Ana Sayfa Blog Sayfa 449

Ankara Engelsiz Filmler Festivali, engeli olan-olmayan herkesi çağırıyor!

Puruli Kültür Sanat tarafından bu yıl 4’üncüsü düzenlenen, Ankara Engelsiz Filmler Festivali, görme, işitme ve ortodopedik engelli seyircinin erişimine uygun hale getirilen dopdolu bir programla Goethe Institut Ankara ve Ulucanlar Cezaevi Sinema Salonu’nda 24-29 Mayıs 2016 tarihleri arasında sinemaseverleri bekliyor.

Ankara Engelsiz Filmler Festivali, 2013 yılından beri olduğu gibi bu yıl da, Türkiye sinemasının en yenilerinden klasiklerine, dünya sinemasının ödüllü filmlerinden kısa filmlere, yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşilerden atölye çalışmalarına dopdolu bir programı seyircilerinin beğenisine sunuyor.

Engeli olan-olmayan herkesin bir arada film izleyebildiği Türkiye’deki tek film festivali olan Ankara Engelsiz Filmler Festivali’nde görme engelli sinemaseverler, festival stantlarından edinecekleri kulaklıklarla filmleri Türkçe ya da Türkçe dublajlı ve sesli betimlemeli olarak takip edebilecekler. İşitme engelli seyirciler ayrıntılı Türkçe altyazı ve filmin sağ alt köşesine yerleştirilen işaret dili çevirisi ile; engeli olmayanlar ise orijinal sesleri ile filmleri izleyebilecekler. Ayrıca yönetmen ve film ekipleriyle yapılan söyleşiler, atölye çalışmaları işaret dili çevirmeni eşliğinde gerçekleştirilecek.

Festivalin bir diğer güzel yanı ise film gösterimlerinin ve diğer yan etkinliklerin tamamen ücretsiz olması!

İşte etkinliklerden birkaçı

26 Mayıs Perşembe günü, senarist ve sinema yazarı Ceyda Aşar eğitmenliğinde gerçekleştirilecek olan senaryo atölyesiyle katılımcılara fikir aşamasından başlayarak senaryo yazım pratiklerini nasıl geliştirebilecekleri konusunda temel senaryo eğitimi verilecek. Katılım için 13 Mayıs 2016 tarihine kadar, 15-45 yaş grubundan herkes, [email protected] adresine mail atabilir.

Öte yandan, son yılların en sarsıcı filmlerinden olan, tamamı işaret dilinde çekilmiş Kabile The Tribe filminin başrol oyuncusu Yana Novikova, Ankara Engelsiz Filmler Festivali’nin konuğu olarak ilk kez 24 Mayıs Salı günü Opera Sahnesi’nde gerçekleşecek Açılış Töreni için  Türkiye’ye gelecek ve ardından filmin 26 Mayıs‘taki gösterimi sonrasında da Ankaralı seyircilerle buluşacak.

ankara engelsiz filmler festivali afisiErişiyorsam Varım! Fotoğraf Sergisi ile 23-30 Mayıs 2016 tarihleri arasında Türkiye ve İsveç’ten farklı yaş ve engel gruplarındaki toplam 22 bireyin portrelerine ve hikâyeleri, Goethe-Institut Ankara’da ziyaret edilebilecek. Dileyen ziyaretçiler, sergi alanında dağıtılacak kulaklıklar aracılığıyla sergiyi sesli betimlemeli olarak gezebilecekler.

Ayrıca festivalde, erişilebilir gösterimler ve sinema atölyeleri çocukları bekliyor. Her gün sabah 10’da ücretsiz olarak gerçekleştirilecek çocuklara özel gösterimler, işitme engelli çocuklara kendi animasyon filmlerini üretme fırsatı veren Duygular Canlanıyor! Animasyon Atölyesi gerçekleştirilecek. Buna ek olarak, Küçük Prens’in (The Little Prince) Otizm Dostu Gösterim kapsamında 27 Mayıs Cuma günü saat 12.00‘da Goethe-Institut Ankara‘da loş bir salonda, ses seviyesi düşük tutularak gösterilecek. Seans öncesi herhangi bir tanıtım filmi ya da reklam gösterilmeyecek; seyirciler gösterim sırasında salonda yiyecek ve içecek bulundurabilecekler ve salonda diledikleri gibi hareket edebilecekler. Böylece öğrenme güçlüğü ya da duyusal problemler yaşayan çocuklar ve yakınları bu gösterim sırasında birlikte film izleyebilecekler.

Festival hakkında ayrıntılı bilgiye Festivalin www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir, Facebook ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

 

Sinemanın başka bir hikâyesi- Figüranın diyalektiği 2

Figüranın niteliğine, dönüşümüne ve yeni işlevine, bir önceki yazıda değinmiştim. Bu yazıda, sinemanın ve imaj sanatlarının yeni figüranlarını ve ortamlarını, farklı bir perspektiften ele alıyorum. Sinemanın negatif diyalektiğinin uzamsal çerçevesini çizip kronolojik bir fotoğraf eşliğinde, bu yazıda, bu yeni figüranların niteliklerini ve evrimlerini işleyeceğim.

Montaj, basit bir birleştirmeden öte, insan zihninin mekanizmalarına uygun olarak, sinema ekranının manipülasyon yöntemlerinden birisidir. Zaten suni bir akışlar toplamı olan videonun, bir de farklı parçaları, bazen ilgisiz de olabilir bunlar (örneğin, Lynch’in Rabbits’i), başka bir akış gösterisi sağlayacak şekilde bir araya getirmektir. Kesilmiş parçalar, koyuldukları yere göre, farklı bir anlatım oluşturabilir, anlatımı değiştirebilir, tamamen yok edebilirler. Kurgunun ve montajın büyüsü de buradan gelir, senaryo tamamen kurgunun insafına kalır çoğu zaman. İmajların iktidarı, metinler üzerindeki egemenliğini, sinemanın icadı ve kurgunun karşı konulmaz efekti ile sağlamlaştırdı ve sürekli hale getirdi.

serguei-eisenstein

Lev Kuleshov kurgunun işlevini şu şekilde anlatır; “Üzerine harfler yazılarak dağıtılmış ayrı küpleri bir araya getirerek, kelime veya cümle kuran çocukların yaptığı gibi, yönetmen de filmi yapmak için ayrı, birbirleriyle ilgisi olmayan, farklı an ve günlerde çekilmiş parçaları bir araya getirerek, dağınık pozları en uygun, anlamlı, eksiksiz ve düzenli bir sekilde sıralamalıdır. Bu da filmin montajını anlatan en basit, en ilkel şemadır…

Burada kullanılan “çocuk” metaforu, kurgu evrenine adım atan insanın (bu benzetmeye yönetmen de dâhildir) hem fikir obezitesini hem de oral dönem bebeği heyecanını anlatmak için harika bir kullanım. Dinamik görüntüler sanatının, yap boz zanaatkarı olan yönetmen, dilediği taktirde anlatılan olayın yapısını değiştirme, hatta mesajı tamamen bambaşka bir kıyafet içine sokma tasarrufunu elinde tutar. İşte kurgunun, sinema için fevkalade düzeydeki önemi, buradan gelir. “Kuleshov efekti” adı verilen kurgu deneyi, bu “etkiyi” en iyi özetleyen örneklerdendir.

İnsan beyninin parçaları birleştirme mekanizması üzerinde etki eden bu sahne, kurguyu eksiltili imajlar üzerinden kurduğunda dahi, işini tamamlayabileceğini gösteriyor. Kameranın gösterdiği ortamdan birkaç kareye tanık olan izleyici, yönetmenin, kurmasını istediği ilgiyi, bu sahneler arasındaki bağlantı tamamlanmadan da kurabiliyor. Üzerinde daha çok duracağım noktalar, bir yandan bu “tamamlama” mefhumu ve kurgunun sinematik evrimi.

Fotoğraf makinesinin icadı ve gelişimiyle birlikte, 20’nci asrın “sanatı”, kolaj olarak görülmeye başladı. Aslında bu, fotoğraf parçalarını kesip başka bağlamlar üzerinde kurgulayarak, yeni bir kompozisyon oluşturmaktan “ibaret” görülüyor. Ancak sanat, seçilecek parçalarda ve bu parçalar arasındaki ilişkiye göre birleştirme hünerinde kendini gösterir. Kolaj, fotoğrafın kurgusudur. Kıstırılmış, hareketsiz fotoğrafların kurgusu kolaj, hareketlendirilmiş ve akışını yakalamış fotoğrafların kolajı ise kurgudur.

lynch six men

Ancak kurgu ve kolajın işlevleri, sanatın endüstriyel sömürü sistemine dahil olmasıyla beraber, oldukça değişti. Şimdi kurgu endüstrinin neşteri haline geldi, yönetmenler ve yapımcıların, filmleri ayrı ayrı “piyasaya” sürmesi bile bunun açık bir göstergesi. Bu “mekanik çağda” (Benjamin) kurgu, zaten “sıkıcı yerleri makaslanmış hayat” (Hitchcock) olan sinemanın, daha da dinamikleşip tamamen haz verici bir uyarıcı madde haline gelmesinde rol oynadı ve oynamaya devam ediyor.

Kolaj ise bambaşka bir yerde duruyor. Medyanın sosyalleşmesiyle birlikte önem kazanan fotoğrafın, farklı kompozisyonlar anlatacak şekilde birleştirilmesini sağlayan programlara evrildi ve evcilleşti. Önce bir sanat olan kolaj, bugün en fazla bir mutfak aleti hükmünde, çoğu zaman. Tabii ki hâlâ bu sanata gönül verenler var, ama verilen gönüller arasında, robota dönüşmemiş olanlar pek azdır. Bunun sebebi ise çok basit: İnsanlar bulundukları gerçeklikten kaçmak istiyorlar ve sinema, televizyon, müzik gibi endüstriler, artık tamamen cevap veremiyor bu ihtiyaca. Burada ise iş, korsan programların, dizüstü iktidarına düşüyor.

Tan Tolga Demirci‘nin, Zincirleme Film Tamlaması adlı kısa filminde, ekranda beliren bir sahnedeki cümle, tam olarak buradaki konunun sloganlaşmış versiyonu: “Montaj öldü, yaşasın kolaj!” Bu cümle, sinemanın serzenişi, sanatın endüstrinin dişlileri arasında ezilişi ve imgelerin başkaldırısıdır. Matbaa kadar önemli bir buluşun, mutfak robotu seviyesine indirgenmesine karşı, yenik bir haykırma, yok olan bir slogan. Deneysel imajların sanatından, mekanik bir fabrika aletine dönen fotoğraf makinesi ve sinemaskobun, internet çağındaki yenik izdüşümü, fotomontaj ve fotoğraf efektleri olarak vücut buldu. Evet, “Montaj öldü, yaşasın kolaj!” ve “Sanat öldü, yaşasın yapboz!”

Antik heykellerdeki penisler neden “küçük”?

Artık Türkiye’de pipiler ve memeler gibi ahlaksızlara yer olmasa da eğer Avrupa’da müzeleri gezme şansı bulduysanız ya da Eski Yunan ile başlayan sanat akımlarına rast geldiyseniz, penislerin “küçük” tasvir edildiği heykelleri es geçme ihtimaliniz yok. Acaba antik heykellerdeki penisler neden “küçük”?

Peki, günümüzde neredeyse her kültürde maskülenlik ve güç, fallik* sembollerle temsil ediliyorken, heykeltıraşlar neden erekte olmamış ve küçük penisler kullanmayı tercih etmiş?

Çeşitli müzelerde küratörlük yapmış olan Ellen Oredsson, blogunda bu soruyu cevaplamaya çalışmış. Öncelikle, antik heykeller neredeyse her zaman inik penislere ağırlık veriyor. Ancak gerçek hayattaki inik muadilleriyle (?) karşılaştırılınca, mermer pipicikler o kadar da küçük değil.

Saniyen, eril güzelliğine ve erkeklerin dış görünüşüne dair kültürel değerler heykellerin yapıldığı dönemler oldukça farklıymış. Bugün büyük penisler, değerli pornografik ürünlerimizin de yardımıyla, erkekçe ve değerli olarak görülürken, Antik Yunanlılar büyük penisin pek de sevilmeyen üç özelliği temsil ettiğini düşünüyorlarmış: Aptallık, şehvet ve çirkinlik.

Peki, büyük ve erekte haldeki penisler hiç mi yok? Tabii ki var. Buyrun iki örnek:

Satyr heykeli, Eski Yunan, Atina Arkeoloji Müzesi
Satyr heykeli, Eski Yunan, Atina Arkeoloji Müzesi

İlk heykelde tasvir edilen, bir satyr. Yani, şarap ve zevk tanrısı Dionysus’un müridi olan mitolojik yaratıklar. Diğeri ise aile ve kadınlık tanrıçası Hera tarafından kalıcı ereksiyon, iktidarsızlık (ne?), çirkinlik ve aptallık ile lanetlenen verimlilik tanrısı Priapus. Diğer tanrılar Priapus’u o kadar severlermiş ki, kendisini Olympus Dağı’ndan kovmuşlar.

Eski Yunan’da tüm büyük penisli tasvirler aptallığı, tembelliği, şehveti yani istenmeyen özellikleri temsil ederken, dönemin ideal Yunan erkeği sahip olduğu özellikler zeka, entelektüellik ve saygı uyandıran otoriteydi.

Antik Yunan heykelleri denge ve idealizmden ibarettir. O yüzden de heykellerde büyük penislere yer vermek pek de mantıklı bir hareket sayılmazdı.

Priapus, Eski Yunan ©Christie’s 2015
Priapus, Eski Yunan ©Christie’s 2015

Sonraları Romalılar kültürel olarak büyük penise daha sıcak bakmaya başlasalar da sanatta küçük penis hükmünü sürdürüyordu. Rönesans döneminde ise özellikle Antik Yunan sanatından çok etkilenmiş olan heykeltıraşlar, bu eğilimden vazgeçmekte pek hevesli davranmadılar.

Küçük penisli heykellerin belki de en ünlü örneği bir Rönesans dönemi eseri olan David (Davut) heykeli. Heykel, Floransalı Michelangelo tarafından 1501-1504 yılları arasında yapıldı ve bugün dünyanın dört bir yanındaki imitasyonları bir yana, Floransa’da bulunan Galleria dell’Accademia’da sergileniyor. Ancak David’in küçük penisi için dönemin sanatsal ve kültürel eğiliminden başka hipotezler de var.

2005 yılında Floransalı iki doktorun yayınladığı makaleye göre, David’in mitolojik dev Goliath ile girmek üzere olduğu dövüş sebebiyle korku ve endişeye kapılmış şekilde resmedilmiş.

Suratındaki ifadeyi korku belirtisi olarak yorumlayan doktorlar, penisin bu nedenle büzüşmüş olabileceğine dair görüşlerini sunmuş.

Madem bol bol penis dedik, son bir soru: Peki, Yahudi olduğu bilinen David, neden sünnetsiz tasvir edilmiş?

 

(Genelde erekte) penis anlamına gelen phallus’tan türetilmiştir. Örneğin, dikilitaşlar, minareler, gökdelenler gibi fallik mimari öğeler maskülen güç/şiddet ve eril verimlilikle özdeşleştirilmiştir (bkz. Henri Levebre). Aynı şekilde tabanca, tüfek, kılıç gibi silahların biçimleri de phallus’a referans verilerek incelenmiştir.

Kaynak: HowToTalkAboutArtHistory, Dangerous Minds, The Age

Afrika’daki kırsal köylere güneş panelleri kuran ve temiz enerjiyi getiren Maasaili kadınlar

Doğu Afrika’nın yarı göçebe kabilesinden Maasaili kadınlar ve Green Energy Africa girişimi sayesinde Kenya’daki köyler sürdürülebilir enerjiyle evlerini aydınlatıyor.

Yoksullukla mücadele eden Afrika’nın güneş enerjisine çok fazla ihtiyacı var, çünkü Magadi kasabasının en büyük problemi elektriğinin olmaması. Green Energy Africa Kenyalı kadınlara güneş enerjisinden faydalanacakları malzemeleri enerji tasarruflu lambaları, güneş panelleri, şarj edilebilir pilleri sağlayıp onları köylerde ve evlerde nasıl kullanacaklarını öğretiyor. Bu girişim, Maasaili kadınlara ekstra gelir getirip halen ülkenin elektrik şebekesine erişimi olmayanlara geceleri elektrik sağlıyor.

Proje birçok açıdan faydalıKenya’da nüfusun yarıdan fazlası ülkenin elektrik şebekesine bağlanmak için çok uzakta yaşıyor. Güneş panelleri kullanan insanlar artık geceleri evlerini aydınlatmak için odun veya gazyağı yakmak zorunda kalmıyor. Bu sayede çocuklar akşam evlerinde dumana maruz kalmadan kitap okuyabiliyor ve ev ödevlerini yapabiliyor.

Ayrıca güneş enerjisinden yararlanan aileler hem paradan hem de zamandan tasarruf ediyor. Bazı Kenyalı haneler gazyağına günde 40 cent ödüyor veya ormanda yakacak odun toplamak için saatlerini harcıyor. Kimisi de telefonlarını şarj edebilmek için kasabalarına kilometrelerce uzaklıktaki enerji istasyonuna haftada bir dolar harcıyor.

Faydaları bununla da sınırlı kalmıyor. Güneş lambaları, köylülerin sığırlarını ve keçilerini tehdit eden vahşi hayvanları korkutup kaçırarak ahırlarını aydınlatıyor.

Herkesin ışıktan faydalanabilmesi ve güneşten enerji üretebilmesi umuduyla kadınlar eşeklerin üzerine astıkları güneş panelleriyle kapı kapı geziyor.

100% temiz, ekonomik ve sınırsız kaynak olan güneş enerjisinin Maasai’li kadınlarla tanışması!
Yeşil çözümlerle çevreyi ve doğayı korumayı amaç edinen insanlar heryerde, hatta Afrika Kenya kırsalında bile!
Resimler Green Energy Africa web sitesinden alınmıştır.
Resimler Green Energy Africa web sitesinden alınmıştır.

Girişim temiz, yenilenebilir enerjiyle birlikte ekonomik özgürlüğe giden yolu açmış oldu. Maasaili kadınların kültürlerinde mülke ya da mirasa sahip olma hakları yoktur; Green Enerji Afrika projesiyle çalışmak onlara ihtiyaç duydukları gelir kaynağını yaratmış oldu. Güneş enerjisini kullanmaya karar veren aileler hayatlarının ileriki dönemlerinde bu yatırımın faydalarını görecekler.

Şimdiye kadar yaklaşık 200 kadın 2 binden fazla haneye güneş enerjisi ünitesi kurdu.

Resimler Green Energy Africa sitesinden alınmıştır.
Resimler Green Energy Africa sitesinden alınmıştır.
Resimler Green Energy Africa web sitesinden alınmıştır.
Resimler Green Energy Africa web sitesinden alınmıştır.

CCTV Afrika kanalı tarafından yapılan röportajda yerli halk güneş enerjisiyle ilgili duygularını bizlerle paylaşmaktadır.

En çetin Afrika koşullarında açlığa, susuzluğa direnen kadınlar imkânları olduğu takdirde bizlere her şeyi yapabileceklerini kanıtlıyorlar.

Kaynak: True Activist 

Kürkünü çıkar, vicdanını giy!

Her yıl sadece kürkü için öldürülen onlarca türden milyonlarca hayvan var ve bu ölümlerin hepsi son derece vahşice oluyor. Moda diye, sosyal statü diye, gösteriş diye alınan kürkler, birer ceset aslında. Kürk artık sadece giyim olarak değil, aksesuar, oyuncak ve hediyelik eşyalarında bir parçası.

The Humane Society International’ın verdiği bilgiye göre kürk ticaretine yılda 2 milyonun üzerinde kedi ve köpek kurban ediliyor. Çin ve Doğu Asya’dan sağlanan ham kürkler, bu alanlarda kullanılmak üzere Avrupa’ya pazarlanıyor. Dünyanın en medeni ülkelerinden Kanada, her yıl eşi benzeri görülmemiş bir katliam yapıyor ve av sezonunda yüz binlerce yavru fok balığı kürkleri için kafalarına sopa ile vurularak öldürülüyor. (Kürkte açacağı delikten ötürü silah tercih edilmiyor!)

Bazıları ise elektrik verilerek canlıyken derileri yüzülerek katlediliyor. ABD’de yasaklanmış olsa da halen birçok ülkede sahte kürk adı altında sokak hayvanları öldürülüyor. Aksesuar ve süs eşyası için bu hayvanlar toplanılıyor hatta bazen evlerden çalınıyorlar. Tek bir kürk manto için ortalama 60 hayvanın canlı canlı derisi yüzülüyor. Kürk hayvanları doğdukları andan itibaren küçük kafeslere ve karanlığa hapsediliyor. Öldürülecekleri güne kadar minimum miktarda su ve yiyecek veriliyor. Kürkleri daha parlak olsun diye soğukta bekletiliyorlar. Bir çoğu bu zor koşullar altında yaşamlarını sürdürmeye çalıştıkları için akli dengelerini yitirirerek kendilerine zarar veriyor. Kısacası insanlık kendi zevki uğruna bencilce davranıp hayvanlara işkence ediyor.

Bunun bir nebze olsun önüne geçebilmek ve halkı bilinçlendirmek için ünlü isimler kürkünü çıkar vicdanını giy, sana en çok yakışan şey vicdandır kampanyası için 2015 yılında bir araya geldi.

Ve bir video yayınladılar: Kürkünü çıkar, vicdanını giy!

AB parlementosu ve ABD kedi, köpek ve fok ithalatını yasaklarken, İngiltere, Avusturya, Hırvatistan, İsviçre kürk çiftliklerini tamamen yasakladı. Fakat dünyadaki kürklerin yüzde 40’ı Türkiye’den ve kürk çiftliklerinin sayısı da her geçen gün artıyor. Sen de bu işin bir parçası olma ve hayvan tüyünü içeren hiçbir aksesuar, ev eşyası ya da giyecek alma. Çünkü sana en çok yakışacak şey vicdandır!

Dikkat! Bu video özellikle çocuklar için rahatsız edici görüntüler içerebilir.

Kaynak: Kürke hayır platformu

Ankara Konur sokakta öldürülen #CerenBaran için kadınlar sokağa

10 Mayıs Salı günü Ankara Konur sokakta, akşam 19.30 civarlarında Ceren Baran adlı kadın öldürüldü. Erkeklerin dur durak bilmeyen katliamlarına karşı yarın- 11 Mayıs günü kadınlar sokağa çıkacak!

Ankara’nın en işlek yerlerinden birinde yaşanan olayda Ceren’i öldüren kişinin Hakkari’den gelen bir özel harekat polisi olduğu ve Ceren’i öldürdükten sonra da kendi kafasına ateş ederek intihar girişiminde bulunduğu belirtildi. Ceren olay yerinde hayatını kaybederken katil Hacettepe Üniversitesi hastanesinde yoğun bakım ünitesine alındı.

İçinde, katliamlara sessiz kalmama zorunluluğu hisseden kadınlarsa yarın sokağa çıkacak, ses çıkaracak ve yaşam nöbeti tutacak.

Kadın katliamlarına karşı sen de sokağa çık! 15.00’da Ceren’in öldürdüğü yere karanfil bırakılacak. 18.30’da ise mum yakılacak, yaşam nöbeti tutulacak.

Nar Kadın Dayanışması, Halkevci Kadınlar, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi kadın örgütlerinin çağrısı ve katılımıyla yarın kadınlar sokağa!

kadınlar sokağa

kadınlar sokağa

Kaynak: Jinha, Sendika

Hormonlu domates ödülleri, sahiplerini bekliyor

0

LGBTİ+’lere yönelik ayrımcı ve dışlayıcı açıklamalar ve eylemlerde bulunanların, ödüllendirildiği Hormonlu Domates Homofobi ve Transfobi Ödülleri’nin 12’ncisi için aday belirleme süreci başladı. 

24’üncü İstanbul LGBTİ+ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) Onur Haftası kapsamında verilecek Hormonlu Domates ödülleri için siyaset, medya, eğlence, eğitim, spor, yaşam alanları, sansür, beynelmilel ve kurum kategorilerinde seçtiğiniz adaylarınızı #hormonludomates2016 hashtag’i ile Twitter ve Facebook’tan paylaşabilir ya da 28 Mayıs 2016 tarihine kadar [email protected] adresine gönderebilirsiniz.
 hormonlu-domates

2005 yılından beri ilk yılı hariç her yıl Onur Haftası kapsamında açık çağrıyla belirlenen adaylar, LGBTT bireyler hakkında homofobik/transfobik sözler sarf eden veya uygulamalarda bulunan kişi ve kurumlardan oluşuyor. Bu adaylar da ödül almak üzere törene davet ediliyor. Ödüller, Onur Haftası’ndan sonra 23 Haziran Perşembe gecesi Şişli Kent Kültür Merkezi’ndeki törenle sahiplerini bulacak.

hormonlu domates odulleri
Geçen yılın ödül kazananların tam listesi için lütfen tıklayın.
 
2015 yılında yaşananlara inat bu yıl 26 Haziran 2016 günü 14. Onur Yürüyüşü’nde, LGBT+ hareketi sokakları dolduracak. İsterseniz buradan Onur Haftası’na destek kampanyasına da katılabilirsiniz.

Ali Eriç, “İstanbul’dan İstanbul’a Bir Dünya Seyahati”

0

Ali Eriç, 2009 yılında Lando adını taktığı aracı ile İstanbul’daki evinin önünden başlattığı dünya seyahatini 131 bin 969 kilometre, bin 137 gün toplamında yine İstanbul’daki evinin önünde tamamladı. 

3 yıl 1 ay 10 gün içinde beş kıta ve 39 ülkeyi gezdi. Seyahati sırasında tuttuğu günlükleri aradan geçen onca seneye aşkın nihayetinde derleyerek kitaplaştırdı. Cinius Yayınları tarafından yayımlanan “İstanbul’dan İstanbul’a Bir Dünya Seyahati” kitabından elde edilecek gelirin tamamı Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na (TEGV) bağışlanacak.

Kendisi için özel olarak hazırlanan Lando adını taktığı arabası ile Türkiye plakalı bir araçla yapılan ilk dünya seyahatini tamamlayan Eriç, durmadan doğuya giderek seyahatini gerçekleştirdi. Lando ismi nereden geliyor diye soruyoruz: “Tek yol arkadaşınız, bütün zorlukları birlikte yaşıyor, göğüslüyorsunuz. Denize böyle uzun soluklu seyahatler sırasında insanların seyahat ettikleri taşıta karşı bir bağı oluşuyor. işte benimki de öyle bir şey” diyor.

Seyahat etmek isteyen ama cesaret edemeyen kişilere ilham olması için kitabı kaleme alan Eriç, özellikle gençlerin dünyayı dolaşmaları, farklı kültürleri tanımaları gerektiğini düşünüyor. “Gittikçe daha kolaylaşır ve giderek daha çok zevk almaya başlarsınız.”

Her zaman gezgin ruhlu olduğunu belirten Ali Eriç, seyahat etmenin bir amaç olduğunu, usullerinin ise araç olduğunu söylüyor. Kimisinin sırt çantası ile kimisinin aracı ile yollara çıktığını ve seyahat etmeye gerçekten kararlı olanlar için paranın öncelikli düşünülecek sırada yer almadığını ekliyor. Otostop yaparak, couchsurfing gibi imkânları kullanarak ucuza da seyahat seçeneklerin olduğunu söylüyor.

Ali Eriç ile yaptığımız röportajın tamamına Gaia Dergi‘nin daha sonraki sayılarından birinden ulaşabilirsiniz.

Başlık fotoğraf: Sahra’da kamp (Moritanya)

Frances Cannon’un beden olumlaması akımın etkisiyle yaptığı kadın vücudu illüstrasyonları

Frances Cannon, Avustralya Melbourne’de bulunan RMIT’de güzel sanatlar okulu öğrencisidir. Özellikle Amerika’da yaygın olan “beden olumlaması” akımından etkilenerek kadın bedenini illüstrasyonlarında kullanmıştır.

Beden olumlamasından kısaca bahsedecek olursak insanın kendi bedenini her haliyle sevmesi ve onu kabul etmesi anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Amerika’da oldukça yaygın olan bu akımdan etkilenen Frances, sosyal medyada adından oldukça söz ettirmektedir.

Frances’in çalışmaları “beden olumlaması” akımı etrafında dönmekte ve buna göre şekillenmektedir. Bu akım sayesinde insanların kendilerini sevdiğini ve bunun sonucununda ilişkilerine yansıdığını da gözlemlemiştir.

Frances internet sitesinde, kadın göğüslerini ve şirin kalçaları çizmeyi sevdiğini; kadınların kendini güzel, güçlü ve sevgiye layık hissetmesi için uğraştığını belirtmiştir. Son olarak da “Evrendeki her sevgiye layıksınız” diyerek kilolu, vücuduyla barışık olmayan kadınların gönlünü kazanmıştır.

Dünya geneline baktığımızda kadınların bu konuyu çok fazla takıntı haline getirdiklerini görmekteyiz. Sürekli zayıflama diyetinde olmaları, yedikleri şeylerin kalorilerini hesaplamaları, ki bu bana göre kesinlikle bir hastalık, spor salonlarına sürekli para yatırmaları toplumun kadınlar üzerindeki baskısı mı yoksa kadınların sadece kendilerine uyguladıkları bir baskı mı pek çözemediğimi dile getirmek isterim.

İnsanın, özellikle de bir kadının kendi vücudunu sevmesi o kadar da zor olmamalı. Bana göre 34 beden bir pantolonun içine sığmak zorunda değilsin. Herhangi bir sağlık problemi yaratmıyorsa kilo vermek de zorunda değilsin. Kendini olduğun gibi sevebilirsin. Gelişim kitaplarından fırlamış gibi konuşuyorum farkındayım fakat kendini olduğu gibi sevmen bu kadar zor mu? Boş ver toplum baskılarını, erkeklerin veya diğer kadınların üzerindeki baskılarını. Mutlu ol kilolarınla ya da zayıflığınla.

Zayıflığınla dedim çünkü bana göre o da bir kilo sorunu. En azından ben kendimi bildim bileli bu sorunu yaşıyordum. Artık vücudumu seviyorum. Sen de büyük, küçük demeden göğüslerini ve kalçalarını sevebilirsin. Ayrıca güzellik kriterlerini kim belirledi? Ve bu kriterler neye göre belirlendi? Bu soruların cevabını kendi içimizde düşünürken Frances Cannon’un çalışmalarına bir göz atalım isterseniz.Frances cannon 1 Frances Cannon 2 Frances Cannon 3 Frances Cannon 4 Frances Cannon 5 Frances Cannon 7 (1) Frances Cannon 7 (2) Frances Cannon 9 (1) Frances Cannon 9 (2) Frances Cannon 10

Kaynak: Art-Sheep

”Ben Ulrike”, yaşamın kızıl kadın sesi

1

Ben Ulrike” dedi, “yaşamın kızıl sesi”
Gece gelen telgraf
dört heceden ibaretti:
“Vefat etti.”
İmza yok.
Bu dört hece bile çok.¹

Stuttgart’ta bir hücrede nefessiz kalan bir kadının gölgesi yansıyordu geceye. Sabaha ölüm haberi yayınlanacak ve Almanya başta olmak üzere, tüm dünyadaki muarızlarını (karşıtlarını) bahtiyar edecek olan bu kadın, “68 ruhu” olarak ünlenen efsanevi dönemin, belki de en kızıl yıldızıydı. Böylesine önemli bir figür olmasının sebebi, eylemleriyle Avrupa’yı sallayan Kızıl Ordu Fraksiyonu (Red Armische Fraktion) üyesi olması değildi sadece, zira o, aynı zamanda bir zihin öfkesiydi.

Bir anneydi o, bir kadındı her şeyden önce. Kızıl nefesiyle ve öfkesiyle bir dönemi sallayan, aynı zamanda Konkret dergisinde yazdığı yazılarla, tüm dünyada yükselen sömürgeci saldırıların hesabını soran bir düşünce neferiydi. Ölümünden yıllar sonra bile hayaletiyle sokakları ısıtan, aynı yıllarda hem Paris’te hem İstanbul’da hem Ankara’da yayılan genç itirazın, en güzel karanfiliydi.

Adı dergiden sonra televizyonlardaki mücadelesiyle duyulan Ulrike, bir zaman sonra, korkulan bir “terör” simgesinin bir motifi olarak duyurdu adını. Bu terör simgesi, Vietnam’da katledilen çocukların, dünyada bugün göstermelik bir nedametle anılan iğrenç sayfaları arasına sıkışmış isimlerini anıyordu. Öyle tehlikeliydi ki, İran şahının ziyaretini protesto ettikten sonra yazdığı yazıda; “Eğer bir kişi taş atarsa, bu cezalandırılması gereken bir davranıştır. Eğer yüzlerce kişi taş atarsa, bu, politik bir eylemdir” diyordu. Sokakların sesini, kelimelerine koklatıyordu.

Konkret- Bir isyanın belgesi

Bir anma yazısı değil bu. Amacım bu kadını övmek ve göklere çıkarmak değil. Sadece, bu kadın öfkesini tasvir ediyorum, bir kadının, bir annenin, bu kuvvetle tarihi sarsmasının anatomisini çıkarıyorum. Hakkında o kadar cümle söylendi, o kadar film yapıldı, ama hâlâ söylenecek sözler tükenmedi bu kadının hakkında. Öyle bir gürültüyle fırladı ki, karanlık gölgelerin arasından, aydınlık fikirleri, hâlâ ısıtıyor yaşlanmış, paslı salonları.

Ben Ulrike. Beni öldüremeyeceksiniz!” derken de, bedenini yok etmeyi başarmalarına rağmen, adını tarihin sayfalarından silemeyeceklerini, bulunduğu her ortamda yükselen sesini, öldükten yıllar sonra bile, kesemeyeceklerini göstermişti aslında, sadece hatıralardaki yerini değil, zamana meydan okuyan zihnini de göstermiş oldu bu şekilde. Nazım ustanın söylediği gibi;

O, ne önde
ne arkada
sırada
sıramızdaydı…”

Yani, o hiçbir şekilde bir hiyerarşinin üyesi değil, hepimizin arasında, “sıradaydı”. Zamanı geldi, sözünü söyledi, öfkesini ciğerlerine doldurup kustu ve sırası geldiğinde, kendi üstüne biçtiği görevi tamamladı. Hakkında söylenecek daha çok şey var, ancak şimdi, konuşma sırası yine onda. Görmediği, belki de adını daha önce hiç telaffuz etmediği varoşlarda, okullarda, kitapların arasında yaşıyor hâlâ.

Ve yanındakinin kanlı başı onun omuzuna eğilince
ona sıra gelince
sayını saydı…
Söz istemez.
Yaşlı göz istemez.
çelenk melenk lazım değil…
Susun.
Sıra neferi uyusun…²

 

¹ Nazım Hikmet- Gece Gelen Telgraf

² Nazım Hikmet- Sıradaki