Ana Sayfa Blog Sayfa 455

Yaşamın en naif ve gerçek anlarını kareleyen gerçek bir fotoğrafçı: Vivian Maier

1

Size hayatımı alıp da geldim.” Vivian Maier

Vivian Maier 1926 yılında Fransız Alpleri’ndeki Saint- Julien köyünde doğdu. 2009 yılında ise yaşama veda etti. 1950 yılından 1990’a kadar Chicago’da dadılık yaparak hayatını devam ettirdi. Hayatının hiçbir aşamasında fotoğrafçılığa dair eğitim almadan tamamen kendi kişiliğinin otaya koyduğu bir ilgiyle hayatının her anında fotoğraf çekti.

İçe dönük bir kadın olarak bilinirdi. Çocuklarına baktığı her aileden ilk olarak kaldığı odasına kilit taktırmalarını isteyen Maier’in yaşarken fotoğrafla bu kadar tutkuyla uğraştığını bilen kimse yoktu. Çektiği fotoğrafları kimseye göstermedi. 2009 yılında öldükten sonra, eşyalarını sakladığı depo borçları yüzünden açık arttırmaya çıkarıldı.

Film yapımcısı, fotoğrafçı ve aynı zamanda tarihçi olan John Maloof, yazmakta olduğu kitap için Chicago’nun eski fotoğraflarını arıyordu. John Maalof bu açık arttırmada Maier’in yüzlerce kolisi arasından en büyüğünü seçip satın aldı. Bu kolide yüz bin tane banyo ettirilmemiş negatif fotoğraf bulunuyordu. John Maalof’un “Benim görevim Vivian’ı tarih kitaplarına geçirmek” sözlerinden sonra bu negatifler arasından birkaç tane fotoğrafı banyo ettirdi ve inceledi. Fotoğraflarının konusu genelde sokak yaşamının en yalın haliyle birlikte, fotoğrafta zıtlık, ayrıntı yakalaması, doğal çerçeve kullanımı ve kendisini çektiği self-portraits. İlk zamanlar fotoğraflar ona sadece güzel görünüyordu, ta ki oldukça iyi birkaç fotoğrafçıyla görüşüp aslında bu fotoğrafların bir deha harikası olduğu anlaşılana kadar.

John Maalof bu kadar fotoğrafın altından kendi başına kalkamayacağını anlayınca müzeden sergi için yardım istedi ama kabul edilmedi ve kendisi bir sergi açıp bu fotoğrafları yayımlamaya karar verdi. Chicago Kültür Merkezi ile anlaştı. Sergiye olan katılımın bugüne kadar gördükleri en yüksek katılım olduğu söylendi. Sonra da bütün haber sitelerinde, dergilerde Vivian Maier ile ilgili haberler çıktı.

John Maloof, Vivian Maier’ın gizemini ortaya çıkarmak için satın aldığı tüm eşyalarının arasından hep bir ipucu yakalamaya çalıştı. “Sahip olduğu ne varsa saklamış. Sanki her sahip olduğu şey için kutusu varmış gibi. Kuponlar, notlar, el ilanları, otobüs kartları, tren kartları, şapkalar, ayakkabıları, paltoları, bluzları, binlerce dolar değerinde bozdurulmamış vergi iadesi çekleri…

vivian 3

Onu saplantılı bir şekilde bu kadar çok fotoğraf çekmeye iten şey neydi? Neden kimseye göstermedi? Tüm eşyalarını açmaya başladım. Bir ipucu arıyordum. Aldığı makbuzlarda falan. Ama makbuzların hepsi 70’li ve 80’li yıllara aitti. Ve 70’li 80’li yıllarda Chicago’da telefon kodu yoktu. Bende olası tüm kodları ekleyerek bütün numaraları aramaya başladım. Vivian’ın, kendi evinin yanında dadılık yaptığını iddia eden bir kadını buldum.’’

Şimdi sizlere John Maloof’un kendi çektiği “Finding Vivian Maier” isimli belgeselinden Vivian’ın izini bulmak için başlattığı serüvende karşısına çıkan insanların, dadılığını yaptığı birkaç ailenin ve baktığı çocukların Vivian hakkında ne söylediklerinden bahsedeceğim.

Hatırası olan şeyleri saklamak gibi bir saplantısı vardı. Sakladığı her şey onu daha iyi anlamama sebep oluyordu. Vivian’ın kaydettiği onlarca 15m ve 16mm boyutlarında ses kasetleri vardı.”
Phil Donahue

Bir fotoğraf çekişini hatırlıyorum. Bir çöp kutusunun içini. Onun da Picasso gibi gülen şu tiplerden olduğunu düşündüm. Ne yaptığını bilmiyordum. Deli olduğunu düşünmedim.”
Phil Donahue

Gizemli birisiydi. Odasına açılan kapıyı asla açmamamı söylerdi. Odasının her yeri boy boy gazetelerle doluydu ve yürümeniz için çok dar bir alan vardı. Odasındaki eşyaları öyle bir dizmişti ki patronlarının bir gün odasına girebileceğini düşünüp düzenlemiş ve eğer odasına girseydik o bunu anlardı.”
Maren Baylaender

Dönemin politik ve sosyal gündeminin de farkındaymış. Kamerayı alır, süpermarkete girer ve kuyruktaki insanlarla konuşup onları videoya alırmış, gündemle ilgili sorular sorarmış. Çektiği bir film var. Üzerine not düşmüş ‘Chicago, 1972. Anne ve bebeği cinayeti.’ ‘Markette bulunan bebek bakıcısı ilanı sonrasında gelen kaybolma ve ölüm.’ Olay yerine gidip bir gazeteci gibi orayı çekmiş. Gazeteciler normalde bunu halka duyurmak için yapar, ama o sadece yapmış.”
John Maalof

Sene 1977. Arabamla Sheridon yolunda gidiyordum. Birisinin otostop çektiğini gördüm. Meğer o Vivian’mış.”
John Perbohner

“Bizim müşterilerimizden biriydi. Boynunda bir ağrısı vardı. Bir yıl kadar uğraştık onunla. ‘Adın ne?’ diye sormuştuk, ‘Söylemem’ dedi. ‘Ama böyle ismini bilmeden devam edemeyiz’ diyince ‘Pekala, Bayan V.Smith’ dedi. Gerçek adı olmadığı ortadaydı. Bizde ‘Tamam, peki telefon numarası?’ dediğimizde ‘Telefonum yok’ dedi. ‘Peki sana nasıl ulaşacağız?’ diye sorduğumuzda, ‘Ulaşamayacaksınız’ dedi. Neden bize uydurma bir isim vermişti bilmiyoruz.’’
Bindy Bitterman

İsimlerini hep farklı yazmış. ‘B’ ile bazen ‘D’ ile. Olası tüm ihtimalleri yazmış. ‘Meyer, Maier, Mayer.’

Herkese farklı bir isim söylüyormuş. Gerçek kimliğini hiçbir zaman açığa çıkarmamış.”
John Maloof

Ona neden bir insan gerçek ismini söylemez ki diye bir soru sorduğumda hiç unutmadığım bir cevap verdi. ‘Bir tür ajanım.’ Aynen böyle dedi. Yüzü ve sesi bugün bile aklımda. Öyle garipti ki. Ancak ajan olmayan birisinin söyleyeceği bir laftı bu. Belki de başka birisi olmayı isterdi.

New York’a ilk geldiğinde çalışmak için çok kötü şartlardaki bir konfeksiyona gittiğini söylemişti. Bir gün, dışarıda olup güneşi görebileceği bir şeyler yapmak istediğini fark etmiş. Ve böylece dadılık yapmaya başlamış. Ona bir miktar serbestlik verebileceğini düşünmüş. Geçinmek için çok ağır şartlarda çalışması gerekmiyordu böylece. Ve en önemlisi fotoğraf için de vakit ayırabiliyordu.’’
Barry Wallis

1959. Vivan işverenlerine şöyle dedi: ‘Dünya seyahatine çıkacağım, 8 ay içinde dönerim.’

Bagkok, Hindistan, Tayland, Mısır, Yemen… Hepsine gitmiş. Tüm Güney Amerika. Yalnız seyahat ediyormuş, sadece o ve kamerası. Dünya seyahatiyle ilgili binlerce fotoğrafı var.
John Maloof

Vivian Maier tanıştığı herkese farklı isim söylemekle kalmayıp, doğum yeri konusunda da hep farklı yer isimleri veriyordu. Ama konuşurken kullandığı aksan Fransız aksanıydı. Bu nedenle John Maloof Vivian’ın gizemini çözmek için başlattığı serüvene doğduğu yeri bulup oraya giderek devam etmiş. Saint-Julien, Fransız Alpleri’nde bir köy.

“Onu hatırlayanlar, onu hatırlıyor. Çünkü o, çok farklı birisiydi. 1950’lerde ayinler ve düğünler hariç kimse fotoğraf çekmezdi. Kendini yollara vurur, tepelere doğru çıkardı. Ya da tarlada çalışan insanları çekmeye giderdi.”
Daniel Arnaud/Saint-JulienBelediye Başkanı

vivian 6

Kasabada yaşayan Vivian Maier’in son kuzenini buldum ve görüştüm. Evde Vivian’ın annesine ait fotoğraf makinası çıktı. Vivian’ın eşyaları arasında bulduğum bir diğer şey de bir mektuptu. Fransızca yazılmıştı ve Fransa’daki fotoğraf stüdyolarından bahsediyordu. Mektupta şöyle diyordu; ‘Sayın Bay Simon, sık sık benim için posta kartlarına bastığın eski Champsaup fotoğraflarına bakıyorum. Bana seni hatırlatıyorlar. Aramızdaki mesafeleri hiçe sayıp beraber çalışmamızı çok isterdim. Benim sorunumda bu işte. Seninkiler gibi eserlerim olsun istiyorum ama seninde söylediğin gibi zor birisiyim. Belki de çektiklerimi basman için sana gönderebilirim diye düşündüm. Yeni Rolleiflex makinemle çektiğim yığınla güzel fotoğrafım var. İtiraf etmeliyim ki hiç de fena değiller. Az önce yığınla dediğimde, gerçekten bir yığından bahsediyordum.’

İlk başlarda Vivian’ın fotoğraflarını kimin basacağını ya da göreceğini hiç umursamadığını düşünüyordum. Bu mektup bunun aksini ispatlıyor. Vivian iyi bir fotoğrafçı olduğunun ve eserlerinin kalitesinin farkındaydı. Onları insanlara göstermek istemişti ve şimdi biz bunu gerçekleştiriyoruz.’

John Maloof, yazının en başında bahsettiğim gibi fotoğraflarını kalitesinden emin olmak için birkaç fotoğrafçı ile görüşmüştü. İşte o fotoğrafçıların Vivian Maier’ın eserleri için söyledikleri sözler:

vivian

“Mizahi bir yanı var ve trajik bir yanı. Müthiş bir ışık ve mekân duyusu. Harika.”
Mary Ellen Mark

Bir olaya tanıklık ettiğinde kişisel duygularından sıyrılmak zorundasın. Bence onun fotoğrafları sevecenliği, insan trajedileri, fedakârlığı ve nezaketi gösteriyor. Onun fotoğraflarına baktığımda birtakım özgün yanlar görüyorum. İnsan doğasını gerçekten iyi biliyor. Samimi ve yapmacıklıktan uzak. O, fotoğraf çekerken birisinin alanına ne kadar yaklaşabileceğine bakmış ve onları öyle fotoğraflamış. Bu bana onun hakkında çok şey anlatıyor. Tamamen yabancı olduğu kişilerin dünyasına girebildiğini gösteriyor.

Böylelikle onların oldukları gibi görünmesini sağlıyor. İşte gerçek bir fotoğrafçı.’’
Joel Meyerowitz

Vivian Maier’ın dadılıktan sonraki yaşantısı, kasabada fakirlik içinde, yiyeceklerini çöpten yediği bir zaman diliminde geçmiş. Keşfedilmeyi, anlaşılmayı bekleyen bir hayat.
John Maloof kitabı için eski Chicago resimleri bulmak için açık arttırmaya gitmeseydi ve Vivian Maier’in devasa büyüklükteki kolileriyle karşılaşmasaydı, dahası Vivian’ın izini sürmeye başlamasaydı belki de biz bugün bu kadar yetenekli bir fotoğrafçının bu dünyadaki varlığından bir haber olacaktık. Bu yazıyı John Maloof’un, Vivian’ın kolilerinde bulduğu ve bizzat kendi sesinden kaydettiği kasetten kesitle bitireceğim:

“Hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini biliyorum. Diğer insanlar için de bir alan bırakmalıyız. Bu bir döngü. Binersin ve sonuna kadar gidersin. Sonra başkası alır yerini. Şimdi de üzerime düşeni yapmak için bunu kapatıp hızla bir sonraki kapıya koşacağım.’’
Vivian Maier

Kaynak: Sanat Blog, Unutulmaz Filmler, Vivian Maier

Kadın Dayanışması Yaşatır: 14. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali Van’da

14. Filmmor Kadın Filmleri Festivali, yedinci haftasında yedinci şehrinde, Van’da, Mor Perde‘yi bu yıl son kez açıyor. 

Her yıl olduğu gibi bu yıl da 12 Mart’ta İstanbul’da başlayan ve sırasıyla Hatay, Adana, Bodrum, Mardin, İzmir’de devam eden 14. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali son durağı olan Van’da izleyiciyle buluşuyor. 29-30 Nisan’da, Van Kadın Derneği ortaklığıyla, 12 filmlik programla Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dr. Cengiz Andiç Konferans Salonu’nda olacak.

Festivalin Van programı ise şöyle:

29 Nisan Cuma

12:00 Bilge ve Öğrencisi (Belgin Söylemez) / Uzak mı… (Leyla Toprak) / Sıcak Hava Dalgası  ( Lucia Valverde)/ Patlat Şehri (Chantal Akerman) / Binlercesinden Biri (Baran Reihani)/ Volta (Stella Kyriakopoulos)
14:00 Coria ve Deniz
Yönetmen: Diana Nava
16:00 Satılık Adalet
Yönetmen: Ilse van Velzen ve Femke van Velzen

18:00 Kadınların Adaleti
Yönetmen: Deepa Dhanraj

30 Nisan Cumartesi
12:00
Parmaklıklar Ardında Burkasız
Yönetmen: Maryam Ebrahimi ve Nima Sarvestani
14:00 Üç Yalan

16:00 Diren
18:00 Söyleşi – Kapanış

Başarısızlığın sürdürülebilir rantı ve endüstrinin manipülatif yalanları

1

Özellikle Holywood sineması, başarı hikâyeleriyle dolu. Bu hikâyelerin her birinin ayrı bir yapısı olmakla birlikte, genel olarak, tüm ”ürünlerin” fabrikasyon süreci benzer aşamalardan geçer. Bu aşamalar, standartlaşmış ve kârın maksimizasyonunu maksimum irtifaya yükseltmek için tasarlanmış, sadece reklam sıfatlarından ve endüstrinin farklı perdelerinden yükselen notalar arasında seyahat eden şarkılardan ayırt edilebilecek ürünlerin içinde şekillendiği bir tezgahtır. Ancak bu yazıda filmlerin değil, daha çok dizilerin üzerinde duracağım. Çünkü diziler, uzun süreli filmler halinde tasarlanmış, dolaylanmış hikâyelerdir.

Bir başarı öyküsü kurgulamak için önce başarısızlığın tasvirini yapmak gerekir. Bu tasvir, aşırıya kaçmadan, hayatın her alanını içine alacak şekilde, bazen hüzün, bazen eğlence, çoğunlukla neşe ve karakterin serüveniyle özdeşleşmiş diğer duyguları içerir. Çünkü, başarısızlık olmadan, başarı düşünülemez. Karanlık-aydınlık diyalektiğinin, endüstriyel bir yansıması yaratılır ve oyunun içindeki taşlar hareket ettirilerek, her adımda maksimum rant sağlanır.

Ancak bir de, bu hikâyenin kahramanlarının seçilme süreci var. Genellikle tek kahramana odaklanan hikâyeler ya da birbirinin zıttı olan ve birbirini tamamlayan karakterler aracılığıyla işlenir hikâye. İkinci şıktaki diyalektik, tek bir kahramanla da sağlanabilir. Bu kahraman, kurulacak olan antagonizmayı (iki karşıt varlık veya mefhumun bir arada bulunması) taşıması gerekir. Zira, anlatıdaki metaforik şizofreni, izleyicinin bir yandan aklını karıştırır, diğer yandan ise görüntü akışının muazzam debisine kapılmasını kolaylaştırır. Karakter(ler)in, taşıdığı antagonizma aracılığıyla yer yer sağlanan durum komedisi, anlatının sindirilmesini kolaylaştırır, izleyiciyi ekrana bağlar.

Başarı öyküsünü kurgulamak için öncelikle başarısızlığın tasvirinin yapılması gerekliliğinden bahsettim. Bir kaybedenin anatomisini resmeden ilk bölümler, hikâyenin omurgasının oturtulduğu tezgahtır. Eğer daha çok komedi dizilerinin bu temayı kullandığı düşünülürse, neden sürekli kaybetmenin işlendiği anlaşılabilir. Kaybetmek güldürür, hüzünlendirir ve hemhal olmayı sağlar kahraman(lar)la. Sinema endüstrisinin üzerine kurulduğu savunma mekanizması olan özdeşim kurma, hiçbir ekstra çaba sarf etmeksizin uyarılır bu şekilde. Charlie Chaplin‘in düşme sahneleri, Kemal Sunal‘ın sürekli yakalanması gibi görüntülerin aklımıza kazınmasının sebebi, iyi ve saf olduğu halde kaybeden, daha doğrusu, iyi ve saf olduğu ”için” kaybeden karakteri, izleyicinin kendisiyle özdeşleştirmesini sağlaması ve uzun süreli bir bellek yaşantısını garantilemesidir.

Özellikle Amerika dizileri, uzun soluklu ve bol bölümlüdür, bir sezonda genelde 22-24 bölüm, her dizinin en az 7-8 sezonu var. Dolayısıyla, sürdürülebilir bir hikâye gerekiyor. Sürdürülebilir olsun ki, izleyicinin merakını tahrik eden hikâye, kahramanın sürekli seyredilmesi gerektiği güdüsünü yerleştirsin. Dolayısıyla, kahraman ilk bölümlerde ana hedefini ortaya koymalı, sonrasında bunun için çabalamalı, uzun süre kaybetmeli ve en son final bölümlerinde kazanmalı. Ancak, burada da ilginç bir durum var. Hiçbir başarısızlık-başarı filminde veya dizisinde, karakter(ler) ile birlikte, başarının tadını doyasıya çıkaramaz izleyici. Başarının rayihası damakta gezdirilir, uzun süre karakterlerle birlikte sırtlanan başarısızlık en sonunda yok olur, ancak vaat edilmiş toprakları* yalnızca uzaktan görür seyirci. Bu akılda bulunsun.

2_broke_girl

Öte yandan, dizideki umutsuz kahraman hayatın içinde yoğrulmuş kişi olurken, umut besleyen kahraman, genelde, umutsuz olan karakterle tanışmadan biraz önce aynı hale düşmüştür. 2 Broke Girls dizisinde çok açık bir biçimde gördüğümüz gibi. Caroline, milyarder babasının dolandırıcılığı yüzünden fakirleşmiştir oysa Max, doğduğundan bu yana fakirdir. Modern bir gölge oyunu olarak nitelendirilebilecek bu temsilin, Hacivat’ı da, Karagöz’ü de mevcuttur. Çoğunlukla birbiriyle mücadele eden, ancak aynı takımda olduklarının bilincinde olan iki kahraman, sürdürülebilir bir antagonizma. Bu da akılda bulunsun.

Endüstrinin bu film ve dizilerle vaaz ettiği nasihat; ”Gün olur, derman döner/ Ağlayan bayram eder” dizeleriyle devam eden Oy Dağlar türküsünün benzeri bir minvaldedir. Gün olana, devran dönene kadar da hikâyenin ve hikâyenin içinde yer alan kültürün (bkz; ”Kültür Endüstrisi”- Adorno ve Horkheimer) satılması gerekir. Bu hikayenin içinde, burjuva demokrasisinin ”karşılıklı saygı” manipülasyonu da etkilidir. Yukarıda çizilen tablonun satmaya çalıştığı kültür ögelerinden birisi budur. ”Farklılıklar bizi zenginleştirir” diyen Kanada Başbakanı’nın söylediği gibi, özellikle tam olarak endüstrileşmiş ülkelerde, genelde bir araya gelmeyen insanlar temsil edilir bu hikâyelerde. Satılmaya çalışılan bir diğer kültür ögesi de, ”Başarısızlıklardan zevk almak gerekir” sloganıyla özetlenebilecek, orta doğuda ”şükürcülük” kavramı kıyafetinde dolaşan mentalitedir. Başarısızlık uzun sürer ve özellikle ezilenlerin hayatlarını tamamen kaplar, başarılı olan azınlık, buradaki başarı tamamen egemen ideoloji ve ekonomik sistemin bahsettiği düzlemdedir, ancak çok kısa bir süre alır uğraşlarının meyvesini. Dolayısıyla, elinde olanlarla yetinmesini ve adaletsizliği düşünmemesini sağlamaya çalışır endüstrinin ürünleri, ki çoğunlukla da başarırlar.

2_broke_girl-2

Manipülatif peri masallarını pazarlayan endüstri, bu şekilde aynı zamanda yığınlar üzerinden korkunç bir kazanç da sağlar. Onların egemenliğinde olan oyun tahtasında hareket ettikçe, senaryonun içinde birer karakter olur ve kimliklerimize yabancılaşırız. Post modern çağın destanları, kültür endüstrisinin son model ürünleridir. Aydınlanmanın dönüştüğü mitos, içinde bulunduğumuz toplumun ”Acı bir hicviyesidir” (Marks’ın evrim üzerine söylediği bir cümlenin son kısmı. Orijinali; ”bu teori, insanlığın acı bir hicviyesidir).

*Vaat Edilmiş Topraklar: Tevrat, İncil ve Kur’an’da bahsedilen kıssaya göre, peygamber Musa’ya tanrının vadettiği ”Kenan ili”, bugünkü Şeria Nehri’nin batısında kalan bölge.

Ankara Mimarlar Odası, “Kiralık İşçilik Paneli” düzenliyor

İktidar, işçi sınıfına yönelik en büyük saldırılarından birini gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Özel İstihdam Büroları (ÖİB), kıdem tazminatı ve taşeron şirketlerin faaliyetlerini düzenleyen yasa tasarılarından ilki, yani kamuoyunda “Kiralık İşçi Yasası” olarak da bilinen ve ÖİB’lerin faaliyetlerini düzenleyen yasa tasarısı bu saldırının en büyük darbesini içeren hattı.

Güvenceli çalışma koşullarının ortadan kalktığı yerine daha esnek ve geçici çalışma düzeninin getirileceği bu yasa tasarısının, iktidar güzellemelerinin arkasındaki esas amacı ise Türkiye’de piyasaların neoliberal dönüşümü tamamlamak ve yaklaşan küresel ekonomik kriz karşısında sermayenin kârlılığını korumakla birlikte patronların işçilere karşı sorumluluklarını azaltmaktır.

Ankara Mimarlar Odası “Ücretli ve İşsiz Mimarlar Komisyonu”, yeni yasa girişimiyle ilgili 30 Nisan Cumartesi günü saat: 15.00 da, Ankara Mimarlar Odası’nda bir panel düzenliyor. Panele konuşmacı olarak Sendika uzmanı Onur Bakır ve “Hukuka Marksist Bakış” dergisi yazarı Engin Kara katılacaklar. Panelde üzerinde durulacak konuların taslağı ise şu şekilde:

1- “İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” neler içeriyor?
* Özel istihdam büroları,
* Geçici iş ilişkisi.

2- Kanun gerekçesinde yer alan bahaneler
* Güvenceli esneklik,
* İstihdamın artırılması.

3- Yaşanacak gerçek dönüşümler
* İstihdam değil sömürü artacak,
* İş güvencesi ortadan kalkacak,
* Esnek çalışma daha büyük ölçülerde yaygınlaşacak,
* Kıdem ve ihbar tazminatları fiilen kaldırılacak,
* Ekonomik ve sosyal haklar tırpanlanacak,
* Ücretler düşecek, çalışma saatleri uzayacak,
*İşçiye karşı “işveren”in kimliği ve sorumlulukları belirsizleşecek (özel istihdam bürosu mu sorumlu olacak asıl işveren mi ikilemi. Bu ikilem, her ikisinin de sorumluluktan kurtulma çabasına yol açacak),
* İşçiler daha fazla ayrışacak: Kadrolu-taşeron-kiralık işçi,
*Sendikal mücadele fiilen imkânsızlaşacak.

4- Emekçiler nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacak?

5- Dünyadan örnekler
* Kiralık işçi çalıştırma oranları,
* Dünya çapında sermayenin güvencesiz ve esnek çalıştırma eğilimi – neoliberalizm.

6- Tasarının kanunlaşmasının önüne geçilebilir mi? Nasıl bir mücadele örülmeli?

Kiralık İşçilik Paneli

Ankara Mimarlar Odası çağrı metni ise şöyle:

“Belirsiz bir işveren, esnetilmiş çalışma koşulları, törpülenen işçi hakları… “Kiralık İşçilik Yasası” olarak da bilinen tasarı yasalaşırsa iş yerlerinin Özel İstihdam Büroları (ÖİB) aracılığıyla kiralık çalışanlar edinmeleri mümkün hale gelecek.

Mimarlık mesleği çalışanlarını da doğrudan etkileyecek olan bu yasa tasarısının içeriği ve iş hukukunda yaşanacak dönüşüm hakkında detaylı bilgi edinmek ve sorularımızı cevaplandırmak üzere, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Ücretli Çalışan ve İşsiz Mimarlar Komisyonu tarafından “Kiralık İşçilik Paneli” düzenlenecektir. Katılımınız için bilgilerinize sunarız.

Saygılarımızla”

Adres: Konur Sok. No:4/3 Kızılay/Ankara
Etkinlik haberi
Facebook Etkinlik

27. Ankara Uluslararası Film Festivali başlıyor

1

27. Ankara Uluslararası Film Festivali 28 Nisan’da MEB Şura Salonu’nda düzenlenecek açılış töreniyle başlayacak. Bu yıl yine birbirinden seçkin filmleri izleyiciyle buluşturacak festivalde 67 uzun, 117 kısa film, 34 belgesel, küçüklere özel film gösterimleri ve çeşitli etkinlikler için geri sayım başladı.

45 ülkeden 197 yönetmene ait 213 filmin yer aldığı festival sürprizlerle dolu. Sinema atölyelerinden konserlere, sinemacılarla tanışma imkânından söyleşilere kadar dolu dolu bir programa sahip festivalin açılışını Ceyda Düvenci sunacak. Yılmaz Erdoğan, Türkan Şoray gibi alanında özel isimlerin katılacağı açılış gecesinde 2016 yılı Onur Ödülleri sahiplerini bulacak. 

Onur Ödülleri bu yıl; yönetmen Tomris Giritlioğlu, Beşiktaş Kültür Merkezi’nin kurucuları Yılmaz Erdoğan ve Necati Akpınar ile ressam ve eğitmen Prof. Turan Erol’a takdim edilecek. Sinema, medya, siyaset ve akademik camiadan isimleri buluşturacak gecede, Ayhan Sicimoğlu & Latin All Stars’ın sahne performansıyla renklenirken Fernando Franco ve Begoña Arostegui’nin ilk kısa canlandırma filmi olan El Lugar Adecuado da gösterilecek.

Askıda bilet var!

Türk Eğitim Derneği’nin (TED) tescilli sosyal sorumluluk projesi “Askıda Bilet Var”, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da daha çok izleyicinin festivalle buluşmasını sağlayacak. TED’in katkılarıyla askıya çıkarılan biletler, fırsat eşitliği yaratarak festivalin farklı gelir gruplarına ulaşımını arttırmayı hedefliyor.

28 Nisan – 8 Mayıs tarihleri arasında Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda gerçekleşecek olan gösterimlerin ilk üç seansında Türk Eğitim Derneği’nin askıya çıkaracağı biletler, farklı gelir gruplarından sinemaseverlerin TED’in misafiri olarak filmleri izlemesini sağlayacak. Ayrıca izleyiciler de “askıya” biletler bırakabilecek.

Festivaldeki filmlerin gösterimleri Kızılay Büyülü Fener Sineması ve Goethe Institut- Ankara’da gerçekleşecek. Goethe Institut- Ankara’daki gösterimler ise ücretsiz olacak. Kızılay Büyülü Fener Sineması’ndaki gösterim bilet fiyatları ilk seanslar için 8 TL, diğer seanslarda tam için 14 TL ve öğrenci/öğretmen/65 yaş üstü için 12 TL olarak belirlendi. Benedict Cumberbatch’in “Hamlet”i tam 40, indirimli 30 TL, Coen Kardeşler’in “Yüce Sezar!” filmi ise herkes için 17 TL olarak sabit.

Biletler Kızılay Büyülü Fener Sineması gişeleri ve www.biletinial.com’dan alınabilir. Ayrıca festival ana sponsoru Halkbank’a ait kredi kartı olan Paraf kart sahiplerine özel indirim ile biletler yüzde 50 indirimli. 

Devlet-toplum ikilemi üzerine sorular…

1

Söyleşiler fırsatın çocuklarıdır. (1)

Bu bir fırsat! Söyleşimizin daha doğrusu yazımızın başlığı düşünüldüğünde bile tam bir ikilemle karşı karşıya kaldığımızı söyleyebiliriz. Bir arada var olmak zorunda olan “devlet-toplum” ikilemidir bu ve bu ikilem iki farklı ucu temsil eden iki farklı kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Dönüp baktığımızda iktidar, denetleme ve yeniden düzenleme mücadelelerinin hep bu iki kavram etrafında şekillendiği görülür.

Neticede; “Kim kimi yönetmeli?”, “Kim kime hizmet etmeli?”, “Toplumun varlığını devam ettirmesi illa devlete bağlı mıdır?” gibi sorular her dönem karşımıza çıkmaktadır ve çıkacaktır da.

Haliyle alan sadece bu sorularla da sınırlı değildir. Aklımıza birçok farklı soru da düşebilmektedir ki bu soruların hepsi “devlet-toplum” ikileminin sınırını çizer.

Toplumda neden ekonomik eşitsizlikler var olmaktadır?

Hangi sosyal etkenler toplumumuzdaki ekonomik konumumuzu etkilemektedir?

Ancak sorular ekonomi durağında da pek beklemez. Kanımca şunu da söyleyebilirim. Bir adım ötedeki soruların birçoğu sosyologlardan öte tarihçileri ilgilendirmektedir. Misal olarak Aries’in önermesinden yola çıkarak şöyle hınzırca bir soru da sorabiliriz.

Çocukluk biyolojik bir olgu mudur, yoksa toplumsal bir kategori mi?

Madem hınzırlığa başladık, Flaubert’in “Yerleşik Düşünceler Sözlüğü”ndeki ifadesiyle kahkahayı sıklığı ölçütünde daha tedirgin edici hale getirelim ve sadece felsefeyi değil devlet-toplum ikilemi içinde seyir halinde olan tüm alanlara gülelim.

devlet-toplum ikilemi 2
Çizim: Steve Cutts

Eskiden bizim olan sokakların kaybolması devlet düzeninin içselleştirilmesini mi sağlamıştır?

Ya da sokak üzerinden değil de sorumuzu kadın üzerinden yöneltelim.

Kadının özgürleşmesi devlet karşısında bireyin ve toplumun özgürleşmesi midir?

Belki de toplum tarafından değil de biraz da hınzırlığımızı devlet tarafından sürdürmemiz gerekecektir. Mesela baba figürünü ele alalım;

Baba otoritesi ile devlet otoritesi hâlâ eskisi kadar özdeş midir?

Sanırım bir soru daha sorsak yazımızın sınırlarını o kadar da ihlal etmiş olmayız. Kentleri düşünün aidiyet duygumuzun geliştiği ve bizi şekillendiren kentleri. Düşünelim bir;

Çizim: Steve Cutts
Çizim: Steve Cutts

 

Kentlerin sorunu bir mahalledeki toplumsal yaşamın, hâkim kültür karşısında nasıl örgütlendiği midir? Yoksa çıkarları doğrultusunda yapısal olarak belirlenen toplumsal grupların arasındaki güç ilişkilerinden, kentin konut ve alt yapı politikalarını nasıl üreteceği midir?

İşte! Tam da bu noktada bizi kurcalayan, tamir eden, yeniden şekillendiren ve zamandan zamana, mekândan mekâna hatta daha muğlâk bir ifadeyle zamandan mekâna değişen bu sorular karşısında çıktığımız düzlük yine “devlet-toplum’’ ikileminin kendisi olacaktır.

Sorulara ve metnimizin başlığının sınırlarına bakıldığında ağır bir konuyla karşı karşıya kalındığı düşünülebilir.

Amacım, herkesin kendi bulunduğu zaman diliminde, yine kendi koşullarının öznelliğinde yaptıkları gibi bu ikiliği çözmek, çözümlemek veya bir çözüm önerisi getirmek değildir. Sadece kıyısında dolaşmak, kenarındaki yeşil çalılıkları incelemek, arkasında uzanan koca bir çölü ya da yabanıllığı nasıl kamufle ettiğine bakmaktır. Haliyle bunu yapabilmek için birkaç farklı noktaya sürüklenmemiz gerekecektir.

devlet-toplum ikilemi 3
Çizim: Steve Cutts

Kısacası devlet-toplum ikilemine bakmanın yolu biraz da ; “kadın”a, “çocuğa”, “söyleme”, “deli”ye, “din”e, “savaş”a, “ticaret”e, “doğa”ya, “iktidar”a, “eğitim”e bakmaktan geçer.

Yazımızda hepsini irdeleme şansımız yok. Bunun içindir ki tüm bunlardan daha soyut bir alana yönelmemiz gerekeceği kanaatindeyim; bu da tarih ve tarihin söylemidir. Çünkü zamanında ‘nasıl bilirdiniz?’ deyip gömdüğümüz kanıtımız orada yatıyor. Neticede olaylara bakış açımız değişse de olaylar değişmeyecektir.

İşte tam da bu nedenle ilk incelememiz gereken başlık; tarih-toplum-devlet olmalıdır.

(1) Peter Osborne’nin Felsefe ve Entelektüellerin Rolü isimli makalesinin giriş cümlesidir.

Çizimler Steve Cutts’a aittir. Daha fazlası için tıklayınız.

Devlet – toplum ikilemi üzerine sorular… (2)

0

Kanımca hepimizin hemen hemen birbirine yakın fikirler öne süreceğimiz, tarihin devlet – toplum üzerindeki algısını irdelemek yerine ki bunun önemsiz olduğunu söylemiyorum, tarih yazınının yapısındaki değişikliğe bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Bu noktada da bir önceki yazımızda sorduğumuz sorularımızı bir anlamda Osborne’nin, bir anlamda da Habermes’ın sorusuna paralel şekillendirmemiz gerekecektir. Şöyle ki;

Yeni tarih akımının yarattığı iyimserlik ve yaratıcı düşüncelerinin ardından kuşku ve sorgulama döneminin gelmesinin sebebi nedir? Yani neden tarih bir kuşku ve sorgulama döneminin içerisine girmiştir?

Elde ettiğimiz bu sorular sonucunda, Roger Chartier’in değindiği gibi karşımıza üç önemli neden çıkar:

Birinci olarak, nicel bilgilere olan güvenin sarsılması, ikinci olarak, tarihteki bazı klasik ayrımların, özellikle de coğrafyanın, bir kenara bırakılması, üçüncü ve son olarak da tarih yazımının zihniyet, halk kültürü gibi çeşitli kavramlarının ve yapısalcı, Marksist, demografik ve daha adına ne derseniz deyin, yorumlama biçimlerinin sorgulanmaya başlanmasıdır.

Peki, tüm bu sorgulamalar, terk edişler ve güvensizlikler sonucunda ne olmuştur?

Tarih, felsefenin tahtına göz dikmiştir. Toplumsal bilimler arasındaki önder konumunu kaybetmiştir ve tarihin çatısını oluşturduğu, diğer bilimsel dallar arasında geçişkenlik oluşmuş ve giderek de artmıştır. Günümüz için de bu böyledir.

Yani tarih yazımının bütün büyük akımları arasındaki bütünlük bozulmuş ve hepsi Devlet-toplum-ikilemi-soruları-vol-2-3birbirinden farklı yönlere dağılmıştır. Böylece çok özneli, çok yöntemli, çok tarihli bir dönem başlamıştır. Böylece tarihçinin söyleyebileceğinden daha zengin ve daha karmaşık tekil sözlerden oluşan bir kaynak sistemi ortaya çıkmıştır ki, buna “arşivselciliğin metinleşmesi” ya da “tarih karşısında tarihçinin yitimi” de denilebilir.

Haliyle gelişen de tarih üzerinde “ben” deme hakkının savunulduğu “ego-tarih” akımları olacaktır.

Tarihe başta McKenzie olmak üzere birçoklarının yaptığı gibi artık bir “metin sosyolojisi” diyebilir miyiz, diye düşünüyorum. Yani tarih biraz da Armando Petrucci’nin deyimiyle “yazıların toplumsal kullanımlarının tarihi”ne dönüşmüş gibi görünüyor. Ve en güzel örneğini de İlber Ortaylı’da görüyoruz. Bir “anglosakson anlytical bibliography…”

Aslına bakılırsa bu durumun dayanağı biraz da M. Foucault’ta yatıyor. Çünkü bu dirençli beyefendi felsefeyi “şimdi” ile özdeşleştirdi. Bu da tarihi bir alt zemin oluşturma aracına itti. Hatta bu durum o kadar hoşumuza gitti ki, birçoğumuz da suça ortaklık yapmış olduk.

Dönüşümün anlamı şuydu: “Geçmiş şimdinin yaratıcısı değil sadece kanıtıdır.”

Zaten Foucault’un tarihçiliğinde de bunu görürsünüz. O, tarihi şimdinin zemini olarak, hem de hayranlık uyandıracak ölçüde kullanır. Böylece tarihi okuma ve anlama yapımızı da gündelik yaşamın içinde ya da dışında bir arşiv düzenlemesine dönüştürür.

Devlet-toplum-ikilemi-soruları-vol-2-2Yani “kapatılmaya mı bakmak istiyorsunuz, işte şu tarihte şöyle yapıyorlardı” ya da “cinsellik mi şu şu önlemler alınmış ama tarih boyunca hep devam etmişti” gibi.

Bu durum bir taraftan tarihi indirgemeci hale getirirken, diğer taraftan felsefeyi de, sanki Yunan doğa filozoflarının inadına, sosyal bilimlere bağımlı kılmıştı. Bu bağımlılık sosyal bilimlerde bir iktidar olma hevesini de beraberinde getirdi. Önce tarih şimdi de sosyoloji… Sosyal bilimler alanında felsefenin tahtına göz dikiş süreklilik arz etmeye başladı. Yani kimse fiziğin felsefenin tahtına göz diktiğini söyleyemez herhalde. Keza bunu algılamak da zor değil.

Türkiye’de son altmış yıldır, dünyada ise son elli yıldır, filozoftan bahsetmek oldukça zor. Yani kimse Sartre’de, Camu’da, Heiddegger’de, Arendth’te, Cemil Meriç’te, Niyazi Berkes’te ya da Hilmi Ziya’da olduğu kadar bir özgüvenle, “işte bu adam veya kadın şüphesiz bir filozof” diyemiyor.

Doğal olarak kuramcımızın olmadığı bir gezegende aydın-entelektüel-bilge, adına ne derseniz deyin, artık bir ayrımlaştırmaya gitmenin de pek bir anlamı kalmıyor.

Tarihi, daha doğrusu, tarih yazınını içine düştüğü bu çukurdan kurtarmanın önemi de burada başlıyor. Bunun için de her ne kadar disiplinler arası yaklaşım diyerek disiplinlerin sınırlarını muğlak hale getirip buna engel teşkil etsek de yine de tarihi bu bakış açısından arındırmak zorundayız.

Peki, bu görev kime düşüyor? Bir filozof, sosyolog hatta daha da önemlisi bir tarihçi olarak entelektüele… Böylece devlet-toplum ikilemindeki ikinci başlığımız da kendini göstermiş oluyor sanırım.

Çizimler Steve Cutts’a aittir. Daha fazlası için tıklayınız.

Şeyh Bedreddin yaşıyor: Komünal yaşam mümkün

2

1359 tarihinde doğan Simavnalı Şeyh Bedreddin, İslam tasavvufunun ünlü mutasavvıf ve filozofu sayılır. Aynı zamanda sosyal devrim tarihinin en önemli kişilerinden biridir. Bu ileri görüşlü devrimcinin zamanına kadar medeniyetler, dıştan gelen barbar akınlarıyla yıkıldılar. Onun zamanında da Timur’un, Yıldırım Beyazıt üzerine yaptığı barbar akınlar da Anadolu’yu yangın yerine çevirdi ve tarihsel süreç, güçlü olanın güçsüzü yendiği ve bedel ödeyenin ise hep halk olduğu dönem devam etti.

Modern çağın habercisi Bedreddin, Hüseyin Ahlati’yle tanıştıktan sonra günlerce aç ve susuz çileye girerek aradığı “teori ile pratiği” en insancıl şekilde sosyal sentezine ulaştırdı. Bunun sonucunda bütün emeği olan kitaplarını göle atarak hakikati bulmanın çoşkusuyla bunu insanlığa aktarabilmek için daha güçlü bir şekilde yazmaya yeniden başladı. İçinde yaşadığı gerçeği Varidat ve Teshil isimli kitaplarında dile getirdi. Sonra Hüseyin Ahlati’nin emriyle Tebriz’e giderek orada bulunan Timur’un huzurunda diğer bilim insanlarıyla yaptığı tartışmalarda büyük bir ün kazandı. Özellikle Timur’la tartışmaları çok hararetli geçer.

Timur, “Biz istiyoruz ki, tüm dünya bir tek bayrak altında toplansın. Ve tek düzenle yönetilsin. Tüm yeryüzünü yöneten o kişi, danışma kurallarıyla birlikte halkı için en yararlı yöntemleri bularak halkını mutlu etsin.

Bedreddin bu sözlerin üstüne alaylı bir şekilde gülümseyerek şu sözleri dile getirir:İşte tüm hükümdarların yanlışı burda başlıyor. Asıl sorun, kişilerin iyi ya da kötü olması değildir. Akıllı ya da akılsız olması bunlar her zaman düzenin gölgesinde kalır. Önemli olan sömürünün durumudur. Şimdi, bu düzen ya da sizin deyişinizle düzenler içinde var olan sömürü kalkacak mı? Beyler, derebeyleri, toprağı ve insanı mülk sayanlar sürdürecekler mi egemenliğini? Yoksa bunlara son verilip yepyeni, sömürüsüz bir düzen mi kurulacak? Örneğin, toprak işleyenin mi olacak? Küçük üreticinin tepesine binmiş, düzenin şekline göre tımar, zeamet ya da mütesellimlerin bile ensesine binmiş olan tefecilik kalacak mı? Sizin kuracağınız düzende herkes ürettiğince pay alıp dilediğince özgür olacak mı?

Timur bu sözler üstüne: “İyi ama bu söylediğiniz düzensizliktir” der.

Bedreddin, “Aramızdaki görüş ayrılığı budur. Bir kişinin topluma katkıda bulunduğunca pay sahibi olmasını ve yeryüzünde hiçbir sömürünün kalmamasını… Sultan, bey, ağa gibi hiçbir kişinin, bir başkası üstünde hak sahibi bulunmamasını istiyoruz. Siz buna düzensizlik diyorsunuz. Bizce düzenlerin en güzeli budur.

Örneğin, Roma sizin gibi düşünmüştü. Yeryüzünde bir Romalılar vardır. Bir de Romalı olmayanlar… Romalılar dünyanın egemeni olmak için yaratılmışlardır…Ötekiler de ,köle… Uyguladılar bu düzeni… İki bin yıl hemen hemen. O yüzyıllar içinde görkemi bir kabukta bırakan Spartaküs vardır. Kölelere Roma yurttaşlığı isteyerek, düzeni yeni baştan kuracak ölçüde gelişen… Sonra, İsa var… Bunları hesaba kattınız mı, sömürü çarkı ne denli güçlü olursa olsun, yıkılma koşulu olduğunu görmektesiniz…

Tartışmalar bu şekilde bir süre devam etmiştir. Daha sonra Bedreddin, Timur’un doğu seferine gitmesini fırsat bilerek Anadolu’ya dönmüştür.

İbni Haldun (1332-1406
İbni Haldun (1332-1406

Şeyh Bedreddin döneminde yaşayan İslam medeniyetinin Aristoteles’i İbni Haldun (sosyolojinin babası), toplum ve tarih kanunları Marks, Engels’lere müjdeci olurca izledi. Bu dahiyane buluşları yaşadığı büyük olaylardan seçti. Ama bulduğu prensipleri, içinde yaşadığı tarihsel ve sosyal şartlar yüzünden, pratiğe uygulayamadı. Bedrettin ise görüşleri ve pratikliği açısından daha ileri gitti.

O dönem Osmanlı Devleti’nde sultan, hünkar beyi vesaire ülkenin verimli topraklarını aralarında paylaşıp, topraksız köylüleri köle gibi çalıştırıyorlardı. Halkın durumu içler acısıydı. Buna karşılık Şeyh Bedreddin ve yoldaşları olan Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa, halkın arasına karışıp toprakların onu işleyen, onu alın terini karıştıranların olduğunu, insanlığın kardeşliğini öğütlüyorlardı. Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu. Bilinçsiz medeniyet yıkılışları karşısında ilk sosyal devrimi yapmaya çalıştılar. Topraklardan ağa – bey takımını atarak toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya, kardeşçe yaşamaya başladılar.

Şeyh Bedreddin, bir Ortaçağ köylü sosyalizmi ortaya koydu. Kurdukları komünal sistemden rahatsız olan Osmanlı, isyanı bastırmak için büyük bir ordu gönderdi. Börklüce ve halk kahramanca savaştı. Sekiz bini öldü. Diğerleri esir edildi. Bu olayı Nazım Hikmet; “Şeyh Bedreddin Destanı” kitabında şöyle destanlaştırır:

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için on binler verdi sekiz binini…

Tarih kitaplarına baktığımızda basit bir isyan gibi görünüyor ama içine daldığımızda hakikatin öyle olmadığını görüyoruz. Lakin kurmak istedikleri sistemi kalıcı olarak o dönemde başaramadılar.

Şeyh Bedreddin, Serez çarşısında idam edilirken Hallac-ı Mansur’un idam edilmeden önce söyledikleri aklına gelir. “Ben öldükten sonra yaşayacağım” … ve ipi boynuna geçirerek bu sözü tekrarlar.

Bedreddin’in kurmak istediği kolektif sistemi şu anda Kobane‘de ve daha nice direnen yerde kurulmaya başlandı. Bu da Bedreddin ve Hallac-ı Mansur’un yaşadığını gösteriyor.

Roger Stirk Harbour’un dikey tarlası sürdürülebilirlik ödülünü kazandı

Roger Stirk Harbour ve partnerleri, dünyanın en büyük modern tasarım firmalarından biri. Tasarladıkları dikey tarla ile Mimarlık Dergisi’sinin Gelecek Projeleri Ödülü yarışmasında sürdürülebilirlik ödülü kazandılar. RSH web sitesine göre göktarla, tipik yoğun (endüstriyel) tarım sistemlerine bir alternatif olmayı hedefliyor.

Dikey tarla, yüksek yoğunluklu kentlerde, arazinin uygun olmadığı veya toprak yapısı skyfarm4zayıf olan yerlerde çok katlı yapıların içinde ürün yetiştirmek üzere dizayn ediliyor. Çok katlı tensegrity yapı, esnek olmayan dairesel çerçeve yaratmak ve tarlanın içine giren güneşi maksimize etmek için hafif bambudan tasarlandı. Bu kuleler birçok tarımsal işlem katmanını destekliyor, balıkların ve bitkilerin birlikte yaşamasına olanak sağlayan akuaponik sistem sayesinde balık atıkları ile bitkilerin beslenmesini sağlarken bitkilerden oluşan filtreleme sistemi de balıkların gelişmesini sağlıyor.

Bir tank dolusu balığın¹ altındaki zemin katta bir restoran ve market bulunuyor. Bunun üzerinde hidroponik (bitkinin köklerinin suda olduğu bir çeşit topraksız tarım) bahçeler, bunların üzerinde ise ağılıktan tasarruf edilmesini sağlayan aeroponik (bitkinin köklerinin havada olduğu bir çeşit topraksız tarım) bahçeler bulunuyor. Daha da yukarı çıkmaya devam ettiğinizde ise dikey rüzgâr türbini görüyorsunuz.

Mimarlar bunun ucuz bir uygulama olmadığını söylüyorlar. Göktarlanın standart endüstriyel tarıma nazaran ilk yatırımı fazla iken yıl boyunca çok küçük raflarda çilek, ıspanak, marul gibi ürünleri markete yakın bir yerde ve yüksek havalandırma maliyetleri olmadan yetiştirebiliyor olmak göktarlayı cazip bir sürdürülebilir girişim haline getiriyor.

Mimarlar 2050 yılı itibariyle 2-3 milyon arasında daha fazla insanın doyurulması gerektiğini söylüyorlar ve “Geleneksel tarım uygulamaları ile devam ettiğimiz takdirde artan nüfusu beslemek için Brezilya’dan daha büyük bir alanda daha ilave tarımsal üretim yapılması gerekiyor.” ² Fakat çilek ve ıspanak bu sorunu çözmeyecek. Aslında, birçok insan dikey tarımın bu konuda gerçekten bir farklılık yaratıp yaratmayacağını merak ediyor.

Dikey tarımın uygulanabilirliğinden ve gerçekleşebilirliğinden öte asıl büyük soru Gelecek Projeleri Ödüllerinin “henüz inşa edilmemiş ya da ileride gelecek projelerdeki mimari mükemmelliğe ilişkin bir kutlama” mı olduğudur. Dikey tarıma ilişkin yapılan zihin jimnastiği gerçekten önümüzdeki en iyi inşa edilmemiş sürdürülebilir proje midir? Eğer böyleyse, sürdürülebilir tasarım düşündüğümden daha da büyük bir sorun ile karşı karşıya.

skyfarm2

skyfarm3

  1. Sistem hayvan sömürülmeden de tasarlanabilir. Yapılan yeni teknolojiler artık hayvan sömürüsü olmadan inşa edilmelidir.
  2. Burada şöyle bir soru da ortaya çıkıyor. Sorun geleneksel tarımdan mı kaynaklı yoksa sistemden mi? Bu noktada eleştiriler getirilebilir.

Kaynak: Tree Hugger

“Hatırlıyorum (Bîra Mı’têtın)” ve sansüre dair

Çözüm sürecinde, 34. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterimi yasaklanan “Bakur” belgeselini hatırlıyor muyuz? “Hatırlıyorum (Bîra Mı’têtın)” adlı film de aynı sebepten ötürü festival programından çıkarıldı, doyamadık sansürlere.

Hatırlamayanlar ya da bilmeyenler için bahsedelim biraz. Çözüm sürecinden hatırladığımız bazı şeyler var. Devlet müzakere sürecini şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşmadığı gibi barışı toplumsallaştırma iradesi de göstermemişti.

Aynı iradeyi göstermeme durumu güncelliğini koruyor. Bakın bu ilk kısım çok önemli. İktidar istiyor ki halk benim göstermek istediğimden başka bir şey görmesin, duymasın, okumasın.

Bu yüzden biz bugün sansür meselesini bu kadar konuşur hale geldik. Her şey yasaklanıyor. Filmler, kitaplar, oyunlar, haberler, aynı ülkenin bir ucunda yapılan katliamlara dair konuşmalar da dâhil her şey.

90’larda yapılan köy boşaltmalarını, halk katliamlarını, işkenceleri aynı ülkenin “öteki” halkı görebilmiş olsaydı, bugün sermaye sahipleri dışında kimseyi düşünmeyen bir iktidarı ne başımıza getirirdik, ne de bu kadar ezilene karşı duyarsızlaşırdık. Alman Halkı, Hitler döneminin faşist saldırıları için şunu söylemişti: “Gaz odalarından haberdar değildik.”

Filme dönecek olursak, “Bakur” belgeseli, 34. İstanbul Film Festivalinde gösterimine 3 saat kala bakanlıktan kayıt ve tescil belgesini almadığı gerekçesiyle sansüre uğramıştı.

sansüre dair 3

Peki, “Bakur” nasıl bir belgeseldi, yönetmenlerinden okuyalım.

“Bakur (Kuzey), Türkiye’de onlarca yıldır devam eden, adı konulmamış savaşın en önemli öznesi olan PKK’ye; derinlemesine bakışa davet eden bir belgesel. Film, Kürt coğrafyasının Türkiye sınırları içinde kalan üç ayrı bölgesindeki gerilla kamplarında hayatı yakından takip ediyor. Çekimleri, 2013 yılının yaz ve sonbahar aylarında gerçekleştirilen Bakur, ‘kendi halklarının daha iyi bir geleceğe kavuşması için’ silahlı mücadeleye katılmayı tercih eden kadın ve erkeklerle tanıştırıyor bizi. Ağırlıklı olarak ulusal kimlik talebi üzerinde yükselttiği mücadelesi ile tanınan PKK’nin, nasıl olup da bir kadın hareketine dönüştüğünü de anlatan Bakur, izleyiciyi PKK’ye farklı bir açıdan bakmaya davet ederek, bu gizemli dünyaya ışık tutuyor.” Çayan Demirel & Ertuğrul Mavioğlu

Herhangi bir şeyin propagandasını yapmadığımızın altını çizdiğimiz gibi görmediğimiz şeylerin olmadığını düşünmemizin, gerçeklikten çok uzak bir tutum olduğunun da altını çiziyoruz.

Bunun devamında yine aynı sebepten Hatırlıyorum (Bîra Mı’têtın) belgeseli, 27. Ankara Uluslararası Film Festivali programından çıkarıldı. Doyamadık sansürlere.

Bu yıl 28 Nisan – 8 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 27. Ankara Uluslararası Film Festivali’ne gönderilen Hatırlıyorum (Bîra Mı’têtın)” belgeseli ilk elemeyi geçerek ulusal belgesel kategorisinde yarışmaya alındı. Ancak bakanlıktan kayıt-tescil belgesi almayı kabul etmedikleri için festival yönetimi tarafından belgeselin programdan çıkarıldığını söyleyen Yıldız, “İstanbul Film Festivali’nin Bakur filmine uyguladığı sansürü bize de uyguluyorlar. Oysa ticari olmayan gösterimler için kayıt-tescil belgesini alma zorunluluğumuz yok” dedi.

“Belgeselin programdan çıkarılması demek, söz konusu yarışmanın meşruluğunu da ortadan kaldırıyor” diyen Yıldız, sözlerini şöyle sürdürdü: “Kayıt tescil belgesi zorunluluğu pek çok filmin başvuru yapmasının önünü kestiğinden bir değerlendirme için gerekli olan asgari eşitlik koşulları daha baştan sağlanamıyor.”

sansüre dair 2

Peki, “Hatırlıyorum (Bîra Mı’têtın)” belgeseli neyi anlatıyordu?

8 Aralık 2011’de yanlış istihbarat sonucu TSK uçaklarının bombardımanı sonucunda 34 sivilin katledildiği Roboski katliamı ve sınırdaki kaçakçılık faaliyetlerini anlatıyor. Roboskîliler, üç nesilden bu yana ekonomik faaliyetlerinin büyük bir kısmını kaçak yollarla idame ediyor. Sınırların çizildiği yaklaşık 100 yıllık süreçte hep ölümler meydana gelmiş. En son 28 Aralık 2011 yılında TSK uçakları tarafından sınır ticareti yaptıkları sınır hattında 19’u çocuk, 34 kişi katledildi. Son 62 yıllık sınır ticaretine tanıklık eden Ahmet Encü, Her şeyi ‘Hatırlıyorum diyor.

2011 yılındaki katliamda 16 yaşındaki abisini kaybeden 14 yaşındaki Sinan, eve bakma sorumluluğunu üstlenmiş. Sinan’ı telaşla, hüzünle, korku ile bekleyip yaşayan Sinan’ın annesinin tek isteği, oğlunu kaybetmemek.

Halkın bilme, görme ve toplumların barış hakkının, devletin iznine ve gösterişli salonlara ihtiyacı yok. Biz halkız, haklarımızı sansürletmeyiz.