Ana Sayfa Blog Sayfa 448

Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde FIPRESCI Gelecek Günler’in oldu

0

19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde FIPRESCI Ödülü, Mia Hansen-Love’a ait “Gelecek Günler” (L’Avenir) filmine verildi.

1946 yılından bu yana festivallerde ödül veren Uluslararası Sinema Yazarları Birliği (FIPRESCI), dünyada kadın filmleri festivalleri arasında yalnızca Uçan Süpürge’ye jüri gönderiyor ve her yıl bir filme ödül veriyor. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali altıncı yılından beri FIPRESCI Jürisi’ni ağırlıyor.

Jüride bu yıl üç sinema yazarı görev aldı: Gürcistan’dan Salome Kikaleishvili, Macaristan’dan Janka Barkóczi ve Türkiye’den Seray Genç. Jüri, festival programının Her Biri Ayrı Renk bölümünde gösterilen filmleri izledi ve içlerinden birini seçti. Sinema çevrelerinde prestij ödülü sayılan FIPRESCI Ödülü, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bu yıl “Gelecek Günler” (L’Avenir) filmine verildi.

2015 yılı Fransa-Almanya ortak yapımı olan, Mia Hansen-Love’un yönettiği filmin başrolünde Isabelle Huppert var. Film, Paris’te bir lisede felsefe öğretmeni olan öğretmen Natalie’nin yaşlı annesi, çok sevdiği işi ve ailesi arasında üçe bölünmüş hayatını anlatıyor.

Mia Hansen-Love 1981’de doğdu. 17 yaşında oyunculuğa başladı. Paris’teki Dramatik Sanatlar Konservatuarı’nda öğrenim gördü ve “Cathiers du Cinema” dergisinde yazılar yazdı. Sonrasında kısa filmler çekmeye başladı. İlk kurmaca filmi Tout est Pardonné ile ödül aldı.

19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde “Genç Cadı Ödülü”, Nefesim Kesilene Kadar filminin oyuncusu Ece Yüksele verildi.

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin 2009 yılında başlattığı Genç Cadı Ödülü, sinemamızda genç kadın oyuncuları desteklemek, onların düşünsel ve fiziksel emeklerini görünür kılmak ve Türkiye sinemasında çok yönlü kadın rolleri yazılmasını teşvik etmek için veriliyor. Bu ödülü bugüne kadar sırasıyla Elit İşcan, Damla Sönmez, Esme Madra, Ezgi Mola, Neslihan Atagül, Ayris Alptekin ve Begüm Akkaya almıştı.

Bu sevimli küçük araba aslında bir bisiklet

1

İsveç’in soğuk, yağışlı hava şartlarında işe bisikletle gitmekten yorgun düşen mühendis Mikael Kjellman kendi bisikletini tasarlamaya karar verdi. Çocuklar için üretilen kumaş kaplı bisikletlerden ilham alan Kjellman, ufak bir araba görünümündeki bu bisikletlerin yetişkin versiyonunu tasarladı: PodRide

Bisiklet tutkunu Kjellman’ın tasarımı olan PodRide, tıpkı çocuk bisikletleri gibi hafifliği ile öne çıkıyor. Ayrıca PodRide fermuarlı kumaş kaplaması, farları, dönüş sinyalleri, rahat koltuğu, cam silecekleri ve bagajı ile konforlu bir bisiklet olma iddiası taşıyor ve elektrik motoru sayesinde saatte 15 mil hız ile gidebiliyor. 

Bildiğimiz üzere, PodRide benzeri bisiklet-arabalar daha önce de üretilmişti. Bunlardan biri PodRide gibi kötü hava koşullarında bisiklet sürmeyi kolaylaştırma fikrinden yola çıkarak Minesota’da tasarlanmıştı. Ancak bu ürünlerin aksine Kjellman tasarımının herkesin kullanımına uygun bir ürün olduğunu ve PodRide’ın öncüllerinden daha başarılı olacağını düşünüyor.

Kjellman artan çevre bilincinin ürünün kullanımını artıracağını ,“Umarım şu an doğru zamandır. Toplumun farkındalığı gittikçe artıyor ve insanlar gerçekten çevre üzerine daha fazla düşünmeye başlıyor. Ayrıca elektrikli bisikletlerin hızla gelişim göstermesi bisiklet-araba yapımını kolaylaştırıyor. Elektrik motoru ile bisikletler gerçekten çok daha kullanışlı ve eğlenceli oluyor” şeklinde anlatıyor.

PodRide elektrik motoru ile hareket etmesinin yanı sıra klasik bisikletlerde olduğu gibi pedal çevirerek de ilerleyebiliyor. Bu özelliği bataryanın bitmesi durumunda ya da zorlu bir antreman yapılmak istendiğinde tercih ediliyor. Ürün; motor gücü ve pedal çevirmenin birlikte kullanılabilmesi esasına dayanıyor. Ayrıca bisiklet-arabanın tasarımı; trafikte, motorlu taşıtlar yanında daha güvenli bir bisiklet deneyimi yaratıyor. Kjellman bu özellik sayesinde daha geniş kitlelere ulaşabileceğini düşünüyor. Kjellman PodRide’ın bir çok bisiklet-arabadan daha farklı bir tasarıma sahip olduğunu söyleyerek diğer araçların tamamen düşük rüzgar direnci sağlamaya odaklandığını belirtiyor.

Daha önce tasarlanan bisiklet-arabaların bisikletlerden çok arabalara benzemesi bisikletçileri korkutuyordu, PodRide bu açıdan tasarımı ile daha dost canlısı bir görünüm sergiliyor. Kjellman’a göre PodRide diğer benzerlerinin yanında daha yumuşak ve güvenilir bir araç olarak göze çarpıyor.

1 yıllık geliştirme ve prototipin test edilme sürecinin ardından; PodRide’ın kullanıcı versiyonunun üretimine geçilebilmesi için Kjellman Indiegogo üzerinde bir fon oluşturmaya başladı. Kjellman; PodRide’ın, İsviçre gibi kötü hava şartlarıyla iç içe olan ülkeler de sıklıkla kullanılabilecek bir ürün olduğunu düşünüyor ve “Birçok insan araba almak yerine PodRide’ı tercih edecektir” diyor. PodRide gibi tasarımlar ile alternatif araç kullanımlarının yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Kaynak: Fastcoexist, Slash Gear

Tasarlanmış yaşam tarzlarımız: 8 saatlik işgününün esasları

Bu yazı Sinan Doğan tarafından David Cain’in raptitude.com için yazdığı “Your Lifestyle Has Already Been Designed” başlıklı makalesinden Türkçeye Gaia Dergi için çevrilmiştir.

***

Evet, tekrar iş dünyasındayım. Kendimi mühendislik endüstrisinde iyi maaşlı bir pozisyonda çalışırken buldum ve yaptığım dokuz aylık geziden sonra nihayet normale dönmüş gibi hissediyorum. Gezerken görece farklı bir yaşam tarzı sürdürdüğüm için, 9-5’e anlık geçişim daha önce gözümden kaçan şeylerin daha kolay farkına varmamı sağladı.

İş teklifini aldığım andan itibaren, harcamalarım konusunda ciddi derecede özensiz davranmaya başladım. Ahmakça değilse de cüzdanımı çıkarmada biraz daha hızlı… Küçük bir örnek: Yeniden pahalı kahveler almaya başladım, Yeni Zelanda’nın müstesna flat white’larının (bir çeşit sütlü kahve) yanına bile yaklaşamasa ya da güneşli café patio’larda tadına varamasam dahi. Gezim sırasında bu harcamaları bu kadar özensiz ve ani yapmıyordum, ve yaptıklarımın keyfini daha çok çıkarabiliyordum.

Büyük ve ölçüsüz harcamalardan bahsetmiyorum. Daha ziyade ufak ölçekli, gündelik, rastgele olup aslında hayatıma pek de bir şey katmayan harcamalar sözünü ettiklerim. Maaşımın yatmasına da halen iki hafta var.

Sonradan anlıyorum ki, iyi maaş aldığım işlerim olduğunda bunu hep yapıyorum, boş vakitlerde “mutlulukla” harcama yapmak. Gelirim olmadan ve sırtıma çantamı alıp gezdiğim dokuz aydan sonra bu olguyu giderek daha fazla fark etmekten kendimi alamıyorum.

Bunu belli bir prestiji yeniden kazandığımı hissettiğim için yaptığımı düşünüyorum; artık belli miktarda israf etmeye yetkili, iyi maaş alan bir profesyonelim. Eleştirel düşüncenin esamesi okunmadan yapılan bir tercihle şöyle iki yirmilik çıkarınca ilginç bir güç hissi ortaya çıkıyor. Paranın gücünü, yeniden “yeşereceğini” bildiğimiz sürece, tecrübe etmek iyi hissettiriyor.

Bu yaptığım şey kesinlikle istisnai değil. Görünen o ki, herkes böyle davranıyor. Aslında, belli bir zaman geçirdikten sonra normal tüketici kafa yapısına geri döndüğümü düşünüyorum.

Gezim sırasında yaptığım en hayret verici keşiflerden biri, diğer ülkeleri (buna Kanada’dan daha pahalı yerler dahil) ziyaret ederken şimdikinden çok daha az para harcamam oldu. Çok daha fazla vaktim vardı, dünyanın en güzel yerlerini ziyaret ediyordum, pek çok insanla tanışıyordum, unutamayacağım kadar güzel zaman geçirirken daha sakin ve huzurluydum, ve tüm bunlar Kanada’nın en ucuz şehirlerinden birinde yaşadığım mütevazı 9-5 hayattan çok daha ucuza geldi.

Gezerken paramın karşılığını da iyi almışım gibi görünüyor, peki neden?

Gereksiz şeyler kültürü

Burada, Batı’da, gereksiz harcamaya dayalı bir yaşam tarzı piyasa tarafından bilinçli olarak yaratılıp besleniyor. Her çeşit sektörden şirketler halkın özensiz harcama yapmasında pay sahibi. Bu şirketler halkın bu gündelik, mümkün olduğu zaman gerekli olup olmadığına bakılmaksızın harcama yapma alışkanlığını teşvik etmek için her fırsatı değerlendirecekler.

The Corporation (Şirket) belgeselinde, bir pazarlama psikologu satışları artırmak için yararlandığı bir metottan bahsediyor. Psikologunun ekibi, çocuklarının oyuncaklar hakkında “dırdır etmesinin” ebeveynler üzerinde yarattığı etkiyi araştırmış. Sonuçlara göre oyuncak satışlarının yüzde 20 ila yüzde 40’ı arası çocukların ebeveynleri üzerinde yarattığı direkt ve sözlü baskı sayesinde gerçekleşiyor. Bir diğer deyişle, çocuklar ısrar etmezse bu satışlar gerçekleşmez. Psikologlar da bu araştırmaları oyuncak şirketlerinin ürünlerini direkt olarak çocuklara pazarlamaları ve ebeveynlerine baskı yapmalarını teşvik etmeleri için kullanmışlar.

the-corporation

Bu pazarlama kampanyası tek başına, tamamen yaratılmış bir talebin karşılanması için harcanmış milyonlarca doları temsil ediyor.

“Müşterileri, sanki onlar sizin ürünlerinizi isteyip o yüzden satın alıyorlarmış gibi manipüle edebilirsiniz. Bu bir oyun.” – Lucy Hughes, “The Nag Factor”ün yaratıcılarından (harfi anlamı Dırdır Faktörü)

Bu, uzun zamandır devam etmekte olan bir olgunun sadece küçük bir örneği. Büyük şirketler milyon dolarları ürünlerinin erdemlerini ciddiyetle anlatarak değil, yüz milyonlarca insanın gereğinden çok daha fazla satın almasına ve tatminsizliklerini parayla yok etmeye çalışmasına yarayan bir kültür yaratarak elde ediyorlar.

Kendimizi neşelendirmek için, komşularımızla sidik yarıştırmak için*, ileride nasıl bir yetişkin olmak istediğimize dair çocukluk tasavvurlarımızı gerçekleştirmek için, durum güncellememizi bütün dünyaya yaymak için ve satın aldığımız ürünün aslında ne kadar kullanışlı olduğu ile uzaktan yakından alakası olmayan pek çok sebep yüzünden satın alıyoruz. Bodrum katınızdaki veya garajınızdaki eşyaların kaçını kullanmadınız?**

40 saatlik iş haftasının esas sebepleri

Şirketlerin bu kültürü sürdürebilmek için kullandığı nihai yöntem, 40 saatlik iş haftasını normal yaşam tarzı olarak geliştirmek. Bu çalışma şartları altında yaşayan insanlar akşamları ve haftasonları için hayatlar inşa ediyorlar. Bu düzenleme doğal olarak bizi eğlence ve konfor için ağır harcamalar yapmaya teşvik ediyor, zira boş zamanımız oldukça kıt.

İş hayatına geri döneli sadece birkaç gün oldu ama halihazırda yaptığım sağlıklı aktivitelerin hepsi hayatımdan hemen çıktı: Yürümek, egzersiz yapmak, okumak, meditasyon yapmak ve yazı yazmak.

Bu aktivitelerin göze çarpan benzerliği ise ucuza ya da bedavaya mâl olmaları ve vakit almaları.

Aniden bir sürü param oldu ama çok az zamanım kaldı, bu da tipik bir Kuzey Amerikalı çalışanla birkaç ay önce olduğundan daha fazla ortak özellik taşıyorum demek. Yurtdışındayken günümü bir parkta dolanarak veya sahilde kitap okuyarak geçirirken iki kere düşünmeme gerek yoktu. Şimdi bu türden şeyler yapmayı düşünmem bile imkansız. Bunlardan birini bile yapmak o çok değerli haftasonu günlerimden birini alacak!

Egzersiz yapmak işten eve döndüğümde yapmak istediğim son şey. Aynı zamanda akşam yemeğinden sonra, yatağa girmeden önce ya da uyandıktan hemen sonrası için de geçerli bu durum. Yani haftaiçi bir gün için.

Bu, basit bir çözümü olan bir sorun gibi görünebilir: Az çalış, daha fazla vaktin olsun. Şimdi kazandığımdan çok daha azıyla tatmin edici bir yaşam tarzını sağlayabileceğimi kendime kanıtlamış bulunuyorum. Fakat maalesef bunu yapmak çalıştığım sektörde, ve birçoğunda daha, imkânsıza yakın. Ya 40 saat ya da hiç. Müşterilerim ve müteahhitler standart iş günü kültürüne sıkıca bağlı, bu yüzden işverenimi ikna edebilsem dahi onlardan saat 13.00’den sonra benden bir şey istememelerini talep etmem uygulanabilir değil.

beynimiyedim 2

8 saatlik iş günü, 19. yüzyılda Sanayi Devrimi sırasında Britanya’da ortaya çıktı. Sebebi, günde 14-16 saat çalıştırılan işçilere rahat bir nefes aldırmaktı. Teknolojiler ve yöntemler karmaşıklaştıkça, tüm sektörlerdeki işçiler daha kısa zamanlarda daha çok değer üretebilmeye başladı. Bunun daha kısa işgünlerine yol açtığını düşünebilirsiniz.

Ancak sekiz saatin büyük şirketler için çok kârlı olmasının sebebi sekiz saatte yapılan iş miktarı değil (ortalama bir ofis çalışanı üç saatten az bir zamanda yapabileceği işler için sekiz saat çalışıyor), satın almaktan mutluluk duyan kitleler yaratması. Boş zamanı kısa tutmak, insanların konfor, haz ve diğer rahatlamalar için daha fazla ödemesi demek. Bu insanların TV ve reklamlarını izlemeye devam etmelerini garanti ediyor. İş dışındaki azimlerini kaybetmelerini sağlıyor.

Bizleri yorgun, keyif almaya aç, konfor ve eğlence için para vermeye istekli ve en önemlisi sahip olmadığımız şeyleri istemeye devam edecek kadar hayatımızdan memnuniyetsiz kılan bir kültürün içine itiliyoruz. Bir sürü şey satın alıyoruz, çünkü daima bir şeyler eksik gibi geliyor.

Batı ekonomileri, özellikle ABD’ninki, keyif, bağımlılık ve gereksiz harcamalar üzerine dikkatle tasarlanarak inşa edilmiş. Neşelenmek için, kendimizi ödüllendirmek için, kutlamak için, sorunlarımızı çözmek için, konumumuzu yükseltmek için ve can sıkıntısından kurtulmak için harcıyoruz. ABD’nin tüm bu hayatlarına bir şey katmayan gereksiz çöplüğü almayı durdurduğunda ne olabileceğini hayal edebiliyor musunuz?

Ekonomi çöker ve bir daha toparlanamazdı.

ABD’nin üzerine yazılıp çizilmiş tüm problemleri, obezite, depresyon, çevresel kirlilik ve yolsuzluk dahil; bu trilyon dolarlık ekonomiyi yaratıp koruyabilmek içindi. Bu ekonominin “sağlıklı” kalabilmesi ABD’nin sağlıksız kalmasına bağlı. Sekiz saatlik çalışma kültürü, bugünkü sistemin insanları her sorunun çözümünün satın almaktan geçtiğine inanacağı bir tatminsizlik seviyesinde tutmasına yarayan en güçlü araç.

Parkison Yasası’nı duymuş olabilirsiniz. Bu teori, sıkça zaman yönetimine referans verilerek kulanılır: Bir işi halletmek için ne kadar zaman verilirse, o işi yapmak o kadar sürer. Eğer sadece yirmi dakikanız varsa yirmi dakikada yapabildiklerinizi görmek inanılmazdır. Ama bütün akşamı harcayabiliyorsanız, büyük ihtimalle o iş uzun sürecektir.

Çoğumuz paraya da aynı şekilde yaklaşıyor. Ne kadar fazla kazanırsak o kadar fazla harcıyoruz. Kazanmaya başladıkça birden bire daha çok harcamamız gerekmiyor; harcalayabiliyorsak harcıyoruz. Aslında gelirimiz her arttığında yaşam standartlarımızı (ya da en azından harcamalarımızı arttırmaktan) yükseltmekten kaçınmamız biraz zor.

Tüm bu iğrenç sistemden kaçınıp ormanlarda yaşamaya başlamamız gerektiğini düşünmüyorum. Ancak “yüce ticaretin” bizden ne yapmamızı istediğini anlasak iyi ederiz. İdeal tüketicileri yaratabilmek için on yıllardır çalışıyorlar ve başarılı oldular. Eğer gerçek bir sapkın*** değilseniz yaşam tarzınız önceden tasarlandı.

Kusursuz tüketici memnuniyetsiz fakat umutlu, kişisel gelişimiyle ilgisiz, televizyona önemli ölçüde alışmış, tam zamanlı çalışan, fena olmayan bir gelir sağlayabilen, boş zamanlarında keyif çatabilen bir insan.

Sen bu musun?

İki hafta önce, tabii ki değilim, diyebilirdim ama bundan sonra bu haftayı geçirdiğim gibi yaşayacaksam, geçmiş olsun.

ÇN – *: “Keeping up with the Joneses” – Sosyal sınıfı ve maddiyat birikimini karşılaştırıp kendi konumunu belirlemek için komşuları seçmek. Bu yarışta başarısızlık ekonomik ve kültürel aşağılığı beraberinde getirir.

**:Yazarın verdiği ve Türkiyeli okuyucunun orta sınıf tüketicisi imgelemine pek uymayan bodrum/garaj örneği, aslında bilinçsiz olarak global kapitalizmin adaletsizliğini de örnekliyor bizim için.

***:”anomaly” – Durkheim’ın bir bedenin organları gibi işleyen toplumunun düzenin bozulmuş hali. Toplumsal düzeni koruyan normlardan sapmamamız için şakağımıza dayanmıştır.

Ferhan Şensoy tarihi kavuğu devretti

1

Türk tiyatrosunda önemli bir sembol olan, Hasan Efendi’den İsmail Dümbüllü’ye, oradan Münir Özkul’a, sonra da Ferhan Şensoy‘a uzanan kavuk, 12 Mayıs akşamı Ses Tiyatrosu’nda, sanat ve tiyatro camiasından birçok ünlü ismin katılımıyla gerçekleşen bir törenle ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Rasim Öztekin’e devredildi.

Bir sinevizyon gösterisiyle açılan sahnede, önce rahmetli Tuncel Kurtiz ve Baykal Kent’in de yer aldığı Çok Tuhaf Soruşturma oyununun bir bölümü gösterildi. Oyunun devam sahnesini yıllarca aradan sonra Ferhan Şensoy ve Rasim Öztekin birlikte oynayarak izleyenlere duygulu anlar yaşatırken, kaybedilen usta oyuncuların da isimlerine bir saygı duruşunda bulunulmuş oldu.

Kavuk51980’de Ortaoyuncular’ı, 1981’de de kendi üslubunda oyuncular yetiştirmek üzere Nöbetçi Tiyatro’yu açan Ferhan Şensoy, o yıllarda Rasim Öztekin’in her hafta oyunlara gelerek en önden dikkatli bir şekilde oyunları seyrettiğini, sonrasında ise Öztekin’in Nöbetçi Tiyatro’ya ilk katılanlardan biri olduğunu aktardı.

Kavuğun ilk sahibi Hasan Efendi’nin de Ses Tiyatrosu’nda oynadığına dikkati çeken Şensoy, şöyle devam etti: Hasan Efendi‘nin kavuğunu devrettiği çırağı İsmail Dümbüllü, bu tiyatroda oynamış. Münir Özkul meslek yıllarında bu tiyatroda, Ortaoyuncular‘a katıldıktan sonra da bu tiyatroda oynadı. Rasim’le biz 20 küsur yıldır bu tiyatroda oynuyoruz. Kavuk 100 yılı aşkın süredir Ses Tiyatrosu‘ndan çıkmamış. Kavuk, Ses Tiyatrosu’nu seviyor. Bana emanet edilen bu kavuğu, Rasim Öztekin’e devretmekten gurur duyuyorum. 5. kavukluyu selamlıyorum.”

Ferhan Şensoy’un elini öperek kavuğu devralan Öztekin de kariyerinde Beyoğlu’nun çok önemli olduğunu ifade ederek, “Beyoğlu’nda gezerken bir okul buldum. Orada dünyaya bakışı, dünyayı yorumlamayı, bakış açılarını öğrendim. Yıllar sonra Beyoğlu’nda gezerken bir usta buldum kendime. Burada başöğretmenim Ferhan Şensoy olmak üzere birçok usta, benim konservatuvarım oldu” dedi.

Kavuk2Şensoy’un çırağı olmaktan gurur duyduğunu belirten Rasim Öztekin, “Ben kavuğu çok çabuk devretmek isterim ki bu gelenek sürsün. Bunu layık olana ve geç olmadan devrettiğim sürece bu gelenek sürecektir. Bu geleneğin sürmesi, daha önce bu kavuğu kazananlar için de iyi bir şey. Benden sonra bittiğinde ve kavuk müzeye gittiği zaman bunun bir anlamı kalmayacak” dedi.

Tiyatroculuğun yeni kuşaklara cazip gelmediğini ifade eden Şensoy, “Türk tiyatrosunun durumu gerçekten zor. Oradan kavuklu çıkar mı çıkmaz mı bilemiyoruz. Gönlümüz ister ki biri çıksın da Rasim de ona devretsin ve gelenek sürsün isteriz. Ayrıca 27 yıldır, ‘kime vereceksin, niye vermiyorsun, mezara mı götüreceksin’ sorularıyla karşı karşıyayım. Bu gece rahat uyuyacağım. Rasim düşünsün” diye tamamladı.

Kadının vizöre dokunduğu an: Dilan Bozyel

0

Fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel 19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında “Kadının vizöre dokunduğu an” adlı etkinliğinde Ankaralılarla buluştu. Bozyel etkinlikte; çocukluğunun ve çocukların, objektifine düşen yansımalarını ve fotoğrafla tanışmasının öyküsünü anlattı.

dilan bozyel

Diyarbakırlı sanatçı Bozyel, Diyarbakır’da çocuk olmanın zor ve özel olduğunu ve yaşamının dönüm noktasının Diyarbakır TRT Çocuk Radyosunda spikerlik yapmasıyla başladığını anlattı: “Diyarbakır’da büyümek zor ve özel bir şey, ilkokul dönemi OHAL ve Körfez Savaşı dönemiyle geçti. Çocukluğumda gazete kaplı canların ardından, içeride bir hayat olduğu anlaşılmaması için gazetenin ucunu kaldırarak sokağa bakardım. Bugün yaşanılan olaylar bizim için çok tanıdık olaylar. 20 yaşıma kadar her yerde sokaklarda asker ve panzerin gezdiğini düşünürdüm, meğer öyle değilmiş. Çocukken tiyatrocu olmak istiyordum. İstanbul’da İşletme bölümü öğrencisiyken müzik dergilerine yazı yazmaya başladım. Konserleri takip edip müzik yazıları yazmaya başladığım dönemlerde de öncesinde de fotoğraf yoktu aklımda.”

Ablası Heja Bozyel’in odasında bulduğu kompakt bir fotoğraf makinesi ile oto portreler çekerek geçirdiği bir dönemde fotoğrafın, yaşamının bir parçası olduğunu söyleyen Bozyel, aynı dönemlerde tanıştığı Fotoğraf Sanatçısı Diane Abrus’un yaşam öyküsünden de etkilendiğini, fotoğrafın kadın hayatında ne kadar tutkuya dönüşebileceğini Abrus’un yaşam öyküsüyle anladığını dile getirdi.

Sonrasında aldığı eğitimle moda fotoğrafçılığı üzerine tez yazmaya başlayan sanatçı, modanın özellikle kadın bedeni üzerine kurduğu baskı karşısında tezi yarıda bırakmış. Bozyel tezini yarım bırakmasının ardından, çekimleri için dayatılan ölçülere uymayan kişilerden modeller seçerek insanların moda sektörü karşısında nasıl yok olduğunu anlatan bir seri hazırladığını anlattı.

Objektifini en çok çocuklara çeviren Bozyel, çocukların hayatta yaşadığı çok büyük sorunlar olduğunu dile getirerek çocuklarla yaptığı atölye çalışmalarını anlattı. Yaptığı atölye çalışmalarında karşılaştığı hikâyelerden etkilenerek Londra’da “Babam Bizi Sevmiyor” sergisini açan Bozyel, kız çocuklarının dünyasında yaşadıkları, onlara dayatılan her durumda “babam beni buraya bıraktıysa o halde babam beni sevmiyor” algısının olduğunu ve serginin adının da kız çocuklarının bu önemli algısından yola çıkarak verdiğini vurguladı.

13 Mayıs 2014 Soma ve sevgili kuzenim Koray Karadağ

13 Mayıs 2014 …

Irak’ta bir şantiyede mimar olarak çalışıyordum. Ofise döndüğümde babam aramıştı.

“Koray Soma’da vefat etti.”
“Koray kim baba?”
“Cihat amcanın oğlu, kuzenin.”

Ne tepki vereceğimi bilemedim. Soma’da ne olduğunu sordum hemen. Maden kazası, dedi.

“Amcam nerede?”
Amcan çok önceden ayrılmıştı Soma’daki işinden. Onlar Elbistan’da yaşıyor şimdi. Amcan da orada çalışıyor. Koray, Soma’da kalmıştı.”

Uzun süredir hiçbir akrabamdan haber almadığımı fark ettim. Kuzenimi en son okula henüz başlamadığım küçücük yaşlarımda görmüştüm. Hayal meyal hatırlıyorum. Koray esmer bir çocuktu, üzerinde de beyaz bir takım vardı. Babaannemlerin evindeydik, Koray kocaman kahkahalar atıyordu evin içinde. Bu kadar hatırlıyorum onu. Sonrasında hiç görüşmedik. Akraba bağlarımız oldukça zayıf. Olayın ardından ailesini arasam ne diyeceğimi bilememekten korktum. Babama sordum.

“Amcamlar nasıl?”
“Nasıl olsunlar?”
“Tamam neyse ben ararım onları. Şey numaraları yok bende.”

Aldım numaralarını. Aradım amcamı. Telefonun ardındaki metanetli ses beni oldukça şaşırtmış ve bir yandan da rahatlatmıştı. Telefonu kapatırken,

“Işid oralarda kızım, dikkat et” dedi amcam. Samimiyetine bir kez daha şaşırdım. Çünkü muhtemelen amcam da beni hiç tanımıyor.
“Ederim amca, iyi olmaya çalışın” dedim, başka da bir şey diyemedim, kapattım telefonu. 

Ne hissedeceğimi tam olarak bilemiyordum. Canım fazlasıyla yanıyordu ama sadece kuzenimi kaybettiğim için değil. 301 canımızın, sermaye sahipleri daha çok kazanacak diye ihmal edilmesi, öfkemle üzüntümü birbirine karıştırmıştı.

cizmelerimi cikarayim sedye kirlenmesin

Haberleri takip ederken madenden kurtulup çıkan bir emekçi abimizin sedyenin kirlenmesine gösterdiği hassasiyet beni bir kez daha parçaladı. Emekçi babasının cenazesinde toprağı tutup ağlayan çocuk bir daha parçaladı. Ve amcamın uzaktan takip edebildiğim metaneti beni her defasında daha da parçalıyordu.

soma 13 Mayıs 2014

Amcam, Koray’ın babası. Babam hep anlatıyordu. Gençken dedeme karşı postasını koyup İstanbul’a maden mühendisliği okumaya gitmiş amcam. Tek okuyan da o olmuş içlerinde.  Toplumsal meseleleri hep önemseyen, işçi emekçi haklarını hep savunan sağlam iradesi varmış amcamın. Babam söylemişti. Sonra Koray da maden mühendisi oldu. Sonra da ışık oldu.

Siyasi fikirlerimi açık açık ailemle tartışmaya başladığım senelerde babam sormuştu.

“Cihat mı öğretiyor sana bunları?”
“Hayır ama keşke öğretse” demiştim. “Çok görüşemiyoruz amcamla.”

Sonra Koray’la birlikte çalışan işçi kardeşlerimden Koray’ı duyduğumda, O’nu tanıyamadığım için bir kez daha çok üzüldüm.

soma koray karadag 1

Kurtulma şansı varmış Koray’ın. Çıkıp tekrar inmiş madene. “ İşçi kardeşlerimi kurtarmam gerekiyor” demiş. Sonra çıkamadı.

Soma’da 301, son 14 yılda 17 bin 54 defa katledildik. Emeklerimiz, emekçilerimiz katledildi. Çünkü sermaye sahiplerinin ve işbirlikçilerinin daha çok kazanması uğruna halkın daha çok sömürülmesi gerekiyordu.

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise olaya şöyle açıklık getirdi:

“Arkadaşlar yani biz bir defa bu tür ocaklarında, kömür ocaklarında bu olanları, lütfen buralarda bu olaylar hiç olmaz diye yorumlamayalım. Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında fıtratında bunlar var. Hiç kaza olmayacak diye bir şey yok.”

Sevgili Kuzenim,

Seni daha çok tanımayı, fikirlerini dinlemeyi, mücadelemizin ortak olduğunu sana söylemeyi şu an çok isterdim. Fakat yapamıyorum. Ama sana şunun sözünü verebilirim. Seninle beraber tüm emekçilerimizin, ezilenlerin hesabını soracağız. Işıkla kal.

“Toplumsal konumu gereği proletarya, sınıflı toplumsal yapıyı sona erdirecek olan iradedir.” K. Marx

Soma Katliamı’nın ardından bölgeye gidip “yukarıda kalanların” bekleyişlerini “Yukarıdakiler” adı ile kaydeden Ahmet Mert Yavuz, Ali Karakaş, Anıl Yangazoğlu, Burak Yavuz ve Tuğrul Gültepe’ye teşekkür ediyoruz. Emeğinize, yüreğinize sağlık.

Engelsiz Yarışma ile Türkiye sinemasının güncel filmleri erişilebilir olarak seyircilerin beğenisine sunulacak

Engeli olan-olmayan herkesin birlikte film izleyebildiği Ankara Engelsiz Filmler Festivali kapsamında, festival boyunca takip edilebilecek olan Engelsiz Yarışma için ödüller, 29 Mayıs Pazar günü saat 20.00’de Opera Sahnesi’nde yapılacak ödül töreniyle sahiplerine takdim edilecek. 

Engelsiz Yarışma jürisi; oyuncu Tansu Biçer, sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan ve yazar, psikolog Gündüz Vassaftan oluşuyor ve En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerinin sahipleri bu jüri tarafından belirlenecek. Seyirci Özel Ödülü ise festival seyircileri tarafından yarışmada yer alan filmleri Braille alfabesi ile de basılacak pusulalar ile oylanmasıyla belirlenecek. 

Abluka (4)

Engelsiz Yarışma kapsamında işitme ve görme engellilere uygun hale getirilen filmleri izleyecek olan seyirciler, filmlerin yönetmen, oyuncu ve film ekipleriyle tanışma fırsatı bulacak ve filmler üzerine kısa sohbetler gerçekleştirebilecekler.

Ayrıca bu etkinliklerin tamamı ücretsiz ve ortopedik engellilere uygun olan Goethe-Institut Ankara ile Ulucanlar Cezaevi Sinema Salonu’nda gerçekleştirilecek.

Mustang (2)

Emin Alper’in Abluka, Faruk Hacıhafızoğlu’nun Kar Korsanları, Deniz Gamze Ergüven’in Mustang, Emine Emel Balcı’nın Nefesim Kesilene Kadar ve Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmleri 2015 yılının en çok ses getiren yerli yapımları olarak Engelsiz Yarışma programında yer alıyor. 

Öte yandan, Yarışma Dışı Türkiye Sineması bölümünde bu yıl Yüksel Aksu’nun İftarlık Gazoz ve Durul Taylan, Yağmur Taylan’ın Vavien filmleri seyircilerle buluşacak.

Sarmasik (3)

Ankara Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye Festival’in www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir, Facebook ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

Görme ve işitme engelliler için erişilebilir Festival bültenini izlemek için tıklayınız.

Gösterim takvimi için tıklayınız.

Aydın’da 200 yıllık ağaçları yok eden kıyıma dur de

0

Aydın’ın Yenipazar İlçesindeki ormanlık alandaki en az 200 yıllık ağaçlar Orman İşletme Müdürlüğü tarafından kesilmeye başlandı.

Bölgedeki koruluğun yağmuru çeken tek arazi olması sebebiyle ağaçların kesilmesiyle kuraklığın baş göstereceği açıkça belli. Koru ve ormanlık arazide yaşayan yabani hayvanlar ise ya göç edecekler ya da yiyecek bulmak için şehir merkezine gelmek zorunda kalacaklar.

Change.org’da başlatılan kampanya ile kıyıma engel olmak mümkün, en azından yetkililere farkında olduğumuzu ve geleceğimizi adım adım yok etmelerine sessiz kalmayacağımızı bilmeleri için bir yöntem. İmza metninde yer alan ifadeler ise şu şekilde:

“Aydın’ın Yenipazar İlçesi’ne bağlı Çavdar Köyü’ndeki orman kesimini durdurmalıyız. Bölgedeki koruluk, yağmur çeken tek bölge. Bu koruluk giderse kuraklık baş gösterir, bölgede yaşayan yabani hayvanlar mecburen yerleşim yerlerinden yiyecek bulmak zorunda kalır. Kaldı ki bu ağaçlar en az 200 yıllık. Bölge verimsiz. Yeni ağaçların yetişmesi kaç nesil alacak? Bölge halkı bu güne dek ormanı korumuş, gencinden yaşlısına herkes en ufak hızar sesinde, en ufak duman belirtisinde haberleşmiştir. Yıllardır bölgede yangın yaşanmadan koruluk bugünkü görkemli haline gelmiştir. Bir nesil o ağaçların altında okul pikniklerini yaptı. Şimdi ağaçlarla birlikte hatıralarda kesiliyor.

Ayrıca sizlerden kampanyamıza katılmanızla birlikte yetkililere ulaşmanızı bekliyoruz. Lütfen gelecek nesillere orman yok demeyelim. Lütfen bu ağaç kıyımına dur diyelim!

Çavdar Köyü yakınlarındaki yaklaşık 250 dönüm koru ve ormanlık alandaki kesim ile ilgili açıklama yapan Orman İşletme Müdürlüğü, bölgede yeniden ağaçlandırma yapacağını duyurdu. Kesilen ağaçların asırlık olması sebebiyle yerine dikileceği söylenen ağaçların tekrar yetişmesi uzun zaman alacaktır.

Sizler de ağaç kesimine dur demek istiyorsanız change.org’taki imza kampanyasına katılabilirsiniz. 

 

Masalsı bir kitaptan fırlamış köy “Giethoorn”

0

Kendi masal dünyanızda yaşamak isterseniz, Giethoorn köyüne taşınmak isteyebilirsiniz. “Hollanda’nın Venedik’i diye de bilinen, 1230’lu yıllarda kurulan bu büyülü köy, çoğu insanın sadece hayal edeceği türden bir köy.

Yolların ya da modern taşıt yolunun olmadığı bu köyde sadece kanallar var. Eh, bu kanalları birbirine bağlayan 176 tane de köprü var tabii ki.

Turistler, araçlarını köyün dışında bırakmak zorundalar ve köye ulaşımlarını yürüyerek ya da kayık aracılığı ile yani gürültüsüz taşıt olan fısıltı kayık ile yapıyorlar.

Buranın ne kadar huzurlu olduğunu tahmin edersiniz (elbette turist akınına uğramadığı zaman)Köyün internet sitesinde “Duyabileceğiniz en yüksek ses ördek vak vakları ve kuşların vızırtılarıdır” diye bahsediyor bu köy için.

Bir masal kitabından fırlamış gibi, bir aşk romanı gibi bir şey.

Giethoorn köyünün yolları yok!

Image credits: insureandgo.com

Dolaşmak için yol yok değil elbette…

Image credits: owegoo.com
Image credits: owegoo.com

En yaygın ulaşım aracı, gürültüsüz taşıtlar olan Fısıltı Kayıkları.

Image credits: unknown
Image credits: unknown

Huzur, bu köyün adı…

Image credits: Dino Cutic
Image credits: Dino Cutic

Duyacağınız en yüksek ses muhtemelen ördeğin vak vak sesi olur (tabi, turist akınında değilken)… 

Image credits: owegoo.com
Image credits: owegoo.com

“Hollanda’nın Venedik’i” diye bilenen bu büyülü köy 1230’lu yıllarda kurulmuş…

Image credits: NLHank
Image credits: NLHank

Köyün ilk sakinleri, yıllar boyunca çok sayıda turba, bataklık ve delikler buldu.

Image credits: Magda Djm
Image credits: Magda Djm

Sonunda bu delikler göllere dönüştürüldü.

Image credits: worldfortravel.com
Image credits: worldfortravel.com

Yeniden yaratılan adalar 176’dan fazla köprü ile birbirine bağlandı.

Image credits: worldfortravel.com
Image credits: worldfortravel.com

Masalsı bir köy…

Image credits: brainparking.com
Image credits: brainparking.com

Kaynak: Bored Panda

Çöpü sergi olarak seçmiş bir sanatçı: Efe Işıldaksoy

Efe Işıldaksoy, yaptığı resimleri çöpe atıyor. Senelerdir gittiği her yerdeki çöpe yaptığı resimleri bırakıyor, bunu sosyal medya hesaplarından duyuruyor ve birçok kişi çöpten resimlerini almak için geliyor.

efe isildaksoy 1

Resmin kimin alacağına da kısa kibrit çöpünü çeken resmi alır yöntemiyle karar veriyor. İnsanların eserlerini alıp, onlarla ne yapacaklarıyla çok ilgilenmiyor.

Ona “Neden çöp?” diye sorduklarında şu şekilde cevap veriyor: “Üzerinde bulunduğumuz dünyada milyonlarca yıldır yaşıyoruz ve geldiğimiz noktada her şey satılık. Yeterince para öderseniz her şeyi alabilirsiniz. Para vermeden alabileceğiniz şeylerse sokağınızdaki çöp tenekesinin içinde.”

Efe Işıldaksoy, görsel iletişim ve grafik tasarım okumuş. Resim dışında da birçok uğraşı var. Fotoğraf ve video çekmiş, sergi düzenlemiş, heykel yapmış.

efe isildaksoy 2

137 gün boyunca 21 bin 400 kilometre yol katederek Türkiye’yi gezmiş ve karşısına çıkan insanlara, “Hayattan çıkardığınız dersler nedir?” diye tek bir soru sorduğu bir belgesel çekmiş.

Bazıları emek verdiği resimlere neden bu “saygısızlığı” yaptığını sorduğunda, “Esas derdim saygı, kendi eserime ‘saygısızlık’ göstererek aslında hepimizin ihtiyaç duyduğu saygıyı sorguluyorum” diyor. Sanatçıyı yurtdışından ‘çöpleri’ için çağıran birçok ülke olmuş ve burada da geleneğini bozmamış.

efe isildaksoy 3“Yaptığın resimleri satmıyorsan nasıl geçiniyorsun?” diye soranlara şu cevabı veriyor: “Kendime az ama sağlam dostlar edindim. Biri kahvaltı biri de akşam yemeği veriyor. Kendime gecekondu yaptım, orada yaşıyorum. Lüks derdim yok, temel ihtiyaçlarımı karşıladığım sürece sıkıntı çekmiyorum.”

efe isildaksoy 4

Daha ayrıntılı incelemek ve çöplerden haberdar olmak için: https://www.instagram.com/rastarules/