Ana Sayfa Blog Sayfa 457

Antep’in gasp edilmiş Ermeni konakları

1

101 yıl önce bugünlerde, öyle ya da böyle, bu coğrafyadan sökülüp atılmak istendiler ama artlarında silinmez izleri kaldı; o izler, hatıralarını bugüne değin taşıdı. Birçok kentte zanaat erbabı ve tüccarlık yapan, konaklar, tesisler ve yollar inşa eden, kentleşmenin bugünlere taşınan ana hatlarına biçim veren Ermenilerden arta kalanlarla sohbet etmek, onlardan hem bir zamanların dostane ilişkilerinin hem de büyük acının hikâyesini dinlemek, hâlâ mümkün. Yeter ki etrafınıza şöyle bir göz atın. Mutlaka size yakın bir ize rast geleceksiniz.

Gelin şimdi, Antep Ermenilerinden arta kalan konaklarda, o hikâyeye kısaca göz atalım…

1900'lerin başında Antep...
1900’lerin başında Antep…

Antep, Osmanlı Devleti hakimiyetinde, Halep Vilayeti’ne bağlı bir kazaydı; başında bir mutasarrıf bulunuyordu. 1914 yılında Antep nüfusu 80 bin dolaylarındaydı; bunun 36 bin kadarı ise Ermeni‘ydi. 

Ermeniler, siyasal iktidara sahip olmasalar da, toplumsal hayatta, başka birçok kentte olduğu gibi nüfuslarından da büyük etki gücüne sahipti. Öyle ki, Antep’te bulunan toplam 8 avukatın 6’sı; 8 banker ve sarrafın tamamı; 22 simsar ve komisyoncunun 15’i; 8 kunduracının tamamı Ermeni’ydi. Bu tablo, bütün zanaat ve ticaret kollarında da hemen hemen aynı biçimdeydi.

Kentin yollarını Ermeniler inşa ediyor, en güzel konaklarında da yine onlar oturuyordu. Kentte 20’nin üzerinde okulları, 5 kilise/manastırları vardı. Bunlardan en görkemlisi, yapımı 20 yılda tamamlanan Surp Asdvadzadzin (Aziz Meryem Ana) Katedrali‘ydi.

Surp Asdvadzadzin (Aziz Meryem Ana) Katedrali, 1900'lerin başı.
Surp Asdvadzadzin (Aziz Meryem Ana) Katedrali, 1900’lerin başı.

İttihat ve Terakki Partisi Hükümeti’nin 1915’te uygulamaya koyduğu “iskan ve tehcir”, Antep’te de -görece geç biçimde- 30 Temmuz -1 Ağustos günlerinde başlatıldı. Tehcir, on binlerce Ermeni’yi Der Zor çöllerine doğru zorlu yolculuğa yöneltti; bunlardan 20 bini yollarda yaşamını yitirdi. Bir biçimde kalanlardan bir kısmıyla birlikte başka kentlerden 20 bin civarında Ermeni, İttihat-Terakki’nin devrilmesi ardından geri döndüyse de, Kuvay-i Milliye’nin kenti Fransızlardan alması sonrasında yeniden sürgüne çıkmak zorunda kaldılar. Nihayetinde, 1914’te 30 bin dolayında olan Antep’teki Ermeni nüfusu, 1924’te “0” oldu.

Ermeniler, artlarında mimari harikası konaklarını bırakmıştı. Bu konakların “geri dönenlere” iade edileceği, uluslararası hukukla çelişmemek adına bir süre söylense de, bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Zira geri dönüşlerin önü, farklı metotlarla kapatılmıştı. Sonunda ise, kentten zorla çıkarılan Ermeniler “firari” ve “kayıp”, mülkleri ise “emval-i metruke” (terk edilmiş mallar) ilan edildi; konaklar, ya çok ucuza satıldı ya da harpte başarılı olanlara hediye edildi. Ermeni konaklarına yerleştirilenler arasında, tehcire öncülük eden ve Ermeni hatıratlarında “yol boyunca kırbaçlamak”, “tecavüz etmek” gibi fiillerle anılan isimler de vardı. Bu isimlerden bazıları, II. Meclis’te milletvekili olarak onurlandırıldı. (Örneğin, Ali Cenani)

Ermenilerin tehcir edilmesine karşı çıktığı için istifa etmek zorunda bırakılan dönemin Antep Mutasarrıfı Şükrü Bey’in ise cumhuriyet yönetiminde siyaset yapma şansı, elbette olmadı.

Antep'teki bir Ermeni konağı, henüz Ermeniler kovulmadan önce.
Antep’teki bir Ermeni konağı, henüz Ermeniler kovulmadan önce.

Antep Ermenilerinin artlarında bıraktıkları konaklar, uzun yıllar değişik amaçlarla (barınma, otel, atölye…) kullanıldı; bazıları ise harabe oldu ve fuhuş, uyuşturucu ticareti gibi fiillerin yatağına dönüştü. Bugünse konakların önemli kısmı, “Antepevleri” adıyla turistik ziyarete açıldı; yoğunlukla bulundukları mahalleler olan Eblehan, Bey Mahallesi ve Tepebaşı, kafeler ve butik otellerle çevrelendi. Fakat evlerin hiçbirinde esas sahiplerine dair hiç değilse tarihi bilgiler bile bulunmuyor.

Olur ya, Antep’e yolunuz düşer, mesela Bey Mahallesi’ndeki turistik rotanın en önemli eserlerinden birini teşkil eden “Kurtuluş Camii” ile karşılaşırsınız. Kara-beyaz taşların muhteşem uyumunun göze çarptığı, 1100 metrekarelik alan üzerinde bulunan bu yapı, aslında Surp Asdvadzadzin Katedrali‘nin ta kendisidir ve her bir taşında Ermeni taş oymacılığı sanatının derin ihtimamının izleri vardır.

Surp Asdvadzadzin Katedrali, Ermeni Meselesi Ansiklopedisi‘ne göre, ünlü Ermeni mimar Sarkis Balyan ve taş ustası Sarkis Taşçiyan tarafından inşa edilir; 3 tonluk çanı ise Brezilya’da yaşayan Hrant Köşkeryan‘a özel olarak döktürülür. Katedral, Ermenilerin kentten sürülmesi ardından bir süre boş kalır, ardından cezaevine dönüştürülür. 12 Eylül 1980 ardından katedral, Antep’teki en ünlü işkence merkezlerinden birine dönüşmüştür. 1981 yılı sonlarında ise cezaevi boşaltılır; 84’te onarılır; 88’de yeni adıyla tekrar ibadete açılır: Kurtuluş Camii!

Surp Asdvadzadzin Katedrali'nin bugünü: Kurtuluş Camii!
Surp Asdvadzadzin Katedrali’nin bugünü: Kurtuluş Camii!

Bey Mahallesi’nin dar sokaklarında gezerken, Antiochos, Hayal Kahvesi, Tichos gibi binbir “yaratıcı” isimle süslü kafelerle karşılaşmak mümkün. Antik Yunan’a atıf yapan isimlere bakmayın; aslında tamamı, geride kalmış Ermeni konaklarıdır. Mesela en meşhurlarından biri olan Papirüs Kafe, Nazaretyan ailesine aittir. Ailenin reisi Garabet Nazaretyan, Osmanlı’nın en meşhur sabun fabrikalarından birinin sahibidir; fabrikada zeytinyağlı sabun üretilmekte ve birçok kente gönderilmektedir. Garabet Nazaretyan’ın babası (?) Karanazar Nazaretyan, bu konağı 1856 yılında yaptırmıştır.

FOTO 5 - NAZARETYAN KONAĞI'NIN SON HALİ - PAPİRÜS CAFE
Nazaretyan Konağı’nın son hali: Papirüs Kafe!

Yüzlerce Ermeni konağının bulunduğu mahalledeki birçok konak ise terk edilerek harabeye dönüştü(rüldü) ve yıkılarak yerlerine çok katlı iş hanları, oteller inşa edildi. Bazıları Ermenilerin mülklerine el koyarak zenginleşenlerin vakıflarına ve hatta Ermeni nüfusunun “sıfıra” düşmesiyle sonuçlanan süreci kaba bir Ermeni düşmanlığı anlatısına dönüştüren etkinliklerin düzenlendiği “ocaklara” hibe edildi.

Olur da yolunuz Antep’e düşerse, gezdiğiniz her bir sokakta, Bakırcılar Çarşısı‘ndan aldığınız herhangi bir zanaat ürününün motiflerinde, tattığınız yemeklerin tarifinde, eski kentin planlamasında Ermeni izlerini bulacaksınız. Tabii kentin kırımlarla harap olmuş sosyal dokusunda da…

Yeter ki görülen ve anlatılanın ötesine uzatın gözünüzü, kulağınızı…

Nazaretyan Konağı'na soykırım sonrası yerleştirilmiş iki fotoğraf.
Nazaretyan Konağı’na soykırım sonrası yerleştirilmiş iki fotoğraf.
Surp Asdvadzadzin Katedrali’nin bugünü: Kurtuluş Camii!

Soykırımın yıldönümünde şarkılar

Ermeni Soykırımı geçtiğimiz yüzyılın en acı, en iç burkan hikâyelerinden birçoğunu içerisinde barındırıyor. 1,5 milyon civarında Ermeni’nin katledildiği bilinen olayların hemen sonrasından günümüze kadar bu hikâyeler elden ele, dilden dile dolaştı. Bir kısmı kitapların içerisinde, bir kısmı ise notaların arasında kendine yer buldu. Ölen canların güzel anısını sevgiyle hatırlayarak, soykırımın yıldönümünde sizler için birkaç şarkı listeledik.

Urfa’nın Etrafı Dumanlı Dağlar

Türkiye’de bilinenin aksine ilk dizesinde Urfa’daki Ermenilerden bahseden türkü 1927’de Rodosto – Nor Ateş’te doğan Hagop Gyurcyan tarafından 1985 yılında bu şarkının kayıt altına alınmasını sağlandı. Orijinal sözleri şu şekilde: “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar/Ermeni yanıyor, gözleri ağlar/ Urfa’nın etrafına ekin ekenler/ Ekini ekenler, güzeli seçerler/ Çıkma, ceylan, şu dağlara, Seni avlarlar/ Anadan babadan ayrı koyarlar.” *Agos Gazetesi

Komitas – Hayr Mer

Hayr Mer, Komitas’ın arşivinden çıkarılmış bir ağıt, bir dua. Bir çocuğun dilinden tanrıdan bir dilek: “Ulu tanrı, annemin ve babamın hayatlarını bana geri ver!” Ağıt 1915’in 2 Ağustos gününde el yazısıyla yazılmış. “Çocukların Duası” olarak da bilinen ama çevirisi “Ulu Tanrı” olan şarkı Amerika’da Komitas’ın öğrencisi Mihran Tumajyan tarafından ortaya çıkarıldı. Soykırım için bilinen, yazılan en eski şarkıdır.

Ayşe Tütüncü – A Rainy Day in April

Arusyak Sahakian’a ait olan bestenin Ayşe Tütüncü öncülüğünde onun düzenlemeleriyle ve beraberinde 42 Türkiyeli müzisyen ile yeniden yorumlanmasıyla ortaya çıkmış harika bir eser. 24 Nisan kurbanları anısına. Aynı toprağın üstünde, aynı yağmurun altında yüzyıllarca beraber ıslanmış halkların sazı sözünün ne denli bir olacağını gösteren en güzel eserlerden.

Video yazı içine yerleşmiyor dinlemek için lütfen tıklayın: https://www.youtube.com/watch?v=GLtcWXdsUmk

Serj Tankian – Yes, It’s Genocide

Ermeni müzisyen ve besteci Serj Tankian’ın ikinci solo albümü olan “Imperfect Harmonies” albümünde yer alan Ermenice bir ağıt. 3 satır sözüyle çok şeyi ifade eden şarkı Serj’in sıklıkla söylediği İngiliz dilinde sözlerin aksinde Ermenice olarak kaleme alınmış ve söylenmiş: “Sizin hayatınızın kurbanı ben olayım!

Bandista – İnkarın Şarkısı

Bir hikâye anlatmamız gerekiyorsa eğer, 1915’ten başlayalım” diye başlayan Bandista şarkısı, grubun en hüzünlü şarkılarından birisidir. Hem ölen milyonlar hem de Hrant anılır şarkıda. Soykırım ile ilgili yapılmış çok az Türkçe işten birisidir.
“nisan olmadı/ güney yolunda hiç insan olmadı/ tarih tanıktı/ o bile bir taraf olmadı”


Julian Cope – The Armenian Genocide

Julian Cope’un dilinden devrimci şarkıların yer aldığı Revolutionary Suicide albümünde yer alan ve soykırımdan bahis açan bir şarkı.

R –Mean – Open Wounds

Yer yer Türklere karşı ırkçı söylemlere sahip R-Mean şarkısı. Rap müzikte yapıldığını tahmin ettiğimiz nadir şarkılardan birisi. Şarkının genelinde bir nefret ve düşmanlık söz konusu. Bu dilin kimseye bir fayda getirmeyeceği aşikâr.

System of A Down – Holly Mountains

Soykırım hakkındaki en çok tartışılan, en çok bilinen ve en radikal şarkılardan birisidir. System of A Down’un ise Türkiye’deki karşıtlığının temelini de atmış şarkılardandır.

Charles Aznavour – Ils Sont Tombés

Fransızca “düştüler” anlamına gelen şarkı Aznavour’nun dilinden soykırım adına söylenmiş az sayıda Fransızca eserden birisidir. Avrupa’ya dair, dünyaya dair de bir özeleştiri içeren şarkıda şu sözler dikkat çekiyor: “...Tüm bir ulus kendi kanı içinde canını yitirirken, Avrupa caz müziği keşfediyordu…

System of A Down – P.L.U.C.K.

System of A Down tarafından yazılmış bir başka soykırım şarkısı. Herkes tarafından soykırım denince akla gelen şarkılar arasında ilklerden birisi olabilir.

Tight Aggressive ve Peyote sunar: Byzantion Fest #5

Kadıköy Yeldeğirmeni merkezli, kendin yap etiğini benimseyen vegan kolektif Tight Aggressive ve yaklaşık 20 yıldır bağımsız sahneye aralıksız destek veren Peyote’nin organize ettiği Byzantion Fest #5, 18 Haziran’da, Burgazada Cennet Bahçesi’nde sizi birlik olmaya çağırıyor. 

Byzantion Fest #5’te, bağımsız/herhangi bir plak şirketi ile anlaşma sağlamamış yedi adet alt kültür müzik grubunu dinleme fırsatı yakalamanın yanı sıra, gün boyu sürecek tasarım pazarında üreticilerin “kendin yap” etiğiyle ürettiği ürünleri görebilir, fanzin masalarında fanzinlere göz atabilir, bir şekilde iç içe olduğunuz fakat daha önceden tanışma fırsatı bulamadığınız kişilerle tanışıp, oluşacak yeni bağlara, yeni birlikteliklere katkıda bulunabilirsiniz.

Byzantion Fest 2

Organizatör ekibin katılımcılara çağrısı şöyle:

“Adayı kirletmeyin; kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkasına yapmayın. Adada kamp kurmak, ateş yakmak, çöp bırakmak kesinlikle yasaktır.

Peyote, Tight Aggressive ve Byzantion Fest, seksizm, ırkçılık, görünüşçülük, homofobi, yaş ayrımcılığı, türcülük gibi düşünceleri tolere etmez ve bu düşüncelere sempati duyan bireyleri, organizasyonlarında katılımcı olarak görmek istemez. Sadece alfa erkeklerin, diğer bireyleri rahatsız edecek şekilde dans etmeyi tercih ettiği ataerkil bir eğlence anlayışı ilgimizi çekmiyor. Festivale gelirken lütfen sizinle beraber dans etmeye çalışan insanlara saygı duyarak, türcü düşünce ve maço tavırlarınızı evde bırakın. Herkese sevgiler.

Not: Tight Aggressive vegan bir kolektiftir ve bu organizasyon için vegan yiyecek seçeneklerinin, festivale ev sahipliği yapacak olan Burgazada Cennet Bahçesi menüsüne eklenmesini özellikle talep etmiştir. Organizasyon alanına dışarıdan yiyecek ve içecek getirilmemesi beklenmektedir. “

Etkinlik programı

10.00 Açılış / Tasarım pazarı / Fanzin standları

16.00 Fanikedi > https://butunkedilerbanahasta.bandcamp.com/

16.45 Lopenstraat > https://soundcloud.com/lopenstraat

18.00 El Topo > https://eltopoband.bandcamp.com/

18.45 Tecelli > http://www.gercekbilim.com/kuantum-fizigi-gercekligin-olculene-kadar-var-olamayacagini-gosterdi

19.30 The Kilink > https://thekilink.bandcamp.com/

20.45 Islandman > https://soundcloud.com/tolgabuyuk

22.00 Age Reform > https://soundcloud.com/agereform

Bilet ve diğer detaylar yakında etkinlik sayfasında açıklanacaktır.

Festival bünyesindeki tasarım pazarında yer almak isteyen üreticiler, stand bilgisi için [email protected] adresi üzerinden Tight Aggressive kolektifle iletişime geçebilirler.

Ah o eski bayramlar, ah şimdiki bayramsız çocuklar…

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı günlerden birindeyiz. Herkes kutlama yapıyor. Yahu neyi kutluyorsunuz, bile diyemiyor insan. Linç etmeye o kadar yatkın bir garip toplumda, bir garip insanlar kalabalığında bayramsız çocuklar görünmüyor. Çocuklar ölüyor, biz bayram kutluyoruz.

Bir küçük kız çocuğu cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu yine bu yıl her yıl olduğu gibi. Bir komik sahne, bir garip laflar, bir seçilmiş mutlu çocuk ve bir garip cumhurbaşkanı. 

Gelenleri de alalım diyip sümkürdüğü burnu, uzun bekleyiş, sessizce bekleyen çocuklar ve aralarındaki başörtülü çocuk. İnancı gereğiydi değil mi, pardon. Sonra “ortalama olarak” diyerek ortasında beklediği cümlesinin sonu kamera ayarıyla gelen Cumhurbaşkanı konuşma yapıyor. Cumhurbaşkanlığı külliyesinin milletin evi (hiç gidip kalamayacağımız, o uzaktaki köy gibi, o saray işte bildiğimiz, bizim) olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı 23 Nisan’ı yürekten kutladı. Yürekten. Keşke yürekten olmasa, demek ki yürekten kutlayınca kutlu olmuyor, bir kutlu doğum değil tabii, altı üstü bayram. Hem çocuk dediğin nedir ki, üçer beşer doğur, ölenler olursa da vatan sağ olsun

Şehit ve gazileri rahmet ve minnetle anıp ufak bir tarihçe anlatımından sonra pek tabii atalarımızın bize hediyesi olan bu dünyanın aynı zamanda çocukların da bize emaneti olduğunu anlattı. Çocuklara daha güzel bir Türkiye ancak bu şekilde inşa edilebilir dedi Cumhurbaşkanı. Bu olanlar hep iyi bir Türkiye içinmiş.

Savaş zaferlerini anlattı Cumhurbaşkanı. Kim olduğumuzu gösteren birer pusuladır dedi. Pusulamız kan, bugünümüz revan. 

Tarih dersinden sonra çocuk cumhurbaşkanı konustu. Bana düşmez size düşer, oldu ilk sözü. Yine asıl cumhurbaşkanı araya girdi ve biraz edep dersi verdi, büyüklerinize saygılı olun; “… annemin elini öperim, babamın elini öperim, hatta zaman zaman annemin ayağını da öptüm.” Bunu nedense hep söyler. Bir değişik cumhurbaşkanı. Öğretmenlerinizin de kıymetini bilin dedi. Öğretmenlerimizin kıymetini biliyor muyuz? Bir garip bayram günü bugün…

İnancınızın gereklerini öğrenin ve uygulayın, mensubu olduğunuz millete, bayrağımızın ifade ettiği anlama sahip çıkın. Şehidimizin kanı” dedi çocuklara. “Hayatınız pahasına sahip çıkın” dedi. Çocuklar, siz ölebilirsiniz, vatan sağ olsun da. Cumhurbaşkanı yine uzun uzun konuştu, onu eskiden bir zamanlar konuşturmadılar galiba ki her fırsatta uzun uzun konuşur, sağ olsun.

Sonra çocuk konuşmaya başladı. Hazırladığı konuşmasını okudu, o da Erdoğan’a yürekten teşekkür etti. Çok şükran yürekliyiz bugün. Basından gelen ilk soru kadınlarla ilgiliydi. Çocuk soruya kadınların ayağının altında cennet vardır, kadınla erkeği eşit tutmalıyız diye cevap verdi…

Başkanlık sistemi nasıl olacak sorusuna yine, bunlarda sayın cumhurbaşkanımız gerekeni yapıyor bunu tartışmak bana düşmez diyen çocuk mültecilerle ilgili de iyi dileklerini söyledi. Eğitim şarttır dedi. Ülkemizi onlarla paylaşalım dedi. Ve ardından asıl Cumhurbaşkanı bombayı patlattı: “Gördüğünüz gibi cumhurbaşkanımız tam ensar, paylaşımcı.” “Hayret, medya sustu” dedi sonra da. Esprili bir garip cumhurbaşkanı. En sonunda çocuk flütle hayat bayram olsa adlı şarkıyı, arkasından da istiklal marşını çalıp şehitler için saygıyla eğildi.

Şehit çocuğu konuştu sonra, konuşamadı, ağladı. Ne yapsın ki çocuk, vatan sağ olsun diye babası ölmüş işte, o çocuğun artık babası yok, minicik çocuk. Asıl cumhurbaşkanı ise çocuğa cevaben operasyonları söyledi. “Milletin huzuru ve refahı için devam edeceğiz” dedi. “Şehidimizin kanı yerde kalmayacak o yüzden mücadelenin devamı gerekiyor” dedi. Şehit kanını şehit kanıyla temizlemeye çalışan bir garip insan aklı işte.

Kanla kan mı temizlenir be insan, kanı sevgi temizler, barış temizler, aptal insanlık. Ah aptal insanlık, ah bayramsız çocukları görmeyen, çocuklara bayramı veremeyen lanetli insanlık. Çok büyük utançla geçirdiğimiz günlerden bir gün. Her bir gün katlanarak artan utancımızın cezasını çeken çocuklarımız. Bizi affedin, sizi kansız büyütemediğimiz, kansız doyuramadığımız, kanla sulanmayan topraklardan uzakta bıraktığımız için. Affedin bizi. Vatanı bilmem ama çocuklar, siz sağ olun.

Bu arada bugün bayram ya hani,milletin evine gitmek isterseniz buyrun buraya tıklayın.

Kendinle mücadele et, suça daha fazla ortak olma

0

7-8 santimetrelik gövdesiyle, koltuk demirinin hemen üzerinde duruyor. Hareket edersem üzerime sıçrayıp, ben sana ben hareket et demeden; edemezsin demedim mi dercesine yeşil gözlerini bana dikmiş bakıyordu.

Şaşkın, korkmuş ve sinmiş bir haldeydim. Ne yapacağımı nasıl davranacağımı hiç bilmiyordum. Aslında kader ilk başta onunla benim bir araya gelmemi istememişti. Hemen önümde oturan anne kızdan, kızın annneaaaaghh kocamann, deyip ağlamaya başlamasıyla beraber, anne kız dolmuştan apar topar inmiş, beni o muhteşem canlıyla baş başa bırakmışlardı.

Çiftçi değildim, tarımla uğraşanlar dışında, başka kimseye bir zararı olmayan çekirge yoldaşımdan öcü gibi korkuyordum. Üstelik anne kızın korkuyla kaçarak inmeleri, dolmuşun gergin bir havaya bürünmesine sebep olmuştu. Bütün gözler üzerimdeydi. Anne kızı korkutup kaçıran bu canlı karşısında insanoğlunun intikam alması, gergin havanın dağıtılması gerekiyordu! Bu görevi dolmuştakiler bana verdiler. Çekirgenin iki önünde oturan, iki kadının olayı çözmem için bana olan bakışlarını fark etmiştim ve biri hiçbir şey yapmadığımı görünce kafasına vurup öldürsenize demişti. Rengimin attığını fark ettiklerinde ise, gülüp yanındakine; çocuğa bak bir de erkek olacak dediğini işitmiştim. Muhtemelen bu sözler dolmuş şoförünün de kulağına gitmiş, gururlu ve mutlu bir ifadeyle kardeş biraz daha dayan ilerde duracağım, o ara ben hallederim demişti.

Utanmıştım. Toplumun bana dayattığı “korkusuz” karakterine bürünmeye çalışıyordum. Hatta bir ara kendimi inandırmaya çalışarak erkek adam korkmaz Sinan bile dedim. Hadi çekirgeyi bir kâğıda sar ve dolmuştan dışarı at! Yapamadım. Bu topluma layık bir erkek olamadım ve dolmuştan inip eve yürüyerek gittim.

Gecenin bir saati, son dolmuştan inip eve yürüyerek gidebilecek kadar şanslıydım. Çekirgenin yerine tacizci bir erkek, benim yerime de bir kadın olsaydı durum bu kadar kolay atlatılamayabilirdi. Çünkü tacizden rahatsız olan bir kadın “gerçekten” rahatsız olmuşsa dolmuştan inmesi gerekir. Ama gecenin bir saati dışarda tek başına dolaşıyorsa da başına gelecekleri zaten kabul etmiştir. Yani yerime geçen kadın ne yaparsa yapsın bu topluma göre tacizi hak etmiştir.

Yine bu topluma göre, aynı kadın sevgilisinden tehdit gördüğü için valilikten koruma talep edebilir ve en fazla ölürsün cevabı alıp gönderildikten sonra, öldürülebilir. Cinayeti işleyen canavara da bana küfretmişti savunmasından sonra iyi hâl indirimi verilebilir.

zuhal gunes
Fotoğraf: Evrensel

Başka bir kadın iş yerinde patronundan gördüğü cinsel saldırı sonrası şikâyetçi olduğu üst mercilerden ben bir sekreter için genel müdürüme bir şey yapmam cevabını alıp işten çıkarılabilir. Belki öldürülmemiştir ama 25 yıldır çalıştığı yerden, uğradığı tacize karşı başkaldırmasından dolayı işten atılması, ölüm gibi bir şey yaşamasına sebep olmuştur. Bu acıyla beraber hakkını arayan bu kadın, Zuhal Güneş 29 Mart’ta tacize uğrayıp işten çıkarıldığı E.C.A Valfsel önünde haklı mücadelemden asla vazgeçmeyeceğim. Hiçbir kadının tacize karşı susmaması gerekir. Makamların büyüklüğü tacizi haklı kılmaz, diyerek başladığı onur nöbetine hâlâ devam etmektedir. Şirketi koruyup aklamaya çalışanların kendilerini tanımladıkları “ilke ve taahhütlerine” uygun bir tavır alana kadar da haklı mücadelesini sürdüreceğini belirtmiştir.

Kanımızı donduran bu tür olayların bugünlerde daha fazla yaşanması tabii ki tesadüf değil. Sadece olanları duymak, haberdar olmak ve dile getirerek mücadele etmek ne yazık ki yeterli olmuyor. Herkesin öncelikle kendisini eleştirmesi gerekiyor. Özellikle, bu yazıdaki kelimelerin sahibi de dâhil tüm erkeklerin ikiyüzlü davranıştan uzaklaşması, bulunduğu ortama göre düşüncelerini değiştirip; söylemlerini ve tavırlarını değiştirmemesi gerekiyor. Ya ben tabi kii tacizciyi savunmuyorum ama ülkede sapık çok bu toplumda dikkat etmek gerek gibi “ama”lı naif gibi görünen düşüncelerin yanlışlığını kabul etmek, bir topluluk, bir şirket ya da bir millet adına yorum yapıldığında adamlar yapıyor, adamlar aşmış, adamların ürünleri berbat, adamlar batırmış, adamların kafası bizimkinden biraz geç algılıyor, adamların eski dostum tankla gelmiş albümünü dinledin mi, gibi tümceler kurarak bütün dünya bir cinsiyetin üzerine kuruluymuş gibi davranışlardan kaçınmak ya da Buca Belediyesi gibi 8 Mart Dünya Kadınlar gününde, kadına uygulanan erkek şiddetine karşı bir şey yapmaya çalışıp, aynı zamanda bunu “Dünyaya erkek olarak gelmiş olabiliriz. Önemli olan adam olabilmektir. Biz adam olduğumuzda kadınlar ölmeyecek” gibi adamlığa övgü içeren bir şekilde sunarak insanların aklına; bu ne yaman çelişki anne sorusunu getirmemek gerekiyor.

Belki de en önemlisi, erkek egemen toplum hakkında eleştirel bir ürün ortaya koyduktan sonra gönül rahatlığına kapılıp, kendini bu suçtan sıyırmaya çalışmamak, ben cinsiyetçi biri değilim. Asla böyle bir tavır sergilemiyorum. İşte, bu konuda şu şekilde yazı bile yazdım, dememek, konu ile ilgili farkındalığımızı arttıran, ortak olduğumuz suçu yüzümüze çarpan dostlarımızın kıymetini bilerek, her yer de bir şekilde bu mücadelenin içinde yer almak, hiçbir zaman tatmin olmayarak; kendimizi törpülemeye devam etmemiz gerekiyor.

Cumartesi Anneleri’nin ah’larına, 101 yıl daha ekleniyor

23 Nisan günü, Cumartesi Anneleri aynı yerde olacaklar. 578. haftalarında, yine Galatasaray Meydanı’nda. Yıllardır süren bu nöbette, bu hafta 23 Nisan nedeniyle, gözaltında kaybolan çocuklar anılacak. Bunun yanı sıra, Gözaltında kaybedilen İstanbullu Ermenilerin 101. yılı da hatırlanacak. Ve Cumartesi Anneleri ah’larına, bir ah daha ekleyecek.

Cumartesi Anneleri’nin sessiz çığlığı, Hasan Ocak’ın anısına başlamıştı. 27 Mayıs 1995’te gözaltına alınıp, sonra da işkenceyle öldürülen öğretmen Hasan’ın ailesi ve burada haksızlığı dile getirmek isteyenler, Galatasaray’da bir oturma eylemi yaptı.

Hasan Ocak, 95 yılının 21 Mart akşamı, evine giderken gözaltına alınmıştı. Ailesi onu aramaya başladı ama gözaltına alındığı inkar edildi. Fakat beş gün sonra, Avcılar’da oturan Hasan Ocak’ın bedeni, Beykoz’da ormanlık alanda bulundu. Hasan, gördüğü işkence sebebiyle ölmüştü. Ailesi ise ancak 15 Mayıs günü, bir kimsesizler mezarlığında ona ulaşabildi. Bu eylemden sonra, başka ailelerde eyleme katılmaya başladı.

Eylem, ellerde birkaç dövizle, sessizce oturmaktan ibaretti. Fakat o kadar etkili oldu ki, İnsan Haklarına Derneği’ne 1200’e yakın kayıp başvurusu yapıldı. Tüm bu süreçte, çocuklarına kavuşan ailelerde oldu. Fakat sayıları çok çok azdı. Evladını ararken, hayata gözlerini kapayanlarda oldu. Unutulmaz olanlardan biri de, Berfo Ana oldu. Oğlunun kemiklerine kavuşamayan Berfo Ana, hepimizde acı bir anı bıraktı.

23 Nisan, buluşma için oldukça manidar bir tarih. Çocuk Bayramının kutlandığı bu tarihte Cumartesi Anneleri, bu coğrafyada kaybedilen çocukların hesabını soruyor. 90’lı yıllarda, devlet eliyle pek çok çocuk gözaltına alındı. Pek çoğu İlköğretim çağında olan çocuklar, sorgulandı. İşkence sırasında ise hayata gözleri kapadılar, kapattırıldılar. 12 yaşındaki Davut Altunkaynak, 14 yaşındaki Nedim Akyön, 13 yaşındaki Münir Sarıtaş, 13 yaşındaki Seyhan Doğan bu çocuklardan sadece birkaçı. Kimi çocukların kayıp oluşu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından tescillendi. Bazılarının cansız bedenleri ise tarlalarda bulundu. Devlet hep öldürdü, hep de sustu. Hala da öldürmeye devam ediyor. Geçen yıl 23 Nisan arifesinde toplanan Cumartesi Anneleri, AKP iktidarında 197 çocuğun devlet eliyle öldürüldüğünü söyledi. Bir yıl içerisinde pek çok çocuk daha öldürüldü. Son dönemde yapılan operasyonlarda öldürülen çocukların adını her duyuşumuzda, kalbimiz daha da ağırlaştı. Yine bir 23 Nisan ve yine Cumartesi Anneleri sokakta! Ve söyledikleri yine aynı; “Gözaltında kaybedilen çocukları unutma! Öldürülen çocukları unutma! Hepsi sadece çocuktu, unutma!”

Cgixu-PWwAAnMnu578. hafta, başka bir tarihi utançla yüzleşmek için de oldukça manidar! Cumartesi Anneleri, 24 Nisan 1915’te gözaltına alınan ve bir daha evlerine dönemeyen İstanbullu Ermeni aydınları da anacak, onlarında hesabını soracak.

1915 yılının, 23 Nisan’ı 24’e bağlayan gecesinde, Hrant Dink’in tabiriyle 23,5 Nisan’da, İstanbullu Ermeni aydınlar gözaltına alındı. Bedri Bey’in başında olduğu operasyonda, 220 kişi gözaltına alındı. Emir ise İç İşleri Bakanı Mehmet Talat Bey tarafından verilmişti. Gözaltına alınan kişiler, Sultanahmet’e götürüldü. Şimdi Türk İslam Eserleri Müzesi olan yerde, Merkez Cezaevi vardı. Buradan da, nakiller başladı. Artık 220 kişi, Ankara yolundaydı. Ankara’da insanları iki gruba ayırdılar. Birinci grup Çankırı’ya, ikinci grup ise Ayaş’a götürüldü. Ayaş’a gönderilenlerden bir daha haber alınamadı. Çankırı’ya gönderilenlerin ise büyük bir çoğunluğu, bir daha evine dönemedi. Kayıtlarda firar ettikleri yazılı, arkalarında ise tek bir mezar taşı bile yok.

Gözaltına alınan isimler, Ermeni Cemaatinin önde gelen isimlerinden oluşuyor. Toplum için önemi olan ve bu sebeple tehlikeli bulunan kişilerin adı, “Sakıncalı Ermeni Entelektüeller Listesi” altında toplandı. Bu listede, Ermeni edebiyatının önde gelen isimlerinde Zabel Yesayan da var. Çankırı’ya gönderilen Zabel, bir müddet hastanelerde saklanıyor. Sonra dantelci kılığına girerek, Bulgaristan’a kaçıyor.

Cumartesi Anneleri, Sakıncalı Ermeni Entelektüeller Listesi’nde adı olan ve bir daha ailelerine dönemeyen, Ermeni Aydınlarını da anıyor. Biz de, onlarla birlikte soruyoruz; Adalet Nerede?

"Berfo Ana" olarak aklımıza kazınan Berfo Kırbayır, 33 yıl boyunca gözaltında kaybedilen oğlunu aradı. 106 yaşında oğlundan bihaber hayata gözlerini yumdu. Tek isteği, oğlunun bir mezar taşı olmasıydı ancak bu Berfo Ana'ya çok görüldü. Yıllardır süren mücadelesi ile Cumartesi Anneleri'nin simgesi oldu.
“Berfo Ana” olarak aklımıza kazınan Berfo Kırbayır, 33 yıl boyunca gözaltında kaybedilen oğlunu aradı. 106 yaşında oğlundan bihaber hayata gözlerini yumdu. Tek isteği, oğlunun bir mezar taşı olmasıydı ancak bu Berfo Ana’ya çok görüldü. Yıllardır süren mücadelesi ile Cumartesi Anneleri’nin simgesi oldu.

Başlık ve Berfo Ana görseli: Gülbahar Bozkurt

 

Sevan Nişanyan için izan talep ediyoruz

Yazar Sevan Nişanyan, 2 Ocak 2014 tarihinden beri Aydın Yenipazar Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunmaktadır. Hakim tarafından daha önce onanan cezasına 6 yıl 6 ay hapis cezası da eklenince infaz süresi 11 yıl 1 aya kadar çıktı. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu (KTVKK) gerekçe gösterilerek 4 yıl 2 ay ve mühür bozmaya ilişkin davalardan 5 ay hapis cezası daha öngörülmektedir.

T24’e konuşan Sevan Nişanyan’ın avukatı Murat Akçı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında hapis yatan tek kişinin Nişanyan olduğunu belirtti.

Sevan Nişanyan kimdir?

Yazar ve dilbilimci olan Nişanyan, 21 Aralık 1956 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Eğitimini Robert Lisesi’nde tamamladıktan sonra Amerika’ya giderek, Yale Üniversitesi’nde Felsefe ve Columbia Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi bölümlerini okudu. Birikim ve New York Times’ta yazıları yayınlandı.

Hapis yattığı dönemlerde Türkçenin etimolojisi üzerine çalışması olan “Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçe’nin Etimolojik Sözlüğü” kitabını yayınladı.

2004 yılında İnsan Hakları Derneği’nin düzenlemiş olduğu Ayşenur Zarakolu Özgür Düşünce Ödülü’ne layık görüldü.

Likya kitabını yazarken aklına düşen kaya mezarı inşa etme fikrini, 2012’de Şirince’de gerçekleştirme fırsatı yakaladı. Geleneksel mimarı dokuyu koruma amaçlı inşa ettiği taş binalar mühürlendi. Mühürlerin sökülmesi sebebiyle Nişanyan, iki yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ali Nesin ile birlikte kurdukları Matematik Köyü, eğitim ve araştırma kurumu olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Halktan gelen yardımlarla kurulan köy, Kayser yamaçlarındaki 22 dönümlük araziye kurulmuştur. Birçok bilim insanı bu köyde ders vermektedir.

Doğayı korumaya çalışmak adına…

Şirince’nin doğal güzelliğini korumaya çalışırken, eski Rum köyünü de yaşatmaya çalışmıştır. İlyastepe adında, küçük bir köy yaratarak bu bölgeyi turizme kazandırma adına büyük önem taşımaktadır.

Şirince köyünde yer alan Hodri Meydan Kulesi, Nişanyan evleri arazisinde bulunmaktadır. 12 metre uzunluğuna sahip olan kulenin girişinde “Zalimin aczini görmek ve göstermek için inşa edildi” tabelası asılıdır.

Doğayla ilgili hiçbir şekilde rant elde etmeyen Nişanyan ve eşi, Şirince halkıyla birlikte turizmden gelen gelirlerle yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır.

İmar yasasına muhalefet, çevre kirliliği, mühür bozmak suçlarından hükümlü olan Nişanyan adına change.org’ta açılan imza kampanyasında Ali Nesin, toplumun vicdanlı her kesimine seslenmektedir.

Nişanyan için düzenlenen kampanyadaki öneriler ise şu şekildedir;

1) Devletin sorumluluğunu yerine getirmediği durumlarda suçlu vatandaş değil devlet olmalıdır. En azında bu durumlarda vatandaş ceza almamalıdır.

2) Kültür Bakanlığı Sevan Nişanyan’ın Şirince’de yaptığı mimari eserleri korunması gereken kültür varlıkları olarak tescil etmelidir.

3) Özgürlüğüne kavuşana kadar Sevan Nişanyan’ın cezaevinde çalışmasına ve üretmesine izin verilmelidir.

Sizler de Sevan Nişanyan imza kampanyasına ulaşmak için tıklayın

İskoçya 2015’te elektriğinin yarısından fazlasını yenilenebilir enerjiden elde etti

0

İskoçya’nın yenilenebilir enerji konusunda koyduğu büyük hedefler uzun süredir biliniyor ve Birleşik Krallık ülkesi sonunda bu ilerici kararlarının meyvesini topluyor gibi görünüyor.

Birleşik Krallık Enerji ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yayınladığı rakamlara göre İskoçya geçtiğimiz yıl elektrik tüketiminin yüzde 57,7’sini yenilenebilir kaynaklardan elde etti. Bu rekor İskoçya’nın 2015 için koyduğu yenilenebilir enerjiden elektrik üretimi hedefinin üzerine çıktığını ve nihai hedefi olan yüzde 100 yenilenebilir enerji yolunu yarıladığını gösteriyor.

İskoç yenilenebilir enerji sektörünün temsilcisi olan Scottish Renewables Genel Yöneticisi Jenny Hogan “Bu endüstrimiz için önemli bir mihenk taşı ve artık yenilenebilir kaynakları enerji sektörünün büyük bir parçası olduğunu gösteriyor” dedi. Hogan, yenilebilir enerjinin hükûmetten gereken teşviği görebilmesi halinde geride kalan potansiyelini kullanmasıyla daha da büyüyeceğini savunuyor.

İngiliz hükûmetinin geçtiğimiz yılda yenilenebilir enerji teşviklerine getirdiği kesintiler sebebiyle, İskoçya asıl hedefi olan 2020’ye kadar tamamen yenilenebilir enerjiye geçme hedefine ulaşamayacak gibi görünüyor. Yine de yenilenebilir enerjiyi destekleyenler, 2014 itibariyle enerji üretiminin yüzde 16 artmış olması sebebiyle 2015 kazanımlarından oldukça mutlu.

The Herald’a açıklama yapan WWF İskoçya direktörü Lang Banks “İskoçya’nın yenilenebilir enerji kullanımını artırmaya devam etmesi ve şu anda toplam elektrik ihtiyacının  yarısından fazlasını temiz enerjiden elde ediyor olması harika bir haber. Mayıs seçimleri öncesinde bütün siyasi partilerin yenilenebilir enerjiyi ön plana koyması ve İskoçya’nın 2030 yılından itibaren AB’nin ilk tamamen yenilenebilir elektrik kullanan ülkesi olması hedefini garanti altına alması gerekiyor” dedi.

Kaynak: Science Alert

“Aydın Müsveddeleri” Nobel Barış Ödülü’ne aday

Nobel ödülü; Alfred Nobel’in vasiyeti üzerine, kendi kurduğu dernek tarafından, insanlığa hizmet edenleri ödüllendiren prestijli bir ödül. Peki, kimdir bu Alfred Nobel? İsveçli ünlü bir kimyager ve mühendis.

Babası Rus ordusu için silah üretir, kendisi de uzun çalışmalar sonucu dinamiti bulur, yeni barutlar tasarlar ve bu denemeleri sırasında yaşanan patlamaların birinde kardeşi ve dört yabancının ölümüne sebep olur. Yaptığı buluşlarla güçsüzü yenmeye meraklı insanlığa büyük bir yıkım gücü bahşeden Nobel’in yıllar sonra çok pişman olduğu söylenir.

Beyin kanaması sonucu ölen Nobel’in ardından bazı gazeteler “Le marchand de la mort est mor (Ölüm taciri öldü!)” başlığıyla öldüğünü duyurdu. Vasiyeti üzerine mirası Nobel ödüllerinin endüstrileşmesi üzerine kullanılmaktadır. Nobel ödülleri fizik, kimya, tıp veya fizyoloji, edebiyat ve barış alanında veriliyor. Türkiye’den şimdiye kadar iki isim bu prestijli ödüle layık görüldü. İlki 2006 yılında edebiyat alanında Orhan Pamuk’a ikincisi de geçen yıl kimya alanında Aziz Sancar’a verildi. Bu yıl Nobel Barış Ödülü’ne Türkiye’den “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attıkları için cezaevinde olan Esra Mungan, Meral Camcı, Kıvanç Ersoy, Muzaffer Kaya aday gösterildi.

7 Haziran seçimleri sonrası Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da başlayan operasyon, çatışma ve sokağa çıkma yasağına karşı toplumun birçok kesiminden barış talebi geldi. Barış talep eden gruplar arasında akademisyenler de vardı.

1128 (genişletilmiş haliyle 2279) akademisyen 11 Ocak 2016 günü bir bildiri yayınladı ve sokağa çıkma yasağı olan il ve ilçelerde yaşanan vahim durumu akademisyen dilinin verdiği temizlik, saygınlık ve duyarlılıkla Türkiye ve dünya kamuoyuna sundu. Barış talebini dile getiren bu bildiri ardı sıra hayrete düşüren tepkiler aldı.

Türkiye cumhurbaşkanı tarafından “Aydın müsveddeleri, sözde akademisyenler, karanlıksınız karanlık” gibi “karanlık” benzetmelere, hukuka ve demokrasiye uygunluğu tartışılası soruşturmalar ve cezalandırmalara, tehditlere, ana akım medya tarafından akademisyenlerin isim, soy isim, çalıştığı üniversitelerin “açık adresinin” verilmesi gibi bir sürü muameleye maruz kaldılar.

akademisyen

Aslında ne Türkiye’de Kürt halkının yaşadığı ilk zulümdü tartışılan ne de “Bakın mahalle ağzıyla konuşup siyaset yapan devlet büyükleri, bu toplumun ‘ötekilerinin’ canına kastediyorsunuz” temalı ilk bildiriydi. Ama sanırım kimse (bildiriyi imzalayan akademisyenler de dâhil) 1128 akademisyenin imzasının toplanacağını beklemiyordu ki herkes başından aşağı bir kova buzlu su dökülmüşçesine uyandı. Mevcut iktidar “Hain Kürtleri temizliyoruz, bu iş ancak böyle ağır operasyonlarla biter, biz en doğru olanı yapıyoruz, devletinizi sevin”e inandırmaya çalışırken bildiride “Bu iş şiddetle çözülmez, müzakereye dönün” diyordu. Devlet kendi perspektifine güvenmiyor olsa gerek bildiriye çok büyük tepkiler verdi.

Deyim yerindeyse hakikat iktidarın yüzüne tokat gibi inmişti. Sonrasında malumunuz tutuklamalar, görevden almalar başladı. Bir nevi “cadı avı”.

Bütün bu olanlara azıcık yukarıdan bakınca çıkan tablo şu: Türkiye’nin sesinden ve gücünden korkup karartmak istediği aydınlar yalnız bırakılmadı, Türkiye’den ve dünyanın her yerinden iyi, güzel, adil olan ne varsa layık görüldü. Nobel Barış Ödülü aydın akademisyenlere; dolu dolu öfke, yergi, alay kokan şiirler şarkılar iktidara…

Thai Tempeh Collard Greens Wrap: O kadar da zahmetli değil!

0

Lahana yapraklı wrapler içerisinde bol bol olan kızarmış sebzeler zencefil, sarımsak ve soya ile muazzam hale getirilip daha sonra aynı boyuttaki yapraklara sarılır. Çıtır çıtır ve nefis bir tada sahip olan bu wrap, sıcak ve meltemli bir bahar gününde menünüze çok yakışacak!

wrap 1Malzemeler:

  • 1 yemek kaşığı hindistan cevizi yağı
  • 1 diş doğranmış sarımsak
  • 1/2 çay kaşığı rendelenmiş zencefil
  • Göz kararı ufalanmış soya fasulyesi
  • 2 yemek kaşığı soya sosu
  • 1 yemek kaşığı kızarmış susam yağı
  • 3 adet doğranmış fesleğen yaprağı
  • 2 büyük kökleri alınmış lahana yaprağı

Ekler

Doğranmış kırmızı lahana, Taze soğan, İnce dilimlenmiş kırmızı dolma biber, Susam tohumları, Yer fıstığı sosu

Wrap için 1. Adım:

İlk olarak genişçe bir tavada orta ateşte hindistan cevizi yağı kızartılır, sarımsak ve zencefil kokusu çıkana kadar sotelenir, soya fasulyesi eklenir ve sarıya çalana kadar hafifçe karıştırılarak pişirilir, soya sosu ile kızartılmış susam yağı ve doğranmış fesleğen yaprakları yemeğe eklenerek karıştırılır. Ek olarak 1-2 dakika daha sotelenir.

2. Adım:

Soya fasulyeleri büyük yeşil lahana yapraklarının üzerine konur ve favori taze sebzelerle üstü kaplanır.

3. Adım:

Yer fıstığı sosu ve dilimlenmiş taze soğan ile servis edilir.

Bu tarifle hem masanızını hem de damağınızı şenlendirebilirsiniz ve yemeklerin etsiz de güzel olduğunun farkına varabilirsiniz.

Şimdiden afiyet şeker olsun!

wrap 2Kaynak: Begin Within Nutrition