Ana Sayfa Blog Sayfa 49

Metin Turan’ın yeni öykü kitabı üzerine: Ama Bir Gün Bir Şey Olur

0

“Baskısı 2018 Temmuz’unda yapılan, Metin Turan’ın ilk öykü kitabı ‘Siyah Gökkuşağı’ üzerine yazılan bu metin, bir kitabın ötesinde bir bütün olarak edebiyatın gücü ve etkisini ortaya koyması yönüyle anlamlı. Sınırsızlığıyla yolları, yılları aşıp köprüler kuran; sese, resme, fotoğrafa dönüşüp sözcükleri kanatlandıran ve nihayet bizi bizle buluşturup kucaklayan, sarıp sarmalayan, etkilemekle kalmayıp değiştiren edebiyata şükranla… Jacques Ranciére’in ifadesiyle; zamana sahip olmayanlara, dil dışında kalmışlara ses, söz, yazı sunan edebiyata; alkışlarla…”

Sevgili Metin,

Bunca yıl geçmişken öykülerin aracılığıyla da olsa sesini duymak beni hem heyecanlandırdı hem de duygulandırdı. Birçok kişi gibi ben de nerede, hangi durumda olduğunu, gözünün durumunu öğrenmiş oldum. Bir çırpıda da “Siyah Gökkuşağı”nı edinip okumaya başladım. Okudukça da seninle paylaşma isteğim arttıkça arttı. Amacım yazdıklarını değerlendirmek değil, cümlelerinin bende yarattığı duyguları paylaşmak arzusu sadece. Belki bu sayede seni göremesem, sesini duyamasam bile görüp duymuşçasına bir özlem giderme olur dedim kendi kendime. 

Röportajında da sık sık vurguladığın gibi bizim dışarıda neredeyse teslim olduğumuz, uyumlu olduğumuz verili zamanı evirip çevirmiş, eğip bükmüş ve fizik dışı boyutunun kendine özgü zamanı haline getirmişsin. Öykülerinin hemen hepsinde bu zamanın geçmiş şimdiki gelecek halleri, düşünce sınırlarımızın ötesinde duygu halleriyle bezeli.

Pek çok öykünde ama özellikle Siyah Gökkuşağı’nda hikâyenin içine direkt değil, yavaş yavaş giren bir anlatımın var. Bu da okudukça merak duygusunu besliyor. Sık sık yaşadığım gibi, gecenin bir yarısında aniden uyanmış ve yatakta dönüp dururken, sabahın altısında elime aldım kitabını. Senin de vurguladığın “sessizliği” kendimce yaşarken “iyi ki uyuyamamışım” dedirten bir sürpriz gibiydi ilk öykün.

  “Bir saat sadece bir saat değildur hapishanede…” Onlarca filozofun, düşünürün elinden değil de, hapishane memurunun güngörmüşlüğünden duymak böyle bir cümleyi, o cümlenin anlamını başka bir boyuta taşımış; salt güzel bir cümle olmaktan kurtarmış. Bu boyutun sadece dörtduvarla sınırlı olmadığını anlıyor insan okudukça. Okudukça cümleler mahpusluktan çıkıyor, “yaşamak” isteyen herkesin cümlesine dönüşüyor: “Aslında bu lanet yerde, bir şekilde seni hayatla buluşturan hatta seni hayata bulaştıran her anı değerlendur evlat…”,”… yağmurda ıslan. Karda biraz üşü. Biraz güneş yaksun seni…”.

“Ufak bir adımımın yankısıyla sessizliğin o anki büyüsü bozulacak diye adımlarımı erteliyordum.” diyor öykündeki mahpus. O mahpus hayalimde önce sen sonra tanıdık tanımadık birçok insan yüzüne dönüştü. Şu “dışarısı” denilen koca dörtduvar içinde bir o yana bir bu yana savrulurken koşaradım, nefeslerimiz tıkanırken bu koşuşturmacada, sessizliğin büyüsünü yaratmak mümkün mü acaba? Sessizlik, tıpkı yalnızlık gibi bir ihtiyaca dönüşebiliyor bazen. Hapishane Çağı diye bir kitap okumuştum. “Yalnızlığın” içine sürüklendiğimiz değil, ihtiyaç duyup kullanabildiğimiz, kendimize ait bir tasarruf olması gerektiğini söylüyordu özetçe. Öykündeki mahpusun, bu tasarrufu yaratma sürecine de tanık oluyor insan hikâye sürdükçe; tüm hırpalanmışlıklarına rağmen.

 Şist… şşiişştt… Benim abim!” diyerek mahpusa seslenen Yurtsuz Selim, bugünün insanlığın “alabildiğine yorgun, alabildiğine kırgın, alabildiğine küskün, ezik ve alabildiğine kanayan, kanatan” yanı gibi hikayeye dahil oluyor; her birimizin bir yanı gibi. Vücudundan ter boşalması yerine, vücudunun ter boşaltması, sadece bir cümle oyunu değil, Selim’i tarifleyen bir cümleye dönüşmüş. “Ne olur bana güzel bir şey söyle!” derken Yurtsuz Selim Mahpus’a, keşke biz de kaldırabilsek başımızı gökyüzüne, yaratabilsek ve değdirebilsek gökkuşaklarımızı birbirimizin hırpalanmış, küskünleşmiş içlerine.

Daha ilk satırlarla birlikte, nedense Turist Ömer filmlerinden fırlamış bir Sadri Alışık tavrıyla ve sesiyle girdim “Bir Çay Daha Alayım O Zaman” öyküne. Kaçıp kovalamaca, helikopterler, sis duman arasında nefes nefese haller içinde hikayene dahil olurken Ender, Leydi Meydi ve trans Ceyda bu dehşet haline hiç de aykırı kaçmayan bir mizahi dil ise sürükleyicisi oluyor hikayenin. Şehir ise, içinde türlü insanların ve hallerin yaşandığı değil, basbayağı yaşayan bir şehir olarak merkezde duruyor. Evin kapısı bile yaşıyor: “Evin zavallı kapısı hala dövülüyordu.” Hikâyenin kahramanı bir “sıradışılık” içinde şaşkın ördek durumundayken ve “öteki” birinin karşısında halden hale girerken, tüm bu saftirik halleri Sadece “kâbusla” nitelendirilseydi, onu yaşayanın değil okuyanın da önyargısı işler hale gelebilirdi. Sadece  ”rüyayla” nitelendirilseydi, bir çelişki iki satırda kolaycılıkla çözümlenmiş gibi olabilirdi. Oysa kitaplar devirmiş birçoğumuz “öteki” olana karşı hala çelişkilerle doluyuz; tıpkı hikâyenin kahramanı Ender gibi. Ender’in kendine sorusu da çelişkisindeki yerini buluyor: “Hala inanamıyorum. Rüya mı yoksa kâbus muydu bu?” Ender bir zamanlar Adanalı Nejat olan Ceyda karşısında kalın kafalılığını, “erkek”liğini “Bir çay daha alayım o zaman!” diyerek kırmaya çalışırken, “umarım” dedim kendi kendime, “şekerli ya da şekersiz çaylar içeriz karşılıklı her ‘öteki’ denilenle.” Belki o zaman hayatı da Sadri Alışık sesiyle ve keyfiyle karşılarız.

Hayatımızdaki ötekileri sadece farklı milliyetler, azınlıklar, mezhepler, cinsiyetler olarak bırakmamışsın öykülerinde. Bugün kaba sabalıkla, güvensizlikle, korku ve kuşkuyla, çıkarcılıkla örülü hale gelmiş ilişkilerimiz çok uzak olmayan geçmişimizin nezaketle, anlayış ve paylaşımla, karşılıksız yardımla, şefkat ve vefayla ifadesini bulan dostluklarını, komşuluklarını ezip geçmiş durumda. Öykülerinin neredeyse tamamında artık öteki haline gelmiş güzellikler, asaletli bir dille önümüze seriliyor:

“Burda Hayat Var”da Emekli memur Vedat Bey, yitirdiği eşi Maide’yle hala sohbetler ediyor bu “ötekileşmiş” yaşamında. “Hayat” kanat çırpıyor ve Maide daha çok hayat buluyor Vedat Bey’in zihninde, yüreğinde.

“Eskiden Leylak Kokardı Evleri”nin Çınarlı Sokak’ında “içi dışı bir zamanlar fulya, altın sarısı zerrin, sümbül, şebboy, begonya, fesleğen ve menekşe, akşamsefası ve kasımpatılarla bezeli bu evlerden ikisine de bahar mor salkım ve leylaklarla gelir; çiçekli kokular tüm sokağı sarardı. Sokakta boylu boyunca çocukların baharlı kahkahaları yankılanır; kemerli, basamaklı kapıların gölgesinde âşıklar öpüşür; çınarın altında kahve höpürdetip söyleşenlerin kahkahaları, pencereden pencereye bağrışan kadınların sesine karışırdı” Daha çocukluklarında birbirlerini koruyup kollayan Aynur’la Madam Eleni, kazandıkları bu görgüyü ilerleyen yaşlarında da adeta inatla sürdürüyorlar. Yaşamın asaletli hali öykülerinin dilini de sarıp sarmalıyor. Bazen de dinamik bir film tadında okutuyor kendini. Madam Eleni’nin evden çıkıp Aynur’a gitme süreci sanki tek planlık bir film karesi gibi anlatımına yansımış. 

Benzer dinamiklikteki anlatım dili “9 No’lu Gişe”de de kendini gösteriyor. Öykünde ele aldığın ofis yaşamının tasvirinde, tıpkı hayatlarımız gibi hızla, soluksuz bırakırcasına akıyor kelimelerin; uzunca bir süre noktasız, duraksamadan. Sanki bir şarkının sözlerini es geçip sadece müziğini dinler gibi öykün okunan değil dinlenen oluyor adeta.

Asıl olarak detaylar değil midir hayatımızı özet olmaktan, cv’lere sığdırmaktan kurtaran? “Ense Traşı”nda iş görüşmesine yetişmeye çabalayan delikanlının paniği, ayaküstü girdiği berber dükkânında sakinleşiyor, dinginleşiyor, nefes buluyor. Çok şeyin rahatlıkla konuşulduğu berber dükkânı, fabrika, devlet dairesi, atölye, ofis yaşamlarının ve yollarının kaosundan çekip çıkarıyor delikanlı gibi bizleri de; içtenliğin dünyasına sokuyor.

Öykülerinde yaratmış olduğun ve öz benliğinle sarmaladığın kendine özgü zaman ya da zamansızlık “Tozu Gitsin Yalnızlığımın”da olduğu gibi okuru da çekiveriyor içine. Bildiğimiz zamanla birkaç dakikayı geçmeyecek bir süre, önceki yaşanmışlıkların izleriyle dolu ayları yılları içeriyor. Hesap kitapla dolu zihnimize rağmen, hele ki niyetliysek, kendi sokağımızın yalnızlığına içerleyip, “bu kez de yüksek sesle Merhaba!” diyebiliriz biz de in cin top oynayan Kuş Sokak’larımızda. “Kirloş’un Aynası”ndaki gibi biz de bir köpekle sahibi olma güdüsüne girmeden sevgi akışında olabiliriz. “Mavili Beyazlı”da olduğu gibi savaşın ve tükenmişliklerin dünyasında biz de çocukluk hallerimizin saflığından yararlanıp yeniden yaratabiliriz iç dünyalarımızı. Biz de kendimizle ve geçmişlerimizle konuşmayı becerebilir, bugünümüze ve yarınlarımıza umutla bağlanabiliriz.

Kişisel geçmişimizi yalnızca yaşımız kadar geriye giderek açıklamak, zihinsel bir hastalık gibi geliyor bana. Albümlerimizin bile evimizin hangi köşesinde olduğunu unutmuşken, eski ve soluk fotoğrafları “Benim Avare Gölgelerim” diye tanımlamış olman, köklerimize muhteşem bir saygı duruşu gibi… Hayatlarımız, “öldüğümüz zaman pazara düşmesin” diye, solgun fotoğrafların arkasına düşülen notlarla zaman bu biçimde birbirine “teyellenirken”, öykünün dili gene yüreğimizi sarıyor.

“Ölemeyecek kadar yaralı” haller içindeyiz. Ya ellerimiz kulaklarımızda kalacak ve “çayı tazeleme” gücünden yoksun bırakacağız kendimizi, ya da “Bir Çay Daha Alacağız O Zaman” O zaman hayat senin öykülerindeki unutulmuş kadim bir lisan gibi yalansız bir dilden akacak.

Sevgili Metin, ellerine sağlık öykülerinle kurduğun hayatlar için. O hayatlarla okuyana bir şeyler anımsattığın için.

Şimdi merakla “Her İnsan Bir Zamandır’ın yoluna koyulacağım. Ne yalan söyleyeyim, hiç de kaygı duymuyorum gecenin bir yarısı sıçrayarak uyanıp sabahı dar etmekten, koskoca bir roman bekler durur yanıbaşımda.

Seni özlemle, hasretle, sevgiyle kucaklıyorum canım arkadaşım.

05 Ağustos 2020 /  Latif TİFTİKÇİ

Bourgeois’in Ağlarından Heykele Bakmak

Günümüze yakın karasularında, konusu rahatlıkla ciltler doldurabilecek, Dünya’nın kitaplara sığmaz gerçekliğinin otobiyografik bir parçası olarak da okunabilecek heykel deryasına ağlarımı bırakıyorum. Bereketli bir gün, ağı çektiğimde içinden heykelin üç güzeli çıkıyor. Sanatın izleğinden bakıldığında birbirinden bağımsız varoluşların, bağımlı oldukları; çağın, zamanın, coğrafyanın, toplumsal yapının, ekonomik ilişkilerin sonucu oluşan konjonktürün sularında, bir görünüp, bir kaybolan yakamozlar gibiler. O halde diyorum, “ağı çekmeli ve onları içinde yüzdükleri ışıltılı sulara yeniden bırakmadan önce imgelerle, sözcüklerle avımı tamamlamalıyım.

Ait oldukları denizden koparılırken, güçlü kuyruk darbeleriyle bana sirenleri ya da denizkızlarını değil Moby Dick’i hatırlatıyorlar. İlk doğanları Camille Claudel, ağın içinde delice çırpınıyor. Bana imgelerin diliyle konuşmayı bırakıp gerçeklerden bahsetmemi söyleyen ise Kollwitz. Bunları boş verip, ağı çekmemi ve sözcükler okyanusuna yelken açmamı fısıldayansa Bourgeois. Hepsine kulak veriyor. Denize çarpan kuyruklarının çıkardığı rüzgârda pupa yelken ilerliyorum.

Kadının ve Kadınlığın Seyri

Toprak Ana kültünden resimde sadece bir seyir nesnesi olarak konumlanmış kadın gerçekliğine evriliyoruz. Bu gerçekliği aşarken heykelde Bourgeois’in Kırılgan Tanrıça yapıtında adlandırdığı kırılganlığı bırakmıyor. Duyguların gücüyle beslenen doğal geçişkenlik ve aynı zamanda organik bir oluşun yakın geçmişte sabit bir form olan heykelde yansıması.

Bu üç kadının sanat serüvenine tanık olmak, aşkın gücüyle sanatın içinde kendisine biçilen rolden çıkmaya cesaret eden Claudel’i, cephelere sürülenlerin yerini dolduran kadınların bir daha asla dönmemecisine ayaklarının üstüne bastıklarında bunu bir yakarış, tutunma, hakkını teslim etme ve el uzatabilme gücüyle başka bir boyuta taşıyan Kollwitz’i, kendi var oluşunu başka dişlilerin ızdırabıyla kimliksizleştirilmeye çalışanlara ses vererek devam ettiren Bourgeois’i görünür kılıyor.

Geleceğe Uzanmak

Sanat tarihi aynı zamanda tarih okumanın farklı bir biçimini sunmasından dolayı da etkileyici bir malzemedir. İlkel Çağda temel dayanaklarını var etmek için günlük yevmiyesini kazanma uğraşındaki zanaatkarlardan Rönesans’ta rüştünü kabul ettiren sanatçılara uzanan zorlu, uzun, grift yola bakınca bu serüvenin günümüze yaklaştığında bin yılları birkaç yüzyılda cebinden çıkardığı görülür. Bu görünürlükte en belirgin değişim de kadınların varoluşlarıyla ilgilidir.

Bourgeosi’in Anne adlı eseri, Guggenheim Müzesi’nin bahçesindeki altı metrelik dev örümcek, paslanmaz çelik ve bronz gövdesinin altında taşıdığı mermerden yapılmış yumurtalarıyla, gelecek inşasının doğayla bağını sembolize ettiği şeklinde okunabilir. Bu eser, kendinden kendini doğuran sanatın, dünyanın atlaslara sığmaz güzelliğine katılan bütünsel bir statükodur. Aynı zamanda geleceği bir örümceğin ağ kurarkenki içgüdüsüyle örmeye işaret eden hayranlık uyandıran bir temsili sunar.

Bitmeyen Tarih

Bu üç kadın ve heykelleri, imgesel, hayali, bir o kadar da gerçek bir hikâye olarak sunulan sanat tarihinde, adları, kaldırım taşları altına gizlenmiş yıldızlar gibi gizlenmeye çalışılmış diğer hemcinslerinin de serüvenini aşikâr kılacak cinsten bir bütünlük sunar. Rönesans’la başlayan uyanışın girift yansımaları, aşkla vücut bulan Claudel heykellerinden Kolwitz’in kana susayan dişlilerin kurban aldığı oğluna saygı olarak yaptığı kadın ve erkek heykellerine ve oradan günümüze çok yakın zamanlara imgesel yansımalara taşınıyor.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle, ağlarımı yeni yazılar için yeniden sulara bırakıyorum.

Uçucu Bedenler / Ayrıcalıklı Terimden Farklı ve Öteki Olarak; Cinsel Fark

0

Yerçekimi kuvvetiyle bedenlerimizin yeryüzüne sıkıca bağlandığı kozmik düzende Uçucu Bedenler nitelemesiyle karşılaşmak önünüzde sonsuzluğa doğru uzanan okyanusa ayaklarınızı sokma isteği uyandırıyor. Merakınız öyle bir noktaya geliyor ki yüzme bilmediğiniz halde tüm bedeniniz okyanusun içinde, suyun kaldırma kuvvetini, bedeninizi yeryüzüne bağlayan çekim kuvvetine karşı (rağmen) deneyimlemeye başlıyorsunuz. Yüzmeyi suyun kaldırma kuvvetinden dolayı değil bu karşıtlığı merak edip, anlama isteğiyle gerçekleştirmek istiyorsunuz. Bir de işin “uçma” kısmı var. Yerçekimine maruz kalan bedenimizin uçuculuk kavramıyla nitelenmesi bizi ilk etapta merak okyanusuna soksa da kafalarımızı gökyüzüne doğru kaldırmamıza sebebiyet veriyor.

Uçucu Bedenler / Bedensel Bir Feminizme Doğru kitabı için düşünmeye ve üzerine yazmaya ısınmaya çalışıyorum. Ki -kitap üzerine düşünme- tarafında daha fazla kalma isteğimi hemen belirtmek isterim.  Böyle bir kitap için önce ayağa kalkmam, adım adım yürümeye başlamam, sonra kaslarımı ısıtmak adına bazı bedensel hareketleri yapmaya başlamam gerektiğinin de farkındayım. Herhangi bir müsabakaya hazırlanır gibi. Fakat dimağımı da aynı şekilde hazırlamam gerektiğini biliyorum. Düşünme tarafını uzatmak istemem bu yüzden ağır basıyor. Çünkü bir kitapla karşı karşıyayım. Bedenimi, bedenlerimizi, cinsel kimlikleri olan, cinsel farkları olan bedenlerimizi yazan bir kitapla.   

Bir Elizabeth Grosz kitabı olan Uçucu Bedenler ilk olarak arka kapak yazısıyla merakımı cezbetti. Fakat bundan önce Grosz’un kitabın Giriş Ve Teşekkür bölümünde kitap ile ilgili dikkat çekmek istediği noktayı alıntılayacağım: “Bu kitap bedeni çeperden alıp, incelemenin merkezine çekecek ve böylece bedenin öznelliğin ana “maddesi” olarak kavramasını sağlayacak bir yeniden düşünme çalışmasıdır.” Bedeni çeperden almak ve yeni bir düşünce çalışmasıyla yeniden var etmek! Heyecan verici gerçekten. Ama bitmedi. Arka kapağa geçelim. Bendenizin üzerinde okyanus ve gökyüzü çağrışımları yapan, “uçucu beden” nitelemesinin doğmasına sebebiyet veren, merakımı kamçılayan bir tanımla     -kendisini hiçbir zaman doğrudan tartışamadığımız bir şey hakkında- olduğu bilgisini veren arka kapak paragrafı şöyle: “Bu kitap, aynı zamanda, kendisinin doğrudan tartışmadığı bir şey “hakkında”. Bu kaygan ve muğlak terimin tüm zengin titreşimleriyle birlikte, bu kitap cinsellik “üzerine”. Bu terimin, kitap kapsamında ilgilenilen meseleler bağlamında geçerli olan en az dört farklı anlamı var.”

Burada kesiyorum. Ki paragrafın devam eden kısmında cinselliğin dört farklı tanımı sıralanmakta. Ben ilk üç maddeyi atlayıp dördüncü maddeye ışınlanacağım. İlk üç madde o kadar tanıdık, bildik, kurulan düzenin “normal” olarak nitelendirdiği, bizlere de “Olması gereken normal bu!” dayatmasıyla kabul ettirdiği cinsel öğretilerden, tanımlardan, deneyimlerden oluşmakta ki, sıkılmış olmanın ve yeni olanın heyecanıyla dördüncü maddeye ışınlanmaya hızla “yöneliyorum”: “Ve dördüncü, cinsellik çoğunlukla, öznelerin arzularının, farklarının ve bedenlerinin haz arayışlarının belli biçimleri olduğunu belirten bir dizi yönelime, konumlanmaya ve arzuya işaret eder.”

Evet, şimdi Elizabeth Grosz tarafından yazılan Uçucu Bedenler / Bedensel Bir Feminizme Doğru kitabı incelemesine geçelim mi? Buyurun lütfen.

Bedeni Yeniden Düşünmek

Bir konu ile ilgili, özellikle betonu dökülmüş, temeli atılmış, kolonları ve kirişleri tamamlanmış konular ile ilgili, tüm bilgileri revize etmek zordur. Tekrar başa dönmeniz, tüm ayrıntıları tekrar incelemeniz, metnin önemli sayılabilecek yerlerini silmeniz, daha iyi savlarla yeniden yazmanız gerekebilir. Herkesin yeltenmek istemeyeceği, belki ufak birkaç değişiklikle “yeniden revize ettim” diyerek “aynı” bilgiyi dimağınızdaki ezberin üstüne ekleyebileceği böyle bir duruma Uçucu Bedenler kitabında maruz kalmıyorsunuz. Şunu çok iyi biliyoruz; bedenlerimizin hayranlık uyandırıcı, tapınma nesnesine dönüştürüldüğü (Spor yapma, fit görünme, sağlıklı yaşam, uzun ömür vb.) günümüz dünyasında beden dili, beden felsefesi, beden psikolojisi, beden sağlığı başlıklarıyla okuduğumuz metinler birbirinin aynı ve su buharı misali son derece uçucu. Bununla beraber Uçucu Bedenler vasıtasıyla yüzeyselde kalmayıp, derine dalmayı düşündüğümüzde, aslında beden konusunun felsefe, psikoloji ve feminist teorilerde hala ve halihazırda kör nokta olmayı sürdürdüğü gerçeğini okumak zihin açıcı yepyeni bir düşünce deneyimi. Özellikle de “doğrudan tartışmadığımız” cinsellik, cinsel fark üzerine yüzleştirme deneyimi tartışılmayacak derecede farklı bir düşünce olanağı sunmakta.

Beden, “… ayrıcalıklı terimden farklı ve öteki olandır.”

Çağımızda bedenimize bu kadar tapınmamıza ve buna karşılık bedenin kavramlar karşısında hala kör bir nokta olarak konumlanmasına karşı gelecek şekilde  farklı ve öteki olma tanımı yapılması beden ile ilgili önümüzde yepyeni düşünce koridorları açmakta.  Elizabeth Grosz feministlerin ve filozofların, insanı, karşıt görüşlerden yola çıkarak tanımlanan bir varlık olarak gören bakışını paylaşarak, -yani zihin ve beden, düşünce ve uzam, akıl ve duygu, psikoloji ve biyoloji- terimler arası meseleyi zorunlu bir hiyerarşisi olarak algılansa bile insan varlığın böylesine bir çatallanma eşliğinde bütünüyle kapsayıcı olamayacağını, buna istinaden de tarafsızca bölünemeyeceğini söylüyor. Elizabeth Grosz, “Beden, bu yüzden, zihin olmayandır, ayrıcalıklı terimden farklı ve öteki olandır.” (Sayfa:29) dedikten sonra, “Beden pahasına zihni ayrıcalıklı kılmayı reddeden bir felsefe geliştirmek, Nietzsche’nin keşfettiği gibi, felsefi girişimin karakterini toptan değiştirecektir ve büyük olasılıkla, beden, başka bilgi biçimleri için de yok sayılan koşul olduğundan, bu değişiklik onlar içinde geçerli olacaktır.” (Sayfa:49) diyerek beden üzerine şahane, yepyeni bir yeniden düşünme izleği oluşturuyor.

Yeniden düşünme izlekleri eşliğinde Uçucu Bedenler’in yazılmasının en önemli dürtüsüne geçmek istiyorum. Doğrudan tartışamadığımız “şeye”: Cinsellik, cinsel fark, bir kavram olarak cinselliğe ve cinsellik “üzerine” bir dizi yönelim, konumlanma ve arzuya…

Hareketli, zengin titreşimli, uçucu bu tanımlamalar cinsellik ile ilgili olan her şeye ne kadar uyuyor, öyle değil mi? Elizabeth Grosz, cinsellik teriminin dört farklı anlamı üzerine duruyor: Birincisi, psikanalitik bir değerlendirme olarak bir özneyi bir nesneye yönelten cinselliğin bir dürtü, bir implus veya bir tahrik olma biçimi olarak anlaşılması. İkincisi, cinselliğin bedenleri, organları, hazları ile orgazmı içeren bir edim, bir dizi pratik veya davranış olarak anlaşılması. Üçüncüsü, cinselliğin bir kimlik olarak anlaşılması. Ve dördüncüsü, -benim için de yeni bir söz söylemesi, düşünme biçimi oluşturması açısından- en önemli madde olarak cinselliğin çoğunlukla, öznelerin arzularının, farklarının ve bedenlerinin haz arayışlarının belli biçimleri olduğunu belirten bir dizi yönelime, konumlanmaya ve arzuya işaret etmesi açısından anlaşılması.

Elizabeth Grosz –cinsel fark- adına bütün bu tanımları bir araya getirdikten sonra, “cinsellik verili sınırlar içinde tanımlanmaya direnir” tespitinde bulunuyor ve Uçucu Bedenler’in nirengi noktasını oluşturur nitelikte bir dizi tespitle devam ediyor: “Önceden belirlenmiş alanlarda kalmayı reddeder, kendisine ait değilmiş gibi görünen alanlara sızar. Bir dürtü olarak, tüm diğer alanları arzu yapılarıyla sarar. Arzu etmeme arzusunu ya da dini nedenlerle cinsel ilişkiden uzak durmayı dahi cinselleştirir; Freud’un yüceltme olarak tanımladığı mekanizma sayesinde görünüşte dürtü ile ilişkili olmayan etkinliklere sızar, her etkinliği kendi tatmin arayışına dönüştürebilir.”

Uçucu Bedenler’in bilgi dağarcığımın içine sızıp şimdiye kadar öğrendiğim ne varsa her şeyi ters-düz edişi, daha doğrusu bir kavramla ilgili okuyanı yeni bir düşünceye sevk etme biçimi, ezber bozması, bu anlamda izlediği yol ve açtığı yeni düşünce koridoru heyecan verici.

Bu heyecanla devam etmek istiyorum.   

İçten Dışa – Dıştan İçe

Öncelikle üzerine ne söylenirse söylensin, hakkı teslim edilip, birçok araştırmaya konu edinilse de, çeşitli sebeplerle baskı altında tutulan bedenin ruhsal içi ile ilgileniyor Grosz. Tabii ki psikanaliz boyutuyla ve ruhsal topografiler eşliğinde. Freud’un beden üzerine imgeleri, algılama biçimi, öne sürdüğü kavramlar önemli bir veri Grosz için. Şimdiye kadar beden ile ilgili içten dışa doğru sunulan bu verileri çok iyi özümseyerek bizlere aktaran Grosz tabii ki dıştan içe doğru olanı da irdeliyor. Grosz bunu yaparken kitap boyunca uyguladığı, konu edindiği savlarla ilgili tam karşıtında duranı masaya yatırıp inceleme kolaylığı yaratma yerine  yeni düşünme alanları yaratmayı tercih ediyor.

Öznenin bedeniyle ilgili bir içe yansıtma mekanizması kullanması Grosz için yeni bir düşünme deneyimi çünkü, dıştan içe gerçekleşecek olan bu düşünme alanında Grosz; Nietzsche, Foucault, Deleuze, Lingis yapıtlarını inceliyor ve bedeni toplumsal bir nesne olarak ele alıyor.  

Dıştan içe varoluşta toplumsal bir nesne olan beden ile ilgili en çok ilgimi çeken başlık Bir Yazı Yüzeyi Olarak Beden oldu. İlkel bedenin işaretlenmesi veya yaralanarak iz bırakılması Batı toplumların kendini beden üzerinde ifade ediş biçimi dövme ile karşılaştırıyor bizleri. Elizabeth Grosz, Alphonso Lingis’in Taşımalar: Eros ve Kültür yapıtının Yabanlar bölümünde bedeni libidinal ve erojen yoğunlukların yüzeyi olarak, yazımın bir ürünü ve toplumsal normlar, pratiklar ve değerlerle daha çok yazılmaya ve yeniden yazılmaya açık bir malzeme olarak ele aldığına dikkatimizi çekiyor. Bedeni bin bir çeşit ifadenin yüzeyi olarak kullanmak ve bunu yazı vasıtasıyla yapmak konusuna Grosz’un bakmak istediği açı ve izlediği yol yine düşünce kaslarımızın doğru çalışmasına sebebiyet veriyor.

Cinsel Fark / Bedensel Feminizme Doğru

Elizabeth Grosz akademik metinlerde, felsefi metinlerde, femininst manifestolarda, söylemlerde şimdiye kadar yazılan savlarla, tezlerle konunun ele alınış biçiminin dışına çıkmak istiyor. Başarıyor da. Fakat bu başarısını sağlamlaştırabilmesindeki en önemli unsur, dışarıya çıktığı halde odakta kalmayı gerçekleştirebilmesinde. Klasik beden söyleminin, klasik zihin söyleminin, düşünce söyleminin ve bunların yaratığı cinsellik tanımının odağından ayrılmadan fakat tüm bu klasik tanımlara ayrı “düşerek” Uçucu Bedenler metnini yaratıyor. 

Elizabeth A. Grosz, Avustralyalı bir filozof, feminist teorisyen ve ABD’de Duke Üniversitesi’nde Jean Fox O’Barr Kadın Çalışmaları Profesörü. Şunu söylemek gerekiyor, Uçucu Bedenler gibi kitaplar birkaç ayda veya birkaç yılda yazılmıyor. Uzun zamana yayılan bir alt yapı ile kendini yetiştirme ve öğrenmeye hiçbir zaman ara vermeksizin geçirilen zamanlardan sonra  ortaya çıkıyor. Elizabeth Grosz’u takip edeceğiniz akademi yazarları arasına alabilirsiniz gönül rahatlığıyla.

NotaBene Yayınları, Ouerr Kavramı, Kaos GL ve Çeviri Üzerine

Kaos GL & Notabene Yayınları’nın ortaklığında hazırlanan, Uçucu Bedenler / Bedensel Bir Feminizme Doğru kitabı Queer Teori kapsamında yayınlanan kitaplar arasında üçüncü kitap. Birincisi; Annamarie Jagose kitabı olan Queer Teori Bir Giriş. İkincisi; Kevin Floyd kitabı olan Queer Marksizme Doğru – Arzunun Şeyleşmesi.   

NotaBene’nin Queer Teori odağında başlattığı  serinin içerik odağını yayınevinin tırnak içi açıklamasını aynen alıntılayarak yapmak istiyorum.  “Queer kavramının, yurt içinde ve yurt dışında teori ve pratikte yaptığı sıçramaya ve queer kavramıyla ilişkili var olan ya da ortaya çıkabilecek mikro politikalara temas etmeyi hedefleyen bu seri, queer teoriyi LGBT’lere özgü bir kimlik politikası olmanın ötesine taşıyarak teorileştirmeyi de sorgulamanın peşinde olacaktır. Queer Teori ile iktidar, marjinallik, ayrıcalık ve normativiteyi ele alan diğer sosyal ve kültürel teorilerarasındaki ilişkilere ya da anlaşmazlık noktalarına odaklanacak olan bu eserler, eleştirel ırk ve kimlik teorileri, antropoloji, Marksizm, Anarşizm, Postyapısalcı Teori, Feminist Teori, erkeklik çalışmaları, güncel sanat ve görsel kültür teorileri Queer kavramının kapsamına giren her türden metinle kesişecektir.”

Yayın dünyamız adına, akademi düzeyinde araştırma kitaplarının okuyucuya ulaşması adına, bu türde kitapların yeni oluşmakta olan edebi anlayış, görüş ve algılarına kapıları ardına kadar açacak olmasının katkısı yadsıyamayacağımız kadar değerli olacak. NotaBene/Kaos GL Seri Editörü Aylime Aslı Demir’e ve arkadaşlarına böylesine nitelikli bir seriyi yayın dünyamıza kazandırdıkları ve okuyucuyla buluşturmayı başardıkları için teşekkür etmek istiyorum.

Uçucu Bedenleri okumamızı sağlayan çok önemli bir etken olarak Kevser Güler’e çeviri için teşekkür ediyorum. İçinde akademik terimleri barındıran, anlatımını bunun üzerine kuran, henüz kapı aralıklarından bakmakla yetindiğimiz anlatımları dilimize aktarırken arkeolog titizliğiyle çalıştığı ve çalışmasını okuyucudan esirgemediği belli olan Kevser Güler, bu çok güzel metnin bize ulaşmasında önemli aracılardan biri oluyor.

NotaBene’nin Queer Teori odağında başlattığı serinin takipçisi olun lütfen. 

Fotoğraflar: Yannick D’orio

Süt neden masum değil? | Video

0

Bugün normal olanın ve aşırının nasıl göründüğünü ve ne sanıldığını sorgulayacağız. Bugün öğrendiklerimizi unutmak için bir ders niteliğinde. Bunun için en iyi yol şimdiden başlayıp geçmişe, başlangıca doğru bir yolculuğa çıkmak.

Peki bir bardak süt kadar sevimli ve gündelik olanın normalliğini ve faydasını sorgulamanın en iyi yolu nedir?

Sütün kaynağı bir sır değil: İnekler. Fakat bu sütün marketlerdeki reyonlardan geldiğini düşünmek kadar yetersiz. Birçoğumuz ineklerin sağılmak için varolduğunu düşünerek büyüdük. İneklerin sürekli süt ürettiğini hatta onları rahatlatmak için sağılmaları gerektiğini düşündük. Haydi bir dakikalığına buna sorgulayarak bakalım. İnekler memeli hayvanlardır, tıpki bizim gibi. Ve memeli hayvanlar sadece bir sebep için süt üretir: bebeklerini beslemek. İnekler bebeklerini dokuz ay karınlarında taşır, tıpkı bizim gibi. Bebeklerini beslemek için süt üretirler, tıpkı bizim gibi. Ve bebekler sütten kesilince süt üretmeyi bırakırlar, tıpkı bizim gibi. Yani insan tüketimi için süt üretimini sürekli hale getirmek adına hamile ineklere sürekli ihtiyacımız var.

Süt endüstrisinde inekler tekrar tekrar döllenir. Ki bu tecavüz etmenin kibar halidir. İnek yavrusunu doğurduğu zaman, sütümüzün yolculuğunda bir engel daha ortaya çıkar. Sonuç olarak bebekler, annelerinin sütünü içer. Bu yüzden bizim sürekli süt ihtiyacımızı karşılamak için bebekler doğar doğmaz annelerinden ayrılmak zorundadır. Süt endüstrisinde meydana gelen şey tam olarak budur. Eğer yavru erkekse, et çiftliğine gönderilir. Burada bağlanır, hareket edemez ve arkasına bile dönemediği bir kafeste henüz birkaç haftalıkken öldürülene kadar tutulur. Birçok et tüketicisinin bile karşı çıktığı et endüstrisi, süt olmadan var olamazdı.

Her kova yoğurt, her top dondurma ve her bardak süt o buzağıların ölümüyle doğrudan bağlantılıdır. Ama sütün kaselerimize olan yolculuğu henüz bitmedi. Buzağıların katledilmesi yeterince korkunçken geride kalan anneleri unutamayız. İnekler yavrularıyla çok yoğun bir bağ kurar ve onlardan ayrıldıklarında günlerce ağlarlar. Newburry, MA sakinleri polisi arayıp Sunshine Süt Çiftliğinden gelen korkunç sesleri ihbar ettiklerinde polis onlara anne ineklerin “bebeklerinden ayrıldıkları için yas tuttuklarını” ama “ineklerin stres altında olmadığını” ve “bu süt üretiminin normal bir parçası olduğu için” endişelenmemeleri gerektiğini söyledi.

Onları insanlara benzetmeye çalışmıyorum. Bu bir annenin feryadı ve izlemesi gerçekten yürek parçalayıcı. Anne ineklerin bedeni 4 veya 5 yaşına geldiklerinde iflas eder ve 20 yıldan fazla olan doğal yaşama sürelerine rağmen “harcanmış” olarak adlandırılırlar. İnsan tüketimine uygun görülmedikleri için ucuz et veya evcil hayvan maması haline getirilmek için mezbahaya gönderilir. Mezbahada birçok anne bir diğer yavrusundan son ve en acımasız ayrılığı yaşar. Resmi istatistikler “cenin israfı”nın ekonomik yüküne odaklandıklarından net bilgi almak zordur ancak mezbahaya gelen ineklerin yüzde 10 ila 70’i hamiledir. Ancak bu en korkunç ve son ayrılık, aslında hamilelik üzerine hamilelik ve kayıp üzerine kayıpla geçmiş bir ömrün sonuncusudur.

Damızlık ineğimizin hikayesinin başlangıcına gideceğiz. İlk hamileliğinden, sömürülmesinden ve son olarak kısa ömrüne tabi tuttuğumuz çılgınca taleplerin altında çökmeden önceye: doğumuna. Dünyaya gözlerini açtığı ilk an aynı zamanda annesinden koparıldığı ilk andır. Et çiftliğine gönderilen erkek ineklere neler olduğunu konuşmuştuk. Süt endüstrisinin kız çocukları da aynı şekilde annelerinden ayrı tutulur. Ama onlar zamanı gelince annelerinin yerine geçmek ve para makinesini döndürmeye devam etmek için hayatta tutulur. Sütün akışını devam ettirmek için. Bu sayede her markette, her bakkalda, her benzin istasyonunda bu sevimli, normalize edilmiş ve son derece sıradan ürünü bulabileceğiz.

Bize tecavüzün, köleliğin, alıkoymanın, istismarın, hastalığın, işkencenin, bebek öldürmenin ve cinayetin ürünü olan bu irin dolu, beyaza boyanmış sevimli “besin kaynağı”nı satıyorlar. Vegan aktivist Garry Yourofsky’nin dediği gibi; “Bu şimdiye kadar sahnelenmiş en büyük numara.”

Ve insanlar veganlığın aşırı olduğunu söylüyor.

Bizim sıradan gördüğümüz hayvansal ürünler, tersine mühendislik yapıldığında, sapkın bir şekilde karmaşık ve hafif bir ifadeyle, etik açıdan zorlayıcı doğuştan işlemeye ve üretimin son ürüne kadar olan yolculuğunu ortaya çıkarır. Yani, hayvanların doğumundan hapsedilme, taciz, katliam ve cesetlerin kötüye kullanılması yoluyla parlak, mutlu, vitrine hazır hale getiriliyor. Biz insanlar da bunları, hayvanların neler yaşadığını bir an bile düşünmeden kelimenin tam anlamıyla yiyoruz.

Çeviri: Eylül YALÇIN
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=FvppRx41YDU

My Octopus Teacher: Hayvan Krallığına Bakış

My Octopus Teacher (Ahtapottan Öğrendiklerim) , Pippa Ehrlich ve James Reed tarafından yönetilen 2020 Netflix Orijinal belgesel filmi. Belgeselde Craig Foster, ahtapotla geçirdiği bir yılı bizlerle paylaşır.

Belgesel, Craig Foster’ın içsel dönüşümünü anlatıyor aslında. Güney Afrika’da Kelp yosunları arasında geçen belgeselde doğayı neden yakından gözlemeliyiz ve onun nasıl parçası olabiliriz, bunu anlamak mümkün.

Belgeselde, Batı’nın yaptığı ziyaretçi/gözlemci yaklaşıma karşı duygusal bir bağ var. Bilim insanları, en gelişmiş ekipmanlarını kurar ve doğayı gözler. Oraya misafir olur. Craig böyle yapmıyor. Craig, etrafıyla “doğa” ile bağ kuruyor. Belgeselde sıklıkla mideme yumruk yedim, midemde kasılmalar hissettim gibi tepkiler veriyor. Bu, olayın, mekanların kişi ile solar pleksus/karın bölgesi ya da duygusal olarak bağ kurulduğunun da bir işareti.

Belgesel kişisel egomuzun, ben merkezli düşünce tarzınca gelişen Batı için de, bir izlenim taşımakta. Batı’yı kavramsal olarak alıyorum. Analitik, dışsal düşünceden, duygusal bağ kurmaya, bir varlığı hissetmeye doğru gelişen bir hal. Bu arada, duygusal bağ kurmak da insanın olması gereken yeri değil. Ancak analitik düşünceye göre daha geliştirici bir nokta olduğu kesin?

Belgeselin, doğa ile duygusal bağ kurmanın çekildiği yer de ilginç bir yer. Beyaz adamın, siyahilerin olduğu karaya gidip bildiğimiz senaryonun geliştiği bir mekanda izliyoruz bu bağ kurmayı.

Başlıkta vurgulamak istediğim şey, belgeselin de en önemli çıktısı “zararsız” olmak. Öldürmemek. Bunu düşünmemek, bunu arzulamamak. Çünkü bunu düşürseniz, bunu arzularsanız, hayvanlar bunu görür ve aramızdaki güven zarar görür. Dürüst olmalısınız, duygular ve düşünceler saklanamaz, söylemeseniz ne olacak? “Hayvanlar” bunu anlar.

Meet Craig Foster, the human star of amazing new Netflix film My Octopus  Teacher - Usa Daily Express

Hayvanlar, insanlara tekrar güvenmeye başlıyor. Bu harika bir aşama. Zaten güvenmeye başlamışlardı ancak bu Netflix ile daha da görünür oldu. İnsan ve hayvan arasındaki “güven” sorunu çok ciddi bir sorun. Bunun tam farkına varamadık. Ancak buraya doğru gelişiyoruz sanırım. Bu sıkıntı, astral ortamlarda insanlık üzerinde sorunlu karmalar yaratıyor.

Doğanın göreceli olarak gelişmiş bir modeli olarak insan, bir alt türünü, küçük kardeşini ya da küçük çocuğunu öldürüyor, kesip yiyor. Güvensizliğe bakın.

"Skydancer" A Living Saint in Tibet : News Photo

Nyingma Budist geleneğinde yetişen “Skydancer” isminde kadın Lama’nın hayvanlarla ilgili yaptığı açıklamayı duymanızı isterdim.

Gıda çok politik bir konu olmaya başladı. Ekoloji, agrekoloji, organik, doğal, gıda toplulukları gibi birçok oluşum “gıda”yı konuşuyor. Bu politik kavramlardan çok uzak olan Lama şöyle diyor. Onlar bize güveniyor, bu güveni nasıl boşa çıkarırız? Açlıktan ölsek de onlara zarar veremeyiz. (bu konuda bütün bu topluluklarda Batı’nın istediği şekilde gıdayı konuşuyorlar ve işin içine inmiyorlar gördüğüm kadarıyla. İlişkiler Batı aklıyla dışsal kuruluyor ve inceleniyor. Bu işin astrali nerede? Güven nerede inşa ediliyor arkadaşlar? Temiz gıda, zehirsiz gıda dediğin kavramın duygusal bir bağı var mı? Astral dünyalardaki sorumluluklar anlamında bunu soruyorum).

"Skydancer" A Living Saint in Tibet : News Photo
Khandroma Kunzang Wangmo

Bu dostlar bizim altlığımız olmalı. Gıda, hayvan hakları, su, toprak, ekoloji, organik gibi modern kavramların çok ötesinden bir kaynağa gidiyor Lama’nın söylediği. Düşünün, Tibet platosundasınız ve hayvanlar giderek çoğalıyor onları “para” için götürüp kasaba vermiyorsunuz. Ellerinizle onları terk etmiyorsunuz. Şimdi, bu ifadeler duygusal olarak sizi tetikleyebilir ancak konu duygusal değil, su değil, ateş ile ilgili.

Bu belgesel, insan ile hayvan krallıkları arasındaki ilişkilerin düzelmeye başladığının da bir göstergesi benim için. Daha birçok örnek eminim vardır. Afrika’da Aslanlara fısıldayan adamı sanırım hepimiz biliyoruz.

İnsan, derine inmeli. Doğada neden yırtıcı hayvan var? Neden hayvanlar bize güvenmiyor? Şimdi ne oluyorda aslanlarla insanlar sarmaş dolaş oluyor? Ne oluyor da domuzlarla insanlar birbirlerini seviyor? Tam tersinden bakalım ne oluyor da hayvanlar daracık yerlerde ilaçlı bir şekilde yetiştiriliyor ve her gün onlarca hayvan kesiliyor?

İnsan üst realite olarak hayvan krallığı üzerindeki sorumluluğunu anlamalı. Ne yapacağız arkadaşlar hayvanlarla? Kesip yiyecek miyiz? Yoksa besleyecek miyiz? Onlar bir sonraki evrim basamağında bizim yerimize geçecekler (Vauv, Gıda için yeni bir söylem. Hemen topluluklar bunu sosyolojik olarak, politik olarak incelemeli. Ama bir dakika bu daha meta olmadı ki, nasıl inceleyecek?) Böyle mi onlara örnek olacağız? Karmayı düşünmesek de çalışıyor. Onları kesiyoruz, oluşan astral varlık da sonrasında bizi kesiyor, bitmeyen savaşlar var. Yokluk kıtlık var, dünya gibi bir yerde kıtlık, açlık nedir arkadaşlar? Mümkün olabilir mi böyle bir şey?

Lemurya, Atlantis kök ırklarının sorunlarını yaşıyoruz. Beşinci ırk olarak bu karmaları anlayalım. Vegan dostlar, organikçiler, doğalcılar, zehirsizciler, zararsızlık konusunda işin köküne inelim. Sorun bir hayvanın kesilmesi değil. Sorun astralde oluşan karmalarımız. Sorun, bize yakışmayan kabalık. Nezaketsizlik. Gıdayı konuşan modern topluluklar, analitik beyinler, değerli dostlar, işin içine inelim. Doğa nedir önce onu anlayalım. Topraktan numune alıp hangi mineral eksik diyip ona göre dikim yaparsak bu sadece fiziksel numune olup. Eğer biz, fiziksel hayat ile sınırlıyorsak kendimizi, o zaman daha zamanı vardır ve gıdayı Batı aklıyla konuşmaya devam ederiz.

Daha da ileriye gidiyoruz. İnsan kendini hatırlayacak, doğayı anlayacak. Hayvan kardeşlerimizi anlayacağız. Politik Gıda değil, gerçek gıdayı konuşacağımız günlere.

Not: Sevgili Ahtapot ailesi, küçük Avni Onur zamanında sizlere zarar verdi, bundan üzgün olduğunu bilin. Ancak bundan dersini de aldı. Vicdan gelişimi için gerekli tatbikatı yapıyordu. Sizleri uzun uzun izledi, bazı anlar hala ekranında duruyor. Büyük abileriniz olan bizlerin kalp gelişimi için gösterdiğiniz özveriden dolayı çok teşekkür ederim.

"Skydancer" A Living Saint in Tibet : News Photo

Anne sütü: İlk aşı

Bireylerin gelişim süreçlerinde doğumdan adölesan döneme kadar içerisinde bulundukları yaş aralıkları; 0-1 yaş arası bebek, 1-6 yaş arası okul öncesi çağı, 6-12 yaş arası okul çağı, 12-18 yaş arası adölesan çağı olarak adlandırılmaktadır. Yeni doğan bir bebeğin sağlıklı bir şekilde büyümesi ve gelişmesi için yeterli ve dengeli beslenmesi oldukça önemlidir. Bebeklik çağında büyümeyi ve gelişmeyi sağlayan en önemli besin anne sütüdür.

Bebeğin anne sütü ile beslenmesi, anne ve bebek arasında ruhsal bir yakınlığın olmasını sağladığı gibi, bebeğin ihtiyacı olan besin öğelerini karşılamaktadır. Anne sütü, bebeğin immün(bağışıklık) sistemini geliştirmekte ve korumaktadır. İlerleyen yaşlarda oluşabilecek Tip II Diyabet, Kalp-Damar hastalıkları gibi hastalıklara yakalanma riskini azaltmaktadır. Bebeğin duyusal ve bilişsel gelişimine yararı bulunmaktadır. Bebekler 6. aya kadar anne sütü yeterli geliyorsa yalnızca anne sütü ile beslenmelidir. Yeterli gelmemesi durumunda besleyici ve sindirimi kolay ek besinler verilmesinde sakınca bulunmamaktadır.

Bebeğin 2 yaşına kadar anne sütü ile beslenmesi gelişim grafiğini yukarı doğru taşımaktadır. Anne sütü salgılandığı döneme ve bileşimine göre kolostrum(ağız sütü), geçiş sütü ve olgun süt olarak adlandırılmaktadır. Kolostrum; doğumdan sonra ilk 5 gün salgılanan süttür. Yağ ve laktoz içeriği düşük olmakla birlikte, protein açısından oldukça zengindir. Bebeğin gastrointestinal(basit bir tabir ile sindirim) sistemini vücudun kendine ait olmayan yapılara karşı geliştirdiği maddeler (immunglobülinler) ile mukozal bir tabaka diğer bir söylem ile sümükdoku halinde kaplayarak bebeğin dış ortamdan gelecek hastalık yapıcı(patojen) mikroorganizmalardan korunmasını sağlar. Bebeğin ilk aşısı olarak kabul edilmektedir. Geçiş sütü (trasitional); Doğum sonrasında 7-14 gün arasında salgılanan süttür. Olgun süt(matür); On beşinci günden sonra salgılanmaktadır. Bileşimi anneden anneye değişmekle birlikte, emme ve emzirme süresine bağlı olarak da değişmektedir. Emzirme eyleminin başında karbonhidrattan zengin ön süt gelmekte, emzirme eyleminin sonunda yağdan zengin son süt gelmektedir. Son sütün gelebilmesi için bebeğin memeyi yaklaşık 10-30 dakika güçlü bir şekilde emmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yağdan zengin son süte ulaşmak mümkün olmayabilir.

Büyüme bir yaşından sonra da devam etmektedir. 1-6 yaş arası okul öncesi çağı, çocukların yemek yeme alışkanlıklarını kazanması için önemli bir dönemdir. Bu yaş aralığındaki çocuklar aileden edinmiş olduğu yemek yeme alışkanlıkları ile ilerleyen dönemlerdeki beslenmenin temelini atmaktadır. Bu nedenle çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesi konusunda eğitilmesi, alışkanlıkların edindirilmesi gereklidir. Ailenin, çocuğun beslenmesine ve yemek yemesine olan tutumu önem kazanmaktadır. Çocuğun az yemesinin eleştirilmesi, ailenin istediği kadar yemek yemesinin diretilmesi, başka çocuklar ile kıyaslanması yemek yeme alışkanlığının edinilmesini olumsuz yönde etkilemektedir. Çocuğun gereksinimi belirlenmeli ve çocuk bu gereksinime göre beslenmelidir. Her birey gibi çocukların da metabolizma hızının farklı olduğu unutulmamalıdır. Bu durum göz önünde bulundurularak çocuk beslenmesinde büyüme durumu yol gösterici olmalıdır.

Zamanında ek besine başlanmamış çocuklarda, iki yaşından sonra beslenme güçlüğü problemleri ile karşılaşılmaktadır. Çocuklarda çiğneme hareketleri bir yaşından itibaren başlamakta ve posalı besinleri çiğneme okul çağına doğru daha da gelişmektedir. Üç- dört yaşlarında besinleri elleri ile kaşık üzerine itmeye ve çatal ile yemek yemeye başlamaktadırlar. Bardak ile su içme üç-dört yaşlarında gelişmektedir. Üç yaşından itibaren çocuklar kendi kendilerine yemek yiyebilmektedirler. Çocukların bu yaş döneminde ağız kontrolü (oral motor) gelişimi göz önünde bulundurulmalı ve yeme kolaylığı olan uygun besinler seçilmelidir. Çeşitli besinlerin tüketimi enerji sağlamakla birlikte, çocukların ihtiyacı olan karbonhidrat, protein, yağ, vitamin ve mineralleri almasını sağlamaktadır. Çocukların enerji tüketimi ile yetişkinlerin enerji tüketimi arasında fark bulunmaktadır. Okul öncesi çağda çocuğun çikolata, şeker, pasta, kola vb besleyici özelliği olmayan besinlere alışmasını engellemek gereklidir. Yemek yeme saatleri düzenlenmelidir. Çocuklara pişirme yöntemi kızartma olan besinlerin verilmesi yerine fırında, ızgarada veya haşlama yöntemleri ile besinlerin sunulması doğru beslenme alışkanlığı edinmede yarar sağlayacaktır.

Kaynaklar:

Tüber. (2015). Tüber.

Baysal, A. (2019). Beslenme. Ankara: Hatipoğlu.

Küçükali,Rıdvan. (2006). Çocuklarda Beslenme Bozuklukları ve Beslenmenin Okul Çocuklarının Üzerindeki Etkileri 

Cermodern’den “Stillstand” ve “Samimiyet” sergileri!

Ankara’nın seçkin kültür-sanat mekanlarından Cermodern, yeni sergileriyle Ankaralı sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor.  Murat Cem Baytok’un “Stillstand” enstalasyonu ve Orkide Akkoç’un “Samimiyet / Sincerity” adlı kişisel sergisi Cermodern’de sanatseverleri bekliyor. Pandemi sürecinin devam ettiği şu günlerde sanatseverlerin aklındaki muamma olan ‘eski kültür sanat alışkanlıklarımızı nasıl gerçekleştireceğiz?’ sorusu, adeta Cermodern’in kapısına adım atar atmaz cevap buluyor.

Cermodern’e geldiğinizde, kapıda sizi bir dezenfektan kabini bekliyor. Dezenfekte olduktan sonra ateşiniz ölçülüyor ve takılı maskenizle birlikte mekana giriş yapıyorsunuz. Sosyal mesafenizi koruyarak ve çok insanın olmadığı saatleri seçerek sergi gezebilmeniz mümkün. 

Murat Cem Baytok’dan “Stillstand”…

Kapıda sizi karşılayan ilk çalışma, Murat Cem Baytok tarafından oluşturulan “Stillstand” adlı enstalasyon. Sanatçı Baytok, Cermodern’in çevresinden topladığı ahşap travers ve paslı çelik gibi buluntularla bir modifiye işlemi gerçekleştirdi ve bir çalışma hazırladı. “Stilisland” ile Baytok, insan figüründeki iki kişinin ortalarına aldıkları dünyayı iki taraftan sıkıştırmasını resmediyor. “Kendi gezegenimiz içinde, kendi iç dünyamızda sıkışıp kaldık.” diyerek durumu anlatan Baytok, dünyanın haline ve insanlığın bugününde içinde bulunmuş olduğu durumu anlatıyor bir bakıma…

Orkide Akkoç’tan “Samimiyet / Sincerity” …

Cermodern Hub Sanat Mekan’da ise ‘kalp’ temalı bir sergi sizleri bekliyor. Hacettepe Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü mezunu olan başarılı sanatçı Orkide Akkoç’un beşinci sergisi olan “Samimiyet”, kalbin başrolde olduğu ve duyguların da samimiyete bağlandığı hissiyatı uyandıracak bir sergiye imza atıyor. 8 Kasım’a kadar gezilebilecek olan sergide kalp, farklı formlarda ve anlatım dilleriyle sergi tutkunlarını bekliyor.

Akkoç, “Samimiyet / Sincerity” isimli kişisel sergisiyle birlikte; koşulları her geçen gün değişen dünyamızda, bizleri bir araya getiren, umut ve ilham veren, nefes almak kadar önemli olan “samimiyete” dair anlamsal yorumlar getiriyor.

Ay’ın gözünden Dünya’daki değişimi çocuklara anlatmak

Yazar Susanna Leonard Hill’in Ay’a ilk yolculuğu anlattığı, çocuklar için eğitici ve öğretici bilgilerle dolu “Ay’ın İlk Arkadaşları” adlı kitabı, The Çocuk Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. New York Times’ta “Çok Satan Yazar” olarak seçilen Hill, kitap aracılığıyla çocukları Ay’a seyahate çıkarırken, “Dünya’nın gece lambası” olan Ay’ı, eğitici ve öğretici bilgilerle yeniden tanımlıyor.

New York Times “Çok Satanlar” listesine giren “Ay’ın İlk Arkadaşları”, Ay’a ayak basılmasının 51. yıldönümünde çocukları, “Dünya’nın gece lambası”nı keşfetmeye davet ediyor.  Ay’da Dünya’ya nazaran daha hafif olduğumuz gibi bilgileri öyküleştirerek çocuklara aktaran kitap, “Galaksinin haylaz çocuğu” olan Ay’ın gözünden Dünya’daki değişimi sayfalarına sığdırıyor. Çocuklar Dünya’daki değişimi gözlemleyerek, nesli tükenen hayvanları da öğrenme fırsatı buluyor. 

Ay’ın bilinmeyenlerini keşfe çağırıyor

Galaksimizin başrol oyuncularından biri olan Dünya’nın uydusu Ay’ın bilinmeyenleri, Hill’in kalemiyle “Ay’ın İlk Arkadaşları” kitabında buluşuyor. Uzay boşluğunda kendini çok yalnız hisseden Ay, yeni arkadaşlar edinme umuduyla Dünya’yı izlemeye başlıyor. Zamanla gelişen Dünya’yı Ay’dan izledikçe merakı ve heyecanı da artıyor. “Acaba bir gün onu ziyaret etmeye birileri gelecek mi?” diye düşünürken, kendisi hakkında bilinmeyenleri keşfediyor.

Geri sayım başlasın!

The Çocuk Yayınları etiketiyle çocuklarla buluşturulan kitabın baskısında sağlığa zarar vermeyen gıda boyası kullanılıyor. 5 yaş üstü çocuklara hitap eden kitabın orijinali 2019 yılında Ay’a ilk ayak basılışının 50. yılına özel olarak yayımlanmıştı. Kitapta 51 yıl önce Ay’a seyahat etmek üzere yola çıkan Apollo’nun kalkışından önceki geri sayımı dinlemek için bir QR kod bulunuyor.

Susanna Leonard Hill kimdir?

Susanna Leonard Hill; annesi, babası, bir kız kardeşi, iki erkek kardeşi ve bir sürü kedi ile New York’ta büyüdü. 20’den fazla çocuk kitabı yazan Hill ödüllü bir yazar. Ay’ın İlk Arkadaşları kitabı ile New York Times’ta Çok Satan Yazar olarak seçildi. Kitapları Fransızca, Hollandaca, Almanca, Japonca başta olmak üzere pek çok dile çevrildi.

Mandala Stüdyo: Dikkat Bu İçerik Hayallerinizi Kışkırtabilir

Bin iki yüzlü yıllarda Börklüce İsyanı’yla adını tarih sayfalarına yazan canım İzmir’in küçük ve sevimli ilçesi Karaburun; nergisleri, Bilim Kongresi, temiz havası, berrak denizi, sakin bir tatilde arzulanacak her şeyiyle adından söz ettirmeyi sever. Ben de Karaburun’u severim ve artık içinde müzik dünyasına güzellikler ekleyecek bir Stüdyo barındırdığını duyduğumdan beri bu yazıyı düşünüyorum. Neyse ki sonunda Ekim’in kendini yaz sanan günlerinden birinde yolum Karaburun’a düştü ve onca yoğunluk arasında, hani geldi mi üst üste gelir denilen, iş güç, vedalar, merhabalar içinde Ömer Erciyes ile söyleşebildik. Bu yazıda size bir soru / cevap oyunu sunmak yerine bir evden evrensele açılan mantraya benzetebileceğim Mandala Stüdyo’dan bahsetmek istiyorum.

Mandala Stüdyo

Her mandalanın bir merkezi vardır. Ömer Erciyes’in mandalasının merkezinde milyonlarca yıllık bir fosil duruyor ve köşegenleriyle genişleyerek on altı köşeli bir eve dönüşüyor. Evren gibi mandala da yerinde durur mu? Şimdilerde bir stüdyo ve cisimlenişine uygun bir formda yıllarca süren bir hayalin ilmek ilmek örülmesinin vücut bulmuş hali olarak yeni işlere ev sahipliği yapıyor.

Yeni işlerden bir tanesi adına yakışan türden bir mandala. Doğal taşlarla örülü duvarları tamamlayan ahşabın ikinci kata çıkıldığında yüksek tavanla birleşerek yarattığı hoş akustiğe görsel bir katkı sunuyor ve stüdyo olan bu katın merkezinde yer alıyor.

Onur Gürsoy, stüdyo zemine mandala desenlerken

Stüdyo katının mandalası, yeryüzü katının taş ve tik ağacı mandalasıyla aynı merkezden yayılsa da Onur Gürsoy’un Mandala Stüdyo’ya bir armağanı aslında. Ustalıkla desenlenmiş renklerin çevresinde müzik yapmak için bekleyen enstrümanlar var. Oradayken yeni çıkacak bir albümün mix ve mastering çalışmaları yeni bitmişti. Enstrümanlar bir konser provasını dinlemek için heyecanla bekliyordu.

Yaşasın Bazı Hayaller

Ömer Erciyes’in buraya yerleşme hayalleri kurmasının üstünden on yıldan fazla zaman geçmiş. Belki on yıl önce hayallerini paylaştığı pek çok kişi gözünde ortaya çıkacak sonucun hayallerle bu kadar örtüşeceğini aklına getirmemiştir. Hayaller gerçeğe dönüşünce doğal olarak büyümeye de devam ediyor.

Tıpkı Mandala Stüdyo’da yaşamaya başladıktan sonra ekilen çileklerin, domateslerin büyümesi gibi ev de bir evin çok ötesine doğru büyüyor. Bir müzik stüdyosu olmakla da kalmayıp, 42 katılımcıyla bir oda sahne ve sanatsal üretim merkezlerinden birisi halini alıyor. Aynı zamanda Ömer Erciyes’in müzik üretimleri de devam ediyor. Kayıt, mix, mastering, söz yazarlığı derken, Olta Dayanışmaya katkı için 2. albümde Kırmızı parçasını paylaşıyor.

Adından söz etmeye devam etmemiz için çok haklı sebeplerimizin olduğu Olta Dayanışma albümlerinin ikincisinden bir Ömer Erciyes parçası Kırmızı’yla yazımı bitirmek istiyorum.

Müzikle ilgili güzel tüyolar ve etkinlik duyuları için
sosyal medyadan Karaburun Mandala Stüdyo’yu takip etmeyi unutmayın. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Matematiksel Sayılardan Sihir Yapan Bilim Kadını: Ada Lovelace

0

Babam Hasan Atay Anısın

10 Aralık 1815 yılında Londra’da Augusta Ada Byron ismiyle dünyaya gözlerini açan, insanoğlunun ise geç bir tarihte bir yüzyıl sonra Ada Lovelace ismiyle tanıyacağı, sayılardan sihir yapan bilim kadının hayatına daha yakından bakalım mı? Belki bu yazıyı takip ederken gözleriniz, geçmişten yol alır sihirlerini gösterir size. Hadi başlayalım..

Annesinin isteğiyle, bulunduğu zamanda alışılagelmişin dışında küçük yaştan itibaren matematik, fen bilimleri, astronomi, mantık üzerine dersler almıştır. Ders aldığı kişiler dönemin önde gelenlerinden William Frend, William Kral, ve Mary Somerville, Augustus De Morgan’dı. Aldığı eğitimler ve yeteneği sayesinde bugün hala kendisi hakkında konuşmaktayız.

1933’te eğitmenlerinden Mary Somervill’nin, Ada’yı, bilgisayarın fikir babası Cambridge Üniversitesi Matematik Profesörü Charles Babbage ile tanıştırması, bir yerde tarihe isminin düşmesine sebep olmuştur. Bir ismin, Ada’nın yüzyıllar sonra gözlerinize nasıl düştüğünü merak ettiniz mi? Hadi birlikte bakalım.

Tanışmalarından sonra Babbage Ada’yı, tasarladığı uzun hesaplamaları hatasız yapacak olan Fark Makinesi’nin çalışmalarını görmesi için davet eder. Ada, Babbage’nin makinesine hayran kalır. Öğrenme ve matematik yeteneğiyle Fark Makinesi’nin işleyişini hemen kavrar ve ikilinin sıkı dostlukları başlar. Dostlukları ilerledikçe Babbage onun matematiksel yeteneğini görür. Babbage aracılığıyla Ada, Londra Üniversitesi’nde profesör olan Augustus de Morgan ile ileri seviye matematik çalışmaya başlar.

Babbage daha karmaşık hesaplamaları işlemek için tasarlanmış analitik motor olarak bilinen başka bir cihaz için planlar oluşturmuştur. Babbage’nin ile sıkı dostluğu olan Ada Analitik Motor çalışmalarının içinde yer almış ve yakından takip etmiştir. Ada, bu makinenin çalışma prensibini anlamanın yanında, farklı neler gerçekleştirebileceği hakkında Babbage’tan farklı düşünüyordu. Babbage Ada’dan, analitik motoru hakkında İtalyan mühendis Luigi Federico Menabrea tarafından bir İsviçre dergisi için yazılan bir makaleyi İngilizceye çevirmesi istedi. Babbage daha sonra bu çeviriye kendi notlarını eklemesini istedi. Ada kendi notlarını çeviriye eklediğinde, makale 3 katı uzunluğa ulaştı. Ada notlarını A’dan G’ye alfabetik olarak ayrılmıştır. G harfine ayrılan açıklamasında, Analitik Motor makinesinin belli ve sonlu sayıda adımdan oluşan bir plan kullanarak ne şekilde Bernoulli sayılarını hesaplayabileceğini tarif ediyordu. Analitik Makine’yi kullanarak dokuma tezgahlarında kullanılan delikli kartları kullanarak Bernoulli sayı dizisini üretebilen bir algoritma yazmıştır. Bu bilgisayarda uygulanmak üzere özel olarak tasarlanmış ilk yayınlanan algoritma olarak kabul edilir ve Ada Lovelace, bu nedenle ilk bilgisayar programcısı olarak kabul edilir. Bununla birlikte Analitik Motorun bir dizi talimatı tekrarlaması için bir yöntem teorize etti.(Bugün bilgisayar programlarda döngü olarak karşımıza çıkan teori)

Ada’nın çalışmaları 1843’te bir İngiliz bilim dergisinde yayınlandı ve yayında yalnızca “AAL” harflerini kullandı. Çünkü yaşadığı yüzyıl, kadın olduğu için kendisine bilimle ilgilenme ayrıcalığını vermiyordu. Oysaki sayılardan sihir yapıyordu. Keşfettikleri sayesinde şu anda kendisinin hayatı yazarken, bu yazılardan başka beyinlere aktarılıyor.

Ada’nın düşünebildiği bakabildiği penceresi çok genişti. O nedenle şöyle demiştir;
“Analitik Motor’un sayıların yanında başka şeylere de etkisi olabilir. Soyut bilimsel işlemlerle açıklanabilecek ortak temel ilişkileri olan nesneler bulunabilir hatta belki de işletme notasyonunun hareketindeki ve motorun mekanizmasındaki değişimlere duyarlı olabilir. “

Daha sonraki yapmak istediği çalışma için Ada arkadaşı Woronzow Greig’e, beynin nasıl düşünce ürettiğinin ve sinirlere duygularımızı nasıl aktardığının matematiksel bir modelini yaratmayı istediğini söylemiştir. Bu söylem sizin aklınıza neyi getiriyor? Bana sorarsanız eğer kesinlikle yapay zekayı çağrıştırıyor. Tam da üzerine çok yoğun çalışılan ve gelecekte kesinlikle karışılacağımız sibernetik bir yaklaşımla modellenmiş bir Yapay Zeka, gelecekte insan zekâsına bir alternatif oluşturabilecek bir yapay zeka… Sizi de bu bilgiyle belki Ada’nın sihirbaz olduğuna inandırmışımdır.

Ada çalışmak istediği bu alanda ilerleyememiştir. Henüz 37 yaşındayken 1952 yılında rahim kanserinden ölmüştür. İsteği üzerine hiç görmediği babasının yanına gömülmüştür.

Bir bütün olarak değerlendirirsek, Ada Lovelace kadının bir birey olarak bilimin içinde yer almadığı çağdan günümüze kadar gelmiştir. Bilgisayar bir din ve bilgisayar programı da kutsal kitapsa, bu dine ait kitabı Ada indirmiştir. Ada bilgisayarın tanrılarındandır.