Metamar/Dedegöl şirketine ait Kürce HES’in iletim hattından dolayı yaşanan sayısız heyelana bir yenisi daha eklendi. Kuzca Köyü’nün Kürce, İncircik, Burtu ve Karasin mahallerine giden yol kapandı.
Bilirkişi raporlarında, bölgedeki heyelan riskinin çok fazla olmasından dolayı HES inşaatına uygun olmadığı defalarca belirtildiğini ancak bu uyarının, yatırıma izin veren ilgili makamlarca dikkate alınmadığını belirten Alakır Nehri Kardeşliği HES sebepli heyelanla ilgili kendileri gibi çevre dostu olanlara haber yolladı.
Kürce HES’in hem inşaatı sırasında hem de işletmeye alınmasından sonra santral binasına suyu taşıyan boruların gömüldüğü iletim hattı boyunca birçok heyelan yaşandığını, her heyelan sırasında ise orman ve birçok canlı büyük zarar gördüğünü belirten dostlar ulaştırdıkları haberde şu ifadeleri kullandı:
“İşte bu heyelanlara geçen gün bir yenisi daha eklendi. Ancak bu seferki daha da trajik. Çünkü HES şirketi kendi yarattığı heyelanlar yüzünden tehlikeye giren iletim hattı borularının yerini değiştirmeye çalışırken bu sefer heyelana neden oldu. İşçi güvenliğinin de hiçe sayıldığı bu çalışmalar sırasında yine herhangi bir denetim yoktu. Ayrıca yaptığımız girişimler sonucunda ilgili kurum bize yeni boru hattı ile ilgili bir başvuru olduğunu ancak henüz bir izin çıkmadığını bildirdiler.
Hakkında danıştay tarafından da onanarak kesinleşen ancak ilgili yürütme kurulu tarafından 1 seneyi aşkın süredir tescillenmeyen ‘1. Dereceden Doğal SİT Alanı olarak koruma altına alınması’ kararına sahip Alakır Vadisi’nde HES şirketlerinin yol açtığı yıkım tüm hukuksuzluğu ve denetimsizliği ile devam etmektedir.
Günlerdir kapalı olan yol ile ilgili HES şirketi trajikomik bir şekilde Kuzca Köyü’nden mahallelerine giden bu yolun girişine ‘Heyelan nedeniyle yol kapalıdır’ tabelası asmıştır. Hâlbuki gerçek olan şu anda kendi neden oldukları heyelan nedeniyle zarar görmesinden çekindikleri iletim hattı borularını yenilemeleridir.
Çoğunlukla yaşlı nüfusun yaşadığı bölgede yolların kapalı olmasından dolayı yaşanabilecek her türlü olumsuzluktan direkt HES şirketi ve kamu yetkilileri sorumlu olacaktır.
Her zamanki gibi konuyla ilgili tüm yasal girişimlerde bulunup konunun takipçisi olacağız.
Alakır Nehri Kardeşliği”
Alakır Nehri Kardeşliği’nin yanında olduğumuzu belirtiyor, artık bu HES inadının da bir sonunun gelmesini diliyoruz…
Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 21’inci yolculuğuna hazırlanıyor.
26 Kasım – 10 Aralık 2015 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. Festival,26 Kasım – 2 Aralık’ta Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek başkent gösterimlerinin ardından, 4-7 Aralık tarihleri arasında Nilüfer Belediyesi’nin katkılarıyla Bursa’da Sanat Mahal’e konuk olacak ve yolculuğunu, 9 – 10 Aralık’ta Kastamonu Üniversitesi Medya ve İletişim Topluluğu’nun katkılarıyla Kastamonu’da tamamlayacak.
Warp
Kısa İyidir veÇocuk Filmleri bölümleri, her yıl olduğu gibi bu festivalde de yerini alıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinden festivale başvuran filmler arasından seçilen kısa filmler, izleyicileri farklı ülkelerin yenilikçi sinemasıyla tanıştırıyor.
Havuz (Niki Lindroth von Bahr, 2014, İsveç), Dinle (Hamy Ramezan, Rungano Nyoni, 2014, Danimarka, Finlandiya), Kökler (Boris Labbé, 2015, Fransa), Bir Dava. Bir Tutanak. (Fiona Rukschcio, 2015, Avusturya), Orman (Doğu Akal, Onur Saylak, 2015, Türkiye), Mimari (Ulu Braun, 2015, Almanya), Oh Lucy! (Atsuko Hirayanagi, 2014, Japonya, Singapur, ABD), 28 Kasım Cumartesi saat 10:15’te ve 30 Kasım Pazartesi saat 12:15’te izlenebilir.
Bath House
Ayaküstü (Anna Vasof, 2014, Avusturya), Gülümse, Dünya da Sana Gülümsesin (Al-Haddad Ailesi, Ehab Tarabieh, Yoav Gross, 2014, İsrail, Filistin), İsyan! (Julia Boutteville, 2014, Fransa), Yiyin Efendiler (Nassos Vakalis, 2014, Yunanistan, ABD), Gri Bölge (Derya Durmaz, 2015, Türkiye), Sembolik Tehditler (Mischa Leinkauf, Lutz Henke, Matthias Wermke, 2015, Almanya), Tahran-Geles (Arash Nassiri, 2014, Fransa), Salı (Ziya Demirel, 2015, Türkiye, Fransa), Görev (Ángel Manzano, 2015, İspanya) ise 29 Kasım Pazar günü saat 10:15’te ve 2 Aralık Çarşamba saat 12:15’te izleyicisiyle buluşacak.
Architectura
Canlandırma atölyesi ve Kısa İyidir
Yıllardır minik seyircileri için film gösterimleri düzenleyen Gezici Festival, bu yılki çocuk filmlerini Norveç’ten seçti.
Öğrenci Konseri (Jan Otto Ertesvåg, 2009), Sam İle Balık Avı (Atle S. Blakseth, 2009), Zıpla (Yngvild Sve Flikke, 2009), Pl.ink! (Anne Kristin Berge, 2010), Büyük Saat ( Kristian Kim Larsen, Simon Furdal, 2012), Kovboy – Renkli (Trygve Nielsen, 2013) ve Maraton Günlüğü (Hanne Berkaak, 2015); 27 Kasım Cuma, 30 Kasım Pazartesi ve 1 Aralık Salı günü saat 10:15’te küçük seyircileriyle buluşacak. Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri gösterimleri her yıl olduğu gibi ücretsiz gerçekleşecek.
Kovboy
Bu yıl çocukları bir deCanlandırma Atölyesibekliyor. Avusturya Büyükelçiliği’nin katkılarıyla Roland Schütz’ün düzenleyeceği atölyede, katılımcı çocuklar ilk filmlerini üretmiş olacaklar. 28 Kasım – 2 Aralık tarihleri arasında ücretsizdüzenlenecek atölyeye katılmak isteyen 8 -12 yaş arası minik izleyicilerin ebeveynleri festivalle iletişime geçebilirler.
Apple, 2016 yılı Ocak ayından itibaren Singapur’daki enerji ihtiyacının yüzde 100’ünü güneş enerjisiyle karşılayacak. Singapurlu yenilenebilir enerji şirketi Sunseap Group, Apple ile 800’den fazla binanın çatısına kuracakları güneş panelleri ile enerji üretecekleri bir işbirliği içine girdiklerini açıkladı.
Apple’ın uluslararası en büyük tesislerinden biri Singapur’daki tesisi ve şehirdeki ilk perakende satış mağazası, artık tamamen güneş enerjisiyle çalışacak. Güneş panelleri, hem kamu binalarının hem de Apple’ın tesislerinin çatılarına yerleştirilecek ve 50 megavat, 9 bin eve yetecek kadar elektrik üretecek.
Greenpeace Uluslararası İklim ve Enerji Kampanyası Uzmanı Tom Dowdall, haberi şu sözlerle değerlendirdi: “Tayvan, Güney Kore ve Çin gibi pek çok Uzakdoğu ülkesi, enerji için hâlâ fosil yakıtlara bağımlı ve enerji üretimi birkaç enerji şirketinin tekelinde. Apple’un bu yenilikçi yaklaşımı diğer şirketlerin de aynısını yapabileceği ve yapması gerektiği konusunda bir örnek teşkil ediyor.”
Apple’ın Amerika’daki bütün veri merkezleri, mağazaları ve ofisleri yüzde 100 yenilenebilir enerjiyle çalışıyor. Gittikçe yeşillenen Apple, eğer hedefine ulaşabilirse, bir ilke daha imza atarak Singapur’da tamamen yenilenebilir enerji ile çalışan ilk şirket olacak. Apple’ın nihai amacı, dünya üzerindeki bütün tesislerini yenilenebilir enerji ile idare etmek.
Ergenliğimden itibaren hayatımın büyük bir kısmında “depresif” müzikler dinledim. En eğlenceli diye bilinen grupların yaptıkları müziklerden bile hüzün çıkarmayı başarabilen biri olarak herkesin sürekli mutlu olmasıgerekmediğini de düşünüyorum. Sanırım, o yüzden de böyle göreceli bir konuda söz sahibi olabileceğimi düşünerek aşağıdaki 10 şarkı ile bu listeyi oluşturdum. Bazı şarkı kimilerine göre hiçbir şey ifade etmeyebilir kimilerine göre klişe gelebilir kimilerine göre de sıkıcı olabilir, bilemem.
Böyle zengin bir yelpaze varken, 10 şarkı diye işe başlamak işi oldukça zorlaştırıyor; binlerce şarkı bir diğerinin yerine çok rahat geçebilirdi. Fakat bu listeyi 17-18’li yaşlarımla beraber tanımaya başladığım sanatçıların sözlü şarkılarıyla oluşturmak istedim. Buyurabilirsiniz:
Radiohead – Exit Music (Ok Computer, 1997):
Radiohead… Ne desem bilemedim. 2+2=5 şarkılarını ilk defa dinlediğimde çok küçüktüm, pek anlamlandıramamıştım. Creep’i Radiohead’i bilmeden sevmiştim. Sonrasında tanıdıkça, dinledikçe Thom Yorke’u kendime rol model alarak bir dönemimi geçirdim diyebilirim. Türkiye’ye gelecekler de konserlerini en ön sıralarda izleyip bağıra bağıra şarkılarını söyleyecektim güya. Bu hayalin pek fazla heyecanı kalmadı sanırım, her şey çok değişti. Neyse, uzatmadan, Radiohead’in milyon tane şarkısı bu listeye girebilir ama şu an bile bunları yazarken ağlamak ile ağlamamak arasındaki o iç titreten süreci yaşattığı için, Exit Music. “We hope that you choke.”
Alice In Chains – Nutshell (Unplugged, 1996):
Eski sevgilisinin ölümü üzerine pembeye boyattığı saçlarıyla ve güneş gözlüğünü çıkardığı an gün yüzüne çıkan yoğun uyuşturucu kullanımının mirası olarak morarmış göz altlarıyla arz-ı endam eden “sonsuz” Layne Staley. Belki de, “dünyanın en ‘acı’ şarkısı nedir?” sorusuna cevap olacak, özellikle de Unplugged versiyonuyla, bir Alice in Chains şarkısı. “We chase misprinted lies, we face the path of time”
Tim Buckley – Phantasmagoria In Two (Goodbye And Hello, 1967):
Evet, “Buckley” bir yerlerden tanıdık geliyor bazılarımız için. Pek bilmeyip de tahmin yürütenler; doğru bildiniz. Jeff Buckley’in babası olur Tim Buckley; oğluyla aynı kaderi paylaşarak genç yaşta buraları terk etmiş bir misafirdir. Ne misafir ama sesi tüyleri diken diken eden… Ki ben hep Tim Buckley’in, oğlu Jeff Buckley’den daha depresif şarkılar yarattığını düşünmüşümdür. Ölümcül ve tanrısal bir şarkı olan, Phantasmagoria in Two tabii ki böyle bir listede olacaktı. “Everywhere there is fear.”
Joy Division – New Dawn Fades (Unknown Pleasures, 1979):
Ian Curtis belki de birazdan olacakları düşünmeden; Iggy Pop dinlemişti, sonrasında da Werner Herzog’un Stroszek’ini izlemişti. Stroszek’i izlemek intihara sebebiyet verir miydi acaba? İntihar nasıl bir şeydi ki? 23-24’lü yaşlara geldiğimde, Ian Curtis gibi intihar ederim herhalde diyordum ama öyle bir şey olmadı. Bu şarkı binlerce kez öldürüp diriltti ve hâlâ, her defasında… “It was me, waiting for me, hoping for something more, me, seeing me this time, hoping for something else”
Gravenhurst – The Diver (Flashlight Seasons, 2004):
Geçen sene aralık ayında bu dünyayı terk eden Nick Talbot, miras olarak bir sürü “acı şarkı” bıraktı. 2007-2008 yıllarında tanıştığım Gravenhurst; o zaman da pek bilinmiyordu, hala da pek bilinmiyor ve bu ölüm üzerine hiçbir zaman pek bilinmeyecek sanırım. Bu acıyı çekme şerefine nail olabilenlere ne mutlu. “It’s getting darker and i’m still swim, it hits me again. I’m getting deeper and i’m still swimming, it hits me again.”
Nick Drake – Day Is Done (Five Leaves Left, 1969):
Şarkılarını söylerken bu dünyanın yükünü taşıyamadığını hissettirir, sanki, Nick Drake. Dönemin ağır antidepresan ilaçlarını belki ölmek için, belki de sadece “uyumak” için yüksek doz alırken; başucunda Albert Camus’ün “Sisifos Söyleni” adlı saçmalığın öğretisi olduğu söylenir. Camus, bazen farkında olmadan söylenen bir kelimenin bile bir insanı öldürebileceğini söyler ve intiharı olumlamasa da, belki de farkında olmadan yazdığı bir cümlenin Nick Drake tarafından okunması sonucu “katil” olmuştur. “When the game’s been fought. You speed the ball across the court. Lost much sooner than you would have thought. Now the game’s been fought.”
The Smiths – Last Night I Dreamt That Somebody Loved Me (Strangeways, Here We Come; 1987):
Günümüz indie gruplarına geçişin en önemli basamaklarından birisi olan The Smiths; Morrissey’in eşsiz sesi ile beraber iç burkan bir sürü şarkıya imza attı. Morrissey solo çalışmalarıyla kariyerine hâlâ devam ediyor. Kadıköy’ün melankolik geceleri bana hep The Smiths’i hatırlatıyor nedense. “Last night i dreamt that somebody loved me. No hope, no harm. Just another false alarm.”
Michael Jackson – Little Susie (HIStory: Past, Present and Future, Book I; 1995):
Hakkında yapılacak bir tanımlama kalmayan Michael Jackson’ın; Susie adlı küçük bir kız çocuğuna tecavüz ediLmesini ve daha sonrasında da çocuğun feci şekilde öldürülmesini anlatan duygu dolu şarkısı. “Everyone came to see. The girl that now is dead. So blind stare the eyes in her head…”
Placebo – Without You I’m Nothing (Without You I’m Nothing, 1998):
Bundan bilmem kaç sene öncesinde “aşk acısı” yaşarken, veya öyle bir duygu olduğunu düşünürken, bu şarkıyı binlerce kez dinlemişimdir. Bazen şarkıyı tekrara alıp tekrar tekrar… 80’lerin sonu 90’ların başı gibi doğanların şüphesiz ki ergenlik şarkılarından bir tanesi Without You I’m Nothing. Artık, Brian Molko’nun sesini unutmuş olabilir o nesil. “Tik, tak, tik, tak, tik, tak….”
Coldplay – Such A Rush (Safety EP, 1998)
Genel olarak sakin ve huzurlu, yer yer hüzünlü şarkılara imza atmış olan Coldplay; insanın suratına bu derecede sert bir şekilde çarpacak derecede “acı” başka bir şarkı da yapmamıştır sanırım. Grubun genel havasından farklı bir şarkı olduğundandır ki, bu şarkı albüm dışı olarak kalmıştır ve pek kimseler tarafından bilinmez. “Such a rush to do nothing at all. Such a fuss to do nothing at all. Such a rush to do nothing at all.”
Ve bonuslar:
Bu listede sözsüz şarkı olmamasını istedim garip bir şekilde. O yüzden, The Doors’un vokalisti Jim Morrison’ı da anarak, liste dışı kalan bu Mogwai şaheserine kulak kesilelim:
Mogwai – I’m Jim Morrison I’m Dead (The Hawk Is Howling, 2008)
Aynı sebep yüzünden bonuslara bıraktığım bir şarkı. Trentemøller’in bu şarkısı için kimileri “huzur” tanımlaması yaparken; ben, tam tersi olarak, bu şarkıyı elektronik müziğin en “acı” eserlerinden birisi olarak görüyorum:
Trentemøller – Miss You (The Last Resort, 2006)
Belki de şok etkisi yaratacak bir kapanış olduğunu biliyorum:
İstanbul’un artık şaşırtmayan ziyaretçileri, domuzlar. Yaşam alanları alt üst olduğundan ötürü, bazen deniz bazen de kara yoluyla şehre geliyorlar. Şehirde pek işleri yok aslında, sadece yemek arıyorlar, çünkü kendi alanları tükenmek üzere. İnsan denen canlı ise gösteriyor özünü, şiddet ile saldırıyor ona. “Birinin silahı yok mu ya hu vursun şunu.”
Neden? Neden sen bir ormana, yani birçok canlının yaşam alanına saldırdığın zaman kimse seni vurmuyor? Neden bir dereye set çektiğinde balıklar bir olup burnunu kemirmiyor? Keşke bir eşek gelse ve otursa üzerine, yılların hatrına kızmaz senin oturmalarına mı sayarsın, yoksa onu üstünden atar mısın?
CNN Türk’ün sabah haberlerinde iki ayrı domuz haberi verildi bu sabah. İkisinde de insanları görünce korkmuş ve şaşkınlıktan koşturan birer domuz vardı ve yine, domuz görünce korkmuş ama kaçmayan, kovalayan, öldürme egosuyla koşan bir canlı insan. Domuzların akıbeti ne oldu bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, Türkiye’de hayvan olmak her bir şeyden daha da zor.
Üstelik bu şehre misafir domuzların yaşadıkları sadece. Bir de hiç insan dünyasına dokunmamış domuzlar var, ama onlar da suçlu, domuz olmaktan ileri gelen sebeplerle. Pis domuz çünkü onlar. Domuz gibi yiyen insanlara verilen adın sahibi, domuzlar. Sıfat bulamadığınız zaman hakaret edecek, basın geçin, ne de olsa göremeyecek çirkinliğinizi, duymayacak o sesinizi.
Son olarak şu ortaya çıkıyor. Savunduklarımızın başına hepimiz, sonuna bir sahiplik belirten ek getiriyoruz. Ama bir domuzu savunurken hepimiz domuzuz diye bağırdığımızda toplum tarafından ciddiye alınmama ihtimalinden çekiniyoruz. Çekinmeye gerek yok. Hepimiz Ermeniyiz denilince de ağırlarına gidiyor bazılarının, hepimiz topuz da aynı manada onlar için.
Farklılıkların birleştirilebildiği bir toplumsal düzen hepimizin hayali. Her canlının bir yapısı ve yaşayışı olduğunu kabul edip onu kendimize yontmadan, biraz açık konuşup kendi özgürlüğümüzü yaşayıp ele güne karışmadan yaşamak. Özlem duyulan bu. Ancak bu denli yaşamak ranttan uzaklaşmayı, azıcık saygılı olmayı ve kısa süre de olsa biraz fazla yorulmayı gerektiriyor.
Empati çok zor
Şimdi kim milyon dolarlık rant kapılarını kapatıp domuzların doğal alanlarını mahvettiğini inkâr edecek ve mesela trans bir bireyle saygın bir ilişki kuracak? Nasıl bırakacak erkek egemen kavramındaki egemen vazifesini? Empati çok zor, bu dünyadaki en zor davranış biçimi. Şimdi, kim gidecek daha kendini anlayamıyorken başkalarını anlamak için mücadele verecek?
Ekmek elden su gölden, tam anlamıyla böyle yaşayan insanlar var. Oysaki bunu yaşaması gereken hayvanlar. İnsan olmaktan utanıyorum çoğu zaman, keşke bir domuz olsaydım, kaçmazdım insanlardan, biraz intikam onların da hakkı değil mi?
Hayvanları sevin koruyun, sevmediğiniz kişilere hakaret ederken onları kullanmayın, bu tavrın cinsiyetçi küfürlerden hiçbir farkı yok zira.
Son günlerde, komiklik ile bağdaştırılan yeni bir moda ortaya çıktı: Bazı “hayvansever” kedi dostları, tabii ki sadece “şaka” amaçlı olarak, kedilerinin arkalarına sessizce salatalık yerleştiriyorlar ve bu kedilerin büyük çoğunluğu salatalığı fark ettiğinde inanılmaz bir biçimde korkarak yerlerinden sıçrıyor.
İnsanların bazılarını kahkahalara boğan bu “salatalık şakası”, kısa zamanda viral haline geldi ve eylemin videoları tık rekorları kırmaya başladı. Peki, canlı dostlarımız da kendilerine yapılanı şaka olarak mı algılıyor?
Uzmanlara göre, bir hayvanın stres altına sokulması muhtemelen hiç iyi bir sonuç doğurmayacaktır. Yani kediler bu yapılan “komikli şaka”yı hiç ama hiç komik bulmuyorlar; tam aksine, insan faktörü yüzünden yoğun bir stres altına giriyorlar. İnsanların bu durumu çok basit bir şekilde idrak edebilmesi gerekirken “İnsan diye tanımlanan canlı türünün acaba ne kadarı gerçekten insan?” sorusu akıllara geliyor.
Bir şeylerle uğraşırken aniden arkanızı döndüğünüzde o an belirleyemediğiniz bir nesne görseniz korkmaz mısınız? Kediler için de aynı şey geçerli aslında. Arkalarını döndüklerinde her zaman karşılarında olmayacak bir madde olan salatalığın, beklenmedik bir şekilde yerde öylece duruyor olması kedileri doğal olarak ürkütüyor.
Bazı teorilere göre, kediler yeşil rengi yırtıcı, sürüngen hayvanlarla bağdaştırıyor olabilir. Salatalık, yapısı itibarıyla yılan gibi bir sürüngene de benzemiyor değil.
Yalnızca salatalık değil, herhangi bir yabancı nesnenin kedilere kontrollü bir şekilde tanıtılması gerektiği konusunda uyarılarda bulunan uzmanlar; korkutma amaçlı yapılan bu tarz eylemlerin kedileri uzun süreli streslere sokabileceğinin, hatta sakatlayabileceğinin de altını çiziyorlar. Kedilerin de bazılarının, insanlar gibi, daha ürkek olabileceği de unutulmaması gereken bir faktör tabii ki.
Doğanın, doğal sürecini her defasında kendilerine göre yontmakta beis görmeyen insanlar; tüm canlılara en büyük zararları “doğal olmayan yollarla” veriyorlar. İnsanlar, düşünebilme ve konuşabilme yeteneklerini iyi yönde kullanmayı tercih etmiyorlar. Maalesef ki, insan faktörünün olduğu bir dünyada bu sorunlar hiçbir zaman çözülemeyecekmiş gibi duruyor.
Lütfen, hiçbir canlıya kasti olarak zarar verebilecek herhangi bir davranışta bulunmayın! Lütfen…
Türkiye’de halkın kulaktan kulağa bilgileri sayesinde antibiyotik kullanımı gitgide artmaktadır. Zaten halkımızda da hekime gidip teşhis konmasını beklemeden kendi koyduğu teşhis doğrultusunda hekim tarafından ilaç yazılması isteme durumu dikkat çekici.
Hekimlere uygulanan şiddetten ötürü birçok hekim istemediği hâlde antibiyotik ve ağrı kesici yazmak zorunda kalıyorken hekimlerin bir kısmı da kâtipliği kendine görev edinerek hastanın öz geçmişini almadan, fiziki muayenesini yapmadan kolay bir çözüm olarak gördüğü antibiyotiği hasta reçetesine yazıyor.
Gereksiz, yoğun ve düzensiz antibiyotik kullanımı ile birlikte mutasyona uğrayıp antibiyotiğe karşı direnç gösteren güçlü bakterilerle karşılaşıyoruz. Dirençli bakteri, antibiyotik karşısında hayatta kalarak çoğalmaya devam ederken hastalığın daha uzun sürmesine yol açmaktadır. Bu, tedavinin uzamasına ve maliyetinin artmasına sebep olur. Ayrıca dirençli bakteriler hastanın durumuna bağlı olarak idrar yolu, akciğer, cilt ve kan dolaşımı enfeksiyonlarına da yol açabilmektedir.
Diğer bir doğru bilinen yanlışa da değinmek istiyorum. Hastalıkların en büyük nedenlerinden biri bakteriler, diğeri ise virüslerdir. Antibiyotikler bakterilerin sebebi olduğu hastalık durumlarında kullanırken virüslerde kullanılması hiçbir şey ifade etmez. Yani; grip, nezle gibi viral durumlarda antibiyotik kullanımı iyileştirmez, iyileşme sürecini kısaltmaz, virüslerin diğer insanlara yayılmasını engellemez. Aksine antibiyotik direncine, vücut hücrelerinin ölmesine, direncin azalmasına ve antibiyotiğin yan etkilerine maruz kalarak iyileşme sürecinin uzamasına neden olur.
Antibiyotik gerçekten gerekli olduğunda artık işe yaramaz. En sık hatalı antibiyotik kullanımı bu üst solunum yolu enfeksiyonlarında gerçekleştiği gözlemler sonucu anlaşılmıştır. Yanlış ve yoğun antibiyotik kullanımı ile birlikte yararlı bakterilerin de ölmesine ve bununla birlikte bağışıklık sisteminde büyük sarsıntıların, genital mantarların gelişmesi, kullanılan antibiyotiklerin böbrekler ve karaciğer tarafından atılması ile organ hasarı gelişebilmektedir.
Antibiyotikler ateş düşürücü ilaçlar değildir. Ateşi düşürmek amacıyla antibiyotikkullanımı toplumuzda yanlış oturmuş bir kanıdır. Hastalık uygun antibiyotikle tedavi edildiği zaman, diğer belirtilerle birlikte ateş de düşer. Halk sağlığı açısından etik ve doğru olan antibiyotik tedavisine karar verecek doktorun istenilen tahlil sonuçları neticesinde enfeksiyon nedeni bakteriye uygun antibiyotiği hastaya vermesidir.
Gereksiz antibiyotik kullanılmasında bir etken de doktorlara, hasta ve yakınlarının antibiyotik verilmesinde ısrar etmeleridir. Her ateşli durumda antibiyotiğin gerekmediğinin bilinmesi ve doktorları antibiyotik vermesi için zorlanmamalıdır. Doktorlar da bilgilerini tazeleyerek, farkındalıklarını artırarak antibiyotiği nerede kullanacaklarına doğru kararı vermelidirler. Hastanın doktora gitmeden eczaneden antibiyotiği temin etmesi gereksiz antibiyotik kullanımında diğer bir etkendir.
Avrupa’da reçetesiz antibiyotik satılmamaktadır. Bununla ilgili gerekli önlemlerin ülkemizde de alınması gerekmektedir. Çözüm antibiyotikte değil bağışıklık sisteminizi güçlendirmektedir ve bunun içinde yapacaklarınız immün sistemini güçlendirici önlemler. Sağlıklı ve güçlü bir immün sistemi sayesinde hastalık ajanlarına karşı kendimizi savunuruz ve böylelikle hastalanmayız. Aynı zamanda mevcut hastalıkların tedavisi ve daha kısa hastalanma dönemi için de immün sisteminin güçlenmesi şarttır.
Sağlıklı bir yaşam için gerekli faktörlerin başında temiz hava, su ve ışık ile beraberdüzenli hareketşarttır.
Ağırlığınızın sıcak aylarda yüzde 5’i kadar, soğuk aylarda yüzde 4’ü kadar su tüketmeniz gerekmektedir.
Sağlıklı yaşamın temelini oluşturan organizmamızın tazelenmesini, dengeli bir beslenme ile sağlarız. Burada tükettiğimiz gıdanın kalitesi çok önemlidir, mümkün olduğunca kimyasal maddelerle işlem görmemiş, mevsimsel, bölgesel, rafine edilmemiş ve taze gıdalar tüketilmelidir. Bunların gerekli besleyici maddeleri içermesi gereklidir. Ör. vitaminler, proteinler, yağlar, karbonhidratlar, Demir, Çinko ve Selenyum başta olmak üzere mineraller.
Kış döneminde kök yumru (kereviz, turp, kırmızı pancar, havuç, yerelması…), soğanlı ve keskin besinler, (pırasa, soğan, sarımsak…), lahana, ıspanak, pazı, roka, tere gibi toprak üstü sebzeler tüketilmelidir.
Bununla birlikte etçil beslenme yerine fungi (mantarlarla) daha sağlıklı bir süreç geliştirecektir.
Yeterli ve sağlıklı uyumalı ve stresten uzak durulmalıdır. İmmün sistemin güçlendirilmesi koruyucu kısmıdır yani birinci olarak yapılması gerekendir.
Ardından gelişen durumlar için önce doğru doğal tedaviye ulaşılmalıdır; yeterli dinlenilmeli ve temiz hava solunmalıdır. Bunlar da yetersiz geldiği vakit hekime başvurulup gerekliyse antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır.
Antibiyotik ne derecede ve ne şekilde kullanılmalı?
Doktor reçetesi olmadan antibiyotik kullanılmamalı,
Viral enfeksiyonlarda antibiyotik alınmamalı,
Doktorun belirlediği süre ve dozda antibiyotik kullanılmalı, belirtiler geçince tedaviye son verilmemeli, uygun doz ve sürede alınmazsa bakteri yeniden üreyebilir, hastalık tekrarlayabilir ve antibiyotik direncine sebep olur.
Gebelerde ve emziren annelerde bebeğe zarar vermeyecek antibiyotiklerin seçimine dikkat edilmeli, bu tür hastalar, doktorlarını durumları hakkında uyarmalı,
Altta yatan kronik hastalıkları olan kişilerde uygun antibiyotik seçimine dikkat edilmeli
Her ateşli durumda antibiyotik alınmamalı, doktora başvurulmalı.
Yeni bir antibiyotiğin geliştirilmesi ve kullanıma sunulması yaklaşık 10 yılı almaktadır. Fakat şu an sermaye, günümüzde üretilen ilaçları 2 yıl içinde piyasaya sunuyor. Bilinçli ve uygun antibiyotik kullanımının yaygınlaştırılmasında doktorlar kadar toplumun da bilgilendirilmesi gereklidir.
Antibiyotik kullanım rehberleri ve politikalarının uygulanması, antibiyotik reçete edilmesinde kısıtlayıcı önlemlerin alınması, hastanelerde antibiyotik direncinin ve antibiyotik kullanımı verilerinin düzenli takibinin yapılması hastane enfeksiyonlarında yararlı olacaktır. İnsanı ve doğayı iyileştirecek ilk şey doğa ve doğanın ve kendindeki güce inanan kişilerdir.
Dünyanın en büyük perakendecilerinden Walmart, satmakta olduğu oyuncak mezbaha kamyonları ile yeni bir tartışma başlattı. Çocuklar için hazırlanan oyuncak kamyonlar, hayvanların yüzlerce kilometre eziyet gördüğü mezbaha taşıtları tasarımına sahip.
Daha önce de pek çok kez sömürü olayları ile gündeme gelen dünyanın en büyük şirketlerinden Walmart’ın yeni oyuncağı, hayvan özgürlükçüleri arasında tartışmaya sebep oldu. The Dodo isimli sitede geçen bir açıklamada, “Tabii, bu bir oyuncak, ancak hayvanların katledildiği araçları çocuklara oyuncak olarak satma fikri, hayvan özgürlükçüleri için pek de uygun değil” dendi.
Her yıl yaklaşık milyonlarca hayvanın ölümüne sebep olan mezbaha kamyonlarında taşınan hayvanlar, ortalama 52 saatlik yolcukları boyunca ne gıda ne de içecek desteği alıyor ve yol boyunca dinlenme fırsatı bile bulamadan taşınıyor.
Tasarlanan tartışmalı oyuncak ise hayvancılık endüstrisinin acımasız uygulamalarını normalleştirirken bu oyuncak ile oynayan çocukların hayvanlar konusunda da duygusuzlaşmasına neden olabileceği düşünülüyor.
Ünlü sanatçı Banksy’nin tasarladığı bu çalışma, eziyet gören çiftlik hayvanlarının durumuna dikkat çekmek için yapıldı.
Hayvan taşıma sırasında çekilen gizli videolar, hayvanların nelere maruz kaldığını bizlere açıkça gösteriyor. Bazı okur yorumlarına göre, bunun II. Dünya Savaşı’nda toplama kamplarına götürülen Yahudilerin gördüğü eziyetten hiçbir farkı yok. II. Dünya Savaşı sırasında kullanılan araçların bir oyuncağının tasarlanmasının toplayacağı tepkinin, konu hayvan olduğunda neden aynı şiddette gösterilmediği de diğer eleştiriler arasında.
Uyarı: Aşağıdaki video şiddet içeren görüntülerden oluşmaktadır.
Hantal bir DSLR fotoğraf makinesi ile kusursuz güzellikleri kovalarken, pratik ve hafif video kameraların doğa ile iletişimde daha sağlıklı özellikler içerdiklerini gözden kaçırıyoruz.
Bu yazı bir dizi tecrübenin ardından yazmaya karar verdiğim bir yazı. Birkaç ay önce elimde video kaydı yapan bir DSLR fotoğraf makinesi olmasına rağmen bozulan video kameramın yerine yeni bir video kamera almaya karar verdim.
Araştırma yapmaya başladığım zaman gördüm ki video kameraların (Handycam dediğimiz kameraları kastediyorum, omuz kameraları ya da diğer türleri değil) piyasada yeri neredeyse hatır için orada duruyorlarmış gibi bir hale dönmüş.
Nedeni basit. DSLR fotoğraf makinelerinin getirdiği yüksek görüntü kalitesi, artık video kameraları yalnızca merkalılarının tercih edeceği bir türe dönüştürmüş. Kabul edelim aynı fiyata alacağınız DSLR fotoğraf makinesi ise daha keskin, daha güzel görüntüler sunuyor. Peki, pratikte gerçekten durum böyle mi? Bana sorarsanız pek öyle değil.
Kuştur, küçüktür, kaçar
Diyelim doğayı seven, doğada olmayı seven bir insansınız. Doğanın sunduğu o güzellikleri video formatında kayda almak istiyorsunuz. Çantanıza bir DSLR fotoğraf makinesi attınız ve bir yürüyüşe, bir tırmanışa, bir geziye katıldınız. 18-135 de bir lensiniz var diyelim. Tam o sırada yakınınızda bir yere bir kuş kondu ve onu çekmek için harekete geçtiniz. Makinenizi kuşa yönelttiğinizde onun ne kadar küçük kalacağını tahmin edebilirsiniz. 18-135 lens de böyle bir şey için yeterli olmayacaktır. Elbette farklı bir lens kullanabilir hatta iki lens taşıyabilirsiniz.
İşte meselenin ilk noktası tam da burada. 18-135 lensle bile fotoğraf makineniz, bir video kameradan hem daha fazla yer kaplayacak hem de daha ağır olacaktır. Siz, doğa gezileri yapan bir kişiyseniz, ağırlığın ne kadar önemli olduğunun da muhtemelen farkındasınızdır.
Fotoğraf anı yakalar, video ise hareketi
Peki, hadi kuş oldukça küçük bir örnek. Diyelim bir koyun sürüsü ve çoban köpeğini çekiyorsunuz. Diyelim ki çok hızlı olmasa da hareket halindeler. Fotoğraf makinenizi, sürüye yönelttiniz ve çekimlere başladınız. Sonuçlar hiç de fena olmayacaktır. Ancak burada bir başka konuya girmekte fayda var. O da çok geniş bir yanılsamanın konusudur. Fotoğraf anı yakalar, video ise hareketi! Biz bunu hep unuturuz. Neredeyse fotoğrafa yakın video görüntüleri çekeriz ve “Ah fotoğraf gibi kareler” deriz. Peki ama hareketin güzelliğinin kim farkına varacak? Sürünün hareketli olduğundan bahsetmiştik. Yine de kameranızı sabit tutarak o hareketin geçip gitmesini sağlayabilirsiniz. Ama kamerayı hareket ettirdiğimizde fotoğraf makinesi yine tökezleyecektir.
Video kameranın bir farkı da burada çıkar. Bugün birçok video kamerada, ancak yüksek fiyatlı fotoğraf makinelerinde karşılaşacağınız türden (ki onlar daha da ağırdır genelde) titreşim önleyiciler kullanılmaktadır. Youtube’da iki üç videoya bakarak ne kadar etkili olduklarını görebilirsiniz. Bu da sizin bir kuşu takip edebilmenizi, bir sürünün hareketini daha dinamik çekebilmenizi, hareketin güzelliğine kendi katkınızı ekleyebilmenizi sağlar. Hiç de az bir mesele değil!
Gelelim bir başka meseleye. Video kamerayı aldıktan sonra, “Ya bunun üzerine bir de mikrofon mu alsam” diye araştırmaya başladım. Sonuçlar yine şaşırtıcıydı. Zira, 300-400 lira verip alacağım bir zoom (ya da shotgun) mikrofonun kamera içindeki mikrofondan çok üstün bir tarafı yok. Video kamerayla gelen mikrofonu da ister zoom, ister shotgun, ister 5.1 surround olarak kullanabiliyorsunuz. Hiçbir yerde bahsedilmemiş ama ben o mikrofonların daha çok DSLR fotoğraf makineleri için üretildiği sonucunu çıkardım. Elbette daha yüksek fiyatlar verip daha kaliteli mikrofonlar alabilirsiniz ama işte hepsi bir ekstraya denk geliyor.
Burada bir başka ciddi mesele rüzgâr sesi tabii. Kameranın üzerine takılan mikrofonlara Deadcat denilen rüzgârlıklardan takmak daha kolay. Kimisinde bu ürünle birlikte de veriliyor. Ama açıp videolardan testlere bakınca, onların da kesin bir sonuç vermediğini söyleyebiliriz. Hepsi bir dereceye kadar koruyor. Ben, kamerama ek bir mikrofon takmadım. Bir peluş tavşanın kulağını kesip, siyah bantla mikrofonun üzerine yerleştirdim. Bu da bir kesin sonuç vermese de hafif rüzgârlarda işimi görüyor. Sesi boğmadığını da ekleyeyim.
Fotoğraf: Erdem Şimşek
Çantaya at ve yol çık
Bir fotoğraf makinesi, onu sabit tutup yakın mesafeli bir görüntü çekmeye çalıştığınızda oldukça iyi sonuç verir. Bir aksiyon kamera, zooma ihtiyacınız yoksa, oldukça dinamik ve güzel görüntüler elde etmenizi sağlayabilir. (Sözü açılmışken aksiyon kamera alırken de görüntü kalitesi kadar titreşim öneliyicisine dikkat etmeniz gerektiğini belirtelim). Ancak size her zaman yakalayamayacağınız, her zaman ayağınıza gelmeyecek görüntüleri sağlayacak olan şey bir video kameradır. Bir kere hafiftir. Çantanıza atıp her yere gidebilirsiniz ve görüntülemek istediğiniz bir şeye denk geldiğinizde sizi topallatmaz.
Fotoğraf makinesine göre bir artısı da zoom yaparken de tökezlememesi, görüntüyü zoom yaparken de temiz bir şekilde çekebilmenizdir. Ses için de size geniş seçenekli bir kullanım sağlar. Bir fotoğraf makinesinin tek artısı görüntüsünün daha kaliteli olmasıdır. Ve bunun için biz diğer her şeyden ödün veririz. Peki neden böyledir ve bir video kamera seçerken nelere dikkat etmemiz gerekir. Şimdi bu konulara gelelim.
Fotoğraf makinesini video kameradan ayıran ve onun daha keskin, güzel görüntüler vermesini sağlayan şey, sensör büyüklüğüdür. O kadar büyük bir sensör video kameranın içine yerleştirmek pek kolay bir iş değildir. Şimdi yeni modellerde üç sensörlü denemeler vesaire yapılıyor ama yine de o pratik mekanizmanın içinde fotoğraf makinelerindeki boyutlarda sensör yerleştirmek kolay iş değil. Bu yüzden fotoğraf makinesi büyük sensörlü ve hantal bir yapıya sahipken video kameralar daha küçük sensörlü ama daha pratik bir yapıya sahiptir.
Bir video kamera alırken de ilk bakılacak şeylerden birisi yine sensör büyüklüğüdür. Bazı video kameraların daha az özellikle daha pahalı gözükmelerinin sebebi de yine sensör büyüklüğüdür. Örneğin; daha büyük sensör büyüklüğüne sahip bir video kamera, daha az zoom özelliğine sahiptir. Çünkü sensör büyük olunca, o boyuta bir zoom mekanizması yerleşmek de zorlaşır. Bu bir denge meselesi. Video kamera alırken de bu dengeye dikkat etmek gerekir.
Eğer konumuz doğada çekim yapmaksa, ben zoomdan ödün vermemeyi ve benim için yeterli derecede bir zoom ile olabilecek en yüksek sensörü sunan makineyi tercih ederim. Elbette işin içindeki dijital özellikler de önemli ancak bunların görüntü kalitesine çok etki etmediğini söylemek gerekir. Bir diğer mesele de elbette lensi. Ancak lensi özel diye de dünyanın parasını saçmanızı önermem. Zaten bu yazıyı ekonomik bir çözüm arayanlar için yazıyorum. Yoksa para saçacaksak fotoğraf makinesi ile de görüntüyü oynatmamanın, seste sorun yaşamamanın yolları var. Ama her bir adımı hem ekstra maliyet hem de ekstra yük demek.
Fotoğraf: Erdem Şimşek
Doğayla iletişim
Peki, video kameraya ikna oldunuz ve şimdi çekim yapmaya başlayacaksınız. Ama “Ben doğayı kayda almanın da tüketici bir zihniyetin sonucu olarak görüyorum” diyebilirsiniz. Onu yaşamak her zaman öndedir. Bunu peşinen kabul ediyorum. Şahsen bazen bir şeyi çekmek yerine, kamerayı çantada tutup anı yaşamayı tercih ettiğim zamanlar da oluyor. Ama bana sorarsanız bu büsbütün doğayı kayda almanızın önünde bir engel değil. Bu kadar kuralcı olmaya da çok gerek yok.
Zaten elinize video kamera alıp, doğayı kayda almaya başladığınızda bir şey daha öğreneceksiniz: Burada öğretmen doğadır. O size kendi yasalarını öğretir. Siz, elinizde bir video kamera ile “Acaba avcılık mı yapıyorum?” diye düşünürken, o size sakin sakin “O zaman şimdi yere bırak” der. Bir süre sonra “en boş” görüntüleri çekmeye başladığınızı fark edersiniz. Sonra, o görüntüleri bilgisayarınızda açtığınızda, hiçbir görüntünün boş olmadığını, doğada her görüntünün eşsiz bir örnek olduğunu görürsünüz. Avcıya değersiz gördüğünün değeri öğretilmiştir. Avcı artık bunu çözmeye çalışır ve bunu çözmeye çalışırken de doğayla farklı bir ilişki oluşturur.
Elbette tüm bunların bahsettiğimiz gibi gelişmesi biraz da insanın kişiliğine bağlı bir şey. Hırs yapmak, her görüntüye bir av gibi yaklaşmak, orada görüntü çekerken, başarıyı düşlemek bir insanın tercihi olabilir. Ama biraz açık bir insansanız ve doğanın size öğretmesine karşı çıkmazsanız, başarı için değil, yaşamın tüm renklerinin ve seslerinin güzelliklerinin farklı bir şekilde farkına varmak için oradaysanız, bir kamera silah olmaz. O artık doğayla kurduğunuz ilişkide yeni bir iletişim aracıdır.
Tüm dünyada sayısı gittikçe artan evsizlerve çözümü zor bir sosyal sorun olarak gözümüzün önünde duran evsizlik… Tüm insanların sağlıklı koşullarda barınması elbette hepimizin ortak dileği; ancak ekonomik sistemin yerleşik gücü karşısında, çözüm adına bireysel olarak ne yapabiliriz? Gönüllülük esasına dayanan Sheltersuit projesi, bu soruya cevap arıyor.
Hollandalı moda tasarımcısı Bas Timmer, sokakta yaşayan bir tanıdığının ölümünden sonra, 2014’ün sonlarına doğru, “Bir şey yapmalı!” diyerek arkadaşı Alexander de Groot’u yanına almış ve Sheltersuit projesini başlatmış.
Dışarıda zor şartlarda kalan evsiz insanları, sıcak ve kuru tutacak bir çözüm arayışıyla, ilk aşamada sadece ceket olarak ortaya çıkan fikir, tasarım ekibi evsizlerle empati kurdukça evrilerek tam teşekküllü bir barınak setine dönüşmüş. Her koşulda sıcak tutma, sağlamlık, su geçirmezlik ve kullanım kolaylığı gibi gerekliliklerle yola çıkan ekip, ilginç birgeri dönüşüm fikri yakalayarak, müzik festivali alanlarında terk edilmiş çadırları kullanmış. Sheltersuit adı verilen tasarım, uyku tulumuna dönüşebilen, su ve rüzgâr geçirmez ceketler olarak hayata geçirilmeye başlanmış.
Hollanda Tasarım Haftası’nda dikkat çeken tasarım, sokakta yaşayan insanların soğuktan ve sudan korunma problemine, akıllıca işlevsel bir çözüm getiriyor. Tasarımı oluşturan, hepsi su ve rüzgâr geçirmeyen yüksek kalite kumaştan üretilen parçalar, ayrı ayrı ve birlikte çeşitli işlevlerde kullanılıyor. Bir sırt çantasına sığabilen bu parçalar; cepli ve kapüşonlu bir ceket, battaniyeye dönüşebilen uyku tulumu, bir atkı, yuvarlak bir yastık ve güneş panelli bir LED ışık kaynağı. Tek başınayken battaniye olarak kullanılan parça, ceketin ucuna fermuarla eklendiğinde bir uyku tulumuna dönüşüyor; kullanılmadığında ise sırt çantasında diğer parçalarla birlikte taşınabiliyor. Tasarımın bu modüler yaklaşımı, korunma işlevini yerine getirirken hareketliliği de kolaylaştırıyor. Zor koşullarda yaşama tutunan evsizler için gerçek bir hayat kurtarıcı olabilecek Sheltersuit, ihtiyacı olanlara karşılıksız veriliyor.
Projenin övgüye değer bir yanı da, tam bir gönüllü ekip çalışması örneği olması. Projenin kurucuları, üretim sürecinden dağıtımına kadar tüm süreci; gönüllüler, stajyerler ve mültecilerle birlikte yürütüyor. Tasarım gelişimine gönüllü tasarımcılar destek oluyor; çoğunluğu Suriyeli, bazıları profesyonel terzi olan mülteciler dikiş yapıyor, karşılığında kurs ve kalacak yer desteğialıyorlar; aynı vizyonu paylaşan firmalarla işbirliği yapılıyor; bazı bağışçılar ekibe kumaş ve malzeme sağlıyor; çeşitli vakıflar ve organizasyonlarla birlikte çalışılarak ürünlerin gerçekten ihtiyacı olanlara ulaştığından emin olunuyor.
Sheltersuit Foundation çatısı altında yoluna devam eden projenin amacı, mümkün olduğunca çok takım üretip dağıtmak; hedef ise sadece Hollanda’da 2 bin 500 adet Sheltersuit’i evsizlere ulaştırmak. Vakıf aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine verilen takımlar, şimdilik küçük miktarlarda üretiliyor, fakat haberler iyi. Sosyal medya ve çeşitli etkinlikler aracılığıyla Sheltersuit gönüllülerinin sesini duyan bağışçılar ve işbirlikçi markalarla birlikte proje büyüyerek Avrupa’ya yayılıyor. Hatta Facebook sayfalarında duyurdukları üzere, Suriyeli mülteciler için Balkanlar üzerinden İstanbul’a seyahat eden bir gönüllü ile birlikte 50 Sheltersuit yola çıkmış bile…