Ana Sayfa Blog Sayfa 562

Öksüz ve yetim çocukların hamisi, tartışmalı ve dişli papaz Mokhenenko ile tanışın

“Bana dokunma, bırak öleyim” diye bağırdı çocuk. Gennadiy Mokhnenko, tepesinde durup, aşağı ona doğru bakıyordu. Çocuk, elleri ve bacağı kırık çıkık bir şekilde yerde yatıyordu. Yürüyemiyordu. Kollarında iğne izleri ve kafasında bitler doluydu. Çocuk tamamen sırılsıklamdı. Leş gibi yerden onu kaldırdıklarında, vücudundan yayılan çürük koku, yerden yayılan ağır kokuyla birbirine karışıyordu.

Üç hafta sonra uyuşturucudan arınma safhası bittikten sonra çocuk müteşekkirdi. İsmi Mokhenenko olan papaz efendiye “Beni affet, salağın tekiydim” dedi telefonda.

Bu, Mokhnenko’nun içinde yer aldığı 32 rehabilitasyon merkezindeki başarı hikâyelerinden yalnızca biri. Aralarından “Republic Pilgrim” yani “Cumhuriyetin Hacısı” ise halkın uyuşturucuya karşı mücadelesinde önemli merkezlerinden başlıcası. Uyuşturucuların yaygınlaşmasına karşı protesto gösterileri yaparak, uyuşturucu satılan yerleri basarak ve hatta çocuklara kodein ve diğer uyuşturucu maddeleri satan eczanelerle mücadele ederek sürdürüyor bu çabayı.

Gennadiy sokaklardaki çocuklara yardım için gecenin içine karışıyor.

Öksüz ve yetim çocukların hamisi, tartışmalı ve dişli bir papaz ile tanışın 1

“Hacı”nın programından yaklaşık 3 bin çocuk geçmiş durumda ve bunun yaklaşık yarısı normal bir yetişkin hayatına ulaşmış. Merkezde çalışıyorlar, evleniyorlar. Hatta bazısı “İyi Değişimler Kilisesi” adına çocuklara yardım faaliyetlerine devam ediyor. Ancak bütün bu parlak başarı hikâyesine rağmen çocuklar her zaman gönüllü gelmiyorlar.

Mokhnenko, çocukları çoğunlukla zor kullanarak getiriyor. Father of Orphans (Yetimlerin Babası) adlı belgeselde “Önce evsiz çocuklarla konuştuk. Bizimle gelip, hayatlarını değiştirmeleri ve kendilerini öldürmekten vazgeçmeleri için onları teşvik ettik. Ancak bir başka çocuğu daha toprağa verdikten sonra onlarla konuşmaktan vazgeçtim. Eğer evsizlerse, onları yanımıza alıyoruz” diye açıklıyor.

Öksüz ve yetim çocukların hamisi, tartışmalı ve dişli bir papaz ile tanışın 5

Mohhenko’nun davranışı doğru gibi gözükse de insanın temel hak ve özgürlüklerine zor ve cebirle alıkonulmaması ilkelerine aykırı. Sorun şu ki bu birçok çocuk gidecek başka yeri de olmadan yaşıyor. Çoğu ailesinden ayrı, uyuşturucu müptelası ve yaşamları ancak çalıp çırpma yeteneklerine bağlı olarak sürüyor.

Yalnızca Ukrayna 160 bin civarında evsiz çocuğa sahip. 1991’de komünist rejimin tepetaklak edilmesi ile Rusya ve Doğu Avrupa’nın sosyal dayanışma hizmetleri yerle yeksan olmuş durumda. Birçok kişi, Mokhnenko’nun yöntemlerini barbarca ve bütünlüksüz bulsa da çocuklar için bir şey yapılması gerektiğini herkes kabul ediyor. Yerel polis yetkilileri, bu garip uygulamayı destekliyor. Hatta yetim bir çocuk bulunduğunda ilk grubu haberdar ediyor. Ukrayna politikacıları, grubun işletme giderlerini desteklediği gibi diğer Hristiyan grupları da gerek kıyafet gerekse de diğer yardım şekillerinde olsun “Hacı”ya açık destek veriyor.

Öksüz ve yetim çocukların hamisi, tartışmalı ve dişli bir papaz ile tanışın 3

Çocuklara güvenli bir barınak sağlamak kolay iş değil. “Onları nasıl doyururum bilemedim. Hatta başlangıçta yüzde 1o faizle para bile ödünç aldım” diyen Mokhnenko’nun çabaları boşa gitmemiş ama birçok öğrencisi o olmasaydı şu anda muhtemelen hapishanede olacakmış.

Öksüz ve yetim çocukların hamisi, tartışmalı ve dişli bir papaz ile tanışın 7

Kanalizasyon köşelerinde bali çekip, sinyale çıkmak yerine birçok çocuk; eğitim, spor ve müzik içeren çocukluğuna kavuşuyor.

Öksüz ve yetim çocukların hamisi, tartışmalı ve dişli bir papaz ile tanışın 6

Bu program boyunca Mokhnenko 32 tane çocuğu da evlat edinmiş: “Evlatlık alacak bir baba olduğumu önce hiç düşünmedim ancak hayatım, onlarınki ile karışmaya başladıkça ben de onlara kendi çocuklarım gibi davranmaya başladım. Bir çocuğu alıp, uyuşturucu alışkanlığından kurtardığınızda ve yeryüzündeki çamuru sildiğinizde ‘Hadi bakalım, yetimhaneye yürü bakalım’ demek oldukça zor. Özellikle o çocuğun oradan yüz defa kaçtığını biliyorsanız…”

Öksüz ve yetim çocukların hamisi, tartışmalı ve dişli bir papaz ile tanışın 4

Mockhnenko’nun küresel vizyonu ve hedefi birkaç cümlede özetlenebilir: “Rusya yada dünyada hiç yetim çocuk kalmaması. Biz hiçbir çocuğun yetimhanede gözünü açmasını istemiyoruz ve her çocuk için onu kollayacak bir ebeveynin olduğuna şiddetle inanıyoruz.”

Kaynak: The Plaid Zebra

GDO’lu tohumlar ve tohum tanımının değişmesi üzerine

Günümüzde, genetiği değiştirilmiş tohumlar; sürdürülebilirliğin, çeşitliliğin ve verimliliğin en büyük düşmanı. Ancak, küresel şirketlerce yansıtılan/dayatılan gerçeklikten uzak bir algı mevcut. Ne var ki genetiği değiştirilmiş tohumlar, küresel şirketler aracılığı ile medya ve yayın kuruluşlarında verimliliğin simgesi ve dünyayı doyurabilecek mucize olarak aksedilmekte. Peki, bunun ne kadarı gerçek?

Tam da bu noktada tohumun tanımından yola çıkmak doğru olacaktır: Tohum, tanımı gereği sürdürülebilirliği, çeşitliliği ve verimliliği içinde barındıran “döl” anlamına gelir. En öncelikli olarak genetiği değiştirilmiş tohumlar, tohumun tohum olmasından kaynaklı en önemli özelliği olan sürdürülebilirlik niteliğinden yoksundur.

Geleneksel/yerel tohumlar, her ekim döneminde bir önceki dönemden saklanan ve tekrar tekrar ekilebilen özelliğe sahiptir. Genetiği ile oynanmış tohumlar ise, her ekim döneminde üreticilerin/çiftçilerin yeniden ödeme yaparak sahip olabileceği gerçeği ile sürdürülemez ve yenilenebilme özelliği, sırf tekrar tekrar satın alınması maksadıyla değiştirilmiş tohumlardır. Bu noktada şirketlerin genetiği ile oynadığı tohumun şirketin buluşuymuşçasına her ekim döneminde satmak istemesi, tohumun doğadan geldiği gerçeğini de inkâr etmektedir. Küresel tarım şirketleri tohumların genetiği ile oynayarak tohumun sürdürülebilir olduğu tanımını değiştirmeye çabalamaktadır.

GDO’lu tohumlar ve tohum tanımının değişmesi üzerine 3

Genetiği değiştirilmiş tohumlar çeşitlilikten tamamıyla uzaktır. Öyle ki çiftçilerin tohum saklama, paylaşma ve değiş-tokuş etme sorumluluğunun, küresel şirketlerin anlaşmaları sonucu suç haline gelmesiyle, şirketlerin listelerinde “kayıtlı” türlerin yetiştirilmesi dayatılmaya başlanmıştır. “Kayıtlı” türler ise sadece mısır, pirinç, soya ve buğday gibi (ve bu kayıtlı türlerin de sadece birkaç çeşidinin üzerinde yoğunlaşmış) küresel tarım ticaretinin önemli bir kısmını oluşturan türlerdir. Tam da bu noktada diğer çeşitler kayıtlı olmadığı ve küçük çiftliklerin de kayıt maliyetinin karşılanması, şirketler için külfetli olduğu için, çiftçiler GDO’lu tohum endüstrisine yavaş yavaş itilmektedir. Böylece küresel tarım şirketlerin, doğanın bize bahsettiği çeşitliliği kayıt altına almak külfetinden kaçınması ve küresel ticaretin çeşitliliğin yok edilmesi pahasına geliştirilmesi çabası ile, tohumun çeşitliliği barındırmasını yok saymaktadır.

Küresel şirketlerce ortaya atılan en önemli sav genetiği ile oynanmış tohumların, geleneksel tohumlara göre çok daha verimli olmasıdır. Buna karşılık bu sav aynı zamanda, en büyük yanılgıdır. Öncelikle monokültür düşüncesi ile yola çıkılarak, bir tohumun genetiğinin değiştirilmesi hızlı pazara sürme amacını taşımaktadır. Tam da bu noktada genetiği değiştirilen tohuma direnç kazandırmak maksadıyla tek bir gene odaklanılmaktadır. Bu durum, geleneksel tohumun direnç sisteminin çok basit algılanmasından kaynaklanmakta ve geleneksel direncin birçok genin bir arada bulunması gerçeğini göz ardı etmektedir. Dolayısıyla tek gene dayalı bir direnç oluşturmaya çalışmak, ürünü hem böcekler hem de hastalıklar için açık hedef haline getirmektedir. Bu durum son derece verimsiz sonuçların elde edilmesi ile sonuçlanır.

GDO’lu tohumlar ve tohum tanımının değişmesi üzerine 2

Ancak zarar eden, küresel tarım şirketleri değil, çiftçilerdir. Bilinen bir gerçek de tek tip ürünlerin, ancak tek tip çevre koşullarında istenen düzeyde verimli olabileceğidir. Tek tip çevrenin elde edilmesi amacıyla yoğun sulama ve çok miktarda suni gübre kullanımı gerekmektedir. Bu da yine üretim maliyetinin hayli artması anlamına gelmektedir. Oysaki yerel ve çeşitli tohumlar, çevre şartlarına hem dayanıklı hem de uygundur. Küresel şirketlerce yansıtılan verimlilik, zorunlu bedeller (sulama ve suni gübreleme gibi) ödemeyi gerektiren bir verimlilik tanımlamasıdır. Bu, tohumun tanımı gereği sahip olduğu verimlilik özelliğinden uzak bir verimliliktir.

Yaşamımızın küresel tarım şirketlerince maniple edildiği günümüzde geleneksel tohumlar, özgürlüğümüzün simgesidir. Özgürlüğümüzün simgesi tohumlar ise sürdürülebilir yaşamın ve yaşamın çeşitliliğinin temelidir.

Bu dünyaya ait olmadığınızı hissettirecek 10 post-rock film müziği

Kimilerince “modern klasik müzik” tanımlaması yapılan, kimilerince de bu dünyaya ait olmadığı söylenen bir müzik türü post-rock. Kendi içerisinde de birçok alt türe ayrılan post-rock’ı tanımlamak için uygun kelimeler bulmak zor gibi.

Sadede gelirsem; şimdiye kadar hiç denk gelmediğim bir liste hazırlamak istedim. İşte birbirinden farklı 10 filmde çalmış olan 10 post-rock şarkı:

28 Days Later… (2002): Godspeed You! Black Emperor – East Hastings

17 Kasım diyorum, başka bir şey demiyorum.

Prince Avalanche (2013): Explosions In The Sky – Theme From Prince Avalanche

Explosions In The Sky bunu hep yapıyor!

Only Lovers Left Alive (2013): Sqürl – Spooky Action At A Distance

Bunlar, güzel şeyler.

Some Days Are Better Than Others (2010): Matthew Cooper “Eluvium”

Tek kelimeyle, huzur.

Friday Night Lights (2004): Explosions In The Sky – Home & Your Hand In Mine (Goodbye)

Kekremsi bir huzur, gözyaşıyla süslenmiş bir mutluluk.

Vanilla Sky (2001): Sigur Rós – Njosnavelin “The Nothing Song”

Filmin kendisi gibi müzikleri de efsane idi.

Zidane: Un Portrait Du Xxie Siecle (2006): Mogwai – 7:25

Zidane mı kalbimi çaldı, Mogwai mı? (Kime hırsız diyeyim?)

Lone Survivor (2013): Explosions In The Sky – Waking Up

Ve yine Explosions In The Sky, şarkı konuşsun.

This Is England (2006): Gravenhurst – Nicole

Geçen sene sonsuzluğa uğurladığımız Nick Talbot (Gravenhurst) anısına.

Heima (2007): Sigur Rós – Í Gær

Unuttum sandınız, değil mi? Hadi, yarın hep beraber İzlanda’ya gidelim. (Tek gidiş bilet)

Bitmedi!

Sırada bonuslar!

Bir tane de dizi müziği:

Les Revenants (2012 -): Mogwai – Hungry Face

Şarkı için diyecek bir şey zaten yok, ama diziyi bir türlü izleyemedim. Bir an önce izlemeli.

Bir tane de bilgisayar, Playststion, Xbox (Video Games deyip geçmek lazımdı) oyunundan:

No Man’s Sky (2016 Haziran): 65daysofstatic – Debutante

Uzun zaman sonra bilgisayar (ya da konsol) oyunu oynamak için bir sebep.

Ve, pazartesi günü İstanbul’da olacak olan Mono’nun başlı başına bir filmi:

Mono – Follow The Map

Waldemar von Kazak’ın mükemmel illüstrasyonlarıyla 21. yüzyılın yozlaşmış toplumu

Rus sanatçı Waldemar von Kazak’ın hazırladığı illüstrasyon serisi, batı kültürünün çirkin yanlarını vurgularken toplumun güzellik standartlarına ve teknoloji ile ilişkisine ciddi bir eleştiri getiriyor.

Günümüz gerçekliğinin yarattığı kültürel kıyım ve 21. yüzyılın sunduğu kolaylıkları sanatında betimleyen Von Kazak, çürümüş toplumumuzu adeta birebir resmediyor.

Von Kazak 24Von Kazak 21Von Kazak 20Von Kazak 23Von KazakVon Kazak 22Von Kazak 19Von Kazak 15Von Kazak 18Von Kazak 16Von Kazak 17Von Kazak 14Von Kazak 13Von Kazak 9Von Kazak 12Von Kazak 10Von Kazak 8Von Kazak 3Von Kazak 7Von Kazak 5Von Kazak 6Von Kazak 4Von Kazak 2

Kaynak: Art Sheep 

Hazırlayan :Burak Avşar

Kirli havayı vakumlayan devasa kuleler, hava kirliliğini mücevherata dönüştürüyor

0

Güneş enerjili bisiklet yolu, akıllı otobanlar gibi projelerle adından bahsettiren Hollandalı tasarımcı Daan Roosegaarde, şehirlerin başlıca sorunlarından hava kirliliğine karşı fütüristik ve akılcı bir tasarım geliştirdi.

Daan Roosegaarde ve onunla birlikte çalışan bir mühendis ekibinin geliştirdiği dünyanın en büyük kirli hava emen temizleyicisinin hava kirliliği bulunan şehirleri temizleme potansiyeli bulunuyor.

Smog Free Daan Roosegaarde 1

The Smog Free Project isimli proje, Hollanda’nın Rotterdam şehrinde bulunan Roosegaarde’nin stüdyosunda başlatıldı. Yaklaşık 7 metrelik hava temizleme cihazının beyaz konik dış yüzü, hastanelerde kullanılan hava filtresinin teknolojisi ile aynı teknolojiyi kullanıyor, ancak Roosegaarde’nin geliştirdiği vakum çok daha büyük ölçekli.

Tamamen yenilenebilir enerji ile çalışan hava temizleme kulesi, tepesinden çektiği kirli havayı yanlardaki yüzeyler üzerinden bırakıyor. Yaklaşık bin 400 watt’lık enerji tüketimi ile bir tost makinesi kadar enerji kullanan kule, şehirlerde temiz hava alanları oluşturmak için oldukça ideal bir teknolojiye benziyor.

Smog Free Daan Roosegaarde 2

Rotterdam şehrinden başlayacak proje, hava kirliliği ile cebelleşen Pekin, Paris ve Los Angeles gibi şehirlerde denendikten sonra tüm dünyada kullanmaya başlanacak. Tabii bu ihtimaller tamamen projenin ekonomik sürdürülebilirliğine bağlı.

Smog Free Daan Roosegaarde 4

Bu modüler sistem, saatte 30 bin metre³ kirli havayı temizleyerek hava içerisinde bulunan küçük partikülleri alternatif bir kullanımı bulunan farklı maddelere dönüştürebiliyor. Bu işlem sayesinde kirlilikten arındırılmış pozitif partiküllerle yüklü hava atmosfere salınıyor. Böylece salınan hava içerisinde bulunan pozitif yüklü iyon partikülleri, kendilerini inceltilmiş toz tanelerine tutundurarak bu moleküllerin kulenin içerisine hapsolmalarını sağlıyor.

Toz partiküllerinin toplanmasının ardından elde edilen siyah renkli toz kendi içerisinde yüzde 42 karbon barındırıyor ve kolaylıkla toz kömür ile karıştırılabiliyor. Roosegaarde’ın gelecekte herhangi bir biçimde atık olmayacağına yönelik düşünceleri nedeniyle elde edilen kir ve atık sıkıştırılarak bileklik ve yüzüğe dönüştürülüyor. Bu sayede de kampanyayı destekleyenlere yaptıkları bağışın bir geri dönüşü anlamında hediyeler gönderiliyor.

Daan Roosegaarde Yüzük

Kickstarter’da projeye fon talebi oluşturan Roosegaarde, yaklaşık 113 bin euro toplayarak büyük bir zorluğun üstesinden gelmeyi başardı. Projenin geliştirmesi hâlen devam ediyor, Avrupa’nın en kirli hava seviyesinde başa oynayan İstanbul’a da bir gün uğrayıp kendi gözlerimizle deneyimleyebilmeyi umut ediyorum.

Kaynak: Design Boom, Treehugger 

Hazırlayan: Burak Avşar

Özel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanları

Fotoğraf sanatlarıyla adlarından pek çok kez bahsettiren fotoğrafçılar Steve McCurry ve Thomasz Gudzowaty’nin Çin’in Henan bölgesinde çektiği fotoğraflar, Budist keşişlerin, Şaolin keşişlerinin daha yüksek seviyede bir bilince erişebilmek için katlandığı haşin ve bazen de şiddetli antrenman rutinlerini belgeliyor.

Şaolin keşişlerinin günlük yaşantısında uyguladığı antrenmanlar, iki farklı boyuttan oluşuyor. Chan Budizm’inde bilinç çalışması anlamına gelen Chan Chan ve Şaolin dövüş sanatlarındaki bilgiye ve fiziksel egzersizlere tekabül eden Quan. Keşişler için bu çalışmalar birbirinden ayrı bir şekilde ele alınmıyor. Bu çalışmaları uygulama sebepleri, iki ayrı felsefe ve antrenman tipini birleştirerek vücut ve akıl disiplininin sağlanması.

McCurry’nin ve Gudzowaty’nin çektiği fotoğraflar gerçekten inanılmaz; ancak bu fotoğraflarda Şaolin keşişlerinin yalnızca muazzam kudretlerini ve kendilerini adamalarını keşfetmiyor, aynı zamanda mental ve fiziksel acıyı yok etme yeteneklerini izliyoruz.

Özel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanları
Shaolin Monastery, Hunan Province, China, 2004 – Photo by Steve

Özel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanlarıÖzel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanlarıÖzel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanlarıÖzel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanlarıÖzel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanlarıÖzel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanlarıÖzel fotoğraflarla Şaolin keşişlerinin acıyı yok saydıkları antrenmanları

Kaynak: The Plaid Zebra 

Hazırlayan :Burak Avşar

21. yüzyılın en büyük çevre felaketi: Endonezya’da yangın ve pus dinmiyor

Endonezya’da her yıl gerçekleşen orman yangınlarının sayısı, bu yılın kurak geçmesi ve Endonezya’yı da etkileyen El Niño adı verilen hava olayının kuraklığı artırmasıyla 117 bini aştı. Yangınların asıl nedeni palm yağı ve kâğıt ürünleri üreten şirketlerin ve çiftçilerin boş arazi elde etmek için ormanları yakmasından sonra bu yangınların kuraklığın etkisiyle kontrolden çıkması. Yangınlar ve neden oldukları pus Endonezya halkının sağlığını ve bölgedeki diğer canlıların yaşamını tehdit ediyor.

21. yüzyılın en büyük çevre felaketi Endonezya’da yangın ve pus 1

Endonezya’yı Temmuz ayından beri kaplayan kalın pus tabakası nedeniyle bazı şehirlerde görüş mesafesi 30 metreye kadar inmiş durumda. Sadece Endonezya’daki yangından dolayı atmosfere salınan karbondioksit üç haftada Almanya’nın yıllık karbondioksit salımını aştı ve yeni analizlere göre daha da artmakta. Pusun etkisi en çok Sumatra ve Kalimantan bölgelerinde görülüyor. Hava kirliliğini ölçen PSI indeksine göre, 300 seviyesi ve üstü sağlığa zararlı ve bu bölgelerdeki kirlilik indekste 2 bin seviyesine ulaştı.

Endonezya hükümeti halkı hava kirliliğinden korumak için maske dağıttı; ancak 1 Temmuz’dan bu yana on kişi pusa bağlı nedenlerden yaşamını kaybetti ve 500 binden fazla akut solunum yolu enfeksiyonu vakası rapor edildi. Geçtiğimiz hafta yağmur yağışları pusun etkisini azalttı ama hava kirliliği hala tehlikeli seviyelerde. Pus, Güneydoğu Asya’daki Vietnam, Tayland, Malezya ve Singapur gibi başka ülkelere de yayıldı.

21. yüzyılın en büyük çevre felaketi Endonezya’da yangın ve pus 2

Endonezya’daki biyolojik çeşitlilik de tehdit altında. Nesli tükenmekte olan orangutanların bazıları yaşam alanları olan ormanları terk etmek zorunda kalıyor, bazıları da kaçacak yer bulamıyor. Dünyadaki orangutanların üçte birinin yangın nedeniyle tehlikede olduğu tahmin ediliyor. Bölgede yaşayan orangutanlar dışında nesli tükenmekte olan bulut benekli leopar, Malaya ayısı, gibon, Sumatra gergedanı ve Sumatra kaplanı gibi birçok tür de yangınlar yüzünden yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalıyor.

Yanmış ormanlara şimdiden yasadışı olmasına rağmen palmiye ağacı dikimi yapıldığı gözlendi. Endonezya hükümeti orman yangını başlattığından şüphelenilen bazı şirketlerin yöneticilerini tutukladı. 30 hava aracı ve 22 bin görevli yangınları durdurmak için görevlendirildi. Kalimantan bölgesine de gerekli durumlarda yangın mağdurlarını tahliye etmek için savaş gemileri gönderildi. Ancak çevreciler halkı pustan korumak için alınan önlemlerin ve yangını durdurmak için yapılanların yeterli olmadığı uyarısında bulundu.

21. yüzyılın en büyük çevre felaketi Endonezya’da yangın ve pus 3

Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek COP21 İklim Değişikliği Konferansı’nda iklim taahhüdünü görüşmesi beklenmesi de yangın, pus ve karbondioksit salınımıyla mücadele etme konusunda Endonezya hükümetine yönelik baskı unsuru oluşturuyor.

21. yüzyılın en büyük çevre felaketi Endonezya’da yangın ve pus 4

Kaynak: The Guardian / 2 / 3 / 4Monbiot
Fotoğraflar:
National Geographic/Tim Laman

Algı sınırlarını zorlayan keskin bıçak: Zamanda sıfır noktası

1

Zaman denildiğinde hepimiz bir durup düşünürüz. Gerçekliğini kavramakta zorlandığımız konulardan biri olan zaman kavramı; içerisindeyken durumsal, fiziksel, konumsal, psikolojik durumlardan; beyinsel aktivitasyonlardan, varlık süreçlerinden etkilenen ve aslında varlıklara anlam kazandıran bir boyuttur. Bu bizim bilinç zamanımız (öznel zaman) olup bir de fiziksel zaman (saatlerin zamanı) vardır. Zamanın ölçülebilen temel fiziksel bir büyüklük olarak görülmesi ilk defa Galileo Galilei ile başladı.

Planck zamanı denilen saniyenin 10/43’te birinden daha kısa olan süre, fizikçilerce içinde bulunduğumuz 3+1 boyutlu uzayın sınırı ve kara delik ortamının başlangıcı olarak kabul edilir. Tıpkı ışık gibi bükülebileceği varsayılır.

Zamanı ölçebiliyor ancak gözlemleyemiyoruz; çünkü zamanın etkisindeyizdir. Çaresiz bir şekilde zamanın içindeyiz ve zaman aslında doğrusal değil. Zaman, uzay gibi eğrilebilir-katlanabilir-genişleyebilir, daraltılabilir. Çok esnek ve çok boyutlu bir akımdır, üst üste bindirilip katlanabilir.

Bir zaman noktası, bir frekans yapısındadır ve başka zaman frekanslarıyla senkronize biçimde örtüştürülüp çakıştırılabilir. Çekim alanının gücü arttıkça uzay-zaman eğriliği de artış gösterir. Madde uzay-zamanın nasıl eğileceğini, uzay-zaman da maddenin nasıl davranacağını belirler. Yani uzay ve zamanı birbirinden ayrı düşünemeyiz. (Peki, bundan çıkılabilir mi? Ya da bulunduğumuz zaman içinden başka bir zaman boyutuna nasıl geçebiliriz? Ve diğer bir zaman boyutuna geçebildiğimizde bunu bilinçli hale getirip aynı anda iki ya da daha fazla zaman boyutu içerisinde bulunup süreçleri etkileyebilir miyiz? Ve geçtiğimiz bu yeni zaman boyutu kimin ya da neyin boyutu olacaktır? …)

Zaman, 5 duyumuzla algılanabilecek bir “madde” değildir. Brüt hâliyle algılanması imkânsızdır. (Aylarca mağaralarda veya askerî sığınaklarda kalan insanlar dış kaynaklı mihenk taşlarından uzakta olunca zaman algısını kaybettiler. Biyolojik saatleri onlara yetmedi.)

Bir başka konu da geçmişin artık olmaması, geleceğin henüz gelmemesi ve şimdinin her an geçmiş olması. O zaman, yokluğa bu kadar yakın olan zamanı nasıl tanımlayabiliriz? Wittgenstein’ın dediği gibi:Şimdi, geçmiş olduğunda nereye gidiyor? Nerede geçmiş? İşte felsefenin en büyük zafiyeti!” Marcel Conche, Zaman ve Kader adlı eserinde şöyle diyordu: ”Zaman sadece yalanlanmış olarak gösteriyor kendini.”

Zaman, ışık hızı ile de dolaysız ilişki içinde olup maddenin ışık hızına yaklaşması durumunda zamanının yavaş akması, ışık hızında durması ve ışık hızı ötesinde de tersine akması gerçekleştiği varsayılmaktadır. Takyon denilen atom altı parçacıkların ışıktan hızlı hareket ettiği ve zamanlarının gelecekten geçmişe doğru aktığı veya içinde bulunduğumuz uzay-zamandan başka sonsuz sayıda da ihtimalin olabileceği hipotezleri de modern fiziğin ve rölativite teorisinin temelini oluşturan konulardandır.

Rölativite teorisi zaman hakkında daha birçok kavramın değiştirilmesine mecbur eder bizi. Özellikle aynı anda meydana gelme, eşzamanlılık (fr. simultanéité) mutlak olmaktan çıkar. Bir gözlemci için gelecekte olan olaylar bir diğeri için geçmişte ve hatta bir üçüncü için şu an olmakta olabilir.

Bir başka deyişle bana göre olmakta olan olaylar hareket halinde bir gözlemci için henüz olmamış veya geçmişte kalmış olabilir. Artık kelimeler birden fazla anlam ile yükleniyor zira hareket hâlinde ne kadar gözlemci varsa o kadar temel saat vardır. Bütün saatlerin aynı saati göstermesini sağlayamayız. Bunu yapsak bile birkaç saniye sonra farklı zamanları göstermeye başlayacaklardır. Her bir gözlemci kendi saati dışındakilerin yavaşladığını düşünecektir. Zamanın ortak bir referansının olmadığı bir nokta burası. Ama sebep-sonuç ilkesi muhafaza ediliyor. Eğer bir gözlemci için A olayı B olayından evvel olduysa (meselâ A’dan B’ye ışıklı bir işaret yollandı ise) bütün gözlemciler için bu böyledir. Geçmiş ve gelecek belli bir mutlakiyeti muhafaza ediyor yine de.

Pekâlâ kuantik fizik açısından zaman kavramına nasıl bakabiliriz? Basitleştirecek olursak;

Schrödinger’in formülüne odaklanabiliriz. Zira ışık hızına kıyasla “düşük” hızlarda kalındığı müddetçe geçerliliğini muhafaza eder. Bu formül dalga fonksiyonunun zaman içindeki evrilişini hesaplamaya yarar. Ters çevrilebilir ve determinist bir formüldür bu. Yani ilk bakışta bu formüldeki zamanın Newtoncu zaman olduğu söylenebilir.

Ama sistem üzerinde bir ölçme operasyonu gerçekleştirilirse teorik olarak hesaplanan ölçümlerden sadece bir tanesi gerçekleşir. Sanki ölçme işlemi geri çevrilemez biçimde sistemin üzerinde bir iz bırakmış gibi sistemin matematiksel tarifi değişir. Ama Schrödinger’in formülü bu değişikliği vermez. Bu saptama kapsamında zamanın akışı oldukça tuhaf zira geri çevrilemezliğin oluşumuna ölçme eylemi dahil olmuştur.

Görelilik kuramında ise kütle (M) önemli ve önceliklidir. Genel görelilik ile Einstein şunları ortaya çıkartmıştır:

  • Yerçekimi (kütle çekimi) ve ivmeli devinim birbirinden ayırt edilemez ()
  • Kütle, içinde bulunduğumuz uzay-zaman’ı eğip bükmektedir.
  • Yerçekimi bir kuvvet değildir, uzay-zaman’ın geometrik eğriliğinden ortaya çıkar.
  • Genel görelilik, kendi zamanı için inanılması güç pek çok öngörülerde bulunmuştur; bunlardan en önemlileri:
  1. Eğer kütle uzay-zamanı geometrik olarak eğiyorsa Güneş’in çok yakınından geçip gelen uzak yıldızların ışıkları eğrilmiş olmalıdır. Bu eğrilik Güneş çektiği için dışbükey değil de uzay-zamanın eğriliğine uygun içbükey şekilde olmalıdır.
  2. Çok çok yoğun kütleler uzay-zamanı öylesine bükebilir ki uzay-zaman kendi üstüne katlanır ve içine çöker. Böylesine yoğun bir kütle görülemez çünkü ışık dahi bu uzay-zaman eğriliğinden, çökmesinden kurtulamaz.
  3. Kütle uzay-zamanı eğiyorsa bu eğilmeden zaman da (göreceli olarak) etkileniyor olmalıdır. Eğilmiş zaman yavaş akmalıdır.
  4. Hareketli büyük kütleler etraflarındaki bir kısım uzay-zamanı da sürükleyebiliyor olmalıdır.
  5. Kütle uzay-zamanı eğiyorsa, kütle yakınındaki eğrilikten ilerleyen ışık, uzağındaki düzgün uzay-zamanda ilerleyen daha uzun yol almalıdır.
  6. Yüksek kütleli oluşumların ani hareketleri uzay-zamanda ani değişimlere, eğrilik dalgaları oluşmasına neden olabilir.

Bu öngörülerin hemen hepsi 1916’dan günümüze dek gözlenebilmiş, defalarca kez denenmiş ve doğru çıkmıştır:

  • 1919′da ilk kez İngiliz bilimciler güneş yakınından gelen ışığın eğri çizdiğini gözlemlediler.
  • Daha sonraları yapılan bütün gözlemler eğriliğin GG (genel görelilik)’nin hesapladığı ile oldukça yakın olduğunu gösterdi. Evrende hiç ışık vermeyen ve etrafındaki her şeyi içine çekecek kadar yoğun kütle gösteren oluşumların varlığı tespit edildi. Kara delik adı verildi.
  • Kütle yakınında ve uzağında çok hassas atom saatleri ile yapılan deneylerin hepsi kütle yakınında zamanın GG’nin hesaplarına uygun olarak yavaşladığını gösterdi.
  • Çok hassas jiroskoplarla donatılmış LEGOS1 ve LEGOS2 uydularının 11 yıl süren ölçümleri dünyanın etrafındaki uzay-zamanı sürüklediğini ortaya koydu.
  • Güneşin ardına geçen Viking uzay araçlarından dünyaya gönderilen sinyallerin, olması gerekenden daha uzun sürede dünyaya ulaştığı, yani uzay-zamanın güneş tarafından eğilmesinden etkilendikleri ortaya çıktı.
  • 1993′te Hulse ve Taylor, ikiz yıldızların spiral hareketinden uzay-zaman eğrilik dalgalarının oluşumunu gözleyerek nobel kazandılar.
  • Kütle, uzayı olduğu kadar zamanı da bükmektedir. Zamanın bükülmesi kütlenin merkezinde geleceği işaret eder şekildedir. Eğer cisme etkiyen bir kuvvet yoksa cisim kendi geleceğine doğru ilerlemektedir (düşmektedir).

Büyükbaba paradoksu

Genç bir adam zaman makinesi ile henüz kendisinin doğmadığı bir yıla gidiyor ve orada büyükbabasını öldürüyor. Peki, doğamayacak olan bu çocuk nasıl zaman makinesi yapıp da geçmişe gidebiliyor?!

Büyükbaba paradoksu, zamanda yolculuk ile ilgili süreçte ve zamanı anlamada ortaya atılmış olan bir paradokstur. Eğer zamanda yolculuk yapmak mümkünse bu iki farklı zamanı zorunlu kılar: Birincisi üzerinde seyahat edilen dış zaman, diğeri yolcunun zamanı yani iç zaman. Bu durumda tekrar zamanın doğrusal olmadığı durumuyla karşılaşırız. Bunu gözümüzün önünde canlandırdığımızda iç içe geçmiş zamanlardan bahsederiz.

Büyükbaba Paradoksu

Bu tıpkı bedenimizin içinde hücreler, hücrelerimizin içinde yaşayan bakteriler, bakterilerin içindeki DNA, onun içindeki daha küçük protein yapılar, onların içindeki atomlar, atom altı parçacıkları diye sürer gider, ki bu durumda dahi tek hücreden bahsederken bile o hücrenin içerisinde bulunan organeller, sitoplazmadaki maddeler ve bunun gibi daha birçok parçacığın bu şekilde içeriye doğru uzanan boyutsal durumları vardır. Bunları göz önünde bulundurduğumuzda, zaman içinde var olduklarının farkına vararak, onların da uzay-zaman durumlarını düşünürsek nasıl da muhteşem ve karmaşık bir sistem oluştuğunu fark ederiz.

İç içe geçmiş farklı zamanlar bir bütün hâlinde en küçük parçacıklar da dahi bulunmaktadır. Yani aslında atomlar gibi zamanı da belki daha küçük birimlere bölebiliriz?!

Batı dillerinin çoğunda zaman ile ilgili kelimeler bir Hint-Avrupa kökü olan tem-‘den türemiş: time (ing.), temps (fr.), tempo (it.), tiempo (isp.) … Anlamı: Kesmek! Yunanca temno kelimesi de aynı anlama geliyor. Atom (=bölünemez) bu Yunanca kökten gelen ve yine kesme/bölünme içeren bir kelime. Bu kesme meselesinin yabana atmamak gerek.

Zamanı anlamlandırma şeklimize baktığımızda. Onu yaşam süremizle yani doğum ve ölümle ilişkilendiririz. Ölüm gerçekleştiğinde artık bu zamanda olmayız. Yani zaman, varlığı bu noktada ayırmış olur. Var olanlar ile mutlak var olan varlıkları (öldü dediklerimiz) birbirinden ayırmış olur. Doğumla dünyaya geldiğimizde ise zamanın birleştirici özelliği başlar. Ard arda yaşadığımız olayları birbirine bağlar ve bunları birleştiririz. “Şu üniversiteden, şu okuldan mezun oldum, sonra şu işe girdim, şimdi bu şehirde yaşıyorum, şu kadar zaman sonra şurada olacağım.” Bu örneğe baktığımız zaman geçmiş, şimdi ve gelecek arasında “birleştirme” işi yapmış olur.

Belki de geçmişimizi değiştirebiliriz o zaman! Nasıl mı? Eğer şu an geçmiş olacaksa ve şu an gelmeden önce gelecekse her an geçmiş, gelecek ve şimdi bütünüdür. Eğer şu an yaptığımız bir eylemde, daha önceden edindiğimiz deneyimler ve kalıplarımızın dışına çıkarak sonsuz olasılıklar içerisinden, alışkanlıklarımızdan farklı bir seçimde bulunursak bu otomatik sebep sonuç zincirinde olayların seyrini değiştirecek ve daha önceden oluşturmuş olduğumuz geçmiş kalıbı değişecektir. Şu an geçmiş olduğunda geçmiş, şimdi ve gelecek değişmiş olacaktır. Bu sayede de aslında kendi bilinç zaman düzeyimizde farklı bir duruma sıçrama yapmış olacağızdır.

Sıfır noktası ve Schumann Rezonansı 

Jeofiziksel durum 1: Dünya’nın yükselen temel frekansı

Dünya’nın zemin temel frekansı, ya da “kalp atışı” (Schumann Rezonansı “SR” olarak adlandırılır) hızla artmaktadır. Coğrafi bölgelere göre değişkenlik göstermesine rağmen, onlarca yıldır toplam ölçüm 7,8 devir/saniyeyi göstermekteydi. Bu değerin sabit olduğu düşünülüyordu ve global askeri haberleşme sistemi bu frekans üzerine geliştirilmişti. Son raporlar oranın 11 devire ulaştığını ve yükselmeye devam ettiğini söylüyor. Bilim bu oranın neden yükseldiğini ya da yükselişin nedenini bilemiyor.

Gregg Braden verileri bu konu üzerinde çalışan Norveçli ve Rus araştırmacılardan aldı; Amerika’da çok geniş çapta raporlama yapılmıyor. (SR üzerine tek referans hava ile ilgili ve sadece Seattle Kütüphanesinde referans bölümünde bulunmaktadır. Bilim SR’yi sıcaklık değişkenlerinin ve dünya çapında hava durumlarının hassas göstergesi olarak kabul etmektedir. Braden değişen SR’nin son zamanlardaki şiddetli fırtınaların, sellerin ve havanın bir faktörü olduğuna inanıyor.)

Jeofiziksel Durum 2: Dünya’nın azalan manyetik alanı

Bir yandan dünyanın “puls” oranı yükselirken diğer yandan manyetik alan kuvveti azalmaktadır. New Mexico Üniversitesi Profesörü Bannerjee’ ye göre, son 4000 yıl içinde manyetik alan yoğunluğunun yarısı kaybetti. Manyetik alan kuvveti, manyetik kutupların tersine dönmesinin bir habercisi olduğu için Prof. Bannerjee, başka bir değişimin gelmekte olduğuna inanıyor. Braden, devirsel “yer değiştirmeler” ters dönmeyle birleşik olduğu için manyetik dönüşümün belirtisi olan dünyanın jeolojik kayıtları ayrıca tarihte daha önceki yer değiştirmeleri de işaret etmektedir. Zaman ölçüsünün büyüklüğü düşünüldüğünde, bunlardan sadece birkaç tane mevcuttur.

Schumann Rezonansı Nedir?

Aslında atmosfer zayıf bir iletkendir ve eğer hiçbir şarj kaynağı olmasaydı var olan elektrik yükü yaklaşık 10 dakika içinde dağılırdı. Dünya’nın yüzeyi ve iyonosferin iç kısmı arasında 55 km’lik bir boşluk bulunmaktadır. Herhangi bir anda bu boşluk içindeki toplam yük 500 bin Cloumbtur. Yeryüzü ile iyonosfer arasında 1-3×10-12 Amper/m²’lik bir dikey akım akışı vardır. Atmosferin rezistansı (direnci) 200 Ohm’dur. Potansiyel voltaj 200 bin volt’ tur. Dünya çapında herhangi bir anda yaklaşık 1000 şimşek çakmaktadır. Bunların her biri 0,5 ila 1 amper üretmektedir ve Dünya’nın elektromanyetik boşluğundaki akım akışının ölçümü için hesaplanmaktadır.

Schumann Rezonansları bu boşlukta var olan ve aralarında az da olsa benzerlik gösteren elektromanyetik dalgalardır. Yaydaki dalgaların da olduğu gibi, her zaman mevcut değildirler, fakat incelenebilirliğin olması için reaktif olmak zorundadırlar. Dünyanın içsel faktörleri, kabuk ya da çekirdek tarafından oluşturulmamaktadır. Atmosferdeki elektriksel faaliyetlere ait gibi görünmekteler, özellikle şiddetli şimşek faaliyetlerinin oluştuğu zamanlarda. 6 ila 50 devir/saniye arasındaki frekans değerlerinde meydana gelmektedir; özellikle 7.8, 14, 20, 26, 33, 39 ve 45 Hertz’de, +/-0,5 Hertz’lik varyasyon ile.

Schumann Rezonansı

Sonuç olarak Dünya’nın elektromanyetik alan özellikleri aynı kalırsa bu frekanslarda aynı kalır. Tahminen Dünya’nın iyonosferi, Güneşin 11 yıllık macula devrinin sonucunda bu duruma cevaben değişime uğramaktadır. Çoğunlukla SR 2000 ile 2200 birim zaman aralığında daha kolay görülebilmektedir.

Muhtemel sonuçlardan biri olarak; sıfır noktasına yaklaştığımızda zaman hızlanmış olarak tezahür edecek. Buna göre 24 saatlik zaman dilimi, 16 ya da daha az saatte yaşanmış olacak. Binlerce yıldır SR’nın 7.8 devirde olduğunu, fakat 1980 yılından beri artmakta olduğunu hatırlayın. Bugün bu değer yaklaşık 12 devirdir ve 13 devire ulaştığında duracak.

Bu sonuçla ilgili olarak 24 ve 16 sayılarının doğruluğundan dahi emin değiliz. Yani 24 neye göre 24 ve 16 neye göre 16?! (Bu noktada zamana sayısal değer veren insan oldu ve biliyoruz ki aslında sayılar sınırsız düşünme kapasitemizi sınırlandırmak için ortaya atıldı! ) Hadi, tamam 24’ ü kabul ettik, ve 16 sayısının da 24 sayısı baz alınarak ortaya atıldığını kabul ettik. Peki, 24 referansına göre 16 olacağı nasıl belirlendi?! Hem de biz zamanın birçok durumdan etkilenip göreceli olduğunun bu kadar farkındayken…

Zamanda sıfır noktası ile ilgili birçoğumuzun yaşadığı bir durum olduğunu düşünüyorum bunun. Günlerce sanki aynı günün içerisindeymişsiniz gibi yaşamak. Uyuyup uyansanız da tek günmüş gibi yaşamak onca günü. Yani zamanı bir bütün olarak algılamak, sizinle bir bütünmüş gibi. Bir günün normal algı süresinden daha kısa yaşanması hatta onun da ötesi hani film gibi, hep aynı gün farklı olasılıklarla yaşanmak için tekrar tekrar gözünüzün önüne koyulur gibi.

Uyanıyorsunuz ve sanki bir önceki güne tekrar uyanıyorsunuz ve bu sefer farklı bir şey yapmanız gerekiyormuş gibi. İlk başlarda bunun farkına varmıyorsunuz. Aynı temponuzda zaman içerisinde var olmaya devam ediyorsunuz. Aradan birkaç gün geçtikten sonra zamandaki farklılaşmanın farkına varmaya başlıyorsunuz. Ve sonra durup bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyor, durumu kendi lehinize çevirmek için uğraşıyorsunuz.

Zamanda sıfır noktasını yaşıyorsunuz yani. Her seferinde, size sanki zamanınız eksilmeden yeni bir şans veriliyor gibi. Yaşlanmıyor, kilonuz değişmiyor, enerjiniz her gün aynı kalıyor ve siz durumu kavrayana kadar zaman sizi sanki bekliyor. Ve ne zaman o süreçte fark etmeniz gerekenleri yapıp farklı bir algı durumuna geçerseniz yeni bir zamanda sıfır noktası oluşuyor sizin için tekrar. Zamanın bilinci size yansıyor.

Muhtemel sonuçlardan bir diğeri: Sıfır Noktası değişimi muhtemelen bizi 4’üncü boyuta sokacak. Yukarıdaki örnekte yaşadığımız durum dördüncü boyut olan zamanla birlikte olmaya başladığımızı gösteriyor.

Bu kadar muhteşem, algılarımızı zorlayan, içine girdikçe aslında hem içinde hem içimizde olduğunu anladığımız, üzerinde düşündüğümüz her durumda bize farklı şeyleri anlatan zaman, bizi sanki jelatin esnekliği ve kıvraklığında bir sarışla bambaşka durumlara büründürüyor. Belki de zamanın bize nasıl da şekil almayı öğretmeye çalıştığını daha farklı deneyimlerle anladıkça, onun gizemleri daha fazla içimize ve içimizden de ona akmaya daha farklı şekillerde devam edecek…

Çevrim içi kaynakNedir, Wikipedia, Academi, Fizik Portalı

Kaynak Kitap: Handbook of Atmospheric Electrodynamics, vol. 1, Hans Volland, 1995; Fizikçilerin Zamanı, Etienne Klein

Havuç ve hindistan cevizini hiç böyle görmediniz

0

Salata yediklerimizin içinde en pratiği, en güzeli ve belki de en sağlıklısı. Ancak sağlıklı olan birçok yiyecekten daha leziz havuçlu ve hindistan cevizli bu salata, çok da sağlıklı. Hem hâlâ sıkılmadınız mı domates salatalıktan? Gelin kuş üzümünü hatırlayıp susamla da biraz yağlandıralım salatamızı. Ah o kişniş yok mu, pek çok derde belki de deva niyetine! Afiyet olsun. 

Malzemeler:

  • 4 adet kalın rendelenmiş havuç
  • Yarım yemek kaşığı susam susam
  • 2 yemek kaşığı kuş üzümü
  • 6 yemek kaşığı hindistan cevizi rendesi
  • İsteğe göre deniz tuzu, kişniş ya da karabiber
  • 1 yemek kaşığı zeytinyağı
  • 1 adet limon

Hazırlanışı:

Rendelenmiş havuçları geniş bir kâseye boşaltın. Susam, kuşüzümü ve hindistan cevizini de ekleyin. Zeytinyağı ve limonu ayrı bir kâsede karıştırarak salataya ekleyin. Afiyet olsun!

Gökkuşağının televizyonlu çocukları: Teletabiler geri döndü!

0

Tinky Winky, Dipsy, Laa Laa ve Po karakterlerinin içinde yer aldığı The Teletubbies (Teletabiler) çocuk programı, yaklaşık bir milyon sterlinlik satışıyla fenomen oldu. 2001’de ilk yeni bölümü son rötuşları tamamlanıp yayınlandığında fanatikleri grup kucaklaşması için buluştu.

Teletabiler tahmin ettiğinizden daha abartılılar. Peltemsi göbeklerinin çok az rahatlık sunar görünmesine karşın, bir, iki hatta üç teletabi ile sarılmak idare edilebilir bir düzeyde. Fakat dev Tinky Winky gelip arkanızdan yavaşça yaklaşarak kaçış yolunuzu kapatırken boğuluyormuş hissine kapılıyorsunuz. Sanki kafanız yukarıya doğru uzatılıyor ve nefes alamıyorsunuz. Teletabilerin bu kadar güçlü olduğunu kim bilebilirdi? Korkarım, herkes.

O zamanlarda teletabiler durduralamayacak kadar yaygındılar. 90’lardan önceki zamanlarda açıkça okul öncesi yaştaki çocuklar için tasarlanmıştı ve keskin konuşmaları için bir teori modeli geliştirilmişti. Onlar çabucak kendilerini benimseyecek sıkılmış üniversite öğrencileri ve toparlanan parti insanları bulmuşlardı. Dünyada düzinelerce dilde gösterildiler. Bir numaraya ulaştıklarında ise bir milyon sterlinlik satış yaptılar. Simpsonlar, onlara özel bölüm yayınladı. Televizyon misyonerleri çocukların ahlaki yapısının zarar görebileceği konusunda ikaz edildiler. Onlar New York’un anahtarları olarak kabul gördüler.

O dönemlerde teletabiler kaçınılamazdı. Halen öyleler. Her ne kadar 2001’den beri yeni bölümleri yayınlanmamış da olsa karakterler halk ağzında dolaşmaya devam ediyor. BBC hâlâ orijinal serileri yayınlıyor. 65 milyona yakın insan her hafta YouTube’dan bazı eski bölümleri izliyor. Twitter’da hâlâ bazı eski şakalardan bahsediyorlar. 

The Teletubbies 4 (2)
Fotoğraf: Jeremy Porter / DHX Media

 

Fakat şimdi geri döndüler. Teletabilerin yepyeni 60 bölümü CBeebies kanalında yayınlanmaya başlayacak. Açıkçası Teletaibler gibi “çok sevilen” bir programın tekrardan yayınlanacak olması insanın korku dışında bir tepki gösterememesine sebebiyet veriyor. Peki ya, yeni seri, insanların onlarla ilgili sevdikleri her şeyi yok ederse?

Söylentilere göre yeni seri teletabilerin göbeklerinde televizyon yerine iPad’ler olacak ancak bu buzdağının sadece görünen kısmı olabilir. Ya hepsi lastik ayakkabı giyiniyorsa? Rap ya da dubstep dinliyorlarsa? Ya Dipsy ketçap kutusunu açmaya çalışırken etrafa sıçratırsa? Bu bir kıyamet olur.

The Teletubbies 4 (1)
Fotoğraf: Premier PR

The Guardian‘dan Stuart Heritage yazdığı haberde teletabilerin stüdyolarını ziyaret ettiği sırada katıksız bir disiplin gördüğünden bahsediyor. Projenin fikirbabalarından biri Billy Macqueen‘in özgünlüğü koruma isteği nedeniyle büyük bir stresin altında olduğundan da bahsediliyor. Billy Macqueen yaptığı açıklamada; “Bizi en çok 18 yıl önce çekilen ilk serinin yüksek kalite olmaması korkuttu. Eski seri bugün izlendiğinde bile insana sepya tonlarda gözüküyor. Bu sebepten ötürü de birkaç sene içinde yayından kaldırılacak” diyor. Tabii bu çekim tekniklerinde gelişmeler olmadığı anlamına gelmiyor. İlk seride dış mekan çekimleri yapıldığı esnada birçok kişi canlarından bezmişti, bugün ise aynı çekimler bir mavi ekran ve birkaç maket seti yardımıyla halledilebiliyor.

Kostümler ise orijinal teletabilerin tasarımcısı olan Niki Lyons‘un kullandığı tekniklerle yapıldı ancak şu an daha hafif ve daha oyuncu dostu. Ancak orijinal seriyi sevenlerin dikkatine: Yönetmen Macqueen, teletabilerin göbeklerinin üstünde iPad bulunmasının arkasında çekimleri daha pratik hale getirme amacı olduğunu belirtti.

Kids Tv yapımcıları, 40’lı ve 50’li yıllardaki yapımcıların kendi çocukluklarından ilham aldıkları için dokunmatik ekranları ve tabletleri dışarıda bıraktıklarını söylüyor. Ancak Cbeebies büyük bir hareket yaparak karakterlere günümüz çocuklarının kullandığı aletleri ekliyor. Yani evet, teletabilerin ekranları dokunmatik. Ayrca Heritage, haberinde teletabilerin stüdyolarına girdiğinde teletabilerin zirvesi olan ki şu anda daha büyük hale gelen iç mekana ayak uydurmaya çalıştığını açıkladı. Sonra Teletabilerin yürüdüğünü ve ilüzyonun tamamlandığını da belirtirken ziyaretlerinde, gösterinin korunan gerçekliğinin korkunç bir şekilde yüzüne vurduğunu söyledi. Yeni oyuncuların ismi şu an için “çok gizli” statüsünde. Ancak Tinky Winky kostümünün içinden Daniel Day-Lewis çıkarsa insanlar pek şaşıracak gibi durmuyorlar.

The Teletubbies 2Serinin yazarı Catherine Williams’a teletabilerin başarısının arkasındaki sır sorulduğunda şu cevabı alırsınız: “Beklenen ile sürpriz arasındaki dengeyi sağlamak önemli. Öyle ki Tinky Winky, Dipsy ve Laa Laa’nın yaptığı bir şeyin Po’nun da yapacağı beklenir ancak bölümün sonunda tamamen beklenmeyen bir son gerçekleşir.” Macqueen ise başarıyla ilgili başka bir düşünceye sahip: “Çocuklar yürekten gelen sevgi hikayelerini seviyor ve bu program onların hikayeleri ile ilgili.”

Dünya tanınamayacak şekilde değişti ve 1997’nin çocukları 2015’in çocuklarıyla aynı şeyleri istemiyorlar. Teletabiler, eski sihirli kalıntıları yeniden ele geçirdiler. Fakat dalga mı geçiyorum? İnsanlar hâlâ teletabileri izliyorlar. Macqueen’in dediği gibi, “Bu hâlâ sevgi ve onların sallanan göbekleri ile ilgili bir program. Bunların modası asla geçmez.”

Kaynak: The Guardian