Ana Sayfa Blog Sayfa 443

Yaz geldi, deniz terapisine ne dersiniz?

1

Her birimiz yazı dört gözle bekledik. Bekleyişimiz ardında en çok yatan sebeplerden biri denize girmekti, tabii bunun yanında uzaktan gelen sevdiklerimiz veya uzak olan sevdiklerimize yaklaşmak da var. Peki, ya size yazın en önemli unsurlarından olan deniz özünde bir terapi şeklidir desem? Şimdi, deniz terapisine ne dersiniz?

Suyun sağlık için önemine sürekli değiniyorum. Evrende bu kadar suyun varlığı kuşkusuz şifadan ayrıştırılamaz. Bir şifacı olarak evrende en çok yer alan maddenin yani suyun da en çok şifa verici ve koruyucu unsur olduğunu düşünüyorum.

Deniz de şifalı maddeleri içersinde barındıran açık alan şifahanelerindendir. Deniz suyu içinde tıbbi mineraller ve arındırıcılar barındırır. Denizin temiz ve açık olması da oldukça önemlidir. Temiz olmayan deniz şifa verici değil aksine toksik yani zehirli maddelerin vücudumuza nüfus etmesine ve hastalanmamıza neden olur.

Deniz suyunda yer alan iyot ve diğer mineraller başta cildin kendini temizlemesine, iyileştirmesine yardımcı olur. Bazen ise burnumuza kaçan suyun genzimizi yakmasından yakınırız oysa bu acı sinüslerin temizlenmesine yardımcı olurken sinüzite karşı hem koruyucu hem de tedavi edicidir.

Açık denizde yüzmek de oldukça faydalıdır. Suya her girdiğimizde denizin kendi elektromanyetik enerji sisteminin insanla bütünleşmesi sonucu doğal bir deşarj sağlanmaktadır. Bu da ciddi bir detoks, yenilenme ve şifa şeklidir.

deniz terapisi 1

Yalnız denize girmek değil kıyısında durup havayı solumak dahi kanın ve dokuların temizlenmesine yarar ve toksik (zehirli) madde atılımını hızlandırır. Negatif iyonlar (havadaki oksijen molekülünün elektron almış halidir) sayesinde ferahlanır ve dinlenilir aynı zamanda alerji hastalıklarından da korunulabir. Bu arada deniz kıyısının şifa verici olabilmesi için anayoldan uzak olması gerekir.

Deniz içerisindeki akıntıların ve dalga hareketlerinin ritmik etkisi doğal masaj ve sağaltma şeklidir. Yazıyı bir gözden geçirdiğinizde denizin başlı başına bir sağlık merkezi olduğunu göreceksiniz ve denizde geçirdiğiniz bir gün boyunca kendi kendinizi sağaltacak, eğlenecek, dinlenecek ve sudan bir yaşam elde edeceksiniz.

Kocaman ve ücretsiz bir şifahane olan denizleri kirletmeyelim, temiz ve ücretsiz deniz içinde mücadele edelim.

Başlık GörseliJohn Brett – Man of War Rocks, Coast of Dorset

Modanın sömürdüğü 11 yaşındaki çocuk model Kristina Pimenova

1

Woman Daily Magazine dergisi 2014 yılında 9 yaşında olan Kristina Pimenova‘yı “dünyanın en güzel kadını” seçtiğinden beri birçok insan Kristina’nın süper model olmak için çok genç olduğu ve daha da önemlisi birçok “hayranı” tarafından cinsel objeye dönüştürüldüğü konusunda endişeli.

Medyanın gösterdiği büyük ilgi sebebiyle Kristina’nın ünü dünyaya hızlı bir şekilde yayılırken tartışmaları da beraberinde getiriyor. Emekli Rus futbol starı Ruslan Pimenov ve Rus model Glikeriya Shirokova‘nın 2005 doğumlu kızları Kristina, üç yaşından beri modellik yapıyor. Şu ana kadar Dolce & Gabbana, Armani, Benetton, Roberto Cavalli gibi dünyaca ünlü markaların kampanyalarının yanı sıra birçok derginin kapağında da yer aldı. Annesi tarafından yönetilen internet sitesine göre Kristina, yurt dışına iş amaçlı çok sık seyahat ediyor ve özellikle catwalk (podyum yürüyüşü) ve moda şovlarından hoşlanıyor.

Fakat asıl tartışmaya sebep olan Kristina’nın modellik portföyü değil, sosyal medya hesaplarındaki fotoğraflarına yapılan yorumlar. Annesi tarafından yönetilen Facebook sayfasında fotoğrafların hiçbirinin Kristina tarafından paylaşılmadığı belirtilse de, Kristina’nın her bir fotoğrafına övgü dolu yorumlar yapan Facebook’ta 4 milyondan fazla, Instagram‘da ise 1,5 milyon hayranı var.

Sosyal medyada onun güzelliğini öven ve hiçbir zaman böyle bir “melek yüze” ve “harika saçlara” sahip olamayacağı için hayıflanan kadınların yorumları da çok fazla. Ebeveynlere pratik bilgiler sunan Essential Kids adlı internet sitesinin editörlerinden Amber Robinson’a göre çoğu yetişkin kadınlardan gelen bu yorumlar çocuk modellik endüstrisinin çarpıklığını gösteriyor. “Bu durum genç kızlara bir ikon olabilmeleri için tek sahip olmaları gereken şeyin güzellik olduğu mesajını veriyor. Çocuk modeller ne zaman sıradan kıyafetler giyebilecek ve kendi yaşıtlarıyla oynayıp eğlenebilecek?” 

Kristina’nın fotoğraflarına yapılan bu yorumlar bazıları için rahatsız edici olsa da birçok insanı öfkelendiren asıl şey “hayranlarının” onu cinsel objeye dönüştüren yorumları. The Daily Mail‘ın haberine göre Kristina’nın annesi kızının sosyal medya hesaplarına “Kristina’nın yaşına uygun olmayan her türlü fotoğraf ve video silinir ve gönderen kişi engellenir” gibi kurallar koymuş olmasına rağmen, sürekli olarak uygunsuz yorumları silmek zorunda kalıyor. Yetişkin erkeklere ait yüzlerce profil sosyal medyada özellikle Kristina’nın “uzun bacaklarından” bahsediyor ve ileride “Victoria’s Secret mankeni olmak isteyip istemediğini” merak ediyor.

Kristina Pimenova 1

Birçok insan ise Kristina’nın annesini, kendi kişisel çıkarları uğruna kızını sömürdüğü için suçluyor ve çocukların sadece çocukluklarını yaşamaları gerektiğini savunuyor.

Kaynak: CBCNEWS

Olivia Forsyth: Bir adalet hikâyesi

apartheid
Apartheid döneminden bir tabela: Tehlike! Yerliler, Asyalılar ve Renkliler. Gece bu bölgeye girerseniz, zaiyat olarak kaydedileceksiniz. Silahlı nöbetçiler görüş alanında ateş açacak, vahşi köpekler cesedi yiyip bitirecektir. Uyarıldınız!

Olivia Forsyth. Güney Afrika’nın 1994 yılında yıkılan ırkçı apartheid rejimi altında çalışmış bir ajan. Hem Güney Afrika’da hem de çevre ülkelerde pek çok operasyona katılmış ve gizli polis teşkilatında teğmen rütbesine kadar yükselmiş. Forsyth, Güney Afrikalı beyaz bir ailenin kızı olarak 1960 yılında Londra’da dünyaya geliyor. İki yıl sonra ailesiyle beraber Güney Afrika’ya geri dönüyor. 1985 yılına kadar eğitimini sürdürürken bir yandan da 1981 yılında işe girdiği Dışişleri Bakanlığı’nda dönemin ünlü ajanlarından, Londra’da, Mozambik’te ve Güney Afrika’da pek çok bombalama ve suikast operasyonun da direkt sorumlusu olan, Craig Williamson tarafından gizli polis teşkilatında işe alınıyor.

Bu sırada 1982-1985 yıllarında öğrenim gördüğü Rhodes Üniversitesi’nde apartheid yönetimine karşı mücadele veren öğrenci hareketi içinde yükselerek hareketin liderlerinden biri haline geliyor. Dönemin güçlü muhalefet örgütlerinden Güney Afrikalı Öğrencilerin Ulusal Birliği yerel başkanlığına geliyor. Dönemin aktivistlerinden Janet Cherry, Forsyth’in öğrencilikle çok iyi entegre ettiği ikili bir hayat yaşadığını anlatıyor.

olivia1Bu sırada da özellikle, daha sonra Nelson Mandela’nın önderliğini aldığı anti-apartheid mücadelesinin en güçlü topluluklarından Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) sürgündeki üyelerine karşı aktivitelerde bulunduğu Operation Olivetti’ye atanıyor. Bu operasyon kapsamında Botswana, Tanzanya, Zambiya ve Zimbabve’de yüzlerce ANC aktivistinin işkence görmesine ve katledilmesine yardımcı oluyor. Zimbabve’de 23 yıl gazetecilik yapmış Andrew Meldrum, anılarını aktardığı kitabında Forsyth’ten şöyle bahsediyor:

1982 yılında, çekici bir genç kadın, birkaç ortak arkadaşımızı referans vererek ofisime geldi. [Güney Afrika’da öğrenci hareketinde yer alıp hapis yattığını söyledikten sonra] Afrika’nın güneyinde çalışan muhabirlerin oluşturacağı bir haber ağına katılmam için, uluslararası finansmana erişimi olduğunu söyleyerek, iş teklifinde bulundu. Çok iyi bir ücret önerdi. Kesinlikle çok iyi bir teklifti ama diğer işlerim nedeniye meşgul olduğumdan dolayı reddettim. Aramızda samimi bir uyum gelişti ve gözlerimin içine bakıp dizlerini benimkilere dayayarak “Geceleri [Zimbabve başkenti] Harare’de yapılacak ne var ki?” diye sordu. [Daha sonra] ofisimde tekrar buluşmaya karar verdik. Çekiciliği üzerimde etkili olmuyor değildi ama işleri sıkı sıkıya profesyonellik çerçevesinde tutmak istedim. […] Yakında çeşitli makaleler yayınlayacağını fakat o anda önemli bir bilgiye ihtiyacı olduğunu söyledi: “ANC’nin Harare’deki yeni ofisi nerede?”

Meldrum, özellikle son aylarda Zimbabve’de uğradığı saldırılar nedeniyle onlarca aktivistini kaybeden ANC’ye dair, böyle bir soruyla karşılaştığında şüphelenmeye başladığını ancak diğer aktivistlerin Forsyth’in güvenirliğinden kuşkusunun olmadığını, hatta şüpheyle yaklaşmasının aktivistler tarafından tepkiyle karşılandığını aktarıyor. Bu görüşmelerden sonra Forsyth sık sık başka gazeteci ve aktivistlerle de partilerde ve toplantılarda boy gösteriyor. Bir gazeteci, Forsyth’in kendisine, bir rapor karşılığında, İsviçre’deki bir banka hesabından 150 dolar gönderdiğini belirtiyor.

Daha sonra Forsyth’ın bir apartheid ajanı olduğu ortaya çıkıyor. Fakat Zimbabve, Botswana ve Zambiya’daki ANC ofisleri aynı gün bombalandıktan hemen sonra.

Bir ajan olduğu ortaya çıktıktan sonra Forsyth, bağlı bulunduğu birime dair gizli bilgileri de vererek, ANC için ikili ajanlık yapmayı teklif ediyor. Güney Afrika’da birkaç görevde bulunduktan sonra, ANC yetkilileri Forsyth’in kendileri için çalışmadığını anlayınca onu yakalayıp Angola’daki bir hapishaneye gönderiyorlar. Yaklaşık 7 ay orada kaldıktan sonra, gene “tatlı dille” iki kere firar edip [Angola başkenti] Luanda’daki İngiliz Konsolosluğu’nda alıyor soluğu. Güney Afrika’ya iade edildikten sonra da polis teşkilatında teğmen rütbesiyle çalıştığı duyruluyor. Gazetecilerin aktardığına göre, “şuh” metotları Güney Afrika’da o kadar yaygın olarak biliniyormuş ki, o dönem Cape Town Üniversitesi ve Rhodes Üniversitesi öğrencileri “Ben Olivia Forsyth’le yatmadım” rozeti takıyorlarmış.

Hikâyenin buradan sonrası daha da ilginç. Ajanın aktivitelerine dair basın raporları burada bitiyor. Daha sonra İngiltere’de yerel bir gazete olan Chester Chronicle’ın 2015’te yayınladığı haberi görüyorum: “Nortwichli öğretmen, Güney Afrikalı bir ajan olduğunu ortaya çıkardı.” Forsyth, çevresinden ve öğrencilerinden gizlediği anılarını 2015 “Agent 407” adlı bir kitapla paraya çevirmiş. 1989 yılında teşkilattan ayrıldıktan sonra 2001 yılında İngiltere’ye giderek çeşitli okullarda 10 yıl boyunca İngilizce öğretmenliği yapmış.

oliviakitapBu geçen sürede Güney Afrika’daki apartheid yıkıldı. Tabii ki, on yıllarca Güney Afrika halkının uğradığı baskı ve katliamın hesabı görülmediği gibi, apartheid yönetiminin Angola’da, Lesotho’da, Mozambik’te ya da Zimbabve’de desteklediği ya da bizzat gerçekleştirdiği katliamların hesabı sorulmadı. Olivia Forsyth, dünyanın dört bir yanında on binlerce Afrikalı sivili, çocuğu ve aktivisti katleden “iş arkadaşları” Barend Strydom, Craig Williamson, Dirk Koetzee ve Magnus Malan gibi hiçbir ceza almadı. Marmaris’teki villasında 97 yaşına kadar nü tablolar yapan Kenan Evren gibi. Olivia Forsyth şu anda iki çocuğuyla birlikte İtalya’da, emekliliğinin tadını çıkarıyor.

Kaynak: 1, 2, 3, 4,
5

Yürek parçalayıcı bir annelik hikâyesi: Süt endüstrisinden kurtarılmış bir ineğin travmaları

Süt endüstrisi, inekleri daha yoğun sömürebilmek için inekler doğum yapar yapmaz yavrularını annelerinden gasp edip öldürür. Hayvanlar acıyı, sevgiyi ve daha birçok duygu ve durumu hissetmekte bizden farksızdır. Bu yüzden travma yaşarlar. Bu travma, evladı kendinden çalınan bir insan annenin travmasından farksızdır. Bunu kanıtlayan son durum ise Edgar’s Mission Çiftliği‘nde meydana geldi.

Süt nasıl üretilir? Tıklayın

Edgar’s Mission Çiftliği kendini “kurtarılmış hayvanların cenneti” olarak tanımlıyor. Burada endüstriden ya da zulümden kurtarılmış hayvanlar yaşıyor. Oradaki gönüllülerin tek hedefi ömürleri boyunca eziyet görmüş bu hayvanlara sevgi vermek ve özgürlüğü tattırmak.

Aktarılan olay ise şöyle: 

  • Clarabelle adındaki inek aylar önce süt endüstrisinden kurtarılmış ve Edgars Mission Çiftliğine bırakılmış. Clarabelle’yi inceleyen gönüllüler onun hamile olduğunu fark etmişler. 
  • Bir süre sonra gönüllüler Clarabelle‘in farklı davranmaya başladığını fark etmişler. Normalde yemeyi seven Clarabelle bu sefer mesafeli, tetikte ve dikkatli görünüyormuş. Kısa bir takibin ardından olayın sırrı çözülmüş. Süt endüstrisinde sürekli doğurtulup yavruları elinden alınan Clarabelle çözümü yavrusunu insanlardan gizli bir yerde doğurmak ve onu uzakta, otların ve samanların arasına gizlemekte bulmuş. Clarabelle yeni çiftliğindeki insanlara eski zalim süt üreticileri yüzünden güvenememiş. Yani bir insan annesinin yaptığından hiç de farklı davranmamış.
Süt endüstrisi ineklerin boynuzlarını keser ki kendilerine karşı gelemesinler.
Süt endüstrisi ineklerin boynuzlarını keser ki kendilerine karşı gelemesinler.
  • Bebek Valentine bu çiftlikte dünyaya geldiği için geçmişte süt fabrikası tarafından öldürülen kardeşlerine göre daha güzel bir hayat yaşayacak.

Kaynak: V Between the Lines

Macaristan’dan GDO’lu mısır üreticilerine büyük darbe

Genetiği değiştirilmiş bitkilerin ekiminin ve tohumunun hazırlanmasının kesinlikle yasak olduğu Macaristan, geçtiğimiz günlerde GDO’lu tohum konusunda cesurca bir hamle gerçekleştirdi.

Her yıl Kırsal Kalkınma Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen sıkı denetimler bu kez binlerce dönümlük mısır tarlasında karışık bir şekilde ve yer yer Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) içeren tohumlar kullanıldığını tespit etti.

Bakanlık sekreteri Lajos Bohnar, ayırım yapılmadan binlerce hektarlık mısır tohumunun takılarak toptan imha edildiğini ve kontrollerin ülke çapında devam ettiğini açıkladı. Bohnar ayrıca, GDO’lu tohumların hangi yöntemlerle diğer tohumlukların arasına karıştırıldığını ortaya çıkarmaya çalıştıklarını da ekledi.

Macaristan diğer Avrupa ülkelerinin aksine GDO’ya açtığı savaş ile toprakları temiz ülke olarak tanınıyor. Ekinler ne kadar yakarak temizlenmiş olsa da bu durumun Macaristan’ın ekin prestijine zarar verecek gibi görünüyor. Ekinler yakıldığı ve mevsim değiştiği için çiftçinin zararı oldukça büyük. Macaristan Kırsal Kalkınma Bakanlığı çiftçilerin zararlarının tohumları aldıkları firmalar tarafından karşılanması gerektiği açıklamasını yaptı.

Binlerce dönümlük arazideki ekinin imhasının maddi anlamda büyük zarara neden olduğu açık ama uzmanlara göre bu gelişmeyle Macaristan’ın karşı karşıya kalabileceği prestij kaybı daha büyük bir tehlike oluşturuyor. Eğer böyle bir prestij kaybı yaşanırsa Macaristan temiz ekin piyasasını elinde tutamayabilir. Bakanlığa göre tohumlar polen saçacak duruma gelmeden fark edilip imha edildikleri için toprakları GDO’dan etkilenmedi.

gdo macaristan

Tüm bu tehlikelere rağmen Macaristan Devleti, biyoteknoloji devi Monsanto’ya karşı cesur bir tavır sergiledi ve topraklarını koruma yolunu seçtiklerini bildirdi. Ancak GDO’lu tohumların nasıl sızdığı hâlâ muallakta.

BBC Muhabiri Tarık Demirkan‘ın haberine göre, genetiği değiştirilmiş bitki tohumu hazırlayan dev şirketlerin, buna benzer uygulamaları geçtiğimiz yıllarda Latin Amerika ülkelerinde de gündeme getirmişlerdi. Bu ülkelerde de nasıl olduğu bilinmeden GDO’lu bitkiler tarım alanına sızdırılmış, birkaç yıl içinde ülke tarımını istila etmişti. Genetiği değiştirilmiş bitkiler, bitki ilaçlarına dayanıklı bazı genlerin laboratuarlarda yerleştirilmesiyle ortaya çıkıyor. Bu bitkiler bitki ilaçlarına karşı çok dayanıklı olduğundan tarlada,ayrık otlarını yok eden yoğun ilaçlamaya karşı dayanıklılar. Ama insan sağlığı ve diğer bitkiler açısından ise ne gibi tehlikeler taşıdığı henüz tam olarak bilinmiyor. Bu nedenle de doğa ve çevre sağlığı uzmanları bu tür bitkilere şiddetle karşı çıkıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Peru da topraklarına 10 yıllık süre zarfında GDO’lu tohum yasağı getirerek gündeme oturmuştu.

Kaynak: Real Farmacy

Gezgin bir genç yazarın Instagram güncesi: Aytuğ Akdoğan

0

Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı? Peki gezerken okuyan, bir yandan da tutkuyla yazanlar ne yapar? İşte bu soru yollarımızı Aytuğ Akdoğan ile kesiştiriyor.

Akdoğan ilk kitabını 6 sene önce çıkartmış genç bir yazar.

aytug aydogan s

Metinleri “yeraltından” sesleniyor. Ağırlıklı olarak göçmenler, evsizler, serseriler, berduşlar, akıl hastaları, köylüler, mahkûmlar, eşcinseller, azınlıklar yani “ötekiler” ve cehenneme benzettiği kendi zihni üzerinden yol hikâyeleri yazıyor. Flanörlerin “Yürümek düşünmektir” sözünden hareketle estetik bir aylaklığın izini süren Akdoğan için, modern zamanlarda bir serseri tanımlaması yapabiliriz.

Akdoğan, şehre döndüğünde absürt bir edebiyat programı yapıyor bazen…

Bazen de “kötü” filmler çekiyor. Bir film çekmek istiyordum. Ama filmde kimsenin konuşmasını istemiyordum.

Bir röportajında ise şöyle diyor: Sanki dursam ölecekmiş gibi hissediyorum. Gezmenin değil de gitmenin güzelliği bu sanırım. Bir yerin yerlisi olmaktansa yabancısı olmak daha hoşuma gidiyor.Ve ekliyor: Yüzüm yalnızlığım benim diyor ve okurları bu şekilde ona yalnız olmadığını gösteriyor…

aytug akdogan

Ancak onun ne zaman/nerede olduğunu anlamanın tek yolu, kısa notlarla paylaştığı seyahat fotoğraflarına bakmak. Bu yüzden sizler için Instagram hesabından en güncel olanlarını derledik. “Kendimle ilgili sevdiğim tek şey: Hafızamda yirmi ülke var ve ruhumda yüz şehrin rengini taşıyorum!”

Yuva kurmak için ev almak şart değil. / Kelebekler Vadisi-Fethiye
Yuva kurmak için ev almak şart değil. / Kelebekler Vadisi-Fethiye
Yansıyan Rüya. / Kelebekler Vadisi-Fethiye
Yansıyan Rüya. / Kelebekler Vadisi-Fethiye
Vatikan
Vatikan
Barselona-İspanya
Barselona-İspanya
Brugge-Belçika
Brugge-Belçika
Yalnız gezerin hayalleri... / Berlin-Almanya
Yalnız gezerin hayalleri… / Berlin-Almanya

aytug akdogan 7

Genelde ya yolda ya da bir ormanda buluyorum kendimi. Yol bana gençliğimi veriyor, orman ise yaşamımı. Toprağın üstünde, ağaçların ve yaprakların nefes alışverişleri arasında saatlerce yürürken tek bir şey düşünüyorum: Tanrı’yı! Ve böylece yaşadığımı; hayatın gerçekten bir anlamı olabileceğini hissediyorum. Gören göz bir damla suda bile Tanrı’yı görürmüş. İşte ben de bu şekilde; herhangi bir bilimsel kanıta ya da yoruma ihtiyaç duymadan, sadece yüreğimde hissederek inanabiliyorum O’na. Hala öfke duyduğum çok şey var, ancak eskisi gibi nefret etmiyorum artık. Çünkü nefret beni öyle bir noktaya getiriyordu ki, sonunda mutlaka nefret ettiğim şeye dönüşüyordum. Artık Cennet’e gitmek için değil, gerçekten iyi bir insan olmak ve ruhumu kurtarmak için çabalıyorum. Ancak bilinçdışımın –kendi yeraltımın– da farkındayım ve görmezden gelmek yerine onunla da yüzleşmeye çalışıyorum. Çünkü kusursuz olan insan değil Tanrı’dır ve kendimi tanımak için gölgemle de tanışmam gerekiyor ki zamanı geldiğinde bu zincirden de kurtulabileyim. Aynı kuralları yıkmak için önce onları öğrenmemiz gerektiği gibi… Sanırım kafayı yediğimi düşünüyorsunuz, ancak neyse ki yazmakta olduğum bir kitap var elimde: Sürgün. Onu bitirmem belki daha aylar sürecek, ancak ona son noktayı koyduğumda bağışlanacağıma ve yeniden özgür olacağıma inanıyorum. Görüşmek üzere! / Kabak Koyu-Fethiye

aytug akdogan 8
“Bir yere giden insan, asla aynı kişi olarak dönmez.” / Sırbistan Tren İstasyonu
aytug akdogan 9
İnsanın bazen hayatından ve kendisinden uzaklaşıp, ona bir adım geriden bakması gerekir. / Zemun-Belgrad
aytug akdogan 13
Halüsinasyon? / Essauira-Marocco
aytug akdogan 14
Bir Ortaçağ köyünde, nane çayı ikramı. / Essauira-Marocco
aytug akdogan 15
Atlas Dağları. Sağır ve dilsizdi çoban. Kimbilir belki de bu yüzden, çok iyi anlaştık.
aytug akdogan 16
“Yoldaş, uzatıyorum elimi sana! Paradan kıymetli aşkımı veriyorum. Tanrı’dan ve yasalardan önce veriyorum kendimi sana. Ya sen kendini verecek misin? Çıkacak mısın benimle yola?” Walt Whitman
aytug akdogan 17
Place Jemâa el-Fna-Fas
aytug akdogan 18
Kazablanka
aytug akdogan 19
İstanbul-Türkiye

Fotoğraflarını derledikten sonra ise bu yaz sonuna doğru 5. kitabı Sürgün’ün çıkacağını öğreniyoruz. Bu defa mültecilerin yolundan gittiğini söylüyor. Biz de merakla bekliyoruz…

25
Kitabın ilk cümlesi: “Hadi s.ktir olup gidelim!” dedim.

 

Artık erkeklerin bu rezalete, cinsiyetçiliğe ses çıkarma zamanı gelmedi mi?

0

Sizce de artık erkeklerin bu rezalete, cinsiyetçiliğe ses çıkarma zamanı gelmedi mi? Erkekler değişmeden bu sorunlar bitmeyecek, çünkü Türkiye’nin en büyük sorunu erkek sorunudur!

Dün Türkiye büyük bir şok yaşadı. Muğla-İstanbul arası taşımacılık yapan Metro Turizm‘e ait yolcu otobüsünde otobüsün muavininin uyuyan kız öğrencinin yanına giderek mastürbasyon yaptığı ve boşaldığı ortaya çıktı. Yaşanan bu olay Metro Turizm yetkilileri tarafından da doğrulandı. Bu olayın haberlerde yer almasıyla birlikte de özellikle sosyal medyada gündem bu taciz olayı oldu. Yorumlarda tepkiler çokça olayı bir sapıklık olarak görme eğilimindeydi.

Peki, bu olay sadece bir kişinin sapıklığı olarak değerlendirilebilir mi, bu kadar basitçe geçiştirilebilir mi? Bu olayın birçok farklı boyutu yok mu? Bunca taciz ve tecavüz şuçunun işlendiği Türkiye’de tüm bu olayların arka planı nedir, gelin biraz bunun üstüne konuşalım. Hep yapılageldiği gibi kadınlar üstünden de değil bu sefer erkekler üstünden konuşalım. Çünkü bu sorun bir kadın sorunu  değil, Türkiye’deki kadınlara yönelik şiddet, ayrımcılık, sömürü sorunu her şeyden öte bir erkek sorunudur. Erkekler değişmeden de bu sorunlar azalmayacak, aksine artacaktır. Türkiye’nin en büyük sorunu erkek sorunudur.

Bir erkeğin doğuşundan başlayalım. Birçok aile için erkek çocuğun yeri ayrıdır. Birçok aile erkek çocuğu olduğunda kız çocuğu olduğundan daha çok sevinir. Osmanlı’da şehzade olsun diye erkek çocuk bekleyen bir geleneğin ardılı olan toplumda; erkek çocuğuna daha doğduğu anda hayata 1-0 önde başladığı hissettirilir. Burada başka bir sorun daha ortaya çıkar, önde olmak veya geride olmak. Hayat bir maç gibidir ve o maçta o erkek çocuk hep önde olmalıdır. Beraberlik diye bir seçenek yoktur.

Türkiye’de erkek, kadınları ezen bir topluma doğar. Bu toprakların havasına suyuna o ayrımcılık, o sömürü sızmıştır. Bunu kabul etmesi öğretilir hem erkek çocuğa hem de kız çocuğa. Bunu kabul ederse, ki etmek, uymak zorunda bırakılır, bu büyük sistemin çok çok küçük bir dişlisi daha eklenmiş olur. Bu süreçte kadın bedeni üstündeki tahakküm daha küçük yaşlardan itibaren başlar. Kızlara vücudundan utanması gerektiği öğretilirken, erkeklerin ise bedeni adeta bir güç nesnesi olarak konumlandırılır. “Hadi göster amcana pipini” diyerek cesaret verilir. Erkek çocuğun zihnine daha o andan kızlarda olmayan cinsel organının bir güç kullanma aracı olduğu yerleştirilir. Onun için artık o bir gurur objesidir. Arsızca kullanabileceği yeri geldiğinde. Sünnet düğünüyle bu gururu yedi düvele duyururken ailesi, kız çocuk için ise cinsel organından gelen kanın yaşattığı travma; bir ömür boyu sürecek bir bastırılmışlığın, saklanmanın ve sakınmanın ilk adımıdır.

Erkek çocuk büyür, sokaklara çıkar, sonra okula başlar. Orada da çocukluğunda ona öğretilen tüm bu değerlerin yansıması devam eder. Kadınlara karşı fiziki ve sözel şiddetin ilk provaları yaşanır bu masum diye değerlendirilen acımasız yaş dilimlerinde. Cinsel şakalar, tacizsel laf atmalar başlar. Daha doğum anından gelen o özgüven karşı cinsin üzerinde acımasızca kullanılır. Üç harfli kelimeleri kullanmaya başlar fütursuzca.

Diğer yandan merak eder. Küfürlerine, aşağılamalarına konu olan o cinselliği. Onu öğrenmek için ise en yakın başvuracağı mecra internettir, pornodur. Pornodaki dünya artık onun normali haline gelir. Oradaki dünyayı sorgulamaz. Porno filmlerde dövülen, aşağılanan, her şeyi erkek için yapan pasif kadınları görür. O filmlerdeki kadın prototipini geneller, annesi, ablası dışında tüm kadınları öyle görmeye başlar. O genelleme sonrası tecavüze uğrayan kadınlar onun için, “hak etmiştir” ya da “esasında içten içe zaten bunu istemiştir”.

Sonra askerlik süreci gelir o erkek çocuğun. Bazen daha çocuk yaşta, bazen ise olgun olmasını gerektirebilecek yaşta o ataerkil ortama girer. Beyin yıkanma süreci adeta tavan yapmıştır. Zaten daha çocukluktan zihnine yerleştirilen düşman imgesi askerlik süresi boyunca her gün onun karşısındadır. Düşman ülke ya da ülke içinde ona hain diye belletilenler onun için tecavüz edilecek bir kadın veya eşcinseldir. Söylediği marşlarda, komutanın onlara verdiği vaazlarda binbir türlü küfür ve aşağılama, tecavüz ve tacizi normalleştiren düzen devam eder.

Bazen askerden önce, bazen askerden sonra o erkek hayata adımını gerçek anlamda atar, bir kadını sever, evlenir. Çocuğu olur. Evlendiği kadını ne kadar sevse de, bakışında geçmişinin etkisi vardır. Bir evlilikte ev işlerini yapması gereken, çocuğu büyütmesi beklenen, yatakta onu mutlu etmesi gereken kişidir, bir bireyden öte bir annedir. Çocukları için de aynı süreç devam eder, ona ne öğretildiyse o da çocuklarına onu öğretir, gösterir, çocukları onu görür ve onlar için bu “normal” haline gelir.

erkekşiddeti1

Hayır hepimiz o sistemin içindeyiz

Ama bütün erkekler aynı değil” dediğinizi duyar gibiyim. “Bu sınıfsal, eğitimsel bir durum, eğitimli, vicdanlı, farkındalığı olan erkekler de var” diyebilirsiniz. Ama eğri oturalım doğru konuşalım, bir erkek olarak hangimiz böyle bir topluma doğmadık. Hangimiz erkeğiz diye el üstünde tutulmadık. Hangimiz porno filmlerden bazı şeyleri hastalıklı bir şekilde öğrenmedik. Hangimize askerde aşağılayıcı marşlar söylettirilmedi. Evet tüm bu sistem biz doğmadan çok önce de vardı, ama biz de onu devam ettirdik. Ne kadar sorgulasak da o sistemin bir şekilde parçası olduk, oluyoruz.

Ama her erkeğin, bu kocaman ve öğütücü sisteme karşı yapabilecekleri var. Erkekler değişmeden tüm bu sorunlar bitmeyecek, artarak devam edecek. Erkekler kendi içlerinde devrimi yapmadıktan, dönüşmedikten sonra bu sistem de değişmeyecek. Erkekler reddetmedikçe bu sistem sürecek.

Cinsiyetçi küfürler masum değildir

Örneğin en basitinden küfürler. AMK diye bir gazetenin olabildiği bir ülkede; küfürler. Küfürlerin çok büyük bir bölümü kadınları ve LGBT bireyleri aşağılayan cinsiyetçi kelimelerdir. Bu küfürlere göre kadın ve eşçinsel olmak kötüdür. Cinselliğini yaşayan kadın or.spudur. “Biz o küfrü gerçek anlamıyla kullanmıyoruz, artık dilde yer edinmiş kötüleme, hatta takılma cümleleri işte, masumlar” demeyin. Küfür ne olursa olsun cinsiyetçi ve aşağılayıcıdır. Birine “a.ına koyayım” demek onun üstüne çıkmak, onu yenmek, ondan güçlü olmak anlamına gelir, ne olursa olsun. Bir erkeğin bir erkeğe bunu demesi de cinsiyetçidir. Başka bir erkeği kadına benzetir, yani sen kadınsın, daha aşağıdasın zihniyeti üstünden hareket eder. Bu kelimeler masum değildir, tecavüz kültürünü her gün, her an yeniden üretir. Evet hadi erkekler denesin, o üç harfli kelimeleri lügatından çıkarmayı.

Tecavüzün tacizin şakası mı olur

Son Metro Turizm olayında yine gördüğümüz bir çarpıklık da her şeyden mizah üretme çabası idi. Böylesine bir olay üstünden bile mizah üretilmeye çalışıldı. Ama tacizin, tecavüzün şakası olmaz, mizahı olmaz. Komik değillerdir, düşündüğünüz aksine yaratıcı falan da değillerdir. Hepsi ama hepsi yine kadınları aşağılamak üzerine kuruludur, masum değildir.

Feminizme erkek düşmanlığı deme kolaycılığı

Bunca tacizin, tecavüzün, ayrımcılığın yaşandığı, kol gezdiği bir ortamda bir şeyleri dönüştürmenin yolu feminist bir bakış açısıyla sorgulamadan, tüm olayları, günlük yaşamda kullandığımız dili, yaptıklarımızı, planladıklarımızı, ilişkilerimizi feminist bir süzgeçten geçirmekten geçiyor. Bir erkek feminist mi olur denebilir, illa feminist olmaya, kendini feminist diye tanımlamaya da gerek yok. Biraz vicdan ve empati ile oluşan bir sorgulama, filtreleme ve değiştirme süreci bile yeterlidir.

Metro Turizm’de yaşanan bu olay basit bir cinsel saplıklık olayı değildir. Bu olay asırlardır, yıllardır olagelen şeylerin sonuçlarından biridir. Ve erkekler kendi içinde değişmedikçe daha birçok böyle olay yaşanmaya devam edecektir. Erkekler olarak hayatlarımızda küçük değişiklikler yapmaya başlayalım. Bunun zamanı gelmedi mi artık?

Dünya halk hikâyelerinden uyarlanmış en iyi 20 korku filmi

1

Bir toplum içinde, ortak gelenek, görenek, davranış ve uygulamalardan oluşan bir kültürel düzende yaşayan insan topluluğudur “halk”… Başlangıçtan beri her kültür, farklı söylentilere, inanışlara, kaybolmuş, değiştirilmiş veya günümüze kadar getirilmiş hikâyelere sahiptir. Halk hikâyelerini konu etmiş filmlere bakacak olursak, bu hikâyelerin tarihsel, çoğunlukla kırsalda geçen ve geleneksel bir bakış açısına sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bu korku ve gizem duygusu, toplumların geçmişlerine, tarihlerine ve aynı zamanda modern hayatın kendisine atfedilir. Korku filmlerinin, halk masallarından dönüştüğünü görmek zor olmasa gerek.

Halk korkuları bir tür olarak sadece bir ülkeye özgü değildir. Bununla beraber farklı kültürlerde dönüşmüş hikâyelere rastlayabiliriz. Bu listedeki, doğaüstü öğeler veya rahatsız edici unsurlar içeren tüm filmler, bu tarz korku türünün küçük bir seçkisidir diyebiliriz.

1. Nosferatu (Almanya – 1922)

F.W. Murnau’nun yönettiği Drakula‘nın Alman versiyonu olan Nosferatu, şüphesiz listedeki en eski film. Alman dışavurumcu sinemanın en popüler filmi olan yapımda canavar rolünü bürünen aktör Max Schreck izleyicilerin hafızalarında uzun süre yer eder. Kafalardaki vampir imajını görsel olarak kuran ilk filmdir.

Murnau’ya göre Schreck’in doğal hali, çirkinliği Nosferatu rolü için biçilmiş kaftandı. Abartılı göz makyajı, sahte dişler ve tırnaklarla Nosferatu, kente veba hastalığını taşıyan farelere benzetilmişti. Senaryosu Bram Stoker’ın Drakula romanına dayanan filmin yapım şirketi Prana, Stoker’ın dul eşi tarafından açılan davayı kaybedince filmin kopyalarının çoğu imha edilmişti. Murnau, filmini Drakula’dan farklı bir sonda bitirerek yaptığı intihali önlemek istemişti. Gün ışığının vampirleri için ölümcül olduğu miti de böyle doğdu. Pek çok vampir filmine yıllarca ilham kaynağı olan film, bu alt korku türünün başlangıç noktası olarak gerçek bir klasik. 1979 yılında Werner Herzog’un tekrar beyaz perdeye aktardığı, Nosferatu the Vampyre, ilk filme saygı duruşu niteliğindedir.

Korku-Nosferatu

2. Day Of Wrath (Danimarka – 1943)

Carl Theodor Dreyer’nin Day of Wrath (Gazap Günü) küçük bir kasabayı merkezine alarak, Orta Çağ  döneminin cadı paranoyasını işler. Doğrunun ve yanlışın arasındaki farkın flulaştığı bir hikâyede, aşk olgusu da kullanılarak, izleyiciye, olayları sorgulama olanağı verir ama bazı şeylerin göründüğü gibi olmayacağı mesajını da ulaştırmayı ihmal etmez. Cadı olmakla suçlananlara itiraf etmeleri için işkence etmek, itiraf edenleri ruhları kurtulsun diye yakmak ve itiraf etmeyenlerin ise işkence altında ölmesi izleyiciye dayanması zor bir seyir sunar. Bu işkenceler, kutsal insanlar (kilise) tarafından, ulvi amaçlar için yapılır ve bu yakma ritüeline kasaba halkının da ilahiler söyleyerek katılır. Orta Çağ’da şifacı olan birçok kadının cadı damgasıyla yakıldığı gerçekliğinden yola çıkan Yönetmen Dreyer, taraf tutmayarak, o dönemde yaşıyormuşçasına bize sunar. Dreyer, filmin sinematografisinde, ünlü ressam Rembrandt’tan ilham almıştır.

Korku-Day_of_Wrath

3. The White Reindeer (Finlandiya – 1952)

Gerçek bir Fin halk hikâyesinden uyarlanan filmde cadının kızı olan Prita’nın annesinin güçlerini devralması anlatılır. Bir şamanın yardımıyla kız kötü güçlerden arınarak beyaz bir ren geyiğine dönüşür. Finli avcılar bu beyaz geyiğe büyük ödül olarak bakmaktadırlar. Prita, tüm avcıları çeşitli şekillerde avlayarak onları öldürür.

Filmde Finlandiya’nın geniş, büyük beyaz kar çölünde, mitolojik ve fantastik öğelerine rastlarız. Hikâyede geyik, Kurt Adam’ın gücünün cinselliğe dönüşmüş bir metaforudur.

Korku-The_White_Reindeer

4. The Night Of The Hunter (ABD – 1955)

1930’larda Amerika’da başlayan Büyük Buhran’ın etkileriyle Charles Laughton’ın yönettiği ilk ve tek filmdir. Filmin ticari başarısızlığı Laughton’u fazlasıyla etkilemiştir. Eğer The Night of The Hunter’dan başka filmler daha çekebilseydi, başarılı bir auteur yönetmen olabilirdi.

Filmin konusu şöyledir: İki kişinin öldüğü bir soygunun faili olarak Ben, idam cezasına çarptırılır. Çalınan para ortaya çıkmamıştır, çünkü Ben, tutuklanmadan önce parayı sadece küçük oğlu John’un bildiği bir yere saklamıştır. Sağ ve sol kollarında “Sev” ve “Nefret et” yazılı dövmeler bulunan ve çeşitli suçlar işleyen rahip Powell, Ben Harper’ın hücre arkadaşıdır ve paranın peşindedir. Tüm denemelerine rağmen paranın yerini öğrenemeyen rahip, Ben’in uykusunda sayıkladığı bir cümleden yola çıkarak paraya ulaşmaya çalışacaktır.

Hikâye karanlıktır. Rahibin paraya olan açlığı onu korkunç şeyler gerçekleştirecekmiş gibi gösterir. Filmin ekspresyonisttik tarzı, onu diğer kara filmlerden farklı kılar. Zorlama perspektif, gölge ve ışık kullanımı, çocukların gece gördükleri şelaleden düşme rüya sahnelerine benzemektedir.

Korku-The_Night_of_the_Hunter

5. Blood And Roses (Fransa – 1960)

Filmde kıskanç bir genç kızın ve ailesinin öyküsü anlatılmaktadır. Carmilla’nın ruhu vampir atası Millarca Carnstein tarafından ele geçirilmiştir. Kana susamış Carmilla için kuzeninin nişanlısı güzel Georgia’dan daha iyi bir seçenek yoktur. İlk lezbiyen vampir filmi olan Blood and Roses, Joseph Sheridan Le Fanu´nun Carmilla adlı kitabından uyarlanmıştır. Aynı öykü 1970’te The Vampire Lovers adlı filmde de kullanılmıştır.

Korku-Blood_and_Roses

6. Black Sunday / Mask Of Satan (Italya – 1960)

Mario Bava’nın, uluslararası korku arenasında bilinen en iyi filmlerinden olan Black Sunday, Nikolay Gogol’un Viy adlı Rus halk efsanesinden uyarlanmıştır. Hikâye, 19’uncu yüzyılda kendisini bir anda, tekinsiz bir Moldovyalı topluluk arasında beş parasız bir halde bulan ve vücudu Asa isimli bir büyücü tarafından ele geçirilen mirasçı Katja Vajda’ya (Barbara Steele) aşık olan bir doktoru anlatır.

Senaryo, gizli geçitler, lanetli aileler ve ani ölümlerin alışılageldik bir karışımı olsa da Bava, filmin her karesini büyüleyici ve korkunç detaylarla doldurmuştur. Açılış sahnesi kafalarına şeytan maskeleri mıhlanmış cadıların son derece acayip idamıdır. Film mezarlarından sürünerek insanları katletmeye giden vampirler gibi pek çok unutulmaz korkunç görüntüyle doludur. Bolca siyah-beyaz görüntünün yanı sıra, korkutucu müzik ve içinden kan fışkıran çamur sahneleriyle Black Sunday, İtalya’dan çıkmış en iyi gotik korku filmi.

Korku-Black_Sunday

7. Onibaba (Japonya – 1964)

Onibaba, Kaneto Shindo’nun yönettiği Japon halk korku hikâyelerindendir. Japon folklorunda, ihtiyar kadın görünümündeki insan yiyen canavarlara Onibaba adı verilmektedir. Budist bir efsaneye dayanan cinsellik dozu yüksek bu lirik hayalet hikâyesi, fantastik sinemanın dönüm noktalarından birini oluşturur. 14’üncü yüzyıl Japon iç savaşı döneminde köyde yaşayan yaşlı kadın ve gelinine odaklanan film, aslında dönemin ekonomik ve toplumsal sorunlarına de değinmektedir. Yaşadıkları bataklıklarda gelip geçen yaralı askerleri tuzağa düşürerek öldürmeleri, sonra da silah ve teçhizatlarını yiyecek karşılığında satarak geçimlerini sağlamaktadırlar. Bir erkeğin beklenmedik bir şekilde devreye girmesiyle olaylar bir karakter çatışmasına dönüşür. Çekildiği zamanın çok ilerisinde olan bu cesur film, insan doğası, cinsellik Freudyan sembolizm, din, tabu, erdem üzerine ilginç alt metinler barındırmaktadır. Kıskançlığın yıkıcı gücü ve sürpriz sonuyla, Onibaba kolay unutulmayacak filmlerden.

Korku-Onibaba

8. Viy (Rusya – 1966)

19’uncu yüzyıl Rusya’ndan yazar Nikolai Gogol’ün, halk hikâyelerinden yola çıkarak yazdığı bir oyundan uyarlanan Viy‘in Rus korku sineması tarihinde özel bir yeri var. Genç rahip Khoma, zengin bir bey tarafından ölüm döşeğindeki kızını kutsaması için çağrılır. Fakat konvoy yolda keyif yaptığı için yetişemezler. Bunun üzerine, Khoma’nın eski bir kiliseye kaldırılan cesedin başında üç gece geçirerek kızın ruhunu çalmaya gelecek şeytanları def etmesine karar verilir.

Viy’in en güçlü noktalarından biri o dönemin şartlarına göre kullanılan gerçekçi özel efektlerdir: Uçan tabutlar, gökyüzünde süzülen domuz parçası, şeytan ve canavarların özel makyajları… Korku ve komedi unsurlarıyla harmanlanan Viy, şüphesiz listedeki en benzersiz filmdir. Viy, votka içen iki rahibin konuşmasıyla sona erer: “Küçük bir şişe votka içtim mi, ben bile cadı görmeye başlıyorum.”

Korku-Viy

9. Witchfinder General (İngiltere – 1968)

17’nci yüzyıl İngiltere’sinde iç savaş olanca şiddeti ile sürmektedir. Kral I. Charles yanlıları ile Cromwell yandaşları ülkenin kontrolünü ele geçirmek için kıyasıya çarpışmaktadırlar. Bu bezdirici savaş insanları akılcı düşünceden uzaklaştırmış ülkede batıl inançlar yaygınlaşmıştır. Bu kargaşa ortamında Püriten Kralcılar tarafından bir cadı avcısı olarak görevlendirilen Matthew Hopkins ve yardımcıları köy köy gezerek büyücülükle suçladıkları kişilere çeşitli işkenceler uygularlar. Fırsatçı bir paragöz olan Matthew bir yandan da durumu kendi lehinde kullanarak cebini de doldurmaktadır.

Film İngiltere’de sinemalarda oynadığı zaman “Yılın en şiddet dolu filmi” olarak sunulmuştu. Reklam sloganında ek olarak şu cümle de yer alıyordu; “Çocuklarınızı evde bırakın! Mideniz hassas ise siz de onlarla birlikte evde kalın!” Bazı eleştirmenlerce nihilist bir dünya görüşü, şoke edici işkence ve infaz sahneleri olduğu yönünde eleştiriler almış ve 60’lı yılların en çok konuşulan İngiliz korku filmi olmuştur. Başlarda tepki ile karşılanan film yıllar geçtikçe belli bir hayran kitlesi oluşturarak kült film statüsüne ulaşmıştır. 2005 yılında Total Film dergisi, filmin “Tüm zamanların en büyük korku filmleri” arasında 15. sırada olduğunu belirtmiştir.

Yönetmen Michael Reeves’in 25 yaşında bu filmi nasıl çektiği ise şaşkınlık konusudur.

Korku-Witchfinder_General

10. Kuroneko (Japonya – 1968)

Listede Onibaba filminden sonra Kaneto Shindo, antimilitarist, feminist göz barındıran, gotik korku filmi Kuroneko (Kara Kedi) ile bir kez daha karşımıza çıkıyor. İkinci dünya savaşı sonrası Japonya’sının, toplumu felakete sürüklemiş olan geleneksel değerlere eleştirel gözle bakar ve samuray kültünün çelişkilerini ve getirdiği yıkımı da açığa vurur.

Gintoki, derebeylerin savaşı için askere alınmıştır. Dönmeyi beklerken, annesi Yone ve karısı Shipe, oradan geçen bir grup samuray tarafından tecavüze uğrar ve katledilir. Siyah bir kedi, yanan evlerinin enkazının etrafında dolaşır ve ölü bedenlerin yüzünü yalar. O anda ölü bedenler vampir kedi ruhlara dönüşür. Tüm samuraylar intikam almak için lanetlendiğinde; kadınlar, boğazlarını parçalamadan önce perili bambu korusuna çekilirler. Gintoki, savaştan döndüğünde korkak komutanı Mikado’dan ruhları yok etme emri alır. Ruhlar, intikam dürtüsüyle oğullarına ve kocalarına duydukları aşk arasında trajik bir ikilemde kalırlar.

Shindô, Kuroneko’da yalnızca bir korku hikâyesi anlatmakla kalmaz. Film bir korku filminden hiç beklenmeyecek şekilde sarsıcı bir aşk hikâyesi anlatır, Shakespeare’in trajedilerini aratmayacak bir dram da hâkimdir. Keza, daha önce de dediğimiz gibi Kuroneko’nun kaynağı insanın ruhudur. Daha net konuşmak gerekirse, doğrudan vicdanıdır. Aksi halde “intikam yemini etmiş hayaletlerin öyküsü’’ şeklinde tanımlamak yeterli olurdu Kuroneko’yu.

Korku-Kuroneko

11. The Blood On Satan’s Claw (İngiltere – 1970)

The Blood on Satan’s Claw, Folk Korku türüne verilebilecek diğer en iyi filmlerden biri. Filmin başlıca konusu İngiltere’de bir köyün şeytana tapınan bir topluluk tarafından gittikçe yozlaştırılması. Topluluğun kuytu ormanlarda yaptığı gizli ayinler ve tapınmalarla başlayan faaliyetleri, köy halkının teker teker kaçırılmasıyla devam eder. Şeytan güç kazanabilmek ve yeniden doğabilmek için, şeytana tapan grubun yardımıyla köy halkını kullanır. Köy halkından seçilmiş insanların kollarında, bacaklarında şeytanın vücuduna benzeyen biçim değişiklikleri meydana gelir. Böylece şeytan insanların vücutlarını ele geçirerek ve bunun yardımıyla cisimleşerek nihai amacına ulaşmak ister. Kendi ahlaki inanışlarına sığınan köy halkı da mücadele ederek bu kötücül güçten kurtulmaya çalışır.

Folk-Korku zincirinin özelliklerini düşündüğümüzde; yozlaşmış inanışları olan grubun daha küçük bir kitleye sahip olduğunu, izolasyonun değil de şeytani ritüellerin ve şeytana tapınmanın film için daha çok ön planda olduğunu belirtelim. Şeytani güçlerin çağırılmasının etkisi filmin anlatısının temelini oluşturduğundan “Oluş/Çağırış” ve “Çarpık İnanışlar” zincirin diğer elementlerinden daha baskın çıkmış.

Korku-The_Blood_On_Satan’s_Claw

12. Valerie And Her Week Of Wonders (Çek – 1970)

Valerie and Her Week of Wonders sinemada korku filmleri ile masal filmlerini iç içe geçiren ilk eserlerden biri. Aynı zamanda Balkanlarda komünizme, savaş etkisine ve dini dayatmalara karşı açılan mücadelenin de bir karşılığını sunuyor. Cinsel yozlaşmanın abartıya kaçtığı Çekoslovakya’da dönemin komünist tabanının açgözlülüğünün “vampir” mitiyle çıkan bir taşlaması olarak anılabilir. Kuşkusuz sinemada sayısız filmi etkilemiş bu başyapıt, aykırı ve alışılagelmedik atmosferiyle peri masalı filmleri arasında en üst sıraları zorluyor.

Bir hırsız Valerie’yi (Jaroslava Schallerová) uyandırır. Kız henüz 13 yaşındadır ve annesinin kendisine bıraktığı küpeleri alır. Sabah olduğunda Valerie’nin ilk regl dönemi başlamıştır ve misyoner bir grup tarihi kasabaya girmiştir. Hırsız Orlik (Petr Kopriva) kızın durumunu grubuna ihbar edince ise gerçek bir tehdit bizleri bekleyecektir. Valerie bir anda ilk seks deneyiminin korkusunu tasvir eden rüyalar görmeye başlar. Peki, masumiyetten ergenliğe geçişini tamamlayabilecek midir?

Korku-Valerie_and_Her_Week_of_Wonders

13. Deliverance (ABD – 1972)

Ned Beatty’nin ilk filmi olan, James Dickey’in 1970 yılında yayınlanan aynı adlı kitabından uyarlanan Deliverance (Kurtuluş), kendi türünde çok iyi bir film olmasının yanında Hollywood Sineması’nın tarihine de bir ölçüde yön veren, fazlasıyla önemli bir eser.

Şehir hayatından kopup kendilerini doğa sporlarına vermek isteyen dört metropol erkeği (Lewis, Ed ,Bobby ve Drew), Georgia’nın ıssız yeşilliklerinde kano sürmek için Cahulawassee Nehri’ne giderler. Muhteşem bir güzelliğe sahip nehir ve çevresindeki doğa, birkaç ay içinde yapımı bitecek olan baraj yüzünden sular altında kalacaktır ve dörtlünün kano gezisi için tek fırsatları vardır. Kibirli ve kendinden emin tavırları bölge sakinleri tarafından hoş karşılanmayan dört arkadaş, iki kano ile yolculuklarına başlarlar. İlk günü kazasız belasız atlatan grubun yolu, ikinci günün öğleninde bölge sakinlerinden bir ikili ile kesişir. Ed ve Bobby belaya karışmak istemeseler de bölgenin yerlileri şehirlileri sıkıştırmaya kararlıdırlar. Sakin başlayan kano gezisi, büyük bir dehşeti beraberinde getirmek üzeredir.

Hikâyesinin etkileyiciliği bir yana, filmi seyreden herkes, Deliverance’da kameranın doğal hayatı beyazperdeye taşımadaki ustalığına hayran kalır. Filmin gösterime girmesinin ardından filme özenip filmin çekildiği nehirde aynı yolculuğu tekrarlamayı deneyenlerden 31 kişi boğularak can vermiş.

Korku-Deliverance

14. The Wicker Man (İngiltere – 1973)

1973 İngiliz yapımı korku, gizem ve müzikal türlerini harmanlayan film, Robin Hardy tarafından yönetilmiş ve David Pinner’ın 1967 basımı romanı Ritual’dan uyarlanmış. Filmde polis memuru Neil Howie’nin (Edward Woodward) kayıp bir kızın peşine düşerek ana karadan bağımsız Summerisle adasına gider. Howie’nin yaptığı ilk araştırmada ada halkı kızı kesinlikle tanımadıklarını söyler. Ancak ortada bir gariplik olduğunu anlayan polis memuru ada halkından şüphelenmeye başlar. Barda seks çağrışımlı şarkılar söyleyen, sokaklarda sevişen, çıplak mezar taşlarına yatan ada sakinleri Howie’nin Hristiyanlık anlayışı ile ters düştüğünden ortada dönen gizemi çözmek için tüm gücünü kullanır. Ada halkının Pagan kültürünü benimsemiştir. The Wicker Man zamanının talihsiz yapımlarından olsa da günümüzde kült mertebesine ulaşmış ilginç bir film.

Korku-The_Wicker_Man

15. Picnic At Hanging Rock (Avustralya –  1975)

Picnic at Hanging Rock, Avustralya Yeni Dalga sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Peter Weir’in 1975 yapımı filmi. Film Joan Lindsay’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Başrollerini Helen Morse, Rachel Roberts ve Vivean Gray’in paylaştığı, Avustralya sinemasının uluslararası üne kavuşmuş en önemli filmlerinden biridir. Film, 1900 yılında Avustralya’da geçiyor. Appleyard Koleji, bir özel yatılı kız okulu, 1900 yılının sevgililer gününde “Hanging Rock” adlı dağlık bölgeye gezi düzenler. Hanging Rock’ı gezmeye çıkan üç kız öğrenci, Miranda, Irma, Marion ve bir öğretmen Greta McCraw, gizemli bir şekilde kaybolur. Irma bir hafta sonra bulunur, fakat olay hakkında hiçbir şey hatırlayamaz. Filmdeki çoğu karakterin de başta şüphelendiği üzere, kızların tecavüze uğrama veya cinayete kurban gitme ihtimalleri vardır. Edith’in döndüğünde kıyafetleri parçalanmış, fakat önemli bir yara almamıştır. Ya da kayalıklarda deprem olmuş ve kayaların altında kalmış olabilirler. Hatta doğaüstü güçler tarafından kaçırılmış bile olabilirler. Yönetmen bu ihtimalleri doğrulayabilecek kanıtlar sunmazken, yalanlamamız için de hiçbir sebep vermiyor. İstediğimiz hikâyeye inanmamız için bizi özgür bırakıyor ve film, gerçekliği sorgulatan bir atmosferde ilerliyor.

Korku-Picnic_At_Hanging_Rock

16. The Little Girl Who Lives Down The Lane (ABD – 1976)

The Little Girl Who Lives Down the Lane (Yolun Sonundaki Küçük Kız), 1976 Kanada-ABD-Fransa ortak yapımı psikolojik gerilim türündedir. Küçük ve ıssız bir New England kasabasında büyük bahçeli bir evde tek başına yaşayan 13 yaşındaki Rynn (Jodie Foster)’ın her şeye burnunu sokan meraklı komşuları onun neden okula gitmemiş olduğunu, babasının neden ortalarda görünmediğini ve benzeri merak ederler ve kızın bir şeyler sakladığından kuşkulanırlar. Evin sahibesi Mrs. Hallet (Alexis Smith), onun pedofil oğlu Frank Hallet (Martin Sheen), iyi kalpli polis memuru Miglioriti (Mort Shuman) ve Rynn’ın yaşıtı bir genç Mario (Scott Jacoby) meraklarını gidermek için devamlı olarak minik kızın evine musallat olurlar. Ancak bu merak bazıları için tehlikeli bir duruma dönüşecektir. ABD’de “Bilimkurgu, Fantezi ve Korku Filmleri Festivali Akademisi” tarafından paylaşılan Saturn Ödülleri’nden “Saturn Ödülü En İyi Aktris (Film) en iyi hanım oyuncu” (Jodie Foster) ve “Saturn Ödülü En İyi Korku Filmi” ödüllerini kazanan film aynı yarışmada 1978 senesinin “en iyi yönetmen” ve “en iyi senaryo” ödüllerine de aday gösterilmişti.

Korku-The_Little_Gir_Who_Lives_Down_The_Lane

17. The Company Of Wolves (İngiltere/İrlanda – 1984)

İrlandalı yönetmen Nail Jordan’ın Angela Carter’ın aynı isimdeki fantastik korku hikâyesinden uyarladığı The Company of Wolves (Kurtlar Cemiyeti), gotik korku türünde, izleyenleri rahatsız edecek türde bir film. Kırmızı Başlıklı Kız masalını Freudiyen unsurlarla yeniden yorumlayan film, simgesel anlatımına da hayran bırakan fantastik bir şölen sunuyor. Listede daha önce bahsettiğimiz Valerie And Her Week Of Wonders filmine benzer şekilde gençlik masumiyetinin kaybı, genç bir kızın yetişkinlik eşiğinde cinsellikle tanışması üzerine kurulu bir büyüme hikâyesi olduğu söylenebilir. Angela Lansbury oynadığı büyükanne karakteri torununa uykudan önce korkunç hikâyeler anlatmasıyla bir çocuğun perspektifinden yetişkin dünyasının korkularına tanık oluruz.

Korku-The_Company_Of_Wolves

18. Sleepy Hollow (ABD – 1999)

Sleepy Hollow Efsanesi Amerikan edebiyatının erken döneminden, popülaritesini yitirmeyen bir modern hayalet masalıdır. Öykü, Washington Irving’in “The Sketch Book of Geoffrey Crayon, Gent” kitabında, “The Legend of Sleepy Hollow” adı altında ilk olarak 1820 yılında yayımlanmıştır. Irving’in hikâyeyi yazarken Alman halk söylencelerinden esinlendiği bilinir çünkü Irving bu kitabı, Avrupa seyahatindeyken kaleme almıştır. Kuzey Avrupa, Alman, İskandinav ve İngiliz efsanelerinde de geçen “Kesikbaş” bu söylencelerden en ünlüsüdür. Efsane, daha önce pek çok kez sinemaya, televizyon filmlerine, müzikallere, Walt Disney animasyonuna konu olduktan sonra, nihayet 1999 yılında Tim Burton tarafından başarıyla beyaz perdeye taşınır.

18’inci yüzyıl New York’unda dedektif Ichabod Crane (Johnny Depp) olayları kendi dizaynı olan aletler ve tekniklerle çözmeye çalışır. Adalet sisteminin işleyişinden pek mutlu olmamakla beraber üstleriyle de arası çok iyi değildir. Crane, üç kafa koparma cinayetin işlendiği “Sleepy Hollow”a yollanır ve tekniklerinin orada kullanması istenir. Dedektif, Katrina Anne Van Tassel haricinde pek hoş karşılanmaz. Kasabanın ileri gelenleri, kafatasının mezarından çalındığını, o yüzden cehennemden gelip kendi kafası için başkalarının kafasını aldığını anlatan “Headless Horseman Efsanesi”nden bahsederler. Crane başta inanmasa da kendini olayların içinde bulur. Cinayetleri çözmeye çalışırken de sürekli insanların öldüğünü gören dedektifin beş yaşında kaybettiği inancı ile birçok şeyi geri alıp alamayacağını filmi seyrederken merak ediyoruz.

Korku-Sleepy_Hollow

 19. Calvaire / The Ordeal (Belçika – 2004)

Belçika asıllı yönetmen Fabrice Du Welz, Calvaire ile korku sinemasına “Avrupa bakış açısı”nı  gösteriyor. Hayatını huzur evleri gibi yerlerde şarkılı varyeteler yaparak kazanan Marc’ın, noel öncesi yeni programına yapacağı yere giderken ormanlık bir yerde arabası bozulur. Yağmurlu havada sığınacak bir mekâna ihtiyacı olan Marc, karşısına çıkan bir zihinsel engelli kişiye uyup yakınlardaki bir pansiyona gider. Marc’tan başka kimsenin bulunmadığı bu mekânı işleten adam, kendisinin de eski bir sahne sanatçısı olduğunu, başka bir sanatçıyı ağırlamaktan keyif alacağını, bozulan arabayı da tamir edebileceğini söyler. Bir uyarıda bulunmaktan da kendini alamıyor: “Sakın kasabaya gitme, oradakiler kötü insanlar.” Bunu destekler nitelikte, canı sıkılıp dolaşmaya çıkan Marc, yakınlarda bir ahırda bir grup kasabalının yavru bir domuzla cinsel ilişkiye girmelerine şahit olur. Otel sahibi de pek güvenilir değildir, her hareketinde bir dengesizlik fark edilir. Zaten bir süre sonra da adam gerçek yüzünü gösterip talihsiz Marc’a dünyayı dar eder.

Fransa-Belçika-Lüksemburg ortak yapımı olan, mekân olarak Belçika’yı seçen 2004 yapımı “Calvaire” Fransızca’da Çile anlamına bir kelimeymiş. Hakikaten de filmi izledikten sonra daha uygun bir isim bulunamazdı herhalde diye düşünüyorsunuz.

Korku-Calvaire: The Ordeal

20. A Field In England (İngiltere – 2013)

Listenin son filmi A Field in England (Büyülü Tarla), isminde olduğu gibi seyirciyi her saniyesiyle kendine çeken ve olağanüstü şekilde bağlayan bir yapıya sahip. Yönetmen Ben Wheatley’nin arkadaşı Amy Jump ile birlikte aldığı filmin senaryosu, 1648 yılının İngiltere’sinde geçiyor. Birkaç savaş kaçağının birbirlerini bulup bir arada hareket ederek pek de uzakta sayılmayacak bir birahaneye doğru yaptıkları yolculuk sırasında başlarına gelen tuhaf ve gerçeküstü olayları ele alan filmde kaçaklar bir süre sonra karşılaştıkları bir ölüm büyücüsü olan O’Neil (Michael Smiley) tarafından esir alınarak büyücünün gömülü olduğu bir hazineyi aramaya başlarlar. Ölüm büyücüsü, kaçaklar arasında iktidarını özellikle Akbaş (Reece Shearsmith) üzerinde göstermeyi tercih eder ve hazineyi bulma görevini yaptığı büyü ile ona verir. Ölümden ve savaştan korkan adamların çektikleri acılara yenilerinin eklenmesi ile hikâye devam eder.

Büyülü Tarla, pek çok yönüyle Wheatley’nin zekasına hayran bıraktırıyor. Kaçakların açlıktan ölmek üzereyken bulup yediği mantarlar sonrası gelişen olaylar, zaman zaman karakterlerin gerçekle olan bağlarının kopuşundan ziyade uyuşturucu tribi hissiyatını yaratıyor. Bu, yönetmenin filmini kurgularken özellikle dikkat ettiği belli olan bir özellik. Film muhtemelen bir ahlak hikâyesi, ezilmişlerin hikâyesi veya uyuşturucu kafasıyla ilgili bir hikâye olabilir. Ne olursa olsun son on yılın en ilgi çekici filmlerinden biri olacağı kesin.

Korku-A_Field_in_England

Kaynak: Taste of Cinema

Kara yumruklar, cehennem ve duvarlardaki kanlı tarih

Maden işçisi, cehennemi yeryüzünde yaşayan, kara yumruklarıyla direnen ve en çok korkulan işçi grubudur. Sebebi, tarihselliğe yayılmış yüzlerce katliam, direniş ve trajedi öyküsüdür. Bugünkü durağı Zonguldak olan direnişler, hep haklı sebeplerle başladı, hep bastırıldı, işçiler hep katledildi. Tarihsel bir sergide, kara tarihe sıçramış kan lekeleri görülecek bu yazıda. Kara yumruklar, cehennem ve duvarlardaki kanlı tarih

maden direnişi

Colorado’da bulunan ve Rockefeller ailesinin sahibi olduğu, Colorado Yakıt ve Demir Şirketi’nin kömür işletmesinde, işçiler ayaklandı.

Neden? Çünkü, çalışma koşulları çok ağırdı ve zaten pratikte para kazanamadıkları halde (çünkü ödemeleri sadece o arazi içinde geçen markalarla yapılıyor ve yalnızca şirkete ait mağazalardan alışveriş yapabiliyorlardı), bu ödemelerde de kandırılıyorlar ve kazandıkları üç kuruş da ölçme sırasında hile yapılarak çalınıyordu. Bunun üzerine greve başladılar, işi durdurdular, çalışmak için gelen işçilere engel oldular. Şirket önce güvenlikleriyle saldırdı işçilere, sökmeyince Ulusal Muhafızlar çağrıldı. Devlet, yine sermaye yararına çalışıyordu. İşçiler de silahlandılar. Tüfeklerini bu sefer emeklerini korumak için kullandılar. Çarpıştılar, öldüler, direndiler ve kazandılar. Hakları artık daha az gasp edilecekti. Bu olayla ilgili internette arama yaparsanız, “tarih kitaplarında anlatılmayan bir olayla ilgili” notuyla bulabilirsiniz, katliamın anıtının fotoğrafını.

The_Ludlow_Massacre_Memorial,_April_20th,_1914,_Colorado_Coal_Miners_on_Strike_(3453614459)

Bu katliamdan sonra, Coloradolu bir maden emekçisinin oğlu olan Merle Travis, işçilerin aralarında söyledikleri deyişleri toplayıp “16 Ton” (16 Tons) adlı bir şarkı yaptı. Şarkının sözleri arasında, “Bazı insanlar, insanın çamurdan yapıldığını söylerler/ Ama fakir insan, kas ve kandan yapılmıştır/ Kas, kan, deri ve kemikler/ Zayıf bir akıl ama güçlü bir bellek” dizeleri var. Hatta nakaratta, “Aziz Peter, beni çağırma, çünkü gelemem/ Ruhumu şirketin marketine borç verdim” dizeleriyle, şirketin alışverişlerini arazideki marketle sınırladığı işçilerin hayatları anlatıldı. Şarkı önce korkuyla karşılandı, ardından hit oldu. Herkes dinlemeye başladı, birçok şarkıcı tarafından yeniden söylendi, farklı tarzlarda cover’ları yapıldı. Hatta General Electrics şirketi, utanmadan, sıkılmadan, “elektrik enerjisinin tarihi” konulu bir reklamında bu şarkıyı kullandı. Hiç utanmadılar gerçekten, çünkü güçlü ve güzel kadınlar ile, güçlü ve yakışıklı erkekler kullanıldı reklamda. “Hep kullandığınız enerjinin kökeni” denildi reklamda, ama ne katliamdan bahsedildi, ne de hâlâ benzer koşullarda çalışan işçilerden. Şarkı popüler olmuştu ve tehlikesi ortadan kalkmıştı, yayınlayan ilk şirket, kârını inanılmaz bir oranla artırmıştı.

Bu katliamdan 51 yıl sonra, 1965’te, Zonguldak’taki maden işçileri de, neredeyse tamamen aynı koşullarda çalıştıkları için ayaklandılar. Coğrafya değişmişti, yaklaşık 50 yıl önce kurulmuş bir sistem vardı, imparatorluğun enkazı üzerine kurulmuştu. Ama devlet yine devletti ve işçilerin tarafını tutmaya hiç de niyetli değildi. Neredeyse bedavaya, ölümün kollarına girerek çalışan işçiler, daha naif bir şekilde ayaklandılar. Silahları yoktu ellerinde. Ama devlet dinlemedi, kolluk güçleri yetmeyince, donanma çağrıldı, işçilerin üzerine ateş açıldı. İşçiler kaçmadılar, açılan ateşin üzerine yürüdüler. İkisi katledildi, yaralılar vardı. Sonraki günlerde de ölümler devam etti, işçilerin “komünistler tarafından tahrik edildiği, jandarmanın havaya ateş açtığı, bunu yapmasa işçilerin Zonguldak’ı basacakları” yalanları söylendi, hatta açılan ateşin üzerine yürüyen işçilerin “komünistler tarafından sarhoş edildikleri” bile söylendi. Bunu bir sendikanın başkanı söylüyordu, tabi ki devlet de, sendika da zerre kadar utanmadı. Sonuçta yine emekçiler kazandı. Bu direniş, sonraki yıllarda akıllara kazınan ’68 gençliğine de, ilerleyen zamanlardaki işçi hareketlerine de örnek oldu.

kozlu

2014 yılında, önce Soma’da, Zonguldak’taki maden işçilerinin “sarhoş edildiklerini ve tahriğe kapıldıklarını söyleyen pek değerli sendikamızın denetimi” altında olan bir maden ocağında, 301 işçi katledildi, yine kaza dendi tabii ki. 1914’teki katliamdan sonra ülke, 1965’tekinden sonra hükûmet değişse de, tabii ki devlet yine devletti ve devletliğini, olayın üstünü kapatıp maden ocağının sahibi olan şirketi korumasıyla gösterdi. Tabii ki kapatamadı, ancak sorumluları korumayı başardı. Aynı dönemde Şırnak’ta da bir maden ocağında “patlama” sonucu işçiler katledildi, ama bu olay hiç konuşulmadı. Hatta sonrasında Karaman’da da… Maden katliamlarını anlatmaya başlarsam, sonu gelmez muhtemelen.

Bugün, yine bir maden ocağında, maden işçileri direniyor. Çünkü hâlâ berbat şartlarda, ölüm pahasına, tam anlamıyla “ekmek parasına” çalışıyorlar. Hiçbir şey değişmedi, hâlâ sermaye ve devlet tarafından soyuluyor, hâlâ çıkardıkları maden ve kazandırdıkları para kadar değerli görülmüyorlar. Çünkü onlar insan değil, üretim aracı olarak görülüyorlar. Muhtemelen buna da kimse ses vermeyecek, çünkü latte içmek ve yarışma programları izlemek gibi daha önemli işleri var. Ben buraya hem 16 Tons şarkısını, hem de Türkiye’deki katliamlarla alakalı yapılmış bir şarkıyı atacağım sadece. Belki bir pencere açılır kafalarda, belki dikkat çeker bu sefer… Çok geç olmadan.

PJ Harvey’den dünyanın sorunlarını dert edinen şarkılar

0

Haftalık albüm önerilerimizin ilki olarak bugünkü albüm önerimiz 8 Haziran’da İstanbul’da konser verecek PJ Harvey’den. Merakla beklenen yeni PJ Harvey albümü “The Hope Six Demolition Project” geçtiğimiz ayın sonunda yayınlandı. Harvey, yeni albümünde yine dünyanın sorunlarını dert edinen duyarlılığıyla ve aktivist yönüyle karşımızda.

PJ Harvey’in yeni albümü stüdyoya haftalarca kapanıp ortaya çıkan albümlerden biri olmamış. The Hope Six Demolition Projectalbümünde yaşanmışlıklardan süzülmüş dizeler, notalar var. Toplamda 11 şarkıdan oluşan ve yılın en önemli albümlerinden biri olmaya aday albümde; 47 yaşındaki müzisyenin Kosova ve Afganistan’a yaptığı ziyaretlerin derin etkileri ve izleri de mevcut.

PJ Harvey 2011 tarihli “Let England Shake”i yayınladıktan sonra kendini konserlere ve dünyanın dört bir yanını keşfetmeye adamıştı. Harvey, aktivist kimliğini de bu dönemde pekiştirdi. Özellikle Afganistan ve Kosova’ya yaptığı geziler, buralardaki gözlemleri yeni albümün yaratım sürecinde de büyük etki yarattı. Yeni albümü, Harvey’in önceki albümleri gibi suya sabuna dokunan, bir derdi olan ve bu derdini anlatmak, düşündürtmek ve sorgulatmak isteyen bir albüm.

Harvey, her zaman için; kendini aşmayı seven, bunun için denemeler yapan, farklı yollara da girmeye korkmayan bir müzisyen olageldi.  Bu yenilikçi sanatçı, son iki albümünde de çıtayı oldukça yükseltmişti. 2011 yılında yayınlanan Let England Shake, PJ Harvey diskografisinin yıldızlarından biri. Bu albümle İngiliz müzisyen aralarında Mercury ödülünün de olduğu birçok ödül de kazanmıştı. İngiltere’de 1992’den bu yana, her sene yılın en iyi albümünü belirleyen Mercury Ödülü, Avrupa müzik sahnesinin en prestijli ödüllerinden biri. PJ Harvey’ye kariyerinin ilk Mercury ödülünü ise Stories from the City, Stories from the Sea albümü kazandırmıştı. Albüm, Harvey diskografisinin en başarılı albümlerinden biri olarak kabul ediliyor. PJ Harvey, aynı zamanda bu ödülü iki kez alan ilk kadın müzisyen olarak da tarihe geçmişti.

Çok tanıdık bir kentsel dönüşüm hikâyesi: Hope VI

Beş yıl süren yeni albüm arasının ardından çıkan yeni kayıtta, Harvey daha önce de birlikte çalıştığı John Parish ve Flood’la çalışmış. Albümün ismi The Hope Six Demolition Project ise ABD’de doksanlı yıllardan beri uygulanan kentsel dönüşüm projesi Hope VI’ten yola çıkmış. Hope VI’nin hikayesi bizim için çok tanıdık. Suç oranının yüksek olduğu gibi bahanelerle bazı bölgelerdeki yerleşimleri yıkarak yerine modern ve tabii ki pahalı ve lüks mahalleler inşa eden bir proje Hope VI. Tabii bu bölgelerde yıllarca yaşayan insanların yeni inşa edilen konutlarda, rezidanslarda yaşaması, bu yapılara sahip olması ise maddi açıdan imkânsız oldu. Albümde bu kentsel daha doğrusu rantsal dönüşüme dair bazı sözler bulunuyor.

pj-harvey-1

Bazı şarkılar dinleyicilerle birlikte kaydedildi

The Hope Six Demolition Project’in kayıtlarının bir kısmı Londra’daki Somerset House’ta seyircilerin katılımıyla birlikte yapıldı. Bir camekânın ardında yapılan kayıtlar belli dönemlerinde izleyicilere de açıldı. Özellikle “Near the Memorials to Vietnam and Lincoln” kalabalık bir ziyaretçi topluluğu eşliğinde kaydedildi.

İngiliz müzisyene, 2011 çıkışlı Let England Shake albümünün tanıtımı ve turnesinde eşlik eden fotoğrafçı Seamus Murphy, bu albüme özel olarak da on iki kısa film hazırlamış. Harvey geçen yıl  şiirlerini çeşitli fotoğraflar eşliğinde The Hollow of the Hand adıyla yayınlatmıştı. Fotoğraflar ise PJ yine Murphy’e aitti. İkili bu kitaptaki fotoğraflar için Kosova, Afganistan ve Washington’da çalışmalar yapmış. Bu kitapta yer alan şiirlerin bir kısmı son PJ Harvey albümüThe Hope Six Demolition Project’te şarkı sözü olarak da kullanıldı.

pj1Albümün ilk single’ı “The Community Of Hope” Washington’da yer alan ve ekonomik olarak çeşitli sıkıntılarla mücadele edilen Ward 7 bölgesini konu ediniyor. Şarkıda yetkililerin ve politikacıların bu sorunlara gözardı etmesi eleştirilirken, Harvey “Artık burası sadece bir uyuşturucu kasabası, burada sadece zombiler yaşıyor. Olsun, hayat böyle bir şey” sözleriyle tepkisini ortaya koyuyor.

PJ-1 Harvey, The Hope Six Demolition Project albümünün turnesi kapsamında İstanbul’a da gelecek. Sanatçı, konserini 8 Haziran’da Zorlu PSM sahnesinde verecek.

PJ-Harvey-The-Hope-Six-Demolition-Project-640x640