Ana Sayfa Blog Sayfa 444

Söz konusu kadın bedeniyse gerisi teferruattır

2

Oysa söz vermiştim kendime, bu coğrafyaya dair kelam etmeyecektim artık. Zira kırıldım. Sevdiklerim nedenini bilmediğim bir keşmekeşin içinde savrulurken ben de anlamı yitirdim. Ankara Güvenpark’tan ölüm haberleri geldiğinde, çocukken yaz tatillerinde sokaklarında koşuşturduğum Nusaybin’in yıkılışını gördüğümde onarılamaz bir kopuş oldu içimde. Bu kadar kana bulanan bir coğrafya için kelimelerim bitmişti. Artık sadece akademi hayallerim için kullanacaktım kalemimi. Fakat olmadı. Çünkü sol yanımda her şeyin ötesinde bir yara vardı; kadın cinayetleri. Ve insanlar dilleriyle cinsiyetçiliği, kadın düşmanlığını pekiştiriyor, kadın cinayetlerinin gerekçelerini büyütüyordu. Üstelik bu dili siyasi görüşü birbirine zıt olsa da, herkes kullanıyordu. Çünkü söz konusu kadın bedeniyse gerisi teferruattı.

Sosyal medya hesabımda farklı siyasi görüşlerden iki sayfanın paylaşımına denk gelmemle oluştu bu yazı. Çünkü kadın bedeninin kendini farklı yerlerde konumlandıran siyasi kimlikler tarafından aynı şekilde, aşağılayıcı bir unsur olarak kullanılması fazlasıyla rahatsız ediciydi.

İlk fotoğrafa, Binali Yıldırım başbakan adayı olarak açıklandıktan sonra denk geldim. Binali Yıldırım’ın eşi Semiha Yıldırım ile ilgili bu fotoğraf ve ifadeler gerçekten çok iticiydi. Kilosunun, bedeninin, yüzünün alay konusu olduğu bu paylaşımlar arttıkça artıyordu. Erkeğin beyaz saçları değil, kadının yüzündeki çizgiler, kaşı alay konusuydu. Bu sayfa kendini demokrat, muhalif, kadının köleliğine karşı olarak tanımlıyordu. Kadına yönelik şiddete sürekli tepki veriyordu ama kadının bedeni, giydiği, gülme şekli, daha doğrusu varlığı yüzünden öldürüldüğü bir ülkede, bir kadının bedenini alay konusu ediyordu.

İkinci fotoğrafa aynı gün içinde denk gelince mideme kramp girdi resmen. Anlamıyorum. Nasıl olur da birbirini bir kaşık suda boğacak iki farklı görüş, aynı dili kullanırdı? Bu fotoğrafta da alay konusu edilen kadındı. Üstelik tecavüzün mizahı yapılmaz, bu durum tecavüzü normalleştiyor söylemleri hâlâ gündemdeyken. Bu seferki, dokunulmazlıkları kalkacak olan kadın vekiller hakkında bir paylaşımdı. Türkiye sinemasında tecavüzcü tiplemesiyle bilinen oyuncunun resmi ile kadın vekillerin fotoğrafları yan yana getirilmiş, dokunulmazlıkları kaldırılıp kaldırılmadığıyla ilgili soru sordurulmuştu. Açıkça suç işlenmişti. Bu gönderi, kadın bedenine nasıl bakıldığını da göstermişti. Kadın bedeni bu şekilde aşağılayıcı bir dile sakız olurken her gün üç kadın öldürülmeye devam ediyordu.

Kadın bedeninin bu şekilde kullanılması, alay unsuru olarak görülmesi daha önce de tekrarlanmıştı. Erkek bir siyasetçiye fotomontajla etek giydirip kadın olmanın aşağılık bir durummuş gibi sunulduğu çok olmuştu. Oysa tarih boyunca “erkek gibi” olan kadınlar övgüyle anılmıştı. Tarih sayfalarından gazetelere, gazetelerden dizilere “kadın gibi” olan erkekler ise büyük bir aşağılamanın hedefi olmuştu. Örneğin, Fenerbahçe ile Galatasaray futbol takımları arasında geçen yıl oynanan maç öncesinde, stadyum dışında Galatasaray flaması yakılmış ve cansız kadın mankene Galatasaray forması giydirilip rakip takımı küçük düşürmek için kadın cinsiyeti aşağılayıcı unsur olarak kullanılmıştı. Yani gazetelerin, siyasetin alanında yaşananlar spora da sıçramıştı. Bu son yaşananlar da tarihsel bir sürecin getirisi olmalıydı. Kaldı ki çağlar boyu üstün olarak tanımlanan erkek, sistemiyle bunun gerçek ve “normal” olduğunu kadınlara da kabul ettirmiş, kadınlar da bu aşağılayıcı ifadelerin kullanıcısı olmuştu.

Courtesy of the Brooklyn Museum
Fotoğraf: Brooklyn Müzesi

Kadının siyasette, sporda, medyada, hayatın her alanında kullanılması, cinsiyetinin aşağılayıcı unsur olarak görülmesi yüzyıllardan beri var olan bir durum. Peki, bu tutumun değişmesi zor mu? Ben zor olduğuna inanmak istemiyorum. Bir cinsiyetten olmanın, ırkta olmadığı gibi bir üstünlük belirtisi ifade etmediği anlaşılacaktır mutlaka. Bu değişim uzak gibi görünse de Arkadaş Özger’e kulak vermek en iyisi:

“siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü…”

Erk iktidarınızın camını çerçevesini indiririz

1

Gün geçmiyor ki bir hakkımız daha ihlal edilmemiş olarak güne uyanmayalım. Yetmiyor, iktidara yetmiyor. Haklarımızı, emeklerimizi sömüre sömüre bitiremediler. Bakın şimdi de TBMM Boşanmaları Araştırma Komisyonu‘nun 6 Mayıs 2016 tarihli taslak raporunun meclisten geçmesi gündemde. Kadın ve çocukların haklarının büyük ölçüde yok edilmesine yönelik hükümlerle dolu rapora kadın örgütlerinin tepkisi büyüyor.

Erktolia, bakanlık kabilelerinin değiştiği yeni Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının belirlendiği bu günde boşanma komisyonu raporuna karşı sosyal medyada imza kampanyası başlattı. Erktolia, kadın ve çocuk haklarının gasp edildiği raporu tanımadıklarını söylerken herkesi raporun yasalaşmaması için başlattığı eylem ile imza vermeye çağırdı.

Erktolia‘nın Eşitiz‘in raporuna göre belirlediği komisyon kararlarının birkaçı şöyle:

1. Çocukların, kendilerini istismar ya da tecavüz edenlerle evlendirilmesi, evlilik yaşının 15’in altına indirilmesi:

Raporda, istismarcının/tecavüzcünün 5 yıl boyunca, istismar/tecavüz ettiği çocukla “sorunsuz” ve “başarılı” bir evlilik sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanması öneriliyor. Üstelik, her iki tarafın da 15 yaşın altında olması durumunda ise, çocuk istismarı, çocuk tecavüzü “şahsi cezasızlık” nedeni sayılıyor, yani suç olmaktan çıkarılıyor. Böylece ailelerin 15 yaş altı çocuklarını (şimdilik resmi nikahla olmasa bile) fiilen “evlendirmelerinin” yolu açılırken, çocukların evlilik legalleştirmesiyle devlet desteğiyle hergün tecavüze uğramalarının önü açılıyor!

2. Hadımın uygulanması

Raporda cinsel saldırı, cinsel istismar ve reşit olmayanla cinsel ilişki suçlarında hadım uygulanması öneriliyor. İdam, linç, koğuş infazı, hadım, kısas gibi bireysel ve toplumsal öç alma mekanizmaları meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

kadin bosanma komisyonu

3. Hem şiddet başvurularında hem de boşanma davalarında arabuluculuk ve uzlaşma uygulanması

Türkiye’nin çekince koymaksızın taraf olduğu İstanbul Sözleşmesi’ne rağmen, hem boşanma davalarında hem de 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a dayanan başvurularda, bu yöntemlerin kullanılması öneriliyor. Arabuluculukta/uzlaşmada tarafların eşit olması kuralı görmezden gelinerek, kadınlar erkekler lehine işleyecek bir sürece sürükleniyor. Ayrıca boşanma ve kadına karşı şiddet “özel alan” kabul edilerek devletin sorumluluk alanı dışına çıkartılmaya çalışılıyor.

4. Şiddete maruz kalan kadınların mesai saatlerinde karakollara başvuramaması

Raporda, “gecikmesinde sakınca bulunan hal” tanımının daraltılarak, 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a dayanan başvurularda “en azından mesai saatleri içinde mülki amir ve hâkimin görevli olması, mesai saatleri dışında ve resmi tatil günlerinde kolluk amirinin görevli olması” önerilmektedir. Yani, karakolların kapılarının mesai saatleri içerisinde şiddete maruz kalan kadınlara kapatılması isteniyor.

5. Koruma kararları için delil veya belge aranması, tedbir süresinin kısaltılması

Komisyon, 6284 sayılı Kanun’a dayanılarak verilecek tüm tedbir kararlarında “delil veya belge” aranması ve yoksa tedbirin en fazla 15 gün için verilmesini önermektedir. Bu öneri, yıllardır pek çok kamu görevlisi tarafından, ısrarla ve sıkça dile getirilen, ancak hiç bir güvenilir veriye dayanmayan, Kanun’un kadınlar tarafından “kötüye kullanıldığı” ve erkeklerin “mağdur edildiği” iddiasına dayanmaktadır. Kadınlar, devlet eliyle şiddet dolu hayatlar sürdürmeye mahkum edilmeye çalışılmakta, Komisyon da bu önerisiyle bu çabayı somutlaştırmaktadır.

6. Aile hukukuyla ilgili tüm duruşmaların gizli yapılması

Komisyon raporunda, “aile mahremiyetinin korunması” bahanesiyle, aile hukukuna ilişkin tüm davalarda duruşmaların gizli yapılması önerilmektedir. Bu öneri, evrensel bir kural olan yargılamanın aleniyeti ilkesine açıkça aykırıdır. Zaten mevzuatta belli şartlarda gizli duruşma yapılabilmektedir. Aile hukukunun sadece iki kişiyi ilgilendirdiği, bu nedenle duruşmaların gizli yapılması gerektiği tezinin kabul edilmesi, “Kol kırılır, yen içinde kalır” demenin bir başka yöntemidir. Bunun kabulü devletin sorumluklarını görmezden gelme, kamuyu ilgilendiren yargılamaları kapalı kapılar ardına saklama, kadın örgütlerini sürecin dışında bırakma, kadınları yalnızlaştırma ve zorunlu arabuluculuğa giden yolu açma yöntemidir.

7. Boşanma davasının reddi

Medeni Kanun’da, boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesinden itibaren üç yıl geçmesine rağmen, ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliğinin temelden sarsılmış sayılacağı ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verileceği belirtilmiştir. Komisyon, bu üç yıllık sürenin bir yıla indirilmesini önermektedir. Uygulamada bu 3 yıllık süreyi genellikle boşanmak istemeyen kadınlar kullanmaktadır. Bu süreyi kısaltmak, Komisyon raporunun geneline içkin olan; kadınların boşanmasını zorlaştırmak, erkeklerin boşanmasını ise kolaylaştırma fikriyle uyumludur.

8. Kadının nafaka hakkının süreye bağlanması

Raporda, kadınların nafaka hakkının evlilik süresi ile bağlı olarak kısıtlanması, bu sürenin bitiminde kadının sosyal yardım, meslek edindirme, istihdam imkanlarından faydalanmasının sağlanması önerilmiş. Bu öneri, kadınların nafaka hakkını kısıtlamaya, kadınları boşanmadan caydırmaya, kadınları sosyal yardımlara bağımlı hale getirmeye, aileyi ve toplumu bu yardımlarla şekillendirmeye çalışan AKP’nin erkekler egemen politikalarının Komisyon raporuna yansımasıdır.

9. Mal paylaşımında dava açma süresinin azaltılması

Komisyon, nafaka ile ilgili önerisiyle yetinmemiş, yasal mal rejiminin sona ermesi nedeniyle açılacak davalar için geçerli olan 10 yıllık zamanaşımı süresinin 1-2 yıla indirilmesini de önermiş. Yani kadınlar 1-2 yıl içerisinde bu davayı açmazlarsa mal rejimine ilişkin haklarının tümünü kaybetmiş olacaklar.

10. Eşin ölümünde, kadının mal rejiminden kaynaklı yüzde 50 payın verilmemesi

Raporda, evliliğin eşlerden birinin ölümü ile sona ermesi halinde, evlilik içerisinde edinilen malların tasfiyesinde, sağ kalan eşin sadece kendi miras payını almasını önermiş. Evlilik süresince edinilen mallar geleneksel olarak erkekler üzerine kayıtlandığı için, bu öneri, eşi ölen kadınların mal rejiminden kaynaklı yüzde 50 payını alamayacakları anlamına geliyor.

11. Danışmanlık hizmetin dini temele de oturtulması

Aile danışmanlığı hizmetlerinin içeriği CEDAW ve İstanbul Sözleşmeleri ilkeleri doğrultusunda olmalıdır. İlkeler açıktır: Kadın hakları, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması, ayrımcılık karşıtlığı ve kadınların güçlendirilmesi. Bu nedenle aile terapisi ve rehberlik hizmetleri verenlerin eğitim alanları, psikoloji, psikolojik danışmanlık, rehberlik, sosyal hizmet, çocuk gelişimi ve eğitimi, sosyoloji, hemşirelik, tıp, öğretmenlik alanları ile sınırlanmıştır. Oysa raporda İlahiyat fakültesi mezunları da bu kapsama alınarak aile danışmanı olarak görevlendirilmek istenmekte, danışmanlık hizmeti dini perspektife oturtulmaya çalışmaktadır.

erk iktidarınızın camini cerceveini indiririz

Raporun meclisten geçmesiyle kadınlarımızın bunca yıldır erkliğe, iktidara karşı direnerek kazandıkları haklar yıllarca geriye götürülecek. Sanıyor musunuz ki biz buna boyun eğeriz? Sanıyorlar mı ki bunca yıldır verdiğimiz emeği saraylarında devlet kutlamalarına meze ederiz? Kim çocuğunun tecavüzcüsüyle “mutlu, mesud” beş yıllık evliliğine razı olacak? Nevin mi görmezden gelecek bunları? Çilem mi? Damla mı? Onların yoldaşı bizler mi? Siz kimsiniz ki bizleri erkek şiddetine, çocuk istismarcılarına maruz bırakacaksınız? Biz kadınız. Gerekirse o erk iktidarınızın kafasını tüple ezer, o erk dünyanızın camını çerçevesini indiririz.

Çinli aktivistler mezbahaya götürülen köpekleri kurtardı

1

Çin özellikle hayvanseverlerin lanetle andığı bir ülke haline gelmiş durumda. Bunun nedeni olarak Çin’de kedi ya da köpek yeme kültürü gösterilmekte. Köpeğin gözlerindeki masumiyet ve çaresizlik ile mezbahada boynu kesilerek kendi kanında boğularak öldürülüp sonra da mutfaklarınıza giren inek ya da koyunların gözleri aslında aynı masumiyet, çaresizlik ve yaşama isteği mevcut.

Bu açıdan bakacak olursak ben, kediyi, köpeği sevip geri kalan tüm hayvanları tıpkı o küfür ettikleri Çinliler gibi yiyen kişilerin tutarsız olduklarını düşünmekteyim. Bilimsel olarak kanıtlar gösteriyor ki hayvanların acıyı, sevgiyi, şiddeti ve benzeri duyguları hissetmekte bizden aşağı kalır yanı yok ki hissetmenin insan olma ile bir alakası yok  hatta hayvanlar hissetmekte ve hissettirmekte bizden daha üstün oldukları için onların yanında daha huzurlu ve kaygısız oluruz. Eğer kediyi, köpeği sevip geri kalanını yiyorsanız, yani onları öldürenlere daha çok öldürsünler diye destek oluyor ya da direkt kendiniz öldürüyorsanız sizler hayvansever değil yalnızca kedi-köpek seversiniz. Çünkü hayvanları sevenler, hayvan yemezler. 

Aslında, günümüzde Çin, dışarıdan gelen kamuoyu baskısından dolayı kedi-köpek mezbahalarını kapatalı çok zaman oldu ve şu an bu mezbahalar yasa dışı. Yani Çin’e küfür eden Türkiyeli “hayvansever”ler kendilerini hiç geliştirmezken Çin büyük bir adım atarak bir yandan hayvan cesedi yeyip diğer yandan kendi sevdikleri hayvanları öldürüp yiyen Çinlilere küfür eden kedi-köpekseverlerin tepkilerine dayanamayıp bir düzenleme getirdi. Ama bizim kedi-köpekseverlerde hiçbir gelişme yok. Hâlâ kediyi, köpeği sevip geri kalanını öldürüp yiyorlar. Bu tip ilkel davranışlar ne zaman son bulacak bilemiyoruz.

Çin halkı hayvan özgürlüğü mücadelesi açısından Türkiye ve birçok ülkenin insanlarından çok daha ileri durumda. Moon Bear Rescue (İlaç yapımı için tutsak edilen ayıları kurtaran ve rehabilite eden bir hayvan özgürlüğü grubu) Compassion for China’s Animals (tüm hayvanları kurtarmak hedefi ile çalışan bir grup) Guardians of Chinese Animal Protection (tüm hayvanları kurtarmak hedefi ile çalışan başka bir grup) gibi gruplar mevcut ve bunlar çok aktif biçimde her türden hayvanı kurtarmayı hedefliyorlar. Türkiye’de ise her yıl binlerce köpeği katleden belediye başkanlarına “hayvansever belediye başkanı ödülü” veren tipler dernekçilik koşturuyor. Tabii ki sarı-sendika yöntemi ile para ve güç kazanan bu dernekler hayvanların dostu değil düşmanıdır. Gördüğünüz üzere Çinliler hayvan özgülüğü mücadelesinde kendilerine küfür eden Türkiyelilerden daha ileride.

Peki, son olarak ne oldu? Çin’de kedi-köpek mezbahaları yasak olduğu için aktivistler daha yoğun şekilde kedi-köpek taşıyan, mezbahalara giden kamyonları durdurup, şoförleri dövüp köpekleri kurtarıyorlar. Ekiplerinde veterinerler ve diğer gönüllüler de var. Öncelikle en acil durumda olanları veterinerler belirliyor böylece olay yerinde onlara müdahale ediliyor. Sonra diğerleri de güvenli bölgelere taşınırken Çin’in imajını bozan kamyoncular hapis cezasına çarptırılıyor.

24 Mayıs günü gene köpek mezbahasına giden kamyonları haber alan aktivistler hazırlıklarına başladı ve güzergâhta kamyonları durdurdu. Duran kamyonlardaki şoförleri indirip dövdükten sonra anahtarları alan aktivistler kamyondaki köpeklerin tıpkı mezbahaya götürülen inekler, koyunlar gibi aç, hasta ve bitap halde olduklarını gördü. Köpek-bireyleri indirip ilk müdahaleleri yaptıktan sonra geçici barınaklara yerleştirdiler. Türkiye’deki barınaklar sokaklardaki sağlıklı köpekleri toplayıp öldürürken, sokaktakileri zehirleyip ya da silahla öldürürken veya toplayıp açlıktan ölsünler diye şehir dışındaki arazilere atarken Çin’in köpek-bireylere böyle sahip çıkması bilgisi karşısında acaba Türkiyeli kedi-köpek severler küfür etmekten vazgeçip biraz olsun kendilerine bakacak mı? Gelişecekler mi? Yüzleşecekler mi?

Kapitalizmin kirleten temizliğine karşı başka bir temizlik mümkün

Sermayeye hizmet etmeyen, doğayı kirletmeyen ve sağlığımızı kötüleştirmeyen, yani alıştığımızın, alıştırıldığımızın aksine, başka bir temizlik mümkün!

Kapitalizmdeki temizlik anlayışı, doğayı ve halkları kirletmeye dayalı bir politika güder. Hatta kapital politikalarla doğadaki en temiz madde olan toprak dahi kirli gösterildiğinden insanlar toprağa dokunmaz hale getirildi. Toprakla, kumla oynayan çocuk annesi tarafından “elleme kirlendin, ellerini yıka” gibi emir komutaya maruz kalır oldu. Oysa insan toprağı elleyerek arınır ve temizlenir.

Doğal yaşamda insan, toprak ve kumu elinden temizlemek için sabun gibi temizleyicilerle birlikte daha pek çok zehirli madde kullanır oldu. Kresol, fenol, formaldehit, kostik, etanol, amonyak ve klor gibi böbrek, pankreas, akciğer, karaciğer, dolaşım sisteminde ciddi hasara ve yetmezliğe neden olabilecek toksik (zehirli maddeler) maddeler özüyle büyük kirleticilerdir. Bu kirleticiler yalnız insanı değil tüm canlılarla ortak kullanımız olan toprağı, suyu ve havayı da kirletip hastalıklı bir yaşama neden olur.

Sistemin ürettiği virüslere, kirlere ve lekelere karşı da sistemin ürettiği sabunlar, antibakteriyel jeller, çamaşır suları, bulaşık ve çamaşır deterjanları, yüzey temizleyicileri vs. kullanılıyor ve bu kullanılan ürünlerin tamamı içeriği ve etkisi arttıkça barındırdığı kimyasal ve kanserojen miktarı da bir o kadar artıyor. Bunlarla başa çıkmak ve doğal formüller geliştirmek alerjiye, astıma, kansere, dolaşım, sindirim ve boşaltım sistemi hastalıklarına karşı da koruyucu önlemler almaktır.

Elinize istediğiniz kadar sabun dökün, istediğiniz kadar temizleyici kullanın bakterileri tamamen yok edemezsiniz. Çünkü onlar sizin varlığınızın sebebi, canlılığı var kılan organizmalardır. En etkili temizleyici de temiz sudur. Çamaşır suyu, sabun vs hiçbir şey susuz etkili değildir. Bizler çamaşır suyu, bulaşık deterjanı gibi gündelik hayatımızın bir parçası olan ürünlere alternatif doğal ürünler bulduğumuz vakit halk sağlığında ve doğal tıpta büyük bir kazanım elde eder ve birçok hastalığın önüne geçeriz.

Dezenfektan

Dezenfektanlar solunduğunda veya cilt ile temas ettiğinde içeriğindeki zehirli kimyasallardan ötürü cilt kanserine solunum hastalıklarına, böbrek ve kalp yetmezliğine kadar götürebilecek güçtedir. Sinir sitemine verdiği zarardan ötürü de depresyona anksiyeteye, uykusuzluğa, hiperaktivite ve şizofreniye neden olabilmektedir. Bu rahatsızlıklarla karşılaşmamak için çamaşır suyunu evinize sokup hem kendinize hem de doğaya zarar vermeyin.

Temizlik maddesi zannettiğimiz bu kirleticiler yerine doğaya kulak verin.

Doğal dezenfektan

  • 2 litre kaynatılmış sıcak su
  • Yarım çay bardağı boraks*
  • 1 tatlı kaşığı kekik veya biberiye yağı
  • 1 çay kaşığı limon yağı

Yapılışı

Malzemeyi lütfen cam bir kap içersin de yapın. Kaynamış suyu ocaktan alıp cam kaba dökün ve içine boraksı ekleyerek çözünene kadar karıştırın. Ardından da yağlarınızı ekleyin ve işlemleri yaparken maske takmayı unutmayın. Uçucu yağlar çoğu zaman migreni tetikleyip doğrudan solunduğu vakit alerjik bir durum oluşturabilmektedir.

*Boraks nedir?

Tarihi 4000 yıl öncesine dayanan suda ve sıcakta çözünen, yoğunlaşmış bir borik asitten türeyen sodyum tuzudur.

İlkokul öğrencilerin umut veren başarısı: “Sıfır Bütçe ile Sıfır Atık”

Dönüşüm Derneği’nin “Sıfır Bütçe ile Sıfır Atık” mottosunu benimseyerek başlattığı “Yeşil’e Dönüş” projesi, sekiz haftalık eğitim programının Anadolu Kavağı Mesadet Taylan İlkokulu’nun öğrenci ve ebeveynlerine uygulanmasıyla hayata geçirildi.

Dönüşüm Derneği tarafından, TEGV Beykoz Öğrenim Birimi ve Netpak Ambalaj da desteğiyle, Anadolu Kavağı Mesadet Taylan İlkokulu’nun 105 öğrencisi ve bu öğrencilerin evebeynlerine yönelik geri dönüşümün önemini içeren sekiz haftalık eğitim çalışması gerçekleştirildi. Bu eğitimler farkındalık atölyesi, kâğıt yapımı, resim, kâğıt hamurundan heykel ve rolyef, baskı, heykel tasarım ve stop motion atölyelerini içeriyordu.

Eğitimler sonucunda 105 öğrenci ve evebeynleri bu farkındalığın çevrelerinde de yayılmasını sağladı. Yaklaşık 1000 kişiye geri dönüşümü ve yerinde ayrışmayı öğretti, kalıcı bilinçlenme ve sosyal bir ağ kuruldu.

105 çocuk evden getirdikleri ambalaj atıklarını biriktirdi. Projenin 3. haftasında öğrenciler organik atıkları getirerek evebeynleri ile 200 kilogram kompost gübre üretmişti.

Anadolu Kavağı Mesadet Taylan İlkokulu, 8 haftalık programın sonunda 5600 kilogram ambalaj atığını ayrıştırarak İstanbul’un en çok atık ayrıştıran okulu oldu.

Sifir Butce ile Sifir Atik

Bubi Hayon, Fırat Bingöl, Güçlü Öztekin, Güneş Terkol, İskender Giray ve Ruhiye Onurel gibi Türkiye’nin önde gelen sanatçıları da çocuklara nasıl geri dönüşüm ve sanatı birleştirdiklerini anlatarak projeye destek oldu. Sanatçılar, çocuklarla birlikte ürettikleri eserleriyle okulda düzenlenen sergiye katkıda bulunarak geri dönüşümün önemine dikkat çekti.

Amerika’nın en yeşil 10 üniversitesi

Sierra Club, Amerika’da bulunan, temel amacı iklim değişikliğine yol açan fosil yakıtlar yerine temiz enerjiye yönlendirme olan, ekoloji alanında en etkili kuruluşlardan biri. Çevresel alanda birçok projesi bulunan kuruluş, okulların yaptığı eko-projelere de destek veriyor. 2015 yılında okulların yaptığı projelerden ve hedeflerinden bahseden Sierra Clup’ın listesine göre bakın Amerika’nın en yeşil 10 üniversitesi hangileri:

10) Washington Üniversitesi

Elektriğinin en az yüzde 90’ını hidrogüçten yani su gücünden sağlıyor, kömürden sağladığı enerji oranı ise yüzde 1’den bile daha az. Servis edilen yemeğin yarısı yerel çiftliklerden geliyor, üniversitenin kendi çiftliği dâhil. Üniversite ayrıca Northwest Product Stewardship Council üyesi; yemek ve içecek şirketlerine ambalajları geri dönüştürülebilir olması için baskı yapan bir kuruluş. Bunun yanı sıra, yerel kâr amacı gütmeyen bir kuruluş ile çalışıp, arta kalan yemekleri Seattle’daki yemeğe ihtiyacı olan insanlara dağıtılıyorlar.

Amerikanin en yesil universiteleri 10
Öğrenci çiftçiler okulun halk destekli tarım programı kapsamında kampüste yetiştirdikleri ürünleri teslim için kutuluyorlar.

9) Lewis ve Clark Üniversitesi

Atıklarını idare etme konusunda boyut atlamış, 2014 yılında atık sahasından yaklaşık 513 ton atık dönüştürmüş bu okulun öğrencileri eğer akademik sene boyunca 650 sayfadan fazla çıktı alırsa ekstra para ödemek zorunda. Bu nedenle herkes kâğıdın iki tarafını da kullanmak zorunda. Okul; yurtlara yerleşme ya da taşınmalarda öğrencilerin istemedikleri eşyaları bağışlayabiliyor ve gönüllüler “take-back” yani geri alma programını ayarlıyor. Yemekhanelerin neleri attıkları denetimleniyor ve yeniden kullanılabilir kap getirene indirim yapılıyor. Kullanılmayan, artan yiyecekler ise yerel okullardaki yetersiz hizmet alan öğrencilere dağıtılıyor.

Amerikanin en yesil universiteleri 9
Öğrenciler ve çalışanlar okulun kamu hizmeti günlerinden birinde büyüyen ağaç sarmaşığını söküyor.

8) Connecticut Üniversitesi

Öğrencilerin yüzde 70’i ekolojik sürdürülebilirlik hakkında ders görmüş olarak mezun oluyor. Öğrenciler asıl branşlarını bahçıvanlık ve deniz biliminde yapabilir, yan dal olarak da vahşi yaşamı koruma ya da sürdürülebilir tarım üretimini seçebilirler. Bunlara ek olarak, Çin’de doğal kaynaklar, Güney Afrika’da ekoloji hakkında ya da Türkiye’de sürdürülebilir gelişme ve enerjinin politikası okunabilir.

Amerikanin en yesil universiteleri 8
UConn’s EcoHouse üyeleri el yapımı kaba konmuş, öğrencilerin yürüttüğü çiftlikteki bitkileri öğreniyor.

7) Kaliforniya Üniversitesi, San Diego

Kaliforniya’nın kuraklığını göz önüne alırsak, UCSD uğraşları için ekstra ilgiyi hak ediyor. 2009’dan beri kampüs su kullanımını neredeyse 30 milyon galon kadar azaltmış, geçen senede 400 bin galon geri dönüştürmüş. Bütün peyzaj düzenlemelerinde de kuraklığa dayanıklı bitkiler kullanılıyormuş. Kampüste pek çok eko-grup bulunuyor. Mesela, Aquaholics Anonymous isimli grup yurtlarda su tasarrufu yarışmalar düzenlerken, EcoNuts eko turları düzenleyip, yeniden kullanılabilir su şişeleri dağıtıyor.

Amerikanin en yesil universiteleri 7

6) Oberlin Üniversitesi

Okul 1940’tan 2014’e kadar yanan kömürle ısıtılmasına rağmen, 2025’e kadarki hedefi sıfır karbon. Kampüse yeni ısıtma planıyla beraber rüzgâr ve su ile çalışan jeotermal ısı pompaları yerleştirilmesi ile kampüs doğal gaza geçiyor. Okul şimdiden elektriğinin yüzde 12’sini kampüste bulunan güneş panellerinden sağlıyor. Doğal kaynakları koruma kültürü o kadar yaygın ki geçen sonbaharda okulun kabul ofisindeki memur okula öğrenci alımı yaparken, Pasifik Kuzeybatıyı bisiklet ve otobüsle geçmeye karar verdi. 

Amerikanin en yesil universiteleri 6
Oberlin’in “Environmental Dashboard” takımı gerçek hayata geçirdikleri monitör programının nasıl su ve enerjiyi koruduğunu anlatıyor.

 5) Middlebury Üniversitesi

Tam yemek aktivistlerine göre bir okul.  Okulun yenilikçi Foodworks programı dahilinde, öğrenci stajyerler gıda üretimi, politikası ve sürdürülebilir tarım hakkında eğitim görüyorlar. Kampüs aynı zamanda senede 300 tondan fazla gıda atığını kompost (bitki artıklarının çürümesiyle oluşan gübre) haline getiriyor. Okul enerji ihtiyacının yüzde 80’ini geri dönüştürebilir kaynaklardan sağlıyor, ısı ihtiyacının yüzde 65’ini ise bitkisel ve hayvansal atıklardan elde edilen yakıttan sağlıyor.(Buna biomass deniliyor.) Çevre bilimi Profesörü Marc Lapin ise geçenlerde okulun 3 binden fazla arazisini kaplayan, 400’den fazla bitki çeşidinin dahil olduğu iddialı bir ekolojik değerlendirmeyi tamamladı.

Amerikanin en yesil universiteleri 5

4) Colarado State Üniversitesi

Colarado State Üniversitesinden kimse ekoloji hakkında hiçbir şey bilmeyerek mezun olmuyor. Toplam 58 departmandan 54’ünün yeşil temanın işlendiği dersler var ayrıca okul 19 tane bölümde sürdürülebilirlik konularıyla alakalı seçenek sunuyor. Buna ek olarak, üniversite genelinde geri dönüştürebilir kâğıt kullanma, eski yazıcıları Energy Star ile değiştirme ve ekolojik temizlik ürünlerinin kullanılması gibi kurallar var. Fotoğrafta, öğrenciler CSUnity gönüllü servisinin parçası olarak yolları açıyor.

Amerikanin en yesil universiteleri 4

3) Wisconsin – Oshkosh Üniversitesi

Kampüs, elektrik ihtiyacının yaklaşık yarısını rüzgar gücünden sağlıyor. Okulun biodigesterı (atıkları komposto yapan bir tank) ısı ihtiyacını karşılamak için gereken enerjinin yüzde 20’sini sağlıyor. Öğrenciler, her dönem 3 dolar vergi ödeyip, sürdürülebilirlik ile ilgili projeleri desteklemek istediler. Ayrıca öğrenci liderliğinde yapılan Environmental Justice Conference ve okulun Amerika’nın Yeşil Kampüs ünvanı alması ile okulun ekolojik alanda ne kadar ileride olduğunu görmek mümkün. 

Amerikanin en yesil universiteleri 3
Öğrenciler Growing Oshkosh isimli kentsel tarım grubuna gönüllü yardım ediyor.

2) Kaliforniya Üniversitesi -Davis

Kaliforniya Üniversitesinin Davis yerleşkesinde, genellikle programlar hep çevresel odaklı. Okul, Fish Conservation and Culture Laboratory gibi özel enstitülerle yaklaşık 300’den fazla sürdürülebilirlik dersi sunuyor. Yurt yemeklerinin çoğu sürdürülebilir kaynaklardan geliyor, ürünlerin yaklaşık yüzde 70’i ise organik ve yakınlardan geliyor.

Amerikanin en yesil universiteleri 2
İkinci sınıf öğrencisi, enerji verimli lamba tasarımını okulun California Lightning Technology merkezini yöneten Michael Siminovitch ile tartışıyor.

1) Kaliforniya Üniversitesi – Irvine

Kaliforniya Üniversitesinin Irvine yerleşkesi Amerika’nın en yeşil okulu seçilmiş. Okul, atıklarını idare etmede, enerjisini temiz kaynaklardan sağlama ve öğrencilerini, çalışanlarını araba kullanımını azaltma konusunda destekleyip onun yerine otobüs fiyatlarında indirim ya da bedava shuttle sunuyor. Üniversite 2025’e kadar “sıfır karbon” olmayı planlıyor. Ayrıca üniversite geçen seneler içerisinde güneş enerjisi kullanımını dört katına çıkarmış, haziran ayında ise karbon emisyonunu azaltmak için 11 bin 700 panel eklemiş. Mart ayında ise okul, su altı yaşamı kurtarmak için birden çok akademik alanın uğraştığı girişim olan UCI OCEANS’a konuk oldu. Fotoğrafta, öğrenciler okulun küresel sürdürebilirlik programı dahilinde Kosta Rika’daki bir çiftlikteki kajuları topluyor.

Amerikanin en yesil universiteleri 1

Kaynak: Sierra

Kırsala dönüş yıllığım 1: Sosyalleşme

Bugün kırsala dönüşümün 1’inci yılı. Geçtiğimiz yıl, Mayıs’ın 24’ünde ayrıldım 10 yıl yaşadığım Ankara’dan. Yanıma pek bir şey almadan vardım çocukluğumun geçtiği Ortaca’ya. Aslında ilk başta bu yolculuk, işsiz kalacağım 3 ayı biraz kafamı dağıtarak geçirmek amacıyla çıkılmış bir yoldu. Öyle temelli yerleşmek gibi bir niyetim yoktu, ya da en azından böyle bir niyeti henüz zikretmiyordum. Madem 1 yılı doldurdum, artık yavaştan yaşadıklarımı yazmak boynumun borcu oldu diye düşündüm ve sizlere bu süreci birkaç yazıyla, mümkün olduğunca kısa kısa anlatmaya karar verdim. İlk olarak en çok yöneltilen soru üzerine başlayacağım. Sosyalleşme ve bunun sürdürülebilirliği.

 

Ankara’da küçük grubumuz Kırsala Dönüş içerisinde en çok konuştuğumuz konuydu bu. Kırsala dönmek isteyen insanların ilk aklına gelen sorun “Peki, ben orada kimle sosyalleşeceğim?” (hatta bana, orada “koli kesebiliyor musun” sorusu daha çok gelmiyor değil). İnsanlar bu konuda birbirinden farklı stratejiler izleyebiliyor. Bu stratejilerde en yaygın taktik yalnız gitmek yerine, şehirden bir veya daha fazla eş/dost/sevgili/yoldaş ile dönüşü gerçekleştirmek.

Ben bu yolu izlemedim, öylece çıktım geldim. Benim stratejim kendi avantajlarım üzerine kuruldu. Burası hâlihazırda benim doğup büyüdüğüm yer. Dolayısıyla bazı donmuş ilişkilerim mevcuttu. İlk etapta bu ilişkileri canlandırdım. Düğünleri, cenazeleri kaçırmadım. Hatta düğünlerde harmandalı oynayıp, cenazelerde eskiden olduğu gibi yavaş yavaş görev almaya başladım. Dediğim gibi işim kolaydı, yapmam gereken, insanlara kendimi hatırlatmak oldu. Tabii ki bunun bir faturası da olabilirdi, “çıkıntı” hayatımıza müdahale.

Bu konuda da yine nispeten şanslı bir coğrafyada bulunuyorum. Muğla’nın birçok bölgesinin toplumsal yapısı nispeten daha birey merkezli (ben bundan çok yakınırım aslında), bir de insanların sizi keşfetmesi için özel hayatınıza burunlarını sokmalarına gerek kalmadan siz kartları açık tutarsanız işler bir nebze daha rahatlayabiliyor. Sonuçta insan sayısının daha az olduğu yerlerden söz ediyoruz ve aslında insanlar birbirlerini tanımaya daha istekli. Çekinmeyin bu isteği doyurun!

Hasne yenge
Hasne Yenge

Yerel toplumsal dinamikleri bilmek ve yer yer doğru konumlanmak da önemli bir husus olabilir. Ben tahtacı, hatta tahtacıların alt kollarından biri olan enseli toplumu içerisinde yaşıyorum. Toplumun sözlü tarih ve kültürüne mümkün mertebe vakıf olmaya çalışıyorum. Ama sadece kendi yaşadığım toplumun değil, diğer yerel toplulukların kültürel özelliklerini de “bir yabancının sahip olması gerektiği kadar” öğrenmeye özen gösteriyorum. Bu sadece kendimi “korumak” için bir metot değil, birlikte bir şeyler yapabilmek, ayrımcılık ve diğer tahakküm mekanizmalarına karşı etkileşimde olabilmek için kazanmaya çalıştığım bir donatı. Küçük bir anı ekleyeyim araya. Lisede yukarı köylerden gelen bir arkadaşımın büyük babaannesinin kireçlenme için özel bir krem yaptığını duyunca öğrenmeye çok heveslendim. Sağ olsun arkadaşım bir hafta sonu beni köyüne götürdü. Yolda giderken “Siz babaannelerinize gocagız / gocaman diyorsunuz, bu bizde küfürdür, biz ebe deriz” dedi. Belki de bu bilgi sayesinde o gün köyde büyük babaanneyle güzel bir muhabbet tutturduk ve ilacı bana öğretmeyi kabul etti. Küçücük kültürel nüanslar bazen büyük kapıları açabiliyor/ kapayabiliyor.

Etkileşimi arttıran bir diğer nokta da bence öğretmeye açık olduğumuz kadar öğrenmeye de açık olmak. Bu mantık hayatımın ana aksını oluşturuyor olabilir. Sistem bize hep eğitim ve tek taraflı aktarım yöntemlerini kullanmayı öğretti. Okul, televizyon, bildiri, gazete, propaganda vesaire vesaire. Özellikle modernizm bütün bilgi aktarım yollarını hep bu mantık üzerine oturttu. Dilimiz de metodolojimiz de buna çok alışık. Halbuki etkileşim her zaman iki taraflı bir olgu. O seni yontmuyor veya sen onu yontmuyorsun. Karşılıklı olarak köşelerimizi yuvarlıyoruz. İlkesel olarak hiçbir şeyden taviz vermek zorunda değiliz bu süreçte. Sadece o ilkelerin farklı yansıma ve var olma biçimleri olabileceğini görmemiz gerekiyor. “Alemin ekolojisti” olarak döndüğümüz kırsalda “marul bostanının ekolojisti” Fatma’nın perspektifine o kadar muhtacız ki. Hele gönlümüzü bir indirelim, o da alemi görmeyi illaki istiyor emin olun.

kirsala donus ceren
Ceren

Hadi en sonunda itiraf edeyim ama. En yakını 20 km uzaklıkta da olsa çevrede eski birkaç dostumun olması büyük bir rahatlama aracı. Harmandalı, Kerimoğlu nereye kadar. İnsan arada dostlarıyla bir California Sunshine’da dans etmek, karışık kavramsal konularda azıcık tartışmak istiyor. Ne bileyim, insan arada paradigma, partikül, ejekülasyon gibi kelimeler de kullanmak istiyor işte. O yüzden var olsun dostlar, arkadaşlar. Hem yakındakiler hem de gönlü yakında mekânı uzaklardakiler. Bu bir yılda onlara çok şey borçluyum, dostların sayesinde dünya daha güzel.

Bob Dylan 75 yaşında: 10 şarkıda 60’lardan bugüne Dylan efsanesi

1

Robert Allen Zimmerman 24 Mayıs 1941’de dünyaya geldi. Bu tarih, müzik dünyası için çok önemli bir tarih. Zimmerman veya tanıdığımız adıyla Bob Dylan doğdu çünkü o gün.

Yaşayan efsane bugün 75 yaşına girdi. Müzik dünyasının gidişatına verdiği yönlerle, Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmesini sağlayan şiirsel şarkı sözleriyle, bir dönem gençliğin barış ve özgürlük idolü olmasıyla; bir yaşayan efsane o.

Halen üreten bir sanatçı olan Dylan, geçtiğimiz günlerde Sinatra şarkılarını yorumladığı yeni albümü “Fallen Angels”i de piyasaya çıkardı.

Biz de 1960’lardan bugünlere 10 Dylan şarkısıyla rock ve folk müziğin bu büyük ozanına saygı duruşunda bulunuyoruz:

Blowin in The Wind (1963)

Times They Are A Changin’ (1964)

Mr. Tambourine Man (1965)

Knockin On Heaven’s Door (1973)

Forever Young (1974)

Hurricane (1976)

One More Cup of Coffee (1976)

Not Dark Yet (1997)

Things Have Changed (2006)

Melancholy Mood (2016)

İnsanlık suçu işlemekten çekinmeyen iyi yurttaşlar

0

Son dönemlerde temcit pilavı gibi ısıtılıp önümüze sunulan kavramlar, tanımlamalar, serzenişler ve geleceğini göremeyen bir toplumun içinde nereye savrulacağını bile kestiremeyen birçok insanın gözünden bakıldığında iyi yurttaş tanımlamasının üzerine eğilmek gerekmektedir.

iyi yurttas adolf eichmannBelki bir kısmınız Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Çalışma: Kudüs’teki Eichmann” kitabını okumuşsunuzdur. Bu, bir Nazi savaş suçlusu olan Otto Adolf Eichmann’ın portresidir. 1960 yılında Arjantin’de yakalanıp Kudüs’te yargılanan bu kişi Yahudi soykırımı sırasında Avrupa’nın hemen her yanından toplama kamplarına getirilen Yahudilerin nakledilmesiyle ve doğal olarak da birçoğunun ölümüyle görevliydi. Mahkemede yaptığı savunmasında tüm her şeyi, “Sadece, yasalara uygun olarak görevimi yerine getirdim” cümlesiyle özetleyerek, kendisinin, dönemin yasalarına uyan iyi bir yurttaş olduğunu belirtmişti. Tüm bu ölümler, yasalar sonucu oluşan bir devlet memuru mantığıydı ve “görevini yerine getiren yurttaş”, yani “iyi yurttaş” söyleminin sıradanlığıyla karşımıza çıkmıştı.

Kimse kendisine ırkçı denmesini sevmez ama bu söylemin arkasında yatan saf bir ırkçılıktır. Sonunda Arendt; Eichmann’ı “bürokratik, sığ ve basmakalıp bir cümle kurmaktan öteye geçemeyen aciz bir insan” olarak tanımlar ve onu suçlu kılan şeyin “asla aptallıkla aynı olmayan saf bir düşüncesizlik” olduğunu söyler. İşte bu Arendt’e göre “yüzyılın savunmasıdır.

Sorumuzun tehlikeli olan kısmı ise burada karşımıza çıkar. Görevini yerine getiren iyi yurttaşlar olmak insanlık suçu işlemeyi meşru kılar mı? Ya da iyi yurttaş olmak adına susmak, susturulana ortak olmak ve tek bir dil kullanmak ülkeyi gerçekten müreffeh uygarlıklar seviyesine taşır mı?

Yoksa bir ülke farklılıklarının dile getirilmesiyle mi daha güçlüdür?

iyi yurttas uc maymun

Şöyle kısa bir örnek vereyim. Sartre’yi bilen bilir. Fransa’nın Cezayir politikalarına karşı en sert muhalefeti yapanlardan biridir. Hatta öyle ki, “Yeryüzünün Lanetlileri”ne yazdığı önsözde sömürgelerin haysiyetleri için savaşmalarını selamlayarak Fransa’nın Cezayir’deki varlığına son vermeleri gerektiğini bile söyler. Sonuçta ne olur? Görevini yerine getirmek isteyen “iyi yurttaşlar” Sartre’nin tutuklanması talebiyle devlet başkanına kadar çıkarlar. Dönemin devlet başkanı Charles de Gaulle’dür ki kendisi aynı zamanda bir generaldir. Bir general olarak şu tarihi sözleri sarf eder:

Sartre Fransa’dır!

Şu asla unutulmamalıdır. Herkes Einstein’i, Sartre’yi, Sokrates’i, Marx’ı, Nursi’yi, Farabi’yi hatırlar; ancak kimse onları yargılayanları, içeri atanları, idam edenleri hatırlamaz. Eğer tarihe mâl olacak filozoflar, bilim insanları, aydınlar, entelektüeller istiyorsanız farklı olanın yaşamasına izin vermekten başka şansınız yok. Çünkü Sokrates’in belirttiği şekliyle onlar bizi derin uykumuzdan uyandırsın, rahatsız etsin ve uyutmasın diye gönderilen at sinekleridir. Hayyam gibi söyledikleri dönemini ne kadar huzursuz ederse etsin onlar bizi sonumuzdan koruyan değerlerimizdir. Sonunda kendi yalnızlığımız içinde kaybolmak istemiyorsak onlara sahip çıkmaktan başka şansımız yok! Çünkü etrafınızdaki sesler ne kadar susarsa sizi saran çember de o kadar daralır ve sonunda nefes alamaz hale gelirsiniz. Ve ileride çocuklarımız tüm bunlar olurken sen neredeydin diye sorduklarında “ben her zaman iyi yurttaş oldum” demenin ötesinde bir cevabımızın da olması gerekir.

Şunu da söylemeliyim ki, bu durum sendikal tespitler ya da serzenişlerdeki haklılık payı için de geçerlidir. İyi olanın tanımlanma sınırsızlığı içinde her şeyin iyi olabileceği tehlikesi…

Başlık görseli: Charlers Cham

Ekolojinin temel kavramlarına yoğunlaştırılmış bir giriş: Ekoloji Cep Rehberi

1

Ernest Callenbach tarafından yazılan ve Egemen Özkan tarafından Türkçeye çevirisi yapılan Ekoloji Cep Rehberi, ekoloji okumalarına yeni başlayanların, anlaşılabilir, basit ve yalın diliyle ekolojik terimlerle kolayca tanışmasına imkân tanıyor. Sinek Sekiz Yayınları tarafından okuyuculara ulaştırılan kitap, sürekli yanınızda taşıyabileceğiniz bir rehber niteliğinde.

Ekoloji, dünyadaki yaşam biçimlerinin birbirleriyle olan olağanüstü karmaşıklıktaki ilişkilerini inceleyen bir bilimdir. Bu küçük kitap ise ekolojinin temel kavramları hakkında yoğunlaştırılmış bir giriş niteliğindedir.”

“Hepimizin sıklıkla duyup kullanmaya başladığı bazı kelimeler var; “organik ürün” diyoruz ya da “sürdürürülebilir yaşam”, ama ekolojinin temelini oluşturan bu kavramların ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyoruz. Elinizdeki kitap işte bu amaçla yazılmış bir rehberdir.

Ekoloji’de ekosistemden biyoteknolojiye, çevresel adaletten virüslere, ekolojik düşünme biçimiyle ilgili kapsamlı bir sözcük dağarcığı bulacaksınız. Yaşamın “düzenli mekanik ilişkilerden oluşan bir nesneler grubundan ziyade, birbiriyle bağıntılı enerjilerden oluşan belirsiz bir ağ” olduğunu söyleyen yazar Ernest Callenbach, kitabını da benzer bir yaklaşımla okumamızı öneriyor: “Ekoloji şöyle bir göz atabileceğiniz, bir kenara veya cebinize koyup daha sonra tekrar başlayabileceğiniz şekilde düzenlenmiştir. Baştan sona doğru okumanıza gerek yoktur; bölümlerin arasında istediğiniz sırayla gezinebilirsiniz. Bu kitap terimler halinde tanımladığı ekolojik dünyaya benzer şekilde ama sözcükler ve fikirlerle oluşturulmuş bir ağdır. Siz de istediğiniz bir noktadan bu ağa dâhil olabilirsiniz.” Yaşamın nasıl işlediğini anlamak ve bu sistem içinde sorumlu bir şekilde var olabilmenin yollarını bulmak için…” (Tanıtım bülteninden)

ekoloji cep rehberi

Ekoloji Cep Rehberi‘ni, şöyle bir göz atabileceğiniz, bir kenara veya cebinize koyup daha sonra tekrar başlayabileceğiniz şekilde düzenledik. Baştan sona doğru okumanıza gerek yok; bölümlerin arasında istediğiniz sırayla gezinebilirsiniz.

Ernest Collenbach, kitabının ekolojik dünyaya benzer bir şekilde fakat bakteriler ya da mantarlar yerine sözcüklerle oluşturulmuş bir ağ olduğunu söylüyor ve şöyle diyor:

“Her şey birbiriyle bağlantılıdır
Her şey bir yere gider
Hiçbir şey sonsuz değildir
Son sözü doğa söyler”

“Vücudumuz elmayı sindirdikten ve kullanabileceği besinleri aldıktan sonra oluşan dışkı, kanalizasyonlardaki veya bataklıklardaki mikropların besini olur; böylece mikroplar ve artıkları da bitki gelişim döngüsüne yeniden girerler. Nefes aldığımızda, fotosentez yapan bitkilerin ve mikropların ürettiği oksijeni içimize çekmiş, nefes verdiğimizde ise, bu bitki ve mikroplar için yaşamsal değeri olan karbondioksidi dışarı vermiş oluruz. Canlı olduğumuz sürece çevreden gelen kaynakları kullanırız. Çöplerimizi “arıttığımızı” düşünebiliriz, ama bu çöpler tekrar tekrar dolaşıma girmektedir. Unutmamalıyız ki çevremiz ve biz aslında biriz.”  (sf.30 / 31)

Yaşam birçok canlının birlikte dokuduğu bir ağdır ve bütün olarak korunmalıdır.” (sf.125)

İyi okumalar, bol yeşilli haftalar…