Ana Sayfa Blog Sayfa 446

Deniz kaplumbağaları tehdit altında

100 milyon yıldan fazla bir süredir dünyanın okyanuslarında kilometreler kat eden deniz kaplumbağaları, deniz ve kıyı ekosistemlerinin sağlığı açısından vazgeçilmez ve tamamlayıcı bir role sahip. Ancak son 200 yıl içinde artarak devam eden insan faaliyetleri bu eski denizcilerin yaşama şansını azaltıyor.

Akdeniz’de bugüne kadar yapılan araştırmalar iribaş deniz kaplumbağası (Caretta caretta) ve yeşil deniz kaplumbağasının (Chelonia mydas) en önemli yuvalama alanlarının Yunanistan ve Türkiye’de olduğunu gösteriyor. Yeşil deniz kaplumbağası popülasyonunun (nüfusunun) yüzde 50’den fazlası Türkiye’de bulunuyor. Bu sebeple Türkiye, türün Akdeniz Havzası’ndaki en önemli yuvalama alanlarından biri niteliğinde. 

Deniz kaplumbağalarını tehdit eden faktörler

Doğrudan besin maddesi olarak tüketilmeleri: Tüm dünyada deniz kaplumbağalarının sayısındaki ciddi düşüş avcılık ve yumurtalarının toplanmasından kaynaklanmaktadır. Özellikle besin sıkıntısı çekilen bazı ülkelerde, kaplumbağalar eti, yumurtası ve yağı için yakalanıyor, toplanıyor ve besin maddesi olarak kullanılıyor.

Bazı türlerin kabuğunun süs eşyası yapımında, derisinin ayakkabı ve çanta yapımında kullanılması; yağından parfüm sanayinde faydalanılması: Deniz kaplumbağalarının derisi, deri ürünlerinde kullanılıyor; bazı ülkelerde süs eşyası olarak satılıyor. Türkiye’nin de taraf olduğu Nesli Tehlike Altındaki Türlerin Ticaretine İlişkin Sözleşmesi’ne (CITES) göre deniz kaplumbağalarının ticareti yasaktır.

Üreme, beslenme ve kışlama alanlarının tahrip edilmesi: Kontrolsüz yapılaşma önemli yuvalama alanlarının tahrip edilmesine yol açmıştır. Yollardan ve binalardan gelen ışıklar yumurtadan çıkan yavruları etkilemekte ve onları denizden uzaklaştırmaktadır. Kumsallardaki araç trafiği kumları sıkılaştırmakta ve dişi bireylerin yuva yapmasını imkansız hale getirmektedir.

Deniz dolguları ve dalgakıranlar kıyı akıntılarının düzenini değiştirebilir ve kumsalların erozyona uğramasına ve/veya tamamen yok olmasına sebep olabilir. Deniz kaplumbağalarının önemli kışlama alanları tortulaşma, karadaki besinlerin akıp gitmesi, hassasiyet taşımayan turizmin gelişmesi, seçici olmayan balıkçılık yöntemleri ve iklim değişikliği sebebiyle zarar görmektedir.

Tesadüfi avcılık: Deniz kaplumbağaları sürüngendir. Nefes almak için yüzeye çıkamadıklarında boğulurlar. Dünyada her sene binlerce deniz kaplumbağası balık ağlarına, uzun mesafeli oltalara, trol ağlarına yakalanarak ölmektedir.

deniz kaplumbagalari
WWF

Denizel-karasal kirlilik: Deniz kaplumbağaları denizde yüzen plastik malzemeleri deniz anası sanıp yediği için boğulabilirler. Denize atılan ağların deniz kaplumbağalarına dolanması sonucu boğulmaya ve beslenemeyecek/yüzemeyecek hale gelmelerine sebep olabilir. Kumsaldaki çöpler yumurtadan çıkan deniz kaplumbağalarının denize ulaşmalarını engelleyebilir.

Doğal predasyon: Deniz kaplumbağaları, yetişkinliğe erişme sürecindeki yüksek ölüm oranını toparlamak için her yumurtlama döneminde (bazen bir sezon içinde birden fazla) bir seferde 150’den fazla yumurtayı yuvaya bırakır. Deniz kaplumbağası ve yırtıcılar arasındaki ince denge insan müdahalesiyle yeni yırtıcıların belirmesiyle veya artmasıyla deniz kaplumbağasının aleyhine dönebilir.

İklim değişikliği: Değişen iklimler ve küresel ısınma deniz kağlumbağası popülasyonunu ciddi şekilde etkileyebilir. Deniz kaplumbağalarının cinsiyeti sıcaklığa bağlı olduğu için küresel sıcaklıklardaki artış yuvadan çıkacak erkek-dişi oranını tamamen değiştirebilir ve türün nüfusunda tutarsızlıklara yol açabilir.

Kaynak: WWF  

Beton yığınlarına karşı kent bostanları artık her yerde

1

Dünyada birçok yerde etkili olan küresel kapitalizm milyonlarca köylünün toprağı bırakmasına ve işsizliğe neden oluyor. Uzaklara gitmeye gerek yok, bunun çok yakınımızda bir örneği var. Güneydoğu’daki tarım işçileri, geçimlerini sağlamak için başka bölgelere gidip mevsimlik işçi olarak çadır yaşamı sürdürüyorlar. Bu da beraberinde kırsal çöküş sürecini getiriyor.

Bu sömürgeci yıkıma ve mevsimlik işçilerin yaşadıkları yıkıma dur demek için; Diyarbakır Daire Başkanlığı ile Amed Ekoloji Meclisi ortak bir çalışma yürütüyor. Yürütülen kent bostanları projesi ile 300 dönümlük araziye ekim yapılacak. Şu ana kadar iki bostanda ekim tamamlanırken, üçüncü bostanda da ekime başlandı. Proje kapsamında her bir bostandan 60’a yakın aileye yani yaklaşık olarak 250-300 kişiye yardım edilecek.

Ailelere açılan bu üretim alanı ve uygulamanın kolektif olması projenin Brezilya’daki “Topraksız Köylüler” hareketine de yakınlaştırıyor.

Brezilya Topraksız Köylüler Hareketi‘nde (MST-Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra), topraksız bırakılan işçilerin ve köylülerin, dünyadaki benzerlerine örnek olabilecek kolektif bir dünya yaratmalarına tanık oluyoruz. Yıllardır IMF laboratuarı olmak yerine; kitlesel, doğrudan, radikal ve sürdürülebilir direniş eylemlerini içeren bir halk projesi için mücadele veriyorlar.

Topraksız köylüler hareketi, Türkiye tarihinde de 15. yüzyılda yaşandı. Hareket bu topraklarda Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa Hareketi olarak biliniyor. Her soydan ve inanıştan insanlar, ortak bir yaşam ve kollektif bir hayat inşa etmek için mücadele ettiler. Hatta Aydın’daki Ortaklar adının onlardan kaldığı söyleniyor. 1968’li yıllarda da İzmir-Atalan ve Göllüce köylerinde insanlar toprak işgalleri yaptılar. Onlara, üniversiteli gençlik örgütleri, o zamanki kimi ilerici partiler ve aydınlar destek verdiler.

2015’den beri devam eden Diyarbakır kent bostanları ise kadınların toprakla yeniden buluşmasını sağlayıp kadın, toprak ve üretim üçlemesiyle yola çıkıp yıldan yıla üretim artırmaya devam ediyorlar.

Fotoğraf Diyarbakır Belediyesi'nin internet sitesinden alınmıştır.
Fotoğraf Diyarbakır Belediyesi’nin internet sitesinden alınmıştır.

Projeyi yürüten Amed Ekoloji Meclisi üyesi Şevda Tuğrul, kent bostanları projesiyle mahallelinin üretime dâhil olacağını ve kendi ürünlerini elde edeceğini söyledi. Komisyon olarak amaçlarının kimyasal tohumlar yerine yerel tohumlarla üretim yapmak olduğunu dile getiren Tuğrul, “Şu an kent bostanlarına ekilen tohumları kendimiz ürettik. Projemizin başarılı olacağına inanıyoruz. Bu proje bize her şeyi sunuyor ve çeşitliğin fazla olmasını sağlıyor. Kimyasallara ihtiyaç duymadan doğadaki bitkilerden ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz. Bu şekilde bitkilerin büyümesi daha sağlıklı bir şekilde oluyor” dedi.

Bu proje, işçilerin güvencesiz çalışma koşullarına karşı kendi doğup büyüdükleri yaşam alanlarından ayrılmadan, kent-köy hayatını yeniden yakınlaştırıyor. Ve yerel tohum ile üretimi destekleyen kent bostanları diğer illere ve bölgelere de yayılmaya devam ediyor.

Kent bostanları hareketi yıldan yıla artan verimle sömürgesiz, kapitalizmin yıkıcı etkisinden uzak umut vadeden “başka bir dünya” sunuyor bize.

Kaynak: Jiyana Ekolojik

Sergen Sucu tahakküme karşı barış için vicdani reddini açıkladı

Yazarlarımızdan Sergen Sucu ekolojik kıyıma, eril tahakküme ve sömürüye karşı vicdani reddini açıkladı.

İnsanın insana ve tüm diğer türlere kurduğu tahakküme, savaşlara, hayvan sömürüsüne ortak olmamak için artık hayvan yemeyerek vejetaryen olacağını da belirten Sucu reddini Diyarbakır’da açıkladı.

“Öncelikle bu açıklamayı ekolojist, sağlıkçı ve engelli kimliğimle yani yaşam kimliğimle yaptığımı bildirmek isterim.

Doğadan bir avuç toprak, bir bardak su olan insanın temelinde savaşmak, sömürmek ve diğer hayvan akrabaları gibi mülk kültürünün olmadığını bildiriyorum. Savaş; bölgemizde ve dünyada halkları ayırmakta, birbirine düşman kılmaktadır. İnsandaki mülk aşkı sayesinde insan kendini tüm türlerin ve kendi türündeki diğer insanların da üzerinde görmektedir. Yani teke ulaşma anlayışı güden bir yaklaşım sergilemektedir.

Bu yaklaşıma karşı en büyük duruşum mülkün ve otoritenin Allah’a ait olduğunu ve ondan başka hiçbir otoriteyi kabul etmeyen eşitlikçi duruşumdur. İnsanın eril, mülkçü, üstünlükçü ve savaşçı bu duruşunun doymak, giyinmek, süslenmek vs ihtiyaçları gibi hayvan katletmeye başladığı gündendir devam etmektedir.

sergen sucu vicdani ret

Yaşamın, kendi türümüzün ürettiği ideolojik ve siyasi söylemlerin üstünde olduğunu, bir zorunluluk olarak tür, ırk, cinsiyet gözetmeden her türlü hak mücadelesine bütünsel bakılması gerektiğini tarihsel, toplumsal ve ekolojik sorumluluk olduğunu savunuyorum. Yüzde 69 engelli raporumun bulunması ve rapora istinaden askere gitmeme olanağımın olmasına rağmen muafiyet sunmayı, askere gitmeyi, silah tutmayı silahlı tüm yapıları ve savaşı tetikleyen hayvan kıyımcı sömürücü yaşam ve beslenme tarzını reddederek vicdani reddimi ve vejetaryen yaşam tarzımı doğadan bir duruş ve sorumluluk olarak başta havaya, suya, toprağa olmak üzere tüm halklara ilan ediyorum…

Barışın ve doğal yaşamın sermayeye ve mülkiyetçilere karşı kazanımının yegâne yolunun savaşçı ve kıyımcı anlayış değil retçi bir yaklaşım ile mümkün olacağını düşünüyorum. Yaşam ve barış için savaşmayı, öldürmeyi bir kez daha reddediyorum!

Saçınızı süpürge etmek yerine peruk yaptırın: Saçım Saçın Olsun

Kanser Savaşçıları Derneği, birkaç ay önce Saçım Saçın Olsun diyerek, kemoterapi sonucu saçı dökülen kanser hastalarına gerçek saçtan yapılma peruk temin etmek için bir adım attı.

Gönüllü kuaförlerin de kampanyaya destek vermesiyle 3 ayda 20 kanser hastası peruğuna kavuştu. Proje sayesinde peruğuna kavuşan hastalardan Mürşide Çakal, kampanyanın aslında ne kadar önemli olduğunu şu ifadelerle özetledi: “Saçlarımı kazıttım. Yıllardır beğenmediğim, şikâyet ettiğim, şekil vermekte zorlandığım saçlarımın ne denli güzel olduğunu ve bana ne kadar yakıştıklarını aynada kendimi görünce anladım. Peruğa kavuşmak bana o kadar iyi geldi ki… Saçlarımı kestirip düzelttirdiğimde çocuklar gibi sevindim, kuaförün aynasında kendimi gördüğümde yeniden ‘güzel bir kadın’ gibi hissettim.

Öğretmenden öğrencisine

Biraz da kendiliğinden gelişen bir proje olan Saçım Saçın Olsun, dernek dernek üyesi olan bir öğretmenin  kanser tanısı konulan öğrencisine saçlarını bağışlamasıyla başladı. Saç bağışlanarak peruk yapılabildiğini gören diğer üyelerin de katılımıyla çığ gibi büyüyen proje, kadınların kanser gibi zorlu bir hastalıkla mücadele ederken bir de acıyan bakışlara maruz kalmamalarına olanak tanıyor.

Aralarda beyazları bile olan gerçek bir peruk

Projenin bir kadının hastalıkla mücadelesinde ne kadar önemli olduğunu ise tiroit ve meme kanseri olan, on beş gün içerisinde iki ağır ameliyat geçiren Mürşide Çakal anlattı: “Henüz kemoterapiye başlamamışken yavaş yavaş ‘kabullenme’ sürecine girmiştim. Onkoloğumun hastalığın ve tedavinin seyrinden bahsederken ilk söylediği şey, ‘saçların dökülecek, buna hazırlıklı ol’ oldu. Ameliyat acılarım çok yeniydi, yürümekte, kolumu kaldırmakta zorlanıyordum. Tek başıma banyomu bile yapamıyordum. ‘Ne diyor bu adam?’ demiştim içimden ‘Bunca acımın arasında saçı mı düşünmeliyim?’ 

murside sacim sacin olsun
Mürşide Çakal

Yıllardır beğenmediğim, şikâyet ettiğim, şekil vermekte zorlandığım saçlarımın ne denli güzel olduğunu ve bana ne kadar yakıştıklarını aynada kendimi görünce anladım. Saçımın kesildiğini bilen arkadaşlarım bana peruk hediye etti. Sentetik olduğu için pek rahat değildi, dışarıdan bakıldığında peruk olduğu anlaşılıyordu. Kendimi komedi programlarındaki peruklu sanatçılara benzetiyordum, aramızdaki fark, benim gözlerimde hüzün olmasıydı.
Sonra Kanser Savaşçıları Derneği ile tanıştım ve Gizem Hanım’a ulaştım. Bir gün sonra benden ölçülerimi istedi, birkaç hafta sonra da gerçek saclardan yapılmış, aralarda beyaz telleri bile bulunan saçlarım geldi. Saçlarımı kestirip düzelttirdiğimde çocuklar gibi sevindim, kuaförün aynasında kendimi gördüğümde yeniden ‘güzel bir kadın’ gibi hissettim. Artık yolda yürürken, kızımı okuluna bırakırken, hastanede, pastanede kimse hasta olduğumu anlamayacaktı ve yüzlerindeki o buruk ifadeyle bana bakmayacaklardı. Ben de kalabalıktan biri olacak, dikkat çekmeden içlerinden akıp geçecektim. Bunun nasıl bir nimet olduğunu ancak yaşayanlar anlayabilir.

Kanser Savaşçıları Derneği’nin güzel yürekli gönüllüleri acımızı azaltmak, sıkıntımızı paylaşmakta hiç de azımsanmayacak bir kampanya yürütüyor. Şimdi saçlarımı tarayıp hafif makyajımla gidiyorum kemoterapimi içmeye. ‘Aa senin saçların dökülmedi mi?’ diyen kader arkadaşlarıma derneği ve kampanyayı anlatıyorum.

Bu günlerin geçeceğini, saçlarımın uzayacağını ve belki de uzayan saçlarımın bir kanser hastasının yüzünü güldüreceğini hayal ediyorum. Bu yardım ve sevgi zincirinin bu şekilde devam edeceğini biliyorum.

Saçım Saçın Olsun projesi tamamen ücretsiz

Hiçbir aşamasında ücretin talep edilmediği projede peruklar anlaşmalı kuaför ve perukçular tarafından hazırlanıyor. Destek veren kuaförler; Servet Kuaför- Nişantaşı- Servet Çevik, Hair Games Kuaför-Nişantaşı-Soykan Demirarar, Baykan&Gürkan Kuaför-Yeşilköy- Orhan Çalışkan, Vassago Kuaförleri- Nişantaşı ve Etiler- Murat Kayabaşı- Sinan Çınar, Emre Hergül Kuaför- Kartal- Emre Hergül, UF Hair Studio- Güzellik Akademisi-Ankara Yenimahalle -Fatma Horuz. Destek veren perukçu ise Aydil Peruk.

Gönüllü kargo firması aranıyor

sacim sacin olsunProje sorumlusu Gizem Tokça, peruk yapımı için daha fazla desteğe ihtiyaçları olduğunu belirterek, “Farklı illerden gelen saç bağışlarını kabul ediyoruz. Gerek saç bağışı sırasında gerekse perukların gönderimi sırasında gönderileri ücretsiz gerçekleştirdiğimiz için bir kargo şirketinin desteğine de ihtiyacımız var” dedi.

Kesim ve peruk yapımı aşamasında kuaförlere hijyen konusunda danışmanlık hizmeti de veriliyor. Saç kesiminin nasıl yapılması gerektiği, tedavi gören kişilerin perukları nasıl temizlemesi gerektiği gibi konular, yine dernek vasıtasıyla gönüllülere ve kullanıcılara öğretiliyor. Kampanyayı takip etmek için Facebook’ta Saçım Saçın Olsun sayfasını beğenebilir, [email protected] adresinden derneğe ulaşabilirsiniz.

Başlık Görseli: Devian ArtSeaMeDraw

Edebiyat dünyasından güzel haber: Man Booker ödülü Han Kang’ın

0

Kadınların yazmasındaki tarihsel süreç düşünüldüğünde şimdi savunma yapmadan, takma erkek isimlerinin ardına saklanmadan özgürce yazabilmeleri, feminist mücadelenin büyük başarılarından biri. Her ne kadar erkek egemen sistem hâlâ görünür olmasını istemese de yazan kadınların sayısı, edebiyat dünyasındaki etkin durumu artıyor. Yazan kadınlar, uluslararası platformlarda söz sahibi oluyor, ödüller alıyor. Bu kadınlardan biri olan Güney Koreli yazar Han Kang, edebiyat dünyasının en saygın ödüllerinden biri olarak kabul edilen Man Booker ödülünü aldı

Vejetaryen olmaya karar veren bir kadının hayatını ve aldığı bu kararla ailesinin kendisine yaptığı baskıyı anlatan The Vegetarian romanıyla Man Booker alan yazar, ödülü çevirmeni Deborah Smith ile paylaşacak.

Uluslararası ödülün kısa listesinde oldukça güçlü başka yazarlar da mevcuttu. Kazanma ihtimali yüksek isimlerden biri olarak İtalyan yazar Elena Ferrante gösteriliyordu. Çinli muhalif yazar Yan Lianke, Angolalı yazar José Eduardo Agualusa, Avusturalyalı yazar Robert Seethaler de kısa listede yer alan yazarlardı. Listenin güçlü isimlerinden biri de Orhan Pamuk’tu. Nitekim Pamuk da kazanması beklenen bir isimdi. Kısa listeden önce yayınlanan uzun listede çok az kadın yazara yer verilmiş, 14 Nisan’da ise kısa liste açıklanmıştı. 16 Mayıs’ta da ödül sahibini buldu.

Ödülün sahibi Güney Koreli yazar, 1970 yılında Gwangju’da doğdu. 10 yaşında Seul’de yaşamaya başladı. Yonsei Üniversitesinde Kore Edebiyatı okudu. Kardeşi de yazar olan Han Kang’ın yazıları Kore’de pek çok kez ödüle layık görüldü. Man Booker ödülünü aldığı kitabı The Vegetarian, İngilizceye çevrilen ilk romanı. Ödülün diğer sahibi 28 yaşındaki çevirmen Deborah Smith ise 21 yaşından beri birçok dil biliyordu. İngiliz Edebiyatı eğitimini tamamladıktan sonra çevirmen olmaya karar verdi. İngilizce-Korece çevirmen eksikliği nedeniyle Korece öğrenmeye karar verdi ve Kore’ye taşındı.

Daha önce yalnızca İngilizce olarak kaleme alınan eserlere verilen Man Booker ödülü, 2005 yılından beri İngilizce dışında yazılan eserlere veriliyor. 50 bin poundu eşit şekilde paylaşacak olan Kang ve çevirmeni Smith ödülü, Londra’da Victoria And Albert Müzesinde düzenlenen ödül töreninde aldı. The Vegetarian’ın Türkçeye de çevrilmesi bekleniyor.

Fotoğraflar http://themanbookerprize.com/ sitesinden alınmıştır.

 

 

Doğa otelden değil çadırdan güzel: KaçkarFest’i kaçırmayın

Son yıllarda güzelliklerini keşfedip tadını çıkarmaktan çok korumak ve savunmak için dişimizi tırnağımıza takıp mücadele verdiğimiz Karadeniz’in tadını çıkarmak ve yaz aylarının sonu için şahane bir seçenek istiyorsanız KaçkarFest’i kaçırmayın!

27 Ağustos 2016‘da başlayacak festival doğaseverlere 3 unutulmaz gün vadederken Doğu Karadeniz’in yaylalarında doğayla buluşmak apayrı bir keyif olacak.

Yaylalar, köyler ve otantik coğrafyalara düzenlenecek geziler festivalin merkezinde yer alırken konserler, horon öğretileri, rafting ve zipline gibi ekstrem spor etkinlikleri, yoga eğitimi gibi birbirinden farklı ve renkli bir etkinlik yelpazesi festivali iyice çekici kılıyor.

Organizasyon komitesinden Tayfun Güneri; temel amacın hoşça vakit geçirmenin yanı sıra, doğa ve kültür kavramlarını hakkıyla deneyimlemek, insanlar arasında dostluk bağlarını güçlendirmek ve tabiat ile barışçıl bir ilişki geliştirme yolunda bir gelenek tesis etmek olduğunu söylüyor. Fırtına Vadisi’nin sahip olduğumuz büyük bir hazine ve çok önemli bir ekosistem olduğunu belirten Güneri, “Geleneksel hale gelmesini umduğumuz Kaçkarfest ile bu şahane coğrafyanın bize sunduklarını başkalarıyla paylaşmak ve hem yaşam sevincini hem de tabiatın verdikleri karşısında minnetimizi çoğaltmak istiyoruz” dedi.

Festival süresince mevzu bahis coğrafyayı eşsiz kılan tüm unsurlara dokunmak üzere hazırlanmış programa göre; doğa sporları bağlamında Kaçkar Dağları’nın yeryüzü harikaları profesyonel rehberler eşliğinde gezilecek, Hemşin kültürünün önemli bileşenlerinden tulum ve horon ile bölgenin müziğini, ezgisini görüp tanıma imkânı bulunacak, zipline ve rafting ile ekstrem spor meraklıları için de bu üç gün unutulmaz kılınacak.

Doğu Karadeniz’i, Kaçkarları ve Fırtına Vadisi’ni, yoğun ve keyifli pratiklerle deneyimleme fırsatı anlamına gelen bu üç günü kaçırmamanız ve çadırınızı kapıp gitmenizi öneriyoruz.

Festivalin internet sitesi için lütfen tıklayın.

Ayrıca sponsor olmak için [email protected] mail adresi ile iletişime geçebilirsiniz.

Toprağın altından, toprağın üstüne bir solucan çobanı

Organik tarım Türkiye’de yüzde 1’in altına inerken, bilim insanları 50 yıl sonra cesetlerimizin mezarlarımızda çürümeyeceğini açıklıyor. İnsanlık hızla yapay tüketime geçerken bu tüketime karşı çıkan, ardında bıraktığı 40 yılın ardından toprakla buluşan, toprağın farkına varan bir kadın; Şükran Başdoğan. Hayatın kendisinden götürdükleriyle mücadele ederken Toprak ana ile tanışan Başdoğan, evinin bahçesinde solucan çobanlığı yapıyor; yani kompost solucan gübresi üreterek organik tarıma el uzatıyor.

Dört çocuklu bir ailenin son çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Başdoğan, eğitimini ortaöğretimde bırakıp evlenerek Kayseri’nin bir ilçesi olan Yeşilyurt’a yerleşiyor. Hayatı ev ve onun çevresinde akarken eşinin büyük bir maddi kayıp yaşamasıyla birlikte hayatı değişiyor. Toprağın altına girmek isterken, toprağın üstünü tercih ettiklerini aktaran Başdoğan, tüm zorluklara rağmen eşiyle el ele verip çiftçiliğe başlıyor. Bu durumu ise şöyle aktarıyor: “Orada bir ana vardı onun adı toprak anaydı ve bizi kabul etti. Bizim bütün nazımızı çekti. Bize her şeyi öğretti, öğretiyor da. Bir ananın şefkati nasıl ise toprak ananın şefkati de öyleydi. Bizim için olan ne varsa hepsini bize karşılıksız verdi.

Çiftçiliğe bilinçsiz bir şekilde başladığını ifade eden Başdoğan, sonrasında çiftçiliğin yalnızca ekme ve biçme faaliyetinden ibaret olmadığını, bunun farkına vardığını söylüyor. Topraktan ürettiklerimizin yanında üretimi sağlayan toprağa çok şey borçlu olduğumuzu ifade eden Şükran Başdoğan, toprakla gerçekten ilk defa tanışmasını köy muhtarından öğrendiği “Kadın Çiftçiler Vermikompost Üretiyor” projesine borçlu olduğunu belirtiyor. “Bu projeyle başladım solucan gübresi üretimine. 2015 Mart ayında yedi gün 24 saat süren 40 kadın çiftçinin katıldığı program devam etti. Biz bu eğitimi aldık ve eğitimlerde başarılı olan dokuz kadın çiftçi Avrupa’ya gitme hakkı kazandı” diyerek solucan çobanlığına başlama serüvenini anlatan Şükran Başdoğan, Avrupa’daki gezisinde üretimine katkı sağlayacak olan birçok şeyi oradaki solucan çiftliklerinden öğrendiğini belirtti.

Aldığı eğitimlerle kimyasal kullanmadan zararlı maddelerden kurtulma yollarını öğrenen Başdoğan, bu durumun onda büyük bir bilinç uyandırdığını söyle ifade ediyor: “Türkiye’deki organik toprak oranının yüzde birin altına düştüğünü öğrendim. Bu da çok kötü bir durumdu. Çünkü toprakta cesedimiz bile iyi çürümeyecekti artık. Bunun için binlerce liralar harcayarak aldığımız gübreleri bir yana bırakıp organik toprağa dönüş yapmamız gerekliydi.

“Solucan toprağın hemen altında mucizevi bir fabrikadır”

Kırmızı Kaliforniya kültür solucanı olarak bilinen solucanların bir tank içinde evsel atıklar (domates kabuğu, çürümüş marul, sebze artıkları) ile beslenerek kendi boyutları kadar beslenerek ürettikleri gübreleme sistemi Solucan Vermikompost sistemidir. Bu sistem ile ilgili Başdoğan “Solucan toprağın hemen altında mucizevi bir fabrikadır. Bir günde kendi ağırlıkları kadar bir besin tüketiyorlar ve tam organik olarak size geri veriyorlar. Gerçek bir alim olursak toprağın ne dediğini dinlersek toprak bize çok şey anlatıyor yeter ki dinlemesini bilelim” diyerek bu sistemin çiftçiye de büyük miktarda kazanç sağlayacağını, gübre tüketiminin yerini gübre üretimi aldığında maddi anlamda çiftçilerin rahatlayacağını belirtiyor.

solucan gubresi

Solucan gübresi üretimine başlarken karşılaştığı zorlukları ise şöyle aktarıyor Başdoğan; “Bana ottan çöpten ne çıkacak dediler. Ben bugün kendime meslek edindim mesleğimin adını da utanmadan, gururla söylüyorum solucan çobanlığı. Evime gelmeyeceklerini, elimden bir şey yemeyeceklerini söyleyenlere siz bilirsiniz dedim. Ben işimi seviyorum. Solucanlarım onlar benim çocuklarım gibi.” Başdoğan çevresinden aldığı tüm tepkilere rağmen mesleğini idame ettirmeye devam ediyor. Bu üretimde eşinin ve kızının da büyük desteğini alan Başdoğan, bu şekilde daha güçlü kalabildiğini aktarıyor.

Günümüzde organik tarımın yalnızca dilden dile dolaşan bir popüler kültür kalıbı olduğuna değinen Başdoğan, bunun hayata geçirebilmesi için bireysel azmin önemine değiniyor. “Herkes evinin bir köşesinde solucan gübresi yetiştirebilir. Şimdi her yerde duyuyoruz organik besleniyorum organik beslenmek istiyorsan üretime bir katkın olsun. Sen üret, tüketme. Daha çok mutlu olduğunu görüceksin” diyen Şükran Başdoğan, toprağın yalnızca maddesel katkılarının olmadığını aynı zamanda ruhsal olarak iyileşme sağladığını belirtiyor.

“Toprak bize her şeyi gereği kadar anlatacaktır”

Yaptığı işle gurur duyduğunu sık sık dile getiren Başdoğan, toprağa dönmenin hayatında birçok şeyi değiştirdiğini şu şekilde aktarıyor: “Bugüne kadar hep es geçtiğim eğitimimin çok mühim olduğunu gördüm ve açık öğretim lisesine müracaat ettim. Okumakla ne olur diyenlere cevaben okuyanların çok şey olacağını gördüm. Bilgili bir anne, bilgi bir eş en önemlisi de bilgili bir vatandaş olacağım. Umarım çocuğum da benim çobanlık bayrağımı devralacak ve bu alanda kendini geliştirecek.” İnsanların toprağı dinlemeleri gerektiğini belirten Başdoğan sözlerine, “Bu topraklar, bizim topraklarımız çok kıymetli ve önemli. Kimyasallardan vazgeçelim doğala dönelim. Toprak bize her şeyi gereği kadar anlatacaktır” diyerek son veriyor.

Bu ülkede erkekler tecavüz etmesin, yeter mi?

0

Bu toplum, tecavüzü meşrulaştıran ataerkil toplumdur. Bu toplum, tecavüz için hep bir sebebi olan erkeklerin narsistlik libidolarının toplamıdır. Bir kadına mini eteğinden tecavüz eden, bir başka kadına erile uygun olmayan bir saatte sokakta olduğundan tecavüz eden bir tecavüz toplumudur, bu toplum.

Erkeklerin bitmek bilmeyen iktidar hırsı kendi erklerini lağvetmelerine engel olurken kadınlardan “benim rızam olmadan bana dokunamazsın” muarız sesleri yükseliyor artık.
Peki, erkekler zor kullanmayıp tecavüz etmeseler rızanın tüm hallerini karşılamış olabilirler mi?

Örnegin; tecavüz değil, fakat açıkça bir rıza ile yaşanılan ilişki esnasında yırtık bir prezervatifle kadının içine boşalabilir mi bir erkek?

Tecavüzün derin yaralar açtığı bu ülkede bu örneği atipik karşılayacak olabilirsiniz fakat kadınların üzerinde durduğu rıza kavramının karşılığı tecavüz etmeyin yeter ile karşılanamaz, kanımca.

Wikileaks’ın kurucusu ve başeditörü Julian Assange 2010 yılının Ağustos ayında İsveç’te yırtık bir prezervatifle kadının içine boşalıyor ve kadının şikâyeti üzerine bu olay uluslararası bir sorun haline geliyor. Bu olay feminizmle ele geçirilmiş İsveç’te tecavüz ve cinsel saldırı suç yasalarına uygun görülürken, Amerikan sağı bu olayı İsveç’in sapkın yasalarının tuhaf bir sonucu olarak yorumluyor. Oysa çoğu feminist “siyasi kimliğinden dolayı Assange’in herhangi bir imtiyazdan yararlanamayacağını” dile getiriyordu.

Amerikan solu onların ifadesiyle ilericilerin Milletvekili Josefin Brink ise şunları söylüyordu; Assange’a herhangi bir zanlıya davranıldığı gibi davranılmalı. Üstelik bir insan hoş, zeki ve aynı zamanda tecavüzcü de olabilir.”

Assange auc

Assange olayı, farklı sesleri beraberinde sürüklerken ben bu olayın bu ülkede yaşandığını hayal ediyorum. Sağımızın solumuzun birbirine karıştığı bu ülkede zor kullanmadığı gerekçesiyle Assange yasal bir sürece maruz bırakılmaz mıydı, yoksa İsveç yasaları gibi rıza kavramı üzerinde durup kadının mağduriyetine mi karar verilirdi?

Ben bir kadın olarak açıkça İsveç yasalarına tarafgir duruyorum. Yapmamız gereken şey, bu olayı hükûmetlerin tecavüze uğrayan vatandaşlarını koruma düzeyini yükseltmek için bir fırsat olarak değerlendirmesini sağlamak.

Büyük amaçlar uğruna sağ geleneğin kadınların haklarını çiğnemesine direnmeli ve bu sağ geleneğin yaydığı kötü kokulara engel olmalı. Çünkü ilişkiye açıkça rıza göstermek ilişkinin her safhasına rıza beyanı olamaz. Erkeklerin zor kullanmadığı her hâl kadının rızasında karşılık buluyor olamaz.

Yine de bu ülkede rıza kavramı muarız ses olarak kalmayıp kendi değerini bulabilir mi yoksa bu ülkede erkekler tecavüz etmesin yeter miydi?

Hiçbir ülkenin kabul etmediği göçmenler denizin ortasında açlıktan öldü

Devletler çok kibirli. Dünyayı bölüyorlar. En büyük bölücü devletin kendisidir. Sınırlar nedir? Sınırlar sanal çizgilerdir. Sınır olan yere gidip baktığınızda orada doğal bir ayrım göremezsiniz. Belki gene devletin çaktığı kazıklar ve aralarındaki tel örgüler vardır. O tel örgüler devletin bölücü aygıtlarından sadece biridir.

Devlet toprağı böler, dünyayı böler, insanları ve hayvanları böler. Sonra böldüğü yerlere nöbet kulübeleri diker ki insan ya da hayvan oradan geçemesin. Neden? Çünkü devlet insanlardan oluşur, insanların bitmek bilmeyen hırsı devleti insan mantığında meşru kılar. Meşru kılınmış devleti destekleyen birimler de artık meşru sayılır. Mesela öldürmek için eğitim almaya yarayan askerlik de meşru görülmeye başlar. Çünkü sahiplenme hırsı, sahiplendiğini gizleme, korumayı da gerektirir. Toprağı sahiplenen devlet milletten yetki almaktadır. Yani eğer millet onaylamasa sınır olmayacak ama onaylıyorlar.

Vatan savunması denen şey aslında bir araya gelmiş ve bir toprak elde etmiş insanların kendi bölgelerine yabancıları sokmayan bir hayvanın yaptığı ile benzeşmektedir. Nasıl ki hayvan oraya buraya işeyerek yerini belirtiyor ve oraya girenlere saldırıyorsa insanlar da belirledikleri sınırlar içine izinsiz girişi yasaklıyor ve “ihlal” durumunda öldürüyor. Bunun gerekli olduğunu sanıyorlar. Öldürmeden, sınırlamadan, yasaklamadan yaşamayı imkânsız sanıyorlar.

Tanımlamak sınırlamaktır

Düşünün, kadın diye bir tanım ortaya atmasak şu an feminizm diye bir mücadele ya da kadınlara yönelik hak ihlalleri veya tahakküm olmayabilirdi çünkü tanımlanmamış kişileri kendimizden ayırmamız mümkün değildir. Annemizden kopmadan önce kendimizi annemizle bir sanmamız gibi. Mesela kendimizi Türk olarak tanımlamasak ve onları da Kürt olarak sınırlamasak biz onlarla bir olacaktık. Bir olunduğunda ise kavga olmayacaktı. Kısacası her “öteki”ni tanımlamaya kalktığımızda aslında “öteki”ni sınırlamış oluyoruz.

Sahte gözyaşları

Alan Kurdiyi hatırlarsınız, hani Avrupa’ya gitmek isterken teknenin batması sonucu ölmüş ve cansız bedeni kıyıya vurmuş çocuk. Hepinizi yaraladı o görüntü. Peki, bunun sorumlusu kim? Bunun sorumlusu, vatan, devlet, bayrak gibi sanal sınırlayıcıları belirleyen herkes. Burada bir çelişki var. Çocuğun ölmesine neden olan sınırları ve bayrakları hâlâ seviyorsunuz ama çocuğun ölmesini istemiyorsunuz. Burada gerçek bir sorun var, eğer devletler dünyayı bölmemiş olsa, sınırlar olmasa o çocuk da ölmeyecekti hatta uluslararası planlar doğrultusunda oluşan savaş bile olmayabilirdi. Kendimizi sorgulamak zorundayız. Devletin bize yararı ne? Devlet o çocuğu öldürerek bile sizi rahatsız ediyor. Devlet sınırlıyor, özgürlüğünüzü yok ediyor. Örneğin bisikletine atlayıp uzaklara gittiğini düşün, sınıra geldin. Devlet geçmene izin vermeyecek. Seni sınırlayacak, senin sevdiğin sınır seni sınırlayacak. Sınırları sevmek sınırlılık doğuruyor. Ve sınırları sevenler ve bayrakları sevenler ve sınırlar için ölüm isteyenler bu çocuğun karaya vuran bedeninden nasıl rahatsız olabiliyor?

Mülteciliğin bitmesi için sınırların yok olması gerekmektedir. Mülteciler sınırların olmadığı denizlerden giderek ulaşma hayalindeler, hayallerindeki sınırlanmış bölgelere. Devletler ise sınırlar için sizlerden aldıkları yetki ile onları bozuk para gibi harcamaktan çekinmiyor. Örneğin iki ülke arasında kalan botlar veya tekneler hangi ülkeye yaklaşırsa o ülke tarafından vurularak batması sağlanıyor. Yani üzgünüm ama o “Mülteci taşıyan tekne hava şartlarından alabora oldu” haberleri tamamen yalan. Mülteciler ülkelerde krizlere neden oluyor! Pardon! Nasıl da dilim iktidar diline alışmış değil mi? Doğrusu şöyle olmalı: Devletler mültecilere sorun çıkarıyor!

Uluslararası krizler ulusal krizlerden daha büyük önem arz eder devletler için. Mesela, Çin’den kaçan Doğu Türkistan’lılar “X ülkesi’ne sığınmak istedi, Çin ‘X ülkesi’ne ‘onları kabul ederseniz kriz çıkarırız” mesajı verdi. ‘X ülkesi’ de onları kabul etmedi. Peki, buna rağmen o bot ‘X ülkesi’ne yanaşırsa ne olur? Öncelikle gelmesinler diye ateş açılır, dinlemezler ise sonra bot vurulur ve insanlar boğulur. Akşam ise haberlerde izlersiniz “Şu kadar mülteciyi kahraman askerlerimiz kurtardı.” Bu şekilde krizin önüne geçilmiş olur…

gocmenler acliktan oldu 2

İşte o uğruna ölüp öldürdüğünüz sınırlar, bu kadar adi olaylara neden olmaktadır. Ama sizler hala o sınırlar ve bayraklar için ölmeye ve öldürmeye hazırsınız. O zaman lütfen ölen mültecilere üzülmeyin, onları sizin onayınızla öldürüyor devletler. Siz bayrak diye, sınır diye, toprak diye çıldırdığınız için bu çocukların cesedi karaya vuruyor. Bunu kabul ettikten sonra ya sınır seviciliği yani milletçe sahip olma hırsını bir kenara bırakacaksınız, ya da kendinizle yüzleşip ne olduğunuzu kabul edeceksiniz ve sahile vurmuş çocuk cesetleri paylaşarak olayı pornolaştırmaktan vazgeçeceksiniz. Pornoculuk sadece seks izlemekle alakalı değildir. Acının pornosu vardır, çaresizliğin pornosu, dram vardır hatta trajedi. İnsan başkalarının acısını izleyerek, başkalarının fakirliğini izleyerek, başkalarının çaresizliğini izleyerek kendi haline şükrettiği an pornoculuk yapmış olur. Çünkü kendi durumu ile onu kıyaslayarak bundan garip bir zevk alır, güvende olduğu için şükreder.

Bunu en çok aşırı dinci kurumların Afrikalı çocukların çaresizliğini göstererek din güzellemesi yapan reklamlarında görmekteyiz. Afrikalı çocukların durumunu düzeltmek için hiçbir şey yapmazlar. Yalnızca onlara kutsal kitap göndermek ya da yeni bir mabet yaptırma bahanesi ile para kaldırmak en büyük amaçlarıdır. Afrikalı çocuklar sürekli aç olsun, Filistin sürekli işgal altında olsun ki porno sürsün, bu dinci kurumlar da para kazanmaya devam etsin. İşte pornoculuğun en ahlaksız biçimi de budur.

Yani Alan Kurdi’nin cesedi siz istediniz diye karaya vurdu. Aşağıda okuyacağınız haber ise gene sizler sınırları çok seviyorsunuz diye gerçekleşti. Krizden korkan devletler diğer devletle papaz olmamak için onlara yardım etmedi. Devletler birbirinin kaçağını korumaz. Çünkü bugün ondan kaçan birileri varsa yarın senden kaçan birileri de olacaktır. Bu durumda senin onun kaçağını koruman demek yarın onun da senin kaçağını koruması anlamına gelecektir. Onlar denizin ortasında açlıktan öldü ya da sidiklerini içtiler. Şu bolluk dünyasında çekilen kıtlığın sebebi gene sınırlar ve devletlerdir. Fakat daha da önemlisi devletlere o yetkiyi veren sınır ve devlet hayranlarıdır.

Gelelim haberin detayına, Evrensel gazetesinden aldığımız bu haber tamamen sınırların, bayrakların ve devletlerin meyvesidir. Afiyet olsun, zevkle okuyunuz.

Myanmar’dan kaçan ama hiçbir ülke kabul etmediği için yaklaşık bir haftadır Tayland yakınındaki Andaman Denizi’nin ortasında yaşam mücadelesi veren 350 Arakanlı Müslüman için zaman giderek daralıyor. BBC’nin verdiği son rakamlara göre gemide 10 kişi açlıktan öldü.

Tayland’ın güney kıyısı açıklarındaki balıkçı teknesinin yanından geçen BBC Muhabiri Jonathan Head tanık olduklarını şöyle anlattı: “İnsanlar bizden yiyecek ve su dilendi. Teknede birçok kadın ve çocuk da var. Bazılarının şişelerden kendi idrarlarını içtiğini gördük”.

“Biz arkalarından itmedik”

Tayland Ordusundan Tümgeneral Puttichat Akhachan, Reuters’a yaptığı açıklamada, “Ülkeye girmelerine izin vermedik ama insan hakları yükümlülüklerine göre onlara su ve yiyecek verdik” dedi. Amiral Somchai NaBangchang, mültecilerin “Tayland değil Malezya ya da Endonezya’ya gitmek istediklerini, bu nedenle onları almadıklarını” öne sürdü. Amiral, “Tekneyi arkasından ittirmiş değiliz” dedi.

Faciayı balıkçılar engelledi

350 göçmenin hayatta kalma mücadelesi sürerken Endonezyalı balıkçılar başka bir faciayı son anda engelledi. Göçmen kaçakçıları tarafından terk edildikten sonra günlerdir denizde sürüklenen 600’den fazla Birmanyalı ve Bangladeşli göçmeni Endonezyalı balıkçılar kurtardı. Uluslararası Göç Örgütü, bölgedeki teknelerde yaklaşık 8 bin kaçak göçmenin mahsur kaldığına inanıldığını açıklamıştı.

*Başlık görseli bu olaya ait değildir, temsilidir.

Bombalara karşı sofraların 82’ncisi Gönül Şahin için kurulacak

Bombalara Karşı Sofralar, her Çarşamba, otoriteler tarafından körüklenen yoksulluğa, savaşa, israfa, doğa talanına ve hayvan sömürüsüne karşı, yenebilir gıda artıklarını değerlendirerek sofra kuruyor. Sofranın 82’ncisi geçtiğimiz cuma günü hayata gözlerini yuman Gönül Şahin için kurulacak.

Sofrada Gönül’ün düşlediği ve uğruna mücadelesini sürdürdüğü savaşsız, sömürüsüz, işkencesiz bir dünyada yaşama dileğini dile getirip veda mektubu okunacak.

İsraftan kurtarılmış vegan yemeği paylaşırken bombasız, sınırsız, bayraksız, başkansız, baskısız, kafessiz dünya için mücadeleyi büyütelim.

Pişirme: 16.00 İnfial; Turan Caddesi 36/A Tarlabaşı
Sofra: 19.00 Galatasaray Lisesi önü; İstiklal Caddesi 86

İletişim: 05513914591

*Bombalara Karşı Sofralar grubu, freegan felsefe ile marketler ve pazarlardan satışa uygun olmayan fakat yenilebilir durumdaki sebze, meyve, bakliyat gibi besinleri toplayarak vegan yemekler pişirip, aç olan kim varsa dağıtıyorlar. Hem de günümüzde görmeye alışık olmadığımız bir biçimde, ücretsiz…