Ana Sayfa Blog Sayfa 554

Gıda yetiştirme ve tüketmede yeni bir model: Labirentteki İnsanlık

0

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2015 kapsamında gösterilecek film, “Coğrafya kaderdir” diyen İbn-i Haldun’u doğrular nitelikte başlasa da bir halkın o kaderi nasıl değiştirebileceğini gözler önüne seriyor. Jeopolitik konumdan dolayı besinlere ulaşımı sınırlı kılan yanlış sistemi bir halkın düzeltebileceğini anlatıyor.

Bununla ilgili gıda aktivisti, yazar ve çevreci Gary Paul Nabhan, sorunun çözümü adına bu konuda bilgi ve deneyim sahibi kişilerle bir araya geliyor. Amerika’da tüketilen gıdanın yüzde 30’dan fazlası Meksika’dan geliyor ve Güney Arizona üzerinden kuzeye sevk ediliyor. Yol boyunca çürüyüp heba olan yiyecekler, sebzelerin tazelikten yoksun ve üstelik halkın bunları normalden pahalıya satın almaları gibi sistemdeki arızalara dikkat çekiyor.

Bu sistemin iyileştirilebilmesi için de Güney Arizona bölgesinin tarımsal mirasını oluşturmak ve korumak adına halk bir araya geliyor. Gıda yetiştirme ve tüketmede yeni bir model oluşturmayı hedefleyen bir taban hareketi izleyeceğiz. Keyifli seyirler.

Man In The Maze 1

Orijinal ismi: Man In The Maze

Uzayda insan klonu kolonisi ile yaşamı yeniden oluşturmak: 3D yazıcı mucizesi

0

İnsanın en büyük yanılgısı bilmediğini bilmesi; bildiğini bilmemesidir… Bildiği şeylerin sadece yanılsama olduğunu, bilmediği şeylerin ise kendisi olduğunu anladığı gün ayılacaktır ve bu sarsıntıya hazır olduğunda ise uyanacaktır.;

Bir kabusun içinde rüya gördüğümüzü sanıyoruz. Muhteşem keşiflerin oyun kurbanları oluyoruz. Gezegenin kaynaklarını ve doğal yapısını tükettiğimize dair bildirilen haberlerle yeni gezegenlerde yaşam kurma haberlerinin birlikte dolaşması bize bazılarımızın aktarılacağını bazılarımızın ise burada ölüme terk edileceğini anlatıyor.

uzayda yaşam Bir fark yaratmadan farklılığımız ortaya çıkmayacak, kesin olan bilgimiz bu oluyor. Tabii bir de vazgeçilmez zenginlerimiz var. Onların fark yaratım şekli başka bir boyutta elbette tartışılır.

Günümüz en ilginç teknolojilerden biri 1980’li yıllarda üretilmiş olan 3D yazıcılar. Bu yazıcılarda STL dosyası olarak kaydedilen 3 boyutlu tasarımlar, 3D Yazıcıya gönderilerek katman katman gerçeğe dönüştürülür.

Bu yazıcılarla birçok şey yapılıyor. Köprüler inşa ediliyor; insan modelleri yapılıyor; gelecek yıl evlerde kullanılmaya başlanacak şekilde ilaç üretiliyor; uzay gemilerine parçalar yapılıyor; silahlar, besinler (Sebze, meyve, çikolata…) üretiliyor; elektronik parçalar ve motorlar dışında neredeyse bütün mekanik parçalar basılabiliyor, daha da ilginci insan dokuları basılabiliyor!

3d yazıcı-3

İlk icat edildiğinde sadece mekanik parçalar basıp üreten bir aletin, çalışma prensiplerinin bu kadar geliştirilip insan doku ve organları üretmeye başlaması sevindirici mi korkutucu mu diye düşünmeden edemiyor insan. Organ nakli, açlık, seri ve hızlı üretim sorunlarının giderilmesi için çalışmaların yapıldığı belirtilse de bir noktada tekrar düşündürücü sorular uyandırıyor.

3d yazıcı-2 Laboratuvar ortamında beyin de üretildi. 3D yazıcılarla organ ve dokular da üretilip hepsi bir araya getirildiğinde bir insan klonlanmış oluyor. Peki, gerçekten aslında bunu deniyor olabilirler mi? Her şey mümkündür. Başka gezegenlerde yeni yaşamlar oluşturup koloni kurmaksa planlanan, gönderilecek insanlar da orada yaşamı oluşturacaksa en mantıklı şey, genetik kodları istenilen şekilde belirlenmiş yeni bir ırkın oluşturulmasıdır. Ki bugün birçok ülkenin insanının DNA kodları, oluşturulan veri tabanlarında kayıtlı durumda. Akıllı telefonlarımızda dahi parmak izi tanıma programları var. Bu kadarı genetik çalışma seçilim için de yapılıyor olamaz mı acaba?

İnsan klonlaması yapılırken, genetik kod 3D yazıcılar sayesinde çok daha rahat bir şekilde, yazılım üzerinde istenen dizilimde oluşturulup aktarılabilir. DNA ile ilgili yapılan yeni çalışmalar ışığında iki kod arasında bırakılan yorum aralığı ile istenilen yazılım istenilen zamanda uzaktan tekrar programlanabilir.

3D hologram teknolojisi

Dev kuantum bilgisayarlara yüklenen bilgilerle başka bir gezegene gönderilen klon insanlar, verilen komutlarla istenilen şekilde kültür oluşturabilir. Dünyadan takibe alınarak, kültür şekillenme biçimleri izlenebilir ve istenmeyen bir durum gerçekleştiğinde anında müdahale edilebilir. Burada gelişen ırk tamamen bir yazılımdan kaynaklandığı için yaptıkları şeyler beğenilmediğinde geri almaları sağlanıp yaptıkları, hatta yaptıkları şeyi bozdukları dahi unutturulabilir. Uzaktan bir oyunmuş gibi izlenerek müdahale edilen yepyeni bir yaşam oluşturulabilir. Gözlem yapılırken Dünya’yı tüketen eylemlerin orada yapılmaması için denetim kontrol mekanizması, yazılım ile sağlanabilir. Yani böyle bir durumda çip yerleştirmeye bile gerek kalmadan, sadece bir bilgisayar programı ile bağlı olan klon insanlara yazılım üzerinde değişiklik yapılarak istenilen şekilde yön verilebilir.

bilinç kontrolü 3D hologram teknolojisi de son yıllarda epey yaygınlaşıp gelişti. Oluşturduğunuz yeni yaşam kültürü ve ırk üzerinde bu hologram teknolojisini de kullanıp sizin istediğiniz şeylere inanmalarını sağlayarak gerçeği arama istençlerini dahi kontrol altında tutabilirsiniz. Bir tanrı gönderebilir, hologram ile yeni insanlarla onları tanıştırıp konuşturabilir ve tepkilerini ölçebilir, yeni gökyüzü ya da yeryüzü şekilleri oluşturup kaybedebilir, başka boyutlarla bağlantı kurduklarını zannedip kendilerini seçilmiş hissetmeleri dahi sağlanabilir. Yani Dünya için kullanılabilecek tüm psikolojik ve fiziksel testleri orada uygulayabilirsiniz.

dünya dışı yaşam Peki, onları sonsuza kadar kontrol altında tutabilirler mi? Ne olduklarını bir gün keşfedemezler mi? Kendi yazılımlarını kontrol edip değiştirmeyi ve zihinsel evrimlerini gerçekleştirmeyi öğrenemezler mi? Onlar da tıpkı onları oluşturanlar gibi başka bir gezegende yeni bir kültür ve ırk oluşturamazlar mı? Hatta daha sonra sizi dahi geçip kendilerini oluşturanları kontrol etmeyi öğrenemezler mi? Peki, bizler bugün, bu şekilde gelişen bir ırk olup olmadığımızdan yüzde yüz emin olabilir miyiz?!

Günümüz çağında ne kadar bu kesindir diyebiliriz?

Pun Pun Çiftliği ve yaşam için felsefe

0

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2015 kapsamında gösterilen Pun Pun Çiftliği ve Yaşam İçin Felsefe filmi toprak anayla, yaşamın özü olan besinle ve insancıllıkla birbirine bağlanan insanların bir arada olduğu sürdürülebilir yaşam ve öğrenme merkezi Pun Pun Farm’ı bizlere anlatıyor.

Kendi sağlıklı besinlerimizi üretmek için sadece doğanın bize sunduğu toprak, güneş ve su ile nasıl olağanüstü besinler elde edebileceğimizin sırlarını veriyor. Sürdürülebilir yaşam tarzı benimsenen bu çiftlikte herkesin her şeyi yapabileceğini, yalnızca bunun için düşünme tarzımızı değiştirmemiz gerektiğini vurgulayan argümanlar sunuyor film. Doğanın verdiklerini paylaşarak, tohum ve toprak sahibi olmanın tüm canlılığa özgü olduğu bilincini veren filmden, tüm canlı çeşitliliğini savunmamız gerekliliğinin aslında medeniyet için verilen mücadeleden kaynaklı olduğu izlenimini yakalayabiliriz.

“İnsanlar birbirini sevmediğinde, mutluluk üzerine, özgürlük üzerine düşünemediğinde amaçlarının ne olduğunu göremez.”

Sürdürülebilir huzurlu bir yaşam için bu filmden alacağımız çok şey var. Şimdiden mis seyirler.

Pun Pun Farm 3

Pun Pun Farm 2

Orijinal ismi: Pun Pun Farm

Paris İklim Zirvesi’ne giriş: Görüşmeler neden bu kadar önemli?

Dünyamız bir uçurumun kıyısında ve iki seçeneğimiz var: Ya uçmaya karar vereceğiz ya da hep birlikte atlayacağız. Şu anki durumda karbon salımını durdurmak için neredeyse hiçbir şey yapmıyoruz ve yapmamaya devam edersek gelecekte Dünya 1,5 derece daha ısınacak ve bu sıcaklık insanlığın varlığını tehdit eder hale gelecek.

Önümüzdeki haftalarda bütün dünya hükümetlerinden delegeler, sanayi ve çevreci gruplardan üyeler uçurumun kıyısından dönmeniz için Paris‘te toplanıyor. Buna benzer toplantılar Kophenag’da veya Kyoto’da daha önce de yapıldı ve ne yazık gelişmekte olan ülkeler gelişmeye, gelişmiş ülkeler de büyümelerine hız kesmeden devam ederken küresel ısınmanın nasıl durdurulacağı konusunda ortak bir anlaşmaya varamadılar. İklim krizi her yönüyle varlığını hissettirirken bu görüşmeler doğa kirliliği ve emisyon konusundaki kaderimizi tersine çevirmemiz için son şansımız olabilir.

Mevcut koşullar pek de iç açıcı değil: Ciddi iklim değişiklikleri küresel ısınmanın da etkisiyle kendisini hissettiriyor ve dünyamız 1 derece kadar ısındı ve bu ısınma okyanusların asitlenmesine, daha önce görüşmemiş fırtınalara, kuraklıklara ve sellere yol açıyor. Bu sebepten de iklim görüşmelerini bugün olduğu gibi gelecekte de çok fazla duyacağız ve üzerine konuşacağız. Peki, bu görüşmelerde neler konuşuluyor, neler tartışılıyor? Bunca ülkeden bunca temsilci neden bir araya gelip iklim üzerine kafa yoruyor? Belki de en önemlisi bu görüşmeler hepimizin günlük hayatını ve geleceğini nasıl etkileyecek? Bütün bu sorulara cevap vermek için kısa bir giriş yazısı hazırladık.

İklim Değişikliği 222
(Görsel: Business Insider)

İklim için neden bütün dünyanın beraber hareket etmesi gerekiyor?

Gökyüzü, kara parçaları, ağaçlar ve okyanuslar iklim sistemimizin temelini oluşturuyor. Bunlar, insanların yarattığı sınırların çok ötesinde, insanın müdahalesi dışında varolan bileşenlerdir. Bu yüzden bir ülke kendi ulusal sanayisini düzenlemeye gittiği zaman sadece kendi çevre kirliliğini ve ekolojik dengesini değil aynı zamanda komşularınınkini de etkiliyor. Harekete geçmek ve önem almak için herkesin aynı gemide olması şart.

En önemli nedeni küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine bağlı sorunları çözmek için yeterli teknolojimiz var. Diğer bir nedeni ise yıllar içinde belli oranda bu sorunları özellikle de karbon salımını azaltmayı başardık, daha ne kadar azaltabiliriz sorusu 50 bin katılımcının Paris’te buluşmasının temelini oluşturuyor. Sanayide yapılabilecek düzenlemeler, çevre kirliliğinin azaltılması ve yönetimi, yenilenebilir enerjinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması başlıca konuların arasında geliyor.

Peki, Paris’teki görüşmelerinin önemi ne?

Paris’teki görüşmeler hepimiz için büyük bir şans çünkü iklim krizi, enerji kullanımı ve üretimi konusunda kafalarda soru işaretleri yaratıyor, yoksulluk ve küresel eşitsizliğe sebep oluyor; açlık bütün dünyada yaygınlaşıyor ve ekolojik sistemlerimiz bir bir bozuluyor. Paris’te bu enkazın altından nasıl kalkabileceğimize yönelik çözümler aranacak ve şimdiden başlayarak geleceğimiz için ne gibi önlemler alabileceğimiz tartışılacak. Burada da iki soru karşımıza çıkıyor: Hangi ülkeler çevre kirliliğini azaltmaya gidecek ve hangi ülkeler salımı azaltmayı kabul edip değişim yoluna gidecek?

(Görsel: The Nation)
(Görsel: The Nation)

Bu noktaya nasıl geldik?

Küresel ısınma terimi ilk kez 1992 yılında ortaya atıldı ve aynı yıl dünya liderlerinin katılımıyla sera gazlarının etkisini, küresel ısınmayı ve iklim değişikliğini konuşmak üzere Rio Dünya Zirvesi toplandı. Bu zirvede ekolojik sorunların önüne geçmek için yol haritası niteliğindeki Gündem 21 adlı bildiri yayınlandı. Rio Dünya Zirvesi’nin ve Gündem 21’in de başlıca konularını küresel tavır ve davranışların dönüşümü, yeni üretim modelleri, enerji kaynakları, ulaşım sistemleri ve su kıtlığıydı. Tıpkı Gündem 21 gibi Paris’teki görüşmelerin esas amacı bütün dünya ülkelerinin imzalayacağı ve uygulamaya başlayacağı bir anlaşma üzerinde uzlaşmak.

Tamam ama 1988’den günümüze ne değişti ki?

Uzun vadeli ortak bir plan hazırlamak kolay değil elbette. Yine de, 1988’den beri bütün ülkelerin imzaladığı bazı anlaşmalara tanık olduk. Bunlardan biri de 1997’deki Kyoto Protokolü. Kyoto Protokolü’nün sayesinde dünya genelinde çevre kirliliği ve karbon salımı büyük ölçüde azaldı ve farkındalık oluşturuldu. Mevcut kirlilik ve salımın 150 yıllık bir sanayi birikimi olduğu düşünülürse bunları azaltmanın maddi yükü oldukça yüksek. Bu yüzden de Amerika Birleşik Devletleri (Afganistan ve Sudan’la beraber) bu protokolün altına imza atmadı. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip bir devlet iklim anlaşmasından taraf olmayınca protokol beklendiği kadar etkili olmadı.

(Görsel: CNN)
(Görsel: CNN)

Paris’teki görüşmelere kimler katılıyor?

Görüşmelerde kilit rolü anlaşmayı imzalayıp imzalamama konusundaki nihai kararı verecekleri için bakanlar ve başbakanlar üstleniyor. İkinci önemli grup ise iklim değişikliği konusunda çalışmalarda bulunan sivil toplum örgütleri. Görüşmeler boyunca Avrupa ve Amerika Birleşik Devleri’ndeki önemli siyasiler de konuşmalar yapacak.

Biz, bireyler olarak neler yapabiliriz?

Bizler; bu sorunların çözüme kavuşturulması için gereken bilginin, bilincin ve teknolojinin tam da ortasındayız. Siyasilerin önlem alması ve harekete geçmesi için bizim ilgimize ve kararlığımıza ihtiyaçları var. Önemli olan iklim değişikliğinin geçmişini iyi bilmek ve gelecek için adım atmak. Her sene tekrar eden bu görüşmeler anlamsız, uzun ve yorucu gelse de hepsinin sonunda alınan en küçük karar bile dünyamızın maruz kaldığı çoğu sorunun önüne geçebilir. Hayalini kurduğumuz temiz ve zarar görmemiş bir çevre için gündeme getirilen her konu ve çözüm önerisi sonraki yıllarda hepimizin hayatına ve gelecek nesillere dokunacak.

Kaynak: Fast Company

Küresel ısınmanın baş gösterdiği ada: Mauritius, Sürdürülebilir Ada

0

1968 yılında bağımsızlığını kazanan ve Hint Okyanusu’nun Güneydoğusu’nda yer alan Mauritius Adası; şeker kamışı, tekstil, finans ve turizm sektörlerinde ekonomisini çeşitlendirmiştir.

Mauritius coğrafi olarak Mascarene Adaları’nın bir parçasını oluşturmaktadır. Mauritius adası ülkenin en büyük adası konumunda olup, ülkenin başkenti de bu ada üzerindedir.

Küresel ısınmanın olumsuz etkilerinin baş gösterdiği adada, ada yöneticileri harekete geçmiş ve kamu ile özel sektörü bir araya getirerek 2030 yılına kadar adadaki enerji üretiminin yüzde 65 oranlarına nasıl yükseltileceği üzerine projeler geliştirmiştir.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2015 kapsamında izlediğimiz filmde, bize bu projelerin neler olduğu ve adanın küresel ısınmanın yanı sıra sürdürülebilir kalkınma hususunda da dünyaya örnek bir projeye sahip olmasının önemi vurgulanmaktadır. Filmde özel sektörde boy gösteren büyük firmaların yanı sıra, küçük ölçekli bağımsız enerji üreticileri firmaların hatta toplumu oluşturan bizlerin de artık kendi geleceğimizin inşa ve planlamasında nasıl bizzat rol alabileceğimiz anlatılmaktadır.

Tüm bunları 6 dakika gibi bir zamana sığdıran küçücük ama aslında kocaman filmi kesinlikle izlemelisiniz. Şimdiden keyifli seyirler.

Orijinal ismi: A Sustainable Island

Birbirinden ürpertici fotoğraflarla insan kemiklerinden inşa edilen tarihi yapılar

Kriptalar (Eskiden ölülerin gömüldüğü kilise mahzenleri); yeraltı mezarları, şapeller ve dünya çapındaki anıtlar, halkın görebilmesi için yeniden düzenlendi. Bu kompozisyonlar, geçmişteki kötü anılar ve kaybedilenler için tasarlanmasının yanı sıra yapılan sanatsal düzenlemeler, ölümden sonrasını ve bu hayatın geçici olduğunu hatırlatıyor.

Asya, Afrika ve Avrupa’da ölü insan kemiklerinin toplandıkları yerlerden fotoğraflar:

Buradaki kafatasları ve kemikler, 19 Ekim 2012’de, Brno (Çek Cumhuriyeti’nde) şehrindeki St. James Katedrali’nin mahzeninde bulunan 50 binden fazla insana ait.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 1 14 Ocak 2007’de Sedlec Şapeli’nin girişindeki ziyaretçiler. Sedlec Şapeli, Kutna Hora’nın bir banliyösünde, Prag’ın yaklaşık 75 km doğusunda yer alan bir küçük bir katolik kilisesi. Kilise 14’üncü yüzyıldan kalmasına rağmen 40 binden fazla insanın kemiklerinden oluşturulan bu dekorasyon 18’inci yüzyıla ait.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 2

Sedlec Şapeli’nin içinde, kemiklerden yapılmış bir şamdan.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 3

Sedlec Şapeli’nin içinde kafataslarından oluşturulan bir tünel.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 4

Sedlec Şapeli’nin içinde kemiklerden yapılan Schwarzenberg hanedanına ait arma.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 5

Kemiklerden yapılmış şamdanın yakından görünümü.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 6

Kafatasları, 21 Mart 2007’de Kuban’da (Trunyan, Bali, Endonezya yakınlarında) bir köy mezarlığına yerleştirilmiş. Bali halkının aksine Trunyan halkı ölülerini gömmüyor ya da bedenlerini yakmıyor. Bunun yerine bambu kafeslerinin içinde bedenlerini çürütüyorlar.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 7

Eski Trunyan Halkı “Bali Aga” denilen Bali halkı tarafından bu bölgeye yerleştirilmiş.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 8

Kafatası ve kemikler, İspanya’da, Valladolid yakınlarıdaki, Wamba’nın küçük bir köyünde bulunan Santa Maria kilisesinin içinde yer alıyor. Araştırmacılara göre, 15’inci ve 17’inci yüzyıllar arasında bir yerlerde, çevredeki mezarlıkların da kemiklerin yerleştirilmesi için açılması gerekmektedir.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 9

14 Ekim 2014’te Paris’teki mahzenlerde bulunan kemikler ve kafatasları. Paris mezarları son zamanlarda gündüzleri olduğu gibi geceleri de ziyarete açık. 2 km uzunluğundaki ve yaklaşık 6 milyon Parislinin kemiklerinden oluşan tünellerini mültecilere sığınak olarak vermişlerdi.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 10

5 Nisan 2009, İspanya, Santa Maria Kilisesi’nin içinden fotoğraf görüntüsü alan bir ziyaretçi.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 11

1994’te Ruanda’da yapılan soykırım sırasında katledilen binlerce insanın kafatasları, Nyamata Soykırım Anıtlar Müzesi’nde sergileniyor.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 12

Kurbanların kafatasları 4 Nisan 2014’te, katliamın 20’nci yıldönümünde Ruanda’da bulunan Nyamata Katolik Kilisesi’nde cam raflar içerisinde sergileniyor. Çoğunluğu Tutsi halkından oluşan 45 bin üzerinde kurbanların kemikleri burada bulunmaktadır.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 13

Mike Nkuzumuwami, 27 Mart 2014’te Doğu Ruanda’da bulunan Nyarubuye Köyü’nde, 1994 yılında yapılan kırmızı kiremit tuğlalı kilisede katledilen kurbanların kemik sıralarının önünde duruyor.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 14

Sığındıkları kilisenin içinde katledilen insanların kemikleri, 4 Nisan 2014’te, Nyamata Katolik Kilisesi’nin mahzeninde sergilenirken fotoğraflandı.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 15

Kafatasları ve kemikler, 14 Nisan 2014’te Paris’in yer altı mezarlarında yığılmış şekilde fotoğraflandı.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 16

4 Mayıs 2013’te Rahibeler Bükreş’in Pasarea Köyü’nde bulunan manastırın mahzeninde Romen Ortodoks Papaz önderliğinde ölüler için mum tutarak dini ayin yapıyorlar.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 17

Çek Cumhuriyeti’nde bulunan Brno St. James Kilisesi’nin mahzeninde 50.000 den fazla insanın kafatasları 19 Ekim 2012’de fotoğraflanmış.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 18

Brno St. James Kilisesi’nin mahzeninde sıralanan kafatasları, 19 Ekim 2012.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 19

St. Bartholomew Kilisesi, şapelin içinde bulunan kafatasları, Czermna, Polonya. Rahip Waclaw Tomaszek tarafından 18 yıl süren kafatası ve kemiklerin düzenlenmesi 1794 yılında tamamlandı.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 20

Kemikler, 17 ve 18’inci yüzyıllarda savaşlar ve salgın hastalıklar yüzünden ölen binlerce insanlara ait.

Kafatasları ve kemiklerle yeniden düzenlenen yeraltı mezarları 21

Kaynak: Photos of Week

Gerçek Bedel: “Üretiminde çalışan kaç işçi hâlâ hayatta?”

1

Giydiğimiz kıyafetlere bir bakalım; renklerine, yapıldıkları malzemelere, birbirleriyle uyumlarına. Yoksa hırkanızı indirimden mi almıştınız? Ya ayakkabılarınız? Yeteri kadar rahatlar mı?

Moda denince aklınıza gelenler neler peki? Renkli hayatlar, dudak uçuklatan fiyatlara alınan lüks giyim ürünleri, uygun fiyatlara ulaşılabilen tasarım ürünler, defileler, partiler, indirim günleri, moda dergilerinin renkli kuşe sayfalarının süsleyen alımlı modeller.

Giydiklerimize ve neler giydiğimize yön veren ya da kimilerine göre doğrudan belirleyen modaya dair bu soruların ötesinde başka sorular da var elbet:

Üzerinizdeki ceket nerede yapılmıştı, üretiminde kimler, hangi şartlar altında çalıştı? Kaçı bu ceketi ucuz alabilmeniz için gecesini gündüzüne katarak çalıştı? Yüzde kaçı sigortalıydı ve diğer yan haklara sahipti? Kaçı emeğinin tam karşılığını aldı?

En önemlisi, giydiğiniz/ giydiğimiz ceketin, hırkanın, ayakkabının üretiminde çalışan kaç işçi hâlâ hayatta? 

The True Cost 4

Her şeyin bir bedeli var; ama üzerimizdekilerin bedeli sadece fiyat etiketindeki rakamdan mı ibaret? Toplumla iletişim kurduğumuz, imaj takıntımız olsun olmasın kim olduğumuzla ilgili diğer insanlara fikir verdiğimiz giysilerimiz renk, malzeme ve tasarımın çok ötesinde başka hikâyeler de anlatıyor; ama kaçını biliyoruz, duyuyoruz ya da kaçının farkına varmak zahmetine katlanıyoruz?

The True Cost 3

Giydiklerimizin, gerçek bedellerinin ne olduğunu; biz kendimizi anlatma ve kendi hikâyemizi beğenerek giydiğimiz kıyafetlerin içinde yaşama derdindeyken üretimlerinde çoğunlukla duymadığımız hangi hikâyelerin yaşandığını ve nice başka soruların sorulması gerektiğini ortaya koyan bir belgesel Gerçek Bedel.

Orijinal ismi: The True Cost


Editör Notu: Bu film Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) 2015 seçkisindendir. SYFF’de gösterime giren filmlerin yönetmen/yapımcı/hak sahipleri ile yazışmalar yapılmakta ve yayımlanmak üzere anlaşma sağlananlar Surdurulebiliryasam.tv internet sayfasından izlenmektedir. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2015 seçkisindeki filmlerin çoğunu Surdurulebiliryasam.tv üzerinden izleyebilirsiniz.

Doğal tıp mı, alternatif tıp mı? Şifacılar buraya…

0

Doğal tıp, her insanın kendi kendini sağaltma gücünü harekete geçirmesi ve temelinde koruyucu hekimliği barındıran insanlık tarihi kadar geçmişe dayanan doğal tedavi yöntemleridir. İnsanların doğru, sağlıklı, gerektiği kadar ışık kullanımı, temiz ve sağlıklı hava ortamında bulunması, doğru, sağlıklı ve yeterli su tüketmesi, hareket etmesi, kimyasallardan uzak beslenmesi ve toprakla temas kurması temeline dayanır.

Bu şartların yerine getirilmesi koruyucu hekimliğin örneğidir ve sağlıklı bir yaşamın garantilerindendir. Sağlık sıkıntıları çeken bir birey için de bu şartlardan uzak kaldıkları ile bireyi bütünleştirmektir. Yani yaşam şartlarını tedaviden önce düzenlemek tedavinin daha sağlıklı bir sonuç vermesini sağlayacaktır.

Doğal tıp uygulamalarında yapılan öncelikle bireyin kendi ruhuna ve bedenine dokunmasıdır. Örneğin ağrıyan bölgesini ovması, eliyle tutmasıdır. Bunun dışında doğadan ya doğrudan elde edilen ürünlerle ya da basit işlemlerden geçirilmiş ürünlerle uygulamalar yapılır.

Genel olarak doğal tıpta kullanılan teknikler şunlar:

  • Hayatı düzenleyici tedbirler
  • Doğru ve sağlıklı beslenme önerileri
  • Psikolojik destekler ve bireyin müzik resim doğa sanatları ile sağlığını koruması kendi kendine doğa görseli kaynaklı uygulamalarda bulunması veya bir uzmandan yardım alması
  • Fitoterapi (bitkiler ile tedavi)
  • Detoks (bağırsak temizliği ve toksik maddelerden arınma yöntemi)
  • Tedavi amaçlı sebze ve meyve suları ile arınma
  • Tedavi amaçlı oruç
  • Aromaterapi
  • Masajlar
  • Geleneksel Çin tıbbı
  • Su ile tedaviler (Kneipp’ın geliştirdiği su yöntemleri)
  • Kan akıtma, şişe çekme, sülük koyma vs.
  • Akupunktur
  • Homeopati

Doğal tıbbın prensibi, doğanın yasaları ve bize sunduklarının kendi doğal işleyişleri doğrultusunda hareket etmektir, doğaya karşı değil. Bu durumda sadece kullanılan maddelerin doğallığı değil, aynı zamanda bu maddelerin etki doğrultusu da doğanın yasalarına uymalıdır, yani nasıl tedavi edildiği de çok önemlidir.

Organizmamızın fizyolojik çalışma şekli aslında bize bu konuda yol göstermektedir. Denge dışı durumlarda bize sinyal vermektedir, bu sinyali algılamak ve anlamak çok önemlidir. Bunu bastırıp yok edersek sorunun nerde olduğunu anlayamayız ve sorun aslında yok olmamıştır. Bu durumda başka bir zaman muhtemelen tedavisi daha zor (ör. kronik bir şekilde) bir şekilde karşımıza çıkacaktır.

Akapunktur

Doğal tıp, hastalık ve sağlık olgularını neden-sonuç ilişkisi içinde bakar ve bir hastalığın sadece bir sebebi olmadığından, aksine birçok sebebi olduğundan yola çıkarak insanı bir beden-ruh ve zihin bütünlüğü içinde algılar. Bunu değerlendirir ve duruma göre tamamen bireysel tedavi yöntemleri uygulamaktadır. O nedenle bir doğal tıpta aynı belirti ile gelen 50 kişi de 50 değişik tedavi uygulaması görebilir.

Aslında bu anlattıklarımla birlikte televizyonlarda “Bu bitki şu hastalığa iyi gelir, migreniniz ağrıyorsa şu parmağınızı sıkın, böbrek taşınız varsa bunu için” meselesi değildir. Çünkü doğal tıp klasik tıbbın atasıdır ve klasik tıpta olduğu gibi doğal tıpta da anamnez alınmadan terapi yapılamaz. Ananmez alınmadan ve doğru bilgilerle yapılmayan doğal tıp uygulamaları şifa vermenin aksine bireyi sağlığından edebilir.

Peki, doğal tıp alternatif mi?

Doğal tıp nedense klasik tıp eğitimi almış birçok hekim tarafından bir safsata olarak adlandırılırken Almanya bu konuda çağ atladı. Hindistan’da, Çin’de, Rusya’da ve birçok ülkede resmi olarak yapılırken Türkiye’de doğal tıp hem alternatif olarak nitelendiriliyor hem de doğal tıp konusunda insanların çalışma yapılmasının önüne geçiliyor. Aynı zamanda doğal tıp hususunda ciddi bir yasal boşluk olması da televizyon kanallarında doğanın, insanların ve duyguların şarlatanlar tarafından sömürülmesine neden oluyor.

Ben doğal tıbbın alternatif değil aksine koruyucu ve primer uygulanması gereken tedavi yöntemlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Doğal tıbba dair bilgilerimi de sizlerle komünleştirmek istiyorum. Çünkü bu bilgiler toplumsallaşamadığı sürece sermayenin elinde zarar görecektir. Doğal bir yaşam yayılmalı ve halklar sağlıklı bir ruh ve bedene kavuşmalı.

Sevgiyle mutlu ve sağlıklı kalın bu her şeyin temelidir….

Kâğıt inceliğindeki fotovoltaik hücreler 1.3 milyar insana elektrik sağlayabilir

0

Yazıcıdan çıkarak üretilen yeni ince fotovoltaik hücreler, az gelişmiş bölgelerde elektriksiz yaşayan 1.3 milyar insana elektrik sağlama konusunda umut veriyor. 1970’lerden bu yana 1Watt güneş enerjisinin fiyatı epeyce düştü: 70’lerde 40 ABD doları olan 1Watt güneş enerjisi, 2013’te 0,74 ABD dolarına düştü.

Sürdürülebilir bir yaşam sağlamak açısından da oldukça parlak bir istikbal vadeden bu haber, temiz ve ucuz enerji kaynağı arayan gelişmekteki ülkelerin vatandaşları için bir müjde niteliğinde. Bu güneş hücrelerinin oldukça ucuz olması sebebiyle belki de hâlihazırda elektriksiz yaşayan 1,3 milyar insana elektrik sağlanabilecek. Watt başına 0,74 ABD doları fiyatıyla elde edilebilen güneş enerjisi gelişmemiş ülkelere elektrik sağlanması açısından büyük bir potansiyel sunuyor.

fotovoltaik 9

Bu kağıt inceliğindeki güneş hücreleri endüstri yazıcıları ile oldukça ucuza mâl edilebiliyor. Esnek yapısı sayesinde, bu güneş hücrelerinin taşınması da oldukça kolaylaşıyor. Basitleştirilmiş yapılarıyla ve düşük fiyatlarıyla bu tür güneş panelleri başarı vadediyor.

fotovoltaik8

Silikon teknolojisiyle geliştirilen mevcut güneş enerjisi teknolojileri, verimli olmak için yüksek oranda güneş ışığına ihtiyaç duyuyor. Yazdırılarak üretilen ince güneş hücrelerinde ise “perovskite” adlı organik bileşenlerden oluşan bir mineral kullanılıyor. 10×10 santimetrelik bu ince yapı, metre kare başına 10 ila 50 Watt elektrik üretebiliyor. Bu panellerin verimi oldukça hızlı artış gösterdi: Birkaç sene önce yüzde 3 iken günümüzde yüzde 20 verime sahip.

fotovoltaik7

Öte yandan güneş hücrelerini üretmek ucuz olsa da onları üreten makineleri elde etmek çok masraflı bir yatırım. Bunun yanı sıra bu hücrelerin neme karşı duyarlı olmaları ve nemli ortamda kolayca hasar görmeleri de bir diğer dezavantajları. Ancak şirketler bu sorunların üstesinden birkaç yıl içinde gelinebilmesi için çalışıyorlar.

fotovoltaik6

Görünen o ki, yakın zamanda geleneksel güneş teknolojileri yerlerini oldukça farklı teknolojilere bırakacak. Bu teknoloji, hâlen dezavantajları olsa da yüzde 100 yenilenebilir enerji kullanılmasında önemli bir adım olabilir.

fotovoltaik 2

Kaynak: Inhabitat, The Plaid ZebraSci Dev

Meditasyon ve yoga yapmak doktora gitme sıklığınızı azaltabilir

Yeni yapılan bir çalışma, rahatlama tekniklerini uygulamanın sağlık hizmetlerine ve müdahalelerine olan ihtiyacı büyük oranda düşürdüğünü gösterdi. Yani meditasyon ve yoga yapmak doktora gitme sıklığınızı azaltabilir!

Rahatlama tekniklerinin sağlığı geliştirici etkileri hekimler tarafından uzun zamandır biliniyordu ancak böyle bir tedaviyi bilimsel kanıtlar olmadan reçetelere yansıtmak çok zordur. Bu sebeple Massachusetts Hastanesi araştırmacıları geçmişe yönelik analizlerle bu durumu anlaşılır hâle getirmek için çalışmalar yapmaya başladı. 2006-2014 arasında doktorları tarafından tavsiye edilen rahatlama tekniklerini uygulamış 4 bin hasta ile bu teknikleri kullanmayan diğer 13 bin hastaya ait kayıtları inceleyerek bir karşılaştırma yaptılar.

Sonuçlar ise oldukça etkileyici. “Rahatlama ve esneme alıştırmaları” tavsiyesine uyan hastaların rahatsızlıklarının tekrarlama oranının ve hastane ziyaretlerinin yüzde 43 düştüğü gözlemlendi. Rahatlama tekniklerini öğrenen ve uygulayan hastalar, kendi kendilerini daha iyi gözlemleyerek doktor müdahalesine gerek olmadan semptomları yönetebilmişlerdir.

Yoga Doktor 2

Stresle ilgili bozukluklar, kalp hastalığı ve kanserden sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde sağlık harcamalarının üçüncü liderlik nedenidir. Sadece 2012 yılında, baş ağrısı, sırt ağrısı, uykusuzluk, reflü, hassas bağırsak sendromu ve göğüs ağrısı gibi strese bağlı hastalıklar Amerikalılara 80 milyon dolara mâl oldu.

Bir bilgiye göre, yüzde 90’ın üzerinde insan, strese bağlı problemler nedeniyle temel sağlık yardımı almak için sağlık kuruluşlarına başvuruyor. Bu ziyaretlerin yüzde 70’i hekimler için gereksiz dosya yükünü oluşturmakta.

Meditasyon Doğa

Hastalara rahatlama tekniklerinin öğretilmesi, doktorların dosya yükünü azaltmak için harika bir seçenek olmakla birlikte sağlık sisteminin sorumluluğunu ve sağlık harcamalarını azaltmakta ve müdahalelere gerek kalmadan fiziksel problemleri önlemek için çok daha etkili ve güvenli bir yol sunmaktadır.

Araştırmayı yürüten ekip, sonuçların ardından yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Bulduğumuz sonuçlar zihin-beden müdahaleleri, sağlık kaynaklarının kullanımını düzenlemeye yardımcı olduğu gibi bireysel hastalık yükünü azaltmayı da desteklemektedir. Zihin beden müdahaleleri göreceli olarak acil servis ziyaretlerinden, hastanede tedaviden veya ilaçla tedaviden daha ucuzdur.”

Öyle görünüyor ki eski bir yoga matı bulup pratik yapmaya başlamanın veya bir meditasyon merkezine gidip kaydolmanın tam zamanı! 

Kaynak: Treehugger