Ana Sayfa Blog Sayfa 559

ABD’de bir ilk: San Francisco, plastik şişe satışını yasaklıyor

Plastik kirliliği doğanın omuzlarına yüklediğimiz en büyük yüklerden biri. İster inanın ister inanmayın, her yıl Dünya’nın çevresini dört kez dolaşabilecek miktarda plastiği doğaya bırakıyoruz. Daha da kötüsü, üretilen plastiğin yüzde 50’sinin atılmadan sadece bir kez kullanıldığı tahmin ediliyor.

Plastik kirliliği meselesini zaptetmek için San Francisco şehri çok önemli bir adım attı ve ABD’nin plastik su şişesi satışını durduran ilk şehri oldu.

Bu hareketin, içinde milyar dolarların döndüğü ve ekolojiye önemli ölçüde zararlar veren plastik şişe endüstrisinin ürettiği inanılmaz boyuttaki plastik çöp miktarının düşürülmesine yönelik evrensel bir tepki yaratılmasına yol açacağı düşünülüyor.

Önümüzdeki dört yıl içerisinde 21 ons (yaklaşık 600 gram) ve daha azını bulunduran plastik şişelerin kamuya açık alanlarda satışını durduracak.

Ekoloji düşmanı ürünlerin üretim ve satışını kısıtlamaya çalışan ABD merkezli “Think Outside the Bottle” (Şişenin Dışında Düşün)* kampanyası, bu düzenlemenin en büyük destekçilerinden.

plastikçöp3

Massachusetts Eyaleti’nin Concord kentindeki 14 ulusal parkı ve birkaç üniversite kampüsündeki kapsamlı yasakların gerisinde kalsa da San Francisco’daki bu gelişmenin iyi bir yönde olduğu aşikar.

Yasağı delenler bin dolara kadar çıkan para cezalarıyla karşı karşıya kalacak. Bunun tekrar kullanılabilir cam şişelerin satış ve üretimine bir teşvik olduğu düşünülüyor. San Francisco Çevre Komisyonu’nun başında yer alan Joshua Arce yasağın sıfır-çöp hedefine bir başka adım olduğunu ve on yıllardır şehirde plastik şişeler olmadan büyük etkinlikler yapıldığını ve bu şişeler olmadan yaşanılabileceğini gördüklerini belirtti.

Üstelik bu düzenleme, şehrin plastik kirliliğine karşı aldığı ilk önlem de değil. Geçtiğimiz yıllarda, naylon poşet ve strafor muhafaza kullanımı da yasaklanmıştı. Şehir yetkilileri 2020’ye kadar plastik çöp üretmeyi sonlandırmayı hedefliyor. Şu anda bu kirlilik yüzde 80 oranında düşmüş.

 

Bünyesinde Coca-Cola ve PepsiCo. Gibi şirketlerin bulunduğu Meşrubat Üreticileri Birliği ise bu düzenlemenin sorunun çözümüne bir katkı sağlamayacağını ve halihazırda gayretli bir şekilde geri dönüşüm yapan bir şehrin yetkililerinin yanlış yönlendirildiğini iddia etti. Şirketlerin bu telaşının arkasında yatan sebeplerden birinin “sıfır-çöp” politikasını benimseyen ve bu markaların ürünlerini satmayan dükkanların yayılması olduğunu görebiliyoruz.

San Francisco, belki diğer şehirlere nazaran daha “geri dönüşüm dostu” olabilir; ancak bu kirliliğin tamamen durdurulması gerektiği de bir gerçek. Büyük ihtimalle gelecekte pek çok şehir bu tarz politikaları benimseyecek adımlar atmak durumunda kalacak. Ekolojiyi kendi çevrelerinden ibaret gören ABD gibi tekno-endüstriyel ülkelerin, plastik, elektronik ve kimyasal çöplerini bıraktığı Gana gibi yerler konusunda nasıl adım atacaklarını da göreceğiz.

*Think outside the box – (Kutunun dışında düşün): Verili ve genel geçer düşünüş sistemlerinin dışında düşünmeyi işaret eden bir deyim.

Kaynak: True Activist 

Yeryüzünün şapkalı çocuklarının gizemli güçleri

0

1969 yılına kadar biyologlar, şapkalı mantarların ve funguslara (mantar ailesi) ait diğer üyelerin bitki olduklarını düşünmüşlerdi. Aslında funguslar, bitkilerden ziyade, hayvanlarla daha yakından akrabadırlar; ancak kendilerine has farklılıkları bulunduğundan hepsinden ayrı bir şekilde sınıflandırılmışlardır.

Bu gizemli organizmalarla ilgili yapılan son çalışmaların sonuçları, doğal yaşamın karışıklıkları ile ilgili daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunu göstermiştir. Yapılan yeni bir çalışmayla mantarların; bitkilerin birbiriyle olan ilişkilerine yardım ettikleri, besin maddelerini paylaştıkları, hastalıklara ve zararlı organizmalara karşı kendilerini savundukları ortaya çıkarılmıştır.

Şapkalı mantarların sap ve şapkalarından çok daha fazlası toprak zeminde uzanmaktadır. Bu organizmaların birçoğu yeraltında ince, ipliksi bir kitle halinde bulunmaktadır ve buna miselyum tabakası denmektedir. Birbiriyle ilişki halinde olan mantar filamentleri (ipliksi yapılar); mikoriza adlı mantar kökleri aracılığıyla ağaçlar da dahil tüm bitkilere yardım etmekte, bitkilerin birbirlerine bağlanmalarını sağlamaktadır.

Bilim insanları, toprak üstü bitki örtüsünün yaklaşık yüzde 90’ının fungusarla karşılıklı yarar ilişkisi (mutualist ilişki) içinde olduklarına inanmaktadır. Bitkiler, fotosentez yaparak mantarlara besin sağlamakta, bunun karşılığında mantarlar da filamentleri aracalığıyla bitkilerin suyu ve mineralleri absorbe etmelerini sağlamaktadır. Bitkiler bu sayede kendilerini hastalıklardan ya da diğer tehditlerden koruyacak kimyasalları üretmektedir.

Mikolojist Paul Stamets’in misel tabakasına (miselyum) “Dünya’nın doğal internet ağı” ismini yakıştırmasının nedeni, misel tabakasının yapısı ve fonksiyonları itibarıyla birbirlerine fiziksel anlamda uzak bulunan bitkiler arasındaki ilişkileri sağlamasıdır. Kendisi ayrıca bu ilişki ağının beyin hücrelerine çok benzediğini de belirtmiştir. Discover’ın bir makalesine göre; “Beyin hücreleri ve miselyum, çevresel uyarılar doğrultusunda yeni bağlantılar geliştirir ya da mevcut olanları yok eder. Her ikisi de sinyallerini hücresel ağa iletmek amacıyla, kimyasal habercileri kullanırlar.”

Şapkalı mantarların gizemli güçleri-3

British Columbia Üniversitesi’nde Suzanne Simard tarafından yapılan bir çalışmada; douglas göknarı ve kağıt huş ağacının miselyum tabakası ile karbon alışverişi yaptıkları, başka çalışmalarda da buna ek olarak nitrojen ve fosfor alışverişi yaptıkları gösterilmiştir. Simard daha yaşlı ve büyük ağaçların, daha genç olanlara bu süreç esnasında yardımcı olduğuna inandığını belirtmiştir. Küçük ağaçların yaşamlarının daha büyük “ana ağaçlar”a bağlı olduğunu ve bu yaşlı ağaçların kesilmesinin, küçük ağaçları ve fideleri daha korunmasız bıraktığını bulmuştur.

Eylemlerimiz ekosistemi etkiliyor

Çin’de yapılan araştırmalarda zararlı fungus saldırısına uğrayan ağaçların miselyum tabakası aracılığıyla diğer ağaçları uyardıkları saptanmıştır. Aberdeen Üniversitesi’ndeki biyologlar tarafından aynı zamanda yaprak biti saldırısına uğrayan ağaçların da diğer ağaçları uyarabildikleri saptanmıştır.

Dünya üzerindeki her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu görmek bu konudaki farkındalığımızı arttırmaktadır. “Ana ağaçlar”ı kesmenin küçük ağaçları etkilediğini öğrenmek gibi, aslında bütün eylemlerimizin ekosistemde nasıl da istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini anlamamızı sağlamaktadır.

Şapkalı mantarların gizemli güçleri-4

Bilim insanları aynı zamanda fungusların; ekmek, bira ve şarap yapımında insanlara da yardımcı olduğunu bulmuşlardır. Paul Stamets mantarların petrol sızıntılarını temizlemede, çiçek hastalığına karşı savunmada, PCB (Bifenil poliklorinat) gibi toksik kimyasalları arıtmada ve radyasyona maruz kamış alanların radyasyondan arındırılmasında da kullanılabileceğine inanmaktadır.

Kekemeliğini yenmeyi başarıyor

Stamets’in mantarlara olan ilgisinin en önemli nedenlerinden biri de, birçok mantarın dünya yüzünde tanınmasını sağlayan büyüleyici özelliklerinden biri olan halüsinojen etkileridir. Stamets üniversite yıllarındaki zamanının çoğunu Ohio ormanlarında geçirmiş ve ilk “sihirli mantar”ını (psilobisin içeren mantar) burada denemiştir. Mantarın onun üzerinde derin bir etkisi olmuş ve ilk deneyiminden sonra, ısrarla devam eden kekemeliği son bulmuştur. Sonrasında, mantarların yaşam alanını yok eden ağaç kesimi işini bırakmış ve Olympia-Washington’daki Evergreen State Koleji’nde funguslar üzerindeki araştırmalarına başlamıştır.

O günden beri Stamets’in araştırmaları fungusların; nükleer arıtma, su filtrasyonu, biyoyakıt sağlama, tarımsal verimi arttırma gibi birçok işte kullanılabileceği gibi büyüleyici sonuçlara ulaşmıştır.

Şapkalı Mantarlar 2

Araştırmalar aynı zamanda şapkalı mantarların psikotropik özelliklerinin yararlarına da dikkat çekmektedir. 144 Şapkalı mantar türünün psilosibin içerdiği tespit edilmiştir. Yerliler uzun seneler boyunca, halüsinojenik mantarları törensel, ruhsal ve psikolojik amaçlarla kullanmışlardır ve bunun güzel sonuçlar doğurabileceği anlaşılmıştır. Psilosibinin beyin aktivitelerini arttırdığı gösterilmiştir. Araştırmacılar aynı zamanda depresyon, anksiyete, korku vebenzeri bozuklukları yenmede kullanılacak kimyasallar bulmuş, bu kimyasalların yaratıcılığı arttırdığı, kişileri yeni deneyimlere açık hale getirdiği bulunmuştur. Bu sayede bu kimyasallar postravmatik stres bozukluğu tedavisi, bağımlılık tedavisi ve palyatif bakımda da kullanılabilecek potansiyeli taşımaktadır.

Biz insanlar, o kadar çok teknolojik ve bilimsel buluşa imza atıyoruz ki, bu durum bizde bazen doğanın çok üstünde ya da dışında bir yerlerde olduğumuz ve her şeyi ondan daha iyi başarabileceğimiz hissiyatını yaratıyor. Bazense sıradan bir şapkalı mantar gibi büyüleyici bir yaşam biçimi, bizim kendini beğenmişlik hissimizi sarsıyor ve bize daha henüz üstünde yaşadığımız dünya ile ilgili öğrenecek çok şeyimiz olduğunu hatırlatıyor.

Kaynak: Eco Watch

5 yıldır yolda olan fotoğrafçı çift karavanlarıyla Avrupa’yı keşfediyor

0

Lauren Smith ve Calum Creasey, son beş yıldır 96 model VW karavanlarıyla Avrupa’yı dolaşıyor. Yolculuklarına İngiltere’den başlayan çift, sörf ve tırmanış yapacakları noktalara ulaşmak için yaklaşık 130 bin kilometre kat etti.

Yaz aylarında ya da buldukları her fırsatta yola çıkan Smith ve Creasey için macera 2011 yılında başladı. O zamandan beri yılın belli zamanlarında çalışarak yolculukları için gereken harcamayı karşılıyorlar, gelecek yılki planları ise işlerini bırakarak karavan hayatına devam etmek. Başlattıkları Kickstarter kampanyasıyla da karavanı iyileştirmek ve Stoked Ever Since adlı şirketleri için ilk adımı atmak istiyorlar, şirket şimdilik karavanda kurdukları küçük bir stüdyoda hayat buluyor.

rollinghome6

Stoked Ever Since film, fotoğraf ve dijital içerik ürettikleri yaratıcı bir oluşum ve öncelikli amaçları bu sektördeki insanları cesaretlendirmek. Kampanya için yayınladıkları tanıtım videosu ise The Rolling Home adını verdikleri kitabı tanıtırken yaratıcılıklarını da ortaya seriyor. Kitabın içeriğinde fotoğraflar ve illüstrasyonlar yer alıyor.

rollinghome7rollinghome1rollinghome5rollinghome2rollinghome8rollinghome4rollinghome3

Kaynak: The Plaid Zebra

Bir edebiyat dehası: Fyodor Dostoyevski

“Cehennem nedir?” Bence o sevmeyi başaramamaktan acı çekmektir.

Dünya edebiyat tarihinin belki de en belirgin sınırlarını “Rus edebiyatı” çizer. Rus edebiyatı, dilimize yerleşmiş bir edebiyat terimi olarak, günlük dile dahi indirgenmiş görünür. Rus edebiyat ekolünün kazanmış olduğu bu gözle görünür ün elbette haksız değildir. Antik Çağ’dan Klasik Dönem’e, Lev Tolstoy‘dan (1828-1910) Maksim Gorki‘ye (1868-1936), Vladimir Nabokov‘dan (1899-1977) Nikolay Çernişevski‘ye (1828-1889) Rus edebiyatı içinden sağ çıkılması zor bir deniz gibidir. Ama bütün bir Rus edebiyatının içinde öyle bir isim sivrilir ki, o isim, dünya edebiyat tarihinin de dönüm noktalarından birisidir: Fyodor Dostoyevski.

(Çizim: Ruth Gwily)
(Çizim: Ruth Gwily)

11 Kasım 1821’de Moskova’da dünyaya gelen Fyodor Dostoyevski‘nin pek de sağlıklı bir çocukluk geçirdiği söylenemez. Sağlıklı bir aile ortamında büyüdüğü konusu şüphe götürürdür. Annesinin ölümünden sonra Mühendislik Okulu’na başlayan Fyodor, okula girdikten sonra babasını da kaybetmiştir. Henüz genç yaşta verdiği bu kayıplar, belki de Dostoyevski ekolünün doğuşunda pay sahibidir. Okulunu bitiren ve bir işe başlayan Dostoyevski’nin ilgisi tahmin edileceği gibi edebiyata yöneliktir. Ve bir süre sonra işinden ayrılarak kendisini edebiyata adar. 1846 senesinde yayınladığı İnsancıklar, onun ilk eseridir. Oldukça arzulu girişmiş olduğu edebiyat alanında, umduğu tepkiyi alamayan Dostoyevski, politik bir duruşa yöneldiği bir dönem devlet karşıtlığı yüzünden tutuklanır ve hayatının beş senesini hapishanede geçirir.

Hapishane yılları sonrası Dostoyevski’nin ilgisi yeniden edebiyata yönelmiştir: Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) eserlerini Petersburg’da veren Dostoyevski, bir edebiyat dehası olduğunun ilk sinyallerini vermektedir. Maddi ve manevi açıdan çöküntüye uğradığı bir dönem Dostoyevski en önemli eserlerini verir: Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868) gibi kült eserler, Dostoyevski’nin bu dönemine denk gelmektedir. 1879 yılında yayımlanan Karamazov Kardeşler ise belki de Suç ve Ceza ile birlikte en ünlü eseridir. Bu eseri verdikten hemen iki sene sonra, 1881’in Ocak ayında geçirdiği ciğer kanamasıyla beliren rahatsızlıktan kurtulamayan Dostoyevski 59 yaşında iken hayata veda etmiştir. Oldukça kalabalık bir toplulukla gerçekleşen cenaze töreni, Dostoyevski’nin bugünlere dek ulaşacağının sinyallerini veriyor gibidir.

Orada leş gibi kokan iğrenç yeraltında, alaya alınarak güçlendirilmiş sıçancık yavaş yavaş kine; soğuk, zehirli, özenle sonu gelmez bir kine boğulur. Kinini kırk yıl en ince, en utanç verici ayrıntılarına dek anımsayacak; her anımsayışta kendinden daha bir yüz kızartıcı şeyler ekleyerek, bu uydurmalarıyla kendini yiyip bitirecektir. Bir yandan kuruntularından utanır; bir yandan da olanları anımsamaktan, yeni baştan kurcalamaktan, “olabilirdi” düşüncesiyle başka başka uydurmalar eklemekten kendini alamaz. Bağışlamak nedir bilmez. Belki öç almaya bile kalkışır, ama beceriksizce, miskin miskin, uzaktan uzağa, sinsice, ne öç almak hakkına, ne de başarısına inanmadan yapar bunu; öbür yandan öç almak istediği kimseden yüz kat fazla üzüleceğini, ötekinin kılının bile kıpırdamayacağını ta başta bilir. Ölüm döşeğinde bunları bir kez daha, bunca zaman birikmiş faizleriyle birlikte anımsayacak ve…Bakın işte, bu soğuk, iğrenç yarı umutsuzlukla, yarı inançla, kahrından kendini bilinçli olarak yeraltına kırk yıl diri diri gömmede; zorlamayla yaratılmış durumunun yine de kısmen içinden çıkılabilir olmasında; bütün o içe işleyen doyurulmamış isteklerinin özünde; kesin olarak verilen kararla bunun peşinden gelen pişmanlıklar çalkantısında yatmaktadır o garip acı hazzının özü. (Yeraltından Notlar)

Bence, şeytan diye bir şey gerçekte yoksa, kişioğlu uydurmuşsa onu, kendine bakarak, kendisini örnek alarak uydurmuştur. (Karamazov Kardeşler)

Dostoyevski'nin cenaze töreni
Dostoyevski’nin cenaze töreni

Fyodor Dostoyevski, edebiyat tarihi için oldukça önemli bir simgedir. Hemen bütün eserleri birer kült niteliğindedir. Yalnızca edebi değeriyle değil, içerdiği varoluşçu felsefeyle, özgürlükçü tavrıyla ve kullanılan motiflerle, onun eserleri bütün zamanların en çok okunan kitapları arasındadır. Edebiyatla ilgili olsun olmasın, bugünün dünyasında Dostoyevski ismini bilmeyen birisini bulmak için oldukça fazla ayakkabı eskitmeliyiz. Dostoyevski’nin bu ününden bahsederken şunu da dipnot düşmek gerekir: Onun iyi bir edebiyatçı olması ününe bağlı değildir, onun ünü iyi bir edebiyatçı olmasının bir sonucudur.

İnsanın en büyük kusuru, alnının kara yazgısı erdemsizliğidir. Erdemsizlik ve ölçüsüzlük! Ölçüsüzlüğün erdemsizlikten geldiği çoktandır bilinen bir gerçek. İnsanlık tarihine şöyle bir bakın. Görkem mi? Belki bunun için Rodos Anıtı yeter! Göz alıcılık mı? Çağlar boyunca askerin, sivilin giydiği üniformalara baksak, ne demek istediğimiz anlaşılır… İnsanlık tarihine her şey yakıştırılır da, ağırbaşlılık yakıştırılmaz. Daha söze başlamadan sözünüz ağzınıza tıkılır.

Başlık Görseli: © Vladimir Favorsky

Fotoğraf sanatçısı Joanne Leah, uyuşturucu ve dini deneyimlerini sanatla betimliyor

0

Brooklyn merkezli sanatçı Joanne Leah, Acid Mass (LSD Ayini) ismini verdiği fotoğraf serisinde, geçmişinde yaşadığı uyuşturucu deneyimleri ve Katolik yetiştirilme tarzından bir kombinasyon ortaya çıkardı. 

Leah, ortaya koyduğu sanatsal çalışmayı şu şekilde açıklıyor: “Acid Mass (LSD Ayini) isimli fotoğraf serisi üzerinde çalışıyorum. Katolik bir ailede büyüdüm ve eğitimimi bu değerler üzerine aldım, ancak lisedeyken de pek çok kez LSD kullandım. Annem, ben bir gece öncesinde kullandığım LSD’nin etkisi altındayken, beni Pazar ayinlerine götürmeye çalışıyordu. Bu fotoğraf serisi tam olarak bu deneyimlerin üzerine kurulu.”

LSD Ayini 4LSD Ayini 2LSD Ayini 5LSD Ayini 6LSD Ayini 7LSD Ayini 3LSD Ayini 11LSD Ayini 8LSD Ayini 9LSD Ayini 12LSD Ayini 13LSD Ayini 10

Kaynak: Art Sheep 

Hazırlayan: Burak Avşar

Bu dolaplar mutfağınızda kendi yiyeceğinizi yetiştirmenize olanak sağlıyor

Grove Ecosystem firması; evinizde baharat, marul ve domates gibi gıdaları yetiştirmenize olanak sağlayan bir ürün geliştirdi.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü mühendisleri tarafından tasarlanan ve inşa edilen dolap boyutlarındaki bu iç mekân bahçeleri, güneş ışınlarına ihtiyaç duymadan bitkilerin fotosentez yapabilmelerini sağlayan led aydınlatmalarına (diğer birçok iç mekân dikey çiftliklerinde olduğu gibi) sahipler.

İç Mekan Sebze Bahçesi 2

Aynı zamanda Grove OS akıllı telefon uygulamasını kullanan tüketiciler, sebzelerin büyüme sürecini takip edebiliyor; su seviyesi, sıcaklık, aydınlatma ve mikroorganizma seviyesi gibi ayarlar üzerinde değişiklikler yapabiliyor.

Bu uygulama evde olmadığınız zamanlarda bitki düzeneğiniz için endişelenmemenizi sağlamış oluyor.

İç Mekan Sebze Bahçesi 3

İç mekân sebze bahçeleri, yetiştirmek istediğiniz şey için koşulları en uygun hale getirmenize yardım ediyor. Örneğin; domates yetiştiriyorsanız uygulama büyümeyi kolaylaştıracak en iyi yolları – uygun sıcaklık ve su ihtiyacı gibi – size öneriyor.

 

Sistem üç ana parçadan oluşuyor. En üst katmanda büyük bitkileri (yeşil yapraklı bitkiler, baharatlar ve meyve veren bitkiler gibi) yetiştirebileceğiniz bahçe kısmı yer alıyor. En üstteki katmanın altında ise küçük saksılarda yetiştirebileceğiniz bitkiler, filizler ve tohumlar için orta raf bulunmakta.

Bu ilk iki parçayı kurduktan sonra akuaponik (topraksız tarım) sisteminiz için yaklaşık dört litre su taşıma kapasitesine sahip tankınızı sisteme ekleyebilirsiniz. 

İç Mekan Sebze Bahçesi 1

Şirket sistemde en üst verimlilik sağlandığında 20 gün aralıklarla sekiz ila 10 adet marul elde etmeyi umabileceğinizi açıklıyor. Eğer ilk ürününüz küçük bir yeşillik ise 15-20 gün içinde farklı lezzetlerle dolu bir salatanız olabilir.

Editör Notu: Tasarımın altında normalde akvaryum yeri bulunuyor ve akvaryum içindeki balıklar yukarıdaki sisteme besin kaynağı sağlıyor. İç mekânda bitki büyütme fikrine ilham olması nedeniyle akvaryum kısımlarını bahsetmeden geçiyoruz. 

Kaynak: Eco Watch 

Domuz yetiştiriciliğinden veganlığa: Bıçakları körelten sevgiye inanır mısınız?

Yaklaşık 8 yıl boyunca domuz yetiştiriciliği yapan Bob Comis, yaptığı iş dolayısıyla oldukça mutlu bir insandı, yılda yaklaşık 700 domuz yetiştiriyor ve onları kesilmesi için mezbahalara yolluyordu.

Bir zamanlar severek yaptığı iş hakkında konuşan Comis, “Yaptığım işi çok seviyordum, bu denli inanılmaz canlılar etrafında olmaya bayılıyordum. Aynı zamanda yaptığım işin ve istikrarlı rutinimin ruhsal sağlığıma katkısı bulunmaktaydı” diyor.

Yetiştirdiği domuzlara endüstriyel hayvancılık sektörüne nazaran daha iyi bir hayat sunan Comis, domuzların açık havada yaşamalarını sağlıyor, sosyal ilişkilerine müdahale etmiyordu.

Bir taraftan kendisini gıda sistemine katkıda bulunan, bir taraftan da hayvan refahı hakkında endişeler besleyen ve bu harekete katkı sağladığını hisseden biri olarak düşünüyordu.

Bob Comis 3

 

Yaklaşık 2 yıl önce Comis, domuzlar ile iletişim hâlindeyken her şeyin değiştiğini hissettiği bir anda buldu kendini. 2014 yılının Ocak ayında bir sabah vakti çiftlikte tur atan Comis, “Grup hâlinde duran domuzlara yaklaşmadan hemen önce, her şey oldukça normal gözüküyordu” diyor. 

Bob Comis 4

Her şeyin aniden değiştiği hissiyle baş başa kalan Comis, anlattığına göre sebepsiz bir şekilde hareketsiz kalmış. O anı, “Nedense domuzlara baktığımda bana oldukça farklı gözüküyorlardı” diye anlatıyor. Neler olduğunu anlamadığı hâlde düşünmeye başlayan Comis, o andan itibaren vegan bir yaşam tarzına dönmeye karar vermiş. Ancak neden olduğu bilinmez bir şekilde çiftliğinde yaşayan son domuzları da mezbahaya göndermiş. 

Emmy ödüllü Allison Argo tarafından yönetilecek “The Last Pig” (Son Domuz) isimli belgeselin öznesi konumuna gelen Comis, belgeselde, çiftlik domuzları hakkındaki son yılını ve yeni yaşam tarzını anlatacak.

Son Domuz

Huffington Post’a konuşan Argo, bir süredir hayvan yemenin etik yönüyle ilgili bir film yapmak istediğini, ancak doğru konuyu seçemediğini belirtmiş. Daha sonrasında Comis’i keşfeden Argo, “Bu hikâyenin uzun süredir aradığım şey olduğunu biliyordum” diyor.

Indiegogo üzerinden belgesellerine destek kampanyası başlatan Argo, yaklaşık bir ayda 60 bin dolar toplayarak istedikleri bütçenin yüzde 20 fazlasını elde etti.

Yaklaşık 1,5 yıldır bu bağımsız belgesel filmin üzerinde çalışan ikili, gösterimini gelecek yaz aylarından önce yapmayı hedefliyor. Comis’in inanılmaz dönüşümü pek çok insana ilham olacak cinsten. 

Kaynak: The Huffington Post 

Hazırlayan :Burak Avşar

Bu bisiklette bir saat pedallamak, bir evin 24 saatlik enerji ihtiyacını karşılıyor

1

5-Hour Energy isimli enerji içecekleri firmasının kurucusu Manoj Bhargava, Free Electric isimli bir proje başlattı. Proje kapsamında tasarlanan bisiklet, 1 saatlik bisiklet sürüşü ile bir evin 24 saatlik enerji ihtiyacını sağlıyor.

Milyarder Bhargava ve ekibinin geliştirdiği bisiklet insanın mekanik enerjisinden faydalanarak bu enerjiyi elektriğe çeviriyor ve dünyanın en büyük problemlerinden biri olan enerji problemine çözüm olanağı sunuyor.

Bisikletin çalışma prensibi oldukça basit. Kullanmaya başlayan birey pedalları çevirdiğinde bu eylem bisiklete bağlı çarkı harekete geçiriyor. Çarka bağlı olan jeneratör, topladığı enerjiyi bir bataryaya aktarıyor. Proje ekibinin belirttiğine göre, 1 saatlik pedallama ile bir evin 24 saatlik enerji ihtiyacı karşılanmış oluyor.

Dünyadaki nüfusun yarısının elektriğe ulaşımının olmadığını ya da günde yalnızca 2 ila 3 saat arasında erişebildiğini belirten Bhargava, “Her şeyin enerjiye ihtiyacı vardır. Enerji, büyük bir dengeleyicidir” diyor.

Bisiklet Free Electric

National Geographic’in haberine göre, Frontiers Market’in CEO’su Ajaita Shah bu yeni gelişmeyi, “Kırsal bölgelerdeki haneler için büyük bir fırsat” diyerek nitelendiriyor.

Fosil yakıtlı araçlar günümüzde yavaş yavaş rafa kaldırılmaya başlandı. Bisiklet kullanımı hem sağlığa oldukça yararlı hem de doğa dostu. Bhargava ise geliştirdikleri bisikletten bahsederken “Elektriğe ulaşamayan nüfusun hepsi bu bisikleti kullanırsa doğa dostu büyük bir ağ oluşabilir” diyor.

Bhargava ve ekibinin hedeflediği plan, Hindistan’a önümüzdeki yıl içerisinde 10 bin adet bu bisikletten dağıtmak. Büyük bir servete sahip Bhargava, tüm mal varlığının yüzde 90’ını hayır işlerine ve araştırma departmanlarına yatırmış durumda.

Başlık Fotoğrafı: Paul SheppardNational Geographic
Kaynak: True Activist
Hazırlayan :Burak Avşar

Kadın ve edebiyat bir arada direndi: Melike Koçak

“Öğrencilerinin toplumsal cinsiyet, beden politikaları ve feminizmle ilgilenmelerinin düzeyini ayarlayamaması, kontrol etmemesi, bu konuda öğrencilerini uyarmak yerine gelişmelerine, eleştirel bakmalarına vesile olması. Kadına şiddet gibi bir konuda öğrenciyi hassaslaştırmak önemli ama bunu çok dikkatli yapmak lazım, burada dozaj kaçmış” diyerek bir edebiyat öğretmeninin işine son veren bir okul vardı.

tavuskusufanzin4

“Edebiyat Ödülleri” veren ama “dozajlı” dil, üslup isteyen Notre Dame de Sion, okul öğrencileri tarafından çıkarılan Tavuskuşu Fanzin’in “Kadın Cinayetleri Politiktir” konulu 4. sayısında kullanılan dil ve üslubu abartı bularak (ki öğrenciler fanzine sansür istemedikleri için bu sayıyı okuldan bağımsız olarak hazırladıklarını dile getirmişlerdi.) bu okulda edebiyat öğretmeni olan Melike Koçak’ı yukarıdaki ifadelerle suçlayarak öğretmenin işine son vermişti. Gerçek anlamda anlaşılmaz ve sığ olan bu tavra karşılık Melike öğretmen direndi. Aynı zamanda öğrencileri ve bu haksızlığı duyan, gören her birey direndi Melike Öğretmen için. “Melike Koçak yalnız değildir” dedik sosyal medyada, sokakta, her yerde. Değildi de. Kazanmak için direnmek gerekiyordu, direnildi ve kazanıldı.

Koçak, okula karşı açtığı işe iade davasını ilk celsede kazandı. Bianet’in haberine göre, İstanbul 16. İş Mahkemesi’nde görülen davada, Koçak’ın 10 gün içerisinde işe başvurması durumunda işe alınmasına ve 4 aylık brüt ücret kadar tazminat ödenmesine karar verildi.

Seviniyoruz. Seviniyoruz çünkü hep birlikte direniyoruz. Hep birlikte direnip kazanıyoruz da üstelik. Çoğul seviniyoruz hem de. Melike Öğretmen’in davası hepimizin davasıydı çünkü. Bu ülkedeki edebiyata ve diğer sanat dallarına yapılan haksızlığa ve çok daha önemlisi erilliğe karşı direnildi Koçak sayesinde.

Notre Dame de Sion Fransız Lisesi

Bir yandan da üzülüyoruz aslında. Sanatımızı korumak için direnmek zorunda kalışlarımıza, desteklenmeyişlerimize. Toplumsal huzur ve barışın kilit noktası sanatın, anlaşılmaz ellerde hırpalanmasına, korunmak zorunda kalmasına üzülüyoruz. Üzülerek lâkin kazanacağımızı da bilerek direneceğiz her vakit erkliğe ve sanatsızlığa karşı.

Geçmiş olsun Melike Öğretmen. Nice edebi günlere, günlerimize…

Notre Dame de Sion: “Dozajlı” özgür dil, özgür edebiyat, özgür okul

Tarımsal üretim sürecinde eril tahakküm

Kadınlar, dişil tarım bilgisi ve bu bilginin yeni kuşaklara aktarılması ile binlerce yıldır dünyanın güvenilir bir şekilde beslenmesinde çok önemli bir rol oynamışlardır. Küresel tarım şirketleri, son yıllarda dişil tarım bilgisini hiçe saymış, GDO’lu tohumların zorunlu kılınması, tohumlar üzerinde çarpık mülkiyet anlayışı ve fikri mülkiyet anlaşmaları ile tarımsal üretim süreçlerinden kadını tamamıyla dışlamıştır.

Kadının tarımsal üretimden dışlanması süreci aynı zamanda tarımın erilleşmesi sürecini de beraberinde getirmiştir. Öyle ki gıdanın üretilmesi sürecinde kadınlar daima daha paylaşımcı, şefkatli ve doğa ile ortak çalışma bilincine sahiptir. Küresel tarım şirketlerinin tekeline alınan gıda ise artık sadece şirketindir ve tüm süreçleri tek başına yönetmektedir. Bu noktada inkâr edilemeyecek gerçek şudur: Hiçbir küresel tarım şirketinin kâr elde etme amacı olmadan gıda paylaşımı gibi bir külfeti üstlenmeyeceği. Oysa yerel kültürlerde ve pazarlarda paylaşım hem kültürel hem de doğal ilişkiler sürecinde çok önemli bir rol oynamaktadır.

Dünyayı ancak genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretilen gıdanın besleyebileceğini iddia eden küresel tarım şirketleri, gıdayı paylaşmak yerine gıdayı gıda olmaktan ziyade arabalar için biyoyakıt, büyük çiftliklerde üretimin sürmesi için yem ve hatta gıda ile yer değiştirebilir metalar haline getirmiştir. Bu durum açıkça göstermektedir ki arabaların ilerlemesi insanların açlıktan ölmesinden daha önemlidir. Ne var ki dünyayı besleme vaadi veren küresel tarım şirketleri, GDO’lu tarım ile gıda üretimi sonunda daha fazla açlığın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.

(Fotoğraf: IFAD)
(Fotoğraf: IFAD)

Kadınlar, gıda üretim sürecinde yıllardır doğa ile el ele vererek tohumdan toprağa, gıdadan yerel pazara kadar her aşamada şefkati ön plana çıkarmıştır. Buna karşılık, kadınların tarımsal üretimden dışlanması ile başlayan süreçte doğa ve toprak tamamıyla kâr elde edilebilecek metalar haline dönüşürken tohumlar ise genetik değişimlere tabii tutularak üretimi temelden değiştiren araç haline getirilmiştir. Burada şefkatten eser yoktur; aksine tamamıyla bilime atfedilen eril bir tahakkümün acımasızlığı mevcuttur. Kadınların gıda üretim sürecindeki şefkati ise doğa ile kurdukları yakın ilişkiden kaynaklanmaktadır ve bu ilişki kendiliğinden oluşan bir ilişkidir. Gıda üretim sürecinden kadının dışlanması bu ilişkinin de yok edilme çabasını içerir.

Monsanto karşıtı düzenlenen protestoda eylemci bir kadın "Monsanto Defol" yazarken baş harfleri ile GDO'ya vurgu yapıyor (Fotoğraf: Russia Today)
Monsanto karşıtı düzenlenen protestoda eylemci bir kadın “Monsanto Defol” yazılı pankartta baş harfler ile GDO’ya vurgu yapıyor (Fotoğraf: Russia Today)

Küresel tarım şirketlerince yaratılan tarımsal üretim sürecinin erilleşmesinin en büyük göstergesi ise özellikle genetiği değiştirilmiş tohumlarda kullanımı verimliliği artırmak için zorunlu olan herbisit ve pestisitlerin etkileridir. Esasında, binlerce yıldır yabani otları ve böcekleri yok eden zehirli kimyasallar olmadan tarımsal verimliliğin yeterli olmadığına dair bir veri yokken, doğaya ve canlılara ciddi zararlar veren bu kimyasalların kullanımı doğaya ve “zararlı” görülen (yabani otlar ve böcekler) canlılara açılmış gereksiz bir savaştır. Ayrıca Monsanto ve American Home Products şirketlerinin herbisitlerinin adları aynen şöyle sıralanabilir: Kuşatma, pala, pentagon, kement, devriye, saltanat, filo, kurmay, yıldırım, savunma, intikam… Bu dil şefkatli, sürdürülebilir ve paylaşımcı tarımsal üretim sürecinin değil, eril savaş mantığının dilidir.

Kadının binlerce yıldır sürdürdüğü tarımsal üretim sürecinden dışlanması ve doğa ile ilişkisinin yok edilmesi, eril tahakkümü sağlayacak yegâne etmenlerdir. Bugün eril tahakküme karşı çıkmak anlamlı ancak yeterli değil. Kadının eril tahakkümden kurtuluşu ancak doğanın tahakkümünün son bulması ile mümkün olacak. Öyleyse binlerce yıldır yanı başımızda olan doğaya sıkı sıkı sarılma vaktidir.

Başlık Fotoğrafı: Josh Estey