik. Bir insan nasıl olur da bunca yıl hiç değişmez? O ne değişmez naiflik, o nasıl bir nezaket, bir de heyecanlı ki sormayın… Heyecanı yitirmemek başarısının, sultanlığının sırrı olsa gerek.

Kızı Yağmur ile kendisinin hayvanları ne kadar çok sevdiğini anlatan Sultan, doğaya dönmeyi isteyip istemediğini sorduğumuzda ise cevap vermeden önce o şahane bakışlarından bir çift yollayarak evini, bahçesinde çektiği fotoğraflarını gösterdi bize. Şahane bir manzara ve yemyeşil bir bahçe. Sultan kendine yaraşır bir yeşilliğin tam içinde yaşıyor.

Sinemacı gençlere pes etmemelerini söyleyen ve sinema camiasının yaşadığı zorluklara değinen Şoray, son filmi Uzaklarda Arama hakkındaki sorularımızı da samimi şekilde yanıtladı. Filmin senaryosunu yazmaya yıllar önce başladığını belirten Şoray hep bir aksilik çıktığını ancak bu zamana tamamlanabildiğini anlattı. Yine de aksiliklerle gelen filmin senaryosu Onur Ünlü tarafından yazılmaya başlandıysa da ne yazık başka bir yönetmen tarafından tamamlanmıştı.

AVM’lerde tekel haline dönüşen sinema sektörü hakkındaki düşüncelerini de sorduğumu Şoray, bu konu hakkında şu an için susmayı tercih ettiğini belirtti. “Biz uzun yıllar boyunca çok zor koşullar altında filmler çektik. O zamandan bu zamana pek bir şey değiştiğini zannetmiyorum. Mevcut durum hâlâ can sıkıcı” diyen Şoray, en sevdiği filmini sorduğumuzda ise pek tabii hepsinin yerinin ayrı olduğunu söyledi: “Filmlerimi Türkan olarak izlediğimde hepsiye ağlayıp, hepsiyle gülüyorum, benim için ayrı bir tat ve soluk onlar.

Konuşmalarımızın özeti de Selvi boylum al yazmalım‘dan gelsin:

Elini tuttum, sıcacıktı; sanki yüreği elimdeymiş gibi.

Türkan Şoray

Türkan Şoray

Türkan Şoray

turkan sultan

Fotoğraflar: Emine Kart

Büyük heyecanla başladığımız bu keyifli sohbeti; bendeniz (Gamzegül), Adem Aykanat, Emine Kart, Levent Tanıl ve Esin Erden ile birlikte hayran hayran bitirdik. 

Benim aklım Gezi’de kaldı, ya sizin?

28 Mayıs 2013 Türkiye siyaseti açısından oldukça değerli bir günün başlangıcıydı, yarım kaldı. Benim aklım Gezi’de kaldı, ya sizin?

Halk bu günkü saray anlayışının o dönemden inşa edildiğini anlamıştı. Kadınlar bedenlerine, gençler özgürlüklerine, LGBT+ bireyler eşit yaşam haklarına, aleviler cemevlerine, uluslar kimliklerine dillerine ve kültürlerine sahip çıkabilmek için ortaklaştı ve tahakküm politikalarına karşı direnişe geçmeye başladı. Bu direniş kadınlar, gençler, LGBTi+  bireyler, muhafazakârlar, ekolojistler ve engelliler tarafından yani Türkiye tarafından örgütlenmişti. Milyonlar sokaklara dökülmüştü ve bu kadar çeşitli insandan oluşan direnişin başlama sebebi halkların Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesine müsaade etmeyişiydi. Çünkü artık binaların insan hayatını düzene sokmayacağını, beton İstanbul ve sisteme kurban edilmeye çalışılmış birçok insan anlamış ve Türkiye halklarının çığlık noktası da doğaya yapılan müdahale olmuştur.

Gezi direnişinin en önemli özelliği de ekoloji mücadelesi ile hak mücadelesinin ortak bir zeminde buluşuyor olmasıydı. Tabii orantısız bir zekanın varlığı da unutulamaz. Orantısız zeka polisin ve mekanikleşmiş şiddet kültürünün kitaplarla, komün yaşamla protesto edilip alışılmış sol sloganların yerini yeni nesil şiddetsiz, nefretsiz, ilgi çekici sloganlara bırakılmasıydı. Mesela bunlardan hiç unutamadıklarımdan bazıları “Mustafa Keserin askerleriyiz, kahrolsun bazı şeyler, ne sağcıyım ne solcu çapulcuyum çapulcu, faşizme karşı bacak omuza, Tomalara göğüs geren işte benim Zeki Müren” sloganlarıydı. Bu sloganlar farklıydı fakat devlet hep öldüren, katleden ve sindirmeye çalışan taraftaydı. Sitemin bu tarafı ise oldukça cani ve acımasızdı ve birçok gencin katledilmesini imza attı.

Emri büyükler, sultanlar verdi 15 – 19 – 20 ve 30’lu yaşlardaki gençler de o emir sonucu katledildi. Ben de Gezi’de doğa, insan ve yaşam için direnen milyonlardan, biber gazından, tomadan, plastik mermiden yaralanan arkadaşlarına müdahale eden onlarca sağlıkçıdan bir tanesiyim ve Gezi bana çok şey öğretti. Bunlardan en önemlisi devletin himayesinde olan ambulansların ildeki yetkili kişi istemese hiçbir şekilde hiçbir vakaya gidemeyeceğini ve yaralıların ölüme terk edileceği oldu. Bu öğretisi ise benim gibi sağlıkçı olan arkadaşlarda da öz sağlık pratiğini gerçekleştirdi. Bu nedenle onlarca sağlıkçı hakkında dava açıldı, birçok sağlıkçı görevden alındı.

Sağlıkçılara yapılan bu saldırının sonucunda anladık ki bu kadar devlet destekli saldırı yapılıyorsa bizler gerçekten doğru noktayız, öz yaşama dair pratiklerimizi de gerçekleştirmeliyiz. Bahsettiklerim Gezi’deki mesleki kazanımlarım olabilir fakat Gezi’de sağlık dışında da kocaman bir bölgesel direniş gerçekleşti. Halklar “Yaşadığımız alandaki bir alanın park mı, kışla mı olacağına biz alan sakinleri karar veririz” diyerek bireyden topluma doğru bir meclisleşme yarattı, sokaka forumları oluşturdu, iç hiyerarşi ve tahakküm olmadan bir yönetim modeli ve katılımcı karar modeli de oluşturmuş oldu.

gezi doktorlari

Aslında Gezi’de halklar sağlık alanından komünal gıda, kişisel bakım ve eğitim alanına kadar devlete çoğulcu, yerel, özgür ve eşit bir yönetim modeli oluşturabileceğini gösterdi. Halkın burada göstermek istediği aslında öz sağlık, öz eğitim yani öz yönetimdi ve Gezi Direnişi öz yönetimle şehir şehir yayıldı. Ülkenin dört bir yanında bir bağ oluşturdu ve bu bağ ekonomik, kültürel ve sosyal anlamda laik Türkiye’nin çıkarını sağlayacakken sermaye ve monarşiye doğru ilerleyen sistem tarafından lağvedilmeye çalışıldı. Şu an savaşa giden her gün tecavüz ve taciz vakalarının, ölümlerin, sömürünün, yaşam hakkı ihlallerinin, ekolojik ve toplumsal kıyımın, yoksulluğun artarak yaşandığı ülkemizde benim aklım hâlâ Gezi’de.

gezi'de pankartlar

Gezi’de katledilen tüm gençleri anıyor ve ölmelerine engel olmadığımız için kendilerinden özür diliyorum. İnanıyorum ki bir gün hayal edilen ekolojik, demokratik, eşitlikçi, barış içinde bir Türkiye’yi kan dökmeden kuracağız.

Yoga, bel ağrısına geleneksel tedavilerden daha iyi sonuç veriyor

Bel ağrısı çeken insanların yoga yapması günlük fiziksel aktivitelerinde daha iyi performans göstermelerini sağladı.

Yeni bir araştırmaya göre yoga yapmak bel ağrısı çeken insanlar için doktorların önerdiği geleneksel tedavilerden daha iyi sonuç verdi. Çalışmada haftalık düzenli yoga yaptıkları takdirde bel ağrısı çeken insanların yürüme, yere çökme, giyinme gibi günlük fiziksel aktivitelerinde çok büyük oranda artışlar kaydedildi.

Fotoğraf: Gökhan Yavuz
Hindistan’da Sahilde Yoga / Fotoğraf: Gökhan Yavuz

Çalışmaya katılan hastaların yoga dersleri bittikten 9 ay sonrasında bile standart tedavi görenlerden daha iyi durumda oldukları kaydedildi. Daha önce yapılan küçük çalışmalarda yoganın bel ağrılarına iyi gelebileceği sonuçları elde edilmişti. Bu çalışmalar genelde tek yoga eğitmeni ve kısa vadeli kayıtlar baz alınarak gerçekleştirilmiştir.

Bel ağrısı yetişkin bireylerin hayatlarının bir kısmında yüzde 80 oranında karşılaştıkları bir rahatsızlıktır ve her beş kişiden biri bununla baş edebilmek için doktora başvurmaktadır. Eğer rahatsızlık altı haftadan uzun sürerse kronik olarak tanımlanmakta ve kireçlenmeden sonra uzun süreli sakatlıklarda en yaygın olarak ikinci sırada yer almakta. Var olan tedavi yöntemleri ağrı kesiciler, omurga masajları, akupunktur, eksersiz dersleri ve bilişsel davranış terapilerini içermektedir.

Çalışmanın yürütücüsü Prof. David TorgersonGeçmişte bel ağrısı olanlara sırt üstü uzanılması ve ağrının geçene kadar beklenmesi önerilirdi” diyor; “Günümüzde ise tavsiye edilen şey sırtı aktif tutmak. Yoga ile, egzersiz çalışmaları dahil standart tedavilere göre daha yararlı sonuçlar elde ediyor. Ekonomik olarak da hastalar ve devletler için tedavi masraflarını oldukça azaltacak gibi görünüyor.

Çalışmada 20 yoga uzmanı tarafından toplam 156 hastaya 12 derslik bir yoga programı uygulandı. Kontrol grubu olarak 157 kişilik bir gruba standart tedaviler uygulandı. Daha sonra tüm katılımcılar 24 sorulu bir anket doldurdu. Çalışmadan sonra katılımcıların yüzde 60’ı yoga pratiğine devam etti.

Hindistan'da Sahilde Yoga / Fotoğraf: Burak Bilen
Hindistan’da Sahilde Yoga / Fotoğraf: Burak Bilen

Çalışma, Annals of International Medicine sitesinde yayınlanmıştır.

Başlık Görseli: John Dalton

Kaynak: The Guardian 

Eşcinsel günlüğünden Bilge Karasu

22 Aralık 1977 – Ankara. Eşcinsellerin tarihi de yeni yazılmaya başlıyor. Yeni yeni… Omuzlarına yüklenen bütün suçların, yazıkların, ayıpların ötekilerce eşitçe paylaşılması gerektiğini göstererek işe başlamak, eşcinsellere düşer. Birçok yazar söyledi, kadın kendine kendi gözleriyle değil erkeklerin kurup yakıştırdığı imgelerin gerektirdiği bakışla bakıyor diye… Eşcinsel de, kendinden olmayanın, kendi gibi olmayanın bakışını kendi gözünden silip atmadıkça, kendine kendi gözüyle bakmadıkça kurtulmak şöyle dursun, kendini tanıyamayacak bile…

165 yıllık hayatını oldukça nitelikli bir okur olarak tamamlayan Bilge Karasu, sanatın birçok alanında yetkin ve üretken; tek bir metinde farklı türleri iç içe geçirebilen başarılı bir sanatçı, aynı zamanda sınırları Türkiye’yi aşan bir düşünce insanı olarak anılmaktadır. Yaşadığı ve yazdığı dönemde nitelikli edebiyat teorisi henüz batı sınırlarından Türkiye’ye geçememişken, o; Umberto Eco, Benedetto Croce, Georges Dumezil, Roland Barthes, Michel Foucault gibi felsefe, dil ve edebiyatbilimin büyük teorisyenlerini okumuş; Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünde verdiği, henüz eğitim sisteminde yer almayan “metin okuma yazma“, “imbilim” ve “üst-mantık” dersleriyle onlarca öğrenci yetiştirmiştir. Daha çok öyküleriyle tanıdığımız Karasu biçemde, dilde ve konuda sınırsızlığı ilke edinmiş; herhangi bir edebi topluluğun içinde yer almamıştır. Hayattayken, Yahudi bir aileden gelmesi ve eşcinsel olması –bunun bilinmesi- sebebiyle, cinsiyetçi ve gelenekçi edebiyat çevrelerince dışlanmış; “yalnız adam”, “yabancı” ve “kaçak” gibi söylemlere maruz kalmıştır. Jön Türklerin önde gelen isimlerinden Yahudi asıllı Osmanlı siyasetçisi Emanuel Karasu’nun oğlu olarak anılan Karasu, bunu reddetmesine rağmen hakkında yapılan çalışmalarda bu asılsız bilgi hâlâ kullanılmaktadır.*

 10 Temmuz 1977 – Ankara

“Bir erkeğin erkeklere bakması, bakmaktan hoşlanması, onlarla sevişmek istemesi, bütün yaşamını bu özek çevresinde kurmak istemesi, kurmuş olması ne demektir?

Her şeyden önce ayrı bir dil konuşması. Hem de ‘digince’ diye ‘özel’ bir dil kullanması anlamında değil. (oturup bu ‘dil’ üzerine elden geldiğince ‘bilimsel yöntem’e uyan bir yazı, bir inceleme hazırlamaya kararlıyım. Bunu er geç yapmalı.)

Dünyayı kendilerine de, başkalarına da anlaşılır kılmak üzere konuştukları dili, sürekli olarak, bir başka dizgeye göre ayarlamak zorunda kalan insanlardır eşcinseller; bu ayarlama, getirdiği sıkıntının yanı sıra, ‘beni anlayanlar’ ile ‘beni anlayamazlar’ arasındaki bölüntünün verdiği bir ‘bizler’ duygusunun da kaynağı oluyor sanıyorum. Bu ‘biz’lik her zaman yüreklendirici değildir ama yerinde de o yüreklendirme işini yerine getiriyor.

Kemal’le dün tanıştım.”

4Türk edebiyatının eşcinsel temalı, ilk ve arı sevgi öyküleri de Bilge Karasu’ya aittir. Troya’da Ölüm Vardı, Narla İncire Gazel ve Göçmüş Kediler Bahçesi’nde cinsel tabulara karşı duruşunun izlerini; sevgi, sevgisizlik, ölüm ve korkuyla örülü imgelerle okura yansıtmaktadır. Sevgiyi, insanın bir başkasına aktaracağı “en büyük şey ya da en büyük şeylerden biri” olarak görür Karasu. Sevginin, yalnız bir coşku, bir fışkırtma değil, bir ilişkinin temeli olabileceğini ama o ilişkinin de o sevginin kalıbınca kurulup yaşanması gerektiğine inanır. İlk öykü kitabı Troya’da Ölüm Vardı’da, sevgisiz insanların korkuya daha yakın olduklarını ayrılık, ölüm ve cinsellik üzerinden anlatmaktadır okura. Metinlerinde, sadece iki insan arasında görülmez sevgi. Çoğu zaman hayvanlara, çoğu zamanda okumaya ve kitaplara duyduğu sevgiyi anlatır yahut işler.

30 Haziran 1977 – Ankara

“Eşcinsel ‘olunmaz’. Olunmuyor. Uyanıldığı zaman eşcinsel olunmuştur.

Eşcinsel olunduğunun da farkına varılıverir bir gün. Oluşumun değil, olunduğunun. Ama sanatta, bilgide, siyasada nasıl her yeni gelen, her acemi, eğitilirse, eğitilmek gerekirse, eşcinsellikte de yenilerin, acemilerin eğitilmesi söz konusudur.

‘Kötü’ arkadaşlar arasına düşüldüğü için ‘yoldan çıkılmaz’. Kaza ile ‘alışkanlığı’ edinilecek şey değildir eşcinsellik. Çok şey karıştırılır birbirine bu alanda. Ne olduğunu en az bilen -kabul eden, gören, duyan- adam bile ‘kaza’ya uğramış değildir; kendine açıklayamadığı –ama pek çok kimsenin çok iyi anlayabildiği- bir çekime uyar kendisini ‘alıştıracak’ olanlara yanaşırken. Bu ‘alıştırıcı’lar, gerçekte, o ham yemişi eğitmekten başka bir şey yapmazlar. Her yolun yordamı, öğrenme konusudur.”

2

Karasu, “ben”in edebiyatta yükseldiği postmodernizm evresinde; “ben edebiyatı” içindeki yazarın, edebiyatın çağdaş soravlarını, bütüncülüğü, kandırıcılığı, yaşantı değerlerini eskilerin gördüğünden, düşündüğünden çok farklı yolda görüp düşünebilecek durumda olduğunu savunur. Yazma olanakları, “benin” yazar için “bir başkası” olmasıyla artabilir, bu sayede eser farklı bir gerçekle, farklı yaşantılarla birleşebilir.**

“Ben”, Karasu için sadece edebi bir inceleme alanı değil; daha çok felsefi nitelik taşıyan girintili bir temel sorudur. Metinlerindeki “insan”, statik bir “ben” değildir. Nietzsche’nin terminolojisiyle, sürü insanıyla özgür insan arasında yol alan, bazen de kendini yaratma aşamasını yakalayıp trajik insana yaklaşan, ama genel olarak, benlik teknolojilerini yaşamının içinde ortaya koyan dinamik bir “ben”dir***. Gece romanındaki öznelerin aynı zamanda anlatıcılar olması, romanın sonunda Karasu’nun da devreye girmesi ve genel olarak romanın belirli bir kurmaca ve olay üzerine oturtulmayarak “benlik” üzerinden ilerlemesi; Gece’nin, “beni” işleyen özgün Türk romanlarından biri olduğunu kanıtlar niteliktedir.

21 Aralık 1977

“İki gece önce BİR, birkaç yıl öncesine dayanan bir öykü anlattı: Yalnız kadınların geldiği bir dükkanın sahibi bir arkadaşım, günün birinde müşterileriyle konuşurken benden söz açılmış. O dükkanda müşteriler uzun süreler kalırlar, bu süreleri doldurmak için okumaktan çok çene yarıştırırlar; benden söz edilen konuşmada da arkadaşım beni uzun uzun övmüş, ardından da ‘kara şemsiyesi, kara paltosuyla … parkında, … parkında ava çıkmayaydı keşke…’ yollu bir şeyler söylemiş. Benim ‘böyle’ olmama ne denli üzüldüğünü belirtmiş.

Düşünüyorum da, on yıl önce böyle bir şey anlatılsaydı nasıl allak bullak olur, nasıl üzülürdüm! Şimdi bu çirkinlik karşısında acı acı gülmekten başka pek bir şey düşünemiyorum.

Kendisinin bu sözlerine yanıt da gelmiş hanımlardan birinden: ‘Onu bu kılığıyla böyle bir yerde görmüş olan kişinin orada ne işi vardı?’ diye… Buna karşılık ne demiş eski arkadaşım, bilmiyorum.

Kara şemsiyemle, kara paltomla ava çıktığımı ben pek anımsayamıyorum ya, bu kara şemsiye ile kara palto, benim ağırbaşlılığımı, saygınlığımı vurgularken bir yandan da durumun gülünçlüğünün altını çizmekten başka bir şeye yaramayan bir ayrıntı… Oysa o arkadaşı, sözünü ettiği parklardan birinde şemsiyesiz, paltosuz bir yaz sonu gecesi görmüştüm. Benim çekingen davranışıma karşılık o daha atak davranmıştı.”

3Bu eşcinsel günlüğünün yer aldığı kitabı Öteki Metinler’de, beriki’nin ve öteki’nin; kendisi, biz ve hepimiz olduğunu; biz’i, biz’i ‘öteki’nden ayıran durumu anlamaya çalıştığını dile getirir Karasu. 1970’li yılların entelektüel kimlikli Ankara’sında yaşayan ünlü bir akademisyen yazar (-şu şekilde de okunabilir: Kavaklıdere’de, önünde vişne ağacı olan, kitaplarla küçülmüş bir evin kedi sever sahibi) ölümünden sonra kendi rızasıyla yayımlanan bu günlüğü 40 yıl önce yazmıştır. Sizce bu günceler LGBT+ bir bireyin, hayatın “yaşanılabilirliğine” mi yoksa “yaşanması gerektiğine” mi dokunmaktadır?

16 Ocak 1977 – Ankara

“Kemal bütün bir geçmişin içinden, bir geçmişin öyküsü içinden geçerek gelip bir sarmaşık oldu, sardı beni. Sevmesini bilecek, başaracak mıyız? Aradığı, benim gibi biri olsa gerek. Benim aradığımsa ondan öte biri olmayabilir.”

 

Karşıyaka Mezarlığındaki kabrini ziyaretim esnasında, mezarlıklar müdürlüğünden aldığım kabir bilgilerinde babasının adı “Sami Karasu” olarak görünmektedir.

** Bilge Karasu, “Ben” Edebiyatı Üzerine Forum, S. 12, 15 Eylül 1954

*** T. Oğuz Başokçu, Bilge Karasu Metinlerinde Benlik Arayışı: Ben’in Kuruluşundaki Nietzsche’ci Yansımalar, YL,  s.73

Bazı Eserleri

-Troya’da Ölüm Vardı (1963)
-Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970)
-Göçmüş Kediler Bahçesi (1980)
-Kısmet Büfesi (1982)
-Lağımlaranası ya da Beyoğlu
-Susanlar (2008) (öykü, şiir, deneme, röportaj)
-Gece (1985)
-Kılavuz (1990)

Everest Dağı’na tırmanmayı başaran ilk vegan sporcu Kuntel Joisher

Vegan sporcu Kuntel Joisher Everest Dağı’na tırmanmayı başararak veganların çoğu zorlu şeyi yapamayacağı algısının bir kez daha yıkılmasını sağladı ve bu dağa tırmanan ilk vegan sporcu olarak tarihe geçti.

Deneyimli dağcı ve Avustralyalı Maria Strydom, veganların her şeyi başarabileceğini göstermek amacıyla Everest tırmanışını gerçekleştireceğinin duyurusunu yapmıştı fakat 34 yaşındaki kadın ve kocası Robert Grobel zirveye ulaşamadan önce hayatını tırmanış sırasında kaybetmişti.

Everest Dağı, vegan olsun olmasın her zaman birçok kişinin hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Son on yılın verilerine göre, Everest Dağı’nda 275 ölüm gerçekleşti. Bu ölümlerin çoğu saygı ile anılırken Strydom ile ilgili yer alan haber kaynakları onun veganlığını istismar etti. Ölümü ile et tüketmemesi arasında bir bağlantı olması gerektiğini (!) yazdılar. Çünkü et yemezseniz iyi bir tırmanışçı, iyi bir atlet, iyi bir sporcu vesaire olamazsınız. Ops! Böyle düşünenlerin hatalı olduğunu hatırlatmakta fayda var: Venüs Williams, Scott Jurek, Kara Lang, Patrick Baboumian gibi başarılı sporcu isimler aynı zamanda veganlar.

Kuntel Joisher isimli sporcu da, kendini adamış bir vegan olarak Everest Dağı’nın zirvesine 19 Mayıs 2016 tarihinde tırmandı. Ne yazık ki haber sitelerinde Joisher’in başarı öyküsü çok fazla yer almadı. Belki de bu, bitkiye dayalı beslenmeye ve veganlığa karşı büyüyen savunma ve saldırı toplumunun nedenidir. Et tüketiminin çevreye ve sağlığa olan olumsuz etkileri üzerine yayınlanan çalışmalar ve raporların bulunmasına rağmen et saplantısını değiştirmenin gerektiğini kabul etmek istemiyor birçok insan. Veganlık konusunda geçerken şunu da hatırlatmak gerekiyor: Veganlık her şeyden önce hayvan sömürüsüne ortak olmamaktır. Elbette et tüketiminin gezegene büyük olumsuz etkisi de adım atmak için bir nedendir fakat hissedebilir her canlının yaşam hakkının en önemli neden olduğunu unutmamak gerekiyor.

vegan sporcu Kuntel Joisher 1

Veganlığı seçerek birçok hayvanın sömürülmesine ve öldürülmesine bireysel olarak engel olacağınız gibi gezegene karşı sorumluluklarınıza da yerine getirmeye adım atmış olacaksınız. Karbon salımı nedenlerinin başını et sektörü çekiyor. Bugün, et sektöründe kullanılan hayvanlar için yeni tarla alanları açılıyor. Afrika’da birçok insan temiz suya erişemiyorken su kaynakları yine hayvancılık için kullanılıyor. Bu tarım ürünleri ve su, insanları beslemek için kullanılabilir. Tek bir gezegenimizin olduğunu ve birlikte nefes aldığımızı unutmayalım.

Önemsiz gibi gözüken bir değişikliğin nelere etki ettiğinin farkına varın. Değişim birey ile başlar. Her gün yeni bir insan daha iyi bir dünya için bu gücün farkına vararak veganlığı seçiyor. Kafanızdaki sorular için önyargıları bir kenara bırakın ve lütfen araştırın. 

Kaynak: One Green Planet

Rahat batıyorsa izleyin: Animatrix, Mezuniyet

0

Animatrix; kurgusal bir evren ve gerçeklikte geçen hikâyelerden oluşan, bize varlığımızı sorgulatabilecek sorular sordurtan Matrix filmini destekler nitelikte Larry ve Lana Wachowski kardeşler tarafından yapımcılığı ve bazı bölümlerinin senaristliği üstlenilmiş toplam 9 bölümlük bir seri.

Filmler ortalama 20 dakika. Her bir bölüm birbirinden bağımsız konular ve karakterler içermekte, sonuç olarak hepsi varoluş sorunsalına dikkat çekmekte ve bize farklı sorular sorarak insanlık tarihinin en eski sorusunu geliştirerek günümüze taşımakta. Detay ve daha çok detay ve hayal gücü barındırmakta.

Matrix filmini izleyip anlamadığınız noktalar var ise bunları anlamanız, anladıysanız da daha fazla sorular sorarak varoluş sorununa çok daha delirtici sorular sormanız konusunda size yol gösterici bir kısa-film serisi olduğunu düşünmekteyim.

Matrix teorisi yalnızca bir film senaryosundan ibaret değil, film matrix teorisi üzerine inşa edilmiş durumda. Matrix teorisinin kökenine baktığımızda zamanda geriye doğru yolculuk da başlamış oluyor. Üstelik sadece fizik, matematik değil felsefe, psikoloji, fütürizm hatta edebiyat gibi alanlarda da karşımıza çıkıyor. Fakat kısaca belirtmek isterim ki Matrix teorisinin konusu aslında insanlığın en büyük ve en önemli sorusu olan: Acaba ben gerçekten var mıyım? sorusunun çıkış noktasına, yani tarih öncesine dayanmakta.

Gelelim Matrix teorisine yani Türkçe ismi Matris ya da simülasyon teorisi. Anladığım kadarı ile Matrix argümanını kabul etmemizin sebebi onu reddedemiyor oluşumuz. Eğer biz, insanların gelecekte kafamıza takacakları aletlerle bizi bitkisel hayata yatırıp, simüle edilmiş bir evrende, bunun farkında olmadan yaşamamızı sağlayacak kadar güçlü bilgisayarlar yapabilir miyiz yapamaz mıyız sorusuna evet cevabı veriyor isek şu an Matrix’te yaşadığımız ihtimalini de kabul etmek zorundayız.

Brain_in_a_vat_(en)_v2

Matrix’in yapımcıları Wachowski kardeşler oldukça radikal ve ahlaksal anlamda devrimci kimseler. Toplumu, dünyayı, ahlakı, dini ve sistemi ve hatta varlığı cesurca sorgulayan ve sorgulatan filmler çekiyorlar. Diğer filmlerini de kesinlikle öneriyorum.

Animatrix, genel anlamda birbirine alternatif ve ilgi çekici senaryoları barındırıyor. Özellikle 2. Rönesans isimli bölümlerini izlediğinizde dünyanın gerçek tarihte (senaryodaki gerçek tarih) nasıl simülasyona geçiş noktasına geldiğini anlatıyor.

Fakat benim üzerinde durduğum daha önemli bir bölüm var ki o da “mezuniyet” isimli bölüm. Bu bölümün yazarları Wachowski kardeşler değil, Kore’li yönetmen Peter Chung. Bölüm gene gelecekte fakat gerçek dünyada, matrix sisteminin kanalizasyonu içine gizlenmiş bir ortamda geçmekte.

Özetle bu bölümde, gerçek dünyada yaşayan ve Matrix’e karşı savaş veren insanlar (simülasyondan uyanmış olanlar) yapay zekaya sahip robotları yakalıyorlar, onları özel hazırladıkları bir simülasyonun içine kapatarak onları insanlar yararına çalışmaya ikna etme çabasına giriyorlar.

the animatrixİşin çok ilginç yanı bu robotları ikna etmek için kullandıkları simülasyon aslında insanların doğumdan itibaren geçirdikleri travmatik olayları da barındırıyor. Örneğin kendini henüz aynada görmemiş robot (ayna evresini yaşamadığı için kendinin farkında olmayan insana eş değer olabilir) simülasyon içerisinde insana benzer tasvir ediliyor ve insan formunda kendini görmesi sağlanıyor. Simülasyonun içindeki labirentte insanlarla kovalamaca oynuyor ve çocukluk canlandırılması amaçlanıyor daha da önemlisi oedipus karmaşası yaşatılıyor. Filmdeki kadın karakter, robot kendini fark eder etmez robota gösteriliyor ve robot kendinden sonra onu görüyor. Acaba yapay zekaya sahip bu robot karakterimizi annesi bilecek mi? Annesine tıpkı insanların büyük kısmı gibi cinsel istek duyacak mı? ve bunun sonucunda robotlara karşı kendini insan sanarak savaşacak mı? Eğer savaşacak ise gerçek dünyada simüle edilmemiş bir ayna ile karşılaştığında nasıl bir travma yaşar? gibi soruları aklımıza getiriyor.

Kısacası rahat batıyorsa, izleyin!