Ana Sayfa Blog Sayfa 447

Her zamanki gibi yine çok derinlikli: Yeni albümüyle Radiohead

0

Özlemle beklenen yeni albümü geçtiğimiz hafta yayınlanan Radiohead, bu kez önceki albümleri gibi deneysel sularda fazla yüzmüyor. Ama önceki albümlerden çok iyi bildiğimiz o Radiohead tınıları yine en derinlikli ve dengeli haliyle karşımıza çıkarken, bu sefer yaylı aranjmanlar ve piyano melodileri ise biraz daha öne çıkmış görünüyor.

Radiohead günümüzün en büyük birkaç müzik grubundan biri desek mübalağa etmiş olmayız. Gerçekten her albümü büyük bir özlemle beklenen, çıktığında gündemin baş köşesine oturan, etkisi çok uzun bir dönem süren bir grup Radiohead. Yaşayan efsane deyimini hak edecek bir grup olan Radiohead, dokuzuncu stüdyo albümü “A Moon Shaped Pool”ı geçtiğimiz günlerde yayınladı. Radiohead, yıllardır biriktirdiği şarkılarla tekrar karşımıza çıktı, büyük bir özlemi dindirdi.

Sert ve isyankâr bir gitar şarkısı olan Creep ile popülerleşen Radiohead zaman içinde yaşadığımız çağın en güçlü ve müzikal açıdan en derin topluluklarından biri haline geldi. Radiohead’i popüler müziğin son 15 ila 20 yılını hem de avangart albümlerle şekillendiren bir grup olarak tanımlayabiliriz. OK Computer albümünü gitar müziği, Kid A ve takipçisi Amnesiac’ın deneysel elektronik müzik tınıları Radiohead’ı hep çok özel ve derinlikli kıldı. Grup, her yeni albümde giriştiği deneylerle müziğin gidişatında yeni bir yol açtı. Üstelik bunu yaparken sağlam bir politik duruşu da müziğine harmanlamayı hep başardı.

Albümlerin yayınlanma sürecinde de yine inovatif yaklaşımlar söz konusu idi. “In Rainbows” albümünün “istediğin kadar öde” şeklindeki satın alma opsiyonu ya da Thom Yorke’un son solo albümü “Tomorrow’s Modern Boxes“ın BitTorrent üzerinden yayınlanışı gibi. Ve günümüzün müzik dünyasının en çok saygı duyulan topluluklarından biri haline geldiler zaman içinde. Radiohead yeni albümünde ise deneyselliğin dozunu bir nebze hatta belki kendilerinin gelişim sürecine baktığımızda radikal bir şekilde azaltmış görünüyor. Ama her zamanki gibi yine çok derinlikliler.

radiohead 3

Aniden yayınlandı, büyük özlemi dindirdi 

Dokuzuncu Radiohead albümü A Moon Shaped Pool bir anda geldi diyebiliriz. Albümün çıkışı çok önceden duyurulmadı. Günler kala müzik dünyasının albümden haberi oldu. Radiohead’in kendi internet sitesinin yanı sıra iTunes aracılığıyla da satın alınabilen albüm, Tidal’dan “stream” de edilebiliyor, Spotify’da ise yer almıyor.

RD cover

Yeni albümde Radiohead, bu kez deneysellik sularında çok derine açılmamış. Önceki albümlerden bildiğimiz bir Radiohead sound’u var. İlk dinleyişte insanı şaşırtmayan bir Radiohead bu, tanıdık, bilindik. Zaten albümdeki şarkıların birçoğu konserlerde de çalınan şarkılardan oluşuyor. Fakat limitleri zorlamaması bu albümü kesinlikle kötü, yetersiz, derinliksiz yapmıyor. Aksine Radiohead iyi yaptığı şeyleri daha da derinlikli kılmış diyebiliriz, özellikle orkestrasyonun kullanımı şarkıları ciddi anlamda zenginleştirmiş.

Akustik de, orkestrasyon da, az da olsa gitar, Yorke’un vokali hepsi dengede. Hiçbiri birbirinin üstüne çıkmıyor, bir diğerinin önüne geçmiyor. Albümü iyi yapanlardan biri de bu denge. Yaylı aranjmanlar, piyano melodileri, hüzün dozu yüksek vokaller. Diğer yandan yaylıların bu derece kullanımı Radiohead tarihi için de bir yenilik, yeni bir kulvar, bunu da belirtmek gerekir.

radiohead 2Toplumsal konulara ince dokundurmalar

A Moon Shaped Pool’da Radiohead toplumsal konuları da es geçmemiş. Tabii bunu sloganvari sözlerle yapmıyor. Burn The Witch yani “cadıları yak” adından da tahmin edilebileceği gibi toplumlarda farklı olanlara karşı duyulan önyargıları eleştiren bir şarkı. The Numbers şarkısında insanın doğayla girdiği savaşın anlamsızlığı ve yanlışlığına dair sözler var.

Radiohead’i farklı yapan öğelerden biri de video klipleri olmuştur hep. Yeni albüm için de şimdiye kadar iki klip yayınlandı, diğerlerini de merakla bekliyoruz. İşte o iki klip;


Anılarımız yalnızlığımıza hapsolmasın diye: Ekinler biçilirken

Ekinler biçilirken denildiğini duymuşsunuzdur. Hatta anlamadıysanız arkasından gelen açıklama genelde şöyledir: O zamanlar sizin gibi doğar doğmaz nüfus kağıdı verilmiyordu. Ne zaman uygun olursa o zaman gidip alınıyordu “kafa kağıtları”, e o ara tarih mi tutuluyordu ki akılda? Ekinler biçilirken işte evladım, ağaçlar çiçek açarken, karpuz kabuğu denize düşmeden, bamyalar olurken…

Doğum tarihini ekinler biçilirken ile ifade eden babaannemizin aramızdan yıldızlara gidişiyle bir proje ortaya çıktı, en sevgili torunlardan birinden: Ayşe Hilal Ateş. Çok sevdiği babaannesi Ayşe ninemizi, belki kedimizi ya da çocuğumuzu, en sevdiğimiz arkadaşımızı… Aklımızda yer eden bir anımızı, bir an’ımızı paylaşalım diye, anlarımız anılarımız kavuşsun diye hayata geçirdiği projesini şöyle anlatıyor şu an Marmara Üniversitesi 3. sınıf resim öğrencisi olan ve sevgili babaannesinin adını taşıyan Ayşe Hilal Ateş, “Bu projenin çıkış noktası ‘yok oluşa’ dair zaten bende hep olan bir problematik, ona karşı duyulan korku -hiçbir yakınımın kaybına henüz tanıklık etmemiştim- ve kabullenememe duygusu kendimi bildim bileli vardı -çünkü yaşamayı seviyorum- ve ilk defa bu korkuyu babaannemi kaybettiğimde deneyimlemiş olmam. Babaannem benim için bayramlarda el öpülmeye gidilen ekstra bir kapı değildi, beni büyüten kadındı, annemdi aslında. Bu yüzden iyileştiremedim gidişini.

Yazmayı hep sevdiğini söyleyen Ateş, bir gün yine yazarken günlüğünde, babaannesinin çok sevdiği kara üzümlerden bahsederken keşke herkes bilseydi bu kaybımı diye düşünmüş, keşke herkesin kaybını bilebilsem, keşke kayıplara dair bir şeyler biriktirebilsem hayatımda…

Bunu gerçekten o kadar içten istedim ki” diyor Ateş, “Yeryüzündeyiz ve ‘bir gün yok olacağız’ gerçeği beni çok rahatsız ediyor. Yaşamak, güzel yaşamak, sevgiyle beslenip yaşamak çok çok yüce. Öylece yok olabilişimiz de çok kötü, hiçbir iz bırakamadan. Ben tam da bu noktada bir şey yapmak istedim. Kendimce küçük bir şey. Internet sitesi güzel fikirdi, çünkü bugün herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir mecra. Duyurabildiğim kadar duyurayım, ulaşabildiğim kadar ulaşayım insanlara, yazan herkes kendi kaybından bir şeyler bıraksın oraya. Ne bileyim kokusunu bile anlatabilirler sadece. Ona ait herhangi bir şey. O kadar kıymetli ki benim için, aslında bir nevi dijital bir anıt oluşturmak amacım. Yazılan tek bir kelimenin bile kıymeti büyük, inanın” diyor; heyecanlı, hüzünlü ve umutlu.

Bu dijital anıtın hedefini, çok fazla insana, yaşanmışlığa dair, çok fazla şey biriktirebilmek, yok olduğunu düşündüğümüz şeyleri yeniden var edebilmek diye açıklayan Ateş “İnanıyorum, benim gibi düşünüp hisseden çok kalp var. Siz varsanız bu proje var olacak” diyor ve bizlerden de birkaç parça yaşanmışlık bekliyor.

Her gün yeni yeni kayıplar verdiğimiz bu kötü dünyada güzel insanlar var, güzel yaşanmışlıklar var. Çok yazık ki sevinmeye takatimiz yok, beki paylaşınca farklı olur ne dersiniz? Denemeye değmez mi? Bence değer…

Ekinler biçilirken çok güzel bir proje, onu desteklediğimiz kadar anılarımız anıtlaşacak. Ona yazdıkça kayıplarımız, yaşamlarımız ölümsüzlüğe bir adım daha yaklaşacak.

Dünyanın dibine, en derin çukurlara yolculuk

1

Onlar dünyanın en derin noktaları. Kimisi yerkabuğunu oluşturan plakaların birbirine çarpmasıyla oluşmuş, kimisi meteor düşmesiyle, kimisi ise insan eliyle. Yaklaşık 25 kilometre derinliğe sahip olan Vredefort Çukuru’ndan 11 kilometrelik derinliği olan Mariana Çukuru’na kadar dünyadaki en derin çukurlara doğru gizemli bir yolculuğa çıkalım mı?

Okyanuslardaki en derin nokta: Mariana Çukuru

Büyük Okyanus’ta Guam Adası’nın yakınlarında, Japonya ve Endonezya arasında bulunan Mariana Çukuru, okyanuslardaki en derin çukur. Uzunluğu 2,542 km, genişliği 69 km olan çukurun, en derin noktası ise 10,994 m (yaklaşık 11 km). Mariana Çukuru, Pasifik plakası ile Mariana plakasının birbirine çarpması sonucu doğal bir şekilde oluşmuş. Dibindeki basınç, yeryüzünü basıncının 1000 katı. Burada prehistorik dönemlerden bu yana aynı kaldığı düşünülen bazı mikroorganizmalar, balık ve yengeç türleri yaşıyor. İnanılmaz bir görüntü sunan bu çukura ilk olarak 1960 yılında Amerikalı Teğmen Donald Walsh ile İsviçreli bilim insanı Jacques Piccard, yüksek basınca dayanıklı bir araçla inmeyi başardı. Terminatör, Titanik, Avatarın da aralarında olduğu birbirinden ünlü filmlerin yönetmeni James Cameron’un da 2012 yılında kendi denizaltısıyla tek başına çukura indiğini ve incelemelerde bulunduğu belirtelim.

dunyanin dibine yolculuk1

Buzul Çağı’nda mağaraydı: Büyük Mavi Çukur

Orta Amerika’da, Belize’de yer alan doğal deniz çukuru, 146 m derinliğinde ve 305 m çapında. 1971’de bilim insanı Jacques Yves Cousteau tarafından dünyaya tanıtılan Büyük Mavi Çukur, Buzul Çağı’nda bir mağara olarak oluşmuş, deniz seviyesinin yükselmesiyle su altında kalmış, mağara tavanının çökmesiyle de çukur halini almış. Mayaların torunları olan bölge halkına göre ise burası bir tapınak. UNESCO’nun Dünya Mirası Listesinde yer alan Büyük Mavi Çukur, dünyanın en iyi dalış noktalarından biri olarak tanımlanıyor; burada dev orfozları ve Karayip resif köpekbalıklarını görmek mümkün.

dunyanin dibine yolculuk2

2 milyar yıl önce bir meteor çarpınca oluştu: Vredefort Çukuru

Vredefort Çukuru, dünyanın en derin noktalarından biri; 25 km derinliğe sahip, çapı ise yaklaşık 300 km. Güney Afrika’da Johannesburg yakınlarındaki bu devasa çukur, 2 milyar yıl önce bir meteorun dünyaya düşmesiyle oluşmuş. Meteorun etkisini bazı uzmanlar atom bombasıyla karşılaştırıyor. Kimi jeologlara göre ise 65 milyon yıl önce dinozorların ortadan yok olmasına sebep olan meteorların iki katı büyüklüğünde bir etki söz konusu. 1986 yılında uzaydan çekilen bir fotoğrafla keşfedilen Vredefort Çukuru, 2005 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklendi.

dunyanin dibine yolculuk3

Bilim adına kazıldı: Kola Çukuru

Rusya’nın Norveç sınırına yakın bir noktasında bulunan Kola Yarımadası’ndaki Kola Çukuru, insan eliyle kazılan en derin çukurlardan biri; derinliği 12 km. Çukur, 1970-2005 yılları arasında yeryüzünün en dış katmanı olan kabuk tabakasını keşfetmek ve araştırma yapmak amacıyla kazıldı. Kola Çukuru’nda 2,7 milyar yıl yaşındaki kayaçlara ulaşıldı ve fotosentetik bakterilerin yeni evrimleşmeye başladığı dönemlere dair veriler elde edildi. Ancak ekonomik sebeplerle kazılar sonlandırıldı. Derinlerden gelen seslerin kazı işçilerini çok korkuttuğu ve hiç kimsenin burada çalışmak istemediği Kola Çukuru ile ilgili anlatılan hikâyeler arasında yer alıyor.

dunyanin dibine yolculuk4

Cehenneme açılan kapı: Darvaz Çukuru

Özbekistan ve Türkmenistan’ın arasında yer alan Karakum Çölü’ndeki Darvaz Çukuru, cehenneme açılan kapı” olarak tanınıyor, çünkü yanıyor. Aslen bir yeraltı mağarası olan Darvaz Çukuru, 1971 yılında doğal gaz arama çalışmaları sırasında bulunmuş. Ancak kazılar sırasında mağara çökmüş ve çukur oluşmuş. Kazı ekibi çukurun dibinde zehirli gazlar olduğunu fark edince, gaz salımını engellemek için bomba patlatmış. İşte bu patlamadan sonra yanmaya başlayan çukur bir türlü söndürülememiş, günümüzde de yanmaya devam ediyor. Genişliği 100 m olan çukurun derinliği dibine ulaşılamadığı için tam olarak bilinmiyor.

dunyanin dibine yolculuk5

Helezonik bir çukur: Bingham Kanyonu Madeni

Amerika’nın Utah eyaletinde, Salt Lake City yakınlarındaki Bingham Kanyonu Madeni, maden arama ve çıkarma çalışmaları sırasında oluşmuş. Derinliği yaklaşık 1 km, genişliği ise 4 km olan çukurun üst kısımları helezonik bir görünümüne sahip. Maden ocağında çalışmalar 1906 yılında başlamış; buradan milyonlarca ton bakır, yüzlerce ton altın ve gümüş çıkarılmış. Ciddi bir çevresel kirliliğe neden olan maden ocağının verdiği zararları yok etmek için 1990’lı yıllardan itibaren tedbirler alınmış ve bu amaçla 400 milyon dolar harcanmış.

Dunyanin Dibine Yolculuk6

Elmas şehri Kimberley’in en derin madeni: Büyük Çukur

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin “elmas şehri” Kimberley’de bulunan Büyük Çukur, insan yapımı en büyük çukurlardan biri. Kimberley şehrinin etrafında 1800’lü yıllarda açılan elmas madenlerinden biri olan Büyük Çukur’un derinliği 1,097 m, genişliği ise 463 metre. Madendeki çalışmalar 1914’de sonlandırılmış; süreç içinde buradan yaklaşık 3 ton elmas çıkarılmış. Bunlar arasında yer alan ve dünyanın parçalanmamış en büyük elması olan 616 kırat büyüklüğündeki elmas, günümüzde Kimberley Maden Müzesi’nde sergileniyor.

Dunyanin Dibine Yolculuk7

Türbülansa sebep oluyor: Mirny Çukuru

Rusya’da Sibirya yakınlarında yer alan Mirny Çukuru’nun hikâyesi, 1952 yılında Mirny kasabasında elmas bulunmasıyla başlamış. Kısa sürede önemli bir elmas merkezi haline gelen Mirny’deki maden ocağı yarım asır boyunca kazılmış; sonuçta ortaya derinliği 525 m, çapı 1,25 km olan Mirny Çukuru çıkmış. Rezervinin tükenmesi nedeniyle 2004 yılında kaderine terk edilmiş olsa da burası pek çok uzmanın ve meraklının ilgisini çekmeyi sürdürüyor. Mirny Çukuru’nun bir özelliği de çok güçlü bir hava akımına sahip olması. Öyle ki helikopterler türbülansa yakalanıp düşmesinler diye çukurun çevresine uçuş yasağı konmuş.

Dunyanin Dibine Yolculuk8

Kaynak: Listemiste, wikipedia, Bilgi Ustam, Milliyet, Wikipedia, frmtr, wikipedia, AFK Insider, Vredefort Dome, Evrim Ağacı, Sabah, Wikipedia, Disclose Tv, Onedio

İstanbul’da yeni dönem: Akıllı durak

1

Teknoloji alanındaki en son yenilikleri giderek daha fazla kullanan İETT, çevre dostu bir sistem olan akıllı durak ile modern, hızlı, kaliteli ve doğru ulaşım imkânı sağlıyor.

Her gün 14 milyon İstanbullu’nun yararlandığı İETT otobüs durakları bundan böyle günümüz teknolojisine uygun hale getirilerek vatandaşların teknolojik ihtiyaçlarını da karşılayacak.

Yeni otobüs duraklarında;

  • Otobüsler hangi duraktan geçer?
  • Otobüsüm kaçta gelir?
  • Hangi yolu kullanmalıyım?
  • Trafik yoğunluğu nasıl? gibi soruların cevaplarını akıllı duraklar sayesinde öğrenebilecekler.

Kullanılan teknolojiler ve modern görünümüyle dünya metropolü İstanbul’a yakışan şekilde tasarlanan duraklar hakkında duyacaklarınıza çok şaşıracaksınız.

İstanbul’un bu yenilikçi, teknolojik ulaşım sistemi İSBAK (İstanbul Ulaşım Haberleşme Ve Güvenlik Teknolojileri) tarafından geliştiriliyor. 

Enerjisini güneş panellerinden alan Akıllı Durak konsepti, Beşiktaş Barbaros Bulvarı Yıldız Teknik Üniversitesi durağında hizmet vermeye başladı. İstanbulluların hizmetine giren projenin önümüzdeki günlerde daha da yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Bu projeyle birlikte İETT, gelişen teknolojiye ayak uydurarak insanların yaşamlarını kolaylaştırmak için bir adım atmış oluyor. 

Hayata geçirilen bu uygulamada çok önemli olduğunu düşündüğümüz özelliklerinden bir tanesi, akülü araçlarıyla durağa gelen engelli yolculara aküsünü şarj edip yolculuğuna devam etme imkânı verilmesi olmuştur.

Biletmatik - Wifi ve çok daha fazlasıDiğer özellikleri ise;

  • Ücretsiz wifi
  • Biletmatik
  • Duraktaki bas-konuş sistemi yolcularla İETT arasında iletişim imkanı sunuyor. Bu sayede görme engelli yolculara otobüslerin tahmini varış süreleri hakkında sesli bilgilendirme yapılabildiği gibi, tüm yolculara canlı operatör desteği de veriliyor. 
  • LCD/LED ekran kullanımı.
  • En önemlisi de elektrikli tüm işlemleri, güneş enerjisi panellerinden sağlayarak çevre dostu olması.

Sonuçta oldukça faydalı bir durak konsepti hayata geçiyor diyebiliriz.

Umuyoruz ki gelecek günler için çağa ayak uyduran, bu ve buna benzer projelere önderlik edebilecek nitelikte fikirler geliştiren bir ülke olabiliriz.

KaynakİETTThe BrandageSosyal MedyaAlternatif Enerji

 

Bir aktivist daha yaşamına son verdi

Medeniyet denen canavar her taraftan saldırıp hayatları ve hayatlarımızı yok ederken buna direnmek hayat enerjimizi emiyor. Bizler daha duyarlıyız. Sadece mezbahadaki işçinin değil, mezbahadaki işçinin boynunu keserek gırtlağını kana boğduğu hayvanın acısını da hissediyoruz. Ve bu his bizi her gün daha çok öldürüyor. Her gün birkaç plastik mermi saplanıyor bacaklarımıza, düşelim diye. Düşmemizi istiyor medeniyet, düşmemizi istiyorsunuz ki o adi tecavüzlerinizi gerçekleştirin üstümüzde.

Medeniyet (!) fırsat kolluyor üstümüze kapaklanmak için, çok yorduk medeniyeti. Medeniyet denen canavarın her türlü sömürüsüne ve katliamına karşı direndik. Spartaküs olduk, Pir Sultan Abdal olduk, Nevin Yıldırım olduk, ALF, ELF, Sea Shepherd olduk. Alakır olduk medeniyetten kaçmak için, devlet geldi ağaçların içindeki yaşamımıza tecavüz etti, Kuzey ormanlarında yavru domuz olduk, medeniyet bizi annemizin gözü önünde kurşunladı, ağaçlara bıraktık yavrularımızı, koca kepçeler kesip kökünden söktü umudumuzu. Medeniyet bizi oyalamak istedi. Okul verdi, sünnet verdi, etek verdi, pembe verdi, mavi verdi, nefret, kin, düşmanlık verdi. Açlık ve bencillik verdi. Öyle ki ne yapsak kendimiz için yapıyoruz sandı herkes. Medeniyet çıkarsız olarak bir şey yapmazdı. Öyle ya evlilik, aile, ordu, sınır, bayrak… Bu sanal örgütlenmeler bile varlığımızı devletin varlığına armağan etmek için ortaya konmuştu. Sadece biz gördük. Çığlıklara kulağımızı tıkayamadık, bu bizi öldürdü. Antidepresanlar soktular midemize. Ölmeyelim diye. Ölmeyelim de sürünelim, istedikleri gibi tecavüz etsinler ruhumuza diye. Tüm varlığımızı devletin varlığına armağan edelim diye idi hepsi. Ölmüyoruz sürünüyoruz işte. Dinler, ahlak ve yasalar. Hepsi daha büyük, daha ahlaksız bir sömürünün zeminini hazırlamak için var.

Eskiden daha mı umutluyduk sanki? Daha mı gerçeklikten kopuktuk ki devlet bizi fiziksel olarak öldürürdü. Şimdi ise ruhumuzu öldürüyor, ruhsuz yaşayamıyoruz biz. Bize göre değil. Devlet artık bizler konusunda kılını bile kıpırdatmıyor. Bizler ölüyoruz. Sizler, medeniyetin sevgili üyeleri; sizler yaşayacaksınız, çünkü bu dünyayı siz kodladınız, sevgiyi sanattan ayırıp ortaya emeği çıkardınız. Emek deyip taptınız. Kadın diye bir tanım ortaya atıp insanı insandan ayırdınız. Hayvan diye bir tanım ortaya atıp canlıyı canlıdan ayırdınız. Sizin yanlış kodladığınız bu dünyada mutlu olmak imkânsıza yakın. Zenginler bile mutsuz. Çünkü tatmin olmak mutlu olmak anlamına gelmiyor.

Sizler bir gün zenginler gibi her şeye sahip olduğunuzda mutlu olacağınızı sanıyorsunuz. Hayır. Onlar da sizin gibi mutsuz. Çünkü tatmin = tatminsizlik. Bu bir paradoks. Ve dünya bu paradoks üzerine kurulu. Ne kadar tatmin olursanız o kadar tatmin gerekecek ve o hırs sizi medeniyetin koruyucusu haline getirecek. Tabağınızdaki ölü hayvana utanmadan biftek diyeceksiniz. Peygamberlerin pedofili suçunu mazur göreceksiniz. Dini yücelteceksiniz ki yaşam sorunsalı ile boğuşmayın. Size yalan söylesin siz de onu omuzlarda taşıyın. Dünyayı yanlış kodladınız ve bizi bu dünyadaki bu savaşa çektiniz. Savaşın içine çekildiğimizi fark ettiğimizde kaybettiğimizi de anlamış olduk. Oysa bilseydik bir savaş içinde olduğumuzu, biz zaten kendimizi diskalifiye ederdik. Bizler! Yarışmaktan nefret edenler! Ölüyoruz!

Şimdi ne oldu? Bir arkadaşımız daha yeniden başlamak‘ın korkunç girdabından kurtulmak için kendini sonsuzluğa bıraktı. Ne yazık ki sonsuzluğun bile sonsuz olduğundan emin olamadan kendimizi avutuyoruz. Ki zaten asıl korkumuz da orada hiçbir şey olmaması, hiç olmamız değil mi? Henüz hiçliği bile tanımlayamazken, çok ağır değil mi bu yük bize?

Hangisi doğru bilmiyorum ama sizin yaşamınız yanlış. Buna eminim, bunu söyleyebilirim. Bu mektup sadece Gönül’ün değil, bizlerin mektubudur. Sizlerin yalan ve sahtelik üzerine kurduğu bu acılar dünyasının farkında olup buna dayanamayan herkesin mektubudur. Bu mektup, medeniyetin suratına fırlatılan balgamlı bir tükürüktür. Bu mektup bizimdir.

gonul sahin

Gönül’ün bıraktığı mektup ve cenaze bilgileri aşağıdaki gibidir.

Huzur dilerim….

Bombalara Karşı Sofralar ve Lojman İşgalevi’nde çok büyük emeği bulunan arkadaşımız canımız Gönül Şahin, Cuma sabahı Avcılar sahilinde yaşamına son verdi.

Gönül’ün geriye bıraktığı mesaj :

Kimsenin yine anlamayacağı, ardına ‘güçlüsün, bu kaçış’ vs. sözler sıralayacağı sonun bir tekrarı benim için. 

İnsanlarınızı, dünyanızı, varlıklarınızı kısacası tüm yarattıklarınızı yok edemeyeceğim için yok olmayı deniyorum bir kez daha. Bu sefer gerçekten bir son olmasını umuyorum. 

Ardımdan saçma sapan  ritüellere girişilmemesi için bir kez daha dünyanız, varlığınız ile birlikte yarattığınız ‘TANRI’nızı reddetiğimi belirtiyorum. 

Dünyada yaşanan bunca zulme Tanrınızla birlikte göz yumup bana nefes almak için yer bırakmadınız. Oynayamadan ölen çocukların, işkenceyle yaşamı geçen hayvanların, dünyaya tahammül edemeyip gidenlerin varamadığı, olmayan yerde yok olmak tek isteğim. Tanrınızı en azından buna bulaştırmayın ! 

Gönül.

Gönül’ün bedeni Hadımköy Gülbahçe Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Önümüzdeki günlerde Gönül için yapılacak anmayı yine buradan duyuracağız. Başımız sağ olsun.

Burjuva ahlakı ve plütokrasinin Mutlu Prens eksikliği

“Ahlakın ilk şartı, burjuvaziden nefret etmektir”
Gustave Flaubert

Burjuvazi, endüstri devrimi sonrası oluşan paradigmada, finansal gücü elinde bulunduran, daha doğrusu, üretim araçları yoluyla başkasının (işçi sınıfı) emeği üzerinden rant elde eden sınıftır. Üretim aracını elinde bulundurduğu için, politik iktidar açısından oldukça önemlidir. Buradan da, plütokrasi doğar. En sade tabiri ile, paranın iktidarıdır plütokrasi. Finans kapital oligarşisinin, en kristalize olmuş halidir.

Burjuvazi, çoğunlukla aristokrat değildir. Yani, sahip olduğu güç, çoğunlukla aileden gelmez. Pek azdır Türkiye’de de bu biçimdeki aristokrat burjuva aileleri. Aristokrasi, gücün o kadar da komaya sokmadığı, egemenliğini ezilen sınıflara bir balyoz gibi hissettirmeyen, tahakkümü görünmez bir pelerin gibi halkın üstüne seren sınıftır. Yine sahiptir, yine egemendir topluma, ama bunu adabıyla yapar. İşte, plütokraside bu adap yoktur. Özellikle güce birden kavuşan sermaye sınıfı, neredeyse sarhoş olur bu güçle. Ne yapacağını bilmez hale gelir.

İşte Oscar Wilde‘ın kurguladığı Mutlu Prens‘in öyküsü, burada pek trajik bir tablo yaratır. Güç bağımlısı belediye meclisinin aksine, iyi yürekli bir efendi olan Mutlu Prens, yanındaki “kırık kanatlı kırlangıç” ile şehirdeki yoksullara, ezilenlere yardım etmek için, vücudundaki mücevher parçalarını feda eder. Bir heykelden başka bir şey değil gibidir bu prens, ama kurşundan yontulmuş yüreği, apaçık ki, insanların etten yoğrulmuş yüreklerinden çok daha iyidir. Wilde’ın diliyle yaşam verdiği kırlangıç ve prens, halklarına faydalı olmak için, bedenlerini feda ederler. Açıktır ki, bu, yine de efendi, hükümdar yardımıdır. Her efendinin, kölesi vardır, her efendi, özgürlüğün ölüm fermanıdır. Ancak bazı efendiler, bulundukları yeri seçmemişlerdir, seçmiş olsalar dahi, bunu diğer insanların suratlarında birer şamar gibi patlatmazlar.

oscar wilde

Ancak paranın iktidarı, bugün bir düğün için kapanan yollar, halk görmesin diye kurulan bariyerler ve “her yanı yemiş dolu bu dünyadan”, ezilenlerin hiçbir lezzeti tadamamasıdır. Finans kapital iktidarı, faşizmin ta kendisidir.

Platon’un “ya krallar filozof olmalıdır, ya filozoflar kral” cümlesi ünlüdür. Burada kastedilen, erdemlere ulaşmak için yaşayan filozofların (burada sadece felsefeyle uğraşmak kastedilmez, aynı zamanda bilim ve sanata da yakındır filozoflar), “bilginin peşinde koşan”, ahlaklı insanlar olmalarıdır. “Eğer erdemli ve ahlaklı insanlar egemen olurlarsa, mutlu köleler türer” şeklinde anlayabiliriz bunu. İşte paranın ve gücün iktidarı, kölelere mutluluğu dahi çok gören, tarihin icat ettiği en zorba diktatoryadır. Daha önce defalarca tanık olduğumuz bu kare, memleketin en acı hicviyesidir.

“Beyler bu vatana nasıl kıydınız!

RIBA Uluslararası Ödülü’nün sahibi olmak için yarışacak 30 bina

Birleşik Krallık Mimarlar Enstitüsü (RIBA), yeni uluslararası mimarlık ödülü için yarışacak 30 binayı duyurdu. 

Aralarında Türkiye’den EAA – Emre Arolat Architecture’a ait Sancaklar Camii projesinin de yer aldığı, RIBA Uluslararası Ödülü’nün sahibi olmak için yarışacak 30 bina, bu yaz RIBA jüri üyeleri tarafından ziyaret edilecek. Ziyaret edilecek olan binalar, Çin, Kolombiya, İrlanda ve Azerbaycan gibi farklı ülkelere ait projeleri kapsıyor.

Öncelikle en iyi 20 binanın belirleneceği yarışmada, daha sonra Büyük Jüri tarafından sonbaharda ziyaret edilecek 6 finalist seçilecek. Mimarlık alanında uluslararası başarı standartlarını belirleyen yarışmayı, dünyaca ünlü mimar Lord Richard Rogers liderliğindeki uzman bir panel değerlendirecek.

Yüzlerce başvuru arasından seçilen binalar, boyutları ve bütçeleri açısından farklılık gösteriyor. Binalar, büyük kentsel altyapı hizmetlerinden, özel konut projelerine; kültürel yapılardan kentsel projelere, akademik binalardan ibadet yerlerine kadar birçok farklı türü kapsıyor.

RIBA Uluslararası Ödülü, yılın en kayda değer ve ilham verici binasına ödüllendirecek. Kazanan bina, görsel etkileyiciliğinin yanı sıra, hem yaratıcı düşüncenin ve mükemmel mimarinin örneği olabilmesi, hem de kullanıcılarına ve fiziksel çevresine sağladığı katkı ile değerlendirilecek. RIBA tarafından düzenlenen diğer ödüllerin aksine, RIBA Uluslararası Ödülü tüm dünyadaki kalifiye mimarların başvurularına açık. 50 farklı ülkeden başvurunun alındığı yarışmada, jüri üyeleri 20’den fazla ülkeye ait 30 binayı ziyaret etmek üzere seçti. Kazanan ismin Aralık 2016’da açıklanacağı RIBA Uluslararası Ödülü’nün, Lord Richard Rogers tarafından yönetilen Büyük Jüri ekibine, ödüllü mimarlık ofisi Todd Williams Billie Tsien Architects | Partners’ın kurucu ortağı Billie Tsien katıldı. Tsien’e eşlik edecek olan diğer jüri üyeleri ise; NLÉ kurucusu ve başkanı Kunlé Adeyemi, Pennsylvania Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölüm Başkanı Marilyn Jordan Taylor FAIA, ve Gumuchdjian Architects kurucusu RIBA Ödülleri Başkanı Philip Gumuchdjian. 

RIBA Başkanı Jane Duncan şu yorumda bulundu: “RIBA Uluslararası Ödülü’nün ilk senesinde, gördüğümüz ilgiden ve dünyanın her yerinden gelen fevkalade başvurulardan çok memnun kaldık. Dünyanın neresinde olursa olsun, muhteşem bir mimari yapının gücünün ve değerinin yarışmacılar ve jüri tarafından nasıl görüldüğüne şahit olmak çok heyecan verici olacak.”

TWBTA Kurucu Partneri Billie Tsien, jüriye katılması ile ilgili olarak konuştu: 

“Ödüle aday olan işleri değerlendirecek olmak büyük bir onur ve sorumluluk. Benim için kişisel olarak en önemli noktalardan biri ise, projeleri hem estetik hem de yapıldığı değerler sistemi içinde bir bütün olarak görebilecek olmam.”

RIBA
Ziyaret edilecek binaların listesi

Ayrıntılı bilgi için tıklayınız. 

Tiyatronun peşinde: Birleşik Krallık’taki sıradışı sahneler

1

Sanatın insana belki de en derin nefes aldıran dalı olan tiyatroda, en az oyunun metni ve oyuncuların performansları kadar önemli bir yer tutuyor sahne. Alternatif tiyatroların yeterli destek ve kaynak bulamayıp kapanmanın eşiğine geldiği, oyunların sansürlendiği, yüzlerce yıllık açık hava sahnelerinin yıkıldığı, tiyatrocuların kişisel hayatları ve/veya dünya görüşleri yüzünden bulundukları topluluktan ihraç edildikleri, emeğin karşılığının ne yazık ki asla ama asla verilmediği güzide ülkemizde yaşayan tiyatroseverler olarak şüphesiz ki her yerde, her alanda ve her zaman diliminde hayatı tiyatroyla doldurabilmek istiyoruz. Bu koşullar altında bizim için herhangi bir tiyatro oyununu seyredebilmek bile bir lükse dönüşürken, özenmekten kendimizi alamadığımız sıradışı tiyatro sahneleri bulunuyor Birleşik Krallık’ta. Birlikte “Burada tiyatro mu yapılır?” diyeceğimiz Birleşik Krallık’taki sıradışı sahnelerden bazılarına göz atalım istedim.

Cutty Sark – Londra

Seyircilere 18. yüzyılda yelkenli bir kargo gemisinin nasıl bir görünüme sahip olduğunu öğrenme fırsatı sunan Londra’daki Cutty Sark gemisinin alt katındaki ambar kısmı, bugünlerde bir tiyatro sahnesi olarak kullanılıyor. 29 Ocak 2014’te açılışını yapan ve “Michael Edwards Studio Theatre” adını alan 110 seyirci kapasiteli sahne kabare ve komediler, tek kişilik gösteriler, dersler ve müzikal performanslar gibi etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Kargo gemisi olduğu zamanlarda çay ve yün sandıklarının stoklandığı alanda şimdi tiyatro yapılıyor olması inanılmaz!

tiyatronun pesinde 1
Cutty Sark Trust

Tobacco Factory Theatres – Bristol

20. yüzyılın başlarında dünyaca ünlü tütün şirketi olan Imperial Tobacco’nun 1 milyon fit karelik bir alanda, karargahı diyebileceğimiz bir konumda olan Bristol’deki fabrika, 70 ve 80’li yıllarda kapatılarak bazı bölümleri yıkılmış. O zamanlar Royal Institute of British Architect –yani Birleşik Krallık Mimarlar Odası’nın başkanı- ve şu an da Bristol’ün belediye başkanı olan George Ferguson binanın geriye kalan kısımlarını satın alarak burayı gittikçe büyüyen bir tiyatro binasına dönüştürmüş. Tiyatronun resmi sitesindeki zaman çizelgesine göre 1998 yılında burada ilk tiyatro aktivitesi yapılmış; 2000 yılında ise oynanan Kral Lear oyunu senelerdir Bristol’da izlenen en iyi Shakespeare prodüksiyonu olarak nitelendirilmiş. Eski bir tütün fabrikasından dönüştürülen tiyatro hala sanat hayatına devam ediyor.

tiyatronun pesinde 2
Tobacco Factory

Minack Theatre – Cornwall

Hikâyesi 1920’lerde Rowena Cade isimli genç bir kadının Batı Cornwall’a gelmesiyle başlayan Minack Tiyatrosu’nda oyunlar, ilk zamanlarda bu kadının deniz kenarında inşa ettiği evinin bahçesinde oynanıyormuş. Sonraları, yaşadığı bu dağlık burnun muhteşem bir açık hava tiyatrosu olacağını düşünen Rowena Cade, oradaki birkaç esnafın da yardımıyla kayaları oyarak oturma yerleri inşa etmiş ve böylelikle seyircilerin denize karşı açık havada oyun izleyebilecekleri bu tiyatro ortaya çıkmış. Bugün Minack Theatre, nisandan eylüle kadar, çoğunluğunu küçük tiyatro topluluklarının hazırladığı konser ve oyunlara ev sahipliği yapıyor.

tiyatronun pesinde 3
Alamy

Theatre of Small Convenience – Great Malvern

Aslında bir Viktoryan’ın tuvaleti olan bu küçük taş bina, bir ara çocuk kıyafeti ve antika dükkanı olarak kullanıldıktan sonra, yerel bir kukla oynatıcısı ve tiyatro sevdalısı olan Denis Neale’nin satın almasıyla bir tiyatroya dönüşmüş. Sadece 12 adet koltuğu olan bu tiyatro, 2002 yılında dünyanın en küçük ticari tiyatrosu olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş. Perdelerini ilk kez 1999’da açan tiyatroda, kukla şovları, amatör ve profesyonel oyunlar, şiir dinletileri, operalar gibi pek çok etkinlik sahneleniyor.

tiyatronun pesinde 4
Alamy

Jacksons Lane – London N6

Bu kırmızı tuğlalı ve gotik kemerli Kral Edward döneminden kalma kilise, aynı zamanda “2 numaralı liste” üyesi binalardan biri. 160 seyirci kapasitesine sahip tiyatroda dans ve prova stüdyosu, kafe, bar ve 4 adet çok amaçlı kullanım alanı bulunuyor. RIBA ödülü sahibi bu sahnede modern performans, sirk, pandomim, çocuklar için renkli beden tiyatrosu, akrobasi gibi gösteriler sergileniyor.

tiyatronun pesinde 5
Jacksons Lane

Royal Exchange – Manchester

1976’da kurulan Royal Exchange sahnesi, şehrin önceki pamuk ticareti noktasında yer alıyor. 760 koltuklu ana sahne, 1996 yılında İrlanda ordusunun yaptığı bombalı saldırının binanın çok yakınında gerçekleşmesi sebebiyle büyük bir zarar görmüş ve tiyatro iki sene boyunca kapalı kalmak zorunda kalmış. 32 milyona mal olan yenilemeden sonra 1998’de yeniden açılan ve gittikçe ünlenerek büyüyen tiyatro bugünlerde özellikle ümit vadeden genç yazarların eserlerini sahneye koyuyor.

tiyatronun pesinde 6
John Husband / Alamy

Underbelly – Edinburgh

Dünyanın en geniş kapsamlı sanat festivali Edinburgh Festival Fringe’in yapı taşı olan Underbelly, performans alanlarından, Edinburgh Merkez Kütüphanesi’nin altındaki mahzende kurulan yemek alanları ve barlardan oluşan bölmeli bir labirent gibi. 2000 yılında açılan sahne esasen Iron Belly, White Belly ve Big Belly olarak üç ana kısım olarak işletiliyor.

tiyatronun pesinde 7
Jeffrey Blackler / Alamy

Watermill Theatre – West Berkshire

Tartışmasız Birleşik Krallık’ın en şirin binalarından biri olan Watermill, 1967’de kurulmuş ve adından tahmin edilebileceği üzere sonradan tiyatroya dönüştürülmüş bir değirmen. 1830’larda mısır öğütümü gibi işler için kullanılan bu değirmen tiyatro sevdalısı David Gollins tarafından restore edilmiş ve 1981’de Jill & James Sargant çifti tarafından satın alınmış. Shakespeare eserleri ve müzikalleriyle ünlenen bu üretim evinin yapımlarının çoğu şimdilerde West End ve Broadway’e transfer oluyor.

tiyatronun pesinde 8
Watermill

Tramway – Glasgow

Glasgow’un büyüyen modern sanat merkezi 1998’de kurulmasına rağmen tarihi 1893’e kadar uzanıyor. Bina 1960’ların başında bir taşıma müzesi halini almadan önce , şehrin tramvay terminali ve depo – fabrika olarak kullanılıyormuş. Bugün modern görsel sanatlara ve performans sanatlarına yoğunlaşan sahne, programlarını beş farklı alanda sergiliyor ve ayrıca İskoçya’nın ulusal dans topluluğu olan Scottish Ballet tarafından merkez olarak kullanılıyor.

tiyatronun pesinde 9
Tramway

Langham Hotel – London W1

2012’de Defibrillator tiyatro topluluğu tarafından Holborn’s Grange Hotel’in üç odasının devralınmasıyla açılan bu sahnede Green Eyes, Sunburst ve The Pink Bedroom gibi oyunlar oynanıyor.

Will Wintercross
Will Wintercross

SineMASAL Fener – Balat Çocuk Festivali ile çocukların hayatına renk katacak

Sinemasal Kültür Sanat Derneği, 2013 yılında çalışmalarına başlamış ve bugüne kadar 18 bin çocuğun geleceğine, başta sinema olmak üzere sanatın tüm renklerini kullanarak katkıda bulunmuştur.

2016 yılında Balat’ta açılan SineMASAL House ile merhaba diyen, Olmadık Projeler Atölyesi ve Yusra Eğitim Merkezi ile birlikte, yaşanan üzücü olayların ardından Fatih bölgesine yerleşen ve bugüne kadar Fatih Belediyesi’nden barınma, giyim, yiyecek ve eğitim desteği alan Suriyeli çocuklar için projeler yürüten SineMASAL, şimdi de “Fener-Balat Çocuk Festivali” etkinliği ile çocukların hayatına renk katacak. 

Fener - Balat Çocuk Festivali - SineMASAL

İki gün sürecek olan festivalin programı ise şu şekilde;

13 Mayıs 2016 Cuma

20.30 – 22.00: Açık Hava Sineması: “Kuzular Kurtlara Karşı”
Adres: Karaköy Kahvecisi Yanı, Balat

14 Mayıs 2016 Cumartesi

13.00 – 16.00: Yüz boyama, resim, kukla ve tiyatro atölyeleri
Adres: Hızır Çavuşu Mescidi Sokak, Balat

16.00 – 19.00: Uçurtma Şenliği & Palyaço ile balon atölyesi
Adres: Başakşehir Spor Kulübü Sahası Yanı, Balat

19.00 – 20.00: Çocuk Konseri & ‘Ve Karşınızda Odyssus Ahmet’ Tiyatro Oyunu
20.30 – 21.00: Jonglör, pandomim, sihirbaz, kukla, ateş şov ve Flamenko dansı gösterileri
21.00 – 22.30: Açık Hava Sineması: ‘Kung Fu Panda 3’
Adres: Karaköy Kahvecisi Yanı, Balat

Fener - Balat Çocuk Festivali - SineMASAL (2)

SineMASAL Etkinlik Haberleri

 

Gökyüzü politikası: Acı ve korku

1

Keyif içindeyim. Demlenmek ve dayanışmaya el vermek için geldiğim Mardin’imin ilk gününde, bana arkadaki ufak bahçe alanını göstermek isteyen arkadaşlarımın peşinden damdan dama geçerek yeşilliklere varıyorum. Biraz ohh, biraz ahh, biraz selamet hasrediyorum kendime. Revnak gözüme doldukça içim açılıyor. Damdan dama geçerken kullandığım merdiveni ele geçiren arkadaşım aklımla gönlüm arasındaki o “zayıf” noktamın ağız tadına uygun bir cümle ediyor: “Merdiven kullanma. Hadi atla!” Yok diyorum, atlayamam, düşerim. ”Korkma” diyor, “korkarsan bu korku seni hep ele geçirecek.” Ben direttikçe o zayıf noktamın gözünü doyurmaya daha bir iştahla ve nükteyle yöneliyor. ”Politik olarak da korka korka böyle çöküyoruz işte, hadi atla.

Mütalaa etme ile neticeye varma arasındaki olası bir boşluktan zararlı çıkılabileceğini deneyimlediğim bir şey yaşıyorum sonra. Karar vermeden, aslında herhangi bir edimden yana temiz bir taraf edinmeden atlıyorum aşağıya ve çatttt. Belim bana olduğu yeri hatırlatarak, kırılmadığı zamanlardaki zenginliğimi anlatarak, benimle konuşmanın agresif bir yöntemini keşfederek orta yerinden kırılıyor. Beli kırık özne statüsüne teşrif ediyorum nezaketle.

Yerde acılar içinde uzanıyorum. Yanımda beni cesaretlendirdiği için mahçubiyetini dile getiren arkadaşımın sesi gökyüzünün en uçsuz yerinde kaybolurken Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ının¹ en güzel bölümünü hatırlıyorum. Bu sahnede, savaşın nefret heyhulası ile donanmışken yaralanıp attan düşen Andrey yerde sırt üstü yatarken gökyüzüyle büyülenir. “İçinde gri bulutların sürüklendiği, bir biçimde belirsiz ama çok uzak ve yüksek, sonsuzluk gibi yüksek bir gökyüzü… Nasıl durağan ve huzurlu, nasıl heybetli. Bu uçsuz bucaksız gökyüzü hariç her şey boş, her şey sahte. Ondan başka hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yok…” der. İşte bu sonsuzluk gibi yüksek gökyüzü beni bir düşünceden diğerine zerk ediyor.

Acı

David Le Breton diyor ki: “Hissedilen acı basit, duyumsal bir akış ya da yükseliş değil, her şeyden önce bireyin dünyayla ilişkisi sorunu ve dünyayla ilgili deneyimini sorgulayan bir algıdır.”² Acının meailini anlamaya yöneldiğimde ondan kurtulmaya çalışmayı da bırakıyorum. Yerde iki büklüm uzanırken hissettiğim acının o an hayatla ilişkimi kopardığını fark ediyorum. Acım bedenimdeki hükmüyle ben ve hayat arasındaki her şeyi bedenime indirgeyerek beni acımla biricikleştiriyor. Bu acının berisini politik olarak sağlamlaştırmadıkça Pamela Ballinger’in “dışlayan mağdurluk” dediği şeye dönüşebileceğini fark ediyorum. Yani içinde bulunduğum durumun mağduriyetinin ve tabi olduğum şiddetin bir başka grubun/kişinin mağduriyetini kavramamı zorlaştırabileceğini, beni acımda yoğunlaştırıp tüm olup biteni sadece kendi acım üzerinden yorumlama cürümüne düşürebileceğini. Yani acının politikasını gözardı edebileceğimi. Sara Amed, duyguların kültürle, geçmiş ve gelecekle bağlantısını ve politik işlevlerini tartıştığı “Duyguların Kültürel Politikası” kitabında³, başkasının acısını hissetme isteğinin egemen tarafından kendini yüceltme aracı olarak kullanılabileceğinin altını çizer.

aci

Başkasının acısını dahi hissedebilen olarak ben” egemenin iktidarını işlemesinin başka bir aracı haline gelir. Bu sebeple empatiyi de yavan bir yöntem olarak görür Amed. Empati kurma yoluyla acıların ve acı çekenlerin eşitlenmeye çalışıldığını ve fakat her acının kendine özgü ve ayrı olduğunu belirtir ve bu yüzden bizi başkasının acısıyla eşitlenmeye değil, başkasının acısını görme yollarını çeşitlendirmeye çağırır. Acılar içinde kıvranan olarak ben, acıma denk bir acı aramadan, acı hiyerarşisine girmeden, yaşadığım bu acının başka acıları birebir anlamamı sağlayacağı yanılgısına düşmeden devam etmeliyim yoluma. Anasının cesedini yollardan toplamış, evladını gözaltında “kaybetmiş”, dostunun tecavüzcüsünün salınmasını izlemiş, en sevdiği öğretmeni barıştan yana laf ettiği için sürülmüş, bir iş kazasına kurban giden ilkokul arkadaşının davasındaki patron sever hukuka tanıklık etmiş, eyleme katılan üniversite arkadaşını 20 yıl hapisle yoklanmasına isyan etmiş bir deneyimin acısını hissedemem. Ama bu acıları görme ve acıların politikayla çevrelenmiş habitatını anlama melekemi kuvvetlendirebilirim. Bunun için de biraz daha yakından ve derinlikle bakmak yeter sanırım.

Mardin’de, tam da bir acı coğrafyasının ortasına gelmiş, yakılan köylerden, öldürülen evlatlardan, yoksulluktan karma bir heyhulanın ortasında debelenirken çıkardığım deneyim birinin adaletsiz bir acının öznesi kılındığını görmemin ortaklığı yakalamam için yeterli olduğuydu. Bu nedenle Massumi’nin duygulanım kavramıyla, yani durumumun bedenimle olan ilişkisini ve bu ilişkiden ortaya çıkan duygunun toplum içindeki mealine göre değeri-etkisini sorarak ilerlemek manalı geliyor. Nitekim acıyı, bu acıyı üreten nefretle, acının bu coğrafyanın bedenindeki izleriyle birlikte yorumladığımda varacağım yeri biliyorum: Devletin tüm ölümlerden kendine başarı hasreden dev girdabı, bizi birilerinin öylece ortadan kaldırılmasına alıştırmış milli değerler tertibatı vatanıma.

Deneyim

Eski Mardin kısmında bir evden, uzunca bir mesafe  ambulansa acılar içinde taşındığım yolculuktan sonra artık hastanedeyim. Röntgenler çekilip akıbetimle ilgili bilgilendiriliyorken arkadaşım yanımda tekrarlıyor:Bir daha birini cesaretlendirmek mi? Asla! Bense içimden şunu tekrarlıyorum:Bir daha damlardan atlamak mı? Asla! İnsanın edindiği bir deneyimin, onu bir sonraki tehlikeden alıkoyacak bir ikaz lambası olması ile, her şeyi tehlike olarak göstermeye dönüşebilecek bir göz perdesi olması arasındaki ince farkı düşünüyorum. Her vakada kendimi her seferinde ayrı ayrı değerlendirmeli ve tüm nimetlerime ve eksikliklerime bütüncül bir gözle bakmayı öğrenmeliyim diyorum.cesaret

Mark Twain’in soba kapağı metaforuyla özetliyorum kendimi. Diyor ki Twain, “Her tecrübeden bir hikmet çıkarmak gerekir derken biraz düşünmeliyiz, yoksa sıcak soba kapağına oturan kediye benzeriz. Evet, kedi bir daha sıcak sobaya oturmaz ama soğuk sobaya da oturmaz.” Bu deneyimi sadece kendimle ilişkimde değil, birilerini eyleme çağırırken, bir dayanışma talebinde bulunurken, derin bir teorik tartışma yürütürken de hatırda tutmak gerektiğini fark ediyorum. Akademisyenini hapiste, aktivistini işkencede seven bir kadim kültürün evlatları olarak deneyimimiz malum. Bu deneyim, attığımız her cesaretli adımda bizi yoklarken, direnebilme marjımızı sıfırlayan bir vazgeçme hali olarak tezahür edecekse elimizde başka hiçbir şey kalmayabilir. Şayet sonuç bu olacaksa sıcak kapağa oturmaya devam etmeyi de pekala göze alabilirim.

Korku

Atlayamam, korkuyorum dememe rağmen beni bel kırıklığına götüreceğini tahmin edebileceğim bu atlayışı yapışım, bedenime dair kararlarımı bedenimin sınırlarına göre değil, diğer eylemlerimdeki güvenime göre verdiğimin ifadesiydi aslında. Derdini anlatabilen, sakin kalabilen, hakkını arayan ve en önemlisi kolay kolay korkmayan Nur olarak, bedenine ilişkin bir karar vermek. Bu coğrafyada hiçbir korkumuz kendi başına bırakılmadığından, müstehzilikten acizliğe; tecavüzden ölüme birçok sonuçla sınanmış korkularımız, bizi açmazlarla çevrili bir varoluşa terk eden düşmanlarımız olarak yerleştirildi içimize. Çünkü bu topraklar, korkaklıklarımızdan nemalandı, katliamlar üretti, korkularımızı acizliğimize eşitledi. Şöyle içimize sine sine, kendimizi tanımanın bir yolu olarak korkmayı bilemedik. Belki de tüm bu deneyimin uzantısı olarak aşağı atlarken, aşağı atlama ölçümlememi yapmıyor, korkuma savaş açıyordum aslında. Öyle ya, korkmayacaksın. Dayanışırken de, direnirken de, cezaevine girerken de, gecenin bir saati eve yalnız bir kadın olarak yürürken de, düşerken de korkmayacaksın. Korksam olmaz mıydı? Düşerken korkmak, korkumu dinlemek bana beden sınırlarımı sorguya açacak bir imkân sunmaz mıydı? Yine atlasaydım ama korka korka atlasaydım ne kaybederdim?

deneyim

Dr. Who dizisinin “Listen” adlı bölümünde muhteşem dialog var korkuya ilişkin. Bu dialog bize korkunun, eylemenin önünde engel olmadığını, aksi olarak doğru zamanlarda vakur kararlar almamıza imkan veren bir rukudet imkanı sunduğunu özetliyor. Ben de bu düşüşten payıma çıkan tefekkürle çıktığım yolculukta acılarım, korkularım ve düşmelerimle dünyanın mealini mukavemetten yana daha bir derinlikle yoklayabileceksem bir kez daha düşmemde bir sakınca olmadığını fark ediyorum.

Dinle… Bu sadece bir rüya. Ama çok zeki insanlar rüyaları duyabilir. O yüzden, lütfen dinle. Korktuğunu biliyorum ama korkmak normal. Sana kimse korkunun bir süper güç olduğunu söylemedi mi? Korku seni daha hızlı, daha akıllı ve daha güçlü yapabilir. Ve bir gün, bu ambara geri geleceksin, o gün gerçekten de korkmuş olacaksın. Ama sorun değil. Çünkü eğer çok bilge ve çok güçlüysen, korku seni zalim veya korkak hale getirmez. Korku seni daha nazik de yapabilir.”

Kaynakça

[1] Tolstoy, Lev Nikolayeviç. Savaş Ve Barış, çev. Leyla Soykut, İstanbul, İletişim, 2003
[2] Breton, Le David. Acının Antropolojisi, çev.İsmail Yerguz, İstanbul, Sel Yayınları, 2010
[3] Ahmed, Sara. The Cultural Politics of Emotion. Edinburgh, Edinburgh Univ. Press/ Routledge, 2003