Ana Sayfa Blog Sayfa 49

Süt neden masum değil? | Video

0

Bugün normal olanın ve aşırının nasıl göründüğünü ve ne sanıldığını sorgulayacağız. Bugün öğrendiklerimizi unutmak için bir ders niteliğinde. Bunun için en iyi yol şimdiden başlayıp geçmişe, başlangıca doğru bir yolculuğa çıkmak.

Peki bir bardak süt kadar sevimli ve gündelik olanın normalliğini ve faydasını sorgulamanın en iyi yolu nedir?

Sütün kaynağı bir sır değil: İnekler. Fakat bu sütün marketlerdeki reyonlardan geldiğini düşünmek kadar yetersiz. Birçoğumuz ineklerin sağılmak için varolduğunu düşünerek büyüdük. İneklerin sürekli süt ürettiğini hatta onları rahatlatmak için sağılmaları gerektiğini düşündük. Haydi bir dakikalığına buna sorgulayarak bakalım. İnekler memeli hayvanlardır, tıpki bizim gibi. Ve memeli hayvanlar sadece bir sebep için süt üretir: bebeklerini beslemek. İnekler bebeklerini dokuz ay karınlarında taşır, tıpkı bizim gibi. Bebeklerini beslemek için süt üretirler, tıpkı bizim gibi. Ve bebekler sütten kesilince süt üretmeyi bırakırlar, tıpkı bizim gibi. Yani insan tüketimi için süt üretimini sürekli hale getirmek adına hamile ineklere sürekli ihtiyacımız var.

Süt endüstrisinde inekler tekrar tekrar döllenir. Ki bu tecavüz etmenin kibar halidir. İnek yavrusunu doğurduğu zaman, sütümüzün yolculuğunda bir engel daha ortaya çıkar. Sonuç olarak bebekler, annelerinin sütünü içer. Bu yüzden bizim sürekli süt ihtiyacımızı karşılamak için bebekler doğar doğmaz annelerinden ayrılmak zorundadır. Süt endüstrisinde meydana gelen şey tam olarak budur. Eğer yavru erkekse, et çiftliğine gönderilir. Burada bağlanır, hareket edemez ve arkasına bile dönemediği bir kafeste henüz birkaç haftalıkken öldürülene kadar tutulur. Birçok et tüketicisinin bile karşı çıktığı et endüstrisi, süt olmadan var olamazdı.

Her kova yoğurt, her top dondurma ve her bardak süt o buzağıların ölümüyle doğrudan bağlantılıdır. Ama sütün kaselerimize olan yolculuğu henüz bitmedi. Buzağıların katledilmesi yeterince korkunçken geride kalan anneleri unutamayız. İnekler yavrularıyla çok yoğun bir bağ kurar ve onlardan ayrıldıklarında günlerce ağlarlar. Newburry, MA sakinleri polisi arayıp Sunshine Süt Çiftliğinden gelen korkunç sesleri ihbar ettiklerinde polis onlara anne ineklerin “bebeklerinden ayrıldıkları için yas tuttuklarını” ama “ineklerin stres altında olmadığını” ve “bu süt üretiminin normal bir parçası olduğu için” endişelenmemeleri gerektiğini söyledi.

Onları insanlara benzetmeye çalışmıyorum. Bu bir annenin feryadı ve izlemesi gerçekten yürek parçalayıcı. Anne ineklerin bedeni 4 veya 5 yaşına geldiklerinde iflas eder ve 20 yıldan fazla olan doğal yaşama sürelerine rağmen “harcanmış” olarak adlandırılırlar. İnsan tüketimine uygun görülmedikleri için ucuz et veya evcil hayvan maması haline getirilmek için mezbahaya gönderilir. Mezbahada birçok anne bir diğer yavrusundan son ve en acımasız ayrılığı yaşar. Resmi istatistikler “cenin israfı”nın ekonomik yüküne odaklandıklarından net bilgi almak zordur ancak mezbahaya gelen ineklerin yüzde 10 ila 70’i hamiledir. Ancak bu en korkunç ve son ayrılık, aslında hamilelik üzerine hamilelik ve kayıp üzerine kayıpla geçmiş bir ömrün sonuncusudur.

Damızlık ineğimizin hikayesinin başlangıcına gideceğiz. İlk hamileliğinden, sömürülmesinden ve son olarak kısa ömrüne tabi tuttuğumuz çılgınca taleplerin altında çökmeden önceye: doğumuna. Dünyaya gözlerini açtığı ilk an aynı zamanda annesinden koparıldığı ilk andır. Et çiftliğine gönderilen erkek ineklere neler olduğunu konuşmuştuk. Süt endüstrisinin kız çocukları da aynı şekilde annelerinden ayrı tutulur. Ama onlar zamanı gelince annelerinin yerine geçmek ve para makinesini döndürmeye devam etmek için hayatta tutulur. Sütün akışını devam ettirmek için. Bu sayede her markette, her bakkalda, her benzin istasyonunda bu sevimli, normalize edilmiş ve son derece sıradan ürünü bulabileceğiz.

Bize tecavüzün, köleliğin, alıkoymanın, istismarın, hastalığın, işkencenin, bebek öldürmenin ve cinayetin ürünü olan bu irin dolu, beyaza boyanmış sevimli “besin kaynağı”nı satıyorlar. Vegan aktivist Garry Yourofsky’nin dediği gibi; “Bu şimdiye kadar sahnelenmiş en büyük numara.”

Ve insanlar veganlığın aşırı olduğunu söylüyor.

Bizim sıradan gördüğümüz hayvansal ürünler, tersine mühendislik yapıldığında, sapkın bir şekilde karmaşık ve hafif bir ifadeyle, etik açıdan zorlayıcı doğuştan işlemeye ve üretimin son ürüne kadar olan yolculuğunu ortaya çıkarır. Yani, hayvanların doğumundan hapsedilme, taciz, katliam ve cesetlerin kötüye kullanılması yoluyla parlak, mutlu, vitrine hazır hale getiriliyor. Biz insanlar da bunları, hayvanların neler yaşadığını bir an bile düşünmeden kelimenin tam anlamıyla yiyoruz.

Çeviri: Eylül YALÇIN
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=FvppRx41YDU

My Octopus Teacher: Hayvan Krallığına Bakış

My Octopus Teacher (Ahtapottan Öğrendiklerim) , Pippa Ehrlich ve James Reed tarafından yönetilen 2020 Netflix Orijinal belgesel filmi. Belgeselde Craig Foster, ahtapotla geçirdiği bir yılı bizlerle paylaşır.

Belgesel, Craig Foster’ın içsel dönüşümünü anlatıyor aslında. Güney Afrika’da Kelp yosunları arasında geçen belgeselde doğayı neden yakından gözlemeliyiz ve onun nasıl parçası olabiliriz, bunu anlamak mümkün.

Belgeselde, Batı’nın yaptığı ziyaretçi/gözlemci yaklaşıma karşı duygusal bir bağ var. Bilim insanları, en gelişmiş ekipmanlarını kurar ve doğayı gözler. Oraya misafir olur. Craig böyle yapmıyor. Craig, etrafıyla “doğa” ile bağ kuruyor. Belgeselde sıklıkla mideme yumruk yedim, midemde kasılmalar hissettim gibi tepkiler veriyor. Bu, olayın, mekanların kişi ile solar pleksus/karın bölgesi ya da duygusal olarak bağ kurulduğunun da bir işareti.

Belgesel kişisel egomuzun, ben merkezli düşünce tarzınca gelişen Batı için de, bir izlenim taşımakta. Batı’yı kavramsal olarak alıyorum. Analitik, dışsal düşünceden, duygusal bağ kurmaya, bir varlığı hissetmeye doğru gelişen bir hal. Bu arada, duygusal bağ kurmak da insanın olması gereken yeri değil. Ancak analitik düşünceye göre daha geliştirici bir nokta olduğu kesin?

Belgeselin, doğa ile duygusal bağ kurmanın çekildiği yer de ilginç bir yer. Beyaz adamın, siyahilerin olduğu karaya gidip bildiğimiz senaryonun geliştiği bir mekanda izliyoruz bu bağ kurmayı.

Başlıkta vurgulamak istediğim şey, belgeselin de en önemli çıktısı “zararsız” olmak. Öldürmemek. Bunu düşünmemek, bunu arzulamamak. Çünkü bunu düşürseniz, bunu arzularsanız, hayvanlar bunu görür ve aramızdaki güven zarar görür. Dürüst olmalısınız, duygular ve düşünceler saklanamaz, söylemeseniz ne olacak? “Hayvanlar” bunu anlar.

Meet Craig Foster, the human star of amazing new Netflix film My Octopus  Teacher - Usa Daily Express

Hayvanlar, insanlara tekrar güvenmeye başlıyor. Bu harika bir aşama. Zaten güvenmeye başlamışlardı ancak bu Netflix ile daha da görünür oldu. İnsan ve hayvan arasındaki “güven” sorunu çok ciddi bir sorun. Bunun tam farkına varamadık. Ancak buraya doğru gelişiyoruz sanırım. Bu sıkıntı, astral ortamlarda insanlık üzerinde sorunlu karmalar yaratıyor.

Doğanın göreceli olarak gelişmiş bir modeli olarak insan, bir alt türünü, küçük kardeşini ya da küçük çocuğunu öldürüyor, kesip yiyor. Güvensizliğe bakın.

"Skydancer" A Living Saint in Tibet : News Photo

Nyingma Budist geleneğinde yetişen “Skydancer” isminde kadın Lama’nın hayvanlarla ilgili yaptığı açıklamayı duymanızı isterdim.

Gıda çok politik bir konu olmaya başladı. Ekoloji, agrekoloji, organik, doğal, gıda toplulukları gibi birçok oluşum “gıda”yı konuşuyor. Bu politik kavramlardan çok uzak olan Lama şöyle diyor. Onlar bize güveniyor, bu güveni nasıl boşa çıkarırız? Açlıktan ölsek de onlara zarar veremeyiz. (bu konuda bütün bu topluluklarda Batı’nın istediği şekilde gıdayı konuşuyorlar ve işin içine inmiyorlar gördüğüm kadarıyla. İlişkiler Batı aklıyla dışsal kuruluyor ve inceleniyor. Bu işin astrali nerede? Güven nerede inşa ediliyor arkadaşlar? Temiz gıda, zehirsiz gıda dediğin kavramın duygusal bir bağı var mı? Astral dünyalardaki sorumluluklar anlamında bunu soruyorum).

"Skydancer" A Living Saint in Tibet : News Photo
Khandroma Kunzang Wangmo

Bu dostlar bizim altlığımız olmalı. Gıda, hayvan hakları, su, toprak, ekoloji, organik gibi modern kavramların çok ötesinden bir kaynağa gidiyor Lama’nın söylediği. Düşünün, Tibet platosundasınız ve hayvanlar giderek çoğalıyor onları “para” için götürüp kasaba vermiyorsunuz. Ellerinizle onları terk etmiyorsunuz. Şimdi, bu ifadeler duygusal olarak sizi tetikleyebilir ancak konu duygusal değil, su değil, ateş ile ilgili.

Bu belgesel, insan ile hayvan krallıkları arasındaki ilişkilerin düzelmeye başladığının da bir göstergesi benim için. Daha birçok örnek eminim vardır. Afrika’da Aslanlara fısıldayan adamı sanırım hepimiz biliyoruz.

İnsan, derine inmeli. Doğada neden yırtıcı hayvan var? Neden hayvanlar bize güvenmiyor? Şimdi ne oluyorda aslanlarla insanlar sarmaş dolaş oluyor? Ne oluyor da domuzlarla insanlar birbirlerini seviyor? Tam tersinden bakalım ne oluyor da hayvanlar daracık yerlerde ilaçlı bir şekilde yetiştiriliyor ve her gün onlarca hayvan kesiliyor?

İnsan üst realite olarak hayvan krallığı üzerindeki sorumluluğunu anlamalı. Ne yapacağız arkadaşlar hayvanlarla? Kesip yiyecek miyiz? Yoksa besleyecek miyiz? Onlar bir sonraki evrim basamağında bizim yerimize geçecekler (Vauv, Gıda için yeni bir söylem. Hemen topluluklar bunu sosyolojik olarak, politik olarak incelemeli. Ama bir dakika bu daha meta olmadı ki, nasıl inceleyecek?) Böyle mi onlara örnek olacağız? Karmayı düşünmesek de çalışıyor. Onları kesiyoruz, oluşan astral varlık da sonrasında bizi kesiyor, bitmeyen savaşlar var. Yokluk kıtlık var, dünya gibi bir yerde kıtlık, açlık nedir arkadaşlar? Mümkün olabilir mi böyle bir şey?

Lemurya, Atlantis kök ırklarının sorunlarını yaşıyoruz. Beşinci ırk olarak bu karmaları anlayalım. Vegan dostlar, organikçiler, doğalcılar, zehirsizciler, zararsızlık konusunda işin köküne inelim. Sorun bir hayvanın kesilmesi değil. Sorun astralde oluşan karmalarımız. Sorun, bize yakışmayan kabalık. Nezaketsizlik. Gıdayı konuşan modern topluluklar, analitik beyinler, değerli dostlar, işin içine inelim. Doğa nedir önce onu anlayalım. Topraktan numune alıp hangi mineral eksik diyip ona göre dikim yaparsak bu sadece fiziksel numune olup. Eğer biz, fiziksel hayat ile sınırlıyorsak kendimizi, o zaman daha zamanı vardır ve gıdayı Batı aklıyla konuşmaya devam ederiz.

Daha da ileriye gidiyoruz. İnsan kendini hatırlayacak, doğayı anlayacak. Hayvan kardeşlerimizi anlayacağız. Politik Gıda değil, gerçek gıdayı konuşacağımız günlere.

Not: Sevgili Ahtapot ailesi, küçük Avni Onur zamanında sizlere zarar verdi, bundan üzgün olduğunu bilin. Ancak bundan dersini de aldı. Vicdan gelişimi için gerekli tatbikatı yapıyordu. Sizleri uzun uzun izledi, bazı anlar hala ekranında duruyor. Büyük abileriniz olan bizlerin kalp gelişimi için gösterdiğiniz özveriden dolayı çok teşekkür ederim.

"Skydancer" A Living Saint in Tibet : News Photo

Anne sütü: İlk aşı

Bireylerin gelişim süreçlerinde doğumdan adölesan döneme kadar içerisinde bulundukları yaş aralıkları; 0-1 yaş arası bebek, 1-6 yaş arası okul öncesi çağı, 6-12 yaş arası okul çağı, 12-18 yaş arası adölesan çağı olarak adlandırılmaktadır. Yeni doğan bir bebeğin sağlıklı bir şekilde büyümesi ve gelişmesi için yeterli ve dengeli beslenmesi oldukça önemlidir. Bebeklik çağında büyümeyi ve gelişmeyi sağlayan en önemli besin anne sütüdür.

Bebeğin anne sütü ile beslenmesi, anne ve bebek arasında ruhsal bir yakınlığın olmasını sağladığı gibi, bebeğin ihtiyacı olan besin öğelerini karşılamaktadır. Anne sütü, bebeğin immün(bağışıklık) sistemini geliştirmekte ve korumaktadır. İlerleyen yaşlarda oluşabilecek Tip II Diyabet, Kalp-Damar hastalıkları gibi hastalıklara yakalanma riskini azaltmaktadır. Bebeğin duyusal ve bilişsel gelişimine yararı bulunmaktadır. Bebekler 6. aya kadar anne sütü yeterli geliyorsa yalnızca anne sütü ile beslenmelidir. Yeterli gelmemesi durumunda besleyici ve sindirimi kolay ek besinler verilmesinde sakınca bulunmamaktadır.

Bebeğin 2 yaşına kadar anne sütü ile beslenmesi gelişim grafiğini yukarı doğru taşımaktadır. Anne sütü salgılandığı döneme ve bileşimine göre kolostrum(ağız sütü), geçiş sütü ve olgun süt olarak adlandırılmaktadır. Kolostrum; doğumdan sonra ilk 5 gün salgılanan süttür. Yağ ve laktoz içeriği düşük olmakla birlikte, protein açısından oldukça zengindir. Bebeğin gastrointestinal(basit bir tabir ile sindirim) sistemini vücudun kendine ait olmayan yapılara karşı geliştirdiği maddeler (immunglobülinler) ile mukozal bir tabaka diğer bir söylem ile sümükdoku halinde kaplayarak bebeğin dış ortamdan gelecek hastalık yapıcı(patojen) mikroorganizmalardan korunmasını sağlar. Bebeğin ilk aşısı olarak kabul edilmektedir. Geçiş sütü (trasitional); Doğum sonrasında 7-14 gün arasında salgılanan süttür. Olgun süt(matür); On beşinci günden sonra salgılanmaktadır. Bileşimi anneden anneye değişmekle birlikte, emme ve emzirme süresine bağlı olarak da değişmektedir. Emzirme eyleminin başında karbonhidrattan zengin ön süt gelmekte, emzirme eyleminin sonunda yağdan zengin son süt gelmektedir. Son sütün gelebilmesi için bebeğin memeyi yaklaşık 10-30 dakika güçlü bir şekilde emmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yağdan zengin son süte ulaşmak mümkün olmayabilir.

Büyüme bir yaşından sonra da devam etmektedir. 1-6 yaş arası okul öncesi çağı, çocukların yemek yeme alışkanlıklarını kazanması için önemli bir dönemdir. Bu yaş aralığındaki çocuklar aileden edinmiş olduğu yemek yeme alışkanlıkları ile ilerleyen dönemlerdeki beslenmenin temelini atmaktadır. Bu nedenle çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesi konusunda eğitilmesi, alışkanlıkların edindirilmesi gereklidir. Ailenin, çocuğun beslenmesine ve yemek yemesine olan tutumu önem kazanmaktadır. Çocuğun az yemesinin eleştirilmesi, ailenin istediği kadar yemek yemesinin diretilmesi, başka çocuklar ile kıyaslanması yemek yeme alışkanlığının edinilmesini olumsuz yönde etkilemektedir. Çocuğun gereksinimi belirlenmeli ve çocuk bu gereksinime göre beslenmelidir. Her birey gibi çocukların da metabolizma hızının farklı olduğu unutulmamalıdır. Bu durum göz önünde bulundurularak çocuk beslenmesinde büyüme durumu yol gösterici olmalıdır.

Zamanında ek besine başlanmamış çocuklarda, iki yaşından sonra beslenme güçlüğü problemleri ile karşılaşılmaktadır. Çocuklarda çiğneme hareketleri bir yaşından itibaren başlamakta ve posalı besinleri çiğneme okul çağına doğru daha da gelişmektedir. Üç- dört yaşlarında besinleri elleri ile kaşık üzerine itmeye ve çatal ile yemek yemeye başlamaktadırlar. Bardak ile su içme üç-dört yaşlarında gelişmektedir. Üç yaşından itibaren çocuklar kendi kendilerine yemek yiyebilmektedirler. Çocukların bu yaş döneminde ağız kontrolü (oral motor) gelişimi göz önünde bulundurulmalı ve yeme kolaylığı olan uygun besinler seçilmelidir. Çeşitli besinlerin tüketimi enerji sağlamakla birlikte, çocukların ihtiyacı olan karbonhidrat, protein, yağ, vitamin ve mineralleri almasını sağlamaktadır. Çocukların enerji tüketimi ile yetişkinlerin enerji tüketimi arasında fark bulunmaktadır. Okul öncesi çağda çocuğun çikolata, şeker, pasta, kola vb besleyici özelliği olmayan besinlere alışmasını engellemek gereklidir. Yemek yeme saatleri düzenlenmelidir. Çocuklara pişirme yöntemi kızartma olan besinlerin verilmesi yerine fırında, ızgarada veya haşlama yöntemleri ile besinlerin sunulması doğru beslenme alışkanlığı edinmede yarar sağlayacaktır.

Kaynaklar:

Tüber. (2015). Tüber.

Baysal, A. (2019). Beslenme. Ankara: Hatipoğlu.

Küçükali,Rıdvan. (2006). Çocuklarda Beslenme Bozuklukları ve Beslenmenin Okul Çocuklarının Üzerindeki Etkileri 

Cermodern’den “Stillstand” ve “Samimiyet” sergileri!

Ankara’nın seçkin kültür-sanat mekanlarından Cermodern, yeni sergileriyle Ankaralı sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor.  Murat Cem Baytok’un “Stillstand” enstalasyonu ve Orkide Akkoç’un “Samimiyet / Sincerity” adlı kişisel sergisi Cermodern’de sanatseverleri bekliyor. Pandemi sürecinin devam ettiği şu günlerde sanatseverlerin aklındaki muamma olan ‘eski kültür sanat alışkanlıklarımızı nasıl gerçekleştireceğiz?’ sorusu, adeta Cermodern’in kapısına adım atar atmaz cevap buluyor.

Cermodern’e geldiğinizde, kapıda sizi bir dezenfektan kabini bekliyor. Dezenfekte olduktan sonra ateşiniz ölçülüyor ve takılı maskenizle birlikte mekana giriş yapıyorsunuz. Sosyal mesafenizi koruyarak ve çok insanın olmadığı saatleri seçerek sergi gezebilmeniz mümkün. 

Murat Cem Baytok’dan “Stillstand”…

Kapıda sizi karşılayan ilk çalışma, Murat Cem Baytok tarafından oluşturulan “Stillstand” adlı enstalasyon. Sanatçı Baytok, Cermodern’in çevresinden topladığı ahşap travers ve paslı çelik gibi buluntularla bir modifiye işlemi gerçekleştirdi ve bir çalışma hazırladı. “Stilisland” ile Baytok, insan figüründeki iki kişinin ortalarına aldıkları dünyayı iki taraftan sıkıştırmasını resmediyor. “Kendi gezegenimiz içinde, kendi iç dünyamızda sıkışıp kaldık.” diyerek durumu anlatan Baytok, dünyanın haline ve insanlığın bugününde içinde bulunmuş olduğu durumu anlatıyor bir bakıma…

Orkide Akkoç’tan “Samimiyet / Sincerity” …

Cermodern Hub Sanat Mekan’da ise ‘kalp’ temalı bir sergi sizleri bekliyor. Hacettepe Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü mezunu olan başarılı sanatçı Orkide Akkoç’un beşinci sergisi olan “Samimiyet”, kalbin başrolde olduğu ve duyguların da samimiyete bağlandığı hissiyatı uyandıracak bir sergiye imza atıyor. 8 Kasım’a kadar gezilebilecek olan sergide kalp, farklı formlarda ve anlatım dilleriyle sergi tutkunlarını bekliyor.

Akkoç, “Samimiyet / Sincerity” isimli kişisel sergisiyle birlikte; koşulları her geçen gün değişen dünyamızda, bizleri bir araya getiren, umut ve ilham veren, nefes almak kadar önemli olan “samimiyete” dair anlamsal yorumlar getiriyor.

Ay’ın gözünden Dünya’daki değişimi çocuklara anlatmak

Yazar Susanna Leonard Hill’in Ay’a ilk yolculuğu anlattığı, çocuklar için eğitici ve öğretici bilgilerle dolu “Ay’ın İlk Arkadaşları” adlı kitabı, The Çocuk Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. New York Times’ta “Çok Satan Yazar” olarak seçilen Hill, kitap aracılığıyla çocukları Ay’a seyahate çıkarırken, “Dünya’nın gece lambası” olan Ay’ı, eğitici ve öğretici bilgilerle yeniden tanımlıyor.

New York Times “Çok Satanlar” listesine giren “Ay’ın İlk Arkadaşları”, Ay’a ayak basılmasının 51. yıldönümünde çocukları, “Dünya’nın gece lambası”nı keşfetmeye davet ediyor.  Ay’da Dünya’ya nazaran daha hafif olduğumuz gibi bilgileri öyküleştirerek çocuklara aktaran kitap, “Galaksinin haylaz çocuğu” olan Ay’ın gözünden Dünya’daki değişimi sayfalarına sığdırıyor. Çocuklar Dünya’daki değişimi gözlemleyerek, nesli tükenen hayvanları da öğrenme fırsatı buluyor. 

Ay’ın bilinmeyenlerini keşfe çağırıyor

Galaksimizin başrol oyuncularından biri olan Dünya’nın uydusu Ay’ın bilinmeyenleri, Hill’in kalemiyle “Ay’ın İlk Arkadaşları” kitabında buluşuyor. Uzay boşluğunda kendini çok yalnız hisseden Ay, yeni arkadaşlar edinme umuduyla Dünya’yı izlemeye başlıyor. Zamanla gelişen Dünya’yı Ay’dan izledikçe merakı ve heyecanı da artıyor. “Acaba bir gün onu ziyaret etmeye birileri gelecek mi?” diye düşünürken, kendisi hakkında bilinmeyenleri keşfediyor.

Geri sayım başlasın!

The Çocuk Yayınları etiketiyle çocuklarla buluşturulan kitabın baskısında sağlığa zarar vermeyen gıda boyası kullanılıyor. 5 yaş üstü çocuklara hitap eden kitabın orijinali 2019 yılında Ay’a ilk ayak basılışının 50. yılına özel olarak yayımlanmıştı. Kitapta 51 yıl önce Ay’a seyahat etmek üzere yola çıkan Apollo’nun kalkışından önceki geri sayımı dinlemek için bir QR kod bulunuyor.

Susanna Leonard Hill kimdir?

Susanna Leonard Hill; annesi, babası, bir kız kardeşi, iki erkek kardeşi ve bir sürü kedi ile New York’ta büyüdü. 20’den fazla çocuk kitabı yazan Hill ödüllü bir yazar. Ay’ın İlk Arkadaşları kitabı ile New York Times’ta Çok Satan Yazar olarak seçildi. Kitapları Fransızca, Hollandaca, Almanca, Japonca başta olmak üzere pek çok dile çevrildi.

Mandala Stüdyo: Dikkat Bu İçerik Hayallerinizi Kışkırtabilir

Bin iki yüzlü yıllarda Börklüce İsyanı’yla adını tarih sayfalarına yazan canım İzmir’in küçük ve sevimli ilçesi Karaburun; nergisleri, Bilim Kongresi, temiz havası, berrak denizi, sakin bir tatilde arzulanacak her şeyiyle adından söz ettirmeyi sever. Ben de Karaburun’u severim ve artık içinde müzik dünyasına güzellikler ekleyecek bir Stüdyo barındırdığını duyduğumdan beri bu yazıyı düşünüyorum. Neyse ki sonunda Ekim’in kendini yaz sanan günlerinden birinde yolum Karaburun’a düştü ve onca yoğunluk arasında, hani geldi mi üst üste gelir denilen, iş güç, vedalar, merhabalar içinde Ömer Erciyes ile söyleşebildik. Bu yazıda size bir soru / cevap oyunu sunmak yerine bir evden evrensele açılan mantraya benzetebileceğim Mandala Stüdyo’dan bahsetmek istiyorum.

Mandala Stüdyo

Her mandalanın bir merkezi vardır. Ömer Erciyes’in mandalasının merkezinde milyonlarca yıllık bir fosil duruyor ve köşegenleriyle genişleyerek on altı köşeli bir eve dönüşüyor. Evren gibi mandala da yerinde durur mu? Şimdilerde bir stüdyo ve cisimlenişine uygun bir formda yıllarca süren bir hayalin ilmek ilmek örülmesinin vücut bulmuş hali olarak yeni işlere ev sahipliği yapıyor.

Yeni işlerden bir tanesi adına yakışan türden bir mandala. Doğal taşlarla örülü duvarları tamamlayan ahşabın ikinci kata çıkıldığında yüksek tavanla birleşerek yarattığı hoş akustiğe görsel bir katkı sunuyor ve stüdyo olan bu katın merkezinde yer alıyor.

Onur Gürsoy, stüdyo zemine mandala desenlerken

Stüdyo katının mandalası, yeryüzü katının taş ve tik ağacı mandalasıyla aynı merkezden yayılsa da Onur Gürsoy’un Mandala Stüdyo’ya bir armağanı aslında. Ustalıkla desenlenmiş renklerin çevresinde müzik yapmak için bekleyen enstrümanlar var. Oradayken yeni çıkacak bir albümün mix ve mastering çalışmaları yeni bitmişti. Enstrümanlar bir konser provasını dinlemek için heyecanla bekliyordu.

Yaşasın Bazı Hayaller

Ömer Erciyes’in buraya yerleşme hayalleri kurmasının üstünden on yıldan fazla zaman geçmiş. Belki on yıl önce hayallerini paylaştığı pek çok kişi gözünde ortaya çıkacak sonucun hayallerle bu kadar örtüşeceğini aklına getirmemiştir. Hayaller gerçeğe dönüşünce doğal olarak büyümeye de devam ediyor.

Tıpkı Mandala Stüdyo’da yaşamaya başladıktan sonra ekilen çileklerin, domateslerin büyümesi gibi ev de bir evin çok ötesine doğru büyüyor. Bir müzik stüdyosu olmakla da kalmayıp, 42 katılımcıyla bir oda sahne ve sanatsal üretim merkezlerinden birisi halini alıyor. Aynı zamanda Ömer Erciyes’in müzik üretimleri de devam ediyor. Kayıt, mix, mastering, söz yazarlığı derken, Olta Dayanışmaya katkı için 2. albümde Kırmızı parçasını paylaşıyor.

Adından söz etmeye devam etmemiz için çok haklı sebeplerimizin olduğu Olta Dayanışma albümlerinin ikincisinden bir Ömer Erciyes parçası Kırmızı’yla yazımı bitirmek istiyorum.

Müzikle ilgili güzel tüyolar ve etkinlik duyuları için
sosyal medyadan Karaburun Mandala Stüdyo’yu takip etmeyi unutmayın. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Matematiksel Sayılardan Sihir Yapan Bilim Kadını: Ada Lovelace

0

Babam Hasan Atay Anısın

10 Aralık 1815 yılında Londra’da Augusta Ada Byron ismiyle dünyaya gözlerini açan, insanoğlunun ise geç bir tarihte bir yüzyıl sonra Ada Lovelace ismiyle tanıyacağı, sayılardan sihir yapan bilim kadının hayatına daha yakından bakalım mı? Belki bu yazıyı takip ederken gözleriniz, geçmişten yol alır sihirlerini gösterir size. Hadi başlayalım..

Annesinin isteğiyle, bulunduğu zamanda alışılagelmişin dışında küçük yaştan itibaren matematik, fen bilimleri, astronomi, mantık üzerine dersler almıştır. Ders aldığı kişiler dönemin önde gelenlerinden William Frend, William Kral, ve Mary Somerville, Augustus De Morgan’dı. Aldığı eğitimler ve yeteneği sayesinde bugün hala kendisi hakkında konuşmaktayız.

1933’te eğitmenlerinden Mary Somervill’nin, Ada’yı, bilgisayarın fikir babası Cambridge Üniversitesi Matematik Profesörü Charles Babbage ile tanıştırması, bir yerde tarihe isminin düşmesine sebep olmuştur. Bir ismin, Ada’nın yüzyıllar sonra gözlerinize nasıl düştüğünü merak ettiniz mi? Hadi birlikte bakalım.

Tanışmalarından sonra Babbage Ada’yı, tasarladığı uzun hesaplamaları hatasız yapacak olan Fark Makinesi’nin çalışmalarını görmesi için davet eder. Ada, Babbage’nin makinesine hayran kalır. Öğrenme ve matematik yeteneğiyle Fark Makinesi’nin işleyişini hemen kavrar ve ikilinin sıkı dostlukları başlar. Dostlukları ilerledikçe Babbage onun matematiksel yeteneğini görür. Babbage aracılığıyla Ada, Londra Üniversitesi’nde profesör olan Augustus de Morgan ile ileri seviye matematik çalışmaya başlar.

Babbage daha karmaşık hesaplamaları işlemek için tasarlanmış analitik motor olarak bilinen başka bir cihaz için planlar oluşturmuştur. Babbage’nin ile sıkı dostluğu olan Ada Analitik Motor çalışmalarının içinde yer almış ve yakından takip etmiştir. Ada, bu makinenin çalışma prensibini anlamanın yanında, farklı neler gerçekleştirebileceği hakkında Babbage’tan farklı düşünüyordu. Babbage Ada’dan, analitik motoru hakkında İtalyan mühendis Luigi Federico Menabrea tarafından bir İsviçre dergisi için yazılan bir makaleyi İngilizceye çevirmesi istedi. Babbage daha sonra bu çeviriye kendi notlarını eklemesini istedi. Ada kendi notlarını çeviriye eklediğinde, makale 3 katı uzunluğa ulaştı. Ada notlarını A’dan G’ye alfabetik olarak ayrılmıştır. G harfine ayrılan açıklamasında, Analitik Motor makinesinin belli ve sonlu sayıda adımdan oluşan bir plan kullanarak ne şekilde Bernoulli sayılarını hesaplayabileceğini tarif ediyordu. Analitik Makine’yi kullanarak dokuma tezgahlarında kullanılan delikli kartları kullanarak Bernoulli sayı dizisini üretebilen bir algoritma yazmıştır. Bu bilgisayarda uygulanmak üzere özel olarak tasarlanmış ilk yayınlanan algoritma olarak kabul edilir ve Ada Lovelace, bu nedenle ilk bilgisayar programcısı olarak kabul edilir. Bununla birlikte Analitik Motorun bir dizi talimatı tekrarlaması için bir yöntem teorize etti.(Bugün bilgisayar programlarda döngü olarak karşımıza çıkan teori)

Ada’nın çalışmaları 1843’te bir İngiliz bilim dergisinde yayınlandı ve yayında yalnızca “AAL” harflerini kullandı. Çünkü yaşadığı yüzyıl, kadın olduğu için kendisine bilimle ilgilenme ayrıcalığını vermiyordu. Oysaki sayılardan sihir yapıyordu. Keşfettikleri sayesinde şu anda kendisinin hayatı yazarken, bu yazılardan başka beyinlere aktarılıyor.

Ada’nın düşünebildiği bakabildiği penceresi çok genişti. O nedenle şöyle demiştir;
“Analitik Motor’un sayıların yanında başka şeylere de etkisi olabilir. Soyut bilimsel işlemlerle açıklanabilecek ortak temel ilişkileri olan nesneler bulunabilir hatta belki de işletme notasyonunun hareketindeki ve motorun mekanizmasındaki değişimlere duyarlı olabilir. “

Daha sonraki yapmak istediği çalışma için Ada arkadaşı Woronzow Greig’e, beynin nasıl düşünce ürettiğinin ve sinirlere duygularımızı nasıl aktardığının matematiksel bir modelini yaratmayı istediğini söylemiştir. Bu söylem sizin aklınıza neyi getiriyor? Bana sorarsanız eğer kesinlikle yapay zekayı çağrıştırıyor. Tam da üzerine çok yoğun çalışılan ve gelecekte kesinlikle karışılacağımız sibernetik bir yaklaşımla modellenmiş bir Yapay Zeka, gelecekte insan zekâsına bir alternatif oluşturabilecek bir yapay zeka… Sizi de bu bilgiyle belki Ada’nın sihirbaz olduğuna inandırmışımdır.

Ada çalışmak istediği bu alanda ilerleyememiştir. Henüz 37 yaşındayken 1952 yılında rahim kanserinden ölmüştür. İsteği üzerine hiç görmediği babasının yanına gömülmüştür.

Bir bütün olarak değerlendirirsek, Ada Lovelace kadının bir birey olarak bilimin içinde yer almadığı çağdan günümüze kadar gelmiştir. Bilgisayar bir din ve bilgisayar programı da kutsal kitapsa, bu dine ait kitabı Ada indirmiştir. Ada bilgisayarın tanrılarındandır.

#sanaenyakınfanzin nerede?

Daha önce yazdığım bir yazıda Fanzin Apartmanından ve fanzinlerden bahsetmiştim. Zaten edebiyat ile ilgili her şeye aşık bir insansanız fanzinlerin o güzel dünyasına illaki denk gelmişsinizdir. Şimdi de yine Fanzin Apartmanı sayesinde duyduğum bir etkinlikten bahsedeceğim ve bir soru soracağım: #sanaenyakınfanzin nerede? Haydi, bize en yakın fanzini bulalım ya da fanzinleri kendimize yakınlaştıralım…

Etkinlikten bahsetmeden önce şunu söylemek istiyorum. Fanzinler, yüksek tirajlı, her sayıda aynı şeyi yazan ama fiyat arttırmaya devam eden dergiler gibi değiller. Elbette o işte de emek var ve basımın, dağıtımın bir hayli maliyetli olduğu zamanlarda bunu sürdürmek güçtür muhakkak. Fakat fanzinler bir başka. Fanzinde duygular, gönül bağı, yazmanın sihriyle büyülenmişlerin emeği var. Herhangi bir ücret söz konusu değil, her aşamada edebiyatı ve paylaşmayı sevenlerin gönlü var. O yüzden edebiyat da bir gönül bağıdır diyerek her şeyin daha çok kazanma hırsıyla dolup taştığı çağa inat varlığını sürdüren fanzinleri kucaklamalıyız.

Etkinliğe gelince Fanzin Apartmanı, etkinliği duyurduğu yazının başlığında ‘farkındalık için bir adım’ ifadesini kullanmış. Bunun gerçekten de böyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü yönümüzü onlara dönmemiz için bağıran dergilerin aksine usul usul yol alan ve tek derdi edebiyat olan fanzinleri fark etmemiz gerekiyor.

Sana en yakın fanzin etkinliği de bunun için şahane bir fırsat. Tek yapmanız gereken Fanzin Apartmanında okumayı sevdiğiniz ya da yeni keşfedeceğiniz fanzin ve fankitleri gidip kırtasiyede çıktısını almak, daha çok kişi okusun isterseniz fotokopisini çektirmek ve #sanaenyakınfanzin etiketiyle paylaşmak.

Fanzin Apartmanı ise etkinliği duyururken şunları söylüyor: “Günümüzün artan basım ve kargo maliyetleri karşısında her şeye rağmen üretimi sürdüren, bağımsız yayıncılık faaliyetlerini hiçbir ücret beklentisi olmadan devam eden fanzinlere destek olmanın, seslerini duyurmanın en iyi yolu budur. Bizler bu bilinçle, okur nezdinde bir farkındalık oluşması adına bir etkinlik başlatıyoruz ve bize ses vermenizi bekliyoruz.

Yukarıda bahsettiğimiz okur bilinciyle, istediğiniz herhangi bir fanzinin PDF’ini kendi imkanlarınızla, istediğiniz sayıda bastırmanızı (mümkünse okunabilecek yerlere bırakmanızı) ve bunu #sanaenyakınfanzin etiketiyle, istediğiniz sosyal medya platformunda paylaşmanızı istemekteyiz.

Bu farkındalık çabasına destek olun!”

Siteye, fanzinlere/fankitlere ve orada bulunan drive linkine ulaşmak için: http://fanzinapartmani.com/sana-en-yakin-fanzindir-farkindalik-icin-bir-adim/

Kapak Görseli: Fanzin Apartmanı

Anksiyete tedavisinde yol gösterici 5 kitap

Herhangi bir psikolojik rahatsızlığa yakalandığınızda en büyük sorunlardan biri aslında tam olarak ne yaşadığınızı ve ne hissettiğinizi bilmemektir. Anksiyete ya da panik atak krizleri kendinizi kalp krizi geçiriyor olduğunuza ya da delirmenin eşliğinde olduğunuza inandırabilir. Teşhis koyulduktan ve tedavi süresi başladıktan sonra kendine yapacağınız en büyük iyilik okuyarak ne hissettiğinizi ve mental sağlığınızı nasıl geliştirebileceğinizi öğrenmektir.

Son yıllarda yapılan araştırmalara göre; 6 dakikalık bir okuma bile stres seviyenizi %60 düşürüyor. Bu oran müzik dinlemekten %68, çay içmekten %100 ve yürüyüş yapmaktan %300 daha fazla bir düşüş sağlandığı anlamına geliyor.

Tabii ki, kitap okumak anksiyete tedavisi için tek bir çözüm değildir. Profesyonel yardım alırken anksiyeteyle başa çıkmanın en kolay ve öğretici yanı diyebiliriz.

Anksiyete bozukluğu ne anlama geliyor?

American Psychiatric Assossiation’a göre anksiyete1; tehlikelere dikkat etmemizi ve odaklanmamızı sağlayan ve bazı durumlarda yararlı, normal bir tepkidir. Fakat, Anksiyete bozukluğu, stresli veya gergin hissetmenin ötesinde, üst düzeyde korku ve bedensel tepkileri barındıran psikolojik bir bozukluktur. Günümüzde en yaygın ve neredeyse yetişkinlerin %30’unun günlük yaşamında deneyimlediği bir bozukluk olarak bilinen anksiyetenin; nefes teknikleri, psikoterapi, yoga, dengeli beslenme, kafein ve alkol alımının azaltılması, yürüyüş yapmak, aromaterapi, meditasyon, ilaç kullanımı ve düşüncelerinizi yazmak gibi birçok bilinen ve etkili tedavi de mevcuttur.3

Profesyonel yardım aldığınız süre içinde doktorunuzun önerdiği kaynakların yanında en etkili bulduğum beş kitabı sizlerle paylaşmak istiyorum.

İyi Hissetmek

”Düşünce ve davranışlarınız değişirse, duygularınız da değişir.”

Bilişsel davranış terapinin önderlerlerinden biri olan Dr. Burns, depresyonun beyindeki kimyasal bozukluktan kaynaklı olduğunun aksine bilişsel davranışçı terapilerin beynin kimyasını değiştirebileceğini son çalışmalarında kanıtlamıştır. Bu çalışmalarda panik atak hastaları bilişsel davranış terapilerine o kadar iyi yanıt vermiştir ki bu rahatsızlık için şu ana kadarki en iyi yöntem olarak kabul edilmiştir.

Altı bölümden oluşan bu kitapta size ilaçsız duygu durumunuzu nasıl yükseltebileceğiniz ya da stabilize edebileceğiniz bazı teorik bilgiler ve pratik uygulamalarla sağlanmaya çalışılıyor. Kitapta bahsi geçen deneylerden birinde bibliyoterapi (okuma terapisi) uygulamalarının antidepresan tedavileri kadar etkili ve kullanılabilir olduğu görülmüştür.

Kitabın dördüncü kısmında sevgi ve onay bağımlılığının, mükemmelliyetçiliğin ve yaptığınız işin aslında sizin değeriniz belirlediği inancı yalnızca kişisel gelişiminizdeki engeller olduğunu vurguluyor. Dr. Burns, kötü hissetmenizin altında yatan sebep aslında kendiniz hakkında çarpıtılmış ve yanlış düşüncelerinizin yer aldığını ve bu düşünceler mantıklı ve iyi olanlarla yer değiştirdiği takdirde duygu durumunuzu değiştirebileceğinizi anlatıyor.

Seninle Başlamadı

 ”Ebeveynlerim, büyükanne, büyükbabalarım ve daha uzak atalarım tarafından tamamlanmamış, cevaplanmamış halde bırakılan şeylerin ve soruların etkisi altında olduğuma kuvvetle inanıyorum. Sıklıkla, bir aileden ebeveynlerden çocuklara geçen kişisel olmayan bir karma var gibi görünür. Bana her zaman, önceki nesillerin yarım bıraktığı, tamamlamam veya belki de devam ettirmem gereken şeyler var gibi gelmiştir.” Carl Jung

Birçoğumuz ailemize bedensel olarak benzemenin yanı sıra zihinsel olarakta benzeriz. Wolynn, bu kitapta çoğu psikolojik rahatsızlığın, travmaların ve kaygıların üç kuşak bile olsa bizi etkileyeceğini vurguluyor. Stresli bir rahim içi bile sizin yaşamınızda oldukça etkili bir kaygı kaynağı olarak görülmektedir. Tabiki yaşanan bu kaygı asıl kaynağın birebir kopyası olarak ortaya çıkmamaktadır.

İyi de olsa kötü de olsa ebeveynlerimiz kendi davranışlarını bize yansıtma ve biz de ebeveynlerimizin acılarını üstlenme eğilimindeyizdir. Gelecekte sahip olduğumuz çoğu sorunlu davranışın kökeninde sorgulanmayan kalıtsal psikolojik problemler yatmaktadır. Bunları bilinçli bir şekilde çözmediğimiz sürece kalıtsal olarak aktarılmaya devam edecektir.

“Eğer avucunuzun içine derinlemesine bakarsanız, orada ebeveynlerinizi ve atalarınızın tüm nesillerini göreceksiniz. Onların hepsi şu an yaşıyor. Her biri, bedeninizde mevcuttur. Siz bu insanların her birinin devamısınız.” Thich Nhat Hanh

Beden Kayıt Tutar

”Oltaya yakalanmış bir balığın davranışlarını gören arkadaşları, onun çıldırdığını düşünebilir. Ama balığın yaptığı sadece hayatını kurtarmaya çalışmaktır. İnsanların yaşadıkları ya da yetiştikleri ortamlardan ayrı değerlendiremeyiz, oltayı göremezseniz bu davranışları anlamak da anlamlandırmak da mümkün olmayacaktır.”

Araştırma ve çalışmanı travma olan psikiyatrist Kolk, bu kitapta travmanın yalnızca zihinde gerçekleşip bitmediğini bedensel tepkilerin her birinin temelinde yatan bir yaşantı olduğundan bahsediyor. Ayrıca bazı anıları zihnimizden silsek bile bedenimizin o anı unutmadığını ve travmayı öyküleştirerek rahatlasak bile bazı bedensel tepkilerin bizimle kalacağını vurguluyor. Kitabın en önemli bölümlerinden biri travma etkisi altındaki beynin nasıl işlediğine dair size ayrıntılı bir bilgi sunuyor. Ki bu ne hissettiğiniz ve ne etkisinde yaşadığınızı anlamanızdaki en önemli noktayı kavramanızda oldukça yararlı bir bölüm. Bu bilgilerin yanı sıra, bedensel ve duygular farkındalık geliştirmek için en etkili yollardan olan aşırı uyarılmışlığı dengelemek için doğru nefes teknikleri, meditasyon, müzik, EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing), yoga, aikido, judo gibi yöntemlerin etkisinden bahsediyor.

“Beyin kültürel bir organdır ve deneyim beyni şekillendirir.”

”Hiçbir ilaç kötü geçmiş bir çocukluğu düzeltemez.”

EMDR Terapisi Teknikleri ile Acı Anıları Silmek

”Zamanla hiçbir yara sarılmadığı gibi, “işlenmemiş anılar” bazen ruhsal dengesizliklere yol açarak
hayatımızın dizginlerini de ele geçirebiliyor.”

EMDR2, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme, güçlü bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bugüne kadar her yaştan yaklaşık 2 milyon kişinin farklı tiplerde psikolojik rahatsızlıklarının başarıyla tedavi edilmesini sağlamıştır.

EMDR’a göre, işlenmeyen bilgi diğer bilgilerle entegre olamazsa akıl sağlığında bazı sorunlar ortaya çıkarır. Bu nedenle bugün yaşanan bazı durumlar bu izole kalmış anıları tetiklerse, kişi o anının bir kısmını ya da bütününü yeniden yaşar gibi etkilenir. Doğal afetler, büyük kazalar, kayıplar, savaş, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanı sıra, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; günlük hayatta aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanmalar, reddedilmeler, ihmal ve başarısızlıklar işlenememiş anılar arasında yer alabilirler. Bu tedavi, izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir tedavi olarak görülmektedir.

Kaplanı Uyandırmak: Travmayı İyileştirmek

”Hepimizin travmaları iyileştirmeye dair doğuştan getirdiğimiz içsel bir kapasiteye sahibiz.”

”Kan dolaşımının sesini kulaklarımızda duyduğumuz gibi, dünyaya dair gördükleri son şey bir panterin gözleri olan milyonlarca maymunun gece yarısı çığlıklarının izlerini de sinir sistemimizde taşırız.” Paul Shephard

Bu kitap, travmanın vahşi yaşam, doğa, canlılar ve diğer insanlar arasındaki bağlantıyı kurmamıza odaklanıyor.

Biz insanlar donma tepkisi nedeniyle sıkışıp kalan enerjinin boşalmamasından dolayı nadiren ölsek de, bu olgu bizim ciddi ıstırap çekmemize neden olur. Travma geçiren bir gazi, bir tecavüz kurbanı, suistimale uğramış bir çocuk, örnekteki antilop ve kuş hepsi de kendilerini aşan yoğun baskı hissettiren ezici durumlarla karşı karşıya kalmış oluyorlar. Kendilerini “savaş ya da kaç” seçimlerinden birine yöneltmeyi beceremediklerinde ise donuyor ya da yıkılıyorlar. Bu enerjiyi boşaltabilenler ise kendilerini toparlayabiliyorlar. Biz insanlar hayvanların her zaman yaptığını yaparak donma tepkisini aşmaktansa, gittikçe artan dizi dizi yıpratıcı semptomla ifade edilen geriye dönük bir sarmala gireriz. Bireysel travmanın yanı sıra toplumsal travmalarında müebbet bir hapis olmadığı ve iyileştirilebileceğini her sayfada vurgulamaktadır.

”Ne hissettiğimizi bilmek neden öyle hissettiğimizi anlamanın ilk adımıdır.”

Kaynakça

1- https://www.psychiatry.org/patients-families/anxiety-disorders/what-are-anxiety-disorders

2- https://www.emdr-tr.org/emdr-nedir/

3- https://www.psychologytoday.com/us/blog/anxiety-zen/201405/21-quick-tips-change-your-anxiety-forever