Ana Sayfa Blog Sayfa 456

20. İstanbul Tiyatro Festivali’nin programı açıklandı

0

20. İstanbul Tiyatro Festivali’nin programı açıklandı. Birbirinden özgün tiyatro metinleriyle yine göz dolduran festival 3-28 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

İki yılda bir düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali ilk kez 1989’da yapıldı. Çağdaş ve klasik yorumları sanatseverlere sunan festivalin ilk prodüksiyonu 2002 yılında Nazım Hikmet’in doğumunun 100. yılında, tiyatro sanatçısı Genco Erkal’ın tasarladığı ve yönettiği “Nazıma Armağan” adlı yapıt ile maceralarına başladı.

Festivalde bu yıl yurtdışından 9, Türkiye’den 23 oyun, dans ve performanstan oluşan 32 gösteri ve 18 yan etkinlik 25 farklı mekânda sanatseverlerle buluşacak.

Festivalin gösterileri ve yan etkinliklerini Alt, Caddebostan Kültür Merkezi, Cevahir Sahnesi, Fransız Kültür Merkezi, garajistanbul, Harbiye Muhsin Ertugrul Sahnesi, Kumbaracı50, MSGSÜ Bomonti Yerleskesi 2. Kat, Moda Sahnesi, Müjdat Gezen Tiyatrosu 29 Ekim Sahnesi, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Evi, Pera Müzesi, Sahne KHAS, Salon İKSV, SALT Galata, Talimhane Tiyatrosu, Tatbikat Sahnesi, Tiyatro Pera, Uniq Hall, Uniq İstanbul, Üsküdar Tekel Sahnesi,  Üsküdar Stüdyo Sahnesi, Yeldeğirmeni Sanat Merkezi, Yunus Emre Kültür Merkezi Müşfik Kenter Sahnesi, Zorlu PSM Drama Sahnesi ve Zorlu PSM Stüdyo gibi kentin farklı mekânlarında izleyebileceğiz. Sevindirici bir başka konu ise festival kapsamında, ünlü konukların ve uzmanların katılacağı ücretsiz söyleşi, gösteri, sempozyum, sergi, ustalık sınıfı ve atölye çalışmalarının da gerçekleştirilecek olması.

3-28 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek festivalin programına ulaşmak için lütfen tıklayın.

 

Cronenberg yorumuyla varoluş ya da “eXistenZ”

0

“Bekle, hâlâ oyunda mıyız?” Cronenberg’ün eXistenZ filmi, bu replik ile biter. Filmin sonuna işaret eden bu cümle, bir yandan da filmin öyküsünü içeren, konsantre bir sorudur. Oyun sektörünün yeni yeni genişlemeye başladığı dönemde yapılan bu film, sanal gerçeklik boyutunun içeriği hakkında da sorgulayıcı bilgiler içerir. Mucizevi bir konsol aracılığıyla oynanan bu oyun, oyuncuları, başka bir “gerçekliğe” yollar ve adında da yer alan kavramı, ”varoluş” mefhumunu sorgular.

Nikola Tesla, “Eğer gerçeği istiyorsanız, onu frekanslarda ve titreşimlerde arayın” derken, ortaya çıkardığı devasa bir güç olan elektriğin kuvvetine ve potansiyeline işaret eder ve aynı zamanda bu cümle, insanlığın bulmak için asırlar ve hatta milenyumlar boyunca beklemek zorunda kaldığı gücün, aslında kendisinde olduğunu gösterir. Feynman’ın oldukça karmaşık, ancak fizik için olduğu kadar, beşeri bilimler için de önemli sorunları çözen, ”Sicim (Tel) Teorisi” (String Theory), varlıkların kaynağının, Plank uzunluğunda (10 üzeri -35 mm) kalınlığındaki tellerin titreşmesi olduğunu iddia eder. Büyüleyiciliği oranında, kanıtlanması neredeyse imkânsız olan bu teori, Matrix filminde de işlenmiş bir soruya götürür bizi; gerçek” nedir?

Oyunun içinde sürekli farklı boyutlara seyahat eden insanlar, bu sırada, kendi varoluşları içinde de seyahat ederler ve yaşadıkları deneyimlerin içinde kendilerini ararlarken, benliklerine ve bilinçlerine dair tüm gerçekliklerin büküldüğü bir düzlemde yol alırlar.

Temel mesele şudur, yaşadıkları her şey neredeyse gerçektir. Gerçek olarak düşünülmesinin sebebi, somut olmalarıdır. Bugüne kadar öğrendikleri bilgi, somut deneyimlerin, gerçek olduğudur. Bu varsayımdan hareketle, oyunun içindeki insanların yaşadıkları her şey gerçektir. Gözle görülür nesneler vardır çevrelerinde, girdikleri her mekânın kendine has kokusunu alırlar, konuştukları insanlara dokunabilirler. Ama tüm bu yaşadıkları birer simülasyondur. Gerçekliğin simülasyonunda attıkları her adım, içine doğdukları gerçeklik kadar yadsınamaz derecede hissedilir bir yapıdadır. Bu olgu, hem filmdeki karakterlere hem de bize farklı bir soru sordurur; gerçek nedir?

Hislerin ve duyguların, beyindeki elektro kimyasal tepkimeler olduğu, biyolojik bir gerçektir. Deneyimlediğimiz her his ve duygu, beyinde bir kimyasal salgılar ve bu kimyasalın yarattığı etki, beyin tarafından algılanır. Acı, haz, öfke, sevgi gibi kavramlar, tam olarak bu şekilde hissedilir. Eğer bütün hisler beyindeki tepkimelerden ibaret ise, bunlar manipüle edildiğinde, normalde algılandıklarından farklı olacaktır. Pekala, bu durumda, hislere ne kadar güvenilebilir?

existenz

Farklı kimyasal maddeler kullanan insanların, ”doğal” olarak adlandırılan gerçeklikte yaşadıklarından çok daha farklı hisler deneyimledikleri biliniyor. Bu deneyimler, yine beyine salgılatılan kimyasalların yaratımı. Filmde görülen oyun konsolu da, işte böyle bir araç.

Kimyasal madde yerine, elektrikle çalışan bir araç, insanlara halüsinasyon hediye ediyor ve bu halüsinasyon aracılığıyla, farklı boyutlarda yaşıyorlar. İdealist felsefelerin öne sürdüğü gibi bireyin algılamasına göre, dış dünya değişiyor gibi görünüyor. Ama burada hâlâ kesin cevabı olmayan bir soru devreye giriyor, gerçekte var olan bir dünyayı algılama şeklimiz mi değişiyor, yoksa var olan dünya, bizim algılamamıza göre mi değişiyor?

eXistenZ

Materyalizmin cevabı; dış dünyanın, bireyden bağımsız bir şekilde var olduğudur. İdealizm ile bu noktada arasına net bir çizgi çizer Materyalizm ve gerçekliğin, her bireyin algılamasına göre değişmediğini iddia eder. Ancak bilimin geldiği noktada, bu iki felsefi akımdan birisini tercih etmek oldukça zor, zira kendini kandırarak yaşayabilen bir zihin, güvenilmeyecek bir dosttur. İşte Cronenberg şaheserlerinden birisi olan bu film, zihnimizin karanlık dehlizlerinde, bize, cevapları belki de hiç olmayan sorular sorduruyor.

Hollywood’un 10 ünlü veganı

0

Veganlık çeşitli nedenlerle hayvan kökenli besinleri ya da hayvanlardan elde edilen ürünleri kullanmama şeklinde tanımlanabilir. Veganizmin temeli hayvan özgürlüğüne dayanarak hemen hemen tüm sektörlerde gerçekleşen hayvan sömürüsünü ve katliamlarını reddetmektir. Aslında veganlığın hiç de zor olmadığını anlayan insanlar arasında gitgide artan veganizm olgusu kariyerini oyunculuk veya eğlence sektörü üzerine kuran ünlüler arasında yaygın.

Aşağıdaki liste size Hollywood’un en tanınan oyuncularının beslenme alışkanlıklarına ve yaşam tarzlarına dair daha net bilgiler vermesi için hazırlandı. Ünlülerin hangi sebeplerden ötürü veganizme yöneldiğini öğrenmek isterseniz, Hollywood’un 10 ünlü veganı ile tanışmak için sizi şöyle alalım:

1. Listenin birinci sırasında yer alan Joaquin Phoenix‘in 3 yaşından beri vegan olduğunu biliyor muydunuz? Hayvanlar için daha iyi bir gelecek sloganıyla çıktığı macerası babasıyla balık avlamaya gittiği bir günde başlamış. Babasının elinde can çekişen bir balığı gören Phoenix, o günden sonra asla hayvan eti yemeyeceğine dair yemin etmiş. Eve döndüğünde annesine yönelttiği “Yediğimiz etin nereden geldiğini niye söylemedin?” sorusuna cevap alamadığını ancak annesinin ağladığını söyleyen oyuncu, hayvan hakları konusunda mücadele veren başarılı bir aktivist! Bunun yanı sıra, hayvan istismarına dikkat çekmek için de pek çok farklı projede ve kısa filmde rol alan Phoenix’in örnek bir dünya vatandaşını olduğunu söylersek yanılmış olmayız.

2. Usta oyuncu Woody Harrelson‘ın “En Seksi Vegan Ünlü” seçilmesini bir kenara bırakalım. Gerçek öyle olsa dahi, Harrelson’ın gençlik döneminde veganlığa adım atan ünlülerin başında geldiğini hatırlatalım. New York sokaklarında dolaşırken ilginç bir şekilde durdurulan Harrelson’a yüzündeki sivilcelerin sebebinin yediği süt ürünleriyle ilgili olduğu söylenmiş. İlerleyen yıllarda et, burger gibi besinleri bırakan oyuncunun un ve şeker de tüketmediğini belirtmekte fayda var.

3. 1995 yapımı Clueless filmini bir kült haline getiren şüphesiz ki Alicia Silverstone‘un akıllara zarar oyunculuk performansı! Listenin dikkat çekici isimlerinden Silverstone çocukluğunda farklı sağlık problemiyle yüzleşmek zorunda kalmış. Ancak veganlığı hayatının merkezine oturtan oyuncu kendini çok daha iyi hissetmeye başladığının altını çizerken; inanılmaz enerjik bir yapıya sahip olduğunu da sözlerine eklemeyi unutmuyor. Popüler bir görüşe göre vegan beslenme tarzı kişinin enerjisini düşürüp, fiziksel kuvvetini elinden alıyor. Silverstone bu inanışın doğru olmadığını belirtmekle kalmayıp, “The Kind Diet” ismini verdiği kitabını da okuyucunun beğenisine sunuyor.

Movies-Alicia-Silverstone

4. Tobey Maguire geçtiğimiz yıllarda beyazperdeye uyarlanan The Great Gatsby‘nin setinde oldukça ilginç bir olay yaşamış. Filmin başrol oyuncularına kasabada dolaşmaları için Mercedes Benz marka bir araba verilmiş fakat gelin görün ki, arabanın koltuklarının deri olmasına dayanamayan Maguire bu jesti kabul etmeyerek arabaya binmemiş.

5. 55 yaşına gelmesine rağmen güzelliğini korumaya devam eden Demi Moore‘un sırrı veganlık. Bir diğer önemli ayrıntı ise oyuncunun pişmemiş yemekler tüketmesi. Peki, bu ne demek? Besinlerin fazla sıcaklıkta mineral ve vitaminlerinden arındığını düşünen görüş doğrultusunda, Moore beslenme şeklini çiğ yiyecekler üzerine yoğunlaştırmış. Vücudunun fitliğini, meyve ve sebzelere borçlu olduğunu söyleyen Moore konunun duyarlı tarafında görünmüyor. Ancak vegan olmasıyla birçok hayvanın hayatını kurtardığı gerçeğini göz ardı edemeyiz.

6. Romantik komedilerle tanınan Alec Baldwin‘in veganlığı seçmiş olması 2011 yılına, diyabet teşhisi ile yüz yüze geldiği döneme rastlıyor. Hastalığın başlangıcında oluşu, onu daha sağlıklı bir biçiminde yaşamalıyım düşüncesine itiyor diyebiliriz. Bunun öncesinde de Baldwin’in uzun bir süre hayvan hakları için uğraş veren bir aktivist olduğunu ekleyelim.

Alec Baldwin

7. Sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Brad Pitt, formda kalmak amacıyla başladığı diyeti sonrası vegan hayatına geçiş yapan ünlülerden bir diğeri. Eşi Angelina Jolie bu görüşünü paylaşmasa da, kendisi veganlığa oldukça alışmış durumda.

8. Olivia Wilde hamileliği sırasında veganlığı denemeye karar vermiş ve yaklaşık 5 senedir hayvan etinden uzak bir yaşam sürüyor. Yıldız oyuncunun “Wilde Things” adlı internet sitesi vegan olmanın güzelliklerini anlatmakla kalmayıp, özellikle mutfakla yakından ilgili herkes için farklı tariflere yer veriyor.

olivia-wilde

9. Daryl Hannah küçükken çiftlik hayatının tadına bakan şanslı ünlülerden biri. Bu durumun veganlığı tercih etmesinde etkisi olduğunu belirtirken çevre ve sağlık konularına karşı da duyarlı olduğunu söylüyor. Oyuncu tıpkı Olivia Wilde gibi veganlığı anlattığı vloglar çekerek, hayranlarına faydalı olmaya çalışıyor.

10. Günümüzün en başarılı oyuncularından Natalie Portman 2009 yılında okuduğu “Eating Animals” kitabıyla bitkisel beslenmeye karar vermiş. Hayvan derisinden elde edilen ürünleri de kullanmamaya dikkat eden Portman vegan tasarımcıların hazırladığı kıyafetleri giyiyor ya da Wal-Mart gibi marketlerden plastik ayakkabılar satın alıyor.

Kaynak: The Richest

Bitkiler için geliştirilen bu probiyotikler dünyayı beslemeye yardımcı oluyor

Indigo adındaki yeni bir startup* tarımsal ürünler için mikrobiyomlar (mikroorganizma) geliştiriyor. Bitkiler için geliştirilen bu probiyotikler dünyayı beslemeye yardımcı oluyor.

Indigo, çiftçilerin yüzde 10 daha fazla verim almasını sağlayacak sağlıklı mikroplar ile tohumları ilaçlıyor. Indigo araştırmacıları 40 bin mikrobu düzenlemek için 2 yıldır çalışıyor ve faydalı mikropları tarlalara nasıl aktaracaklarını bulmak ile uğraşıyorlar. Bu mikroplar ile bitkiler daha az su ile daha yüksek sıcaklıklarda ve daha tuzlu toprak yapısında yetiştirilebilecek. Indigo’nun 2016’da çıkacak ilk ürünü, başlıca tarımsal ürünler olan mısır, soya, buğday ve pamuk için geliştirildi.

Bugün tarım çok önemli bir matematiksel problem ile karşı karşıya. 2050 yılına kadar 2 milyar insanı daha beslemek -ki bu ABD’nin 6 katı kadar insana eşit- için bugünkü tarımsal üretim yüzde 70 ila yüzde 100 oranlarda arttırılmak zorunda. Fakat verim artışları yılda yüzde 1’e gerilemiş durumda ve teknoloji kullanan çiftçiler bu yetersiz kârlara bel bağlamış durumdalar.

“Bitki mikrobiyomları, modern teknoloji sistematik olarak onların büyük bir kısmını yok edene kadar milyonlarca yıl bitkiler ile birlikte evrim geçirdi.”

56 milyon dolar yatırım açıklayan Indigo isimli Cambridgeli startup, bitkiler için çözümün probiyotiklerde yattığını düşünüyor. Bitkiler bu sağlıklı mikrobiyomlar ile ilaçladığında çiftçiler yüzde 10 daha fazla gıda üretebilecekler, zamanla modern teknolojinin de gelişmesi ile birlikte bu oran çok daha yukarılara bile çıkabilir.

Indigo, insan mikrobiyomları üzerinde çalışan bir araştırmacıdan esinlenmiş. Trilyonlarca mikrobiyom üzerimizde ve etrafımızda yaşıyan bu canlılar, ne kadar olasılıkla kansere yakalancağımızdan ruh durumumuza (modumuza) kadar her şeyi etkileyen mikroplar. Bitkilerde mikrobiyomlar kendiliğinden bulunmaktadır ve tıpkı antibiyotiklerin insanlardaki faydalı mikropları tahrip ettiği gibi, bitkiler üzerinde kullanılan ilaçlar ve diğer kimyasallar da bitkilerin sağlığının zarar görmesine neden oluyor.

Bitki mikrobiyomu, bitkinin içinde yaşayan doğal mikrop topluluğudur ve modern teknoloji sistematik olarak bunları azaltana hatta büyük bir kısmını yok edene kadar milyonlarca yıldır bitkiler ile birlikte evrim geçirdi” diyor CEO David Perry. “Bu buluşlar muazzam atılımlardır ve milyonlarca insanı beslememize yardımcı olacaktır ancak istenmeyen olumsuz sonuçları da vardır.”

Indigo araştırmacıları son iki yıldır 40 bin mikrobun -bitkilerin yapısında bulunan büyük veri- üzerinde çalışıyorlar ve bu faydalı mikropların tarlalara tekrar nasıl döndürüleceklerini bulmaya çalışıyorlar.

Bu konseptte yapmaya çalıştığımız şey çok basit: Kaybedilen faydalı mikropların ne olduğunu bulup bunları tohuma tekrar geri aktarmaya çalışıyoruz” diyor Perry ve ekliyor, “Böyle tohum bu faydalı mikroplar ile kaplanacak ve tohum toprak ile buluştuğunda sonuç daha sağlıklı bir bitki olacaktır.

Mikroplar ile bitkiler, iklim değişikliğinin getirdiği ortak sonuçlar olan daha az su, daha sıcak hava koşulları ve daha tuzlu toprak yapısında büyüyebilecekler.

probiotics-for-plants1

Bazı bilim insanları bitki mikrobiyomları üzerinde çalışırken bazıları da bir avuç toprak parçası milyarlarca barındırdığı için toprakta yaşayan mikroplara odaklandılar. Ancak topraktaki bu mikroplardan hangilerinin bitki ile etkileşime geçtiğini söylemek çok zor olduğu için araştırmacılar bunun yerine bitkilerin içinde barındırdıkları mikroplar üzerinde çalışmaya karar verdiler.

Eğer hangi mikrobun bitkiye faydalı olduğunu anlamak istiyorsanız bitkinin içine bakmalısınız.

Biz diyoruz ki, bitkiler milyonlarca yıldır bu toprakta büyüyor ve bu seleksiyonu çoktan yaptılar” diyor Perry: “Bitkiler, hangi mikropların faydalı hangilerinin faydalı olmadığını çoktan ayırt ettiler. Dolayısıyla siz hangi mikropların faydalı olduğunu anlamak istiyorsanız bitkinin içine bakmalısınız.” Çünkü, bu mikroplar ile kaplanan bitkiler daha esnek oluyor, ayrıca bu bitkilerden daha az kimyasal ile çok fazla verim alınabiliyor.

Startup, ilk etapta tohumu böcek, haşarat veya mantarları öldüren ilaçlar ile kaplayarak üretim yapan çiftçilere yönelik geliştirdikleri ürünü satmayı planlıyorlar. Ancak zamanla, çiftçiler bu kimyasalları azaltabilmeli hatta tamamen kullanımı bırakmalı. “Bundan yıllar sonra, milyonlarca dönümde pestisitleri kullandığımız günlere geriye dönüp baktığımızı ve ‘Tanrım bunları kullanmak zorunda olmadığımız için teşekkürler’ diyeceğimiz günlerin hayal edebiliyorum” şeklinde açıklıyor Perry.

probiotics-for-plants3Teorik olarak zamanla sağlıklı tarımın yeniden yapılandırıldığını hayal edebiliriz. Ancak bu oldukça uzun zaman gerektiren bir süreç. Fakat gelecekte bir gün bugün kullanılan kimyasalların hiçbirinin kullanmak zorunda kalmayacağımızın hayalini kurabiliriz, çünkü bitkideki faydalı mikropları yok eden tarım uygulamaları yerine bitkiyi besleyen tarım uygulamalarımız olacak.”

Tohumu probiyotik ile kaplama, özellikle dünyanın kuraklık ile başa çıkmaya çalışan bölgelerine yardımcı olabilir. Ancak Indigo’nun bu yıl piyasaya sürmeyi planladığı ilk ürünü, dünyanın başlıca tarımsal ürünleri olan mısır, soya, buğday ve pamuk gibi ürünler ile hali hazırda ileri teknolojinin kullanıldığı diğer bazı tarımsal ürünleri hedefliyor.

Verimde artış, özellikle gıda israfını önleme gibi diğer stratejilerin de destek ve kombinasyonu ile gıda üretimi sorununda çözümün başlangıcı olabilir. “Tarımsal üretimde, artan modern tarımsal uygulamaların, pestisit (bitkilerde zararlı böcek, haşarat ve benzeri canlıların yok eden kimyasal), herbisit (bitkiler zararlı ot vb. canlıların yok eden kimyasal) ve gübrelerin tamamının kullanımı ile birlikte yılda sadece yüzde 1’lik bir verim artışı sağlanıyor” diyor Perry. “Dolayısıyla, ektiğimizi alabilirsek ve müşteriye ulaştırabilirsek ve sonra verimde yüzde 10 bir gelişme elde edebilirsek, bu bizim dünyayı besleme kapasitemiz için 10 yıllık bir sıçrayış anlamına gelecektir.

*Startup: Yeni girişim. 

Kaynak: Fast Company

Ülkemizin Livorno’su, St. Pauli’si: AmedSpor

0

Yönetimden yapılan açıklamaya göre AmedSpor, 2015-2016 sezonunun “üç büyüklerden” sonra internette en çok aranan spor kulübü oldu. Fakat adını hep, tribünlerdeki “sporun ruhuna” yaraşmayan tezahüratlardan, sporcu ve yöneticilerine yönelik -Ankaragücü maçı ardından darpa dönüşen- saldırılardan ve oldukça kaba politik tartışmalardan duyuyoruz.

Peki, AmedSpor yalnız bunlardan ibaret mi?

Daha iyi tanımak isteyenler için AmedSpor’un ne olduğunu (ve ne olmadığını) 8 maddede toparlamaya çalıştık. Şimdi St. Pauli, Livorno, Green Brigade, AEK ve diğerlerini koyun bir köşeye; yanıbaşımızda mücadele eden ve bünyesinin çok üstünde başarılar elde eden AmedSpor’a bir göz atalım.

AmedSpor, daha önce tribünde açıldığı için "ideolojik propaganda" gerekçesiyle ceza almasına neden olan pankartı Fenerbahçe maçında da açmış; Fenerbahçeli futbolcular da pankartı sahiplenmişti.
AmedSpor, daha önce tribünde açıldığı için “ideolojik propaganda” gerekçesiyle ceza almasına neden olan pankartı Fenerbahçe maçında da açmış; Fenerbahçeli futbolcular da pankartı sahiplenmişti.

1. Amedspor da nereden çıktı?

Aslında onlar uzun süreden beri vardı ama gösterinin görünen unsuru olan yarışmada, liglerde yükselmeyi henüz başaramadıkları için bilmiyorduk.

AmedSpor’un ilk hali olan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Spor, 1990 yılında kuruldu. Kulüp, 2000 yılında kentin su işletmesinin adını alarak DİSKİ Spor’a dönüştü; 2003’te yeniden eski adını aldı. 2014’te yapılan kongreyle ise kulübün adı, “Amed Sportif Faaliyetler Kulübü” olarak değiştirildi.

Kulüp, aslında daha önce aldığı kararla adını “AmedSpor” olarak değiştirmiş; ancak Türkiye Futbol Federasyonu önce “AmedSpor adının daha önce tescil edildiği” gerekçesiyle değişikliği reddetmiş, daha sonra ise kulübe 10 bin lira para cezası vermişti.

2. Fenerbahçe’den sonra en büyük…

AmedSpor, kurulduğu günden bu yana, sporu kentin bütününe yayma, gençlerle buluşturma, bir “dayanışma ve kaynaşma” etkinliğine dönüştürme amacıyla hareket ediyor. Bu amaç, kulübün kapsamından da anlaşılabiliyor.

AmedSpor’a bağlı 14 branşta (Başlıcaları futbol, basketbol, karete, voleybol, briç, satranç, halk oyunları, koşu, atletizm…) 52 takım ve 2 binin üzerinde lisanslı sporcu bulunuyor. Bu, Türkiye’nin Fenerbahçe’den sonra en büyük spor kulübü demek. Fenerbahçe’nin milyon dolarlar harcayarak ve yine milyon dolarlar kazanmak niyetiyle yaptığını, çok küçük bütçeli ve para kazanmayan AmedSpor’un toplumsal katılımla başarmış olması demek!

3. Güçlü altyapı

AmedSpor’un -çok konuşulmasa da- güçlü bir altyapısı var. 13-14 yaş grubundan 19 yaşa kadar başta futbol olmak üzere birçok branşta yüzlerce sporcu, AmedSpor için ter döküyor. Futbolda altyapı takımları, son dört yıla dört ayrı grupta şampiyon olmuş. Ayrıca milli takıma dört-beş futbolcu veriyormuş. Fakat takım, bu sene hiçbir gerekçe yokken Akademi Ligi’ne alınmamış. AmedSpor gerekçe istemiş, “Kaliteli bir lig oluşturmak istiyoruz” demişler. AmedSpor, “İyi ama, biz şampiyonuz, kaliteliyiz” demiş, bu kez de “Mesafe uzak, çocuklar gelemez” demişler. Bu gelişme ardından AmedSporlu gençler, milli takıma da çağrılmamaya başlamış.

Eşbaşkan Karakaş, “Böyle olması, çocuklarımıza bir ayrışma duygusu yaratıyor. Siz kalkıp bu çocuklara, ‘Siz bu kentlere gelmeyin’ derseniz, nasıl kaynaşma olacak?” diye soruyor.

AmedSpor'un genç takımlarından biri...
AmedSpor’un genç takımlarından biri…

4. Eşbaşkanlı tek kulüp

AmedSpor, birçok branşta hem erkek hem de kadın takımlarıyla mücadele ediyor. Bunun yanı sıra, ülkenin eşbaşkanlı tek kulübü de AmedSpor. Bu, resmi kabul görmüyor; ama fiilen uygulanıyor. Kulübün eşbaşkanlığını, Şevin Zorlu ve Ali Karakaş birlikte yapıyor.

Eşbaşkan Şevin Zorlu, Jin Haber Ajansı’na (JİNHA) yaptığı açıklamada, kulüpteki kadın ruhunu şöyle yansıtıyordu: “Spor ve futbol, erkek işi değildir. Kadın futbol oynarken kadın gibi oynayabilmeli ve spora kadın ruhunu koyabilmeli. Kendi irade ve duruşuyla oynayabilmeli. İyi bir sporcu olmak için erkek gibi davranmaya gerek yok. Kadınlar, saçları uzunken de futbol oynayabilir.”

5. Kadın taraftar grubu: Mor Barikat

AmedSpor’un kulüp yönetimi ve takımlardaki “kadın özgürlükçü” çizgisi, taraftar grubunda da karşılık buluyor. Takımın en büyük taraftar grubu olan Barikat’ın bir de kadın ayağı var: Mor Barikat.

JİNHA’ya konuşan Mor Barikat üyesi Yekta Günay, tribünleri “yurtsever politik bilinçle” doldurduklarını belirtiyor ve ekliyor: “Maçlardan önce kadın yoldaşlarımızla toplantılar düzenleyip tribün kültürümüzü anlatıyor; etkinliklerimizde kadın dayanışması ile yoldaşlığımızı pekiştiyoruz.”

Günay, amaçlarını ise şöyle açıklıyor: “Gayemiz, yurtsever halkımızın örgütlü, öz bilince sahip değerlerine bağlı tribün kültürünü oluşturmak; cinsiyetçi, erkek egemen tribün hâkimiyetini sonlandırmak; kadını yok sayan zihniyeti bu topraklardan söküp atmaktır.”

Kadın taraftar grubu Mor Barikat...
Kadın taraftar grubu Mor Barikat…

6. Amedspor’un Lucarellis’si: Deniz Naki

Deniz Naki
Deniz Naki

İtalya’nın solcu işçi takımı Livorno’nun efsanevi futbolcusu Cristiano Lucarelli, bir liman işçisinin oğlu ve bu nedenle kendisini “doğuştan komünist” olarak tanımlayarak şöyle diyor: “Bazı futbolcular yarım milyona bir Ferrari ya da güzel bir tekne alırlar; ben o paraya sadece bir Livorno forması satın almak isterim. Tüm beklentim ve isteğim bu.”

AmedSpor’un şimdiden “efsanevi ismine” dönüşmüş futbolcu ise Deniz Naki. O, Dersimli bir göçmen ailenin çocuğu. Almanya’nın Bayer Leverkusen takımında başlayan futbolculuk kariyeri, Gençlerbirliği’yle devam etti; ancak kolundaki Azadî dövmesi ve Dersimli kimliği nedeniyle uğradığı baskılardan dolayı Türkiye’deki futbol hayatını noktalamak zorunda kaldı. AmedSpor, onu yeniden çağırana kadar…

Golcü Deniz Naki, AmedSpor’un tarihe geçen Fenerbahçe galibiyeti ardından, “siyasi propaganda yaptığı” gerekçesiyle 13 maç birden ceza aldı. (Oysa AmedSpor’un her maçında tezahürat niyetine atılan siyasi -hatta ırkçı- sloganlar, küfürler, şimdiye kadar hiç cezalandırılmadı.) Naki, o maç ardından şöyle seslenmişti: “Bu galibiyeti, topraklarımızda 50 günden fazladır süren zulümde hayatını kaybedenlere ve yaralılarımıza adıyoruz, armağan ediyoruz. Her bijî azadî! (Yaşasın özgürlük!)

7. Düşman kuvveti gibi karşılanıyorlar

AmedSpor, Türkiye’nin batısında gittiği her deplasmanda adeta “düşman kuvveti” muamelesi görüyor. Ellerinde çiçeklerle, barış mesajlarıyla gitseler de, tribünlerdeki düşmanca tezahüratlardan kurtulamıyorlar. Bazı yerlerde yöneticiler, AmedSpor’un yöneticilerinin elini bile sıkmıyor! Kulüp Eşbaşkanı Karakaş, bazı kulüplerin yöneticilerinin birlikte oturup maç izlemek bile istemediğini anlatıyor. Gittikleri bazı deplasmanlarda, oteller yer vermiyor.

Ankaragücü maçında yaşananlar ise AmedSpor’a yönelen histerik şiddetin ne boyuta ulaşabileceğini gözler önüne serdi. AmedSpor yöneticileri, hem de protokol tribününde dövüldü, yaralandı.

amedspor7
Ankaragücü protokol tribünündeki, “cinayete teşebbüs” olarak tanımlanan lincin fotoğrafları… Video için tıklayın.

8. Federasyon ceza yağdırıyor

AmedSpor, ligin en çok ceza yiyen takımlarından… Cezaların çoğu da “ideolojik propaganda” gerekçesiyle veriliyor. Kulüp, Türkiye Kupası’nda çıktığı üç maçtan dolayı ceza yedi. 20 bin TL, 10 bin TL, 50 bin TL para cezaları, seyircisiz oynama ve hatta puan silme gibi bu cezalar, bütçesi zaten küçük olan, kâr etmeyen kulübü, iyice darboğaza sürüklüyor. Çoğu kişi, zaten niyetin de bu olduğuna inanıyor.

AmedSpor’un gittiği deplasmanlarda atılan ırkçı tezahüratlarla ilgiliyse şimdiye kadar hiç kimse, hiçbir ceza almış değil.

Taraftar grubu Barikat'ın Cizreli çocuklar için topladığı yardım paketlerinden biri...
Taraftar grubu Barikat’ın Cizreli çocuklar için topladığı yardım paketlerinden biri…

Mezopotamya Ekoloji Hareketi 1’inci Genel Konferansı geniş katılımla Van’da gerçekleşti

23-24 Nisan 2016 tarihlerinde Mezopotamya Ekoloji Hareketi 1’inci Genel Konferansı Van’da geniş bir katılımla gerçekleşti.

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölgeden alan ekolojik hareket çalışmaları, Mezopotamya merkezli olsa da ülke ve coğrafi sınırlandırmaları önemsemeden işleyişini yürütür. 2012 yılında kurulan, 11 bölge ve 25 ilde örgütlü olan Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin ilk konferansı Van Nuda Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.

Bitlis, Batman, Siirt, Amed, Dersim, Urfa, Gazientep, Bingöl, Muş, Mardin ekoloji meclislerinden temsilciler, Van Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Hatice Çoban, Bekir Kaya, Dersim Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu ve DTK Eş Başkanı Hatip Dicle, 350Ankara, HDK Ekoloji Meclisi, HDP, Yeşiller Partisi, Özgür Gündem, Yeşil Gazete, Kuzey Ormanları Savunması, Yeşil Direniş, Barış İçin Ekoloji gibi birçok oluşumdan misafirler konferansa katılıp, konuşma yaptılar.

Konferansa katılamayan birçok oluşum da sevgi ve selamlarını ilettiler. İran Kürdistanı’ndan Grup Chiya ve Almanya ICOR temsilcileri de konferansa katılarak, mesajlarını ilettiler. Janet Biehl ve Brezilya Topraksız Köylüler Hareketi (MST) yazılı mesaj gönderirken Vandana Shiva da görüntülü mesaj yolladı.

Suyun ticarileştirilmesine karşı olan hareket konferans katılımcılarına matara dağıttı ve “Su haktır” mesajını verdi. HDK Ekoloji Meclisi adına katılan Beyza Üstün de suyun ticarileştirilmesi ve su hakkı üzerine konuşmasını yaparak “Yaşam yerlerine el koyarak kendilerine sermaye alanları oluşturuyorlar” dedi.

“İklim değişikliği yüzünden hiç kimse eceli ile ölmeyecek”

350 Ankara adına gelen ama Çernobil‘in yıldönümü nedeniyle konferansa katılamayan NKP adına da konuşma yapan Önder Algedik “Bu tartışmalar bu coğrafyaya taşınmalı. Buradan çıkacak kararı bu oluşum, hemen pratiğe dökmeli. İklim konusunda zamanımız yok. İklim değişikliği yüzünden bu odadaki hiç kimse eceli ile ölmeyecek. Ağaç kesilmesi yasaklanmalı. Beton dökmeyi bırakmalıyız” dedi.

Mesajını video kaydı ile ileten Vandana Shiva, “İnsanlar arasındaki barış da yeryüzü ile barış yaparak sağlanabilir” dedi.

mezopotamya ekoloji hareketi birinci genel konferans-van-3 (1)
“İnsanlar arasındaki barış da yeryüzü ile barış yaparak sağlanabilir.” Vandana Shiva

Dersim Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, “Birlikte iş yapma kültürünün geliştirilmesinin çok doğru bir karar olduğunu düşünüyorum. Bu mücadelenin parçası olarak tüm gücümüzü koyacağımızın sözünü veriyoruz” diye ifade etti.

Kuzey Ormanları Savunması’ndan Hasan Sarıkaya ise “Ekoloji mücadelesini hep beraber yürüteceğiz. Karbon emisyonu ve iklim konusunda geri dönüş yoktur” dedi.

mezopotamya ekoloji hareketi birinci genel konferans-van-4

Özgür Gündem’den Yusuf Gürsucu da yönetim kelimesi üzerinden çalıştay raporlarındaki suyun yönetimi konusuna, kapitalist anlam çerçevesinde eleştiri getirdi. “Su yönetilemez, su bizi yönetir. Kapitalizm suya hâkim olmak istiyor. Türkiye’deki özellikle Kürdistan coğrafyasında suya yönelik çok somut projeler var” dedi.

mezopotamya ekoloji hareketi birinci genel konferans-van-3 (2)

Konuşmalar ardından öğle yemeği arası verildi. İkinci oturumda ise sekiz ilde gerçekleştirilen çalıştay raporları okunarak varılan kararlara ekleme, çıkarma yapılarak son düzenlemeler yapıldı.

Bu çalıştay başlıkları şöyleydi:

Mezopatamya Ekoloji Hareketi Su Çalıştayı (12-13 Aralık 2015, Van)
Doğal Tarım Çalıştayı (3 Ocak 2016, Mardin)
Enerji Çalıştayı (9 Ocak 2016, Urfa)
Dersim Ekoloji Meclisi Orman Çalıştayı (10 Ocak 2016, Dersim)
Amed Ekoloji Meclisi Eko-Teknoloji Çalıştayı (22 Ocak 2016, Amed)
Çevre Sağlığı Çalıştayı (26 Aralık 2015, Antep)
Ekolojik Kentler Çalıştayı (12 Aralık 2015, Van)
Komünal Ekonomi Çalıştayı (13 Aralık 2015, Batman)

Konferansın ikinci gününde de il meclislerin ve girişimlerinin raporlarının toplu olarak sunumu, raporlar üzerine genel değerlendirmeler ve öneriler tartışılarak, Mezopotamya Ekoloji Hareketi ilkeleri konuşuldu.

Fosil yakıttan yeşile dönüş: Samso Adası

0

2023 yılına kadar enerji ihtiyacının yüzde 30’unu yenilenebilir enerjiden sağlamayı hedefleyen Türkiye için Danimarka örneğine bir göz atıp değerlendirmede bulunmak çok da zor olmasa gerek. Yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek olan Türkiye’nin enerji ihtiyacının yüzde 85’den fazlasını fosil yakıtlardan ve yüzde 70’ini dışarıdan sağlaması garipsenmeyecek gibi değil. 2015 yılında Enerji Enstitüsü tarafından yayınlanan habere göre Danimarka (özellikle Samso Adası) enerji ihtiyacının yüzde 140’ını (özünde müthiş bir rakam) rüzgâr enerjisinden karşılamış bulunmakta ki bu da Danimarka’yı dışa bağımlı olmaktan kurtarmakta. 

Samso Enerji Akademisi'nden Jasper Kjems
Samso Enerji Akademisi’nden Jasper Kjems

Enerji devriminden bahsedecek olursak yüzümüzü Danimarka’daki küçük bir ada olan Samso’ya çevirmeliyiz. Enerji konusunda iklim dengeleyici eşsiz bir model. “Samso’nun 10 yıllık yenilenebilir enerji projesi” altında harekete geçilmiş rüzgâr türbinleriyle, güneş panelleriyle çevrili bir yer hayal edin.

Kyoto Protokolü sonrası ülkesine dönen Danimarkalı Çevre Bakanı Svend Auken projenin adımını atar ve proje başarı kazanır. Enerjide kendine-yeterlilik ilkesiyle, 10 yıl sonrasında dahi yenilenebilen enerjiden daha çok enerji üretebilecek kapasiteye ulaşan Samso, inek sütünden dahi enerji üretmeye başlar. Adadaki tek CO2 sorunu arabalardan yayılan gazlar olarak ele alınsa da, Samso halkı elektrikli arabalara dönüş fikrini benimsemiş ve birtakım girişimlerde bulunmuş.

Samso’nun bize verdiği ders ise sürdürülebilir kalkınmayı moral dinamikleriyle birlikte temele koyarak, neo-liberal politikaların çevre kaynaklarını ve de yaşamlarımızı nasıl mahvettiğini gözden geçirmek. Özellikle Türkiye’nin fosil yakıtlara ve nükleere olan saplantısı da göz önünde bulundurulursa, lokal de etki etme amacıyla küçük teşviklerle bizler de bir Samso yaratabilir ve uzun vadeli & pozitif-dönüşümlü meyvelerinden bizler de yararlanabiliriz.

Engelli çocuklar, tarım atölyesinde hem rehabilite oluyor hem de meslek ediniyor

İzmir Bornova’daki Hasan Tahsin Özel Eğitim Mesleki Eğitim Merkezi, sekizinci sınıftan mezun olan hafif düzeyde zihinsel engelli bireylere akademik ve çeşitli dallarda mesleki eğitim veren bir devlet okulu. Adem Erhan ise bu okulda tekstil, seramik, metal, ev ekonomisi, el sanatları gibi mesleki eğitim verilen atölyelerden biri olan tarım atölyesinde görevli tarım alanı öğretmeni.

Öğrenciler okula geldikleri ilk yılda ortalama 1,5 ay okuldaki tüm atölyelerde ders alıyorlar. Böylece atölyeleri tanıyor, ilgi, istek ve yeteneklerine göre 10. sınıfta branşlarını seçiyor ve sonra o atölyede eğitim almaya devam ediyorlar. Adem Hoca’nın tarım atölyesinde 10. 11. ve 12. sınıflardan toplam 15 öğrenci, peyzaj, bahçe bitkileri, süs bitkileri ve tarla bitkileri yetiştiriciliği alanında yetiştirici yardımcısı amaçlı uygulamalı eğitimi alıyor. Okuldan sonra isterseler KPSS’ye girebiliyorlar isterseler de peyzaj firmalarının, fidanlıkların veya belediyelerin engelli kadrosundan rahatlıkla iş bulabiliyorlar.

Adem Hoca okula yedi yıl önce atanmış. “Okula ilk geldiğimde atölye hem malzeme yönünden hem fiziksel açıdan çok kötü bir durumdaydı. Bir yandan öğrencileri tanımaya çalışıyor bir yandan onlarla neler yapabileceğimi araştırıyordum. Herşeyi düşünmek iyi planlamak gerekiyordu; özellikle yetiştirilecek ürün ve meyvelerin hasat zamanının eğitim öğretim dönemlerine denk gelmesi, öğrencilerin engel durumlarına ve yeteneklerine göre yapabilecekleri bitkilerin seçilmesi gibi konular bu işin sürekliliği için çok önemliydi. Kendim de ilk defa bu işi yapıyordum ve Türkiye’de bu işi yapan bekli de bir iki kişiden biriydim… Dolayısıyla ilk başlarda çok zorlandım” diyor Adem Hoca.

944297_569840409705171_1131824937_n

Öğrencilere uygun süs bitkisi olarak kaktüs ve succulent türü bitkileri (yapraklarında ve gövdelerinde su depolama yeteneği olan bitkiler) seçmeye karar vermiş. “Bu bitkiler sanki tam da benim meleklerim için yaratılmış. Bu bitkilerin bakımları ve çoğaltılmaları kolay, satılmadıkça büyüyen ve daha da değerlenen türler. Ayrıca hayal gücünüze göre bu bitkilerle istediğiniz zevkli ve eğlenceli tasarımlar da yapabiliyorsunuz. Biz de bu türlerle çalışmaya başladık, örnek olacak çalışmalar yaptık” şeklinde anlatıyor Adem Hoca.

Şu an Hasan Tahsin Özel Eğitim Mesleki Eğitim Merkezi’ndeki bu tarım atölyesi diğer engelli okullarına da örnek olmuş ve buradaki çalışmalar sayesinde diğer engelli okullarında da tarım bölümü yaygınlaşmaya başlamış. Örneğin bu yıl ilk kez 35 tane tarım alanında öğretmen ataması yapılmış durumda.

Adem Hoca amaçlarının tarım atölyelerini daha da yaygınlaştırmak ve tüm okullarda tarım alanları oluşturulup çocukların toprak anayla tanışmalarını sağlamak olduğunu söylüyor. “İkinci amacım ise kaktüs ve succulent bitki yetiştiriciliğinin bu tür okullarda yaygınlaştırılması” diyor Adem Hoca. Tarım atölyesini bu aşamaya kadar getirene kadar birçok yerden destek almış, internet üzerinden toplantılara katılmış, yardımseverler okula malzemeler temin etmiş ve yapılan yardımlar sayesinde okulda iki sera yapmışlar.

582114_569840523038493_1206974504_n

Son zamanlarda başka okullarda da bu alanda çalışmalar başlamış durumda. Bu okullar bitki tedariğini bu tarım atölyesinde yetişen bitki ve fidelerden karşılıyorlarmış. Tarım atölyesinin engelli öğrenciler üzerinde çok olumlu etkisi olmuş. Okuldaki atölyelerde çocukların kazandığı bir şeyler yapabilme başarısı, özgüven gibi duygulara ilaveten tarım atölyesine devam eden öğrenciler açık alanda ve doğada oldukları için gelişimleri daha da pozitif olmuş. Davranış bozukluğu olan hatta öğretmenlerine karşı agresif davranışları olan öğrencilerde bile büyük gelişmeler görmüşler. Bazen normal akademik dersindeki öğretmeninden izin alıp tarım atölyesine gelen öğrenciler bile oluyormuş. “Kısaca toprak ve doğal ortam onlarda terapi etkisi yapıyor. Ayrıca fiziksel anlamda da enerjilerini atabilecekleri bir atölye burası” diye özetliyor Adem Hoca.

Aynı zamanda imkânlar ölçüsünde de atölyede peyzaj uygulamaları yapıyorlar. Atölyelerinde birlikte küçük bir dünya yaratmışlar ve içinde hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Adem Hoca, “Onlarla çalışmak çok zevkli ve anlamlı. Onlar bu dünyanın kanatsız meleklerinden, maskeleri yok, hayata dair çok kaygıları yok. Çocuklarım mutlular yani kaygı duyacak zekaya da çok sahip değiller. Hatta bazen onların yerinde olmak istediğim anlar bile olur” diyor.

Okulu ziyaret etmek veya okul ile iletişim kurmak isterseniz aşağıda bilgileri bulabilirsiniz ya da facebook sayfasından doğrudan Adem Erhan Hoca ile iletişime geçebilirsiniz.

Adres: Hasan Tahsin Özel Eğitim Mesleki Eğitim Merkezi, Mevlana Mh. 1776 Sk. No:2/5 Bornova İzmir

Telefon: 0232 388 5660

 

Anadolu halkıyız çünkü hepimiz…

0

Nisan bana hep tuhaf bir ay gibi gelmiştir. Sanki insanlar var olan tüm isteklerini, arzularını, hınçlarını, intikamlarını bu ayın içerisine sıkıştırmışlar gibi… Tüm katliamların sebebinin bu ay olduğunu düşündüğüm aptalca bir hisse kapılırım zaman zaman. Sonra pek de haksız sayılmadığımı fark ederim bu hissimde. Sadece doğanlara ve ölenlere baktığımızda bile son yüz yılın neden kan gölüne döndüğünün ifadesi de bu ayda bulur kendisini.

Düşünün Sabahattin Ali, Picasso, Sartre, Darwin bu ayda ölmüştür ya da Napolyon, Hitler bu ayda doğmuş; Mussoloni bu ayda seçilmiştir. Hindistan bu ayda ikiye bölünmüş, RTÜK ve NATO bu ayda kurulmuş, Meclis-i Mebussan bu ayda kapatılmıştır. Hatta Truman Marshall Planını bu ayda onaylamıştır. Belki de bize biraz daha acı veren Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un idam kararlarının yeniden onaylanması da bu ay gerçekleşmiştir.

Yine de nisanı benim için garip hale getiren bütün bunların ötesinde üç tarih var… Biri 24 Nisan 1915, bir soykırımın başlangıcı… Diğeri 23 Nisan 1920, egemenliğin ulusa ait olduğunun ilanıyla beraber bir bayram olarak çocuklara armağan edilmesi… Ve üçüncüsü 3 Nisan 1963… 27 Mayıs darbesinin Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlanması…

Garip bir yapımız var… Egemenliğin ulusa ait olduğunun beyannamesini verip, bunu da bayram olarak çocuklara armağan ediyoruz. Ne var ki yetkeyi diktatörden alıp kendi içinde yaşayan uluslara veren böyle bir gün bile 24 Nisan’ın üzerini örtemiyor. Bu tarihi çoğunuz bilirsiniz. Ermeni tehcirinin başladığı tarihtir. İstanbul’un birçok semtinde -ki daha sonra ülkenin geneline yayılacaktır- Ermeni halkından öğretmen, doktor, akademisyen olan aydınlar gözaltına alınmış, tutuklanmış ve bir daha onlardan bir haber alınamamıştır.

Bazıları şu bilindik klişeyi kullanabilir: “Onlar zararlı cemiyetlere üyeydi…” diye. Ve bunun bir soykırım olmadığını, devleti korumak adına yapılması gereken bir fedakârlık olduğunu da söyleyebilirler. Tam da bu noktada zararlı kavramının ne derece nesnel bir üretkenlik taşıdığını sorabilirim. Zararlı görülen cemiyetlerin yanında yine nisan ayında ortaya çıkan, İstanbul hükûmetinin Adapazarı’nda isyan çıkarttırdığı ve Kuvay-i Milliye’ye karşı kurduğu Kuvay-i İnzibatiyenin ne derece yararlı olduğu görüşünü de padişah sevicilerine sorabilirim. Ancak duymak istemediğim cevaplar alacağımı düşündüğümden konunun sınırlarına çekilmek daha iyi olacak.

Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu 3

Bulunduğum yerde birçok belde ve köyün eski isimlerinin ister Cencige, ister Keleriç olsun ve şimdi üzerinde ister Alevi’si, ister Sünni’si, ister Türkü, ister Kürdü yaşasın; Sivas’tan Kara Kilise’ye kadar bir yanımız eksik değil mi? Üzerlerine evler yapılan, ortasından yollar geçirilen ve onlarca yıldır yağmalanan mezarlıkları bile yok artık…

Paşalığıyla münhasır, Diyarbakırlı bir Kürt olan Cibranlı Halit’in bir vakitler ki itirafı boşuna değildi; “Ermenileri öldürerek aslında Osmanlı’nın boğazımızdaki hançerini daha da keskinleştirdik…” derken.

Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu

Evet, artık bir eksiğiz. Kadınlarını köle pazarlarında satarken bir eksik kaldık biz. Gittiklerinden beri yozlaştık. Bir adım bile atamadık. Kentlerimizin hali ortada…
Biraz vicdan! Eğer bunca dostumuzdan geriye bir kişi bile kalmadıysa bu soykırım değil de nedir? Eğer sadece zararlı cemiyetlere üye olanları tutukladıysanız, diğerleri nerede?
Darbeyi anayasa bayramı yapabilecek kadar kurnaz ve akıllı olanların artık aradan çekilmesi ve halkları bir başına bırakması gerekmektedir. Siz çekin pençelerinizi üzerimizden! Biz dost ve kardeş olmayı biliriz. Anadolu halkıyız çünkü hepimiz…

Fotoğraflar: Orlando Carlo Calumeno koleksiyonundan

Dünyayı görmeye sizi ikna edecek 5 yolculuk filmi

0

Gerçeklik olduğu gibi güzel olsa da, hiçbir zaman büyük çerçevede olanlar kadar etkileyici olamıyor.

Hayatınızı ilham verici şekilde değiştirecek ve kendi maceranıza heyecan getirecek bir film türü varsa o, içinde yolculuk hikâyesi olanlardır. Bir karakterin içinde olduğu yolculukta kaybolma isteğinin, sizi koltuğunuzda rahatça otururken başka bir dünyaya ışınlanmaya veya en azından yatağınıza uzanıp büyük hayallere dalmaya sürüklemesiyle bir ilgisi var gibi. Başlığın gidişatından önce yapmayı ertelediğiniz ödevinizi ve bu sırada patlamış mısırınızın biraz daha yağlı olabileceğini düşünüyorsunuz. Ders kredileriniz bir şekilde hallolduğundaysa kendinizi ucuz uçuşlar ararken ve hangi arkadaşınızın bu yolculuk için daha uyumlu olabileceğini düşünürken buluyorsunuz.

Sizi film kadar macera arayışına sokabilecek başka bir şey yoktur. İçinizdeki yolculuk tutkusunu daha da arttıracak ve modunuzu yükseltecek filmler arıyorsanız; işte karşınızda en iyi 5 yolculuk filmi.

Into the Wild (Özgürlük Yolu)

Into the Wild sizi tam hazırlıklı yolculuk planlarınızdan alıp, Alaska’da kaybolmayı düşleyen ve karada geçimini sağlayarak yaşamaya kararlı olan Christopher McCandless’ın gerçek hikâyesine götürecek. McCandless’ın yolculuğu planlandığı gibi geçmese de bu yorucu ama bir o kadar da muhteşem hikâye, yolculukların size tahmin ettiğinizden çok daha fazla şey öğrettiğinin mükemmel bir örneği. Dersliğin getirdiği kısıtlamalar olmadan, genç keşifçi derslerini uçsuz bucaksız diyarlarda öğrenir. Into the Wild kendinizi doğrudan çöle atmayı istemenizi sağlayacak, yalnızca belki tek başınıza olmadan.

Into the Wild

Outsourced (Yeni Bir Aşk)

Bu, bildiğiniz tipik yolculuk filmlerinden biri değil. Filmdeki karakter bavulunu kendi isteğiyle değil, şirketinin onu yerine geçen kişiyi eğitmek için Hindistan’a göndermesiyle topluyor. Fakat karakter oraya gittikten sonra meydana gelen ilham verici olaylar sizde başka bir kültürü keşfetme isteği doğuracak. Bu film, yeni bir yaşam tarzını anlamak ve ondan zevk almak için alışkanlıklarınızı arkada bırakmanızı sağlayacak türden. Outsourced, sizi dışarı çıkıp gerçekten ne istediğinizi bulmaya meyilli hale getirecek.

Outsourced

Easy Rider (Geniş Adam)

Easy Rider, ciddi bir eğlence ve biraz da ahlaksız şeylerin arayışında olan, eyaletler boyu yolculuk yapan iki motorcunun hikâyesini anlatıyor. Tahmin edileceği gibi bu yolculuk beklediklerinden daha karmaşık bir hâl alıyor. Çöl manzaraları ve karşı kültürel mesajlarla dolu, Los Angeles’tan New Orleans’e yapılan bu yolculukta izleyiciler, özgürlüğün tadına bakma uğruna kendilerini yola atmaya can atacaklar.

Easy Rider

Tracks (Çöldeki İzler)

Gerçekten isterseniz, her şeyin mümkün olduğunu hatırlatacak bir film Tracks. Robyn Davidson’ın gerçek hikâyesinin anlatıldığı filmde, genç bir kadının Alice Springs’ten Hint Okyanusu’na uzanan çöle tek başına, yalnızca köpeği ve birkaç deve eşliğinde yola çıkışı anlatılıyor. Kişinin kendini keşfe çıktığı bu zorlayıcı hikâyede Tracks, yolculukların her zaman gösterişli dergi fotoğraflarındaki gibi görünmesi gerekmediğini hatırlatıyor. Yolculuğunuz yalnızca size ve kendinize ait; işler beklenmedik yönlere sapsa bile korkmayın.

tracks

The Darjeeling Limited (Küs Kardeşler Limited Şirketi)

Bu filmden çıkarılacak dersleri daha önceden duymuş olmamız filmin gücünden herhangi bir şey kaybettirmiyor. Yolculuk, kendi içimizde yaşadıklarımızı ve çevremizdeki insanlarla olan ilişkimizi kendine has bir şekilde dönüşüme uğratıyor. Eski bir kavga sonrası yolları ayrılan üç kardeş, Hindistan’a doğru bir tren yolculuğunda tekrar birleşiyor. Bu üç adam tren peronlarına kapandıklarında kardeşler arasındaki çekişme, yolculuğu ve ilişkilerini kesin olarak bozma tehlikesine sokuyor. The Darjeeling Limited bir yolculuğun paramparça bağları bile nasıl onaracağını gözler önüne seriyor.

the-darjeeling-limited-still

The Plaid Zebra internet sitesindeki “5 films that will lift your spirits and convince you to see the world” başlıklı yazıyı Bürde Yılmaz Gaia Dergi için çevirmiştir.