Ana Sayfa Blog Sayfa 560

Kaş-Kekova Sürdürülebilir Turizm Projesi’ne sıcacık destek

WWF Türkiye’nin 2000 yılından bu yana Akdeniz kıyılarında yürüttüğü araştırmalar, Kaş-Kekova bölgesinin denizlerde ciddi anlamda biyolojik çeşitlilik zenginliği bulunduğunu; buna karşılık orfoz, lahos, fangri gibi tehlike altındaki türlerin sayısının hızla azaldığını ortaya koydu. Orfozlar, deniz çayırları gibi birçok tür; hem Akdeniz hem de yerel ekonomi için önem arz ediyor. WWF Türkiye, Türkiye’nin dalış cenneti ve antik uygarlıkların beşiği şeklinde tanımladığı Kaş-Kekova’da uzun yıllardır bölgeyi korumak amacıyla çalışmalar sürdürüyor. “Kaş-Kekova Sürdürülebilir Turizm Projesi” ile bölgedeki denizsel biyolojik çeşitlilik; balıkçılık, doğal yaşam alanlarının kaybı, kirlilik, yabancı türlerin istilası ve iklim değişikliği gibi tehditlerin en aza indirilmesi hedefleniyor.

Antik uygarlıkların beşiği “Kaş-Kekova”ya Schneider Electric desteği

WWF Türkiye’nin, Kaş-Kekova Özel Çevre Koruma Bölgesi’ndeki turizmciler ve kamu kuruluşlarıyla birlikte çalışarak hayata geçirdiği Kaş-Kekova Sürdürülebilir Turizm Projesi’ne Schneider Electric’ten de destek geldi. 100 adet güneş enerjisiyle çalışan lamba hibe ederek projeye katkı sağlayan Schneider Electric’in Türkiye Ülke Başkanı Bora Tuncer, projeye verdikleri destekle sürdürülebilir turizme olan inançlarını göstererek şöyle konuştu: “Enerji yönetimi ve otomasyon alanında global uzman olan şirketimiz, tüm dünyada enerjinin daha güvenli, verimli, üretken ve çevreci bir şekilde kullanılmasına odaklanıyor. Sürdürülebilirlik, DNA’mıza işlemiş bir kavram. Dünyamızı daha sürdürülebilir enerji çözümleriyle hem korumayı hem de gelecek nesillerin gezegeni koruyabilmesi için bilinçlenmesini hedefliyoruz. Tüm dünyada enerji verimliliğini sağlamak ve enerji bilinci yaratmak istiyoruz. Bu anlamda Kaş ve Kekova’da WWF Türkiye tarafından yürütülen projenin bizim hedeflerimizle örtüştüğünü görerek, üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek istedik. Gelecek nesillere ve canlılara destek olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Türkiye’nin bu yolculuğunda daha çok sorumluluk üstlenmek istiyoruz.”

Kaş Kekova Turizm Projesi
(Fotoğraf: © Hasan Yokeş WWF-Türkiye)

Lambalar birçok saha çalışmasında kullanılacak

Güneş enerjisiyle çalışan lambalar, elektriğin olmadığı doğada yapılan çalışmaları zorlaştırıyor. Güneş enerjisi ile akülerini doldurabilen ampuller; cep telefonları, tablet bilgisayarlar gibi elektronik aletleri şarj etme özelliğine sahip. Üstelik bu lambalar, iklim değişimine sebep olan seragazı salımının da önüne geçiyor. Güneş enerjisiyle çalışan lambalar öncelikle WWF Türkiye’nin Kaş-Kekova bölgesinde birlikte çalıştığı kooperatif üyesi balıkçılara, sürdürülebilir turizmi destekleyen tur teknelerine, dalış kulüpleri ve restoran sahiplerine dağıtılmaya başlandı. Lambaların 60 tanesi Kaş-Kekova projesi kapsamına alınırken geri kalan 40 tanesi diğer projelerde kullanılacak. Bu projeler arasında Adana-Akyatan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’nda yürütülen yeşil deniz kaplumbağalarını koruma çalışmaları ve Kafkasya Ekoloji Koridoru bulunuyor. Her iki proje de elektriğin olmadığı bölgelerde çok sayıda saha çalışması içeriyor.

“Temiz enerjinin hızla yaygınlaşmasını umuyoruz”

WWF Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak yaptığı açıklamada, “Kaş-Kekova bölgesinde geçen yıl, Sürdürülebilir Turizm Projesi’ni hayata geçirdik. Bölgedeki balıkçılar, dalış kulüpleri, restoran sahipleri, otelciler ve yerel yönetimlerle beraber çalışıyoruz. Kaş-Kekova bölgesi denizlerdeki biyolojik çeşitlilik açısından olağanüstü zengin; ancak bölgedeki orfoz, lahos, fangri gibi tehlike altındaki türlerin sayısı hızla azalıyor. Bize hibe edilen bu lambalarla alanda çalışan paydaşlarımızı temiz enerjiyle tanıştırmak, bölgeye tatile gelen insanlara da örnek olmak istedik. Umarız bu çabalar, ‘Işık Ülkesi’ diye bilinen eski Likya uygarlığının izlerini taşıyan bu bölgede, temiz enerjinin hızla yaygınlaşmasını sağlar ve koruma çalışmalarımıza destek olur” dedi.

kaş kekova 3

Deniz yönetim planı hazırlandı

Proje kapsamında yerel ve merkezi yönetimler, tur ve tekne sahipleri gibi destekçiler bir araya gelerek bölgenin korunması adına büyük bir gelişmeye imza attı. Kaş-Kekova Deniz Yönetim Planı hazırlandı. Bölgede faaliyet gösteren dalış, balıkçılık gibi faaliyetlerin denizdeki biyolojik çeşitliliği koruması dikkate alınarak düzenlenmesi kararlaştırıldı. Korunma alanlarının statülerini belirten bir harita oluşturuldu. WWF-Türkiye, Deniz Yönetim Planı’nın hazırlanma sürecinde 2008-2012 arasında yapılan toplantılar, alandan görüntüler ve projede yer alan ilgi gruplarının röportajlarını içeren Kaş-Kekova’da Hayat Var belgeselini tamamladı. WWF-Türkiye Deniz Yönetim Planı’nın etkili bir şekilde hayata geçirilmesi için alanda “sürdürülebilir” turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi şart. Sürdürülebilir turizm faaliyetlerinin gelişmesi için turizm alanında çalışanlara ve Kaş-Kekova bölgesini ziyaret edenlere çok büyük sorumluluk düşüyor.

Editör Notu: Proje, bölgedeki biyolojik çeşitliliği korumayı hedeflese de balıkçılık faaliyetleri ile hayvan hakları ihlal edilmektedir. Avcılık, balıkçılık, hayvancılık endüstrisi gibi iş alanları, doğada ve çiftliklerde yaşayan hayvanların yaşama hakkına olumsuz etkiler vermektedir.

Kaynak: WWF

Uzay yolculuğu için alternatifler… Gittiğimizde her şey sandığımız gibi mi olacak?

1

Uzay – zaman denilince içinde bizlerin gizemini ve tüm işleyişi açıklayan büyük bir gizem yatıyor. Bugün Kepler teleskopu ile keşfedilen yüzlerce gezegen var. İşin garip tarafı şu ki bu teleskop o kadar gök cisminin içerisinde, sanki yerleri bir şekilde biliniyor ya da birileri tarafından söyleniyormuş gibi yaşama uygun gezegenleri elini koymuş gibi buluyor.

Bu gezegenlerin keşfi ve Mars ile ile ilgili çalışmalar aklımıza birçok soru getiriyor. Bu sorulardan ilki oraya var olan teknolojimizle nasıl gideriz?

Genelde ilk akla gelen seçenek ışık hızından daha hızlı hareket eden bir uzay aracı yapmak oluyor. Bununla ilgili yapılan çalışmalar da son hızla devam ediyor.

Uzaydaki her şeyi tanımlarken bir referans noktası alınır ve Einstein’ın özel görelilik kuramına göre evrende sabit olan tek hız ışık hızıdır.

Işık fotonlardan oluşur. Işık hızında hiçbir madde kütle halinde kalmaz. Işık hızında olan fotonlar için zaman ve mekan yoktur, onlar aynı anda her yerde ve her zamandadır. Işık hızını geçtiğimizde ne olabilir?

Uzay yolculuğu için alternatifler

Takyonların teorik olarak ışık hızından daha hızlı hareket ettiği ve bu sebeple zamanda bize göre ters yöne doğru yani geçmişe hareket ettikleri belirtilir. Bu duruma şu şekilde bakarsak, ışık hızından daha hızlı hareket eden bir parçacık için sabit olan ışık hızı referansı değişmiştir. Artık onun için sınır ışık hızından farklı bir hız sabitidir ya da herhangi bir başka bir şeydir. Yani bizim evrenimizdeki kurallar ile işlemeyen başka bir evrende hareket ediyor olabilir. Ayrıca zaman artık onun için yavaşladığından ona yetişemeyen ışığın ona getirmiş olduğu geçmiş görüntüleri görür yalnızca. Yani bu noktada geçmiş denilen şey yalnızca kendi sınırında ışıktan daha hızlı olan hızında, onun yanından geçmiş olduğu ışığın taşıdığı geçmiş bilgisidir yalnızca. Yani geçmişe hareket etmez. Yavaşlayan zamanda yolu üzerinde, ona göre yavaş kalmış görüntüleri görmüş olur. Bu durum tıpkı bizim gök cisimlerini gözlemlerken, aramızdaki ışık yılı mesafesine göre onların geçmiş hallerini görmemize benzer. Eğer ışık hızından daha hızlı hareket eden bir araç geliştirsek dahi sonuçta neler olabileceğini kestirmek bu noktada biraz karmaşıklaşmış olabiliyor…

Günümüzde üzerinde çalışılan en geçerli yöntem ışık hızını aşabilecek teknoloji olan warp motoru ile çalışan bir uzay gemisi yapmak. Şu anda warp motoru aslında yapılmış durumda. Tesla’nın projesi olan ve bilim insanlarının hâlâ üzerinde çalıştığı bu motorda tek sorun, motorun çalışması için gerekli olan yakıtı elde etmek. Motorun negatif enerji ile yeterli güce sahip olacağı ve bunun için de yaklaşık Jüpiter büyüklüğünde bir negatif enerjiye ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Warp motoru ile uzay gemisinin etrafında oluşturulan warp blonu uzay zamanı bükerek uzayda gideceğiniz noktayı size getiriyor. Warp balonunun önünde ve arkasında negatif enerji, orta kısmında ise pozitif enerji bulunuyor. Bu muhteşem itme çekme gücünden balonun etrafında ufak karadelikler gücünde bir çekim kuvveti oluşuyor. Bu da arka kısımda uzayı genişletirken ön kısımda uzayı daraltarak bükme yapıp ulaşacağınız noktayı size getiriyor. Yani warp balonu aslında 4 boyutlu bir hiper balon. Peki, warp motorunu çalıştırmak için gerekli olan gücü elde etmek için yakıt sorununu nasıl aşacağız?

Warp Motoru
Warp Motoru

Motorun yakıtı olarak negatif enerji kullanılması düşünülüyor. Negatif enerji ve negatif basınca sahip maddeler egzotik madde olarak adlandırılır. Negatif enerji maddelerin aşağıya doğru değil yukarıya doğru düşmesini sağlayan enerjidir. Egzotik maddelerle ilgili şu an hiçbir şey bilinmiyor. Ancak Cern’de yapılan deneylerde üretilen antimadde ile maddenin birleşmesinden açığa çıkan muazzam enerjinin yakıt olarak kullanılması için çalışmalar yapılıyor. Çok az miktarda üretilmiş olan antimadde yakıt sorunu için umut oluyor. Sınırsız enerji üretmek için yapılan çalışmalar da aslında, karadelikler de oluşturulup bunların gizemleri ile yolculuk yapılıp yapılamayacağı üzerinde de çalışmalar yapılıyor. Belki de çok güçlü bir çekim alanı oluşturularak paralel evrenlere bağlanarak bu evrenlerden enerji çekilerek yakıt kaynağı da elde edilebilir. Tabii ki bu noktada oluşturduğunuz çekim alanıyla diğer evrene ne gibi zararlar verdiğiniz ya da uzay zaman kumaşında yırtıklar oluşturup oluşturmadığınız üzerinde düşünmeniz gerekir.

Diğer bir olasılık da karanlık enerji kullanarak uzay zamanı genişletmek. Karanlık enerjinin evreni genişleten en büyük enerji olduğu biliniyor. Evrenin yaklaşık dörtte üçü karanlık enerjiden oluşuyor ve bir litre karanlık enerjinin gücü on hidrojen bombasına denk geliyor. Böylece karanlık enerjiyle çalışan warp motorları kolaylıkla bu görevin üstesinden gelebilir.

Warp balonu kullanarak oldukça uzak noktalara yolculuk yapmak yakıt probleminden farklı sorunlar da içeriyor. Uzayda ilerlerken önünüze çıkan engeller, balonu açıp kapama, uzayda manevra yapma gibi sorunlar hâlâ bilim insanlarının üzerinde çalıştığı problemler. Ayrıca warpların görünmez olay ufukları yaratarak, yüksek derecede Hawking radyasyonu üretebileceği de belirtiliyor. Bu durumla ilgili bazı bilim insanları bunun uzay mekiğini yakacağını belirtirken kimisi de sorun teşkil etmeyeceğini söylüyor.

Bimodal_Nuclear_Thermal_Rocket

Bir başka alternatif de nükleer füzyon roketleri için geliştirilen döteryum ve kristalize lityumdan yapılmış olan yakıt. Bu kristal füzyon yakıtının da gelecek de uzay yolculuklarını kolaylaştıracağı düşünülüyor. Uzay yolu filmlerinde kullanılan dilityum kristaline benzer bir yakıt elde etmek için oluşturulan bir yakıttır. Kristaller, atomların belirli bir sıkı düzen içinde olduğu, kendi kendini tekrarlayan yapılardır. Atomların küçük bir alanda sıkı bir paket halinde toplandığı kristaller, bu nedenle az yer kaplıyor ama yüksek enerji içeriyor. Füzyon motorları için de nükleer yakıt gerekiyor ve bu yakıt kristal bir yapıya oturtulduğunda, az yakıtla çok enerji üretilmiş oluyor. Hatta kristalize yapıların yüksek enerjiye sahip olması, nükleer füzyon yakıtından göreli daha düşük sıcaklıklarda enerji üretilmesini sağlıyor. Böylece uzay gemisinin kendisini eritecek kadar yüksek sıcaklıklara gerek kalmadan, nükleer motorların güvenli bir şekilde çalışmasını sağlıyor.

Ancak görünen o ki yapılan çalışmalar yakın bir gelecekte ışık yılı mesafelerin aşılacağını ve yeni keşfedilen gezegenlere ulaşabileceğimizi gösteriyor.

Peki, oraya gittiğimizde ne olacak? Ya da belki de biz oraya gidip yerleşene kadar bize uygun şartların oluşturulması için önden canlılar gönderilecek. Nasa’nın yaptığı Mars’ta bitki yetiştirme çalışmaları, genlerle oynanarak geliştirilen daha dayanıklı canlılar, yapay spermden üretilen fareler ve yapay zeka çalışmaları. Yapay zeka, içerisi yaşama uygun koşullarla dünyaya benzetilmiş bir uzay gemisinde kullanılıp canlıların istenilen gezegene gidene kadar gelişip yaşamlarını oluşturdukları bir duruma getirilebilir. Astreoidler enerji kaynağı olarak maden rezervinde kullanılabilir. Hatta yapay zekaya sahip uzay gemisi belki de uzay boşluğunda bulunan karanlık enerji ve karanlık maddeden nasıl daha farklı şekillerde yararlanabileceğimiz konusunda çalışmalar yapabilir.

Uzay yolculuğu için alternatifler 2
Tasarım: GT Graphics

Ya da belki de bizi istemeyen bir uygarlık orada hazır beklemektedir? Kim bilir…

Peki, bizler neden bunun planların yapmaya bu kadar hevesliyiz? Dünya’yı yaşanmayacak bir yer haline getirdiğimizi bu kadar net görüyorken, öldürmeye devam ederken orada farklı bir şey yapacağımızı mı düşünüyoruz hâlâ? Bu keşifler ve çalışmalar bu kadar muhteşem şeyler iken bunları ne için hâlâ kendi bencilliğimize kullanıyoruz?

Gerçekte neler oluyor ve ne kadarını görüyoruz? Umudumuz bunca gelişme ile aslında daha çok olmalıyken yapılan bunca çalışma bize aslında tek bir şey gösteriyor, yok olmaya hazır olun…

Bombalara Karşı Sofralar, Taksim’e takas pazarıyla dönüyor!

Bombalara Karşı Sofralar, tekstil endüstrisinde hız kesmeden süren insan ve hayvan ölümlerini protesto etmek için yarın (Çarşamba) 17:00-19:00 saatleri arasında Galatasaray Lisesi önünde takas pazarı kurulacak; satın almak yerine takas, tamir, kendi giyeceğini üretme gibi yöntemleri yaygınlaştırmak için dayanışma çağrısı yapacak. 

Takas pazarının yanı sıra kot taşlamanın, küresel giyim markalarına taşeron üretim yapan Bangladeş fabrikalarının, çocuk işçiliğinin, merdiven altı atölyelerin, kürk-deri-kuş tüyü-ipek gibi sektörlerdeki hayvana yönelik işkencelerin videolarını gösterecek ve son dönemlerde bu alanlardaki ölümleri gerek dövizlerle gerek megafondan isim isim hatırlatacak.

Facebook etkinlik linki için tıklayınız.

Bombalara karşı sofralar, Taksim'e takas pazarıyla dönüyor! 2

78 yaşındaki Heidi Hetzer 5 kıtadan oluşan dünya turunu tamamlıyor

0

Heidi Hetzer asla sıradan biri olmadı. Almanya’da doğup büyüdü, 1919 yılında babası Berlin’de bir oto galeri açtı, araba tamirine başladığı 16’ncı yaşı ise onun için bir dönüm noktası oldu. Arabalara duyduğu tutku, işinde en iyi olmasını sağladı. Genç yaşta klasik araba koleksiyonu yapmaya ve düzenlenen yarışlarda yer almaya başladı. Babasının ölümüyle birlikte galeriyi devralan Hetzer, Almanya’nın en büyük işletmeleriyle çalışarak işinde oldukça ilerledi. 2012 yılında emekliye ayrıldığında ise briç oynamak, güvercinleri beslemek ya da öğleden sonralarını uyuyarak geçirmek yerine yollara düşmeye karar verdi.

Çocukluğunun kahramanı olan Clärenore Stinnes, yirmilerinin ortasında katıldığı yarışlarda 17 ödül kazanmış, 1927 yılında iki yıl bir ay süren araba yolculuğuyla dünyayı dolaşan ilk kadın olmuştu. Stinnes’ten aldığı ilhamla Hetzer, yaklaşık bir yıl önce 30’lardan kalma Hudson marka arabası Hudo’yu iyileştirerek yola koyuldu. 5 kıtada gidilecek 60 bin mil olarak planladığı yolculuğunu ise yarıladı; Almanya’dan başlayan rotayı Türkiye izledi, sonrasında ise Orta Doğu, Batı Asya, Çin, Güney Asya, Avustralya ve Yeni Zelanda… Temmuzun ortalarında yönünü Los Angeles’a, kahramanı Stinnes’ın başladığı noktaya çevirdi.

Berlin Olimpik Stadyumu’nun önünde, yolculuk başlarken

heidihetzer1

Hetzer ve Hudo, Yeni Zelanda, Cook Dağı tabelasının önünde.

heidihetzer2Kuzeye doğru ilerleyerek Kanada’ya ulaşan Hetzer birkaç gün dinlendikten sonra Batı Kanada’ya geçti. Başlarda ufak tefek olan ve kolayca halledilen sorunlar büyümeye başladı. Yaşlı Hudo Minnesota yakınlarında çalışmaktan vazgeçmişti. Yolculuğu aksatsa da yardım alarak yola devam eden Hetzer Londra’ya ulaşmayı başardı, burada Hudo’yu tamir ederken elini çalışan motora kaptırdı ve bir parmağını kaybetti. Yolculuğa tedavisi nedeniyle ara vermişti, şimdilerde Klasik Otomobil Kulübü buluşması için Pensilvanya’da. 2016 yılının nisan ayında ise son durağı olan Afrika’ya ulaşmayı planlıyor.

Hetzer’in yolculuğunu internet sitesi ya da Instagram hesabı üzerinden takip edebilirsiniz.

heidihetzer4heidihetzer5heidihetzer3heidihetzer8heidihetzer7
Kaynak: AutoHaus, The Plaid Zebra

11 termik santral ve “Adana’yı bekleyen büyük felaket”

Adana’nın Yumurtalık ilçesindeki 13 kilometrelik sahil şeridine 11 adet kömürlü termik santral kurulması planlanıyor. Yedi santralin ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onandı.

Doğa katliamına karşı ses çıkarma çağrısında bulunan Adana Çevre Platformu üyesi Yaşar Gökoğlu “Adana’yı büyük bir felaket bekliyor” dedi. Gökoğlu, “Kömür karbon demektir. Bu santrallerde milyonlarca  ton kömür yakılacak. Bu da atmosferi etkileyecek ve kirletecek. Hava kirliliği olacak. İnsanların sağlıklarıyla oynuyorlar. Doğayı katlediyorlar. Halk bu doğa katliamına dur demesi gerekir. Adana’yı büyük bir felaket bekliyor” dedi.

Dicle Haber Ajansı’nın haberine göre, Çukurova’da 28 adet kömürlü termik santral projesi gündemde. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2014 yılında “enerji üretim bölgesi” ilan edilen Adana’nın Yumurtalık ilçesine yapılmak istenen santrallerle alakalı Adana’daki çevre dostları, Adana’nın sahil şeridinin insansızlaştırılıp, denizdeki canlıların da yok edilmek istenildiğini söyleyerek doğa katliamına karşı ses çıkarma çağrısı yaptı.

“Doğa katliamı”

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, Türkiye’nin son yıllarda doğayı katleden fosil yakıtlara yöneldiğini ifade ederek Adana’da yapılmak istenilen 28 kömür termik santralin, doğa katliamı olacağını belirtti. Aşçı, Türkiye’nin çevreye zarar veren enerjiden vazgeçip doğa dostu yenilebilir enerji kaynaklarına yönelmesi gerektiğini vurguladı. Adana’nın sahil şeridine yapılmak istenilen yeni kömürlü termik santraller ile Adana’nın büyük felakete sürükleneceğini de ifade etti.

Gökoğlu ayrıca, 11 adet santralin yapımını üstlenen firmaların isimlerini de verdi: “İsken, Emba, İC İçtaş, Diler AŞ, İpek Yolu AŞ, Sanko, Çelikler AŞ, Çalışkan AŞ, Astoria AŞ, Atagür AŞ, Suba Eenerji AŞ ve Adana Ayas Enerji AŞ”

Kaynak: DİHA

Feminizme ne kadar uzağız?

0

“Beni kendime ördüğüm kozanın dışına çıkarmaya çalışıyordun, 
farkındaydım. Belki bazı kişilikler, kozadan çıkmak istemiyorlardır;
o, ölüm kozası bile olsa…” 

— Tomris Uyar

Kendi “öznelliğini” oluşturamamış, ataerkinin, erkeğin ya da “yasanın” kurallarını sorgulamadan kabul etmiş, toplum normlarını içselleştirmiş kadın, şüphesiz ki bir feminist değildir. Cinsiyetçiliğe karşı savaşan, sadece kadını değil ezileni, dışlananı, unutulanı, sömürüleni merkeze alıp hırpalananın haklarını savunup onun sesi olan feminizm her kadın tarafından benimsenmeyip, ne yazık ki desteklenmiyor.

Cinsiyetçilikten bihaber olan çoğu kişi feminizmi “erkek karşıtlığı” olarak algılayıp, erkeğin tekelinde olan toplum normlarını yaşatmak adına feminizme yaklaşmıyor ve olabildiğince stereotipik davranarak feminizmi benimsemiş, insanlık, eşitlik ve özgürlük adına çabalayan kesime “öteki” etiketini yapıştırıyor. Koltuktaki yerini sağlama almak isteyip güçsüzün üzerinde kurduğu tahakkümden taviz vermek istemeyen eril yasa, eşitlik ve özgürlük uğruna savaş veren feminist yaklaşımı bastırmak ve iş birlikçisi cinsiyetçi sömürüyü sivriltmek adına mevcut yasaları ve topluma sinmiş ideaları daha baskıcı bir üslupla dikte ederek üstünlüğünü sürdürme yolunda feminizme karşı direniyor.

feminizm 1

Ünlü psikanalist Jacques Lacan’ın kuramı üzerinden incelendiğinde, yükselen ses tonlarına ya da kalkan parmaklara boyun eğen kadın, benliğini oluşturamamış, “beden bütünlüğünü” tamamlayamayıp bir üst evreye geçememiş gibidir. Kadın kendini her zaman “ihtiyaç” evresinde görüp kendi kimliğini şekillendirememiştir. Anne-öteki (mother- (m)other ) ilişkisinde olduğu gibi “öznellik” kazanımı yolunda gelişen evreleri tam yaşayamamış ve dolayısıyla “anlam kaybına” maruz kalmamış kadınların, erkek tahakkümüne ses çıkarmayıp benlikleri uğruna savaş vermemeleri olası bir durumdur. Aksine bu kişilerin yaşadığı anlam kaybı, oluşturamadıkları benliklerinden kaynaklanmaktadır.

Kadınlığın, insanlığın daha sağlam bir zeminde ilerleyebilmesi için bireylere toplum tarafından empoze edilen kalıp davranışların ve fikirlerin eleştirilmesi ve benimsenmiş cinsiyetçi davranış ve söylemlerin terk edilmesi gerekmektedir. Bunun için de cinsiyetçi sömürüye sesini yükseltmeyen kadınlara, feminizmin “erkek karşıtlığı” anlamına gelmediği, eşitlik ve özgürlüğü savunduğu, kendi içlerinde besleyip büyüttükleri cinsiyetçilikle yüzleşmeleri gerektiği gerçeği anlatılmalıdır.

Phoebe Wahl
(Çizim: Phoebe Wahl)

Yıllardır süre gelen bu dava için yapılan bayrak yarışlarında rol alan kadın ve erkeklerin, feminizmin yoluna taş koymak isteyen erkeğin tekelindeki kitle medyasına, eril kapitalist kozmetik ve moda yatırımcılarına karşı çalışmalar yapmaları, feminist yaklaşımdan uzak durmayı seçen bireylere yönelik eğitici ve bilgilendirici etkinlikleri hayata geçirmeleri gerekmektedir. Yeterli eğitimi alamamış, evde hapsolmuş, din ve toplum odaklı yaşayıp kendine vücut bulamamış bireyler için akademik dili terk etmek ve böylesine “sığ” bir toplumun kurallarıyla körelmiş bireylere ışık olma yolunda toplumu hem araç hem de amaç olarak kullanmak gerekmektedir. Aynı zaman da sınıfsal ya da siyasi açıdan “ayrıcalıklara” sahip olan feminist kadınların Bell Hooks’un Feminizm Herkes İçindir: Tutkulu Politika kitabında bahsettiği “kız kardeşlik” şemsiyesi altında toplanmaları ve vazifeşinas bir tutumla ezilen ve sömürülen için destek olmaları gerekmektedir.

Erkeğin, yasanın, toplumun kural ve yargılarını sindiremeyip “…cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeyi amaçlayan…” (hooks,12) feminizmi destekleyenlerin, çeşitli nedenlerden dolayı ataerkinin onlar için “biçtiği” kimlikleri benimsemek zorunda kalan kadınlara yönelik ayakları yere basan, daha sağlıklı ve etkili yöntemlerle destek olmaları gerekmektedir.

Ataerkinin yeşerip hayat bulduğu ve yaşamını sürdüğünü erkek egemen toplumda çocuk yetiştirmek ise ayrı bir önemle vurgulanmalıdır. Çocuk eğitiminde dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri de; feminizmin savaştığı toplumsal cinsiyetin baskıcı ve ezici rollerinin sonuçlarını olabildiğince çocuklara göstererek eşit ve özgür bireyler yetiştirilmesidir. Çocuklara baskı ya da şiddet değil sevgi aşılanmalı, toplumun onların olmasını istediği şekilde değil aksine özgür, kısıtlanmamış, kendi gibi olabilen, duyarlı ve sevgi dolu bireyler yetiştirilmelidir. Cinsiyetçi söylem ve tutumlardan uzak durulmalı, “Yasa”nın kurallarına eleştiriyle yaklaşıp sorgulayan, ezilenin yanında olan, baskıcıya karşı çıkan çocuklar yetiştirilmelidir.

Beyaz, heteroseksüel, Avrupalı erkeğin tahakkümü altındaki unutulmuş, susturulmuş, çürümeye bırakılmış işçi, çocuk, köle, kadın ve diğer ezilenlerin sesi olmak için feminizme kucak açmalıyız. Çünkü “feminizm herkes içindir.” (hooks,11)

Kaynak:
Hooks, Bell, Ece Aydın, Berna Kurt, Şirin Özgün, and Aysel Yıldırım. Feminizm Herkes İçindir: Tutkulu Politika. İstanbul: Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu, 2012. Print.

Bir savaşın delili: Rupert Brooke

0

Tarih boyunca savaşlar, evrensel edebiyat değerlerini etkileyen önemli dinamiklerden biri olmuştur. Ülkelerin birer mülk, insanların da soydaşları tarafından sayısal birer küme olarak el değiştirdiği bu devlet oyunlarında sanatın doğası, değişkenliği ve kalıcılığı da her seferinde devinim içine girmiştir. 20’nci yüzyıl günümüze yakınlığından, savaşın sanata etkisini gözlemlememizde bize büyük katkı sağlıyor.

Rupert Brooke

Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Avrupa coğrafyasının yıkımını işaret ediyordu. Yayılım ve sömürü politikası hızla geliştikçe, toplumsal çöküş gecikmedi. Edebiyatın toplumsal bir müessese olduğu fikrini benimseyen çevreler, o dönemde devletlerin kendilerine bağladığı kanonik yapılar haline geldi. Savaşta verilen kayıpların büyük oranda gençlerden oluşması, nüfus politikalarını olduğu kadar aristokrat aileleri ve savaşa katılmayan genç sanatçıları da etkiledi.

Ağustos 1887’de dünyaya gelen Rupert Brooke, bugün bir savaş şairi olarak anılıyor. Savaş öncesi yazdığı şiirlerde, 28 yaşına kadar yaşamış genç bir insanın canlılığını ve de hümanist bir zihin politikasının izlerini görmek epey mümkün. Hayatı ve yaşayışına dair kaydedilmiş bilgilerde ABD, Kanada, Büyük Okyanus ve birçok Avrupa ülkesini gezdiği, birçok ünlü edebiyat grubunda yer aldığı ve de yakışıklılığı sebebiyle oldukça popüler olduğu yer alıyor. Peki, renkli bir hayatı olduğu, birçok erkek ve kadınla birliktelik yaşadığı bilinen aynı zamanda giderek tanınan, üretken ve sevilen bir şair olan Brooke neden bir savaş şairi olarak anılıyor?

Rupert Brooke 4Birinci Dünya Savaşı tarihe, devletlerin önündeki birkaç on yılı belirleyen bir belge niteliğinde geçti. İngiltere, savaşa giren devletler içerisinde oynadığı aktif rol, elinde bulundurduğu güç ve politikalarıyla savaşın sürerliliğini bizzat sağladı. Ülkesini seven birçok genç gibi Brooke da bu hareketliliğe kayıtsız kalamadı ve yaşının verdiği canlılıkla “Eğer daha askeri bir ulus haline dönüşeceksek ve tüm gençler buna katılacaksa ben de onlardan biri olacaktım” diyerek savaşa katılmaya karar verdi. Fakat 28 yaşında Çanakkale’ye gitmek üzere bindiği savaş gemisinde, genç şairi bir böcek dudağından soktu ve kan zehirlenmesinden hayatını kaybetti. Birlikteki arkadaşları tarafından Yunanistan yakınlarındaki İskiri Adası’nda bir zeytinliğe defnedildi. Savaş döneminde Türkler diyerek Osmanlı Devleti’ne karşı yazdığı gazete yazıları, The Soldier şiiri ve daha sonraları onlarca kez basılan 1914 & Other Poems isimli şiir kitabı, bir savaş şairi olarak kabul edilen mirasını simgeliyor.

Rupert Brooke 2

Rupert Brooke,

Bir resim olarak düşünüldüğünde; büyük devletlerin kanlı savaşında, omuzlarda taşınan genç bir şairi,
Bir beste olarak düşünüldüğünde; gür bir notanın kalabalık çizgilerinde, hüzünle çalınan bir marşı,
Ve savaş bitiminde evlerine dönememiş yüz binlerce genç gibi, boş masasında daima gençliğini andırıyor.

Metan gazı enerjiye dönüşüp Dicle Nehri’ni temizleyecek

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan, 23 milyon euro sözleşme bedelli İleri Biyolojik Arıtma Tesisi’nin yüzde 97’si tamamlandı. Tesis enerji ihtiyacını metan gazını elektrik enerjisine dönüştürerek karşılayacak.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi DİSKİ Genel Müdürlüğü’nün Dicle Nehri’ni kirlilikten koruyacak ekolojik ve tarihsel çalışma niteliğindeki İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi Projesi bitmek üzere. Deneme testlerinin başladığı tesis; tamamlandığında Dicle Nehri’ndeki kirliliği önemli ölçüde azaltacak. 

Projenin tamamen hayata geçmesiyle birlikte Diyarbakır’dan Basra Körfezi’ne kadar 1900 kilometre yol kat eden Dicle Nehri, ilk kez bir İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi’ne sahip olacak. Atıksu arıtma çamurlarından çıkan metan gazı enerjiye dönerek nehri temizleyecek, hem de doğadan gelen enerjiyle ve doğaya herhangi bir zarar vermeden. 

Metan Gazı Enerji 4

Kent merkezinde 998 kilometreye tekabül eden kanalizasyon hattı aracılığıyla Arıtma Tesisi’ne gelecek pis su, tesiste kurulan ünitelerde arındırıldıktan sonra Dicle Nehri’ne bırakılacak, böylece Dicle Nehri daha temiz akacak.

Metan Gazı Enerji 3Metan Gazı Enerji 2

Kaynak: DİHA

Tohum üzerinde çarpık mülkiyet: Patentler, tekelleşme ve “tohum totaliterizmi”

Geleneksel tohumlar binlerce yıldır çeşitlilik, gıda güvenliği, sürdürülebilirlik ve yaratıcılığın göstergesi olmuştur. Küresel tarım şirketleri doğa ve çiftçilerin yaratıcılığını hiçe sayarak genetiği değiştirilmiş tohumları “fikri mülkiyet” kisvesi altında patentlenmekte ve şirketin mülküne aitliğini tescillemektedir. Bu aynı zamanda tohumun çarpık mülkiyetinin de temelini oluşturur. Bugün, toplamda on büyük küresel tarım şirketi (Cargill, Monsanto ve Continentall başta olmak üzere) GDO’lu tohum pazarının tamamını elinde bulundurmaktadır. Bu durum bize başlı başına bir tekelleşmenin var olduğunu kanıtlamakla kalmaz, aynı zamanda tohum üzerinde totaliter bir sürecin başladığını da gösterir.

Tohum üzerinde çarpık mülkiyet 2 monsanto

Binlerce yıldır doğa ve çiftçilerin ortak kullandığı tohumlar, birdenbire şirketlerin mülkü haline gelirken çiftçilerin geleneksel sürdürülebilir tohumlarını kullanmaları “fikri mülkiyet” dayatması ile suç haline getirilmektedir. Böylece binlerce yıldır üretici olan çiftçiler, küresel tarım şirketlerinin birer tüketicisi haline dönüştürülmüş olur çünkü GDO’lu tohumun toprakla buluşması demek, aynı zamanda tarım şirketlerinin herbisit ve pestisitlerine ve suni gübrelerine de bağımlı olmak demektir. Bu durum öncelikle üretim maliyetlerini kat kat artırmış, sonrasında ise genetiği değiştirilmiş tohumların ürün verimliliğinin gerçeklik dışı olduğu hüsranını en açık biçimde yaşatmıştır.

Çiftçiler artık elde edebildikleri ürünle üretim maliyetini karşılayamaz hale gelirken, hemen bir çözüm üretilmiş ve destek kredileri imdada yetişmiştir. Fakat bu durum çiftçilerin borçlanmasıyla sonuçlanan bir süreci beraberinde getirmiş, borçlarını geri ödeyemeyen çiftçiler, önce topraklarını sonrasında ise evleri başta olmak üzere tüm mülklerini yitirmişlerdir.

Tohum üzerinde çarpık mülkiyet 1

Ancak yine de borç yükünden kurtulamamışlar ve en nihayetinde çaresizce intihara başvurmuşlardır. Hindistan’daki çiftçi intiharları tam da bu sürecin en bariz örneğini oluşturmaktadır. Tohum üzerindeki tekelleşme, toplumsal olgulardan ilk ve en çok etkilenen özne olan kadınların da tahakkümünü pekiştirmiştir. Kadınlar, destek kredilerinden doğan borçları ödeyebilmek için önce ellerindeki takılarını, sonra da üretim için kullandıkları araç gereçlerini kaybetmişlerdir. Toprağın kaybedilmesi ile devam eden süreçte ise kadınların üretici rolünün tamamıyla ortadan kaldırıldığı gerçeği ile karşı karşıya kalınmaktadır. Son olarak evinin de elinden alınmasıyla daha da yalnızlaşan ve çaresizleştirilen kadınlar, taciz ve tecavüz gibi etmenlere son derece açık hale gelmektedir tüm bu sürecin sonunda kadınlar (Maria Mies’in Son Sömürge Kadınlar eserinde değindiği üzere) ya dilenciliğe ya da fahişeliğe sürüklenmektedirler.

Fotoğraf: Robin Hammond
Fotoğraf: Robin Hammond

Toplumun her öznesini etkileyen bu tekelleşme süreci, bakıldığında çiftçiler için birer felaket tablosu haline gelse de küresel tarım şirketleri kârlarını artırarak yoluna devam etmektedir. Yerel pazarlar ortadan kalkmış, çeşitlilik ve sürdürülebilirlik kavramları genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretimin dayatılması ile gıda üzerinde, tüm canlıları kaçınılmaz olarak etkileyecek totaliter bir süreci ortaya koymuştur.

Tüm bu acımasız sürecin küresel tarım şirketlerince yönetilen ve uluslararası kuruluşlarca desteklenen, küresel tarım pazarına zorunlu olarak dahil edilen küçük üreticilerin kâr için “harcanabilir” kitle olarak değerlendirilmesi gerçeği, geleneksel tohumların özgürlüğünün aslında çiftçi özgürlüğü olduğu gerçeğini kanıtlar niteliktedir. Geleneksel tohumların özgürlüğü aynı zamanda çeşitliliği koruyacak, küresel tarım şirketlerinin tahakkümünün önünde duracak, sürdürülebilir tarımı ve yerel pazarları yaratılan totaliter süreçten kurtaracak yegâne kurtuluşumuzdur.

Tohum totalitarizmi kavramı, Vandana Shiva’dan alınmıştır.

Carl Sagan: “Soluk Mavi Nokta” ve onu anlamak

1

Ünlü astronom Carl Sagan, aslında evrende ne kadar küçük olduğumuzu ve bir toz tanesi kadar bile yer etmediğimizi bize göstermişti. “Soluk mavi nokta” diyerek, evrenin ücra bir köşesinde küçücük bir yer kapladığımız gerçeğini bize anlatmaya çalışsa da insanlar hâlâ bu küçük mavi noktanın ne kadar “küçük” olduğunu çözememekte ve güzel gezegenimizi tahrip etmeye devam etmekteler.

Carl Sagan, 11 Kasım 1934’te doğdu. Bu küçük mavi ve soluk noktada, önemli işler başardı. Evrenin bu hayran bırakacak hikâyesini anlamamızı sağladı. Ama maalesef, 20 Aralık 1996’da nadir görülen bir kemik iliği hastalığından dolayı aramızdan ayrıldı. O hayata ve evrene çok şey kattı; onun bıraktığı bu izler, dünyada hâlâ ve hâlâ çığ gibi büyümekte ve insanların ufkunu açmaya devam etmektedir.

Carl Sagan, çığır açan “Cosmos; Kişisel Yolculuk” adını verdiği mini dizileriyle, evrene ve hayatımıza yeni bir bakış açısı sağladı. Değişik görsel efektleriyle ve dünyanın içinden hikâyeleriyle bir yolculuğa sürükleyerek, insanların evlerine bilimi getirdi.

Carl Sagan’ın ölümü, bu mini dizilerin bitmesine bir neden değildi. Çünkü bu kişisel ve zamansal yolculuk, herkese iyi geliyordu. Evlerine gelen bilimi ve uzayı geri çevirmek olmazdı. Carl Sagan’ın öğrencisi, astrofizikçi Neil deGrasse Tyson, bu serüveni yine Carl Sagan’ın yolunda ilerleyerek, bir serüven haline dönüştürdü; Cosmos: Bir Uzay Serüveni.

Carl Sagan soluk mavi nokta2 Bu serüven dizisi, bilim dünyasına yeni bir soluk getirdi. Bilim okuryazarlığını geliştirmek ve insanlara uzay bilimini göstermek için müthiş bir fırsattı. Carl Sagan’ın bu eşsiz fikri, yeni yollara ve hikâyelere, yeni bir heyecan kattı. Ayrıca Tyson, Sagan’ın yaşamı ve çalışmalarından da oldukça etkilendiğini de gizleyemedi.

“Ben Bronx’tan, sadece hayalleri olan bir çocuktum. Bir bilim insanı olmak istiyordum ve her nasılsa o gün, benim için dönüm noktası oldu. New York’ta Ithaca’ya o ünlü ve iyi bir bilim insanı olan Carl Sagan tarafından davet edildim” diyor Tyson ve ekliyor: “Zaten bir bilim insanı olmak istiyordum ve o gün benim kararlarımı tamamen yerine oturtan bir gün oldu. Carl, benim olmak istediğim kişiydi. O, bilimi bana ve etrafındakilere öğretmek için can atan biriydi ve zaten bilim, insanlara yarar sağlayan bir kooperatif kuruluşudur.”

Carl Sagan standing with hands on globes of planets. Photo by Eduardo Castaneda
Fotoğraf: Eduardo Castaneda

Soluk Mavi Nokta

Cosmos dizisi, aynı zamanda farklı gelişmelere de yardımcı oldu. “Family Guy” televizyon dizisinin yapımcısı Seth MacFarlane, Carl Sagan ve Cosmos’tan çok etkilendiğini söyledi. MacFarlane, Cosmos etkinliğinde konuşurken; “Benim çocukluğumdan beri bilime yatkınlığım hep vardı, birkaç kez çocukluğumda ve ergenliğimde ‘Cosmos’a şahit olduğum oldu” dedi.

Carl Sagan, yaşamın perspektifi içine Dünya’daki yaşamı anlamayı koydu. 4 milyar mil (6 milyar kilometre) öteden, Dünya’nın ne kadar küçük, ne kadar ufacık bir yer kaplayan bir nokta olduğunu gördü. Dünya’ya verilecek en güzel isim “Soluk mavi nokta” olmalıydı ve bunu fotoğrafladı.

Carl Sagan soluk mavi nokta4 Carl Sagan’ın “Soluk Mavi Nokta” adını verdiği o fotoğraf. Voyager I uzay aracının, Dünya’dan 6,4 milyar mil uzaklıktan çektiği ve Dünya’yı fotoğrafladığı o an. 2001 yılında space.com tarafından en iyi uzay fotoğraflarından biri seçilmiştir.

“Türümüzün her döneminde, tarihteki her aziz ve günahkarlar, bu toz tanesinin içinde yaşadılar. Dünya, bu kozmik zamanda ve arenada, aslında çok küçük bir aşamadır. Zaferler ve savaşlar, bir yere kadardır. Bu küçük mavi noktanın içinde generaller ve imparatorların ne kadar kan döktüğünü bir düşünün.”

Carl Sagan, bilime ve topluma yarar sağlayan ve yardım eden bir halk figürüdür; o bilim ve araştırmalarla katkı sağlamıştır. Voyager I tarafından çekilen bir fotoğrafla, dünyanın koca evrende ne kadar yer kapladığını anlatmış ve bunu çok iyi şekilde yorumlamıştır. 1977’den günümüze hâlâ hizmet veren Voyager I, Carl Sagan’dan bir miras taşımaktadır.

“Uzay aracının karşılaştığı ve gördüğü kadarıyla, evrenimizde pek çok farklı uygarlık olabilme ihtimali mevcut; fakat bizim gezegenimiz, bu kozmik okyanusta, bir şişenin içinden oldukça net cevaplar veriyor” diyor Carl Sagan. Sagan, gezegenin eskiden oldukça yüksek sıcaklıklara sahip olduğunu ve Venüs gezegeninin Dünya üzerinde bir sera etkisi oluşturduğunu söyleyen ilk kişi oldu. Daha sonra güneş sistemindeki Viking Mars Misyonu (ABD’deki ilk Mars çalışması) ve diğer görevler için bir NASA danışmanı oldu.

Carl Sagan soluk mavi nokta5 Carl Sagan, bize ve evrenimize çok şey kattı, Bu soluk mavi noktayı daha iyi görmemizi ve anlamamızı sağladı. Yaptığı araştırmalar ve çalışmalar hâlâ ve hâlâ bize yeni yollar gösteriyor ve yeni şeyler öğretiyor. Dünyanın değerini, bu soluk mavi noktaya bakarak daha iyi anlamak umuduyla…