Ana Sayfa Blog Sayfa 463

“Tam tersine müziğe tutunmamız lazım”

Müzik ile müzik için yaşamaya devam eden Ediz Hafızoğlu ile Türkiye müzik tarihinde bir kadın caz vokalistinin tüm söz, müzik ve aranjmanlarını yazdığı, ilk İngilizce albümü M-U-S-I-C eserini oluşturan Elif Çağlar Muslu ile XJAZZ Festivali çerçevesinde konuştuk.

XJAZZ Festivali’nin Aralık’taki tanıtım etkinliklerinden sonra, sizleri 12-17 Nisan arası gerçekleşecek ilk XJAZZ Festivali’nde beraber izleme şansına sahip olacağız. Festivalin çıkış noktası olan XJAZZ Berlin Festivali’nden haberiniz var mıydı? Ankara ve İstanbul XJAZZ’ları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ediz Hafızoğlu: Burada festivalin Aralık ayında gerçekleştirdiğimiz ayağını çalana kadar yoktu. Ne denli önemli bir iş olduğunu hemen anladık, ülkemizdeki üçüncü büyük caz festivali olacağı konusunda kuşkumuz yok. Bu hali ile bile öyle ama son bombalama ve ülkenin istikrarsız politikaları dolayısı ile yara alsa da bu yolda tam gaz devam edeceği konusunda inancımız büyük.

Türkiye’de, özellikle de İstanbul ve Ankara’da, son zamanlarda gelişen olaylardan dolayı pek çok etkinlik iptal edildi. Bu durum sizleri nasıl etkiliyor?

Ediz: İnsanlar müzisyenlerin hava ile fotosentez yolu ile yaşamlarını sürdürdüklerini düşünüyorlar diye endişe etmeye başlayalı çok oldu. Herkes gündelik hayatına devam ediyor. Sabah kalkıp işine gidenler, kepenkleri açan bakkallar, AVM’ler, futbol maçları, evlendirme programları, diziler, eğlence programları… Hepsi sanki hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarına devam ederken konu müzik olunca bir anda aslan kesilip hem konserlerimizin iptallerine hem de iptal olmayanlara saldırarak linç kampanyalarına dönüştürebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Biz müzisyenler de tabii ki bütün bu olan bitenlerden en önce nasibini alnlardanız. Sağlık olsun diye diye yaşadığımıza şükreder olduk, müzik konuşmaya çok vakit bulamasak da elimizden geldiği kadar müzik dahil sanatın tüm dallarını elimizdeki kanallardan yaymaya ve duyurmaya çaba gösteriyoruz.

Ediz Hafizoglu 1

XJAZZ, konserlerin tümünü ve Festival’i iptal etmek yerine bir kısmını Aralık ayına erteleme durumuna gitti. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu yeni caz festivali ve benzer etkinlikler, sıkıntılı zamanlarda sizce hem seyirciler, hem de müzisyenler için ne gibi şeyler vaat edebilir?

Ediz: Almanya’dan ya da başka ülkelerden gelecek insanların vebalini bir festival nasıl alabilir? Ya başlarına bir şey gelse, bu sorumluluğu kim alabilir? Belki de en cesur karar festivalin ne şekilde olursa olsun yapılmasıydı. İptal değil erteleme de bize gösteriyor ki, her şeye rağmen burada direnen ve doğru bildiği şeyi yapmaya çalışan insanlar var. Festival’in düzenleyicilerinden Kabak & Lin’in ortağı olarak yapılan her şeyi başından beri destekleyip bu zor süreçte organizasyonun yanında olmaya gayret gösterdim. ”Almanlar gelmesin abi, başlarına bir şey gelir, biz Türkler çalarız her şekilde, bize bir şey olmaz!’’ esprisini yapmak hiç istemezdim ama bu noktadayız ne yazık ki…

XJAZZ Festivali kapsamında 13 Nisan’da Ankara Passage’da ve 15 Nisan’da da COOP’ta sahne alacaksınız. Ankara ve İstanbul sahneleri hakkında neler söylersiniz? Sizce ortaklıkları ya da farklılıkları var mı? Ve bu konserlerinizde seyircileri neler bekliyor?

Ediz: İki konser de aslında daha önce çalmadığımız bir formatta olacak. Elif ile yıllardır çalıyoruz, Nazdrave ilk albümünden beri de birlikteyiz. Konserin yarısını onun parçalarından oluşuyor ve özellikle yeni albümünü hiç çalmamıştık. O yüzden zaten duymadıkları bir şey olacak. Ki son bir yıldır Elif albüm kaydı dolayısı ile nefeslilerin olmadığı bir grupla çalıyor, şimdi nefeslilerle bambaşka bir şey çalacağız, provasını iple çekiyorum kendi adıma. Mekânlar konusunda şehir bazında konuşabilirim. Biri Ankara, biri İstanbul. Aynı işletme tarzı olsa da bu tür canlı müzik mekânları o şehrin insanlarıyla özdeşleşir ve çok farklıdır. Yani iki konseri de izlemeye gelen birisi bambaşka iki performans izleyecek, her zaman yaşadığımız şey… İki konseri de tavsiye ederim hepimiz adına, farklı heyecanlar yaşanacağı kesin.

Ediz Hafizoglu 2

Elif Çağlar Muslu ile verdiğiniz konserler dışında yine Festival kapsamında İstanbul X Berlin Ensemble projesinin ilk ayağında Zorlu PSM Studyo’da Hüsnü Şenlendirici, Cenk Erdoğan, Sebastian Studnitzky ve Paul Kleber ile de beraber çalacaksınız. Hepsi birbirinden değerli müzisyenlerle gerçekleştireceğiniz bu konserin konsepti nasıl olacak? İki şehri nasıl bir araya getireceksiniz?

Ediz: İki şehirden önce buradaki tayfada yer alan üçümüz aynı anda beraber çalmadık, ben, Hüsnü ve Cenk ile ayrı ayrı çaldım. Beraber ne olacak çalınca göreceğiz. İki şehir iki farklı ülke birleşince olayın rengi iyice değişecek, rengârenk olacak. Daha önce beraber çalmadık ama mailleşip birbirimize parçalarımızı yolladık, herkesten bir şeyler olacak bu konserde. Şimdi hatırladım da, benim de parçalarımdan birkaçını yollamam lazım… Ne olacağını müzisyenler dahil kimse kestiremediği için bu tür buluşmalar heyecanlı olur. Ayrıca değerlidir benim gözümde.

Çok yakın zamanda Kabak & Lin Records’dan Nazdrave Live isimli yeni bir albüm çıkardınız. Bize biraz albümünüzün çıkış hikâyesini, beraber çaldığınız hepsi çok değerli müzisyenleri bu işe ortak etmeye nasıl ikna ettiğinizi anlatır mısınız?

Ediz: Nazdrave ilk albümün ismiydi, bunu proje ismi haline getirmek vardı aklımda, öyle de oldu. Bu kadar müzisyeni ikna etmek zor olmadı, zaten beraber farklı projelerde sürekli çaldığım sevdiğim dostlarım. Live albüme gelince, İstanbul Caz Festivali’nin konsept işlerinden birisi bu, yani buradaki grup bir Avrupalı konuk ile festivalde yer alıyor. Olandan daha sert bir iş yapalım diye düşünüp önce Shining grubundan Jørgen Munkeby ile bağlantıya geçtik, turneleri vardı, tarihleri uyduramadık. Eğer olsaydı herkes, bu grupla çalınmış deneysel bir metal albümü dinleyecekti. O olmayınca daha önce takip ettiğim Harald Lassen’i davet ettik, tarihler uydu ve iki prova yapıp konseri çaldık. Berk Kula kaydetti, Erdal Kaş videoları çekti ve montajladı, yani tüm albüm canlı performans videoları ile de izlenebilecek. Resmi Youtube kanalımı takip etmeyi ihmal etmeyin. Hüseyin Köroğlu da Mix ve Mastering’ini yaptı albümün, ilk albümde olduğu gibi. Şu anda dinlediğiniz albüm bu şekilde ortaya çıktı.

Ediz Hafizoglu 3

Festival bittikten sonraki planlarınız nelerdir? Bahar ve yaz döneminde sizi ne gibi işler bekliyor?

Ediz: Festivalden sonra aslında geçen kış ürettiğim yeni müzikleri kaydetmeye başlıyorum, en azından planım o. Nazdrave’nin üçüncü albümü geliyor. Bu sefer Birsen Tezer, Jülide Özçelik, Jehan Barbur, Ülkü Aybala Sunat ve ilk albümde olan Elif Çağlar için yeni müzikler ve sözler yazdım. Müzik direktörlüğünü Çağlayan Yıldız’ın yaptığı bu albüm de bu yıl sonuna doğru çıkacak bir aksilik olmazsa. Bir trio albümü de geliyor, o da bambaşka bir formatta olacak. Daha önce yaptığım belgesel müzikleri vardı, belki onları yeni aranjmanları ile bir albümde toplarız. Bir de Almanya’da Hüseyin Köroğlu sayesinde tanıştığım değerli bir rap ve hiphop söyleyen arkadaşım, Steryo Cem’le bir rap albümü yapacağız. 3-4 parça bitti, yeni şeyler de yazıyorum, bakalım ne zamana yetişecek.

XJAZZ Festivali’nin Aralık’taki tanıtım etkinliklerinden sonra, sizleri 12-17 Nisan arası gerçekleşecek ilk XJAZZ Festivali’nde beraber izleme şansına sahip olacağız. Festivalin çıkış noktası olan XJAZZ Berlin Festivali’nden haberiniz var mıydı? Ankara ve İstanbul XJAZZ’ları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Elif Çağlar Muslu: Evet, Berlin festivalinden haberim vardı. Ankara ve İstanbul’da bunların başlaması çok heyecan verici, ihtiyacımız olan atılımlar, umarım başarılı ve sürekli olur.

elif caglar 1

Türkiye’de, özellikle de İstanbul ve Ankara’da, son zamanlarda gelişen olaylardan dolayı pek çok etkinlik iptal edildi. Bu durum sizleri nasıl etkiliyor? XJAZZ, konserlerin tümünü ve Festival’i iptal etmek yerine bir kısmını Aralık ayına erteleme durumuna gitti. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu yeni caz festivali ve benzer etkinlikler, sıkıntılı zamanlarda sizce hem seyirciler hem de müzisyenler için ne gibi şeyler vaat edebilir?

Elif: Zor zamanlarda müziğin arka plana atılmaya istenmesi üzücü bir durum. Tam tersine müziğe tutunmamız lazımken… O açıdan böyle yeni bir girişimin olması da kıymetli bir şey, umudun ve güzelliklerin hâlâ devam edebildiğini hatırlatmak açısından.

XJAZZ Festivali kapsamında 13 Nisan’da Ankara Passage’da ve 15 Nisan’da da COOP’ta sahne alacaksınız. Ankara ve İstanbul sahneleri hakkında neler söylersiniz? Sizce ortaklıkları ya da farklılıkları var mı? Ve bu konserlerinizde seyircileri neler bekliyor?



Elif: Müziğimizi ağırlayan mekânlar arasında seyirci açısından hiç ayrım yapamam, hepsinde harika oluyor ve zaten önemli olanda bu paylaşım, ortak noktaları bu. Eminim bütün konserler yine keyifli geçecek. Hem Nazdrave parçalarından hem de benim albümdeki bazı parçaların bulunduğu ortak bir repertuvar oluşturduk, sürpriz aranjmanlar da olacak.

elif caglar 2

Misfit albümünün şu ana kadar aldığı reaksiyonlar nasıl oldu? Albümün satışından, gördüğü ilgiden memnun musunuz?

Elif: Yurtiçi ve dışında dinleyenlerden de, kritiklerden de güzel haberler aldık bu süreçte. Satışlar tabii artık genel olarak tatmin edici değil ama bizim beklentimize göre bakınca epey iyi gidiyor, memnunum.

Bir sonraki albüm yine uluslararası imzalı bir iş mi olacak?

Elif: Üç farklı projenin parçaları hazır şu anda, birisi için yine uluslararası diyebiliriz ama diğer ikisi buradaki dost meslektaşlarımla olacak.

Festival bittikten sonraki planlarınız nelerdir? Bahar ve yaz döneminde sizi ne gibi işler bekliyor?

Elif: Olabildiğince konserlere devam edeceğiz ayrıca keyifli caz atölyeleri de olacak bahar sezonunda. Bir yandan az önce bahsettiğim yeni projeler için çalışıyor olacağım.

Teşekkürler ve sevgiler.

Hazırlayanlar: Dilara Çatak ve Peter Meister

Cizre’de camilerden vahşet bodrumlarına “insanlık onuru” ayaklar altında

79 günlük sokağa çıkma yasağı Cizre gözlem raporuna göre, halk yasakların ardından evine dönme telaşında ve evlerin hepsinin en azından dış tarafları tahrip edilmiş. İçe dokunan beyanlar barındıran raporun hazırlanması aşaması da oldukça zorlu geçmiş görünüyor. Savaşın onuru olmadığı tahribatın boyutundan anlaşılıyor, ne camii ne mezarlık, tahribata maruz kalmamış bir yer yok oralarda…

Bu yazı heyet tarafından hazırlanan rapordan derlendi. Rapor Yafes Mahallesi, Cudi Mahallesi ve Nur Mahallesinde yapılan gözlemler ile mahallelerde yaşayan insanların beyanlarından yol çıkarak hazırlandı. Raporun içinde özel harekatçıların cinsiyetçi ve insan onurunu hiçe saydığı tavırlarından bodrum katlarında yaşanan vahşetlere, şehir çöplüğü izlenimlerinden tahrip edilen bölgelere kadar pek çok izlenim ve değerlendirme mevcut. Uzun ve kapsamlı bir rapor olması bakımından bu yazıda sadece Cudi ve Yafes mahallelerine, gözlemlere ve halkın beyanlarına yer verildi. Bir dahaki yazı ise güvenlik güçlerinin aşağılayıcı davranışları ve bölgenin genel değerlendirmesi hakkında olacak. 

Raporun bu kadarı için bir şeyler söylemek isterdim. Ama dilim kurudu, kalbim tutuldu desem yeridir. Nasıl bir dünyada, kimlerin yetiştirdiği çocuklarla karşı karşıyayız. Bu yetişkinler de bir zamanlar çocuklardı, onların da aileleri hayalleri vardı elbet. Nasıl böyle kötü oldular, nasıl katil oldular, nasıl hiç de utanmadan yaşamaya devam ediyorlar, gerçekten anlayamıyorum. Çözüm nerede inanın bilmiyorum. Birikmiş bu denli nefret nasıl soğur, barış dediğimiz gerçek midir, mümkün müdür, bilemiyorum. Bildiğim bir şey var, orada, Doğu’da, o ilçelerde, o kentlerde yaşananlar tarihe adını kanla yazan büyük bir insanlık suçundan başka şekilde tanımlanamazlar.

İnsan Hakları İnceleme Heyeti, İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Diyarbakır Barosu ve Gündem Çocuk Derneği’nin üye ve yöneticilerinden oluşan heyetin raporu Cizre’de insanlık suçu işlendiğini gözler önüne seriyor.

79 Günlük Sokağa Çıkma Yasağının Ardından Cizre (14/12/Dış dünyanın iletişimine ve erişimine kapatılan Şırnak’ın Cizre ilçesinde 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11. maddesine dayanılarak Şırnak Valisi tarafından 14 Aralık 2015 tarihinde gece 23.00’de ilan edilen sokağa çıkma yasağı ile birlikte yaşanan hak ihlallerine ilişkin ihlallerin raporlaması, beyanların alınması, ihtiyaçların tespiti ve ileride yapılması planlanan uzun vadeli çalışmalara esas teşkil edecek bir ön çalışma gerçekleştirmek amacıyla hazırlanan raporda çarpıcı detaylar var.

Yafes Mahallesi

Heyetin yürüyerek incelemelerde bulunduğu Yafes mahallesinde halkın eve dönme telaşı içinde olduğunu, mahalledeki tüm evlerin dış görünüş itibarıyla tahrip edildiğini gözlemledi. Heyetin incelemelerine göre birçok ev artık yaşanamaz halde ve bu tahribatın sebebi ise yine heyetin incelemelerine göre havan ve top mermisi, bomba atar ve uzun namlulu silahlar. 

Heyet mahallede kurulu bir barikatla karşılaşılmadığını, mahallelerde su ve elektriğin olmadığını hatta elektrik direklerinin tahrip edildiğini ve düştüğü yerde öylece bırakıldığını gözlemledi. Heyetin tesbitine göre halk kızgın, tedirgin ve perişan ancak sevgi ve saygı duygusunu yitirmemiş durumda. Yasağın ilk 25 günü yerleşik hayatın sürdüğü mahalle 25’inci günden itibaren boşaltılmış, zira yaşanacak bir durumu kalmadığı da heyetin gözleminde belirtiliyor.

“Sanki bizi gökyüzünden vurdular”

Mahallelinin, mahallesini terk etmesinin sebebi ise bombalar. Mahalle sakinin beyanına göre TSK ve keskin nişancıları tarafından, mahallenin hemen karşısındaki tepelerde, devlet hastanesinde ve etrafında konumlanarak hareket eden her şeye ateş açıldı, ayrıca yasağın 25’inci gününden sonra bu ateşler bombalamalara dönüştü. Yürek yaralayan beyan ise şöyle: “Sanki bizi gökyüzünden vurdular…

Rapor şu ifadelerle devam ediyor: “Mahallelerde yapılan gözlemlerde ve kurulan iletişimde; aileler devlet güvenlik güçlerinin hiçbir zaman barikatlarla yüz yüze gelmediğini, bu barikatların kaldırılmasının diyalog ile mümkün olabilecekken insanların daha çok kentin dışındaki tepelerde konuşlanmış tanklar, zırhlı araçlar ve keskin nişancılar tarafından vurulduğunu, evlerdeki hasar ve yağmalanmanın mahallerini terk ettikten sonra güvenlik güçleri tarafından gerçekleştiğini ve her türlü değer yargılarına, inançlarına saldırıldığını bildirmişlerdir.

Mezarlık ve cami de savaştan nasibini aldı!

Tahribat mahalledeki evlerle sınırlı değil. Savaş adeta psikolojide de yer buluyor somut tahribatların yanında. Bir mezarlıktan ne ister ki bir savaş, ya bir camiden?

79 Günlük Sokağa Çıkma Yasağının Ardından Cizre (14/12/

7 Mart 2016 tarihinde Cizre’nin Sur Mahallesinde yapılan gözlem ve tespit aşamasında öncelikle Cizre mezarlığına ulaşılmıştır. Heyetimiz tarafından Cizre mezarlığında yapılan tespitte, örgüt militanların mezarlarının da bulunduğu mezarlıkta; bu mezarların taşlarının kırıldığı, tahrip edildiği görülmüştür. Cizre Mezarlığının girişinde bulunan kulübenin bulunduğu duvarda birçok mermi izinin olduğu da ayrıca gözlemlenmiştir. Bir önceki yasakta hayatını kaybeden 18 yaşındaki Osman Çağlı’nın abisi ve annesi de mezar başındaydı. Birinci yasakta Osman ile aynı günlerde hayatını kaybeden İbrahim Nayır’ın, M. Sait Çağdavul’un ve ismini hatırlayamadıkları diğer 2 kişinin birlikte toplam 5 kişinin aynı mezara defnedildiği belirtilmiştir. Osman Çağlı’nın abisinin beyanına göre; kardeşi kendi sokakları olan Cudi Mahallesi Ziraat sokakta vurulmuş. Saatlerce ambulans beklenmiş fakat Osman kan kaybından yaşamını yitirmiş. Daha sonra da kardeşini kendi imkânlarıyla hastaneye götürebilmişler. Cizre Mezarlığında bulunan Osman Çağlı’nın annesi ise, “Osman oğlum 18 yaşındaydı. Oğlum evdeyken, evin içindeyken vurularak öldürüldü. Evimiz iki katlıdır. Biz atışlardan kaynaklı üst katta değil, alt katta kalıyorduk. Biz evimizin içindeyken yaklaşık 20-30 atış üst üste yapıldı. O esnada 2 zırhlı araç gördük. Saat sabah 6- 7 arasıydı oğlum Osman vurulduğunda. Osman yaralı bir şekilde uzun süre evde bekledi ve en son babası ve abisi tarafından hastaneye götürüldü. Ancak Osmanım uzun süre yerde yaralı beklediği için kan kaybından öldü.’ şeklinde bilgiler aktarmıştır.” 

Ayrıca, Sur ve Cudi mahallelerinin kesiştiği yolda Hazreti Ali Camisi olduğu bildirilen camiinin tamamen yıkılmış bir moloz yığını haline getirildiği gözlemlenen raporda, yıkılan cami enkazının üzerine imamın cüppesi ve takkesi konulduğu ve bu caminin “ikinci bodrum” diye bahsedilen yerin hemen karşısında olduğu tespit edildi.

Cami ve mezarlığın yanında bazı mağazalar ve bir benzin istasyonu da tahrip edildi.

Mahalle sakinlerinin beyanları

“Buradan sokağa çıkma yasağının 25. günüde, Dağkapı Mahallesine geçtik, oradan 35. günden sonra akrabalarımızın yanına, Şırnak’a geçtik. Orada da çatışmalar başlayınca ve Sokağa Çıkma Yasağının Ardından Cizre: Gözlem Raporu-Mart 2016 9 orası da güvenli olmayınca Gaziantep’e gittik. Herhangi bir yere henüz başvurmadık. Ailem Gaziantep’te. Kirada oturuyoruz. Şuan evimiz kullanılamaz halde olduğundan ailemi getiremedim. İçerideki eşyalarımız tamamen kullanılamaz hale gelmiş. Sağlam olan eşyalarımız da yere atılıp kırılmış. Evimizdeki birçok eşyamız çalınmış. Çeyiz olarak aldığımız eşyalarımız kaybolmuş veya çalınmış. Yaklaşık değeri 10 bin TL olan eşyamız kayıptır. Evimizi resmen yağmalamışlar”

31 Mart 2016

Bozala Köyündeki taburdan ve yüksek yerlerden tanklarla bomba atılıyordu. İlk 25 gün evlerimizden ayrılmadık. Önce rasgele evlerimiz bombalandı. Mahallede karşılıklı bir çatışma hali yaşanmadı. Bombalamaların fazlalaşması nedeniyle bizler 25-26 günlerde evlerimiz terk ettik. Önce bombalanmayan mahallere sığındık. Sonradan oralar da bombalanmaya başlayınca buraları da terk edip ilçe dışına başka şehirlere veya köylere yerleştik. Bizler buraları boşaltıncaya kadar evlerimizin içerisinde bir hasar oluşmamıştı. Bizler evlerimiz boşaltırken evimizde bulunan eşyalarımızda bir hasar yoktu. Ama döndüğümüzde bütün evlerdeki beyaz eşyaların, televizyonların, pencerelerin kurşunlandığını, kırıldığını gördük. Eşyalarımız kirletilmiş, yırtılmıştır. Evimizde yükte hafif olan eşyalar kaybolmuştur

Helikopterler gece uçuş yapıyordu. Birden evlere bombalar düşmeye başladı. Derin yerlere saklanıp battaniyelerle üzerimiz kapattık. Yasağın 22. gününe kadar burada kaldık. Evler tanklarla toplarla bombalanınca buralardan çıkmak zorunda kaldık. Sonra askerler ve polisler evlere girmişler. Onları gelirken gördüm, çok kalabalıktılar. Kafaları örtülü, yüzleri görünmüyordu. Tanklar, akrepler, panzerlerle ve yaya olarak girdiler. Ben operasyonlar bitince yine evime gelmeye çalıştım. Askerlerin evlere girdiğini gördüm. Yüzleri kapalı ve panzerlerle geziyorlardı. Bizlere ‘Allah yok, Devlet var’, ’Siz hepiniz teröristsiniz’ dediler. Bana sokağa çıktığım için 219 TL para cezası yazdılar. Ben bunu nasıl ödeyeyim? Ev yok, eş yok, para yok

Cudi mahallesi

Heyetin ilk gözlemi mahalle girişindeki yanık ve ceset kokusu! Yafes mahallesinde olduğu gibi evlerin çoğunun artık yaşanamayacak derecede tahrip edildiği, sokakların adeta bir moloz yığınına döndüğü ve mahalleli beyanlarına göre “evlerinizi boşaltın, boşaltmazsanız yıkacağız… kimyasal silah kullanacağız…” uyarılarının ardından yani yasağın 15 ve 16’ncı günlerinden itibaren evlerin tamamen boşaltıldığı tesbiti yapıldı.

Savaşın sürdürücülerinden cinsiyetçi ve onursuz yaklaşım 

Raporun hazırlanması için “beyanı alınan bütün tanıklar evlerini terk ederken kapılarını kilitlediklerini, yanlarına aldıkları bir kaç parça giysi ve zorunlu eşyanın dışında tüm eşyalarını evde bıraktıklarını, ancak sokağa çıkma yasağı 2 Mart 2016 günü kısmi olarak kaldırıldıktan sonra evlerine döndüklerinde kapılarının güvenlik güçleri tarafından kırıldığını, evlerine girildiğini, arama yapıldığını, evlerinde kalındığını, kirletildiğini, tüm eşyalarının, kişiye özel anı içeren şeylerin, albümlerin, hatta iç çamaşırların dahi karıştırıldığını, dağıtıldığını, kapı ve pencerelerin yanı sıra mobilyaların da tahrip edildiğini, beyaz eşyaların, başta televizyon ve bilgisayarlar olmak üzere bütün elektronik eşyaların tahrip edildiğini hatta bazı kıymetli eşyalarının çalındığını belirtmişlerdir. Yine tanıklar iç çamaşırları, fotoğrafları ve özel eşyaları üzerinden kadınların cinsiyetçi, nesneleştirici ve aşağılayıcı şekilde saldırgan bir tutuma maruz bırakıldığını ifade etmişlerdir. Tanık beyanları bir bütün olarak değerlendirildiğinde özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiği, cinsiyetçi bir yaklaşımla kadının sahip olduğu onur ve değerin ayaklar altına alındığı kanaati oluşmuştur.

31 Mart 2016

Görüşme ve gözlemlerimizin sonucunda mahallede başta yaşam hakkı ve işkence yasağı ihlali olmak üzere, mülkiyet hakkı, barınma hakkı, eğitim hakkı, sağlığa erişim hakkı, özel hayatın gizliliği, haberleşme hakkı ihlallerinin ağır biçimde yaşandığı kanaati oluşmuştur. 17. Buna karşın bu ihlalleri saptamak üzere savcılıklarca olay yeri incelemelerinin yapılmadığı, delillerin toplanmadığı, etkin ve etkili soruşturma yürütülmediği, toplanması gereken delillerin bazılarının binaların yıkıntıları arasında kaldığı ve bina yıkıntılarının iş makineleri ile başka alanlara aktarıldığı böylelikle delillerin sağlıklı şeklinde toplanmamasına ve kaybolmasına sebep olunduğu öğrenilmiştir.

Birinci, ikinci, üçüncü bodrum ve Kerenk Cami

Ne acı ki, yaşanılan vahşeti sıraladık ve onların isimleri birinci bodrum, ikinci bodrum ve üçüncü bodrum vahşeti olarak hafızalarımıza kazındı. İnsanlığın can çekiştiği bodrumlara hiçbir şey yapmadık birkaç tivit ve birkaç paylaşımdan başka, yapamadık. Bodrum katlarında insanlar öldü, seslerini duyuramadık.

Raporda belirtildiğine göre, “Bodruma Bostancı sokaktan giriş yapılmıştır. Binanın yıkılması sonucunda bodruma inen merdivenlerin de hasarlı olduğu gözlemlendi. Bodrumun karanlık olması nedeniyle telefon ışığı ve el fenerleri yardımıyla aydınlatılma sağlanarak gözlem yapıldı. Bodrumun içinde ağır bir koku olduğu ve bodrumda bulunan eşyaların yanık olduğu, yanıklara ilişkin kül kalıntıları, bodrum duvarı ve zemininin is içinde olduğu gözlemlendi. Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer’in talebi doğrultusunda ayrıntılı bir şekilde çalışma yapılmasını sağlama amacıyla birinci bodrum boşaltılarak inceleme süresince girişler önlenmiştir. 

Çalışma grubumuza eşlik eden mahalle sakinleri ikinci bodrumun olduğu binanın aslında beş katlı bir bina olduğunu belirtmişlerdir. Ancak binanın tamamıyla yıkılmış olduğu ve moloz yığını haline geldiği gözlemlendi. Mahalle sakinleri özellikle güneşli ve sıcak havada ikinci bodrumun bulunduğu alandan çok yoğun ceset kokusu geldiğini aktardılar. Yine yapılan aktarımlardan ikinci bodrumun bulunduğu binanın yıkılması sonucu oluşan molozun güvenlik güçleri tarafından deliller toplanmadan Dicle Nehri’ne kenarına döküldüğü, molozlar arasında insan uzuvlarının da olduğu öğrenildi.

Çalışma grubumuz, ikinci bodrumun hemen arkasında yer alan üçüncü bodrumun bulunduğu alana geçti. Ancak üçüncü bodrumun bulunduğu binanın tüm katlarının yere çapraz bir vaziyette birbirinin üzerine yığıldığı ve bu haliyle içinde inceleme yapmanın mümkün olmadığı, ayrıca etrafındaki diğer binaların da tamamıyla yıkık olduğu gözlemlenmiştir.

31 Mart 2016

İkinci bodrumun bulunduğu Narin Sokağa gidişte yol üzerinde Cudi Mahallesi Mehmetçik Cad. No: 23 de bulunan Kerenk Camii görüldü. Caminin güvenlik güçleri tarafından ağır biçimde tahrip edilmiş olduğu; dış duvarlarında ve caminin iç tarafından kurşun izlerinin olduğu; camlarının kırıldığı, caminin içinin ve dış avlu kapısının hasar gördüğü; Caminin içinde molozlar ve cam kırıkları vardı, üzerinde namaz kılınan halı ve kilimler kullanılmayacak durumdaydı. Seccadeler ve dini kitaplar etrafa saçılmış olduğu gözlemlendi.”

Mahallelinin beyanları

Okula gidemiyoruz. Ablam bu yıl YGS’ye giremeyecek

Rahat uyuyamıyoruz. Sürekli bir kaygı halindeyiz. Araç sesi duyunca hemen irkilip uyanıyorum

Sokağa çıkma yasakları sırasında hava kararınca topluca yataklara girip yatıyorduk ve saatlerce silah ve patlama seslerini dinleyerek yatak içinde öylesine bekliyorduk… Elektrik yoktu. Bu nedenle sabah erken kalkıyorduk…”, “Erzak az olduğu için sürekli bulgur ve pirinç yemek zorunda kaldık…

Kapımızın ve evimizin halini görüyorsunuz. Her yeri dağıtıp kırmışlar. TV, buzdolabı, beyaz eşya ve evdeki tüm eşyaları kırmışlar. Benim üç çocuğum var. Hiçbiri okula gidemiyor. Ben HDP çalışanıyım. Evimi aradılar kapıları kırıp içeri girmişler. Odada Selahattin Demirtaş’ın fotoğrafı vardı, Ahmet Kaya’nın fotoğrafı vardı. Hepsini yırtmışlar. Biz çok mağdur olduk. Neyse ki evimizden öldürülen olmadı. Buna şükrediyoruz

Ben Sur Mahallesinde Şahintepede oturuyorum. Sokağa çıkma yasağı başladıktan ve operasyonlar yoğunlaştıktan sonra can güvenliğimiz kalmadığı için ben, eşim, kaynanam ve çocuğumla Şırnak’a kayınbabamın evine gittik. Çünkü zırhlı araçlardan anonslar yapılıyordu. Zırhlı araçlardan ‘Evinizden çıkıp Cizre’yi terk etmezseniz kimyasal silah kullanacağız. Cizre’yi boşaltın’ şeklinde anonslar yapılıyordu. Şırnak’a gitmek için mahalle mahalle kendimizi koruyarak ana caddeye çıktık. Çünkü tepede konuşlanan keskin nişancılar hareket halinde olan herkesi vuruyordu. Çok dikkatli şekilde çıkmaya çalıştık ve caddeye vardık. Çocuğum 4 yaşında. Silah seslerinden çok korkuyor ve polislere bakınca ağlıyordu, hâlâ da ağlıyor. Sokağa çıkma yasağı bittikten sonra Şahintepe’deki evimize geri döndük. Evimizin kapısını, elbise dolabımı, eşyaları kırmışlardı. Sokağa çıkma yasağının devam ettiği süre içinde tüm binaların üzerinde keskin nişancılar vardı. Biz bu sürede ısınma ihtiyacımızı ancak odun sobası ile karşılıyorduk. Ancak bacadan duman çıkınca hayat belirtisi olan evlere ateş ediyorlardı. Biz önceden beslenme ihtiyacımıza ilişkin hazırlıkları yapmıştık. Erzak stoklamıştık. Çocuğum şu an çok kötü durumda. Her sesten irkiliyor. Mağdur olduk. İnsanlar öldü, öldürüldü.

Cudi mahallesinde oturuyoruz. Çok çatışma olduğu için 155’i aradık çıkmak istediğimizi söyledik, bize çıkmayın dediler. Biz yine de yasağın 16. gününde annem, kardeşlerim, amcam ve oğulları yaklaşık 20 kişi elimize beyaz bayrak alıp çıktık. Dedem ve ninem yasak boyunca buradan hiç çıkmadılar. 18 yaşındaki abim lise öğrencisiydi, kimliğini kaybettiği için burada dedem ve ninemin yanında kaldı. Sonra çatışmalar artınca 1. Bodruma sığınmış, 10 gün haber alabildik, çok bitkindi. 29 Ocak’tan sonra haber alamadık. Sonra öldüğünü öğrendik, onu Gaziantep’e götürmüşler. Cesedi yanıktı, yıkanamadı, sadece kemik kalmıştı. 26 Şubat’ta defnedildi, polisler babam ve amcam dışında kimsenin cenazeyi defin etmesine izin vermedi. Şu an yarısı yanan Cudi mahallesindeki evimize döndük, 15 kişi bir odada yaşıyoruz. Halen suyumuz ve elektriğimiz yok.

Raporu incelemek/indirmek için lütfen tıklayın.

Tüm bilgi ve fotoğraflar rapordan alınmıştır.

10 Ekim Derneği’nin düzenlediği sergi ve panele davetliyiz

10 Ekim Derneği, 9 Nisan’da yani Ankara Katliamı’nın 6’ncı ayında bizleri 6. Ayında Ankara Katliamı Sergi ve Paneli‘ne davet ediyor. Cumartesi günü saat 12.00-18.00 arasında ODTÜ Vişnelik tesislerinde gerçekleşecek olan etkinliğin programı ise şöyle:

10 ekim

 

İnternet örgütlenmeleri ve insanın sosyolojik evrimi

0

İnsan, yaşadığı dönemden bağımsız düşünülemez. Bir kısır döngü şeklinde dönemin şartları insanı şekillendirirken insan da dönemin şartlarını şekillendirir. Bu sebeptendir ki insanın sosyolojik evriminin doğru bir biçimde ele alınabilmesi için dönemin şartları, siyasi yapısı, teknolojik gelişmeleri ve bunlar gibi birçok değişken göz önünde bulundurulmalıdır.

Özelleştirerek örneklendirmek gerekirse bu değişkenlerden biri de internettir. İnternetin yükselişi, gerçekliği yadsınamaz bir şekilde insanın sosyolojik evriminde büyük bir rol oynamaktadır. 1970’li yıllarda yaşanan teknolojik gelişme ile birlikte bugün internet olarak adlandırdığımız iletişim ağı siyasi, etnik, coğrafi sınırları aşıp küreselleşen dünyanın başat oluşumlarından biri haline gelmiştir.

Bu oluşum insanlar arası haberleşmeye büyük katkılar sağlamanın yanında, toplumda birçok yeniliğin de kapılarını açmıştır. Sosyal ilişkilerden siyasal örgütlenmelere kadar her türlü örgütlenme faaliyetinde büyük bir aracı haline gelen internet, fiziki ortamlarda buluşamayan ve aynı ya da farklı görüş ve duyguları paylaşan insanları tek bir platform altında toplama görevini üstlenerek dünyanın neredeyse her bir köşesini insanlara ulaşılabilir kılmaya başlamıştır.

2013 yılının Mayıs ayı sonunda alevlenen Gezi Parkı protestolarında internetin ve enformasyon etiğinin önemini gözlemlemek oldukça kolaydır. Gezi Parkı, ortak duygu ve düşünceleri paylaşan belli bir kitlenin Twitter ve Facebook gibi sosyal medya ağları üzerinden zamansal ve mekansal boyutları aşarak örgütlenip daha sonra bu protestoyu ve örgütlenmeyi fiziki bir alan olan Taksim Gezi Parkı’na taşıması ve daha sonrasında gelişen polis müdahalelerinde insanların birbirlerini bilgilendirmek amacıyla kullandıkları internet sayesinde yerel bir direnişi küreselleştirmeyi başarmıştır. Polis müdaheleleri esnasında Twitter’da saniye saniye paylaşılan hangi sokakta ne tür müdaheleler var ve nerelerde yardıma ihtiyaç var gibi birçok bilgi paylaşılmış ve bu paylaşım sayesinde direniş daha organize bir boyuta erişmiştir.

internet orgutlenmeleri 1

Ancak internetin insanlara sunduğu olanaklar sayesinde enformasyon ve iletişim alanında zenginliklerin artmasıyla beraber bir dezenformasyon sorunu da beraberinde gelmiştir. Örneğin; sosyal medyada Gezi Parkı protestoları ile hiçbir ilgisi olmayan fotoğraflar paylaşılıp provokasyonlar gerçekleştirilmiştir. Fakat yerel bir olayı ulusallaştırmak hatta küreselleştirmek bağlamında büyük bir yer edinen internet, Artvin Cerattepe direnişinde yine kendini ispatlamıştır.

Artvin’de doğa katliamına karşı direnen yerel halk sesini kısa sürede tüm ülkeye yaymayı başarmış ve Türkiye’nin her bir yanından eş zamanlı protestolarla Artvin halkına destek olunmuştur. Aynı şekilde 18 Ocak’ta Mahfuz isimli bir genç kızın sosyal medya aracılığıyla toplumsal bir farkındalık yaratmak amacıyla “Dört Mısırlı kendini yaktı… 25 Ocak’ta biz Tahrir Meydanı’na gidiyoruz, sokaklara çıkın, internete mesajlar yazın, insanlara haber verin” mesajı sosyal medyada süratle kitlelere ulaşmış ve videonun yayınlandığı günden bir hafta sonrasında yüzbinlerce kişi Tahrir Meydanı’nda toplanmıştır.

internet orgutlenmeleri 2
“Dünyayı kurtarmak için burayı tıkla!”

İnternet üzerinden gerçekleştirilen aktivizm kültürel anlamda da birçok yeniliği beraberinde getirmiştir. Örneğin; bireyler sosyal ağlarda “pasif” ve “aktif” politik aktörler olarak yer almaktadırlar. Bazı bireyler duygu, düşünce ve karşı duruşlarını yalnızca sosyal medya üzerinden paylaşırken bazıları ise fiziksel mecralarda bedenen de bulunarak bu şekilde de aktivist rollerini oynamaktadırlar. Hatta yaşanan sorunlar karşısında tepkisini sosyal ağlarda gösteren pasif aktörler için “slactivism” ve “clicktivism” gibi terimler türetilmiştir. Bu da sosyolojik bağlamda internet sayesinde iinsalar arasında yeni etiketlenme türlerinin ortaya çıktığını gösterir niteliktedir.

Tüm bunlar ispatlamaktadır ki internet ve beraberinde gelişen sosyal ağlar insanların gerek bireysel gerek toplumsal hayatlarında büyük değişimler yaratmakla kalmayıp siyasi misyonlar da üstlenmiştir. Kendi içinde birçok terim, anlayış ve gruplaşma kültürleri yaratarak da örgütlenme kültürünü zenginleştirerek hayatımızın içinde yer almaya ve bu yerini her geçen gün daha da büyütüp sağlamlaştırmaya devam eden internet, gelecek nesiller için ise bambaşka büyük bir mecra haline gelebilme ihtimalini taşımaktadır.

Hazırlayan: Pınar Sevilmiş

Tarihin en büyük bilgi sızıntısı: Peki nedir bu Panama belgeleri?

1

Yaklaşık bir yıl önce, anonim bir kaynak Alman gazete Süddeutsche Zeitung (SZ) ile bağlantı kurup Panama merkezli uluslararası hukuk şirketi Mossack Fonseca‘ya ait 40 yıllık iç yazışmaları ve belgeleri gazeteye sundu. Mossack Foseca, müşterilerine dünya çapında 42 ülkeden sınır ötesi (offshore) hukuki hizmet sağlıyor ve alanında dünyanın en büyük 4’üncü şirketi. Şirket Panama merkezli olsa da 42 ülkede 600 çalışanıyla yaklaşık 300 bin müşterisine hizmet vermiş bir kurum.

Şirketin operasyon yaptığı ülkeler Virgin Adaları, Kıbrıs, İsviçre gibi “vergi cenneti” olarak bilinen yerler; buralarda şirket adına işlem yapabilen acenteler, müşterilerinin ticari işlerinin ve hesaplarının üzerini örtebilme imkânı bulabiliyor.

Anonim kaynaktan aylar boyunca gazeteye aktarılan bilgi toplamda 2,6 terabayta ulaşmış durumda. Bu da sızıntıyı gazetecilik tarihinde görülen en kapsamlı bilgi yığını yapıyor. SZ, bilgileri aktaran kaynağın herhangi bir şekilde maddi bir karşılık talep etmediğini belirtiyor. Sızan veriler dünya kamuoyuna şimdiye kadar gizlenmiş olan pek çok bilgiyi elde etme imkânı veriyor. Bilgiler global endüstrinin büyük bankalar, hukuk firmaları ve muhasebe şirketleri tarafından dünyanın en zengin ve meşhur kişileri adına nasıl yönetildiğini kanıtlar nitelikte. Bunların arasında politikacılardan FIFA hakemlerine, dolandırıcılardan uyuşturucu kartellerine, sosyeteden profesyonel sporculara kadar pek çok kişi var. Suçlamalar ise genelde vergi kaçakçılığı ve kara para aklama yönünde. Bunun dışında dünya çapında pek çok politikacının karıştığı rüşvet ve yolsuzluk iddiaları da kanıtlarıyla ortaya saçılmış durumda.

panama

SZ, verileri analiz etmek için daha önce de bu tarz bilgi sızıntılarını analiz edip kamuoyuna sunmuş olan Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu ile ortak çalışmış. Geçtiğimiz 12 ay boyunca, dünyanın 80 ülkesindeki 100 medya kuruluşundan yaklaşık 400 gazeteci belgeleri incelemiş. Çalışan ekipler içerisinde Britanya’dan the Guardian ve BBC, Fransa’dan Le Monde ve Arjantin’den La Nación gibi pek çok ünlü medya kuruluşu var. Peki, ne çıktı sürpriz yumurtadan?

Vladimir Putin: Putin yakın arkadaşı, çocuklarının büyükbabası ve aynı zamanda St. Petersburg Müzik Dairesi artistik direktöru Sergei Roldugin adına kurdurduğu offshore şirketleriyle ve Bank Rossiya‘nin sahibi olan Yuri Kovalchuk’un yardımıyla yaklaşık 2 milyar dolar (yaklaşık 5.62 milyar TL) kaçırmış. Banka, Mossack Foseca aracılığıyla Roldugin adına Virgin Adaları başta olmak üzere pek çok vergi cennetinde şirketler kurmuş. Bu ülkelerdeki gizlilik yasaları, şirketlerin bilgilerinin kimsenin eline geçemeyeceğine emin oluyor. Mossack Foseca kredi aktardıktan sonra da Putin ve çevresindekilerin istediği gibi harcayabileceği vergisiz, takipsiz 2 milyar doları olmuş oluyor. Mesela bu şirketlerden biri, bir kayak merkezine 12 milyon dolar aktarmış, Putin’in genç kızının evlendiği kayak merkezine.

İzlanda başbakanı Sigmundur Davíð Gunnlaugsson: 2007 yılında Tortola Adası’nda eşiyle birlikte Wintris Inc. adlı offshore şirketini kurdurmuş. 2009 yılına kadar şirketin yüzde 50’sine sahip olan Gunnlaugsson, 2009’da hissesini bir dolara eşine satmış. Yine gizlilik kanunları sebebiyle bu şirketin ve paraların varlığı İzlanda halkından gizlenebilmiş. Aynı yıl, İzlanda global kredi krizinden en çok zarar gören ülkelerden biri oldu. Pek çok kurtarma kredisi alınmak zorunda kalındı ve İzlanda kronun değeri oldukça düştü. Gunnlaugsson kriz boyunca yabancı kreditörleri “leş yiyiciler” olarak tanımlayıp halkın sempatisini kazanmayı başardı ama kendisi Wintris sayesinde paralarını kurtardı. Dün geceden beri başbakanın istifası isteniyor ve erken seçim İzlanda’nın birinci gündemi.

Belgelerde geçen bilgilerin henüz çok az bir kısmı açıklanmış durumda. Ancak belgelerin analizinde çalışan medya kuruluşları, skandala karışanların arasında ünlü futbolcu Lionel Messi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, Arjantin Cumhurbaşkanı  Mauricio Macri, Birleşik Krallik Basbakanı David Cameron‘un babası, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping‘in kayınbiraderi, Pakistan Başbakanı Nawaz Sharif‘in çocukları, Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroshenko ve Suudi Kralı Salman bin Abdulaziz olduğunu açıkladı.

Belgelerde Türkiye‘den 101 şirketin, 10 bireysel müşterinin ve 517 hissedarın adı geçiyor.

Kaynak: The Guardian, BBCSüddeutsche Zeitung, CartoDB, France24

Son moda olarak feminizm

0

The Plaid Zebra internet sitesindeki “Feminism has become the ultimate brand” başlıklı yazı Aylin Gülüm tarafından Gaia Dergi için çevrilmiştir.

***

Toplumumuz çoğunlukla kadın bedenini cinselleştirip (erotize edip), onu kötüye kullanıyor. Pornografi ise sıklıkla kadını ve kadın bedenini, erkeğin hevesine yenik düşmüş şekilde gösteriyor. Araba, film gibi ürünlerin, hatta yiyeceklerin satışında bile kadın bedeni kullanılıyor.

Üstelik kadın bedeninin cinselleştirilmesi, yalnızca kadının izni olmadan yapılınca toplum tarafından kabul ediliyor gibi görünüyor. Belki bazılarımız takip ediyordur, Kim Kardashian yakın zamanda bir çıplak selfie yayınlamış ve birçok insandan kınama mesajlarının gelmesi gecikmemiş.

Bazı şeyler ancak altın tepside sunulunca insanların negatif tepkisini çekmemeyi başarabiliyor. Sonuçta ne zamandan beri nesnelerin kendi özerkliğinde hareket etmelerine izin verdik? Eğer bir kadın dış görünüşüne güveniyorsa ve vücudunu başkalarının görmesini istiyorsa, onu utanmazlık, açık saçıklık ve ilgi arsızlığıyla suçlamakta gecikmiyoruz.

Kim Kardashian’ın karşılaştığı tepkilere verdiği yanıt ilginç olmuş. Twitter’da “kadının güçlenmesi” için çağrı yapmış. Fakat Kardashianların, yayınladıkları fotoğrafları “kadının güçlenmesinin” birer sembolü olarak görmeleri, sosyal medyada onları takip eden çoğu insan için gülünç geliyor. Öyle görünüyor ki Kim, toplum içinde oluşmuş bazı problemleri (bu durumda feminizm üzerinden) kişisel çıkarları için kullanıyor.

2_Feminism-has-become-the-ultimate-brand

Eleştirildiğinde Kim, Twitter’da diğer kadınlara yaşları ve ün sahibi olmamaları üzerinden saldırdı ki bu feminist bir yaklaşım değil. Buna ancak bedenini ilgi çekmek adına göstermesi diyebiliriz.

Kim için feminizm kartını oynamak işlevsel, nitekim yazıları birçok yayın tarafından iltifat alıyor ve alkışlanıyor. Ayrıca şirketler de feminizmi kullanarak ürün satışlarında bir patlama hedefliyor ve öyle görünüyor ki “feminizm” onlar için çok etkili bir markalama aracı olarak hizmet ediyor (ettiriliyor).

3_Feminism-has-become-the-ultimate-brand

Peki, feminizm kadınların ürün satışı adına kullanılması için oynanan oyunlardan sadece biri mi? Kapitalizm, feminizm gibi görünürlük kazanan, kazanmaya başlayan sosyal hareketleri hemen fark eder. Eskiden beri kadın bedeni, şimdilerde ise kadının güçlenmesi konsepti, pazarlama amacı için satılmakta ve asıl mesele arka plana itilmeye, hafifletilmeye mahkum olmakta.

4_Feminism-has-become-the-ultimate-brand

“Dove’un Gerçek Güzelliği” kampanyası, “femvertising” (feminizmi reklam aracı olarak kullanma) konusunda adeta bir öncü. Pink, Ellen DeGeneres gibi ünlüler de bu fikri hemen benimsedi, bu da fikrin çabucak yayılmasını sağladı. 2005’te (bu kampanyanın başlamasından bir yıl sonra) Dove’un satışları yaklaşık yüzde 20 oranında arttı. Daha sonra Pantene #ShineStrong (Güçlü ışılda) hashtag’iyle ve kadınların, farkında olmadan sürekli özür dilemelerini vurgulayan bir videoyla geldi. (video linki en altta)

Bu reklamlar sadece “yiğit” genç kadınların kamera karşısında zekice konuşması ya da azınlık toplumlarında yaşayan kadınların kendini güzel bulması üzerine değil, videoların kendi içlerinde doğruluk payı bulundurması üzerine de çalışıyor. Asıl amaçları satışta patlama yaratmak olsa da pazarlamayla gelen sorumluluklarının farkındalar. Ve konsepti küçümsemeden, ciddi ve içten şekilde bunu kullandıkları için de feminizmin bu durumdan memnun olduğu görünüyor. Yani meselenin önemini azaltmadan, onu reklamlarla iç içe hale getirmek mümkün.

5_Feminism-has-become-the-ultimate-brand

Reklamlarında işledikleri değerlerin feminizmle paralel olması sayesinde  Dove’un güzellik kampanyası, kampanya başladığında satış 2,5 milyon satmışken, bugun bu miktar 4 milyona kadar çıktı. Fakat en önemlisi, bu kampanya, yaygın algıları değiştirdi ve feminizmin günlük diyalog içine girmeye başlamasına yardım etti. Reklamcılıktaki bu değişim, erkek markalarını da içine almaya başladı. Axe’ın yeni reklamı Find Your Magic (Büyünü bul) maskülenliğe değişik bir tasvir getirerek topuklu ayakkabı üzerinde dans eden, pizza yapan ve kedilerle oynayan erkekleri işledi. (video linki en altta)

Kim’in “dikkat çekici faaliyetleri” feminizmi hunharca infaz etse de, bu kapitalizmin ve tüketiciliğin –sürü psikolojisi yaratarak da olsa- sosyal değişim için araç olabileceklerini gösteriyor. Kadının, bedeniyle ne yapacağını seçme özgürlüğü üzerinden oluşan toplumsal algının bugun herkesçe konuşulması, aslında Kim’in suistimal ettiği ve onun bu özgürlüğü elde etmesinin sağlayan feminizm sayesinde kıvılcımlandı.

Onun ilgi çekme faaliyetiyle birçok insan özgürleşmenin, kadın bedeninin objeleştirilmekten çıkmasıyla değil, kadının bedeniyle ne yapacağına kendisinin karar vermesiyle başladığını fark etmesine neden oldu. Günümüzde güçlenen kadın kendini, her şeyden önce tüketim amacı üzerinden tanıyan toplumun eline bırakmaktansa, kendi kendinin ticaret gemisi olmaya başladı.

6_Feminism-has-become-the-ultimate-brand

Günümüz feminizminde çıplaklık politik bir mesaj olarak kullanılıyor

Bu sadece çok fazla ten vücut göstermekle alakalı değil, günümüz feminizminde çıplaklık politik bir mesaj olarak kullanılıyor. Bu daha çok reklamcılık, aracılık ve haklarla alakalı. Bir kadın kendini servis ettiğinde irkiliyoruz, bu da şimdiki feminizme, seçim özgürlüğü için daha çok ihtiyacımız olduğunu gösteriyor.

Belki pazarlama şirketleri kadın erkek arasındaki ücret farkını kapatamaz ya da dünya çapında genç kızlara eğitim veremez fakat insanların bazı şeyleri konuşmalarını, farkına varmalarını ve oturmuş algıları yıkmalarını sağlayabilir.

7_Feminism-has-become-the-ultimate-brand

En son çıkan Always reklamı ise hedefine erişmiş görünüyor. Reklam, emojilerdeki cinsiyetçilik hakkında. Tuttukları istatistiğe göre genç kadınların yüzde 70’i kendilerini ifade etmek için gün içinde bazen emoji kullanıyor. Birleşik Krallık’ta ise 16-24 yaş arası bin kadınla yapılan ankete göre mesaj alıcılarının yüzde 70’i emojilerdeki cinsiyet kalıplarının yıkılmasından yana. Videodaki genç kadınlar, erkekler emojilerin spor yapmaları ve meslek sahibi olarak görünmelerine karşın kadın emojilerin dans eden, tırnaklarını boyayan ve nerdeyse hepsinin pembe kıyafet giydikleri emojiler olması üzerine yorum yapıyorlar.

Sema: İlahi aşka giden yolda bir adım, bir dua dansı

Müziğin, dansın ve bulaşığın hiç bitmediği bir yer gördünüz mü?

İki yıl önce, nasıl ve ne olduğundan emin olmadan arkadaş, eş, dost her sene gidiyor diye yola çıktık Gökçedere’ye doğru. 99 gün boyunca gece gündüz durmadan sema edilen yere Mehmet Rasim Mutlu Kültür Merkezi’ne geldiğimizde ufak bir şaşkınlık oldu bende. Çevredeki çadırlar, farklı kültürlerden insanlar, küçük çocuklar… Çeşitlilik öyle fazlaydı ki! Hemen gönüllülerden birisi gelip -kural olarak bile sayamayacağım- genel adabın nasıl olması gerektiğine dair bilgi verdi. Çantalarımızı yerleştirdik ufak bir odaya ve çadırımızı kurduk. Bir gün kalıp başka yerlere geçmeyi planlarken üç günün sonunda bile ayrılmak öyle zor olmuştu ki…

Üst katta herkesin sema edebileceği, etmeye davet edildiği hatta etmek için cesaretlendirildiği bir alan vardı. Burada canlı müzik ve sema hiç durmadan devam ediyor sadece kişiler değişiyordu. Kimileri saatlerce aşkla sema ediyordu ve ben bakakalıyordum. Sahnenin çevresindeki alanda müziğin ve hareketin verdiği huzurdan uzaklaşmak istemeyenler uyuyakalmışlardı. Müziği dinleyenler, meditasyon yapanlar, Kur’an okuyanlar…

Üst katta tüm bunlar olurken alt katta yemek hazırlığı tüm hızıyla sürüyor, gönüllüler serviste ve düzenin sağlanmasında yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Akşam yemeğinden sonra mutfakta bulaşıklar sürerken alt katta sohbet başlıyordu. Aynı alanda öğlenleriyse müzik terapiyle daha da huzur buluyorduk. Bazen de şaman dansıyla kendi içimizde yeni keşiflere çıkıyorduk.

Bu görsel Hülya tarafından çekilmiştir. Birde Hülya'nın gözünden bakmak için: https://ruhubohcadagezen.wordpress.com/2013/08/29/dum-ask-tek/
Bu görsel Hülya tarafından çekilmiştir. Bir de Hülya’nın gözünden bakmak için tıklayınız. 

Üstelik tüm bunlar sadece bağışlarla gerçekleşiyordu.

Organizasyon Tümata yani Türk Musikisini Araştırma ve Tanıtma Grubu tarafından  gerçekleştirilmekte. Tümata uzun yıllardır dünyanın bir çok yerinde 1 – 3 – 7 – 16 – 40 – 99 gün süren Sema etkinlikleri düzenliyor. Eğer merak ederseniz, bu yılın ilk etkinliği 3 gün – 3 gece olarak 21 – 24 nisan arasında Yalova Gökçedere’de gerçekleşecek.

Peki, sema nedir?

Sema ilahi aşka giden yolda bir adım ve bir dua dansıdır. Kişi birlik hissini kaybetmeden diğer insanlarla birlikte sema eder. Sema aynı zamanda Tanrı’ya karşı duyulan ilahi aşkı simgeler; bu aşk yoluyla insan diğer insanları da sevmeyi öğrenir.*

*Tumata 

XJAZZ Festivali güncellenmiş line up’larını açıkladı

Ülkede yaşanan acı dolu olaylar nedeniyle XJAZZ Festivali organizasyonu iptal olan konserlerle ilgili bir açıklama yaptı ve hem Ankara hem de İstanbul için güncellenmiş line up’larını yayınladı.

Jazz konserleri, 12-17 Nisan tarihleri arasında İstanbul ve Ankara’da eş tarihli gerçekleşecek. İptal olan konserlerin Aralık 2016 tarihinde gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Her iki şehirden birçok sanatçının hali hazırda yakın ilişki içerisinde olması sebebiyle İstanbul ve Ankara’daki Festivallerin programı içerisinde yer alacak sanatçıların belirlenmesi pek de zor olmadı ve Festival’in henüz ilk yılı olmasına rağmen kuvvetli ve kaliteli bir program ortaya çıktı.

İstanbul, Ankara ve ilerleyen yıllarda farklı sürpriz illerin kültür takvimine renk katmayı amaçlayan XJAZZ Festivali, aynı zamanda caz türüne olan ilgiyi kesişen müzik türleri aracılığıyla arttırmayı hedeflemektedir.

XJAZZ @ ISTANB UL

13.04.2016 Çarşamba
Laia Genc & Istanbul Composers Orchestra @ Zorlu PSM Stüdyo
Nene @ Coop
Erkan Oğur “Telvin” & MadenÖktemErsönmez @ Kadıköy Sahne
LAHZA (Mehmet İkiz & Cenk Erdoğan) @ Karga

14.04.2016 Perşembe
Konstrukt @ Coop
Selen Gülün Trio, Önce: ELI @ Karga

15.04.2016 Cuma

Ediz Hafızoğlu “Nazdrave” ft. Elif Çaglar Muslu / Sarp Maden 5 @ Coop
MUTUMUT @ Coop
Barış Demirel @ Kadıköy Yeldeğirmeni
Korhan Erel & Çağrı Erdem @ Karanlık İşler
Richard Dorfmeister @ KLEIN


16.04.2016 Cumartesi

Ah Kosmos! & Soyut Boyut @ Roxy
Stefano Noferini @ Kloster

17.04.2016 Pazar

Istanbul x Berlin Ensemble @ Zorlu PSM Stüdyo

İSTANBUL ERTELENEN KONSERLER
Aralık 2016
Shalosh
Nightmares On Wax
Meute
Martin Kohlstedt
Rodriguez JR. Live
Jazzanova Live feat. Paul Randolph
Grandbrothers
Komfortrauschen
Okcomposer
Christian Prommer & Kelvin Sholar

xjazz festival guncel line up

XJAZZ @ ANKARA

12.04.2016 Salı
MadenÖktemErsönmez @ If Performance Hall

13.04.2016 Çarşamba
Ediz Hafızoğlu “Nazdrave” ft. Elif Çağlar Muslu @ Passage

14.04.2016 Perşembe
Ah! Kosmos @ Noxus
Önder Focan & Şallıel Bros – Funkbook @ eSkiyEni

16.04.2016 Cumartesi
Islandman, Önce: Can Koçlar @ Voodoo Blues

ANKARA ERTELENEN KONSERLER
Aralık 2016
Studnitzky 4tet
Grandbrothers
Christian Löffler
Komfortrauschen
Okcomposer
Martin Kohlstedt
Barış Demirel

XJAZZ Istanbul Facebook Etkinlik Sayfası
https://www.facebook.com/events/945931588793516/
XJAZZ Ankara Facebook Etkinlik Sayfası
https://www.facebook.com/events/1583651475287299/

Acilen önlem alınması gereken hastalık: Milliyetçilik

“Buyrun efendim hoş geldiniz. Buyrun buyrun sizi mekânımızın en güzel yerine alalım. Hoş geldiniz tekrardan. Ne arzu edersiniz?”

Patronun uzaktan yaptığı el kol hareketlerini yanlış anlamış, içeri alma diye kastettiği hareketleri, kapıdan çekil, en kral müşteriler geldi şeklinde algılamıştım. Diğer garson arkadaşın uyarısıyla kalktıklarını görünce büyük bir hata yaptığımı anladım.

Kariyer başlangıcımdaki ilk batırışımın, son olmayacağını anlamam ise uzun sürmeyecekti. 15-20 dakika sonra üç üniversiteli arkadaş gelmiş, biraver söylemişlerdi. Önce biraveri doldurdum. İstememelerine rağmen çevresine buz koyarak onlara güzel bir jest yaptım. Sonra bardakları almak için mutfağa gittiğimde, temiz bardak kalmadığını gördüm. Hemen işe giriştim, evimizdeki usulü burada da uygulamanın hiçbir sakıncası yoktu. Bardakları biraz çalkalayıp servise sundum. İlk işim sayılırdı, çok hevesliydim. Bu yüzden karşılaştığım zorluğa hemen çözüm getirmem yüzümü güldürmüştü. Piyasaya tutunmak istiyordum. Olmadı.

Bardakları servis etmemin hemen sonrasında, arkadaşlardan biri uyardı: “Değiştirebilir miyiz temiz değil bu bardak?” Sonra bir diğeri bardağı havaya kaldırarak (ki bu hareketi patronun da görmesine sebep olmuştu), “Abi bu bardakta sadece bira içiliyor di mi mehehe ehehe?” diye espri yapmıştı. En önemli özelliklerimden biridir: karşımdakini çok iyi anlamadığım durumlarda, sözünü tekrar ettirmek yerine istemsiz olarak abartılı gülerim. Yine abartılı gülmüş, olayı örtbas etmeye çalışmıştım. Çocuklardan da abi ne gülüyorsun bardakları değiştirsene bakışı sonrası, hemen mutfağa koşup hazır olan temiz bardakları getirmiştim. Günün sonuna kadar başka hata yapmamıştım, işi kaptım diye sevinmekteydim.

guvenpark patlamadan

Sonrasında patronun, beni öneren arkadaşa “Oğlum senin arkadaş Çeşme’de, Antalya’da garsonluk yapmamış mıydı ne racondan anlıyor, ne müşteri karşılamayı biliyor” sözlerini söylediğini duyacaktım. Sakarya Caddesi’nde bulunan mekânda çalıştığım o kısa zaman dilimi, yaşadığım en güzel günlerinden biri oluşturmaktaydı. Mesai sonlarına doğru “Hadi sen git otobüsüne geç kalma,” deyip hayatımda kazandığım ilk para olan 20 lirayı vermişti ve her şeyden önemlisi önümüzdeki günlerde seni tekrar arayacağım demişti. Arayan olmadı.

Sevinçten ne yapacağımı bilmiyordum. Koşarak Güvenpark’taki otobüs durağına doğru gittim. Yerimde duramıyordum. Paso denilen saçmalığa sahip olmadığımdan, 2 lirası yola gidecek 20 lira beni epey mutlu etmeye yetmişti. Durakta beklerken, Altay atkımı gören tinerci arkadaşlardan biri yanıma yanaştı: “Vay Beşiktaşlı abim canım abim, şampiyon Beşiktaş 1 liran var mı abim Beşiktaş” demişti. Çok sinirlenmiş ve korkmuştum. Sinir ve korkunun yaratmış olduğu ince sesimle, hafif ağlamaklı “Ne Beşiktaş’ı be ne Beşiktaş’ı doğru düzgün konuş Altaylıyım ben, kocaman armayı görmüyor musun burada?” diye her neyimeyse tinerci arkadaşa atarlanmıştım. “Vay abim çok özür dilerim kafa gidik bende” deyip alkış vurarak üstelik ritmi de doğru şekilde Büyük Altay diye bağırmaya başlamıştı. Gecenin bir yarısı, Ankara’da bir tinerci uçmuş halde Büyük Altay’ı hatırlıyor, biliyordu. Güvenpark’taki o otobüs durağında hayatımın en güzel anlarını yaşıyordum.

O güzel anların hepsini yakıp yıktılar… Kazanan tarafı olmayacak bir savaşın yaratıcıları, ülkenin her yerinde insanları öldürmekle kalmıyor geride kalanları da ruhen çökertmeye devam ediyor. Mücadele etmeye başlamazsak eğer, tabanında milliyetçilik bulunan bu savaşın tarafları, güzel bildiğimiz ne varsa yerle bir edip, insanları, çevreyi, doğayı katletmeye devam edecek. Geriye kalan bizlere düşen görev, birbirine zıt görünen, aslında yarattıkları tahribatlarla birbirlerini güçlendiren bu yapının içindeki her düşünceye, yani tüm milliyetçi düşüncelere karşı mücadele etmek. Özellikle ve en tehlikelisi olan “Benim milliyetçilik duygularım şunları bunları içermiyor” deyip kendini aklamaya çalışanlara karşı farkındalık yaratmak, içinde bulundukları hastalıklı ruh halini tedavi ettirmek.

milliyetçilikKanada’nın Ontario eyaletinde bulunan Brock Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre düşük zekâlı insanlar, ırkçı ve önyargılarla beslenen ideolojileri daha kolay benimsiyor. Psychological Science’da yer alan makale sonuçlarına göre çocukluğunda I.Q. (zeka katsayısı) testlerinde düşük puan alanların, ileride önyargılı olmaya ve basmakalıp ideolojilere inanmaya daha yatkın bir tablo çizdiğini gösteriyor. Araştırmaya liderlik eden Dr. Gordon Hodson: “Araştırma sonuçları bir kısır döngünün göstergesi. Zekâ katsayısı düşük kişiler önyargı oluşturmaya meyilli. Bu da onları, yeniliklere karşı daha tutucu hale getiriyor. Yeniliklere direndikçe de yine önyargılara daha müsait oluyorlar” şeklinde elde ettikleri bulguları değerlendirdi. Hodson, konuşmasının devamında, düşük zekâlı insanların “sistemi ve düzeni” destekleyen ırkçı ve önyargılarla beslenen ideolojilere daha yakın durduğunu, çünkü bunun, karmaşık dünyayı algılamada kolaylık sağladığını ifade etti.

Peki, çevremizde bir milliyetçilik yapan varsa ona karşı nasıl davranmalıyız?

Öncelikle yapılacak ilk şey, anlaşıldıklarının ve hastalıklarının kabullenildiği hissetmelerini sağlamaktır. Anlamak ve kabul etmek çok zor. Süreç sizin için zorlu geçebilir.

milliyetçilik 1Milliyetçi insanlar her zaman olduklarından daha önyargılı ve sinirli olurlar. Bu sinirli ve alıngan ruh halleri içinde insanların ölümleriyle ilgili, “oh gebersin şerefsizler” gibi tümceler kurabilecek kadar akıldan yoksun tutum sergileyebilirler. Böyle tümceler duyduğunuzda, bu akıl ve vicdan tutulması karşısında öncelikle sakin olun. Gereksiz tartışmalardan uzak durun. Söyleyeceğiniz şeyleri zaten çok anlamayacaktır. O yüzden herhangi bir tartışmaya girmek yerine Betrolt Brecht’in köpek balıkları insan olsaydı öyküsünü olabilecek en basit şekliyle ona okuyun. “Köpek balıkları insan olsaydı, yabancı balık sandıklarını ve yabancı balıkları ele geçirmek için kendi aralarında savaşırlardı. Fakat savaşları kendi küçük balıklarına yaptırırlardı. Onlara, kendileriyle diğer köpek balıklarının küçük balıkları arasında büyük bir fark olduğu öğretilirdi” kısmını daha bir vurgulu okuyun. Köpek balıklarının kim olduklarını anlamalarını sağlayın.

Anlamadı mı? İntikam ateşiyle yanıp tutuşuyor mu? Hâlâ aldığı ölüm haberleri ile ilgili, “Kimler ölmüş” sorusu mu aklına geliyor. Kendinize hâkim olun. Albert Einstein’dan yardım almaktan çekinmeyin.

“Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsan ırkının kızamığıdır.”

“Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.”

“Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi…”

“Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir.”

“Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz” gibi sözlerini tekrar tekrar kendisine okuyun, hatırlatın. Dünyanın en zeki insanını olarak bilinen birini referans göstermeniz onu etkileyebilir.

Hiçbiri olmadı mı? Belki de sözlerinize müzikal bir hava katmanın zamanı gelmiştir. John Lennon’un “imagine” parçasını, gördüğünüz her an ona dinletin. Eğer çok umutsuz vakaysa şarkının sözlerinin kutsal bildiği kitaplarda da geçtiği yalanını söyleyebilirsiniz.
 

Hayal et cennetin olmadığını
Denersen bu kolay
Altımızda cehennem yok
Üstümüzde sadece gökyüzü
Hayal et bütün insanların bugün için yaşadığını

Hayal et ülkeler olmasa
Bunu yapmak zor değil
Uğruna ölecek ve ya öldürülecek bir şey yok
Hayal et bütün insanların
Barış içinde yaşadığını

Bana bir hayalci diyebilirsin
Ama ben tek değilim
Umarım bir gün sende bize katılırsın
Ve dünya tek vücut yaşar

Hayal et mal mülk olmasa
Bunu yapabilir misin merak ediyorum
Açlığa ve açgözlülüğe gerek yok
İnsanların kardeşliği
Hayal et bütün insanların
Dünyayı paylaştığını

Bana bir hayalci diyebilirsin
Ama ben tek değilim
Umarım bir gün sen de bize katılırsın
Ve dünya tek vücut yaşar

Kaynak: Qestuka

Nepal’in kutsal dağlarından Amerika’nın yağmurlarına: Zambaktan bir masal

Nazan Aşkalli’ye göre yolculuk dediğin, modern dünyanın vahşiliğine karşı direnen ruhları dünyanın dört yanında arama serüveni… Zambaktan Bir Masal, Aşkalli’nin çöllerden kumsallara, okyanuslardan dağların yalnızlığına, tapınaklarda yakılan mumların arasından geçerek “yeryüzüne yoldaş olsun diye” yazdığı bir kitap. Öyle büyülü ki, elinize aldığınızda hissediyorsunuz yazarın dünyanın dört yanında aradığı direnen ruhları.

Kitabın yolculuğu Hindistan’da başlıyor, Afrika’ya uzanıyor sonra objektifler. Bölge insanından envai çeşit hayvana, bitki örtüsünün şahaneliğinden yazarın masalsı anlatımına bu kitap gerçekten bir harika!

Bazı bazı şiirler de yer alıyor Zambaktan Bir Masal‘da. Yazar Aşkalli zaten kitabının tamamında masalsı bir anlatımı seçmiş. Belki de yalnızca hayvan hapishanelerinden tanık olduğumuz hayvan fotoğrafları ve sadece belgesellerden tanıdığımız yerli insanların yaşantılarına tanıklık etmek eğlenceli ve bir o kadar da özendirici.

Hem hikâyeler anlatıyor bize bu kitap farklı kıtalardan hem de serüvene ortak ediyor bizleri tadını damağımızda bırakarak.

Alıp okumak isterseniz Zambaktan Bir Masal Mona Yayınları’ndan çıktı. Kendini oluşturan 167 sayfanın her biri adeta bir kartpostal, altını çizerek okumayı sevenlere ise bir kötü haberim var: O kadar güzeller ki hiçbir sayfasına kıyamayacaksınız…

zambaktan bir masal 1
Zambaktan Bir Masal‘dan bir kare.

Gökyüzünü yaksam*

Virungalı çocuğun heyecanıyla koşsam
Ne dinmeyen yağmur umrumda
Ne bacağımı yırtan dikenler
Yanardağların eteğinde üşünür mü?
Yaksam gökyüzünü lavları kışkırtıp
Kızıllıkla aydınlansa karanlıktaki köyler
Korkmadan dışarı çıksalar saz kulübelerden
Ürküten geceden kurşun sesleri kaybolsa
Sen gelsen gökyüzünden sonra
Kanatların alev alev
Bir daha kül olmasan
Virungalı çocuğun önü sıra koşsak böyle işte…

*Kitaptan bir şiir…