Ana Sayfa Blog Sayfa 445

Türkiye tarihinin en büyük bisiklet buluşması için yerinizi şimdiden ayırtın

Türkiye tarihinin en büyük bisiklet buluşması, 7-10 Eylül 2016 tarihlerinde, Kapadokya Bisiklet Festivali’nde amatör ve profesyonel bisiklet severlerle gerçekleştirilecek.

Hem yurt dışından hem de yurt içinden bine yakın bisikletçinin katılacağı festival, birçok sosyal etkinlikle birlikte bisiklet festivali ruhunu yaşama fırsatı sunuyor. Sadece profesyoneller değil amatör bisikletçiler de kamp ve bisiklet aktiviteleri eşliğinde sosyal paylaşımlar yapma şansı bulacak. Bisikletin sempatik, barışçıl, birleştirici ve doğa dostu yönünü vurgulama amacıyla gerçekleştirilecek festivalde, dört gün boyunca dopdolu bir program bizi bekliyor! 

İşte o dört günlük keyifli program:

  • Bisiklet Köyü Buluşması

Bisiklet Köyü Buluşması ile Ürgüp’teki kamp merkezinden başlayarak, her gün farklı parkurlarda katılımcılar bisikletle 194 kilometrelik asfalt ve stabilize yolda toplam 3 bin 710 metre tırmanma yapacak. Böylece hem katılımcılar Kapadokya’nın tarihi ve doğal güzelliğine doyacak hem de Kapadokya’nın tanıtımı yapılacak. 

  • Kapadokya Dağ Bisikleti Etap Yarışları

Sadece lisanslı sporcuların katılabildiği yarışlar, üç farklı dağ bisikleti parkurunda üç gün sürecek.

_MG_1164 (1296 x 864)

  • Veloturk Gran Fondo

İki farklı yol güzergahından oluşan bu yarış, amatör. Yani herkese açık! Asıl amaç ise yalnızca etabı bitirmek. Bu sebeple yarış organizasyonun en çok ilgi gören etkinliklerinden biri.

  • Dağ Bisikleti Kros Eliminatör Yarışı

8 Eylül 2016 tarihinde, aynı anda dört sporcunun start aldığı mücadelede, en iyi iki sporcu bir üst tura çıkarken geride kalan sporcular ise yarıştan elenecek. Ayrıca eliminator (eleme) yarışı, Cross-Country Dağ Bisikleti disiplinlerinin en yenisi!

Çocuklara parasız, müdürsüz, standartsız bir barış okulu: Servas

Servas Türkiye, 7 senedir çocuklar için “Live with Us, Share with Us (LUSUP)” adı verilen uluslararası gönüllülük programı yürütüyor. Program her sene 06-16 Temmuz tarihleri arasında Antakya’nın bir köyünde yer alır. Yerli ve uluslararası Servas üyeleri köye gelir, yerli ailelerde kalır ve 70’ten fazla çocuğa genellikle gayri resmi biçimde bildikleri her şeyi bahçelerde, sokaklarda öğretirler. Konular genellikle barış, müzik, sanat, çevre sorunları, drama, satranç, hikâye, oyun, spor, diller, vb. şeylerdir. Programın amacı, barış tanıtmak, çok küçükken çocukların hayatlarında yeni ufuklar açmak ve köye uluslararası bir bakış açısı getirmek, Servas gönüllüleri için yerel kültürü deneyimlemek ve kendi bilgilerini ve  geçmiş deneyimlerini paylaşmak için bir fırsat oluşturmaktır.

servasin baris okulu 2

Bana soran küçük bir kızın neşeli sesini duydum; Servas Okulu ne zaman başlıyor? O, 6 yaşında bir çocuktu; Tuana. Onun katılımını geçen seneki Live with Us, Share with Us (LUSUP)’tan hatırlıyorum. Şu an daha büyük görünüyor. Yeni büyüyen dişlerini gülen ağzından fark ediyorum. Çok tatlı. Çocuklarla her sene yaptığımız şeylere ne güzel bir isim bulmuş; Servas Okulu. Evet, bu bir okul. Peki, bu okul neye benziyor? Evet, herkesin iyi bildiği tipik bir okul değil. Bu okul sebze ve meyve ağaçlarının yeşil alanında yer alıyor.

Bahçeler, evlerin arka bahçeleri, merdivenler, odalar bu okulun sınıfı oluyor. Bu okulun öğretmenleri farklı ülkelerden veya bizim ülkemizin farklı şehirlerinden gelen gönüllü Servas üyeleri ve köyden gelen gönüllülerdir. Gönüllüler tarafından farklı kültürler, sanat, müzik, oyunlar, dans ve dünyanın barış deneyimi bu okula ve daha sonra Antakya’daki Ekinci adı verilen köye taşınır. Diğer taraftan gönüllüler engin, çok kültürlü, tarihi ve doğal zenginliği olan Antakya’nın ışığına tutulur. Gönüllüler köyden ayrıldıktan sonra bu deneyimleri dünyanın geri kalanıyla paylaşırlar.

Bu okulda formalite, müfredat, kayıt yoktur ve katılım kesinlikle zorunlu değildir. Bu okulda doğrudan karşılıklı öğrenme, deneyim paylaşma, dil öğrenme ve kültürel anlayış vardır. Bu okulda hangi konular öğretilir? Aslında gönüllüler ne biliyorlarsa onu öğretir.

servasin baris okulu 3 Ama temel konular barış ve kültürlerdir. Bu sene 7. LUSUP süresince yaklaşık 90 çocuk (06-14 yaş arası), etkinliklere katıldı. Çocuklar evlerinden ayrılıp salyangoz gibi Servas kampüsüne doğru hareket etti. Çocuklar ve gönüllüler, ev sahibi Huriye Teyze ve komşu çiftçilerle beraber genellikle sebze ve meyve bahçelerindeydiler.

Hindistan’dan gelen Ulhas ve Sumon, çocuklar ve gönüllülerle Hint kültürünü, yogayı, vejetaryen yaşam biçimini ve Hindistan’ın çok dilli kültürünü paylaştı. Ayrıca Sumon her gün sabah 7’de kalktı ve yerli insanlarla yoga yaptı. Yoga katılımcılarından biri olan Hayat “Yoganın güzel bir şey olduğunu bilmiyordum. Hint arkadaşlar gittikten sonra da pratik yapmaya devam etmeliyim” dedi. Sumon yerli halk için akşamları yemek pişirdi ve sokaklar bir süreliğine Hindistan gibi koktu. Bu kibar hanım yerli halkla şarkı söyleyerek, dans ederek hoş vakit geçirdi. Sumon ve Ulhas bunların karşılığında yerel dansları, yerel yemekleri, dilimizi ve Türkiye’nin ekonomik ve siyasal durumunu öğrendi.

servasin baris okulu 4

Fransa’da Alp Dağları’nın eteklerinden Suriye’nin yanındaki köye gelen Janine (65) her gün çocuklarla incir ağacının altında yere oturdu ve onlara Fransızca şarkılar ve kelimeler öğretti. Onlara Avrupa haritasını tanıttı. Janine, bu küçük gezicilere Fransa’nın coğrafyasının fotoğraflarını ve videolarını göstererek ilerideki gezilerini hayal etmelerine yardımcı oldu. Enerjik ve çocuklarla iyi olarak Janine, “yalnızlık olmadan biraz özgür yaşam stili”ni Avrupa’nın “yalnızlıkta daha çok özgürlük stili”nden farklı olan Antakya’nın Ekinci köyünde deneyimlemiş oldu. O, iki dil bilerek büyüyen çocuklardan Arapça ve Türkçe kelimeler öğrendi.

servasin baris okulu 5

Bu arada bu program, Suriye’de ve dünya genelinde olan korkunç şiddet ve cinayetlere karşın çocukların ve yerel halkın barış duygularını canlı tutmayı amaçlıyor. Bu yüzdendir ki Dünya’nın en uzun ikinci sahili olan ve Suriye’ye sınır komşusu olan Samandağ sahilinde “Uçurtmanı Barışla Uçur” etkinliğine katıldık. Çocuklardan bir tanesi, Ege, uçurtmasını neşeli bir şekilde uçururken “Sence Suriye’deki çocuklar benim uçurtmamı görebilirler mi?” diye sordu. Cevap veremedim, yalnızca gülümsedim.

servasin baris okulu 6

Antakya’nın en büyük kütüphanesini, kütüphanenin zengin koleksiyonunu ve Antakya’nın okuma geleneğini keşfetmek için ziyaret ettik. Kütüphane çalışanlarıyla ortak etkinlikler yaptık. Fransız ve Hint gönüllüler kendi ülkelerindeki kütüphane sistemlerini anlattılar. Gönüllüler ve çocuklar kütüphanede bir sanatçıdan ebru sanatını öğrendiler. Kendileri de pratik yaptılar.

servasin baris okulu 7

Yerel gönüllülerden olan Hasan, çocuklara Arapça harfleri ve anne-babalarının ismini yazmayı-okumayı öğretti. Amaç, bölgenin antik dili olan Arapça’ya farkındalık yaratmak. Program boyunca odaklandığımız dil sadece Arapça değildi. Züleyha tarafından yürütülen Servas Çok Dilli Korosu, Türkçe, Ermenice ve Kürtçe gibi Antakya’nın diğer dillerinin şarkılarını da seslendirdi.

servasin baris okulu 8

Burası duvarları olmayan bir okul. Bir hayat okulu. Örneğin, çocuklar program aktiviteleri sırasında bahçelerde çalışan çiftçileri gözlemleyebiliyorlar. Çocuklar bazen onlara yardım ediyor. Meraklı çocuklar çevredeki bitkileri keşfetmek ve toplamak için doğaya çıktı. Küçük nehirleri yalınayak yürüdü.

servasin baris okulu 9

Farklı yaşlardaki çocuklar geri dönüşümlü şişlerden yapılmış saksılara fasulye ekti ve büyüyen fasulyeleri izledi.

Yaramaz ve tatlı çocuklar geleneksel oyunları tozlu yollarda oynadılar. Doğal kaynaklarla ve geri dönüşümlü kutularla geleneksel oyuncaklar yaptı. Çocuklar, para harcamadan birçok şeyi yapabileceklerinin farkına vardılar. Onlar bilgisayardan uzak durdular ve her gün doğanın kucağına oturdular. Yerde. Yan yana. Ayaklarını, ellerini akan suya koyarak. Elma, armut, incir ve üzüm kopararak günlerini ilginç hale dönüştürerek.

servasin baris okulu 10

Servas Okulu için paraya ihtiyacımız yok. Bir müdüre gerek yok. Her gün için standart program yok. Konular, sınıflar, oyun ya da atölye çalışmaları her gece planlanır ve anlık değişiklikler yapılabilir. Örneğin yoldan geçen bir adam aniden bir eğitimci olabilir ve çocuklara kendi çocukluk oyuncaklarını yapmayı öğretebilir.

Daha fazlası için lütfen tıklayın

Kırmızı Lale Film Festivali 4’üncü defa perde açıyor

Kırmızı Lale Film Festivali-KLFF (Rode Tulp Film Festival-RTFF) 27 Mayıs – 4 Haziran 2016 tarihleri arasında başta Rotterdam ve Amsterdam olmak üzere Hollanda’nın 6 büyük şehrinde 4’üncü kez sinemaseverlerle buluşacak.

Festival kapsamındaki Yaşam Boyu Başarı Ödülü‘nün bu yılki sahibi başarılı sanatçı Hülya Koçyiğit olacak. Koçyiğit’e ödülünü daha önce bu ödüle sahip olan değerli sanatçı ve aynı zamanda Koçyiğit’in yakın dostu Fatma Girik takdim edecek. Bu yılki Kırmızı Lale Ustaya Saygı Ödülü ise değerli yönetmen Özcan Alper’e verilecek.

Hollanda ve Türkiye sinemaseverlerini bir araya getirmeyi hedefleyen Hollanda Türkiye Kültür Vakfı tarafından düzenlenen TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Hollanda Kraliyeti ve Rotterdam Belediyesi’nin desteklediği Kırmızı Lale Film Festivali seçkin film, belgesel film ve kısa film gösterimlerinin yanı sıra düzenlenecek panel ve fotoğraf sergisi, konser gibi çeşitli etkinliklerle katılımcılarına unutulmaz bir deneyim yaşatacak gibi görünüyor.

Festivalin jüri başkanlığını Sinema Yazarı Pauline Terreehorst’un üstlenirken jüri ekibinde bu yıl Türkiye’den değerli yönetmenler Yüksel Aksu ve Atalay Taşdiken, Hollanda’dan da sinema Yazarı Mirjam van Lier, film yapımcısı Keren Cogan, Yapımcı-Yeni Sinema ve TV Programcıları Derneği Başkanı Frank Hoeve, Yazar-RAST Tiyatrosu Kurucusu Saban Ol yer alacak. Festival jürisi tarafından yapılacak değerlendirmeyle; En İyi Film, En İyi Yönetmen, Seyirci Özel Ödülü ve Film Yazarları Ödülü sahiplerini bulacak. Masterclass etkinliği ise yönetmen  Özcan Alper’in katılımıyla düzenlenecek ve yönetmenin “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer” filmleri seyirciyle buluşacak.

kirmizi lale film festivali afisiFestivalin bu yılki teması ise Mülteciler ve Zorunlu Göç. Tema kapsamında gösterilecek filmlerin yanında bir de fotoğraf sergisi katılımcıların beğenisine sunulacak. Emin Özmen’in fotoğraflarından oluşan ve LİMBO (Araf) adını verdiği bu özel sergi; Roterdam Niffo Galeri, Eindhoven Natlab ve Amsterdam Yunus Emre Enstitüsü salonlarında görülebilecek.

Ayrıca festival katılımcıları, bu kapsamda düzenlenecek “Eşikte Yaşamak: Kaçak İnsan” başlıklı panele de katılma imkânı bulacaklar. Geçen yıllardan farklı olarak bu yıl düzenlene Kısa Çek! projesi ile de iki ülkenin sinemacıları buluşacak. 6 Türkiyeli, 6 Hollandalı kısa filmcinin İstanbul ve Amsterdam sokaklarında ürettikleri kısa filmler festivalin son gününde izleyicilere sunulacak.

Festivalin konser ayağında bu yıl “Mülteciler ve Zorunlu Göç” çerçevesinde hazırladığı repertuvarı ile Karsu Dönmez 2 Haziran akşamı Eindhoven Natlab sinemasında katılımcılarına özel bir konser verecek.

Festivalin facebook sayfası için buraya, internet sitesi içinse buraya tıklayın. 

İntikam duygusundan arınmak barışı içselleştirmek

1

Bu ülkedeki en büyük sıkıntı ne biliyor musun anne?
Nedir annecim?
Hiçbir şeyin çeşidinin olmaması! Oyuncağın, kıyafetlerin, hiçbir şeyin çeşidi yok burada.

Taksi dolmuşta yanımdaki annesinin kucağına oturan dokuz yaşlarındaki çocuk İstanbul Türkçesini andıran dil yapısıyla içimi darlıyordu. Kafamı diğer yöne çevirip sadece sesini duyduğumda; Zeki Müren’in, otuz yaşlarındaki bir kadının üzerine oturduğunu sanıyor, konuşan yöne döndüğümdeyse gördüğüm gerçeklik aklımı bulandırıyordu. Çocuk düzgün Türkçesiyle konuşmaya devam ettikçe içimdeki sıkıntı katlanarak artmaya başlıyor. Sayın Müren’e cevap vermek istiyordum. Aklımda söyleyeceklerimi toparladım.

“Bakınız sevgili Müren bu ülkenin gerçek sıkıntısı çeşit azlığı değildir. Siz Ankara’da yaşayan biri olarak nasıl böyle düşünürsünüz? Valide hanımınızın da izni olursa sizinle Maltepe Pazar’ını en olmadı Kızılay’daki Bazaar’ları dolaşmak isterim.”

Bu tepkimi büyük bir olgunlukla karşılayan Zeki Bey, “Beni tamamen yanlış anladınız. Valide hanım her gün 80 kiloyu kucağında taşıdığından yorgun düşüyor, o yüzden onunla basit şekilde konuşmayı tercih ediyorum. Lakin sizinle ülke meselelerini konuşmak büyük zevk verecektir. Gerçek düşüncemi soracak olursanız; bu ülkedeki en büyük sıkıntılardan biri, insanların içindeki intikam alma duygusudur derim. Sohbet halindeki bir grup insana baktığınızda bile laf sokma kültürü denilen şeyi bünyelerine adapte edip birbirinden hınç almaya çalışan bir toplulukla karşı karşıya kalabilirsiniz. Ayrıca burada herkes, her konuda birbiriyle rekabet içinde, kimse tutkuyla ya da gerçekten istediği için bir şey yapmıyor, her şey bir diğerini geçebilmek, küçük burjuva intikamlarıyla kendini tatmin etmek için yapılıyor.

Dünyadaki felaketlere bile tepki ya da tepkisizliğimizi bir rekabet haline dönüştürmüşüz sayın beyfendiciğim. Uzun süre etkisinden kurtulamayacağımız Güvenpark’taki patlamadan sonra burada on binlerce kişi ‘You were be Charlie, you were be Paris, will you be Ankara?’ yani ‘Sen Çarli olmuşsun, Paris olmuşsun, Ankara olacaksın değil? Yok olmayacaksan babam bundan sonra ben de seni sallamayacağım ha, ölürsen öl, bana ne!’ düşüncesine girdi, batı ikiyüzlülüğü kavram tartışması, ölümleri yarıştırma seviyesine getirildi.

Ayrıca efendim belirtmeliyim ki Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Çerkez’iyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle bu ülke kardeş değildir. Bu ülkede, öz kardeşler bile birbiriyle ‘kardeş’ değildir. Artık bırakalım sıralaması bile değişmeyen, herhangi bir yararı olmayan, milliyetçilik hastalığına tutulmuş insanların bile dilinden düşmeyen, bu tümceyi kurmayı. Bu coğrafyada, insanların mutluluğunu sağlayan ilk şey, yanı başındakilerin mutsuzluğudur; onların başına kötü bir şey geldiğinde, ‘Oh şükür benim başıma gelseydi dayanamazdım’ ikiyüzlülüğüdür. Bu yüzdendir ki, şu an yaşanan olaylarda Türk basını, askerlerin ölüm haberiyle beraber; tam olarak yüz kişinin de, Türk askeri tarafından öldürüldüğünü söyler. Yani şunu demek ister, pek sevgili basın kuruluşları: ‘Ya bizden de ölenler oldu ama çok da şey yapmayın, bakın onlardan daha fazla kişi öldü moral bozmayın. Yüze kırk beş öndeyiz, onlarda daha fazla acı var. Merak etmeyin’ derler kendileri. Ya da ülkenin başındaki kişi, insan ölümlerini iyice normalleştirmeye çalışıp iddia oranı açıklayacak seviyede insanın midesini bulandıran açıklamalar yapar, ‘Bizden’ der ‘bir kişi ölüyorsa onlardan otuz kişi ölüyor. Bire otuz, bire kırk’ diye açıklamalar yapar.

Bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak, kendi çevremizle barışamamışken, içimizde sevgiden, iyi niyetten eser yokken, başkalarının üzüntülerine vah vah demeyi bekleyerek, en ufak olaylarda alınganlığımızı en üst seviyede tutup; bu alınganlıkla beraber öç alma duygumuzu perçinleyerek, kendi bildiğimiz doğrunun kesinliğine inanıp; karşıdakini sadece konuşmasını bitirsin hemen cevap vereyim diye dinleyerek ya da hiç dinlemeyerek, bu olaylar karşısında kendi payına düşen suçu hiç üzerine almayarak yıllardır insanların öldüğü bir savaş için barıştan söz etmek, yine de güzeldir ama samimi değildir ve bir faydası olmayacaktır. O yüzden ilk başta, insani olarak normalleştirmeye çalıştığımız intikam duygusundan tamamen arınmak, barışı hayatımızın her noktasına yerleştirip, içselleştirerek genele yayma düşüncesini benimsememiz gerekiyor.”

Ah oğlum ne çok konuştun öyle kendi kendine, hadi kalk geldik Kızılay’a.
Burada hiçbir şeyin çeşidi yok be anne niye geldik ki?

İşkencenin kanıksanmış hali: Hadım

İşkencenin, kendisinin bir şekli olan sünnet gibi, insanların zihninde meşruiyet kazanmış halidir hadım. Hatta tarih boyunca kuşakların benliklerinde öyle bir yer edinmiştir ki kendisine sağlam bir haklılık zemini edindiği bile söylenebilir. Bu ister Tanrı’ya karşı anlaşmanın mührü olsun ister tecavüz korkusu, aslında yaratılan gücün ve iktidarın erkek bedenine, oradan da kadın bedenine dokunabilme hakkını eline geçirmesidir. Onun içindir ki vekiller tecavüze karşı ilaçlı hadımı meclise sunduklarında toplumun garip bir fanatizmle onayını alır. Ya da çocuğunuzu sünnet etmek istemezseniz, ileride toplum tarafından dışlanacağı ve hiçbir zaman evleneceği söylemi, “sen ne kadar haklı olursan ol, toplumun kanıksamışlığı senin haklılığının ötesindedir…” ifadesinin örtüsünü oluşturmaktadır bir yerde. Böyle olması da normaldir aslında. Mezopotamya’da, Lavent’te, Maşrek’te, Roma’da, Bizans’ta, İslam devletlerinin hepsinde ve en bilindik şekliyle Osmanlı’da, Çin’de ve günümüzde de Çek Cumhuriyeti’nde karşı çıkılmadan uygulanan bir yöntem olarak varlığını sürdürmüştür ve sürdürmektedir.

hadim 1

Genelde öyle olduğu düşünülse de hadımı her daim tecavüze karşı bir önlem olarak da görmemek gerekir. Örneğin 19’uncu yüzyıldan önce kiliselerde “kastrat” denilen erkekler bulunurdu. Bunlar özellikle 17’nci ve 18’inci yüzyıllarda kilise korolarında yer alan ve müziğe yetenekli erkek çocuklarının, ergenlik dönemiyle birlikte kutsal sayılabilecek tizlikteki sesleri kaybolmasın diye, kendilerinin ve ailelerinin rızaları alınarak yapılan hadım etme işlemiydi. Ancak başarı oranı yüzde bir ile sınırlıydı ve üreme yeteneklerinin kaybının başarıyla telafi edilememesi intiharı da beraberinde getirebiliyordu. Başarılı olanlar ise çok yüksek bir ücret karşılığında çalışırdı. Aslına bakılırsa kapitalizm öncesinin maaşla çalışan ender elemanlarındandı hepsi de. Özellikle İtalya’da yaygın bir uygulamaydı ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin Mozart ve Rossini özel kastro rolleri yazar, bazı operalarını ise özellikle bu ses aralığı için oluştururlardı. Ta ki İtalya’da Fransız anayasasına geçişle hadım suç sayılana kadar… Kastratlar da 20’nci yüzyılı pek göremeden tarihe karıştı doğal olarak.

Günümüzde artık Senesino’dan da, Farinelli’den de, Caffaralli’den de bahsedemeyiz belki ama hadımı illa müzikte aramaya da gerek yok sanırım. Hatta edebiyatta yüzünü daha belirgin gösterir. Bunu sadece 1913’te yayımlanan “Zifaf Gecesi: Harem Ağasının Muaşşahası” gibi kısa sayılabilecek, anlatımı pek de iyi olmayan novellalarda da görmeyiz. Ronald Duncan’ın oyunlaştırdığı Abélard ve Héloïse’nin çaresiz aşkında da sarsıcı bir tarzda karşımıza çıkar. Çünkü Abélard, Héloïse’den bir çocuğu ve döneminin en tanınmış bilgelerinden olmasına rağmen Héloïse’nin dayısının, adamlarının yardımıyla, bir kuytuda erkekliğini almasıyla yüzünü yasal olanın dışında da gösterir. Edebiyatın derinlerine işler ve dünyanın en büyük aşk hikâyelerinin birinin de göbeğine oturur. Binbir Gece Masallarında da ara ara karşımıza çıkan hadım bir kültür aracı olarak insan uygarlığının vazgeçilmez uygulamalarından biri haline gelir. Hatta aşırılık öyle ileri bir düzeye taşınır ki antik dönemden kalma heykellerin cinsel organlarının kesilmesine kadar götürülür. Belki de bu yüzdendir işkenceye karşı çıkanların bile hadım edilme karşısındaki kanıksamışlığı.

Günümüzde ise birçoğunun ameliyat ya da daha ileri giderek sağaltım olarak gördüğü (ki bu noktada sünnet hadım etmenin hafifletilmiş bir türüdür) hadımı işkence yapan nedir peki?

hadim 2

Kimileri için can alıcı soru bu mu bilmiyorum ama burada sanırım başvurabileceğimiz en iyi kaynaklardan biri Penzer’in Harem isimli eseri olacaktır. Sözü Penzer’e bırakma zamanı da gelmişti zaten. Penzer bu vahşi ameliyatı şu şekilde anlatır:

Göbeğin altı ve baldırlar, aşırı kanamayı önlemek için bandajlarla sarılırdı. Hadım edilecek kişi sırtüstü yatırılır, operasyon bölgesi enfeksiyon riskini azaltmak için acı biber karıştırılmış su ile üç kez yıkanırdı. Ameliyat bölgesi iyice temizlendikten sonra, orağa benzeyen küçük bir bıçak vasıtasıyla testisler ve penis, mümkün olduğu kadar dibinden kesilirdi. (Nasıl olsa toplumun kangrenli bölgesi. Neyse Penzer’in anlatımına devam edelim.) Penisin kökündeki kanala gümüş bir iğne yahut metal bir çubuk sokulur ve idrar akışı geçici bir süre için durdurulurdu. Yara, iltihabı ve kanı emmesi için soğuk su içine yatırılmış kâğıtlarla kapatılır ve üzeri sarılırdı. Sargı tamamlanınca, hadım hemen yürütülür ve daha sonra yatırılırdı. Hasta hem tuvalet ihtiyacını gideremeyeceği hem de yarası nedeniyle büyük acılar çektiğinden, üç gün boyunca su içmesine izin verilmezdi. Ameliyatın üçüncü gününde sargılar açılır ve hasta, idrarının aniden bir şelale gibi akmasından büyük rahatlık duyardı. Hadım idrarını yapabildiyse, tehlikeyi atlatmış olurdu ama eğer yapamazsa idrar kanalları enfeksiyon kapmış ve şişmiş demekti. Birkaç gün sonra acılar içinde ölümün gelmesi artık kaçınılmazdı.

hadim 3Günümüzde ise bu yöntemin yerini yazımın başında da değindiğim gibi ilaç almış bulunuyor. Peki, bu hadımı işkence olmaktan çıkarıyor mu? Ya da düz bir soruyla, lafı eğip bükmeden, suçun yönünü iktidardan bireye doğru yöneltiyor olamaz mı? Veya hadım aracılığıyla şu mesaj verilmiyor mu? “Benim iktidarım o denli büyük ki senin iktidar sandığın erkekliğini bile istediğimde elinden alabilirim. Siz yurttaş da olsanız benim kullarım olmaya devam edeceksiniz.

Bu arada… En sevecenimizin bile göz ardı ettiği hayvanların kısırlaştırılmasının daha fazla vahşet içerdiğini görmezden geldiğimiz de sanılmasın…

Kaynak: N.M.Panzer- Harem, Nil Gün- Sünnet, Murat Bardakçı- Hadım İğnesi, Robert Duncan- Abelard ve Heloise Helikopter yay., Binbir Gece Masalları- YKY

Kara kediden futbol maçı totemlerine, şizofreniden kontrol hissine: Batıl davranış derken?

0

Uğurlu bir eşyanızı sürekli yanınızda taşıdığınız ya da uğurlu sayınıza göre tercih yaptığınız, kara kedi gördüğünüzde saçınızı çektiğiniz ya da yolunuzu değiştirdiğiniz, merdiven altından geçmemeye çalıştığınız, birinin kirpiği düştüğünde dilek tutturduğunuz, ayna kırılınca başınıza kötü bir şey geleceğini düşündüğünüz, kötü bir durumdan bahsederken tahtaya ya da dişinize vurduğunuz, tuttuğu takımın maçından önce belirli ritüelleri yaptığınız, zar atarken belirli kelimeleri söylediğiniz, burç yorumlarınıza göre davranış ya da planlarınızı değiştirdiğiniz oldu mu?

Kişiye, aileye, gruba ya da bir topluma özel ve ya da tüm toplumlarda gözlenen genel birçok batıl davranış örneğiyle listeyi daha da kabartabiliriz. Ancak benim burada paylaşmak istediğim batıl davranışların neler olduğundan çok bilimsel olarak nasıl tarif edildiği ve son yıllarda nasıl incelendiği… (Dolayısıyla batıl inanç ve davranışların burada bahsedilmemiş boyutlarının da olduğu ihtimalini aklınızda bulundurunuz.)

Hemen hemen herkesin hayatının bir döneminde ya da bir alanında batıl inanç ya da davranışlarda bulunduğunu ifade etmekle başlamak pek de yanlış olmaz. Batıl inançla ilgili ilk deneysel araştırmalar Skinner’ın 1948 yılında güvercinlerle yaptığı edimsel koşullama deneyindeki gözlemlerine göre güvercinlerin yiyeceğin görülmesiyle ödül alma arasında ilişki kurarak ödül almalarında “davranış örüntülerinin” etkili olduğuna yönelik geliştirdiği davranışları batıl davranışlar olarak adlandırmasıyla başlıyor.

Batıl inanç konusu bilimsel olarak araştırılmaya başlandığı zamandan bu yana insanlarla yapılan batıl inanç çalışmalarında insanların batıl davranışlarının nedenleri, insanlar için işlevleri, ilişkili olduğu beyin bölgeleri, düşünme, problem çözme, karar verme gibi diğer bilişsel süreçlerle olan ilişkileri incelenmiş. Bunun yanı sıra batıl davranışların kişilik özellikleri, cinsiyet, yaş, kültür, eğitim seviyesi, dini inançlar, medeni durum, çalışıp çalışmama ve sosyoekonomik düzey gibi bireysel farklılıklarına göre düzeyleri ile birlikte psikopatolojik süreçlerle ilişkisi, kumar oynama, spor ve pazarlama alanlarındaki pratiklerine bakılmış. Burada ilk olarak Skinner’ın bu kavramı psikoloji literatürüne kazandıran çalışmasının ardından son yıllarda yapılmış araştırmaların batıl inanç/davranışlara ilişkin ortaya attığı düşünce ve önerilerden bahsedilecektir.

Çevremizle sürekli ve karşılıklı etkileşim halinde olduğumuzu ve çevremizi şekillendirdiğimiz kadar çevremizin de bizim ne zaman ve nasıl davranacağımızı şekillendirdiğini ilk vurgulayan bilim insanlarından olan B.F. Skinner (1904-1990), insan düşünce ve davranışlarının diğer türler arasında oldukça yüceltildiği bir dönemde davranışları edimsel koşullanma teorisiyle açıklamaya çalıştı ve fare-güvercinler gibi hayvan deneylerinin* sonuçlarının insan davranışlarına genellenebilirliğini Pavlov’dan sonra bir kez daha kanıtladı.

Skinner, Ivan P. Pavlov’un (1849-1936) klasik koşullanma teorisinin ardından herhangi bir durumda davranışın peşi sıra gelen belirli sonuçların bu davranışların ortaya çıkmasını sağladığını ileri sürdü çünkü Skinner ödül ve cezaya tepki olarak ortaya çıkan edimsel davranışların gerçek hayattaki insan davranışlarını daha iyi temsil ettiğine inanıyordu. Buna göre; Skinner “kazanım yasası” olarak ifade ettiği ve davranışın ardından gelen ödülün davranışı pekiştirerek öğrenilmesini ve tekrarlanmasını, cezanın ise davranışın ortaya çıkmamasını sağladığını birçok araştırmasıyla gösterdi. Skinner ayrıca bir davranışın pekiştirildikten sonra pekiştirecin geri çekilmesi durumunda, davranışın söneceği diğer bir deyişle davranışın tekrar ortaya çıkma olasılığının sonunda tamamen kaybolana dek yavaşça düşeceği fikrini ortaya attı. Örneğin; kendisinin icat ettiği Skinner Kutusunda serbestçe dolaşan fare manivelaya bastığında ödül olarak yiyecek aldığında bir kez daha yiyecek almak için bu manivelaya tekrar basıyordu. Ancak ileriki aşamalarda manivelaya bastığında yiyeceği almadığında basma davranışı azalıyor ve sönüyordu.

Kendisinin de belirttiği üzere gerçek hayatta davranıştan sonra gelen ödül ve cezalar –laboratuar ortamında kontrol edildiği gibi– hemen davranışın ardından gelmeyebiliyor. Bu nedenle Skinner laboratuvar ortamında sınadığı düşüncelerini gerçek hayat koşullarındaki geçerliliğini göz önünde bulundurarak pekiştirme tarifelerini de araştırmalarına katıp çalışmalarını genişletme yoluna gitti. Sabit oranlı ve sabit aralıklı olarak adlandırdığı bu pekiştirme tarifelerinde sabit aralıklı pekiştirmede davranışlarının hemen ardından pekiştirilen hayvanlarla davranışlarının ardından örneğin 4 dakika geçtikten sonra pekiştirilen hayvanların tepkilerini inceledi. Davranış ile pekiştirme arasındaki süre azaldıkça hayvanın tepki sayısının arttığı, bu süre uzadıkça ise tepki sayısının azaldığını gözlemledi. Bununla birlikte pekiştirme sıklığının sönmeyi etkilediği ve davranışın sabit aralıklı olarak pekiştirilmesinin davranışın hemen tepkinin ardından pekiştirildiği duruma göre sönmesinin daha geç ve zor olduğunun sonucuna vardı.

Sabit oranlı pekiştirmeyle ise hayvan belirli bir davranışı yapma sayısına göre pekiştireç aldığında örneğin; hayvanın pekiştireç alması için o davranışı 50 kez yapması gerektiğinde pekiştireçlerin sabit oranlı olarak verilmesinin sabit aralıklarla verilmesine göre davranışı arttırdığını ve bu durumun insanlarda da geçerli olduğunu keşfetti. Diğer pekiştirme tarifelerini ise değişken oranlı, değişken aralıklı ve karma tarifeler olarak adlandırdı ve değişken oranlı tarifenin değişken aralıklı pekiştirme tarifelerinden daha fazla tepki çıkardığını gözlemledi. Dolayısıyla pekiştireç sonrasında edimsel tepkilerin ortaya çıkması beklenen bir durumdu ancak Skinner 1948 yılında yayınladığı bu makalesinde güvercinlere 15 saniye sabit aralıklarla yiyecek pekiştirecini verdiği deneyinde güvercinlerin sadece edimsel tepki verip vermemesini değil nasıl tepkiler verdiklerinin de incelenmesi gerektiğini öne sürdü çünkü güvercinlerin garip bir şekilde davrandığını gözlemlemişti.

Skinner, 8 güvercinle yaptığı bu deneyinde ödülü güvercinlerin herhangi bir davranışına bağlı olarak vermemişti. Güvercinler deney öncesinde normal ağırlıklarının yüzde 75’ine düşecek kadar aç bırakılmış böylelikle yiyecek arama davranışı sergileyebilmeleri için motive edilmişlerdi. Skinner kutusunda uygulanan deneyde kutudaki yemek kapları, güvercinin ne yaptığından bağımsız olarak her 15 saniyede bir tepsiye yem taneleri bırakacak şekilde ayarlanmış ve güvercinler tek tek birkaç dakika deney kafesine bırakılarak ne yaparsa yapsın 15 saniyede bir ödül almıştı. Sonuçta sekiz güvercinden altısında güvercinlerin davranış repertuarında olmayan davranışları sergiledikleri gözlendi. Öyle ki güvercinlerden biri kafesin etrafında saat yönünün tersine dönmeye ve pekiştireçler arasında iki veya üç tur atmaya koşullanırken diğeri sürekli kafasını kafesin üst köşelerinden birine doğru itmeye başlamıştı. Üçüncü güvercin sanki kafası görünmez bir çubuğun altında ve çubuğu kaldırıyormuş gibi tekrarlayan bir savurma tepkisi geliştirmişti. Başka iki güvercin başlarının ileriye uzanıp sağdan sola keskin bir hareketle sallama ve daha yavaş bir şekilde geri dönme şeklinde seyreden bir baş ve vücut sarkaç hareketi geliştirmişti. Bir diğeri ise yere değmeden ama yere doğru, yarım gagalama veya fırçalama hareketlerine koşullanmıştı.

Skinner, bu davranışların güvercinlerin pekiştirecin görünmesiyle davranış arasında rastlantısal bir bağ kurması nedeniyle ortaya çıktığını belirtti ve güvercinlerin bu davranışlarını batıl davranışlar olarak adlandırdı. Buna göre güvercinler ödülün gelişini kontrol ettiklerine ilişkin bir sanrı (illusion) geliştirerek ödül ile davranış arasında aslında orada olmayan bir bağ kuruyor ve ödülü tekrar elde etmek için batıl davranışları tekrarlıyordu.

İllüstrasyon: Diana Quach/Vocativ
İllüstrasyon: Diana Quach/Vocativ

İnsanlarda da batıl davranışların ortaya çıkmasında aynı sürecin işlediği düşünülüyor. Belirsiz durumlarda bireyler belirli sonuçları elde etmek için alakasız nesne veya davranışlarla bu sonuçlar arasında nedensel bir ilişki olduğuna inanıp bu nesne veya davranışlar aracılığıyla durumun sonuçlarını lehlerine olacak şekilde kontrol edeceklerini düşünüyorlar (Wright ve Erdal, 2008). Belirsizlik hipotezine göre batıl inanca sahip olan insanlar olay ya da durumların kısmen kontrol edilebildiğini kontrol edilemeyen taraflarının da şansa ya da tesadüfe (chance) bağlı olduğuna inanıyorlar. Bu hipoteze göre insanlar durumun sonuçlarını ne kadar yüksek oranda tesadüf ya da şansa bağlarlarsa batıl davranışların o durumu kontrol altına almaya yarayacağını düşündükleri için bu davranışları sergilemeye daha fazla meyilli oluyorlar (Burger ve Lynn, 2005).

Batıl davranışların işlevi ve evrimsel yaklaşım

Whitson ve Galinsky (2008), kontrol hissinin psikolojik olarak iyi olmada önemli bir yere sahip olduğunu ve gerçekte kontrolü sağlayamayan bireylerin kontrolü batıl inançlarla algısal olarak kazanmaya çalıştıklarını iddia ediyor. Buna göre bireyler uyaranlar arasında anlamlı ilişkiler kurmaya başvurarak algısal bir kontrol kazanıyor. Ancak kişiye anlamlı gelen ve kontrol hissi veren bu ilişkiler yanlış ilişkileri algılama, batıl ritüeller geliştirme, hayali figürler görme, komplo teorilerini benimseme gibi ilişkiler de olabilmektedir.

Batıl davranışların bireylerin kendilerine yönelik algılarını ve zor durumlarla başa çıkma becerilerini nasıl etkilediğini inceleyen çalışmalar da mevcut. Wright ve Erdal (2008), belirsiz durumlarda batıl davranışlar sayesinde kontrol kazanmanın bireylerin öz yeterliliklerini arttırmasını sağlarken kontrol kazanma girişiminde bulunmamanın düşük öz yetersizlik hissine ve hatta öğrenilmiş çaresizliğe yol açacağını öne sürdü. Yazarlar batıl davranışların derecelerinin görevin zor ve belirsiz oluşuna göre değişeceğini iddia ettikleri çalışmalarında yüksek yetenekli ve düşük yetenekli beyzbol oyuncularının batıl davranışlarını incelediler. Bulgular yüksek yetenekli oyuncuların daha zor durumlarda anlamlı derecede daha fazla batıl davranış sergilediğini düşük yetenekli oyuncularınsa düşük zorlukta olan durumlarda daha fazla batıl davranış sergilediğini ortaya çıkardı. Sonuçlar düşük yetenekli bireylerin yüksek zorluktaki görevlerde çabalamaktan vazgeçtiklerini ve öğrenilmiş çaresizliğe benzer davranışlar sergilediklerini gösteriyor.

Damish ve arkadaşları (2010), şans eşyalarıyla birlikte bellek oyunu ve anagram oluşturma göreviyle test edilen katılımcıların şans eşyaları kendilerinden alınıp diğer odaya götürülen katılımcılardan daha iyi performans sergilediklerini ve öz yeterlilik düzeylerinin daha yüksek olduğunu bildirdiklerini gözlemledi. Sonuçlar bireylerin anlam yükledikleri nesnelerin yanlarında olmasının onların duruma ilişkin kontrolünü sağlayarak kendilerini durumlarla başa çıkma konusundaki yeterlilik algılarını olumlu yönde etkilediğini gösteriyor. Ancak bazı araştırmalarda katılımcıların çoğu her ne kadar batıl davranış sergileseler de bunların sonuçları olumlu yönde etkileyeceğine ilişkin inançlarının zayıf olduğunu bildirmişler (Burger ve Lynn, 2005; Rudski ve Edwards, 2007).

“Bireyler batıl davranışların sonuca etkisi olmayacağına inanmalarına rağmen neden bu davranışları sergilemektedirler?” sorusuna Foster ve Kokko (2012), batıl davranış sergilemenin her organizmanın doğasında olduğunu ve durumlar arasında yanlış bağlantılar kurularak oluşturulmuş olsa bu davranışlar organizmanın hayatta kalmasını ve üremesini devam ettirdiği sürece nesilden nesile aktarılacağı şeklinde yanıt veriyor.

Etkili olacağına inanılmadığı halde batıl davranışların sergilenmesi, Skinner’ın iddia ettiği gibi bireylerin durumlar arasında aslında orada olmayan nedensel ilişki kurmasından daha başka süreçlerin işleyebileceğini akla getirmiş. Nitekim bireylerin bir davranışı yapmaya geçmiş deneyimleriyle kıyaslayarak karar vermelerinin doğru davranışı seçme ihtimallerini arttırdığı öne sürülüyor (Beck ve Forstmeier, 2007). Batıl davranışların önceden deneyimlendiğinde bireye yarar sağlamış olmasının bu batıl davranışların tekrarlanmasında ve sürdürülmesinde etkili olduğu belirtiliyor (Foster ve Kokko, 2012).  Dolayısıyla evrim yaklaşımına göre batıl davranışlar bireyin çevresine adapte olabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan stratejileri öğrenmesidir. Bireyler bir durum hakkında karar verip eyleme geçmek için yeterli bilgiye sahip olmadıklarında ya da durumun altında yatan nedenler direk olarak gözlemlenemediği zaman bu boşlukları doldurmak için batıl inançlar geliştiriyor. Bununla birlikte batıl inançların oluşması için üç muhtemel açıklama olabileceği öne sürülüyor. Bunlardan ilki batıl inançların bireyin kendisi tarafından yaratılabileceği, ikincisi kültürel olarak ortak yaşantılarla ya da son olarak genetik olarak miras alınabileceği ihtimali…

Batıl inanç ve davranışlara ilişkin bireysel farklılıklar olduğu kadar kültürel farklılıklar da bulunuyor. Torgler (2007), batıl inancı kişilerin doğum sırasındaki burca, falcıların geleceği görebildiklerine ve şans eşyasının bazen şans getirdiğine ilişkin inançlarına göre değerlendirdiği çalışmasında Uluslararası Sosyal Anket Programının sağladığı 17 farklı ülkeden 30 yaş ve üzerinde 17 bin 867 kişinin verilerini kullanarak batıl inancın cinsiyet, yaş, medeni durum, çalışma durumu, sosyoekonomik durum ve dini inanç ile ilişkisini incelemiş. Analizler yaş yükseldikçe batıl inancın azaldığını, kadınların erkeklere göre daha fazla batıl inanca sahip olduğunu, düşük sosyal seviyede olanların batıl inançlarının da düşük olduğunu, eğitim seviyesi yüksek olanların batıl inançlarının düşük olduğunu, işsizlerin daha yüksek batıl inanca sahip olduğunu ayrıca dul, boşanmış ve ayrı yaşayan kişilerin bekarlara göre batıl inançlarının daha güçlü olduğunu gösteriyor.

Batıl inançlar ile büyüsel ve paranormal inançların tanımları son zamanlarda daha da belirginleşip birbirinden ayrışmaya başlamışsa da bu kavramların birbirleriyle ilişkili olduğu düşünülerek birbirinin yerine kullanıldığı araştırmalar görmek mümkün. Örneğin; Tenkoranga ve arkadaşlarının (2011), Ghana demografik ve sağlık anket verilerini kullanarak hiç evlenmemiş kadın ve erkeklerin AIDS’in büyüsel yollarla yayıldığına ilişkin batıl inançla bu bireylerin cinsel karar vermeleri arasındaki ilişkiyi inceledikleri çalışmalarında AIDS’in büyüsel yollarla yayıldığına inanan kadın ve erkeklerin son cinsel birleşme sırasında kondom kullanmadıklarını gözlemledi. Batıl, büyüsel ve paranormal inançları yüksek olan kişilerin şüpheci (skeptic) olan kişilerden farklı olarak daha çok içgüdüsel düşüncelerle hareket ettiği ve daha az analitik düşündükleri aynı zamanda emosyonel olarak daha istikrarsız olduklarını gösteren çalışmalar (Lindeman ve Aarnio, 2007) bunun nedenlerini açıklıyor sanıyorum. Diğer bir deyişle batıl inanç vb. algısal bir kontrol duygusu yaratırken aynı zamanda sorumluluğun bireyin kendi üzerinden kader, büyü vb. durumlara aktarılmasını da kolaylaştırıyor gibi…

Dini inanç ve paranormal inanç arsındaki ilişkiyi inceleyen Aarnio ve Lindeman (2007), dini inancı düşük olan şüpheci grubun paranormal inancının da düşük olduğunu, dini inancı yüksek olan paranormal grubun paranormal inancının da yüksek olduğunu gözlerken dini inancı yüksek olan dini inanç grubunun paranormal inancının düşük olduğunu gözlemiş. Paranormal ve her iki inancın da gözlendiği grup olumsuz hayat olaylarını diğer gruplardan anlamlı derecede daha fazla rapor etmişlerdir. Torgler (2007), kişilerin dini inançlarının kiliseye gitme, kilise aktivite ve organizasyonlarına katılma, gönüllü organizasyonlarda yer alma ve kendilerini ne kadar dini tanımladıklarına ilişkin bilgilerle değerlendirdiği çalışmasında dini inancı yüksek olanların batıl inanç düzeylerinin düşük olduğunu belirtiyor.

Eğitim, spor, kumar oynama ve pazarlamada batıl davranışlar

Belirsizlik hipotezinde öne sürüldüğü gibi kontrolün az ve becerilerin yetersiz olduğu koşullar risk durumu içeriyor ve batıl davranışlar devreye giriyor. Bunlar tahmin edileceği üzere spor karşılaşmaları, kumar ve sınavlar batıl davranışların en fazla ortaya çıktığı durumları teşkil ediyor. Rudski ve Edwards (2007), 111 üniversite öğrencisiyle yaptığı çalışmasında katılımcıların sportif faaliyetlerde dans ve sınavlara göre daha fazla batıl inanç sergilediğini ayrıca görevin zorluk derecesi ve sonucun önemi arttıkça batıl inançların daha da arttığını ve bununla birlikte katılımcıların görev için hazırlıkları yetersizken batıl davranışlarının daha yüksek olduğunu gözledi.

Lindeman ve Aarnio (2005) ise meslek okullarına ve üniversiteye giden öğrencileri analitik ve sezgisel düşünme, cinsiyet, eğitim seviyesi ve süresi ve eğitim alanlarına göre paranormal inanç düzeylerinin farklılaşıp farklılaşmadığını inceledi. Sonuçlar üniversite öğrencilerinin paranormal inançlarının meslek okulu öğrencilerinden daha düşük olduğunu ve daha çok analitik düşündüklerini gösteriyor. Tıp ve psikoloji öğrencilerinin en düşük, eğitim ve ilahiyat fakültesi öğrencilerinin ise en yüksek düzeyde paranormal inançlara sahip olduğu belirtildi. Katılımcıların yaşamları boyunca aldıkları eğitim süresi arttıkça paranormal inançlara sahip olmanın potansiyelinin düştüğü gözlenirken sezgisel düşünme stiline sahip olanların paranormal inançlarının yüksek olduğu gözlendi. Diğer yandan özellikle futbolda hem oyuncu hem taraftarın (Ofori ve ark., 2012) ayrıca golf (Churchil ve ark., 2015) slot makinesi (Kotzer, 2013), bingo (Bingham ve Griffiths, 2005), mahjong (Ohtsuka ve Chan, 2010) oyuncularının yüksek düzeyde batıl davranışlar sergilediği diğer araştırma bulguları arasında yer alıyor.

İnsanlar yeni alacakları bir eşyanın, arabanın ya da evin kendisine iyi geleceğini düşünerek bedelini ödüyor. Batıl inanç temelinde yapılan satın alma tercihleri kişilerin yeni alacakları eşyalarla olan duygusal bağını da kurmasında etkili olabilir. Günlük hayatta karşılaştığımız birçok durumda kullanılan eşyaların şans, uğur getirdiğine ya da yardım ettiğine olan inanç tüketilen ürünlerle de eşleştirilmesi mümkün (Hamerman ve Johar, 2013). Örneğin; belirli bir içeceği içtiğinde kişinin tuttuğu takımın maçı kazanması bir sonraki maçlarda kişinin aynı içeceği tüketme ihtimalini arttırıyor. Diğer yandan Fortin ve arkadaşları (2014), Kuzey Amerika’da yaşayan göçmen Çinlilerin ev satın alma seçimlerini incelemiş ve adres numarası Çinlilerin uğurlu sayı kabul ettiği 8 rakamıyla biten evleri değerinin yüzde 2,5 üzerinde, 4 ile bitenlerin ise değerinin yüzde 2,2 altındaki fiyata satın aldığını tespit etmiş. Dolayısıyla pazarlama sektörünün de bu inançları kullanma olasılığının yüksek olduğunu fark etmek önemli.

Batıl davranışlar ile ilişkili psikopatoloji ve beyin bölgeleri

Önceki araştırmalarda batıl inanç ve davranışların kontrol yetersizliğinden kaynaklanan kaygının azalmasında, kişinin öz yeterlilik hissinin yükselmesinde ve çevresine adapte olmasında etkili olduğu ileri sürülmüş. Son yıllarda batıl yaşantıların depresyon, intihar eğilimi, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ve şizofreni ile ilişkileri de incelenmeye başlanmış durumda. Garcia Montez (2006), halihazırda ses halüsinasyonları olan, hiç ses halüsinasyonu deneyimlememiş ve ses halüsinasyonları tedavi edilmiş şizofreni hastaları, OKB tanısı almış hasta gruplarının batıl inanç düzeylerini karşılaştırmış. Analizler sonucunda OKB grubu ile halihazırda ses halüsinasyonları olan şizofreni grubunun batıl inanç puanlarının diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek bulunduğu tespit edildi. Diğer yandan depresyon ve şizofreniyle ilgili son yıllarda yapılan çalışmalar kontrol sanrıları ve öğrenilmiş çaresizlik üzerine odaklanıyor (Blanko ve ark., 2009; Balzan ve ark., 2013).

Şizofrenideki sanrı oluşumunun altında yatan mesolimbik dopamin sistemdeki kaotik aktivasyonun batıl inanç koşullanmasıyla ilişkili olabileceği öne sürülmüş (King ve ark., 1984; Shaner 1999). Şizofrenlerdeki sanrı oluşumunun batıl inanç ile ilişkili olabileceği düşüncesiyle akut ve kronik ketamin (anastezide kullanılan sadatif, ağrı kesici madde) kullanımında batıl koşullanmayı araştırıldığında sonuçlar kronik ketamin kullanımının batıl şartlanmaya olan eğilimi arttırdığını göstermiş (Freeman ve ark., 2009). Dolayısıyla madde kullanımında batıl inanç geliştirme olasılığı da göz önünde bulundurulmalı.

Son olarak temporal lob epilepsisinin mistik, dini, paranormal öğelerle aşırı meşgul olması ve tesadüfleri duyu ötesi nedenlere bağlama ile karakterize olan duyusal limbik aşırı bağlanma sendromuna (sensory limbic hyperconnectionism) yol açtığı biliniyor (Bear, 1979). Batıl davranış ile batıl inancın beyinde farklı bölge ve sistemlerle işletildiği bundan dolayı da obsesyon (takıntılı düşünce) ve kompulsyonların (takıntılı davranış) batıl inanç ve davranışlar arasındaki paralelliklerin araştırılması için önce batıl inanç ve batıl davranış kavramlarının ayrımının yapılması gerekiyor (Brugger ve Viaud-Delmon, 2010). Ayrıca batıl inancın beyindeki yerini tespit etmeye ilişkin yapılan beyin görüntüleme çalışmaları batıl inançlı katılımcıların sağ orta superior frontal gyrusunda diğerlerine göre daha fazla aktivasyon gözlendiğini belirtiyor (Rao ve ark., 2013). Sonuç olarak batıl inancın normal bir bilişsel süreç mi yoksa beyin ya da biliş fonksiyonlarındaki bozukluktan kaynaklanan nöropsikolojik bir durum mu olduğu konusunda yeni araştırmalara ihtiyacımız var.

Eğer varsa batıl inançlarınız öz yeterliliğinizi yükseltecek kadar olsun dilerim!

*Hayvan deneylerini hangi sebepten olursa olsun onaylamıyoruz.

Kaynaklar:

-Aarnio, K. & Lindeman, M. (2007). Religious People and Paranormal Believers Alike or Different?, Journal of Individual Differences, 28, 1, 1–9. doi: 10.1027/1614-0001.28.1.1
-Balzan, R. P., Delfabbro, P. H., Galletly, C. A. & Woodward, T. S. (2013). Illusory Correlations and Control Across the Psychosis Continuum The Contribution of Hypersalient Evidence-Hypothesis Matches, The Journal of Nervous and Mental Disease, 201, 4.
-Bear, D.M. (1979). Temporal lobe epilepsy– a syndrome of sensory-limbic hyperconnection, Cortex, 15, 357-384.
-Beck, J. & Forstemer, W. (2007). Superstition and Belief as Inevitable Byproducts of an Adaptive Learning Strategy, Human Nature, 18, 1, 35-46.
-Bingham, C. & Griffiths, M. D. (2005). A Study of Superstitious Beliefs Among Bingo Players, Journal of Gambling Issues, 13.
-Blanco, F., Matute, H. Vadillo, M. A. (2009). Depressive Realism: Wiser Or Quieter?, The Psychological Record, 59, 4, ProQuest Hospital Collection, 551.
-Burger, J. M., & Lynn, A. L. (2005). Superstitious Behavior Among American and Japanese Professional Baseball Players, Basic And Applied Social Psychology, 27, 1, 71–76.
-Brugger, P. & Viaud-Delmon, I. (2010). Superstitiousness in obsessive-compulsive disorder, Dialogues in Clinical Neuroscience, 12,2.
-Churchilla, A., Taylora, J. A. & Parkesb, R. (2015). The creation of a superstitious belief regarding putters in a laboratory-based golfing task. International Journal of Sport and Exercise Psychology, 13, 4, 335–343, http://dx.doi.org/10.1080/1612197X.2014.982675
-Damisch, L., Stoberock, B. & Mussweiler, T. (2010). Keep your fingers crossed! How  superstition improves performance, Psychological Science, 21, 7, 1014-1020.
-Fortin, N. M., Hill, A. J. & Huang, J. (2014). Superstition In The Housing Market, Economic Inquiry 52, 3, 974–993. doi:10.1111/ecin.12066
-Foster, K.R., & Kokko, H. (2009). The evolution of superstitious and superstition-like behaviour, Proceedings of the Royal Society B, 276, 31-37.
-Freeman T. P., Morgan, C. J. A., Klaassen, E., Das, R. K., Stefanovic, A., Brandner, B. & Curran, V. H. (2009). Superstitious conditioning as a model of delusion formation following chronic but not acute ketamine in humans, Psychopharmacology, 206, 563–573 doi 10.1007/s00213-009-1564-x
-Garcia-Montes, J. M., Perez-Alvarez, M., Balbuena, C. S., Garcelan, S. P. & Cangas, A. J. (2006). Metacognitions in patients with hallucinations and obsessive-compulsive disorder: The superstition factor, Behaviour Research and Therapy, 44, 1091–1104. doi:10.1016/j.brat.2005.07.008
-Hamerman, E. J. & Johar, G.  (2013). Conditioned Superstition: Desire for Control and Consumer Brand Preferences, Journal of Consumer Research, 13-12.
-King, R., Barchas, J.D. & Huberman, B.A. (1984). Chaotic behavior in dopamine neurodynamics, Proc National Academic Science USA 81, 1244–1247.

-Kotzer, J. H. (2013). The Effect of Conditioned, Gambling-Induced, Superstitious Behaviour, The Huron University Collage Journal of Learning and Motivation, 51, 1.
-Lindeman, M., & Verkasalo, M. (2005). Measuring values with the short Schwartz’s value survey. Journal of Personality Assessment, 85, 170–178.
-Lindeman, M. & Aarnio, K. (2007). Superstitious, magical, and paranormal beliefs: An integrative model, Journal of Research in Personality, 41, 731–744.
-Ofori, P. K., Biddle, S. & Lavallee, D. (2012). The Role Of Superstition Among Professional Footballers In Ghana, Athletic Insight, 4, 2.
-Ohtsuka, M. K. & Chan, C.C. (2010). Donning red underwear to play mahjong: superstitious beliefs and problem gambling among Chinese mahjong players, Gambling Research, 22, 1, 18-33.
-Rao, L., Zheng, Y., Zhou, Y. & Li, S. (2013). Probing the Neural Basis of Superstition, Brain Topogr, 27, 766–770. doi: 10.1007/s10548-013-0332-8.
-Rudski, J.M. & Edwards, A. (2007). Malinowski goes to college: Factors influencing students’ use of ritual and superstition, The Journal of General Psychology, 134, 4, 389-403.
-Shaner, A. (1999). Delusions, superstitious conditioning and chaotic dopamine neurodynamics. Medical Hypotheses, 52, 119–123.
-Skinner, B. F. (1948). Superstition in the pigeon. Journal of Experimental Psychology, 38, 168-172.
-Tenkoranga, E.Y.,  Gyimahb, S. O.,  Maticka-Tyndalec, E. & Adjeib, J. (2011). Superstition, witchcraft and HIV prevention in sub-Saharan Africa: the case of Ghana, Culture, Health & Sexuality, 13, 9, 1001–1014.
-Torgler, B. (2007). Determinants of superstition, The Journal of Socio-Economics, 36, 713–733.
-Whitson, J. A. & Galinsky, A. D. (2008). Lacking control increases illusory pattern perception, Science, 322, 115–117.
-Wright, P., & Erdal, K.J. (2008). Sport superstition as a function of skill level and task difficult. Journal of Sport Behavior, 31, 2, 187-199.

Perdesiz Sahneler: Sahnedeki bağımsız hareketin alternatif hikâyesi

0

Türkiye’de başını Emek Sahnesi, D22, İkincikat, Kumbaracı50 gibi tiyatro topluluklarının çektiği alternatif sahneler ve bağımsız tiyatroların serüvenini kendine has sorularıyla anlatacak olan Perdesiz Sahneler belgesel projesi prömiyer için gün sayıyor. Bugünkü sanat anlayışı içinde, çerçevelerle sınırlandırılmak istenen tiyatronun başarmaya çalıştıklarını anlayabilmek için 28 Mayıs’ta İKSV’de ilk gösterimini yapacak olan Perdesiz Sahneler’den ısrarla söz etmemiz gerekiyor.

Perdesiz Sahneler

Küçük ve kendi içine yönelmek zorunda bırakılmış sahnelerin sayısının çoğalması ve bilinirliğinin artmasıyla “alternatif” kavramının getirdikleri ve toplumdaki algılanış biçimi üzerine tiyatro çevrelerinde sıkça tartışmalar ve fikir alışverişleri yapıldı. Öyle ki, bu tiyatro toplulukları “Alternatif sahne ve bağımsız tiyatrolar vardır!” diyerek bir açık mektup yayınlamak durumunda bile kalmışlardı. Tiyatro mirasını reddetmeksizin ana akım tiyatrodan uzak oluşları, geleneksel çizginin ötesinde yeni şeyler denemeleri ve her türlü ticari kaygıdan kaçınarak çoğunlukla maddi desteğe sahip olmadan yaptıkları tiyatroyla “alternatif” olarak anılan bu sahneler seyirciyle kurdukları yakın diyalog sayesinde sınıf ayrımına kapılmadan sanat yapmayı başarıyor. İşte içlerinde oyunlarını sahnelemeye devam edebilmek için tiyatro oyuncuları ve emekçileriyle beraber konser düzenleyen sahnelerden tutun da, 10’larla ifade edilebilecek kadar az koltuk kapasitesine sahip tiyatrolara kadar pek çok grubun bulunduğu bu alternatifleşme hareketine ışık tutacak Perdesiz Sahneler.

Belgeselin yapımcı ve yönetmenliğini üstlenen Hakan Dursun, kendi cümleleriyle “Sahnedeki alternatifleşme hareketinin tarihsel çerçevesini çizmek için geçmişe, geleneksel Türk tiyatrosuna kadar uzanmayı; cumhuriyetten günümüze kadar nasıl bir seyir izlediğini gözler önüne sermeyi” ve günümüzdeki alternatif tiyatro gruplarının fiziksel var olma sorunları ve sanatsal yaratım süreçlerine dair bakış açıları, hedefleri ve söylemek istediklerinin tiyatro sanatına ve günümüz toplumuna etkilerinin neler olduğunu ortaya koymayı” istiyor Perdesiz Sahneler’de. Çekimleri için İstanbul ve Ankara’da 30’dan fazla tiyatro grubu ve 70’e yakın oyuncu ve akademisyenle görüşülen Perdesiz Sahneler’de yakından tanıdığımız Mert Fırat, Erkan Can, Sevinç Erbulak, Yiğit Sertdemir, Iraz Yöntem, Bahtiyar Engin, Engin Alkan, Sarp Aydınoğlu gibi isimler de yer alıyor.

Erkan Can
Erkan Can

“Türkiye’de sansür var mı?”, “Alternatif sahnelerin kurumsal tiyatrolardan farkları nelerdir?”, “Alternatif sahnelerin seyirci profili ve sayısı nasıldır?”, “Alternatif tiyatronun yaşadığı zorluklar nelerdir?” gibi pek çok soruya cevap aranan belgesel sayesinde, her şeyin şeffaf olduğu alternatif tiyatronun hali hazırda zaten sahip olmadığı “perde”nin arkasını da göreceğiz.

Sevinç Erbulak
Sevinç Erbulak

Teaserına buradan ulaşabileceğiniz Perdesiz Sahneler’in bağımsız sahnelerin gerekliliğinin anlaşılması, hak ettiği desteği bulabilmesi ve temellerinin sağlamlaştırılabilmesi için oldukça önemli bir sorgulama ve adım olduğunu düşünüyor, alternatif ve bağımsız sahneler kadar özgür olan bu projeye tüm kalbimle başarılı bir yol diliyorum!

Mert Fırat
Mert Fırat

Ekolojik problemlere karşı bireysel önlemlerin değeri ve sorunları

Ekoloji konusunda bilinç, son yıllarda görünür bir biçimde artmaktadır. Gerek doğa konusunda duyarlı gruplardaki aktivistlerin gerek doğa temelli toplumsal hareketlerin artması, ekolojiye dair konularda artan hassasiyeti göstermektedir. Tüm bunlar umut verici görünmekle birlikte, gerçekten neye tekâbül ettiğini, yarattığı etkiyi ve barındırdığı tehlikeleri ele almak gereklidir.

“Sıfır Atık”¹ yaklaşımları ekolojik problemlerin çözümünde popüler bir yaklaşım haline gelmeye başladı. Bu yaklaşımlar, temelde, poşet, plastik vs. atıkların yerine sürekliliği olan alışveriş çantaları, cam kavanozlar, dayanıklı plastikler ve atıkların dönüştürülmesi vb. önlerimi içermektedir. Yaklaşım heyecan verici olmakla birlikte, çevre problemlerine yapacağı katkıların yeterliliği düşündürücüdür. Satın alıp tüketip atmanın rahatlığının yerine sürdürülebilirliğe ufak da olsa bir katkıda bulunmak onurlu bir davranış olmakla birlikte, problemin özüne odaklanma noktasında bazı problemleri içince barındırmaktadır. Bunları sıralamak gerekirse;

  • Çözümün insan bilincine / bilinçlenmesine indirgenme riski
  • Çözüm yollarının bir sermaye birikim nesnesi dönüştürülme ihtimali
  • Problemin büyüklüğü karşısında küçük önlemlerin abartılma ihtimali

Elbette insan faaliyetinin dışında bir gerçeklik düşünülemez. Büyük kitlelerin, sıfır atık gibi yaklaşımlar çerçevesinde harekete geçmesi, pek çok sorunu çözecektir. Ama sorun şu ki; toplumdaki bireylerin bu bilince ulaşmasını sağlamanın yolları nelerdir? İnsanın bilinci maddi hayatındaki ilişkilerinden ne kadar bağımsızdır? Unutmayalım ki kapitalizm var olduğu günden itibaren doğayı yok ediyorken, doğa bilincinin yükselmesi, bu yok oluşun günlük yaşamımıza dokunmaya başlamasıyla birlikte mümkün olmuştur. Bu bakış açısından alınacak tedbirler günlük hayatın içine gömülenmelidir. O noktada iş sivil toplum ve devlete düşmektedir. Böylesi uygulamalar için Almanya örneği ilham verici görünmektedir. Poşetlerin para karşılığında verilmesi, plastik su şişelerin para karşılığında iadesi gibi uygulamalar ile geri dönüşüm bilincinin yerleşmesi noktasında üretken adımlar atılmalıdır. Zira maddi yaşamın ilişkilerinden arındırılmış, sadece bilinçlendirmeye yönelik çabaların verimsiz bir romantizm olarak kalma ihtimali yüksektir.

Sosyolog David Harvey, Kapitalizmin Sonu adlı kitabında, bizi önemli bir tehlikeye karşı uyarmaktadır: Çevre faciaları felaket kapitalizmi için tatlı bir kar fırsatı yaratır (s.253). Aktivistlerin, çevre gruplarının ve bilim insanlarının bulduğu çözümler ve alternatifler,  sermaye birikiminin bir nesnesine dönüştürülebilir.

Örneğin, sıfır atık yaklaşımındaki poşet yerine alışveriş torbası vurgusu, süpermarketlerin indirimli (Dünya’yı kurtarın logolu) alışveriş torbası satışlarıyla gölgelenmektedir. Tuvalet kâğıdı üretmek için orman üreten firmalar, kendi ekolojilerini yaratıp gerçek doğaya (sanayi için üretilen ağacın gerçek doğanın parçası olmadığı söyleminin garipliğine rağmen) zarar vermediği şeklinde reklamlarla, radikal yaklaşımların (firmanın ürünlerini kullanmamak gibi) önünü kapatabilmektedir.

Sermaye grupları kurdukları ve fonladıkları çevre grupları üzerinden yaptıkları reklamlar ile doğa felaketlerindeki payını gizlemektedir. Harvey’in de ifade ettiği şekliyle, bugüne kadarki doğa hareketleri sorunu çözebilecek bir ışık doğuramamıştır. Sorunu çözmek için önce sorunun analizi gerekmektedir. Sermaye ve doğa felaketleri arasındaki bağ düşünüldüğünde, ekolojik hareketi doğası gereği anti-kapitalist olmak durumundadır. Bu bağlamdan kopuk tüm tedbirler, gizemli bir şekilde, doğayı yok eden sermaye gruplarını/etkenleri güçlendirebilir. Kapitalizm içinde kalarak doğayı korumak çamur içinde patinaj yapmaya benzer. Adorno’nun ifade ettiği gibi “Yanlış hayat doğru yaşanmaz”.

Son olarak, yukarıdaki iki konu ile bağlantılı olarak, bireysel önlemlerin çözümü getireceğine dair beklentilerin abartılmaması gerekmektedir. “Aptallıklar Çağı” adlı belgeselde, karbon ayak izini düşürmek için çabalayan aile, iki eyalet arasında yapılacak bir uçak yolculuğu sırasında tükettikleri karbon miktarının, bütün bir yıl boyunca büyük bir dikkatle azalttığı karbon miktarından çok daha fazla olduğunu ifade etmektedir. Görülen o ki, böylesi makro bir soruna bulunacak çözümler de aynı büyüklükte olmak durumundadır. Aksi durumda, aldığımız tüm önlemler bir çırpıda heba olabilir.

Peki, yazıda kastedilen bireysel önlemlerin terk edilmesi midir? Elbette hayır. “Sıfır atık” gibi bireysel çabalar hem bilinç oluşturma hem de çözümü getirmese de problemin bir parçası olmama noktasında oldukça değerlidir. Burada kast edilen, tüm bu çabaların, sorunu yaratan kaynakların bir parçası haline getirilebilme tehlikesidir. Bu tehlikelerin farkına varılması, çözümlenmesi ve bireysel tedbirlerin bu doğrultuda şekillendirilmesi, doğa hareketlerinin etkinliğini arttırmada üretken yollar açabilir.

¹Konu ile ilgili bilgi için bkz.

Hastalığın ilacı mı, ilacın hastalığı mı?

hastaligin ilaciDr. Knock’ın hikâyesini bilir misiniz? Dr. Knock mesleğine ilk adımı Fransa’nın küçük bir köyünde atmıştı. Ama öyle bir köy düşünün ki, herkes gayet sağlıklı. Hâl böyle olunca köy halkı bir türlü genç doktorun kapısını çalmadı. Genç doktor bu durumu çok düşündü. Ne yapmalıydı da bu sağlıklı, hayat dolu insanları muayenehanesine getirebilmeliydi? Knock, önce köy öğretmenlerinin yardımını da alarak tüm köylüleri bir toplantıya çağırdı ve sonra Fransa’nın bu güzel köyündeki sağlıklı, neşe dolu insanları köylerinde hızla yayılmakta olan sinsi (!) hastalık konusunda uzun uzun bilgilendirdi. Çok geçmeden doktorun odası dolup taştı. Ve doktorumuz hastalarını sürekli kontrole gelmeleri noktasında da uyarmayı ihmal etmedi. Sonunda köy bir hastaneye, köy halkı da ağır hastalara dönüştü. Geriye sadece genç doktorumuz ve eczacı kaldı sağlıklı olan. Ve tabi ki köşeyi dönen yine aynı iki kişi…

Hikâye belki eski ama bugün yaşanan da, farklılaşan görüngü biçimlerine karşın aynı durumlardır. Amacımız Dr. Knock’ı günah keçisi yapmak değil. Konumuz, doktorun şahsında somutlaşan sistemin işleyiş biçimidir. Bugün kurnaz doktorun yerinde daha fazla kâr için ilaç üretimi adı altında insanları ucuz kobay yerine koyan, yeni pazarlar yaratma amacıyla insan sağlığını hiçe sayan dev ilaç tekelleri var artık.

Hastalığın tarihsel gelişimine baktığımızda son yüzyıl içerisinde birçok hastalık kalktı kalkmasına ama yerini isimlerini bile zor telaffuz edebildiğimiz “modern” hastalıklar aldı. Bugün büyük ilaç firmaları, AR-GE faaliyetleri kapsamında keşfettiği sayısız hastalık türü ortaya koymuştur. Tersinden okursak, bu tekellerin yeni pazarlar yaratma çabası doğrultusunda yürütülen AR-GE projeleriyle “uydurma hastalıklar” çıkarılmıştır. “Sağlıklı insan yok” diyerek herkesi hasta ilan eden kapitalist sistem insanın doğal yaşam döngüsü içerisindeki normalden çok az farklılık gösteren değişimleri bile hastalık olarak tanıtarak kendine yeni kâr alanları açmaktadır.

Kapitalizmin fobiler dünyası

Yeni hastalıklar konusunda internet üzerinden kaba bir araştırma yaptığımızda bile var olan hastalık tanılarında inanılmaz sayılar çıkıyor karşımıza. “Sendrom” ve “fobi” kelimelerinin önüne eklenen kelimelerle kolayca oluşturulan “uydurma tanılar”, neyle karşı karşıya olduğumuzu açıkça gözler önüne seriyor.

Bulaşıcı hastalıklar ve çeşitli fizyolojik bozukluklar dışında insanları hastalara dönüştürme projesi en çok nörolojide hedefine ulaşıyor. Bu alanda tıbbi yardım verdiğini iddia eden birçok gelişkin klinik -kârlı pazarlıklar sonucunda- büyük ilaç firmalarının ileri karakolları gibi çalışmaktadır. Her hastalığın bir ilacı değil her ilacın bir hastalığı var artık. Hatta sırf bu iş için İngilizceye yeni bir tamlama bile sokulmuş: “Disease mongering” Yani “hastalık ticareti”. Dev ilaç tekelleri, ister yüksek kolesteron, ileri depresyon veya yumuşak doku enfeksiyonu üzerinden isterse de türlü fobi çeşitleri üzerinden olsun büyük ve şaşalı medya kampanyalarıyla toplumu hızla yayılan (!), fakat nedense nadiren tedavi edilebilen hastalıklar konusunda “uyarma”da Dr. Knock’ı adeta masumlaştırmaktadır. Öyle fobi isimleri türetilmiştir ki dudak ısırtacak cinsten: Tremofobi (titremeden korkma), pteronofobi (kuştüyünden korkma), logofobi (belirli kelimelerden korkma), arakibutirofobi (yerfıstığı ezmesini yerken, damağa yapışmasından korkma), obofobi (korkmaktan korkma), Pantofobi (her şeyden korkma).

Boş zaman hastalığı mı?

Yine insanı şaşkına çevirecek bir hastalık da “boş zaman hastalığı”dır. Hollanda’da birçok şirket Tillburg Üniversitesi’nden uzmanlar getirterek çalışanlarını bu konuda uyaran seminerler düzenliyor. Dinlenme zamanlarının insanda yaratacağı bu hastalık ve belirtileri (baş ve eklem ağrısı, kusma ve depresyon) konusunda uzun bilgilendirmelerin ardından, sürekli çalışmanın faydaları anlatılmaktadır. Hatta ne ironiktir ki bu hastalığın kendini en fazla gösterdiği zamanlar hafta sonları en salgın olduğu yerler ise tatil yerleri olarak açıklanmaktadır bu uzmanlar tarafından. Ve sonuç: Bu hastalığın Roche tarafından çıkarılan bir ilacı var.

hastaligin ilaci mi ilacin hastaligi miOysa biliyoruz ki baş, eklem ağrısı ve depresyon ve çok daha fazlası kölece çalıştırılmanın bir sonucudur. Uzun yıllar çalışan işçilerin emeklilik dönemlerinde yaşlılıklarını geçirmek için köylerine çekilmesinin de bir tıbbi tanısı var: “Cennet depresyonu”. Tabii Medical Consulting Group firmasından çıkan bir ilacı da.

Yoksullaştıkça hastalanıyor, hastalandıkça yoksullaşıyoruz

Kapitalist tıp literatüründeki “İnsanlar yoksullaştıkça hastalanır, hastalandıkça yoksullaşır” argümanını adeta başucu felsefesi yapan hastalık yaratıcıları, yaşamımızın doğal süreçlerinin tıbbi sorun haline getirilerek bize yeniden satılmasındaki yaratıcılıklarında da sınır tanımıyor. Merck&Co firması kırklı yaşlardan sonraki saç dökülmesine karşı bir ilaç keşfettiğinde, evrensel basın ajansı Edelman, bir kampanya başlatarak gazetecilere araştırma sonuçlarını dağıttı. “Erkeklerin üçte biri saç dökülmesinden şikâyetçi. Ayrıca son araştırmalar saç dökülmesinin panik atağa ve duygusal bozukluklara yol açtığını ve saçları dökülen kişilerin iş bulmakta zorlandığını göstermiştir.” Bu haberle birlikte gazetelerde çıkmayan bilgi ise araştırmanın Merck&Co tarafından finanse edildiği ve açıklamada bulunan doktorların da Edelman tarafından seçildiği idi.

Sonuç olarak; bilimin gereği, içinde yaşadığımız toplumda, toplumsal ihtiyaçları karşılamak mıdır, yoksa, azami kâr ve egemenlik mi? Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde bildiğimiz en kaba anlamıyla dahi sağlıklı kalmanın hiçbir koşulu yoktur, eğer bir burjuva değilseniz.

Hazırlayan: Nurdan Ulutaş

İklim adaleti hareketi Kanada’nın Yeni Demokratik Partisi için nasıl bir hava estiriyor?

Leap Manifestosunun parti kongresindeki etkisi, iklim adaleti hakkındaki tartışmaların derinleşmesine, parti içinde ve dışında eko-sosyalist sol oluşturmaya olanak sağladı.

Kanada’nın demokratik sosyalist partisi Yeni Demokratik Parti’nin kuruluşuna karşı, şaşırtıcı bir şekilde, sırt dönen delegeler nisan ayında Edmonton’daki kongrede Thomas Mulcair’i genel parti liderleri olarak reddedip; partinin Kanada’da iklim adaleti hareketinde lider olması için partiye yeniden yön vermeye karar verdiler. Yeni Demokratik Parti’nin Alberta lideri Premier Rachel Notley’e de şiddetli bir şekilde karşı çıkarak, Leap Manifesto’yu desteklemekten yana oldular.

Leap Manifesto; küresel ısınmayı engellemek için Alberta’nın katran kumu petrol endüstrisine ve boru hatlarına karşı çıkan; enerji dönüşümünde büyük bir geçişi (leap atlamak demek) destekleyen radikal bir bildiri. Manifesto ilk olarak geçen sene federal seçimlerde açıklanmasına rağmen bu zamana kadar kimse dikkate almamıştı.

Manifesto’nun göze çarpan bazı açıklamaları şöyle;

“Bu değişim, bu toprakların asıl koruyucularına ve temek haklarına saygı duyarak başlamalıdır. Yöreye özgü topluluklar, kontrolden çıkan endüstriyel aktiviteye karşı nehirleri, ormanları, sahilleri ve bu toprakları korumakta her zaman önde olmuştur… Karayı zehirlemeyecek ve tükenmeyecek enerji kaynakları istiyoruz. Son araştırmalar, Kanada’nın 20 yıl içerisinde elektriğini %100 yenilebilir kaynaklardan yapabileceğini gösterdi. Yani 2050’ye kadar %100 temiz ekonomiye sahip olabiliriz.”

Leap Manifesto 1İsteklerinin yanı sıra, enerji verimli evler yapılması için, daha yerel ve temeli ekoloji olan tarım sistemi ve yerel ekonomiyi onarmak için yapılan denemelere engel olan bütün ticaret anlaşmalarının iptali için manifesto uluslararası bir çağrıda bulunuyor.Ayrıca, adaletin yeniden dengelenmesine de değinen manifesto; göçmenlik statüsünün kontrol altına alınması gerektiğinden, bütün çalışanlara koruma verilmesinden ve daha iyi, daha güvenli bir yaşam arayan bütün mültecilere kapıların açılması gerektiğinden bahsediyor. Yaklaşık 34,000 imza toplayan Manifesto, çalışan insanlara arasında Delivering Community Power gibi benzer kampanyaların da doğmasına sebep oldu.

Saskatchewan’daki ilçe seçimleri ve daha öncesinde Nova Scotia’daki hükümetin kaybedilmesi, hem Ontario’da hem de British Columbia’da hayal kırıklığına uğratan sonuçlar ve Manitoba’da gelecek 19 nisandaki muhtemel yenilgi YDP’nin seçimlerdeki kötü sonucuna karşı oluşan tepkiyi arttırdı. Tek istisnanın Alberta’da mayıs ayındaki seçimlerde NDP hükümetinin seçilmiş olması da kongrenin Edmonton’da toplanmasına neden oldu. Premier’in Edmonton’daki konuşmasında; federal lider Tom Mulcair’e eleştiri getirmekle beraber boru hatları konusunda da tartışmaya yol açtı. Premier’in kum tarı ihracatı için yeni boru hatlarının desteklenmesinde çağrıda bulunmasını Alberta’nın Çevre Bakanı “hainlik” olarak gördü.

Leap manifestosu 2

Mulcair’in, işini kurtarmak için, kongrenin kabul edeceği herhangi bir programı uygulamaya söz vermesi gibi. Kongrenin toplandığı haftanın başında, eğer parti üyeleri karşı çıkmasını söylerse boru hatlarına karşı çıkacağını söylemişti. Tartışmaları ve ikilemleri göz önünde bulundurursak, önümüzdeki liderlik kampanyası zor olacağa benziyor.

Kongrede alınan son karar ise; Manifestonun, partinin tarihini, değerlerini ve isteklerini ifade ettiğini fakat bazı poliçelerin tartışılıp Kanada’nın birçok topluluğunun ihtiyaçlarına göre de değiştirilebileceği yönünde oldu. Ayrıca bu durum, YDP tarihinde partinin sosyal hareketlerinden dolayı ilgi odağı olmasının ilk seferi değil. Altmışlı yılların sonunda Waffle Manifesto”  ile özgür ve sosyalist Kanada için adımlar atılıp, manifesto yayınlamışlardı.

2001 yılında ise; Yeni Politika Girişimi (New Politics Initiative) evrensel adaleti, feminist ve çevresel hareketleri, gay haklarını savunan bir politik parti kurulmuş, federal kongrede YDP’den yüzde 40’lık bir oy oranlık destek almıştı. Umut verici başlangıcına rağmen; partinin başkanları parti üyelerine danışmadan, YDP adayının genel parti lideri seçilmesi için destekleyince parti dağılmıştı.

leap 3

Ya Leap Manifesto’nun kaderi de NPI gibi olursa? Bu soru şu an için cevaplanamasa bile manifestonun kapitalist karşıtı çözümlere ihtiyaç olduğuna farkındalık getirmesi ve iklim tartışmasını derinleştirmesi olumluya işaret gibi gözüküyor… Ve tabii ki eko-sosyalistler bu konuyu her derecede inceleyip, önümüzdeki aylarda da her gelişmeyi destekleyeceklerdir.

Manifesto’nun sadece Kanada’ya değil, aslında dünya geneline farkındalık getirdiğini görebiliriz. Örnek vermek gerekirse; İngiltere’de İşçi Partisi lideri olarak demokratik sosyalist Jeremy Corbyn’in seçilmesinde hatta belki de ABD’de Demokratik Parti adayı sosyalist Bernie Sanders’ın destekçisinin şaşırtıcı derecede fazla olmasındaki sebep manifestonun getirdiği farkındalıktır.

YDP’nin iklim adaleti için anlaşmazlıklarını nasıl halledeceğini ise bir dahaki genel seçimlere kadar bekleyip, göreceğiz.

Kaynak: Climate & Capitalism